Şehid ve Şehadet

e-Posta Yazdır PDF

Şahid, Şehid, Şahadet, Müşahade, teşehhüd gibi kelimeler hep aynı kökten türemiş kapsamlı kavramlardır.


Kelimenin kökünde gözle ve basiretle görmek, hazır olmak, huzurda bulunmak, tanık olma manaları vardır.[1] Şehid, gizli açık, görünen görünmeyen her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Peygamberler ümmetlerinin şahitleridir, Peygamberimiz ise, dünya ve ahirette tüm ümmetlerin şahidi olacaktır.


Müminler de tüm peygamberlerin doğruluklarına şahitlik yaparlar ve onların ümmetlerinin peygamberleri karşısındaki söylem ve eylemlerine tanıklık yaparlar. Bu yüzden peygamberler de şahittir, Muhammed ümmeti de şahittir.


Müminlik göstergesi olan Kelime-i şahadette, gerçeği yalnızca bilmek değil, aynı zamanda bildirmek ve göstermek manası vardır. Bunun için şehid de, kendisi gerçeği bildiği gibi, yaşadığı hayatla, yeri-zamanı gelince de canı ve kanıyla gerçeği başkalarına bildiren/gösteren kimsedir.


Şehide, canını verirken korkuya kapılmamasını sağlamak yahut cennetlik olduğunu müjdelemek için meleklerin yanında hazır olmasından dolayı, şehid olurken Allah’ın şehidler için hazırladığı nimetlere tanık olduğu için, Allah katında ruhunun diri olarak tanıklıkta bulunacağı için[2] bu isim verilmiştir.


Kavram, çok yönlü ve kapsamlı manalar taşımaktadır. Buna göre bir kişi hakikati tanıyacak, içine sindirecek, ona yakinen inanacak ve inandığı hakikat uğruna çalışacak ve gerekirse bu uğurda malını canını vermekten kaçınmayacak ki şahadete erişebilsin. Yoksa bu unvana ulaşmak öyle kolay bir şey değildir. Nitekim İslam tarihinde Peygamberin safında, müşriklerle savaşırken ölen bazı kimselerin ‘şehîd’ olarak isimlendirilmesine bizzat peygamberimiz karşı çıkmıştır. Kuzman, bunlardan biridir.


Münafık bir kimse olan Kuzman, kahramanlığını göstermek için peygamber ordusunun içerisinde kahramanca çarpışmış, savaşta büyük yararlılıklar göstermiş ve yaralanmıştır. Daha sonra yaraların acısına dayanamayıp kol damarını keserek intihar etmiştir. Allah bu dini, facir bir adamla da destekler[3] buyuran Peygamberimiz Kuzman’ın cehennemlik olduğunu söylemiştir.[4] Peygamberin ve müminlerin uğruna savaştığı hakikat Kuzman’ın kalbine girmemişti, o inanmamıştı, sadece kahramanlığını göstermek için savaşa katılmıştı, bu yüzden o şehidlik unvanını elde edememişti. Zira Peygamberimiz, şehidi tanımlarken şehid, yalnızca Allah’ın kelimesi yüce olsun diye savaşırken can verendir, ganimet arzusu, kahramanlık gösterisi için savaşırken ölen değil[5] ,buyurmuştur. Yine Peygamberimiz, zırhlara bürünüp harp meydanına gelen müşrik bir adama, önce Müslüman ol, sonra savaşa katıl[6] buyurmuştur.


Bir başka hadiste ise şahadeti içtenlikle istediği halde yatağında ölen kimsenin şehitlik makamına erişeceği[7] bildirilmiştir. Görüldüğü üzere İslam’a göre şahadet, yakınî bilgi ve sağlam bir imandan sonra gerçekleşen bir eylemin adıdır. Şahadet için savaşta ölmek de şart değildir. Ancak Allah yolunda savaşırken ölenler, şehidler listesinin başındadır. Nitekim bu uğurda can veren Hz. Hamza, Seyyidü’ş-Şühedâ/Şehidlerin Efendisi’dir. Ölmemenin çaresi de şehid olmaktır. Onların ölümsüzlüğü, onların Yüce Allah katında özel ikramlara nail olmaları yanında, adlarının ve uğruna can verdikleri değerlerin yaşaması anlamınadır.

ÖLMEMENİN ÇARESİNİ BULUP ÖLÜMSÜZLÜĞE ERENLER


Kutsal Kitabımız Kur’ân, şehidlere ayırdığı pek çok ayetinde şahadetin tanımını yaparken şehidlerin ulaşacakları dereceleri açıklamış ve müminleri şahadete yönlendirmiştir.


Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz bunu bilemezsiniz.[8]


Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.[9]


Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’ân'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.[10]


O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz[11].


Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?[12]


Yoksa siz, Allâah içinizden cihâd eden ve Allah'tan, Elçisinden ve müminlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakıla cağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.[13]

Dikkat edilirse ayetlerde, Allah yolunda, Allah’ın dini uğruna savaşırken can vermeye ısrarla dikkat çekilmiştir. Buna rağmen bugün şehid kavramı, en çok istismar edilen, yanlış yerlerde kullanılan kavramlardan biri olmuştur. Şahadet, İslami bir kavram, ama dünyada hemen her kesim kendi ideoloji ve çıkarları doğrultusunda bu kavramı kullanıyor ve istediği gibi de içini dolduruyor.


Oysa dinimize göre şehid, hakikatin tanıklarıdır. Hak ve hakikate tanıklık yapıp bu uğurda canlarından geçenlerdir, şehidler. Rabbinin katında diri ve tanık olduğu için ona şehid denmiştir. Aynı şekilde şehid, can verirken cennete tanık olduğu için ve melekler onun şahadetine tanıklık ettiği için bu ismi almıştır. Kısaca şehid, şahadet kelimesinin bağrında taşıdığı gerçeklere tanıklık etme uğruna, canından geçen, varlığını bu uğurda feda eden kimsedir.


HAKİKÎ VE HÜKMÎ ŞEHİD


İslam Hukukunda şehid hakikî ve hükmî şehid olmak üzere iki grupta değerlendirilmiştir. Kur'an'ın şehidi, Allah yolunda can verenlerdir. Kur'an şehidi tanımlarken 'fi sebilillah'/Allah yolunda/O'nun dini ve davası uğruna kaydını özellikle vurgulamıştır. Bu hakiki şehiddir.


Hadislerde verilen müjdeli bilgilere göre, cenneti gördüğü halde tekrar dünyaya geri dönüp tekrar şehid olmak isteyenler yalnızca şehidlerdir.[14] Şehid, can verirken, karınca ısırmasında duyulan acı kadar acı duyar.[15] Şehidin, kul borcu hariç, bütün günahları affedilecektir…[16] Şehid, kıyamet günü Allah'ın izni ile şefaat edecek olanlardan biridir.[17]


Bir de hadislerde açıklanan ve malı, canı ve namusunu müdafaa ederken öldürenler[18]; karın ağrısı, veba, taun gibi çaresiz/salgın hastalıklardan dolayı ölenler; boğulma, yıkık altında kalma/deprem gibi tabii afetlerde ölenler[19]hükmi şehid olarak isimlendirilerek hem bu kişiler, hem de onların yakınları teselli edilmişlerdir.


Hükmî şehid grubunda olanların cesetleri diğer Müslüman ölüler gibi yıkanıp kefenlenerek üzerlerine cenaze namazı kılınır. Hakiki şehidler ise yıkanmazlar, onların şehid olurken üzerlerinde bulunan elbiseleri kefenleri olur ve onların üzerine de cenaze namazı kılınır. Akmış kan, necaset sayılırken, şehidin kanı temiz kabul edilir ve o, kanıyla defnedilir.

Sonuç


1. Şehidlik, İslâmi bir kavramdır. Onun doğru tanımı, ayet ve hadislere göre yapılmıştır. Bu nedenle, kimse ona farklı anlamlar yükleyemez.


2. Şahadet, yalnızca Allah yolunda can vermekle sınırlı değildir. Gerçeğin tanığı olmakla kelime-i şahadeti söyleyen, ilmi, adaleti ve yaşayışıyla şahadet sözünün gereğini ortaya koyan her müminin bu kavramdan alacağı payı vardır.


3. Allah yolunda şehid olmak, ölmemenin çaresidir ve Allah katında çok büyük bir derecedir.


4. Sünnette mal, can, namus gibi değerlerini koruma uğruna yahut salgın hastalık veya tabiî afet sonucu can verenler de hükmen şehid sayılmıştır.


Hz. Âdem’den günümüze kadar, varlıklarını Allah yolunda feda etmiş tüm şehidlerimizi rahmetle anarken, şahadet ruhunu diri tutanlara selam ediyoruz.


Kaynaklar


[1] İsfehanî, El-Müfredât, s, 392.  [2] İsfehanî, El-Müfredât, s, 392-395. [3] Buharî, Cihad 182.  [4] Asım Köksal, İslam Tarihi, X, 107,156-157.  [5] Nevevî, Riyazü’s-Salihîn, I, 9 (Buharî, Müslim) [6] Buharî, Cihad 13; Müslim, İmaret 144.  [7] Müslim, Cihad 156, 157.  [8]  2 Bakara 154.  [9] 3 Alu Imran 169-171.  [10] 9 Tevbe 111.  [11] 4 Nisa 74.  [12] 3 Alu Imran 142.  [13] 9 Tevbe 16.  [14] Buharî, Cihad 5, 21.  [15] Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad 26.  [16] Müslim, İmaret 117, 118.  [17] Ali en-Nasıf, et-Tâc, IV, 335 (Ebu Davûd, Tirmizî).  [18] Tirmizî, Diyât 21; Ebû Davûd, Süne 29; Nesâî, Tahrim 21.  [19] Müslim, İmare 51; Ebu Davûd, Cihad 15.