Berekete Ermek İçin Ateşe Girmek, Ateşte Yanmak Gerek! Yanmadan Olmaz!

e-Posta Yazdır PDF


Gönüllerin Yöneticisi Yüce Allah’tır!


Yüce Allah, kalplerin yöneticisidir. O, kalpleri dilediği gibi yönetir. Bir hadiste Ey gönülleri yöneten, evirip çeviren Allah’ım, Sen benim gönlümü dinin üzere sabit kıl, diye dua edilerek bu gerçeğe işaret edilmiştir. Yine Peygamberimiz, kalpler Yüce Allah’ın kudret parmakları arasındadır, O kalbin düzgün olmasını isterse onu düzeltir, sapmasını isterse de onu saptırır[1] buyurmuştur. Zaten kalbe de sürekli değişip dönüştüğü için bu isim verilmiştir.[2]


Bir ayette de Biliniz ki Allah kişi ile kalbi arasına girer,[3] buyurulmuştur. Bunun anlamı şudur: Allah, mümin ile küfür arasına girer; kâfir ile iman arasına girer. Mümin ile küfür arasına engel olur ve onun küfre düşmesine mani olur. Kâfir ile iman arasına engel olur, onun düşünüp inanmasına mani olur. Sonuçta her şey O’nun izni ile olur.[4] Tabiî ki O, kime ne vereceğini iyi bilir, imanı hak edene imanı lütfeder, küfre müstahak olana da küfrü müyesser kılar. O, gönül dünyasına muttalidir, kimin kalbinden ne geçirdiğini, ne düşündüğünü ve neye niyetlenip yöneldiğini bilir, ona göre de yaratır ve yöneltir.

Allah Kelamı Kur’ân Gönüllere Sesle

nir, Onları Değiştirir, Dönüştürür ve Yönetir!



Kur’ân-ı Kerim, gönüllerin yöneticisi Allah’ın kelamıdır. O’nun kelamı da öncelikle gönüllere hitap eder, gönülleri titretip harekete geçirir, değiştirir, canlandırır ve onları inşa edip kurar. Kutsal kitabımızın temel özelliklerini açıkladığımız önceki yazılarımızın birinde şunları söylemiştik:


Kur’ân kişilerin önce gönüllerine hitap eder, duygularını harekete geçirir ve gönülleri ihyâ eder. Onun kelime ve cümle yapısındaki eşsizlik, uyum ve ahenk kulakları etkiler, ardından gönüllere işler, yürekleri hoplatır. Gönüllerde yer eden engin manalar, yüreklere sığmaz olur ve dış dünyaya taşar.


“Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.”[5]


“Allah, sözün en güzelini, (Kur'ân'ın ayetlerini güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. İşte bu Kitap Allah'ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[6]


“Muhakkak ki bunda, kalbi olan, yahut şâhid olarak (zihnini toplayarak dikkatle) kulak veren kimse için bir öğüt vardır.”[7]

Bunun için Kur’ân, kalpleriyle akledenlerden, kalpleri körleşenlerden[8], kalpleri katılaşanlardan[9] ve kalpleriyle anlamayanlardan[10] bahseder ve şöyle bağlar: “Kur'ân'ın anlamını düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”[11] Artık Kur’ân’ın dokuyup işlediği yürekler hep iyi ve güzel şeyleri barındırır, hep hayırlı niyetlerle harekete geçer. Vahyin donattığı o yüreklerin sahipleri ise, hep hayırları söyler ve işler.


Allah’ın Seçkin Kulları Gönülleri Fetheden Erlerdir!


Peygamberler başta olmak üzere Yüce Allah’ın vahyine/mesajına gönül kulağını veren, onun öğretileriyle gönlünü inşa eden gönül adamları da, gönüllerin fethi için çırpınan gönül fâtihleridir. Onlar, alıcılarını Yüce Yaratıcıya çevirip onun ışıklarıyla gönüllerini ısıtan ve ışıtan; daha sonra da O’nun nuruyla O’nun kullarını ışıtıp ısıtmak için çalışıp gayret eden erlerdir. Onlar can u gönülden inanan, inandıkları gibi yaşayan, gırtlaktan değil gönülden gönül diliyle konuşan, gönüllere seslenip gönüllerde taht kuran kimselerdir.


Onlar gibi olmak için Kelamullah ile beraber olmak, vahiy ile irtibatlı yaşamak, vahiy atmosferine girmek ve o atmosferde yaşamak gerekir. Onlar gibi yanmak, pişmek, olgunlaşmak gerekir. Bunun için de vahiy nurunun içerisine girmek, o nurun nâr görünen sıkıntılarını çekmek, davanın çilesini/derdini çekerek hamlıktan kurtulmak gerekir.

Nârdan, Nura Ermek!


Kur’ân vahiy atmosferlerini anlatan ayetlerle doludur. Bu ayetler vahiy esnasında peygamberlerin yaşadığı ruh halini anlatır. Onların vahiy atmosferi içerisinde nasıl kendilerinden geçtiğini, nasıl rahmet-bereket ve nura gark olduklarını anlatır. Sonuçta onların vahyin nuruyla nasıl dolduklarını, donandıklarını, bilendiklerini anlatır. Bu tablolarda vahye muhatap olan, peygamberlerin yoluna baş koymuş, onların izinden gitmek ve onların şefaatine mazhar olmak isteyen bizlere de mesajlar vardır.


İşte bu eşsiz tablolardan bir kaçı:


Hz. Musa peygamber Kutsal Tûr Vadisindedir. Ona şöyle seslenilir:


Mûsâ, o ateşin yanına gelince kendisine "Ey Mûsâ!" diye seslenildi.


Ben, benim ben, senin Rabbin! Pabuçlarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuvâ Vadisindesin. Ben seni seçtim, şimdi vahyolunanı dinle. Muhakkak ben, evet ben Allâh'ım, benden başka tanrı yoktur. Yalnız bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.[12]


Oraya gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısındaki ağaçtan kendisine şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ, Benim, ben, âlemlerin Rabbi Allâh!"


Oraya gelince kendisine seslenildi: "Ateşin içinde bulunan da, çevresinde olan da mübârek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allâh, eksikliklerden münezzehtir."


Ey Mûsâ, gerçek şu ki ben, güçlü, hüküm ve hikmet sâhibi olan Allâh'ım! [13]


Ayetlerde geçen yerin mübarek kılınması, oranın mukaddes olması ve bereketlenmesi anlamınadır. Oranın mukaddes olması ve bereketlenme sebebi, Yüce Allah’ın Hz. Musa ile konuştuğu yer olmasıdır.[14] Şu evrende bulunan yerlerin en şereflisi, sevenlerin görüşüp buluştuğu yerdir şüphesiz![15] Demek ki vahiy indiği yeri bereketlendiriyor, bizim gönlümüze, beynimize, söylem ve eylemlerimize vahiy inerse vahiy onları da bereketlendirecektir. Evlerimizde, iş yerlerimizde vahiy gündemde olursa, oralar da bereketlenecek, huzura erecek ve şer odaklarının kirlerinden arınmış olacaktır.


Bunun tersi de böyledir: Vahiyden uzak ve kopuk olan gönüller, beyinler, söylem ve eylemler bereketten nasibi olmayan güdük şeylerdir. Vahyin gündemde olmadığı yerler de bereketsiz, huzursuz yerlerdir. İnsanı, yer ve zamanları mübarek kılan vahiydir, onların vahiyle irtibatlı olmasıdır. Nitekim ayetlerde Kur’ân’ın indiği gece, mübarek gece[16] diye anılmıştır.


Ayetlerde geçen ateş, Nurun uzaktan görüntüsüdür. Evet, vahiy nurdur, uzaktan ateş gözüken de Allah’ın nurudur.[17] Hz. Musa’ya o uzaktan Nâr/ateş olarak görünmüştür. Zaten nimetler külfetlerle beraberdir. Gülün dikeniyle güzel olduğu gibi. Vahyi almak, anlamak ve yaşamak da zahiren zor ve meşakkatli görünebilir. Ama onun yanına yaklaşıldığında, hele bir de onun içerisine girildiğinde artık o nâr, nura dönüşecek; kul nurun içerisinde nurlanıp aydınlanacak, ışıyıp ısınacak, olgunlaşıp kemale erecektir.


Ayette söz konusu edilen ağaç ise, vuslat ağacıdır. Muhabbet bahçesinde kök salmış, dalları    göklerin safiyetine uzanmış, meyveleri kurbet/yakınlık/ibadet olan bir ağaç. Onun yaprakları dosta yakınlıktır, onun çiçekleri ise rahmet ve sürur esintileriyle açar.[18]


"Ateşin içinde bulunan da, çevresinde olan da mübârek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allâh, eksikliklerden münezzehtir."


Ateşin içerisinde bulunan, vahiy ortamının içerisine girmiş olan Hz. Musa’dır, onun çevresindekiler ise melekler yahut ateşe yakın olmak isteyen kimselerdir.[19] Buna göre berekete ermek için, kaynağa ulaşmak, kaynağa girmek, ondan gıdalanmak gerekir. Bu ise, Allah’ın çok az sayıda kullarına nasip olur. Onun çevresinde, yakınında bulunmak da güzeldir. Ama en kötüsü, o kaynaktan uzak olmak, ona sırt çevirmek ve onunla irtibatı kesmektir. Bu ne acı bir durumdur!


Şu ayetler de, Hz. Peygamberin yaşadığı vahiy atmosferlerinden sadece birini anlatıyor:


Onun okuduğu Kur'ân, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti;

Üstün akıl sâhibi melek. Doğruldu;

Kendisi yüksek ufukta iken.

Sonra yaklaştı, yere doğru sarktı.

Muhammed ile arasındaki mesafe İki yay uzunluğu kadar, yahut daha az kaldı.

Onun okuduğu Kur'ân kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

Gönül gördüğünde yanılmadı.

Onun gördüğünden kuşku mu duyuyorsunuz?

Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü;

Sidretü'l-Müntehânın yanında,

Ki onun yanında oturulacak bahçe vardır.

Sidre'yi kaplayan kaplıyordu.

(Muhammed'in) Gözü şaşmadı ve azmadı.

Andolsun, Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını gördü.[20]


Bu ayetler Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu, Hz. Peygamberin onu Allah’tan aldığı gibi insanlara ulaştırdığını anlatması yanında; vahiy karşısındaki ciddî ve vakûr duruşunu da anlatmakta ve bize mesajlar sunmaktadır. Buna göre bizler vahyin karşısında, benzer ciddiyet ve vakarla durmalı, gönül alıcılarımızı bütünüyle ona çevirmeli, onunla erimeli, dolmalı ve onun doğrultusunda bir hayatın adamı olmalıyız


O halde gönüllerimizin bereketlenip huzura ermesi için… Düşüncelerimizin bereketlenip hakikati keşfetmesi için… Söylemlerimizin bereketlenip hakikatleri terennüm etmesi için… Eylemlerimizin bereketlenip Salih ameller olarak bizi ebediyete taşıması için… Ömürlerimizin bereketlenip nitelikte sayılı olsa da nicelikte uzun olması için… Nesillerimizin bereketlenip ardımızdan dua okuyup hayır defterlerimizdeki hayırların artmasına vesile olması için… Yaşadığımız yerlerin bereketlenip huzur ve sükûn yurduna dönmesi için… Toplumun bereketlenip huzur ve hayır toplumuna dönüşmesi için… Dünyamızın bereketlenip Selam yurdu haline gelmesi için… Evet, tüm bu güzelliklerin olması için vahiyle irtibatlı olmak vahiyle buluşmak, vahiyle beslenmek, vahiyle yaşamak gerekir. Dış görünüş itibarıyla zorlu ve meşakkatli de olsa, iki dünya mutluluğu için, ebedî saadet için bu kaçınılmazdır.


Alıcısını vahye çeviren, hep vahiyle olan, vahiyle beslenen, hayatını vahiy atmosferleri içerisinde yaşayan, gönül erlerine selam olsun!


Kaynaklar

...........................................................................

[1] İbn Kesîr, Tefsir, II, 298. [2] İsfehânî, el-Müfredât, s, 620. [3] 8Enfal 24. [4] İbn Kesîr, Tefsir, II, 298. [5] 8 Enfal 2. [6] 39 Zümer 23. [7] 50 Kaf 37. [8] 22 Hac 46. [9] 2 Bakara 74. [10] 7 Araf 179. [11] 47 Muhammed 24. [12] 20 Taha 11-14. [13] 27 Neml 8-9. [14] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VI, 218. [15] Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, III, 65. [16] 44 Dühan 3. [17] Kurtubî, el-Câmi’, XIII, 158. [18] Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, III, 65. [19] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VI, 155; Kurtubî, el-Câmi’, XIII, 158. [20] 53 Necm 4-18.