Huzura Yolculuk Namaz: O'nun Huzurunda O'nunla Olduğunun Farkına Varmak

e-Posta Yazdır PDF

Namaz Nedir?


Namaz, Yüce Yaratıcının huzuruna çıkıp O’nun olduğumuzu göstermenin adıdır. Namaz huzura varış, huzura çıkış, huzurda duruş, huzurda doluş, huzurda huzura eriş ve huzurdan hayata geliştir. O’nunla söyleşinin, O’na ait oluşumuzun göstergesidir namaz.


Namaz dinin direğidir, müminin miracıdır, Müslüman’ın yolunu aydınlatan nurudur, kişi ile küfür arasındaki en büyük settir. Namaz mümin olmanın gereğidir, imanın pratiğidir.


Namazımızı geliştirmeliyiz. En mükemmelini, Yüce Yaratıcıya en yaraşanını kılmaya çalışmalıyız. Bunun için onu sürekli kılmalı, onu sürekli tanımalı, ona sürekli kendimizi vermeliyiz.


Namazı hissederek, özümseyerek, içselleştirerek, içtenlikle kılmalıyız. Biz onu layıkıyla kılarsak, o da bizi Allah’a layık kul kılar.

Namazı yaşamalı, namazı hayata taşımalı, hayata namazla bakmalı, namazdan alınan enerji ile hayatı yaşamalı, namaz hayatta yaşamalı.


Namaz, hayatı programlayan ibadettir. Günde beş vakit kılınan namaz, yanlış yolda gideni frenler; uyuşuk, ihmalkâr olanı ise harekete geçirir, ona hız verir, haz verir. Bu nedenle hayatımızı namazla programlamalıyız. Eskiler, namaz vakitlerine göre iş ve buluşma saatlerini belirlerlerdi. Onlara göre, vakit denince akla namaz vakti gelirdi. Onlardan birine, saat kaç diye sorulduğunda, rakamlarla cevap vermez, saat tam vakit yahut vakit geçiyor, vaktin girmesine az kaldı gibi cevaplar verirlerdi.


NAMAZLA İLGİLİ AYET, HADİS

VE ÖZDEYİŞLER


Namaz, gözümün nuru, göz bebeğimdir.

Bana şu dünyada sevdirilen üç şeyden biri de namazdır.

Namaz, dinin direği/Adamlığın gereğidir.

Namaz huzurda duruştur.

Namaz, Yüce Yaraıcı ile buluşma ve O’nunla konuşma ânıdır.

Kullar namaz kılın namaz, kılanlar yanmaz.

Ey kul, erteleme kıl namazını/Yarın kılarım diyenin kıldılar namazını!


Niçin Namaz Kılarız/Kılmalıyız?


O’na muhtaç olduğumuz için.. O’nsuz olamayacağımız için.. O’nun huzuruna çıkıp dolmaya ihtiyacımız olduğu için.. O’nun huzurunda huzura erdiğimiz için.. Bunca nimetlerine karşı O’na şükrümüzü göstermek için..


O’nun huzuruna çıkıp içimizi O’na dökebilmek için.. O’nunla iletişim kurup konuşabilmek için..

Tüm her şeyden kopup yalnızca O’nun olduğumuzu ispat etmek için.. Eninde sonunda O’na döneceğimizi kendimize hatırlatmak için..


O, bizi seviyor; sevgisini göstermek için bizi var etti, bunca nimetlerini bahşetti.. Biz de O’nu seviyoruz; O’na olan sevgimizi göstermek için namaz kılar ibadet ederiz.

HER ŞEY O’NA BOYUN EĞİP

SECDE EDERKEN


Evrenin en şerefli varlığı insanın namaz kılmaması düşünülebilir mi?


Güneş doğup batarken, ruku ve secdelere kapanırken… Ağaçlar kökleriyle secdelerde, gövdeleriyle rukularda, dal, yaprak ve gölgeleriyle secdelere kapanıp O’nu zikrederken… Otlar bile, küçücük bedenleriyle O’na secde ederken… Kailatın efendisi insanın ruku, secde ve niyazdan geri kalması yakışık alır mı?


20 asır tıpçıları, neredeyse her bir ferdi hastalıklı olan insanlığa yazacakları reçetinin başına namazı yazmalıdırlar. Zira namaz, manen ve maddeten şifa kaynağı bir ibadettir. Ama biz onu, öncelikle Yüce Yaratıcımız emrettiği için, O, ibadete layıkıyla müstehak oluğu için kılmalıyız.


Nasıl Namaz Kılmalıyız?


Önce Abdest

Mademki Yüce Yaratıcının huzuruna çıkacağız, o halde maddî ve manevî tüm kirlerden arınmalıyız önce. Abdest, bir arınma, hazırlanma, ısınma eylemidir. Elimizi yıkarken elimizle işlediğimiz günahlardan ve elimize bulaşan kirlerden.. Ağzımızla işlediğimi gıybet, yalan ve kötü söz gibi günahlardan.. Yüzümüzü yıkarken gözümüz ve yüzümüzle işlediğimiz günahlardan.. Başkalarına yüz suyu döküşlerimizden.. Harama bakışlarımızdan.. Başımızı mesh ederken, kötü düşünce ve kurgularımızdan.. Duyduğumuz kötü ses ve söz cürümlerinden.. Ayaklarımızı yıkarken, harama/günaha adım atışlarımızdan.. Tüm organlarımızla işlediğimiz bütün günahlardan ve onlara bulaşan tüm kirlerden arınarak bir abdest almalı önce.


Sonra kıbleye yönelip huzura çıkıyoruz. Kıble, Ka’be’nin bulunduğu taraf. Ka’be, Allah’ın evi. Tabi ki sembolik anlamda. Oraya yönelmekle, O’na yönelmiş oluyoruz, O’na misafir oluyoruz, O’nun kutsal evinin konukları olarak O’nun huzuruna çıkıyoruz. Anlayan ve bu doluluğu yaşayana bu ne büyük bir saadet!


Fizikî olarak ne kadar uzağında olursak olalım gözlerimizin önünde Ka’be geliyor, gönlümüz O’na açılıp yöneliyor, Cenneti sağımıza Cehennemi solumuza alıyoruz.. Sanki ayaklarımızın altında Sırat köprüsü.. Ve ölüm Meleği hemen ardımızda bizim namazı bitirip selam vermemizi bekliyor.. Sanki son namazımızı kılıyoruz. İşte hep bu bilinç içerisinde namazı kılmak, namazı yaşamak, namazda olmak ve namazla dolmak.

Neveytü en üsalliye lillahi Teâlâ diyoruz. Yani niyet ettim Yüce Allah için namaz kılmaya. Evet sadece O’nun için, başka hiç bir kimse ve hiçbir gaye için değil. Zira biz, benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan, eşi ortağı olmayan Allah içindir[1] diyenleriz.


Ardından tekbirle O’nu anıyoruz ve O’nu büyüklüyoruz. Allahü Ekber. Allah, yegane büyüktür. Bununla tüm büyüklük taslayanların istikbarını yıkıyoruz ve yalnızca O’nun büyüklüğünü haykırıyoruz. Sadece dilimizle değil, tüm yüreğimizle ve davranışlarımızla bunu ilan ediyoruz. Büyüksün büyük, büyüksün büyük.. Büyükler, senin yanında kalır küçük.. Artık bizi, O yegane büyük olan çekip çevirecek ve yönetecektir.


Tekbirle birlikte ellerimizin tersiyle dünya ve içindekileri, bizi O’ndan alıkoymak isteyenleri, O’nun dışındaki her şeyi, O’ndan başka tüm sevgileri ve sevgilileri, O’nun gayrisi olan tüm etkili ve yetkilileri arkamıza atıyoruz. Başlangıç tekbiri olan bu tahrime ile, O’nun huzurunda durmaya ve O’nun olmaya aykırı olan her şeyi kendimize haram/yasak kılıyoruz.


Peygamberimizin bize öğrettiği Sübhaneke duasıyla O’nu yüceltiyor, en anlamlı cümlelerle O’nu anıyor, tevhidi haykırıyoruz.


Ardından çekeceğimiz Eûzü Besmele ile Yaratana sığınıyoruz, kovulmuş şeytandan ve tüm kötülük odaklarından. Sonra O’nun rahmet ve merhametine güvenip dayanarak O’nun adıyla başlıyor, O’nun yardımına sığınıyoruz.


