HZ. PEYGAMBER (A.S.)’İN BARIŞIN İNŞASINA YÖNELİK UYGULAMALARI (V)

e-Posta Yazdır PDF


4. Hz. Peygamber (a.s.)’in, İnsan Hayatına Verdiği Değer


İslam’da asıl olan barıştır. Savaş arızîdir, geçicidir ve zorunlu hallerde başvurulan son çaredir. Hz. Peygamber (a.s.)’in beşerî ilişkilerde ısrarlı bir şekilde barış yanlısı uygulamalarda bulunduğu ve savaş kararını ancak düşmanın zorlamasıyla ve siyasî-ekonomik şartların bastırmasıyla aldığı görülmektedir. Sözgelimi, Hz. Peygamber (a.s.)’in müşrik Araplarla yaptığı savaşlar, Arapların müslümanlara savaş açmaları, istedikleri dine girme konusunda onların tercih haklarını ellerinden almaya kalkışmaları, zayıfları ve güçsüzleri ezmeleri ve onlara zulmetmeleri, siyasî ve ekonomik ambargo uygulamaları, haksız yere insanları özvatanlarından çıkarmaları,  yapılan anlaşmaları bozmaları, müslümanların hayatını tehdit etmeleri, diğer Arapları müslümanlara karşı kışkırtmaları gibi nedenlerden kaynaklanmıştır. Dolayısıyla savaşın müslüman için meşrûluk ölçüsü sınırlıdır ve bu sınırları Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (a.s.)’in söz ve uygulamaları belirlemektedir.

Savaş vasıtasıyla insanları İslâmiyet’e zorlamak, dayatmacı ve baskıcı yöntemler kullanmak dinen yasaktır ve İslâmî dayanaktan yoksundur. Bu gibi şeyler vahye ve Hz. Peygamber (a.s.)’in uygulamalarına dayandırılamaz. Ancak hakîkatin insanlara ulaştırılmasına mani olan engelleri ortadan kaldırmak, insanların tercih haklarını ellerinden almaya kalkışanları bu tutumlarından vazgeçirmek, kısacası  din ve vicdan hürriyetini sağlamak için de gerektiğinde cephelere koşmak meşrû kılınmış ve emredilmiştir. Çünkü İslâm’da hür vicdanlara uygulanan baskı ve dayatmalar “fitne” olarak nitelendirilmiş, bunun, adam öldürmekten daha büyük bir vebâl olduğu ifade edilmiştir (Bakara-2, 217). Dolayısıyla fitnenin ortadan kaldırılması gereğine vurgu yapılmıştır (Enfâl-8, 39).


Diğer taraftan savaşlarda dahi bir takım kuralar konulmuş, itidâl ve soğukkanlılık esas alınmıştır. Kur’an’ın: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara-2, 19) beyanını Hz. Peygamber (a.s.) şu şekilde tefsir etmiştir: “Yüce Allah, her hususta iyılik ve güzellikle hareket etmenizi emretmektedir. O halde öldürürken bile en iyi tarzınızla öldürünüz” (Müslim, Sayd, 57).


Bunları birer kural olarak ortaya koyan Hz. Peygamber (a.s.), taşkınlıkları ve hırçınlıkları ortadan kaldırmış, düşmana işkence yapılmasına asla izin vermemiştir. Şu hâdiseler bunun delillerindendir:


a) Süheyl b. Amr, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerindendi. Hicretten önce Hz. Peygamber (a.s.)’e hakaret eden ve baskı uygulayanlardandı. Bedir savaşında esir edildi. Bir ara kaçmaya teşebbüs etti. Yakalanıp getirildi. Süheyl iyi bir hatipti. Sözleriyle insanları etkilemeyi başarırdı. Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Elçisi! (Bana izin ver) şunun ön dişlerinden ikisini sökeyim de, bir daha senin aleyhine konuşma yapamasın” dedi. Hz. Peygamber (a.s.) ona işkence edilmesine müsade etmedi ve: “…Bırak onu ey Ömer! O bir gün öyle bir makamda bulunacaktır ki, sen onu o makamda öveceksin” buyurdu. Gerçekten Hz.  Peygamber’in vefatından sonra Süheyl b. Amr, Arap kabileleri arasında irtidat (İslâmı terk etme) olayları baş gösterince, Mekkelilere etkili bir konuşma yaparak onların, irtidat olaylarına katılmalarını önlemiştir” (İbn Hişâm, I-II, 649).


b) Hz.  Peygamber, hicretin altıncı yılında bir saldırı hazırlığı içinde oldukları istihbârâtı aldığı Dûmetü’l-Cendel halkı üzerine yedi yüz kişilik bir askerî birlik göndermeye karar verdi. Birlik komutanlığına tayin ettiği Abdurrahman b. Avf’a: “…Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz, zulmetmeyiniz, (ahde vefasızlık etmeyiniz) öldürdüklerinizin, burun ve kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Çocukları öldürmeyiniz. Bunlar, Allah'ın sizden aldığı söz ve Peygamber’inin örnek gidişatıdır” şeklinde uyarılarda bulundu (İbn Hişâm, I-II, 632).


Hz. Peygamber (a.s.)’in savaşlarını diğerlerinden ayıran en bariz özelliklerden biri de sivillerin korunması meselesidir. O, sivillerin korunmasına ve savaşta elden geldiğince az zayiat verilmesine son derece önem vermiş, bunu başarmış ve ashabına özellikle çocukları, kadınları, din adamlarını, savaşta geri hizmette bulunan işçi ve hizmetçileri öldürmemeleri hususunda talimatlar vermiştir. İşte konuyla ilgili bazı örnekler:


a) Mekke’nin fethinden sonra hicretin sekizinci yılında vuku bulan Huneyn Gazvesi’nde müşrik ölüleri arasında Hz. Peygamber (a.s.), öldürülmüş bir kadın gördü. “Nedir bu?” diye sordu. Oradakiler, “Bu bir kadındır. Hâlid b. Velid öldürdü” dediler. Hz. Peygamber (a.s.) orada bulunanlardan birine: “Hâlid’e yetiş! Rasulüllah seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor de!” dedi.


b) Yine hicretin sekizinci yılında Hz. Peygamber (a.s.), Mute muharebesinde müslümanlar karşısındaki ittifak içinde yer alan Gatafan Kabilesi üzerine 15 kişilik bir birlik göndermeye karar verdi. Birliğin komutanlığına Ebû Katâde’yi tayin etti. Ebû Katâde’ye verdiği talimatlar arasında: “Kadınları ve çocukları öldürmeyiniz!” ifadesi de yer alıyordu (Vâkıdî, II, 191).


c) Hz. Peygamber (a.s.), vefatına yakın ağır hasta olduğu günlerde, kuzey Araplarının Rumlarla birlikte Medine üzerine bir saldırı için hazırlanmakta olduklarını haber almıştı. Peygamberimiz, hemen sefer hazırlıkları yapılmasını emretti, kumandanlığa da Üsâme b. Zeyd’i tayin etti. Ardından Üsâme’ye şu tavsiyelerde bulundu: “Ey Üsâme! Allah yolunda Allah’ın adıyla savaşa çık. İnkârcı saldırganlarla çarpış. Savaşın. Fakat ahde vefasızlık etmeyin. Küçük çocukları ve kadınları öldürmeyin. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Çünkü bilemezsiniz, onlar yüzünden bir iptilâya uğrayabilirsiniz.” (Vâkıdî, II, 396).

Görülüyor ki Hz. Peygamber (a.s.), özellikle kadınların ve çocukların öldürülmemeleri gerektiğine vurgu yapmakta, düşman ocağının söndürülmemesini ve geleceğinin karartılmamasını istemektedir. O, barışı esas almakta, mecbur kaldığında savaşa da başvurmakta ama hiçbir zaman merhamet ve adalet  prensibini göz ardı etmemektedir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.), şu ayet-i kerimeyi ilke edinmiştir: “Bir topluluğa karşı içinizde beslediğiniz kin ve öfke sizi, adaletsizliğe sürüklemesin. Takvaya en yakın olan budur” (Mâide-5, 8).


Hz. Peygamber (a.s.)’in insan hayatına verdiği öneme dair Muhammed Hamîdullah’ın bazı tespitleri oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Buna göre Hz. Peygamber (a.s.)’in vefatı öncesinde üç milyon km’lik bir alan, İslamiyeti kabul etmiş bulunuyordu. Peygamberlik dönemi boyunca katıldığı otuza yakın gazvede öldürülen toplam düşman sayısı ise yapılan anlaşmayı ihlal etmiş ve kendi kitapları Tevrat’ın hükmüne göre cezalandırılmış olan Kureyza oğulları  hariç sadece 216 ile sınırlıydı. İnsan hayatına verilen bu değer ve hürmetin bir eşine insanlık tarihinde acaba rastlanabilmiş midir?


Hz. Peygamber (a.s.)’in savaşla ilgili koyduğu kurallardan biri de düşmana acımasız davranmama kuralıdır. Düşman da olsa merhamet duygularını kabartacak ve acınacak duruma düştüklerinde onlara acımak gerektiğini Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Aşağıdaki örnekler bunun delillerindendir:


a) Hicretin 8. yılı Şevval ayında Hz. Peygamber (a.s.), Hâlid b. Velîd’i 350 kişilik askerî bir birliğin başında Cezîme Oğulları üzerine gönderdi. