Ehl-i Sünnet, fırkalardan bir fırka değildir!

e-Posta Yazdır PDF

Ehl-i Sünnet dairesine yaptığımız vurgunun sebebini merak eden bazı dostlar soruyorlar: “Bu ölçüde yoğun Ehl-i Sünnet tahşidatı gerekli midir? Bir mezhebi/meşrebi öne çıkartmış olmuyor musunuz? Veya kendi duruşunuzu nasıl özetliyorsunuz?”


Evvela şunun altını çizmekte fayda var: Kimseyi kendi yolumuza, kendi yanımıza, kendi doğrumuza çağırmıyoruz. Ehl-i Sünnet yolunu şehrah hâline getirmiş, ilmî emanet ve namusta zirve yapmış, seleflerinden tevarüs ettikleri kutlu mirası gelecek nesillere bir kuyumcu titizliğiyle intikal ettirmiş mezhep imamlarımızın yoluna çağırıyoruz. Zihinlerin bu ölçüde bulanık, kafaların bu kertede karışık olduğu şu ahir zaman uğrağında, dinde yeni icadlar çıkarmanın, üzerlerinde asırlardır ittifak edilmiş hükümleri modern merceklerle bir kez daha masaya yatırmanın, türlü hal ve sözlerle ‘bizden öncekilerin bu dini yanlış anladığını’ ima etmenin, redd-i mirası din algısının zemini haline getirmenin, Hak Din’e ve bu ümmete ihanet olduğunu iddia ediyoruz. Herkesin kendi önderini asrın kutbu, çağın imamı, evliyaların şahı vs. saydığı bu keşmekeş çağında, ümmeti şahsına çağıran, yeni çığırlar açan, indi mülahazalarını içtihad diye pazarlayan naehillere karşı ehl-i imanı teyakkuza çağırıyoruz. Ehil insanları görmüyor da değiliz; sorunumuz, çevremizde gerçek Hak dostlarının ve hakiki ilim erbabının bulunmaması değil; modern zihinlere sevimli gelecek tarzda hakikati eğip büken ve bizimle aynı safta durduğunu söylediği halde itikadımızın içini boşaltan nevzuhur tiplerin sesinin daha çok çıkmasıdır. İnsanlar, icma müessesesini yok sayanlardan, hadislerin itikada konu olmadığını söyleyenlerden, tevarüs ettiği mirasa sahip çıkan ve yeni icadlara prim vermeyenleri ‘mezhep holiganlığı’ yapmakla itham edenlerden, Kur’an’ı tarihsel, hadisleri tekinsiz sayanlardan, hakikati izafileştirip İslam’ı sair batıl inanç pozisyonları ile aynı düzleme yerleştirenlerden din öğreniyor. Elimiz kolumuz bağlı oturalım mı?


İkinci bir husus ise şu: Modern tasallut bünyede öylesine müessirdir ki; İslam dünyasının zahiri geri kalmışlığının “İslam’ın kendisinden olmasa bile, seleflerimizin din algısından kaynaklandığı” zokasını bize yutturanlar, hayat tasavvurumuzdan, tarz-ı telebbüsümüze, dünya-ukba algımızdan, inanca dair kodlarımıza kadar, ‘bizim’ dediğimiz hemen her olguyu bir kez daha masaya yatırmamız gerektiğine bizi inandırdılar. Bu uğurda, ithal terminolojileri bile sahiplenmiş olmamız, maruz kaldığımız tahribatın boyutları hakkında yeterince fikir veriyor. Sağınıza solunuza bakınız: Kendi aidiyetleri ve değer yargıları üzerinde imal-i fikirde bulunurken dahi, batıl bir dünya görüşünün kavram haritasını araçsallaştırmakta beis görmeyen mütedeyyin fikir erbabına tanıklık edeceksiniz. Bundan ne çıkar demeyiniz. Yaşadığımız buhranın temel sebebi, kendi değerlerinden utanan ve yıkılası bir uygarlığın terakki şualarıyla gözleri kamaştığı için hedef tahtasına inancını oturtan sözüm ona aydın makulenin, batıl bir zeminde müsteşrik ağzıyla fikri patinaj yapıyor olmasıdır. Müslümanların kavram dünyasını yerinden oynatanlar, bizi, “şȗra”nın demokrasi, milletin imanına kasteden idarecilerin “ulu’l emr”, içtihadın “görüş”, “Dinde zorlama yoktur”un “fikir özgürlüğü” olduğuna ikna ettiler. Sonuçta hukuku’l ibadı temini üst çıta olarak benimsediği halde Hukukullah’ı gündeminden çıkaran, ahkamsız ve muamelatsız bir din algısına demir atan, izzet-zillet denkleminde Hak ile batılın yerini şaşıran, icad ettiği sun’i, sade suya tirit ve liberal soslu anlayışı din olarak sahiplenen, dinin devlet talebi olmadığı balonuna kucak açan, egemenlerin uygun gördüğü düzeyde bir İslami hayatın (!) yaygınlaşmasını, ehl-i dinin fütuhatı olarak okuyan bir müslüman profili ivme kazandı. Özümüze dönmediğimiz, batılın muzafferiyetinin suyun üzerindeki köpük gibi muvakkat olduğunu ıskaladığımız, inancımızın bizi üstün kıldığı gerçeğinden yüz geri ettiğimiz, her yenilginin kaybetmek olmadığından sarf-ı nazar ettiğimiz, “yenilgi yenilgi büyüyen zaferler”i yok saydığımız sürece, idbarımız ikbale dönmeyecek. Bu yaşlı gezegen ve yolcuları, sadece ve sadece İslam’ın sancağının gölgesinde huzur soluklayabildiler. Burayı ve öteyi, Hak Din’in dışında mamur edecek bir nizam yok. Ya buna iman edecek, saman alevi gibi parlayan batılın ateşinin çok geçmeden söneceğine inanacağız; ya da ‘kurulu düzen’de söz sahibi olma hülyasıyla metamorfoz geçirecek, birilerinin kasten önümüzü açmasını kendi başarımız olarak alkışlayıp, sahte muzafferiyet türküleri söyleyeceğiz. Şunu kafamıza iyice sokmanın vakti geldi de geçiyor: İslam’ın ahkamını hayata hayat kılmadığımız ve bu hedeften sarf-ı nazar ettiğimiz halde, sözümüz daha çok dinlenmeye, adımız daha çok anılmaya, masada bize de yer açılmaya, iktidarımız perçinlenmeye başlanmışsa, bu işte mutlaka bir ‘iş’ vardır. Ve işbu hüküm asla bir komplo teorisi değil; bilakis, kadim iman-küfür karşıtlığının tabii neticesi olan en yalın hakikattir.


Son olarak da şunu söyleyelim: Ehl-i Sünnet’e dönük vurguları abartılı bulanlar, bu atıfları, teorik bir takım fıkhi hükümlerin tebdil edilmemesi yönündeki çabadan ibaret sanıyor olabilirler mi? Evet Ehl-i Sünnet dairesindeki bir mü’min, mestler üzerine nasıl meshedeceğinden, setr-i avretin inceliklerine dair hükümlere; nikaha dair kaidelerden, şefaat bahsine; tevessülden tutun da ukubata ve bunun gibi sayısız meselede müçtehid imamları taklid eder ve hayatına yön verir ama ‘Ehl-i Sünnet olmak’ elbette ki çok daha şümullü bir keyfiyettir. Hayatın her ünitesine ve alanına dair ahkam vaz eden bir dinin mübelliğinin ümmetine telkin ettiği her hususu O’nun (aleyhissalatuvesselam) aktardığı gibi bellemek, eşya ve hadisatı bu perspektiften okuyup ona göre amel etmektir Ehl-i Sünnet olmak… Ehl-i Sünnet olmak bir duruş belirlemektir. Vahyin ilk muhatabı olan Elçi’den (aleyhissalatuvesselam), yani o dupduru kaynaktan İlahi mesajı alıp, arkadan gelenlere sistemli bir müdevvenat bırakarak tevdi eden o kutlu silsileye, emanette emin seleflere ittiba etmektir. Ehl-i Sünnet, fırkalardan bir fırka değildir; İslam’ı aslına muvafık olarak bilmenin yegane yoludur. Onu belli fıkhi hükümler üzerinde mübalağalı bir ısrar faaliyeti olarak lanse edenler, üzerimize arız olmuş bu mezelletin, Ehl-i Sünnet mefhumunun içini tam dolduramamış olmamızla çok yakından alakalı olduğunu görmüyorlar mı? Bugün küfür karşısında takındığımız ‘özür dileyici’ tutumun; cihad algısının içini boşaltmış olmamızın; tesettür söz konusu olduğunda görmezden gelinemeyecek raddeye ulaşmış bulunan gevşekliğimizin; sokağımızın, müslümanlığın tezahürlerinden tümüyle yoksun hale gelişinin; şeair hususundaki lakaytlığımızın; istikamet üzere olma mevzuunda, kadim İslam toplumlarıyla aramızdaki makasın bu denli açılmış olmasının ve bunlar gibi daha birçok hayati meseledeki bakış bulanıklığımızın, Ehl-i Sünnet’i bir duruş, bir hayat tarzı olarak içselleştirememiş olmamız dışında bir izahı var mıdır? Biz Ehl-i Sünnet dedikçe, bizi geçmişe takılı kalmakla suçlayanlar, en cüz’i hususlardan tutunuz, en külli meselelere kadar, tevarüs ettiğimiz her hükmü, bu asrın gözlüğüyle tekrar ele almamız ve yeniden yorumlamamız gerektiğini söylüyorlardı. Ve ne yazık ki aralanan kapı sonuna kadar açıldı. Bediüzzaman’ın “Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.” demek suretiyle nesl-i atiyi ikaz ettiği feryadı duyulmadı. ‘El atılmadık’ hüküm, ‘kurcalanmadık’ fetva, ‘didiklenmedik’ düstur bırakılmadı. Güya dini çağa göre yorumlayacak ve müslümanların önünü açacaklardı! Netice ortadadır! Peki, olan hangisidir: Gerçekten her Allah’ın günü söyleyip durdukları gibi Hak Din’e olan teveccüh mü artmaktadır; yoksa modern ezberlerimize ilişmeyen ve kendi icadımız olan din algısına sahip ehl-i din safları mı sıklaştırmaktadır?