Modern Dayatmalara Kurban Edilen Eşsiz Düzen: İslâmî Aile

Yazdır

Aile hayatının istikamete katkı sunan koruyuculuğu ve müslümanın bir nevi kalesi olan ‘ev’inin misyonu ıskalanarak, bir sosyalleşme ve görünürleşme merakıdır almış başını gidiyor.


Hayatın tüm ünitelerinde müslümanca yaşama imkânı elimizden alınsa dahi, korunaklı bir sığınma mekânı olan evlerimizi fısk ve günahtan uzak tutmak bizim elimizde…


Kadını türlü gerekçelerle evden koparıp iş hayatına dâhil eden mantık, onun evde kalışını bir mağduriyet olarak lânse etmekle işe başladı ve peşinden Müslümanların gündemine bir sosyalleşme ‘histerisi’ giriverdi.

Peki, gerçekten evin ahengini bozan, kadim değer yargılarımızı alt üst eden ve çözülmeyi tetikleyen bu yeni algıyı nasıl karşılamalıydık?


İşte bazı önemli mülahazalar:


1. Müslüman bayanların sosyalleşmesinin tek yolu kamusal alanda daha görünür hâle gelmeleri değildir. Bugün üniversiteyi bitirdiği halde çalışmadığı için bir bayanın bazı sosyal yetilerinin köreleceği, sıradan bir hayata mahkûm olacağı söyleniyorsa, burada iki farklı problem olduğu söylenebilir.


Birincisi bu jargon, aile merkezli bir hayat tasavvuru yerine birey merkezli bir inşâ kurgulayan modernistlerin jargonunun kötü bir kopyasıdır. Kadını güya kendi ayakları üzerinde durma uğruna yalnızlaştıran ve aile sıcaklığından mahrum eden bu yaklaşımın İslâmîliği sorgulanmayı fazlasıyla hak ediyor. Aile müessesesinin hızla kan kaybettiği Batı toplumları bu hususta yeterince göz açıcıdır. Batılı kadını numune olarak merkeze alan bir nevzuhur sosyalleşme keyfiyetinin yol açtığı problemler ortadadır. Bu anlayış, kadını hayatta ‘hâkim’ kılma sloganıyla yola çıkmış; neticede ‘mahkûm’ etmiştir. Bir birey olarak kadına daha fazla özgürlük vaat etmiş; onu nefsinin ve diğer nefislerin kölesi derekesine indirmiştir.


2. Meşrû anlamda kadının sosyal bir kimlik kazanmasına engel bir durum da ortada yoktur; fakat bu sosyalleşmenin, ‘devrin şartları’ ön kabulü ile ancak ahkâmdan taviz verilerek hayata geçirilebileceği düşüncesi eksiklikle malüldür. Bütün mesele ‘sosyalleşme’ kavramının içinin ne ile doldurulduğuna ilişkindir.


3. ‘Anne baba işe-çocuklar kreşe’ alışkanlığının yetişen nesiller üzerinde meydana getirdiği tahribat gözden kaçırılmamalıdır. Başkalarına faydalı olma, elbette dinî anlamda gerekliliği yadsınamayacak gerçeklerdendir; ancak kişinin ‘hayr’a, merkezden muhite doğru bir seyir kazandırmasının lüzumu da ıskalanmamalıdır. Başkalarının çocuklarının saadeti için seferber edilmiş bir hayat elbette saygıyı hak ediyor ama kendi çocuğunun yetişmesi gibi daha aslî bir yükümlülüğü göz ardı etmemek kaydıyla.


Kaldı ki, okul çağlarında bir ‘rehber’in siyanetine muhtaç hâle gelen çocukların hayatlarında önceki evreler tarassut edildiğinde, anne ve babanın meşguliyetlerinden dolayı ihmal ettiği ilgi ve şefkat göze çarpacaktır.


Meselenin istisnaları olması gerçeği değiştirmez. Gece gündüz dâvâsı uğruna koşturan bir ebeveynin çocuklarının İslâmî terbiyeye sahip bir şekilde yetiştiğine dâir örnekler elbette vardır; fakat bu gerçek, çocuğun anne baba üzerindeki hakları ile ilgili ahkâmı sâkıt hâle getirmez.


4. İslâm’a hizmet adına ortaya atılmış, niyet bazında samimiyeti su götürmez, çıkış noktası olarak ulvî bir amaca yönelmiş tavır ve davranışların ‘hatayı normalleştirme’ gibi tehlikeli bir duruşa davetiye çıkarabiliyor oluşu da gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Bundan on-on beş yıl önce anormal bulunduğu halde çaresizlik savunması ile verilen tâvizler, bugün fazla sorgulanmaksızın hayata geçirilebiliyorsa bir ‘kanıksama’dan söz etmenin çok yanlış olduğu iddia edilebilir mi? Bugünkü uygulamalarımızın gelecek nesillere nasıl yansıyacağını da düşünmek durumundayız. Değerleri aşındırılmış, hâkim söylemin güdümüne girmiş ve gitgide özünden uzaklaşmış bir nesil istemiyorsak, merkezdeki bir sapmanın muhit hattında büyük bir kaymaya sebep olduğunu unutmamalıyız.


Bugün yaşadığımız toplumsal travmanın arka planını araştıracak olan geleceğin sosyologları, faturayı aile kurumunun köküne kibrit suyu dökenlere çıkartacaklardır; şüpheniz olmasın.


Batılı değerlerin sözde câzibesine kapılan sözüm ona çağdaşlar da, onlarla aynı ‘yanlış’ zeminde boy ölçüşmeye kalkışan ehl-i din de, bu gidişata dur demesini bilmelidirler.


İslâm kadına da, erkeğe de hak ettiği değeri mutlaka veriyor. İlâhî yönlendirmeden muaf bir hayat tasavvuru hâli hazırda tıkanmış bulunuyor.