Bayramların süsü: Tekbir

e-Posta Yazdır PDF

Tekbir, bayramların süsü ve sevinç günlerinin kutlu sözüdür. Hadiste “Bayramlarınızı tekbirle süsleyin” buyurulmuştur. Nitekim iki büyük bayram olan Ramazan ve Kurban bayram namazlarına tekbirle gidilir ve Kurban bayramı günlerinde her farz namazdan sonra teşrîk tekbirleri getirilir. Temeli tekbirle atılan, açılışı tekbirlerle yapılan bayram günlerini tekbirin ruhuna aykırı densizliklerle geçirmeyelim öyleyse.


Oruçla ilgili ayetlerin devamında Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştu: “…Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allah’ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185; Hac, 22/37)


Ayette şu hususlar 

dikkatimizi çekmektedir:


Oruç ibadeti de diğer ibadetler gibi belli zamanlarda ve belli sayıda tutulan, kuralları belirlenmiş bir ibadettir. Bu ibadeti Yüce Allah’ın emrettiği şekilde yerine getirebilmek için bu ölçülere uymak gerekir. İbadette istenen hedeflere ulaşabilmek için de sayının tamamlanması gerekir. Buna göre, kendi keyfine göre ibadet zamanı, yeri ve şekli belirlemek ibadet ruhuna aykırıdır, bu şekilde yapılan işlerden ibadet sevabı elde edilmez. Sözgelimi gece oruç tutmak, farz olan orucu Ramazan ayında değil de Muharrem ayı gibi başka bir ayda tutmak, su ve benzeri şeylerin orucu bozmadığını zannetmek, sahur ve imsak saatlerine özen göstermemek yahut Ramazan’da bazen oruç tutup bazen tutmamak gibi şeyler oruç ibadetinden beklenen ecir ve sevapların kanılmasına engeldir. Çünkü ayette sayıyı tamamlamamız özellikle istenmiştir. Zaten önceki ayetlerde de sayılı günlerde ve Ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğu belirtilmişti.


Oruç ibadetini bize emredip onun nasıl ifa edileceğini bize öğrettiği, Ramazan’a eriştirip bizlere oruç tutma imkânı bahşettiği için Yüce Allah’a şükretmeliyiz. Bu şükrümüzü de yalnızca O’nun için oruç tutarak ve O’nu büyükleyerek tekbirlerle göstermeliyiz. Bayramda tekbir, oruçtan kurtulduğumuz için değil, oruç ayına, oruç ibadetine kavuştuğumuzun ve o ibadeti yapabildiğimizin sürur ifadesidir.


İslam’ın Kutlama 

Sloganı Olarak Tekbir


Müslümanların cihat ve zafer narası da tekbirdir. Müslüman mücahitler tekbir naraları atarak düşmana saldırırlar. Tekbir sedaları şeytanın ve İslam düşmanlarının korkulu rüyasıdır. Tekbir sedalarıyla savaşan bir mümin, savaş cephesinde de günahlara dalmaz, savaşta bile haddi aşmaz, taşkınlık yapmaz. Zaferden sonra da asla çılgınlık ve taşkınlık yapmaz. Zira İslam’ın savaş hukuku olduğu gibi, zafer kutlamalarının da bir ölçüsü adabı vardır. Çünkü zafer yolunda da, zaferden sonra da en büyük Allah’tır, her zaman ve her şartta O’nun dediği olur.


Tekbir, bir müjde ve muştu sözüdür. Nübüvvetin ilk yıllarında vahyin kesintiye uğraması ardından, Duhâ suresi ayetleriyle yeniden vahiy gelince Peygamberimiz (s.a.v.) tekbirler getirerek sevincini izhar etmiştir. Bu yüzden Duhâ suresinden itibaren, Kur’an’ın sonunda yer alan kısa surelere tekbirle başlanır. Çünkü tekbir, gökle yerin birleşmesi, Yaratıcı ile yaratılanın iletişime geçmesi demek olan vahiyle buluşma nimetine karşı gösterilen şükür göstergesidir. Tekbirle vahyin gelişini kutlarız. Zira vahyin her cümlesinde O’nun büyüklüğünü hissederiz, O’nun insanlığa seslenişindeki büyüklüğünü yaşarız.


Aynı şekilde Medine’de muhacirlerin ilk çocuğu Abdullah b. Zübeyr dünyaya gelince, Medine sokaklarında Müslümanlar sesli tekbirler getirerek doğumu adeta kutlamışlardır. Yahudiler, Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlere “Size büyü yaptık, artık sizin çocuğunuz olmayacak” diye sataşmaktaydılar. Koparılan bu yaygara, Medine havasına alışamadıklarından hasta olan ve ilk sene hiç çocukları olmayan muhacirlerden bazısını etkilemişti. Bu yüzden muhacirlerin Medine’de dünyaya gelen ilk çocuğu Abdullah dünyaya gelince, Müslümanlar bunu, Yahudi kalelerinin yakınlarında getirdikleri tekbirlerle kutlamışlardır. (Bkz. Asım Köksal, İslam Tarihi, VIII, 311) Evet, Müslümanlar zafer ve sevinç anlarını da tekbirin gölgesinde kutlarlar. Tekbirle yapılan kutlamalarda günah olmaz, işret ve taşkınlık olmaz.


Kurban ve Namaz Sloganı Olarak Tekbir


Tekbir bir kurban sloganıdır. Adeta o bir kurban bıçağıdır. Zira kurbanlar, “Bismillâhi Allâhüekber” diye kesilir. Buna göre kurban sloganı tekbirle namaza duran bir Müslüman, bu cümleyi söylerken, her şeyi ile Allah’a kurban olmaya hazır olduğunu söyler ve namaz içerisinde de defalarca bu cümleyi tekrarlayarak bu niyetini canlı tutmaya gayret eder. Benim namazım ve tüm ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir (Enâm, 6/162), sözünün bir özetidir tekbir.


Tekbir, İslam’ın şeâirlerindendir. Yani tekbir,  İslam’ın temel sloganı ve alâmet-i fârikasıdır. 


Namaz ve cemaat çağrısı olan ezan, tekbirlerle başlar.  Müslümanlar kutlu ibadet namaza ezanla çağrılırlar ve farz namazlar, yine kamet denilen ezan cümleleriyle başlar. 

Ezan, toplumun can güvenliğini sağlayan bir kalkandır. Zira ezan okunan bir topluma Müslümanlar savaş açamazlar. 


Aynı şekilde Müslümanlar hayata da ezan ve tekbir cümleleriyle adım atarlar. Zira yeni doğan Müslüman çocukların sağ kulaklarına ezan, sol kulaklarına da kamet okunur. Bununla yeni doğan çocukların bu kutlu ifadeler doğrultusunda bir hayatın adamı olmaları hedeflenir.


Tekbirle el-Mütekebbir’i Anmak


Yüce Rabbimizin en güzel isimlerinden biri de el-Kebîr’dir. Kebîr, büyüklüğünde sınır ve son olmayan en büyük demektir. Mükemmellikte ve şerefte hep en büyük olan ancak Yüce Allah’tır. “Doğrusu Allah en yüce ve en büyük olandır.” (Hac, 22/62; Lokman, 31/30; Sebe’, 34/23; Ğâfir, 40/12) O’ndan başkasının büyüklüğü sınırlı, geçici ve sonludur. O, ise hep en büyüktür.


O’nunla irtibatlı olmakla biz de kendi çapımızda büyüklerden olabiliriz. O’nu büyükleme demek olan tekbirle, kendi kibrimizi ve tüm müstekbirlerin istikbarını kırabiliriz. O, hem Ekber, hem Kebîr, hem Mütekebbir ve hem de Kibriyâ olandır. O’nun dışındakiler için büyüklenmek kibir, O’nun için ise gerçeğin ta kendisidir. Çünkü O, O’nun dışındaki her şeyden büyüktür. O’na ait olan, O’nun olan şeyler de büyüktür. O’nun vereceği mükafâtlar, O’nun lütuf ve keremleri hep en büyük; O’na başkaldırmak da büyük günah ve hatadır.


Tekbir, en büyük Allah, demektir. Tekbirle, Allah’ın dışındaki tüm büyüklüklerin çok küçük kaldığını görüyor, O’nun büyüklüğünün yalnızca O’na has bir büyüklük olduğunu vurguluyoruz. Namaza bu cümle ile başlayarak adeta “Evvel Allah” diyoruz ve O’nun huzurunda O’nun ölçülerine göre yaşayacağımıza söz veriyoruz.  Başlangıç tekbirini getirirken de elimizin tersiyle Allah’tan başka tüm her şeyi arkaya atıyor, mâsivanın geri planda olduğunu söylüyoruz. Tekbirden sonra da O’nun kelamından okuyarak dilimizin ve O’nun huzurunda durup O’na boyun eğerek bedenimizin O’nun emrinde olduğunu ilan ediyoruz. Artık bunları söyleyen bir kimse, namazda ve namaz dışında O’na karşı gelebilir mi? O’na karşı büyüklük taslayabilir mi? O’ndan başkalarını O’na eş ve denk tutabilir mi?


Allahü ekber: En büyük Allah. İki rekâtlık bir namazda on bir kere tekrarlanır bu kutlu cümle. Kırk rekâtlık günlük namazda bu rakam dört-yüz kırka çıkar. Her bir cümle ile kendimize ve çevremize çok önemli mesajlar sunarız. Şöyle ki; tekbir, zafer sloganıdır. Nefis ve şeytanın dayatmalarını yenerek, nefisle mücadele cephesi olan mihraba geçmeyi başardığımız için, bu kutlu eylemimizi tekbirle kutlarcasına Allahü Ekber deyip namaza duruyoruz.


Her tekbir bir uyarıdır, bizi namaza/huzura çağırır. Fiziken namazda olduğumuz halde, gafletle huzurdan koptuğumuz her seferde bizi tekrar huzura çağıran uyarı cümleleridir. Tekbirle birlikte Beytullah’a hem fiziken hem manen yöneliyoruz, her şeyimizle O’nun oluyoruz yani. Ardından namazın değişik yerlerinde tekrarlanan tekbirlerle bu bilinç hali diri tutulmaya çalışılıyor. Kıyamda, rükûda, secdede, ka’dede tekbir getirerek her halükarda Yüce Allah’ı büyüklüyor ve her durum ve konumumuzda O’nun büyüklüğünü tespit etmiş oluyoruz.


Tekbirle başladığımız namaz kıyam ruknü ile devam ediyor. Kıyamda Allah’ın kelamından ayetler okuyoruz. Yüce Allah’ın birliğini, büyüklüğünü söyleyen ayetleri okuyoruz, akabinde “Evet gerçekten Allah en büyüktür” deyip tekbirle rükûa varıyoruz. Kimi zaman cennet ve nimetleri anlatan ayetleri okuyor ve bu eşsiz nimet ve güzellikleri yaratan en büyüktür, deyip rükûa varıyoruz. Cehennem ve azap bildiren ayetleri okuduğumuzda ise, O’nun azamet ve büyüklüğünü hatırlayıp O’na sığınırken yine tekbir diyoruz. Allah’ın güzel kulları kıraatimize konu olunca, onları yaratan ve onları koyduğu ölçüleriyle güzel kılan Allah’ın büyüklüğünü tescil etmek için; yahut kötülerden bahseden ayetlere geldiğimizde onların sahte güç ve görkemlerine karşı gerçek gücün Yüce Mevlâ’ya ait olduğunu belirtmek için yine tekbir getiriyoruz. Cennet umudu ve cehennem korkusuyla tekbire sığınıyor ve güvencimizi onunla sağlıyor ve gücümüze güç katıyoruz.


Kıraat rüknünü tekbirle başlatıp, yine tekbirle bitiriyoruz. Önce O’nun kelamını okuduğumuzu, O’nunla konuştuğumuzu düşünüyoruz. Ardından O’nun kelamından okuduklarımızı düşünüp Kelamullah’ın lafız ve manasının eşsizliği ile O’nun büyüklüğünü fark ediyoruz. Ve tekbirle O’nun huzurunda rükûa varıyoruz. Çünkü huzurunda eğilmeye ve yoluna baş koyulmaya layık olan Yüce Ma’buddur.


Ve tekbir, secdelere varırken de secdelerden doğrulurken de tekrarlanmaya devam ediyor. Rükûdan doğrulup yine tekbirle secdeye kapanıyoruz. Çünkü huzurunda secde edilecek yegâne Ma’bud O’dur, asla başkası değil. Vücudun yere kapanmasıyla gevşeyen ve bir an secdede gaflete düşer gibi oluyoruz, yine tekbirle kendimize geliyoruz. Ardından tekbirle O’na baş koyuyoruz yeniden. Şeytan bir kere secdeden kaçındı, biz her namazda iki secdeye vararak onun da kibrini kırıyor, şeytana rağmen O’nun olduğumuzu ilan ediyoruz. İntikal tekbirleriyle namazın bir rüknünden başka bir rüknüne intikal ederken, O’nun huzurunda halden hale geçiyor, O’na doğru ilerliyor ve urûc ediyoruz. Bu yolculukta da tekbir bizim virdimiz oluyor.


Kısaca tekbirlerle, Allah’a karşı büyüklük taslayan şeytan, nefis ve insanlardan olan tüm müstekbirlerin kibir ve istikbarına son verip yegâne güç, kuvvet ve büyüklük kaynağının Allah olduğunu teslim ediyoruz. Ama asıl ve önemli olan tekbir ruhuyla yaşayabilmektir.


Çünkü Yüce Kitabımız şöyle buyuruyor:

“Ey bürünüp sarınan! Kalk ve uyar. Sadece Rabbini büyük tanı/tekbir getir.”(Müddessir, 74/1-3)


“Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah’a hamd ederim” de ve tekbir getirerek O’nun şanını yücelt.” (İsrâ, 17/111)


“…Bütün bunlar, size doğru yolu göstermesine karşılık Allah’ı büyüklemeniz/tekbir getirmeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185; Hac, 22/37)


O halde şimdi bize düşen, hayatımızı kuşatan tekbirin gölgesinde ve tekbir doğrultusunda, yalnızca Yüce Allah’ın büyüklendiği, O’nun hatırının her şeyden üstün tutulduğu Müslümanca bir hayat yaşamaktır. Allahü Ekber ve lillahil hamd.