Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (a.s.)’in Barişin Inşasina Yönelik Uygulamalari (XI)

e-Posta Yazdır PDF

12- Hz. Peygamber (sallallahu   aleyhi ve sellem)’in, Ümmetine Son Tavsiyeleri

Bundan ondört asır önce Mekke’de hayatının sonuna doğru Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yüzbini aşkın insan topluluğuna okunan Vedâ Hutbesi, insanlık tarihine altın harflerle yazılan bir insan hakları evrensel beyannâmesi hükmündedir. Evrensel beyannâme diyoruz. Zira bu hutbenin, bütün insanlığa duyurulması vasiyet edilmekte, dolayısıyla özelde müminlere, genelde bütün insanlığa hitap edilmekte, birey ve toplum için vazgeçilmez olan temel hak ve hürriyetler bağlamında evrensel değerler dile getirilmektedir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), öncelikle gerekli alt yapıyı fiilen hazırlamış, sonra İslâmî hareketin hedef olarak yöneldiği kuralları, kısa ve öz olarak resmen ifade ve ilân etmiştir.  Bu kurallardan bir kaçı şöyledir: “Ey İnsanlar! Rabbiniz bir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’in soyundansınız ve Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak takva (Allah’a karşı saygı ve sorumluluk duygusu taşıma) iledir… Faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Cahiliyye devrindeki bütün kan davaları kaldırılmıştır…Kadınların sizin üzerinizde hakkı, sizin de onların üzerinde hakkınız vardır… Siz, onları ancak Allah’ın emaneti olarak aldınız ve kendileriyle evlenmeyi de, Allah’ın kelimesi, emir ve müsadesiyle helal edindiniz. O halde kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz.” (İbn Hişâm, III-IV, 603). Vâkıdî, II, 392).

Dikkat edilecek olursa bunlar, insan sevgisi, eşitlik, sosyal  ve iktisadî adalet, doğruluk ve dayanışma kurallarıdır. Her şeyden önce Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), etnik milliyetçiliğin yerine takvayı yerleştirmiştir. O, Kur’ân’da sıkça vurgulanan bu esası eski kan bağlarının ve Arapların kabile bağlılıklarının yerine koymada büyük çaba harcamıştır. Siyah ve beyazın, zengin ve fakirin, Arap ve Acem’in  aynı değere sahip olduğunu vurgulamış, ‘üstün ırk-ari ırk’ safsatasına dayanan faşizm, nazizm gibi milyonlarca insanın katline ferman veren ideolojileri asırlar öncesinden protesto etmiş her türlü sınıfsal farklılık ve ayrıcalıkları ortadan kaldırmış, bunun yerine kardeşlik, işbirliği ve dayanışma duygusunu ve karşılıklı saygı ve sevgiyi esas alan ilkeler getirmiştir. Zira O, şu ayetlerden ilham almıştır: “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması Onun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır” (Rûm-30, 22). “Ey İnsanlar!Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi şubelere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en üstün olanınız, en fazla takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır” (Hucurât-49, 13).

Bu ayetler, İslâm’ın birleştirici ve kaynaştırıcı rolünü ortaya koymaktadır. Evet, İslam, sınıfsal farklılıklardan doğan eşitsizlikleri reddetmiş, takvayı ön plana çıkarmıştır. Batılıların, adalet ölçüleriyle bağdaşmayan ‘aryen ırkının üstünlüğü’ efsanesini dogma ve nass haline getirdiği bir dünyada, İslâm’ın, ırkına, rengine, diline bakmadan her insanı eşit ilan etmesi ve takva duygusunu öne çıkarması son derece önemli bir hâdisedir. Şayet insanlar, bu âyetlerin ruhuna uygun olarak yaşasalardı ve bütün insanlığın Âdem’in soyundan gelmiş olmaları itibariyle evrensel manada birbirlerinin kardeşleri olduklarını düşünerek, birbirlerine kardeşlik bilinciyle yaklaşmış olsalardı bugün dünyada yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukların pek çoğu kendiliğinden ortadan kalkmış olurdu. Zira unutulmaması gereken bir hakikattir ki sadece kanunlarla haklar korunamaz. Hesap verme şuuru, hakkın korunması ve gerçekleşmesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Onun içindir ki Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), takvanın (sorumluluk duygusunun), yegâne üstünlük sebebi olduğunu dile getirmiştir. Son asırlarda daha önce benzeri görülmemiş vahşetlerin, dünya savaşlarının, aldatma, sömürü ve hayâsızlıkların yaşanmasının temelinde insanın değerini yücelten takvâ duygusunun bulunmayışı yatmaktadır.

Yine yukarıdaki ifadelerden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, kan davalarını, sınıflar ve milletler arasındaki husûmet ve çatışmaları kaldırıp, yerine huzur ve barışı inşa etmeyi, faizi ve zulmü kaldırıp servetin ve refahın sadece bir zümre içinde dolaşımını engelleyerek toplumda sosyal adaleti yerleştirmeyi amaçladığı, kadınlara Allah’ın emaneti olarak baktığı ve kadın haklarını son derece önemsediği anlaşılmaktadır. Bütün bunlar, günümüzde hâlâ evrensel bir ütopya olmaya devam etmektedir. II. Dünya Harbi felaketinden sonra 1948`de toplanan BM Genel Kurulu, asırlar önce okunup  ilân edilen Vedâ Hutbesi’ndeki manâ ve muhtevaya, nisbeten uygunluk arzeden  ve temel insan hak ve hürriyetlerine dair 30 kadar maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’ni ancak 1326 sene  sonra kabul edebilmiştir. 10 Aralık da, Dünya İnsan Hakları Günü olarak ilân edilmiştir.  Ancak ne yazık ki insan hakları adına öne sürülen maddeler, kağıt üstünde kalmış, tam olarak hayata geçirilememiştir. 

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, vefatı sırasında müslümanlara yaptığı son hitap ve tavsiyelerden bir kaçı ise şöyledir: “...Allah, kendisini yenmeğe kalkışanı yener, mahveder. Aldatmaya kalkışanı da zararlı çıkarır...Halk iyi olduğu zaman yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman yöneticileri de kötü olur... (Halebî, III, 464). (Ey Muhâcirler!) Ensâr’a (Medineli müslümanlara) iyi davranmanızı size tavsiye ederim... (İbn Hişâm, III-IV, 650; Buhârî, Menâkıb 63, 11). İyi biliniz ki kin ve düşmanlık beslemek, benim huyumdan ve halimden değildir...Ey insanlar! Kimin, üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin. Dünyada rüsvay olurum demesin. İyi biliniz ki, dünya rüsvaylığı ahiret rüsvaylığından hafiftir...”(Taberî, III, 189-90).  Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in son sözü ise şu olmuştur: “Namaza! namaza devam ediniz. Ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allah’tan korkunuz.” (Ahmed b. Hanbel, I, 78).

Görülüyor ki Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), vefatı sırasında bile müslümanlara önce Yaratıcı ile, sonra diğer insanlarla barışık olmalarını öğütlüyor. Başında iyi bir idareci görmek isteyen bir milletin iyi ve güzel ahlakî özelliklere sahip olması gerektiğini vurguluyor. Kin, nefret ve düşmanlık yerine barış, sevgi ve kardeşliğin esas alınmasını tavsiye ediyor. Son olarak ta güçsüz, zayıf ve nazik insanların haklarının korunması hususundaki hassasiyetini dile getiriyor. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, vefat etmeden önce, özellikle tavsiye niteliğindeki son cümlesinde,  köleler hakkında sorumluluk duygusu taşınmasının önemine vurgu yapması, onun, hizmetçi haklarını ne kadar önemsediğini, korunmaya muhtaç olanların korunmasını ne derece ciddiye aldığını ve zulüm ve haksızlığa meydan verilmemesi için ne kadar çaba harcadığını göstermesi bakımından oldukça manidardır.

Öyle anlaşılıyor ki, temel hak ve hürriyetlerin, güçlüye ve zayıfa göre kırılganlık gösterdiği günümüz dünyasında bütün insanlığın ve özellikle sözde dünya barışını savunanların, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından son on dört asır içinde ilk olarak ve ciddi anlamda gündeme getirilen evrensel prensipler ışığında, durumlarını ve gidişatlarını bir kez daha samimi olarak gözden geçirmeye ihtiyaçları vardır. Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır.