HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN BARIŞIN İNŞASINA YÖNELİK UYGULAMALARI (IX)

Yazdır

9- Hz. Peygamber, Barış ve Zafer


Hz. Peygamber, hicretin altıncı yılının Zilkade ayında umre yapmak niyetiyle 1400 kişi ile birlikte Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı. Mekke ile Medine arasında yer alan Hudeybiye’ye kadar geldi ve orada konakladı. Müslümanların yanlarında kılıçlarından başka silahları yoktu. Zira Hz. Peygamber, Harem’de çarpışmak ve kan dökmek istemiyordu. Sadece Kâ’be’yi ziyaret etmek istediğini Kureyşlilere iletti ise de onlar, müslümanları Kâ’be’ye sokmamaya kararlı olduklarını bildirdiler. Hatta elçi olarak gönderilen Hiraş bin Ümeyye’ye kötü muamelede bulunup canına kastetmek istediler.


Sorunu barışçıl yollardan çözmeyi umut eden Hz. Peygamber bu sefer elçi olarak Hz. Osman’ı Mekke’ye gönderdi. Hz. Peygamber’in Kâ’be’ye girmesine kesinlikle izin vermeyeceklerini ifade eden Kureyşliler, Hz. Osman’ı göz hapsine aldılar. Bu arada, müslümanlara, Hz. Osman’ın öldürüldüğüne dair bir haber ulaştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ashabından, Kureyşliler ile savaşma hususunda biat aldı. Ancak Hz. Osman’ın daha sonra öldürülmediği anlaşılmış, müşrikler tarafından serbest bırakılınca o da gelip Hz. Peygamber’e biat etmiştir.


Diğer taraftan Kureyşliler, bir gece elli kişilik bir baskın birliğini müslümanların üzerine gönderdiler. Bunlar müslümanlara ansızın baskın yapıp zarar vereceklerdi. Ancak önceden tedbir alan müslümanlar onları esir aldı. Arkasından bir Kureyş birliği daha gelerek müslümanlarla çarpıştı. Haram ayda çarpışmak kendi kurallarına aykırı olduğu halde müslümanlarla çarpışmakta bir sakınca görmüyorlardı. Netice de Hz. Peygamber esirlerin tamamını affetti ve serbest bıraktı.

Hz. Peygamber’in, ashabından savaşma hususunda biat aldığını duyan Kureyşliler korkuya kapıldılar. Siyasetlerinde köklü bir değişiklik yaparak barış görüşmesi yapması amacıyla Süheyl b. Amr önderliğinde üç kişilik bir heyeti müslümanlara gönderdiler. Süheyl, Hz. Peygamber’e sulh teklifinde bulundu. Yapılan görüşmeler sonucunda maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmış ve sıra kararlaştırılan hususların yazılmasına gelmişti. Bu aşamada Hz. Peygamber’in barış siyasetinde ne kadar samimi olduğunu gösteren ilginç bir gelişme yaşandı. Hz. Ali musâlahanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi. Hz. Peygamber’in anlaşma metninin başına ‘Bismillahirrahmanirrahim’ yazılmasını istemesi karşısında Süheyl b. Amr buna itiraz etti. Bunun yerine ‘Bismike Allahümme’ ibaresinin yazılmasını istedi. Hz. Peygamber, ‘Bismike Allahümme de güzeldir’ dedi ve Hz. Ali’ye öyle yazmasını emretti. Kureyş elçisi, anlaşma metnine ‘Muhammed Rasûlüllah’ yazılmasına da karşı çıkmış bunun yerine ‘Muhammed b. Abdillah’ yazılmasını istemiştir. Bu tepki üzerine Hz. Peygamber,  onlar yalanlasa da kendisinin Allah Rasûlü olduğunu yani risâletinin, Kureyşliler tarafından inkâr edilmesinin, hakikati değiştirmeyeceğini ifade ederek Hz. Ali ve bazı sahabilerin isteksiz tutumuna rağmen ‘Muhammed Rasûlüllah’ lafzını değiştirerek, bunun yerine ‘Muhammed b. Abdillah (Abdullah’ın oğlu Muhammed)’ terkibini yazdırmıştır. Hz. Peygamber, bu uygulamasıyla  sulha giden yoldaki engelleri, Kureyş ile olan uzlaşmazlığı ortadan kaldırmış ve aralarındaki ortak olan unsurları ön plana çıkararak barış metninin imzalanmasını sağlamıştır.


Diğer taraftan Kureyş heyeti başkanı Süheyl, Hz. Peygamber’e: “Sana bizden gelecek olan kişiyi, senin dininde olsa dahi bize geri çevireceksin. Ama sizden bize gelecek olan kişiyi  biz size geri çevirmeyeceğiz” şeklinde bir teklifte bulunmuş, bunun üzerine müslümanlar aniden hiddete gelerek: “Sübhanallah! yanına gelmiş bir müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir?” diye itiraz etmişlerdi. Sonra da Hz. Peygamber’e: “Yâ Resûlallah! Bunu yazacak mısın (bu şartı da kabul edecek misin)?” diye hayretle sormuşlardı. Hz. Peygamber bu soruya: “Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin!” şeklinde karşılık vermişti (Ahmed b. Hanbel, III, 268).

