Allah'ın Ahlâkı, Peygamberin Ahlâkı ve Kur'ân Ahlâkıa

e-Posta Yazdır PDF

Arapça'da yaratma, yaratılış ve yaratılmış gibi anlamlara gelen halk kelimesi ile aynı kökten gelen hulk yahuthuluk kelimesi huy, tabiat, seciye, mertlik, din ve yaratılış anlamlarına gelir. Huluk kelimesinin çoğulu 'ahlak'dır. Sözlük anlamıyla ahlak, beden ve ruh bütünlüğü ile alakalı bir kavramdır.[1] Nitekim gözle anlaşılan heyet ve şekiller 'halk' diye adlandırılırken; basiretle anlaşılan seciye ve huylar 'hulk' diye; insanın ahlakıyla elde ettiği faziletler ise 'halâk' diye adlandırılmıştır.[2]


Dilimize de bu kelimenin çoğulu olan ahlak kelimesi kullanılarak ahlakın bir kaç davranıştan ibaret olmadığı, bir davranışlar, huylar bütünü olduğu vurgulanmak istenmiştir.

Peygamberimizin aynaya bakarken okuduğu söylenen bir hadiste de halk ve huluk kelimeleri birlikte kullanılarak hem dış yapı ve hem de iç yapı güzelliğine dikkat çekilmiştir. Söz konusu hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Allahım! Yaratılışımı (halk) güzelleştirdiğin gibi, ahlakımı (huluk) da güzelleştir."[3] Bu hadis de bize, İslam’ın hem madde hem mana; hem şekil hem öz; hem kalıp hem de kalbi birlikte değerlendirdiğini göstermektedir.


Kısaca görevler ilmi, faziletler ilmi, hayırlar ilmi diye de tanımlanan ahlak kavram olarak "durup düşünmeksizin kolayca ve kendiliğinden sürekli olarak güzelliklerin ortaya çıkmasıdır." Tanımdan da anlaşılacağı üzere, bir davranışın ahlak sayılabilmesi için, arada sırada değil devamlı olarak, zorlama olmaksızın kolaylıkla ve kendiliğinden yapılması gerekir. Buna göre arada sırada hayır hasenat yapan kimseye ahlakî bir terim olan cömert denmez. Aynı şekilde kızgınlık anında güçlükle kendini tutan kimse hilim sahibi sayılmaz.[4] Kurtubî,bir davranışın ahlaktan sayılabilmesi için o davranışın sonradan eğitim öğretim, çalışma ve gayretle elde edilmesi gerektiğini; içgüdüsel ve tabii olarak yapılan güzel davranışların Arapça'da hîm diye adlandırıldığını söyler.[5] Buna göre ahlak değişebilir,[6] kemale doğru mesafe katedebilir. Bu yüzden güzel bir davranış inanarak yapılırsa ahlak,inanmadan yapılırsa nifak, bilinçsizce yapılırsa adet ve gelenek olmaktadır.  Bu bilgilerden ahlaklı bir insanın, eğitimle yetiştirilebileceği, bu nokta da eğitimcilere çok büyük görevler düştüğü anlaşılmaktadır.


Yine ahlaklılık, bir bilgi teorisyenliliği olmayıp, bilinenlerin hayata geçirilmesidir.[7] Nitekim insan davranışlarını değerlendiren ve insana değer kazandıran Kur'ân, bir yandan hakikati net bir şekilde ortaya koyarken, diğer yandan da hakikatin eyleme dönüştürülmesi gereği üzerinde durur. Bu konudaki pek çok Kur'ân ayetinden biri şöyledir:


"İzzet isteyen kimse bilsin ki, izzet, bütünüyle Allah'ındır. O'na güzel sözler yükselir, o sözleri de yararlı iş yükseltir. Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara, çetin azap vardır. İşte bunların kurdukları düzenler hep boşa çıkar."[8] Ayette şu cümleler dikkatimizi çekmektedir:

Güzel-hoş sözler yalnızca O'na yükselir. O sözleri de yararlı iş yükseltir. Ayetteki bu ifadeyi dört şekilde anlamak mümkündür:


a- Salih amel, hoş-güzel sözü yükseltir. Söz, eyleme vurulur, eğer söz eylemle uyuşursa kabul edilir; uyuşmazsa reddedilir.


b- Salih ameli, hoş-güzel söz yükseltir. Buna göre tevhide dayanmayan herhangi bir eylemin hiç bir değeri ve anlamı yoktur.


c- Salih ameli, Yüce Allah yükseltir ve kabul eder.[9]


d- Salih amel, sahibini yükseltir.[10] Birbirini tamamlayan bu anlayışların hepsinde iman-amel, inanç-eylem, bilgi-eylem, teori-pratik bütünlüğüne dikkat çekilmekte ve iman, bilgi ve teorinin ancak eyleme dönüşmesiyle bir anlam ifade ettiği, tüm bu sayılanların birlikte insana değer kazandırıp onu yücelttiği ve Allah katında ütün kıldığı vurgulanmaktadır.


Güzel-hoş söz, kelime-i tevhîd, tesbih, tahmid, tekbir, dua, istiğfar ve diğer zikirlerin hepsini kapsar. Çünkü ayette 'el-Kelimü't-Tayyib' (Güzel sözler) ifadesi çoğul olarak kullanılmıştır. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur:"Allah'ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. Çirkin bir söz de, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer."[11] Bir görüşe göre, ayette söz konusu edilen ağaç kişidir. O ya mümindir, ya da kafirdir. Mümin, kökü sağlam, her yer ve şartta sürekli meyve veren bir ağaç gibidir. Onun meyveleri mesabesinde olan salih amelleri sürekli semaya yükselir. Kafir de yerden koparılıp atılan bir ağaç gibidir. Kuru ve ölü bir ağaç. Ne gölgesinden istifade edilir, ne de meyvesinden. Ondan ne güzel bir söz sadır olur, ne de salih bir davranış.[12]


Tüm güzel ve hoş sözlerin Allah'ın yüce katına yükselip makbul ve geçerli olabilmesi ise, bunları doğrulayacak salih amellerle birlikte yapılmasına bağlıdır. Salih amel olmazsa, ne kelime-i tevhîdin, ne tesbihin, ne tahmidin, ne duanın, ne istiğfarın, ne de bir başka güzel sözün bir anlamı kalır. Çünkü güzel sözleri, Allah katında anlamlı ve geçerli kılan, salih ameldir, onun gereği gibi yaşamaktır. İzzet de ancak bununla elde edilebilir. Yoksa tembellik, miskinlik, şeytanlık ve kötülüklerle izzete erişilmez.[13]


Güzel-hoş söz yükselir ve salih amellerle desteklenirse sahibini yükseltir ve Allah'a yaklaştırır. Kur'ân’a göre salih söz ile, salih amel arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Hiçbir amel, salih bir niyete, sağlam bir inanca dayanmıyorsa makbul değildir. Salih amelle doğrulanmayan hiçbir akidenin de Allah katında bir geçerliliği olmaz. Diliyle tevhidi söylediği halde, eylemleriyle Allah'a baş kaldıran kimselerin dilleriyle söylediklerinin bir anlamı yoktur. Tevhidi söylemeyenlerin yaptıkları eylemlerde de bir hayır yoktur. Amel imanın bir parçası değilse de amel imanın altyapısıdır, göstergesidir, meyvesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz, yaptıkları iyi işleri tevhîd üzerine bina etmeyenlerin tüm yaptıklarının boşa gittiğini açıkça beyan etmiştir:


"Onların dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden eylemleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz."[14]


Güzel-hoş sözler yalnızca O'na yükselir. Ayette vurgulanan bir başka husus ta şudur: Tevhid sözü sadece Allah'a yükselir, başka bir yere değil. Bu yüzden güzel-hoş sözler sadece O'nun için söylenmeli, O'nun rıza ve hoşnutluğunu kazanmak için getirilmeli. Salih ameller de yalnızca Allah için yapılmalı, bir başkası için değil. Müslüman hiçbir hayır ve iyiliği küçümsemez, onların kimin için yapıldığına bakar.


Ayette yalın olarak 'sözler' denilmemiş, 'güzel-hoş sözler' denmiştir. Buna göre, söylenen her söz Allah'a yükselmez, O'nun tarafından kabul görmez. Ancak güzel-hoş sözler O'na yükselir ve kabul görür. Çirkin-batıl sözler ise, sahibi için bir yük ve vebaldir. Onun aşağılara batmasına sebeptir. Tıpkı denize düşmüş birinin sürekli ağırlıklarını artırıp denizin dibine doğru batması gibi. İşte bu yüzden ayetin sonunda 'Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara, çetin azap vardır' buyurulmuştur. 


Ayette güzel sözün yükselmesi için maddî şeylerin yükselmesi için kullanılan suud kökü, salih amellerin yükseltilmesi için de raf' kökü kullanılmıştır. Demek ki söz ve niyetlerin Allah katına yükselmesi ile, davranışların yükselmesi arasında fark vardır. Buna göre söz ve niyetler eyleme dönüşerek mücessem bir kalıba girdikten sonra Allah'a yükselecektir.


Kur'ân'da ahlak (huluk) kelimesi şu iki ayette geçer: "Onlar, 'ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir. Bu durumumuz öncekilerin gidişatıdır (huluk). Biz azaba uğratılacak da değiliz' dediler."[15] Peygamberlerini yalanlayan Âd kavminin Hz. Hûd peygambere söyledikleri bu cümlelerde huluk kelimesi, öncekilerin gidişatı, onların hayat tarzı anlamında kullanılmıştır.[16]

Öteki ayette ise, Hz. Peygamberin örnek ahlakına dikkat çekilerek şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz sen büyük bir ahlak (huluk) üzeresin."[17] Ayette geçen 'huluk' kelimesi, İslam dini, Kur'ân ve güzel huy olarak anlaşılmıştır.[18] Ayette isti'lâ anlamına taşıyan 'alâ' harfi kullanılarak Hz. Peygamberin ahlakı kuşattığına ve ona adeta hakim olduğuna vurgu yapılmış[19] ve dört değişik şekilde cümlenin manası pekiştirilmiştir. Demek ki, büyük bir ahlak üzere olabilmek için, ahlâkî değerler iyice tanınmalı, özümsenmeli ve bilinçli bir şekilde uygulama alanına konulmalıdır. Hz. Peygamberi' büyük bir ahlak üzere olmak'la niteleyen Kur'ân, onun bu konuda da örnekliğine dikkat çekmektedir. Çünkü bir başka Kur'ân ayetinde O'nun bizler için en güzel model olduğu vurgulanmıştır: "Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasulullah en güzel örnektir."[20] Onu örnek almak ise, O'nun sahip olduğu ahlakî özellik ve güzellikleri bütünüyle ve benimseyerek kuşanmakla mümkündür.


Kur'ân’ın bu şekilde övdüğü Hz. Peygamberin ahlakının bütünüyle Kur'ân olduğu çeşitli rivayetlerde belirtilmiştir. Kendisine Hz. Peygamberin ahlakından sorulan Hz. Aişe "Onun ahlakı bütünüyle Kur'ân’dı" buyurmuştur.[21] Bu cümle, O, Kur'ân’ın edeb, emir ve yasaklarına tutunur, onun tüm güzelliklerini yerine getirirdi[22] şeklinde anlaşılmıştır. Hz. Peygamberin Allah kelamını en iyi, en doğru bir biçimde anlayıp gereklerini en güzel bir şekilde yapan kişi olduğunda şüphe yoktur. Ayetlerin inişindeki İlahî espriyi (Murad-ı İlahî)en iyi kavrayan Hz. Peygamberdi. Kur'ân ayetlerindeki Murad-ı İlahîyi tesbit edebilmek ise, ancak şu iki şeyle mümkündür: Biri ayetleri bağlamları ve Kur'ân bütünlüğü içerisinde doğru bir şekilde anlamak; diğeri ise, anlaşılan o hakikatleri Yüce Allah'ın istediği biçimde uygulama sahasına koymaktır. Bunlardan birini eksikliği, Murad-ı İlahîye tam olarak ulaşmaya engel olacaktır. Zira ayetler sadece okunup bilgilenmek için inmemiştir. Aksine okunup doğru bir şekilde anlaşıldıktan sonra, hayata geçirilsin diye inmiştir. İşte bu iki ruknü ile ayetlerdeki İlahî espriyi en iyi gerçekleştiren ve bu konuda en güzel örnekleri sunan Hz. Peygamberdi, diyoruz.


Kur'ân’ın muhtevası incelendiğinde görülür ki, Kur'ân hayatın her alanı ile ilgili prensipler belirler. O, hem dünya hem ahiret hayatını gözetir. Onda inançla ilgili açıklamalar olduğu gibi, ibadet ve sosyal hayatla ilgili ölçüler de vardır.  Hem de bu ölçüler, birbirlerinden ayrılmaz bir şekilde içiçe bir örgü olarak sunulmuştur. Sözgelimi, pek çok ayette sosyal hayatla ilgili prensipler Allah ve ahiret hatırlatması ile son bulurlar. Kur'ân’da bir hukuk kitabı gibi, şunlar yasaktır-bunlar serbesttir şeklinde yalın ve cılız ifadeler yoktur. Kur'ânî prensipler dünya-ahiret, inanç-eylem, ruh-şekil bütünlüğü içerisinde verilir. İşte bu yüzden Kur'ân Ahlakı bunların hepsidir. Kur'ânî ölçülerin hepsi bir sistemi oluştururlar. Bu sistemin parçalarından birinin eksikliği, ahlakî bir eksikliktir. Kamil bir ahlak, ancak bütünüyle Kur'ân ile mümkün olacaktır. İşte ahlak, bunların hepsidir. Kur'ânî ölçülerin birinin eksikliği, ahlakî bir eksikliktir. Kamil bir ahlak, ancak bütünüyle Kur'ân ile mümkün olacaktır.


Kur'ân’ın muhatabı olan insan ahlak bakımından çift kutuplu bir varlıktır. Onun özünde olumlu şeylere olduğu kadar, olumsuz hasletlere de yatkınlık vardır. O sadece şerre, kötülüğe meyilli değil; hayra ve iyiliğe de yatkındır. Nitekim bu konuda Kur'ân şu açıklamalarda bulunur:


"Biz ona iki yolu da göstermedik mi?"[23]


"Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki: Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."[24]


"Şüphesiz ona yol gösterdik; kimi şükreder, kimi de nankörlük."[25]


"Doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir. Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız."[26]


Demek ki insanın özüne hem olumlu, hem de olumsuz özelliklere yatkınlık yerleştirilmiştir. Hatta insanın yaratılıp dünyaya geliş ürecine bakıldığında onun, batıldan önce hak, yanlıştan önce doğru, haramdan önce helal, şerden önce hayır ile tanıştığını söylememiz mümkündür. İnsana verilen akıl, evrendeki bunca kevnî ayet yanında, gönderilen bunca peygamber ve indirilen bunca kitap ile ise, insandan özündeki olumsuzlukları dizginleyip kontrol altına alması ve özündeki olumlu yönlere işlerlik kazandırması istenmiştir. Yoksa davranışlara yansıyıp hayata geçmeyen, eyleme dönüşmeyen özde gizli olumlu yönlerin de, olumsuz yönlerin de sahibine kazandıracağı ve kaybettireceği bir şey yoktur. Bu meyanda Allah'a ve insanlara karşı yapması gereken bir takım görev ve sorumlulukları yerine getirmediği halde 'benim kalbim temiz, sen kalbime bak' sözü de havada kalmaktadır. Zira kalp temizliği davası, davranışlara yansıyarak anlam kazanır. Güzel davranışlarla kendi varlığını tescil ettirmeyen kalp temizliği iddiası, kuru bir iddiadan öteye geçmez. Belki böyle bir iddia, davranışlarda sergilenen çirkinlikleri örtbas etmek için geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıdır.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Kâmil sıfatlara sahip olan Yüce Allah, varlığından bizleri haberdar etmek ve kendini bize tanıtmak istemiş, bunun için Kur’ân’ı indirmiştir. Kur’ân, Yüce Allah’ın pek çok isim ve sıfatlarını açıklayan ayetlerle doludur. Kur’ân’ın ilkeleri, Yüce Yaratıcının isim ve sıfatlarının hayattaki tecellileridir. Kur’ân ilkeleri, hayatın bütün yönlerini kuşatan genişlik ve zenginliktedir. Kur’ân ilkelerinin müheykel şekli olan Hz. Peygamberin ahlakı, Kur’ân ahlakı ve sonuçta Allah’ın ahlakıdır. Kur’ân’ın kul olarak bizden istediği de bu ahlak ile ahlaklanmaktır. Biz Kur’ân ölçülerine uydukça peygambere benzemiş ve onun ahlakıyla ahlaklanmış olacağız. İnsan, bu ahlakı kuşanmaya yatkın ve bunu gerçekleştirebilecek donanıma sahiptir. “Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti” diyen Peygamberimizin “Benim sünnetimi yaşatan/benim izimde yürüyen beni sevmiş olur, beni seven ise benimle beraber cennette olur” sözünün anlamı da bu değil midir?


............................................................................

Kaynaklar


[1] İbn Manzûr, Lasânü'l-Arab, Hlk maddesi. Ahlak kavramının karşılığı olarak dilimizde Yunanca etik, moral, karakterkelimeleri ile; erdem, fazilet, meziyet, tabiat, huy, mizac gibi kelimeler de kullanılmıştır. Bunlardan huy, tabiat kelimeleri özellikle yaratılıştan olan özellikler için kullanılmıştır. Karakter ve meziyet ise, bir kişi yahut toplumu başkalarından ayıran özelliklerin tümü için kullanılmıştır. Bkz. Doğan Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 1996. Ahlak kavramı, belki de bu ve benzeri pek çok kavramın muhtevasını da kapsayan çok yönlü bir kavramdır. Onun bu çok yönlülüğüne işaret için pek çok kelime kullanılmış olsa gerekir. [2] Nitekim Kur'ãnda ahireti hesaba katmadan yaşayanların ahirette bir paylarının olmayacağı açıklanırken 'halâk' kelimesi kullanılmıştır. Bkz. 2 Bakara 102, 200; 3 Alu Imran 77. Bkz. İsfehanî, el-Müfredât, s, 225-226.

[3] (Allahümme kemâ hassente haklî fehassin hulukî) Ahmed, I, 403; VI, 68, 155; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I, 217; Nevevî, el-Ezkâr,s, 270. [4] Cürcânî, Ta'rifât, s, 101. Ayrıca bkz. Çağrıcı Mustafa, Ahlak Maddesi', Diyanet İslam Ansiklopedisi. [5] Kurtubî, El-Câmi', XVIII, 227. [6] Gerçi bu konuda bir hadiste "Herhangi bir dağın yerinden kayıp gittiğini duyarsanız bunu kabul edin, böyle bir şey olabilir. Ama herhangi bir kişinin ahlakının değiştiğini duyarsanız bunu kabul etmeyin, çünkü kişi yaratılışına uygun hareket eder." buyurularak ahlakın değişmeyeceğinne dikkat çekilmiştir. Ahmed, VI, 443; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I, 84; Münavî, Feyzu'l-Kadîr, I, 381.. Hadis, kişinin doğuştan getirdiği bir takım davranışlarının değişmesinin mümkün olmadığına yahut onların çok zor değiştirilebileceğine işaret etmektedir. [7] Nitekim Sokrates erdemi, bilinen ve uygulanan hakikat, diye tanımlar. Bkz. Kıllıoğlu İsmail, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, I, 11. [8] 35 Fatır 10. [9] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 478. [10] Kurtubî, el-Câmi', XIV, 331. [11] 14 İbrahim 24-26 [12] İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, IV, 358-361. [13] Bkz. Elmalılı, Hak Dini, VI, 3980. [14] 18 Kehf 104-195. [15] 26 Şuara 136-138. Ayetteki huluk kelimesi, halk olarak da okunmuştur. Halk olarak okunduğunda ayetin anlamı şöyle olur: "Bu bizim durumumuz öncekilerin yaratılışıdır ancak, biz de onlar gibi bir yaratılışa sahibiz.." Kelime masal anlamına alınırsa mana şöyle olur: "Senin getirdiğin bu din öncekilerin uydurma ve masalından başka bir şey değildir." Ayetin anlamı ne olursa olsun, huluk kelimesinin halk kelimesi ile ne kadar ilgili ve içiçe bir kelime olduğunu vurgulaması bakımından ilginçtir.  16] Bkz. İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VI, 137; Razî, Tefsîr, XXIV, 158. [17] 68 Kalem 4. [18] Bkz. Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXIX, 18; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 428. [19] Razî, Tefsîr, XXX, 81. [20] 33 Ahzab 21. [21] Müslim, Müsafirûn 139; Ebu Davud, Tetavvu' 26; Tirmizî, Birr 69; Nesâî, Kıyamü'l-Leyl 2; İbn Mace, Ahkam 14; Darimî, Salat 165; Ahmed, VI, 54, 91, 111, 163, 188, 216. [22] İbnü'l-Esîr, en-Nihaye, II, 70; İbnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesîr, VIII, 429. [23] 90 Beled 10. [24] 91 fiems 8-10. [25] 76 İnsan 3. [26] 92 Leyl 4-10.