Ruhun Gıdası

e-Posta Yazdır PDF

İnsan, ruh ve bedenden oluşmuş bir varlıktır. O, ne sadece ruhtur, ne de sadece bedendir. Bedenimizin huzurlu bir şekilde varlığını sürdürebilmesi, onun sağlıklı, dengeli, düzenli ve devamlı beslenmesi ile mümkündür. Aynı şekilde ruhumuzun huzurlu bir biçimde varlığını sürdürebilmesi de onun sağlıklı, dengeli, düzenli ve devamlı beslenmesine bağlıdır.


Mahiyeti tam olarak kavranamasa da ruhun beslenmesi konusunu biraz açalım. Soyut bir kavram olan ruhun ilahî bir yönü vardır. Ruh, Rabdendir ve O’nun en önemli ayetlerinden biridir.[1] Zira Yüce Yaratıcı bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ben onu ellerimle yarattım[2], ona en güzel şekil verdim ve ruhumdan ona üfürdüm.”[3] Bu yüzden ruh, demirin mıknatısa meyilli olduğu gibi yaratıcısına meyillidir. Ruhun mutlu olması, Yaratıcısı ile irtibatlı olmasına bağlıdır. Ruh, aslından kopmamalı, onunla bağlantıyı kesmemelidir. Bu yüzden ruhun temel gıdası vahiydir, yani onun Yüce Allah ile iletişim halinde olmasıdır.


İnsan, Yaratıcısı ile olması gereken bu iletişimi Peygamber aracılığı ile kurar. Peygamberin insanlığa getirdiği kutsal kitap, Allah sözü olup yaratıcı ile insan arasındaki iletişimi sürdürür. O, doğru bir şekilde anlaşıldıkça ve gerekleri yerine getirildikçe iletişim devam ediyor demektir. Kitabın terk edilmesi ise iletişimin kesilmesi anlamına gelir.


Yüce Allah, kullarını imtihan etmek için gönderdiği dünyada onları başıboş bırakmamıştır. Yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilahi hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkânsızlığını göstermektedir. Meleklerle birlikte tabi tutulduğu sınavı başaran, Allah’ın her şeyi kendisine öğrettiği ve cennet kültürü ile dopdolu üstün bir zeka ile dünyaya gelen Hz.Adem de vahye muhtaçtı. İnsan aklı, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir.


Hz.Adem’den sonra da kulların Rabb ile irtibatları sürdü. Yüz dört kitabın sonuncusu olan Kur’ân’ın gelişine kadar da devam etti bu durum. Geçerliliği kıyamete kadar devam edecek olan Kur’ân ile insanlığın Rabb ile olan bu irtibatı yenilendi ve pekişti. Sahip olduğu üstün zeka (fetanet) sıfatıyla Hz. Peygamber@ de, Kur’ân ile hayatını programlamakla yükümlü tutuldu. Üstün zekası, soyunun asil oluşu, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibarı dahi O’nu vahye/Kur’ân’a muhtaç olmaktan kurtaramadı. Çünkü Yüce Allah’ın mesajı geneldi: “Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve övülmeye layık olandır.”[4] Evet, bütün insanlar Yüce Allah’a muhtaçtır, o’nun maddî nimetlerine muhtaç oldukları gibi, O’nun manevî nimetlerine de muhtaçtırlar. Onlar, O’nun sevgisi ve yardımı olmadan mutlu bir hayatın adamı olamazlar. O’na inanıp güvenmekle huzur bulurlar. Bu yüzden her insan inanmak, Yüce Yaratıcıya bağlanmak zorundadır.


Yaratıcı ile yaratılan insan arasındaki söz konusu iletişimde önemli olan, iletişimin çift yönlü olmasıdır. Yüce Allah’ın bize bahşettiği bunca nimetlere karşı, kul olarak bizim de O’na sunabileceğimiz bir şeylerimiz olmalıdır. Olmalı ki O’na ait olduğumuzu gösterebilelim ve O’nun nimetlerini hak edebilelim. Allah ile insan ilişkisini şu cümle ile özetleyebiliriz: Yaratıcıdan kullara ilahî mesaj ve ilahî yardım; kuldan yaratıcıya bu mesaja gönül kulağını açmak ve yardıma layık olmak. Bu ise O’nu tanımak, O’nun ölçüleri doğrultusunda bir hayat yaşamak, kısaca dua ve kulluk yapmaktır. “Ben insan ve cinleri, bana kulluk yapsınlar diye yarattım”[5], “Sizin duanız/kulluğunuz olmasa Rabbim sizi neylesin/size ne diye değer versin!”[6] ayetlerinin vermek istediği mesaj da budur.


İşte ruhun sağlıklı beslenmesi, bu iletişimin sağlıklı bir zemine oturmasına bağlıdır. Bu ise dini, temel kaynağından doğru bir şekilde öğrenmek, onu gerçek anlamda bilen kimselerden almakla mümkündür. İlk emri‘Oku’ olan Kur’ân’ın “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz”[7] emri ile İbn Sirin’in hadis ilmi için söylediği “Bu ilim din işidir, dininizi kimden aldığınıza dikkat edin”[8] sözü burada tam yerini bulmaktadır


Ruhun dengeli ve düzenli beslenmesi, temel ibadetlerin yerli yerince ve zamanında yapılması ile gerçekleşir. Dinin sahibinin belirlediği esasları aşmadan, onun koyduğu sınırları çiğnemeden, o ne kadar ve nasıl istemişse öylece yerine getirmek. Ne eksiltmek ve ne de fazlalaştırmak. Zaten O, bizim için kolaylık dilemiştir zorluk değil.[9] O, her şeye bir ölçü koymuş, her şeyin de ölçülü olmasını bizden istemiştir. Altından kalkamayacağımız şeyleri bize yüklememiştir.[10] Hz. Peygamberin “Siz, gücünüz yetecek ibadetleri yapın. Allah’a yemin ederim ki siz ibadetten bıkıp usanmadıkça, Allah kabul etmekten bıkıp usanmaz. Allah katında ibadetlerin en makbul ve en sevimlisi, az da olsa devamlı olarak yapılanıdır”[11], sözü bu dengeye işaret eder. Günlük olarak belli vakitlerde kılmamız istenen namaz, bizi disiplinli olmaya alıştıran en önemli ibadettir. Namaz, insanı hayata ayarlayıp kuran bir saattir adeta. Bu saate göre kendisini programlayan insanın hayatında, vakit israfı en aza inmiş demektir. Eskilerin zamanlarını, namaz vakitlerine göre ayarlamaları ne kadar anlamlı bir uygulamadır. Onlar çalışma saatlerini ve randevularını namazdan önce, namazdan sonra gibi ölçütlerle tayin ederlerdi. Yine onlara göre saatin gelmesi, vaktin olması demek, namaz vaktinin gelmesi ile aynı idi. Bugün bazı çevrelerin sandığı gibi namaz ve diğer ibadetler, çalışma düzenini bozan değil; aksine çalışma düzenini en anlamlı şekilde belirleyen ve çalışma verimini artıran unsurlardır. Nitekim pek çok gelişmiş ülkede insanlar, işlerine gitmeden yahut başlamadan önce yogalarla yoğunlaşmaya çalışarak iş hayatındaki verimi artırmayı hedeflemektedirler.


Ruhun devamlı beslenmesi ise, enerji kaynağı ile bağlantının kesintisiz devam etmesidir. Kur’ân, bu süreyi şöyle belirler: “Sana yakın/ölüm gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et.”[12]


Kulun Rabbi ile irtibatının kesildiği anda yabancılaşma başlayacak, ışık kaynağı ile bağlantı koptuğu için karanlıklarda kalınacaktır. İşte o zaman günah ve isyan bataklıklarında bocalama, stres ve buhranlara düşme söz konusu olacaktır. Çare ise yeniden Rabbe dönmek, bağlantıyı yenilemek, bir daha kaynaktan kopmamaya azmetmektir. Tövbe de bu değil midir zaten? “Ey inananlar! İçtenlikle O’na dönün.”[13] “Rabbinize’a dönün ve O’na teslim olun..”[14].


Kur’ân insanı, Rabbini tanıyan, O’nunla irtibatı kesmeyen ve hep O’nunla olan kimsedir. O, O’na güvenip inanan, O’na bağlanan, içini O’na döken, O’nu anmakla huzur bulan kimsedir. Bu ise ibadeti O’na hasretmekle ve duayı yalnızca O’na etmekle gerçekleşir. Dindar insan, asıl kaynağı olan yaratıcısı ile tanışık ve barışık kimsedir. Yine dindar kişi, iç dünyası ile barışık olan kimsedir. Yaratıcısı ile barışık olan, kendisi ile barışık olur, kendisi ile barışık olan hem cinsleriyle barışık olur. Bu yüzden dindar kişi ölçülü, dengeli, verimli ve uyumlu kişidir. O halde topluma yararlı, verimli insan yetiştirmek için dinden kaçmak ve korkmak çare değildir. Çare doğru dini anlayıp, gereğini yapmaktır. Ruhun gıdası dindir, ama öneli olan bu gıdayı sağlıklı, düzenli, devamlı ve dengeli bir biçimde alabilmektir.

.............................................................

[1] Bkz. 17 İsra 85., [2] Bkz. 38 Sâd 75, [3] Bkz. 15 Hıcr 29, 38 Sâd 72, 32 Secde 9., [4] 35 Fâtır 15., [5] 51 Zariyat 56., [6] 25 Furkan 77., [7] 16 Nahl 43, 21 Enbiya 7., [8] Müslim, Mukaddime 7., [9] Bkz. 2 Bakara 185., [10] Bkz. 2 Bakara 233, 286; 6 Enam 152; 7 Araf 42; 23 Müminun 62., [11] Nesâî, Kıyamü’l-Leyl 17., [12] 15 Hıcr 99., [13] 66 Tahrim 8, 24 Nur 31., [14] 39 Zümer 54.