Kitabın anası, özü, önsözü, özeti olan Fatiha suresini okuyoruz, yahut o kutlu surenin mesaj yüklü ayetleriyle gönlümüzü ve beynimizi dokuyoruz. İçtenlikle okuduğumuz bu dualara meleklerle birlikte âmin diyoruz. Neyi okuduğumuzu, neye ve kimlerle âmin dediğimizi fark ediyoruz. Çünkü o sure okunmadan, o sure ile donanmadan namazımız eksik olacak. Onun için hakkını vererek Fatiha suresini okuyoruz.


Ardından Kitabımızdan bir başka sure yahut ayetlerle Yaratıcımızla söyleşimizi sürdürüyoruz. Kitabımızın Fatiha dışındaki sure ve ayetleriyle de irtibatlı olduğumuzu ortaya koyuyoruz.

Yeni bir tekbirle ruku’a varıyoruz. Tekbirler sürekli tekrarlanıyor namazın içerisinde. Her bir tekbirle yenilenip kendimize geliyoruz. Her tekbir yeni bir uyarı ve yeniden kendine geliştir. Yalnızca O’nun huzurunda eğildiğimizi gösterirken, O’ndan başkasına yüzsuyu dökmeyeceğimizi de ilan ediyoruz. O’na yakın olduğumuz bu halde Sübhane Rabbiye’l Azîm diyerek O’nu büyüklüyor ve yüceltiyoruz, hem de tekrar tekrar.


Semiallahü limen hamide. Hamdedenin hamdini işitir Allah, sözüyle irkiliyoruz. Çünkü bizim her söylediğimizi işittiği gibi O, şu andaki hamd ve şükrümüzü de işitmiştir. O’na göre, O’nunla konuştuğumuzun farkında ve söylediklerimizin doğrudan O’na çıkacağının bilincinde titreyip kendimize geliyoruz. Elbette O, hamdleri işitir ve O’na yaraşır bir şekilde yapılan hamd ve şükürlerin karşılığını verir.


O’nun bizi duyduğunu ve bizim O’ndan istediklerimizin gereğini yapacağına inanarak en anlamlı bir şekilde şöyle hamdediyoruz: Allahümme Rabbenâ ve leke’l-hamd. Allahım, ey bizim Rabbimiz, tüm övgü ve senâları yalnızca Sana has kılarız. Sen nasılsan öylece Seni överiz ve inanırız ki Sen kendini övdüğün gibisin ve nasılsan işte öylesin.


Bu anlamlı ifadeler karşısında, onların ağırlığı karşısında daha fazla ayakta kalamayarak yeni bir tekbirle yenilenebilir ümidiyle yerlere kapanıp secdeye varıyoruz. Kul olarak küçülebildiğimiz kadar kıvrılıp küçülüyor, küçüldükçe O’nun büyüklüğünü kavrıyor ve şöyle inliyoruz: Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ. Sen ne yücesin Rabbim, Seni tesbih eder, Seni Sana yaraşmayan ayıp ve kusurlardan tenzih ederim.


Secde  kulun Rabbine en yakın olduğu andır, bu yüzden olabildiğince O’na yakın olduğumuz bu ânı uzatmaya çalışıyoruz, birinci secde ile yetinmeyip tekrar secdeye varıyor ve böylece kulluğumuzu pekiştiriyoruz.


Sonra ikinci rekat, yeniden Fatiha ve sure, tekrar ruku’ ve yine secdeler. Ardından tahıyyata oturuyoruz. O’nun huzurundaki bu derli toplu oturuşumuzda Ettehıyyâtü duasını okurken Dilimiz, bedenimiz ve malımızla yaptığımız ibadetlerimizi Yüce Rabbimize sunuyoruz. Tıpkı Fâtiha suresinde İyyake na’büdü ve iyyâke nesteîn duasını yaparken yalnızca Sana ibadet eder ve sadece Senden yardım dileriz dediğimiz gibi. Önce kulluğumuzu sunuyor sonra O’ndan yardım diliyoruz. Sonra adeta canlı bir bağlantı ile Peygamberimizi selamlıyor ve onun selamımıza karşılık verişini ruhumuzda hissediyoruz. Bu coşku ile salavât dualarını okuyor, Rabbenâ duasında iki dünya saadetine sevdalı olduğumuzu itiraf ederek selamla huzurdan ayılmak için izin talebinde bulunuyoruz.


Sağa ve sola selam. Selam barış ve esenliktir. Selâm, Allah’ın adıdır. Selâm, İslam demektir. Selam teslimiyettir. Sağa ve sola selam, tüm her yana barış ve esenlik dilemek, her zaman ve her yerde O’na teslim olduğumuzu itiraf etmektir. En önemlisi de namazın selam ile bitmediğini, selamla başladığını anlayabilmektir. Çünkü huzurda dolma, yenilenme, tazelenme demek olan namaz ibadeti, kulu İslamî hayata hazırlayan ibadettir. Nitekim Şuayb peygamberin namazı, insanlara tevhidi haykırıyor, iyilikleri emredip kötülükleri yasaklıyordu. Şuayb’in kavmi bu tepkilerini şöyle dile getiriyorlardı: “Ey Şuayb dediler, sana namazın mı emrediyor, babalarımızın taptıkları putlara tapmamamızı yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi..?”[2] Evet, Şuayb’in namazı emreden etkin bir ibadetti. Hem Şuayb peygamberi çizgide tutuyor, hem de kavmini istikamete çağırıyordu. Demek ki namaz hem sahibini çekip çevirir hem de çevresindekileri. Zira namaz, sahibini kötülüklerden, ahlaksızlık ve taşkınlıklardan alıkoyan bir ibadettir. “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz kötü ve iğrenç şeylerden men'eder. Elbette Allâh'ı anmak, en büyük ibâdettir. Allâh, ne yaptığınızı bilir.”[3] Ayetin Allâh, ne yaptığınızı bilir ifadesiyle sona ermesi de son derece anlamlıdır. Evet Allah nasıl namaz kıldığınızı iyi bilir. Siz de ona göre kılın namazı. Bu yüzden namazdaki coşku ve yoğunluk namazdan sonra hayata taşmalı, davranışlarımıza yansımalı ve çevremizi aydınlatmalıdır. Şimdi şu soruyu bir kez daha kendimize soralım: Namaz kılanlar olarak namazımız bizi ne kadar yönetiyor, hayatımıza ne kadar etki ediyor, çevremize kıldığımız namaz nasıl yansıyor?


Bu soruların cevabı namazı ne kadar ikâme ettiğimizi yahut onu nasıl zayi/yok ettiğimizin de cevabı olacaktır. Kur’ân sürekli Namazı ikâme ediniz, Onu adamakıllı gereği gibi kılınız derken, namazı yok edenlerden bahseder: “Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Onlar kötülük bulacaklar/Gayyayı boylayacaklardır.”[4] Zaten vahiyden kopan namazı terk eder, namazı terk eden şehvetin esiri olur. Şehvetin kölesi olmaktan kurtulan ise vahiyle tanışıp namazla buluşur. Namazı zayi’ etme, bütünüyle onu terk etme yahut vakitlerine riayet etmeme cemaati terk etme ve namazı gereği gibi kılmama[5] olarak anlaşılmıştır.


Namazla O’na yaklaşanlara, O’nunla yakınlığı artıranlara müjdeler olsun!


Ve yazıklar olsun namazlarından gafil olanlara, namazı bir yük görüp bu konuda tembel davrananlara ve namazlarından bî haber olanlara.


Cehennemin Sakar ve Gayya vadileri de beynamazlara olsun!


Namazı gereği gibi kılanlara, namazda dâim olanlara ve namazın muhafızı olanlara da müjdeler olsun, Firdevs cenneti onlara özlem duyuyor.


Ve ey Müslümanlar! Peygamberimizin son anlarında yaptığı vasiyeti uygulanmayı bekliyor: “Namaza.. Namaza dikkat edin. Ona gereken önemi verin ve özen gösterin!”[6]

.........................................................................

[1] 6 Enam 162. [2] 11 Hûd 87. [3] 29 Ankebut 45. [4] 19 Meryem 59. [5] İbn Kesîr, Tefsîr, III, 127-128. [6] Râmûzu’l-Ehâdîs, II, 562/10.