O arada Süheyl’in oğlu Ebû Cendel, hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekke’nin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla gelip Hz. Peygamber’e iltica etmişti. O sırada babası Süheyl henüz müslümanların karargâhında bulunuyordu. Oğlunun geldiğini gören Süheyl, anlaşma gereğince onu Hz.  Peygamber’den geri istedi. Hz. Peygamber, barış  anlaşması metninin henüz tamamlanmadığını (imzalanmadığını) belirterek Ebû Cendel’i geri çevirmek istemedi ise de Süheyl diretti ve yapılan ısrarlara rağmen Ebû Cendel’i Hz. Peygamber’in yanında bırakmaya yanaşmadı (Vâkıdî, II, 82; Buhârî, Şurût, 15).

Netice itibariyle Hz. Peygamber, Ebû Cendel’i babasına teslim etmek zorunda kaldı. Ebû Cendel’: “Ey müslümanlar! Siz, beni, bana işkence etsinler, beni dinimden döndürsünler diye mi, müşriklere teslim ediyorsunuz?” diye feryat ediyordu. Onun feryadı müslümanların gönlünü dağlıyor, ve onları göz yaşlarına boğuyordu. Hz. Peygamber, Ebû Cendel’e şunları söyledi: “Ey Ebû Cendel! Sabret! ve mükâfatını Allah’tan dile! Muhakkak Allah, senin için ve yanında bulunan zayıf ve kimsesiz müslümanlar için bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır. Bu kavimle aramızda barış akdi yaptık... Vefâsızlık edemeyiz” (Vâkıdî, II, 82; İbn Hişâm, III-IV, 318; Ahmed b. Hanbel, IV, 325).


Hudeybiye barışı, sahabeyi hayal kırıklığına uğrattı. Hz. Peygamber’in Beytullâh’ı tavaf etmeden dönmesi ve ağır şartlar yüklenmek suretiyle barış yapması gibi hiç beklemedikleri bir işle karşılaşmaları kendilerine çok ağır ve çetin gelmişti 


Hudeybiye dönüşünde Cenâb-ı Hak, indirdiği Fetih suresinde müslümanların gidip Kâ’be’yi tavaf edeceklerini  haber veriyor ve  bu konuda Rasûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu. Hz. Peygamber, insanlara Fetih suresini okuyunca sahabilerden biri: “Yâ Rasûlallah! Bu muâhede bir fetih midir?” diye sordu. Rasûlullah:  “Evet, hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir!” diye karşılık verdi (İbn Sa’d, II, 105).


Hudeybiye barışı, müslümanlar açısından olumlu sonuçlar doğurdu. Her şeyden evvel, bu  anlaşma, siyasî yönden büyük bir zaferdi. Kureyş müşrikleri, bu sulh ile İslâm devletini ilk defa resmen tanımış oluyorlardı.

Diğer taraftan bu anlaşma, Hayber yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrîd ediyordu. Bunlar için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla Hayber’in fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Yine bu anlaşma ile müslümanlar, müşriklerin beldelerine emniyet ve selamet içinde gidip gelecekler, işlerini görecekler, ticarî ilişkiler kuracaklar, dinlerini yayacaklar, Kur’ân hakikatleri ve örnek yaşayışlarıyla gönülleri fethedeceklerdi. Bu ise fetihlerin en büyüğü idi. Nitekim barışın gerçekleşmesinden sonraki iki yıl içerisinde İslâmiyet’e girenlerin sayısı, bundan önce o güne dek müslüman olanların sayısından daha fazla idi. 


Hudeybiye’ye bin dört yüz kişi ile giden Hz. Peygamber, bundan iki yıl sonra on bin kişi ile Mekke’yi fethetmeye gidiyordu. Ayrıca bu sulh, diğer fetihlerin de  başlangıcı olmuş, fetih kapılarının açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu mânevi fethi, kısa bir zaman sonra Hayber’in ve Mekke’nin fethi takip etmiştir.


Hudeybiye barışı, Hz. Peygamber’in, barışı sağlama konusunda ne kadar ciddi  ve samimi  olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Onun, umre amacıyla sefere çıktığı için yanında, o zamanki adetlere göre, sadece yolculuğa çıkması sebebiyle üzerinde bulundurması gereken kılıcından başka silah bulundurmaması, bazı sahabîlerin muhâlefetine ve Mekkelilerin, uzlaşmaz tutumlarını sürdürmelerine rağmen, bekleme siyasetini benimsemesi ve diplomatik çözüm arayışlarında ısrarlı bir tutum sergilemesi, Kureyşliler’in,  müslümanların elçisi Hiraş’a kötü muamele ederek onu öldürmek istemelerine rağmen Hz. Peygamber’in barış adına soğukkanlılığını yitirmemesi, Hudeybiye’de müslümanlara baskın yapan Kureyş birliklerini esir aldıktan sonra serbest bırakması, anlaşmanın maddeleştirilmesi sırasında Kureyş elçisinin itirazı neticeside bazı lafızları muâhede metnine almaması, muâhedenin müslümanlar açısından ağır şartlar ihtiva etmesine rağmen barıştan vazgeçmemesi, Ebû Cendel’in ferya dına rağmen, ahde vefasızlık olmasın diye onu babasına iâde etmesi ve ancak Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberinden sonra harekete geçmesi Hz. Peygamber’in barış elçisi ve taraftarı olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.


Bütün bunlar, savaşın, İslâmiyet’te yalnızca zarûrî hallerde başvurulan bir olgu olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Evet İslâmiyet’te barışı tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak için savaş yapılır. Bunun içindir ki Kur’ân, Hudeybiye Barışını ‘Feth-i Mübîn’ olarak nitelendirmiştir. Bu bakımdan Hudeybiye, İslâm dininin ve Hz. Peygamber’in barış ve sulh taraftarı olduğunu gösteren hikmetli bir anlaşmadır.


Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır.