İlahî Yasalara Uymak İçin Yaratıldık

e-Posta Yazdır PDF

Kur’an-ı Kerim’de “Biz, insanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattık” buyrulur. Onun içindir ki sünnetleriyle birlikte günde beş vakit namaz kılan müminler, Allah Teâlâ’ya yönelerek her gün kırk defa “Sadece Sana ibadet ederiz…”  diyerek yaratılış gayelerinin bilincinde olduklarını ikrar ederler. Ancak günümüz Müslümanlarının acaba kaçta kaçı bu ifadelerin anlamını idrak ederek bu ikrarı yapmaktadır?

Vaizler kürsülerde bu ve benzeri ayetleri okuduklarında cemaatin birçoğu insanların ve cinlerin “namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek” için yaratıldıklarını düşünmekte ve dar kapsamlı bir ibadet anlayışıyla hareket etmektedirler. Hâlbuki beş vakit namaz, Mekke döneminin son yıllarında, oruç ve zekât, Medine döneminin ilk yıllarında, hac ibadeti ise Medine döneminin son yıllarında farz kılınmıştır. Mekke döneminin ilk yıllarında bu ibadetlerden hiçbiri farz kılınmamıştır. Ancak bu yıllarda “Allah’a ibadet et…” veya “Allah’a ibadet ediniz…” mealinde ayetler nazil olmuştur.  Bu yıllarda namaz, oruç, hac, zekât farz kılınmadığına göre söz konusu ayetler “Allah’a ibadet edin…” derken ne anlam ifade ediyordu? Sanıyorum günümüz Müslümanlarının üzerinde düşünmeleri gereken hususlardan biri ve belki de birincisi budur.

Unutulmamalıdır ki ibadet kelimesi, “her zamanda ve her zeminde ilahî yasalara riayet etmek” demektir. Sahabenin ibadetten anladığı buydu. Kadın olsun erkek olsun onlar, hakkında sarih nass (manası yoruma açık olmayan ve kesin hüküm bildiren ayet ve hadis) bulunan konularda içtihat yapmaz, kendi görüşlerini ileri sürmezlerdi.  Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmezlerdi.  Fakat hakkında sarih nass olmayan konularda içtihat yapar veya istişarelerde bulunur, İslâm’ın temel prensiplerine aykırı olmamak kaydıyla bir neticeye varırlardı. Onlar, ilahî yasalara uymak için yaratıldıklarının şuuru içerisinde hareket ederlerdi. İlahî hükümlere ters düşecek bir görüş, bir fikir, bir kanaat izhar etmez, onlara muhalif bir kanun, bir kural koymazlardı. Dinî prensiplere aykırı olan örf, âdet, gelenek ve göreneklere uymazlardı. Onlar, vahyi esas alır, akıllarını vahyi anlamak için kullanırlardı. Ayet ve hadise muhalif olan hiçbir fikri benimsemezlerdi. Aksi takdirde şirke düşeceklerine inanırlardı. Vahye ters düşen görüş ve düşünceleri benimsemenin, -Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların da rahiplerini rab edinmeleri gibi- Allah’tan başkasını rab edinme anlamına geldiğini düşünürlerdi.  Sadece Allah’a boyun eğer, O’nun hükümlerine teslim olur, O’ndan başkasına kul olmazlardı. İşte ibadetin manası buydu.

Demek ki İslam’a göre mümin olan hiçbir erkek ve kadın, Allah’ın helal dediğine haram, haram dediğine helal; ak dediğine kara, kara dediğine ak; doğru dediğine yanlış, yanlış dediğine doğru diyemez, dememelidir. “Vahye uymayan ölçü hayat olsa teperim” diyebilmeli ve bunun gereğini yerine getirmelidir.

Netice itibariyle İslam’a göre hüküm koyma yetkisi sadece Allah’a aittir. Hz. Peygamber (salallahu aleyhi ve selem)’in dahi helal ve haram koyma yetkisi bizâtihî değil bilvâsıtadır. Yani zatının gereği değil din adına bildirdiği hükümlerin vahye istinat etmesinden kaynaklanmaktadır.  Ancak Allah ve Rasûlü’nün bir konuda kesin hükmü yoksa bu takdirde kulların, vahye ters düşmemek kaydıyla içtihadî hükümler koymalarına müsaade edilmiştir. Fakat bilelim ki insanlar mutlak anlamda bir yasama yetkisine sahip değillerdir. Sadece vahyin hayata geçirilmesi kayd u şartıyla onlara yürütme ve yargı yetkisi tanınmıştır. İslâm’da durum budur. Bu hakikati anladıktan sonra “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”  İman eden hayat bulsun, inkâr eden helâk olsun. “Helâk olmak isteyen bir beyyine üzerine (bilerek) helâke gitsin, hayatta kalmak isteyen de bilerek hayatta kalsın”.  Fakat herkes “Allah’a isyan olan hususlarda yaratılmışlara itaat yoktur”  hakikatini kulağına küpe yapsın. “Yaratan O’dur, ancak söz benimdir” şeklindeki bir yaklaşımın, “Dikkat! Yaratmak da emretmek de sadece Allah’a aittir”  hakikatiyle çeliştiğini idrak etsin.

KAYNAKLAR
1. Zâriyât, 51/56.  2. Fâtiha, 1/4.  3. Bkz. Zümer, 39/66; Hûd, 11/50.  4.  Bkz. Ahzâb, 33/36.   5. Bkz. Hucurat, 49/1.   6. Bkz. Tevbe, 9/31.   7. Necm, 53/3-4.   8. Kehf, 18/29.   9. Enfâl, 8/42.   10. Müslim, İmâre, 8.  11. A’râf, 7/54