Dünya Bir Misafirhane

e-Posta Yazdır PDF

Allah Kerîm:

İkrâm, bir adı da Kerîm olan Yüce Allah’ın bu sıfatının tecellîsinden nasiplenmek demektir. İstemeksizin, aracısız ve karşılıksız olarak kullarına bol bol ikrâm eden; azap ve cezalandırma konusunda ufak tefek kusurları bağışlayan, lütuf ve ikrâm kaynağıdır Yüce Rabbimiz. Kerem, her türlü iyilik ve güzelliği içine alır. 


O Kerîm’dir, Ekrem’dir, Zül Celâli ve’l-İkrâm’dır. “Ey insan, Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?”[1] “Kim nankörlük ederse bilsin ki benim Rabbim zengin ve kerîmdir.”[2] “Oku, senin Rabbin Kerem sahibidir.”[3]


Kur’ân,  Yüce Allah’ın kerîm Arşından, kerîm elçisinden, kerîm kitabından, kerim rızkından, kerîm mükâfatlarından, kerîm makamdan, kerîm sözden bahseder. Tüm bunlar, Keremli Rabbin kulu olarak bizlerin de kerem sahibi olmak için gayret etmemiz ve bu şekilde O’nu dünya ve âhiret ikrâmlarına nâil olmak için çalışmamız içindir. O halde O’nun kullarına O’nun gibi karşılıksız, başa kakmadan, bol bol ikrâm etmeli, affedici olmalıyız.


Üzüm ağacına, ağacı, meyvesi, toplaması, yemesi güzel ve bereketli olduğu için ‘kerem’ denmiştir. Ama asıl kerem sahibi, Kerîm olan Yüce Allah’a lâyıkıyla kul olan insandır. O’nun gerçek kulları da O’nun yarattığı varlıklara karşılıksız vermeyi erdemlerin en güzeli sayarlar.


Kâmil insan, meyveleri olgunlaşmış ağaç gibidir, dallarını yere sarkıtır. Bu hem onun tevâzu göstergesidir, hem de Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiği meyvelerini O’nun kullarına ikrâm edişinin nişanesidir. Olgun insan da öyle olmalıdır. İmkânları arttıkça, tevâzuu artmalı ve imkânlarını başkalarıyla paylaşmasını bilmelidir.


Kur’ân, Kerîm:

İkrâm, Kerîm Kur’ân’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. Kur’ân, hikmet ve hakikatleriyle herkese ikrâm eden kitaptır. “Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir kitapta mevcutken âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kur’ân’ı Kerim’dir.”[4]


Rasül-i Ekrem/Kerîm Rasül:

İkrâm, Keremli Elçi Rasûl-i Ekrem’in izinde olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.), esen yellerden, yağmur yüklü bulutlardan çok daha cömertti. Herkese duruşu, gülüşü, bakışı, söylemi ve verişi ile ikrâm ederdi. O, keremi çok, cömert olan, çokça ikrâm eden, şerefli olandı. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Gerçekten o, keremli bir elçinin sözüdür.”[5] O, kendisini bize takdim ederken de “Ben Âdemoğlunun en keremlisiyim” buyurmuştur. O, komşuya-misafire ikrâmı, imanın olmazsa olmazlarından saymıştı:


“Allah’a ve âhirete iman eden kimse misafirine ikrâm etsin. Allah’a ve âhirete iman eden kimse komşusuna ikrâm etsin.”,[6] “Güler yüz, tatlı söz ve üç gün misafiri ağırlamak” hadis disiplinlerince ona ikrâmdan sayılmıştır.[7]


Yine Peygamberimiz (s.a.v.), “Ev sahibi misafirine hediyesini versin.” buyurmuş, onun hediyesi nedir, diye sorulunca da, onu bir gün bir gece ağırlamak olduğunu, ağırlamanın üç gün sürebileceğini, üç günden fazla ağırlamalarda yapılan harcamaların ise sadaka olacağını beyan etmiştir.[8]


Keremli Mü’min/Keremli Medeniyet:


Kur’ân, misafire ikrâm konusunda cömertliği ile meşhur olan Hz. İbrahim Peygamberi bize örnek olarak anlatır. O, insan suretinde kendisine gelen meleklere, hemen kızartılmış bir buzağı ikrâm etmişti. “İbrahim’in ikrâm edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi? Onlar, İbrahim’in yanına girip: ‘Selam sana’ demişlerdi, İbrahim de: ‘Selam size’ demişti; içinden de, onların ‘Tanınmamış bir topluluk’ olduğunu geçirmişti. Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: ‘Yemez misiniz?’ demişti.”[9] Yine misafir ağırlamak istemeyen bir ahâlîyi kınayan Kitabımız[10], misafirlerini en iyi şekilde ağırlayan Hz. Yusuf (a.s.)’tan bahseder.[11]


Bizim kültürümüz, organizeli ve devamlı bir biçimde misafirlere ikrâm edilen imârethâne, kervansaray, han, ribât, köy odaları, misafirhane gibi müesseselerle süslüdür.


Osmanlı mimarisinde çok önemli bir yeri olan imârethânelerde fakirlerin yanında misafirler de üç gün süreli bedava yemek yiyebilmekteydiler.


Yine Selçuklular ve Osmanlılarda önemli bir yere sahip olan kervansaraylarda,misafir kim olursa olsun, kendisi bineği ile birlikte üç gün süreyle bedava yiyip içebilmekte ve ücretsiz konaklayabilmekteydi. Hatta yeterince ikrâm yapılamadığından uğurlama sırasında misafirlerden özür dilenmekteydi.


Selçuklular toplam 112, Osmanlılar ise 221 kervansaray inşa ettirmişlerdir. Bu müesseseler, misafirlerin saray gibi ortamlarda ağırlandığı yerlerdi. Kervansarayların mütevâzı olanlarına han denirdi.


Gerçekten kervan-saray (yolcu sarayı) ismine yaraşır bir şekilde ve tamamen para kazanma amacına yönelik yapılmış beş yıldızlı otellere taş çıkartacak özelliklerde bir saray donanım ve görünümüne sahipti. Bugün yapan ve yaptıranların evlerinden eser kalmazken, bu yolcu sa-raylarının pek çoğu günümüze kadar ulaşabilmiştir ve bu anlatılanların canlı birer şahidi olarak durmaktadırlar.

O dönemlerde sadece İstanbul’daki hanların sayısı kırkı bulmaktaydı ki bunların kapasitesi ise 2500-3000 kişilikti.

Kervansarayların çoğu vakıf olup ücretsiz hizmet verirlerdi. İçlerinde az da olsa ücretli olanları da vardı.


İmârethânelerde yolcuların hayvanları da bedava tımar edilirdi. Üç gün süreli olarak bedava yemek yiyebilen yolcuya günlük 50 dirhem bal, hayvanına günlük bir şinik arpa verilirdi.


Eskiden yolcu parasız olarak ağırlanan ve yararlanan bir misafirdi, şimdi ise parası ile yararlanılan bir müşteri olmuştur. Şimdiki otellerde misafirlerin fiyat listeleriyle karşılanmasına karşılık, bizim aşevlerimizin kapısı şu veciz ifadelerle süslü idi:


“Girene açıktır kapımız. Yiyene helaldir malımız.”


Yine o dönemde kişilerin değeri ağırladıkları misafirlerin sayısı ile ölçülürdü. Kim ne kadar çok misafir ağırlarsa, toplum nezdinde saygın bir yere sahip olurdu.[12]


Kerem sahibi Yüce Rabbimize yaraşır kullar olabilmek, O’nun dünya ve âhiret ikrâmlarına nâil olabilmek için, Keremli Kitabın âyetleriyle beslenmek, Keremli Elçiyi örnek alarak keremli insanlar olmak durumundayız.


Dipnotlar 

[1] 82/İnfitâr, 6.

[2] 27/Neml, 40.

[3] 96/Alak, 3.

[4] 56/Vâkıa, 77-80.

[5] 69/Hâkka, 40.

[6] Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâk, 23; Müslim, Lukata, 14, Îmân, 74, 75, 77.

[7] Bkz. İ. Canan, Kütüb-i Sitte, X, 302.

[8] Buhârî, Edeb, 31, 85.

[9] 51/Zâriyât, 24-27.

[10] 18/Kehf, 77.

[11] 12/Yûsuf, 59.

[12] Bkz. Ali Akpınar, Kur’ân Aydınlığında Seyahat, s, 99-106.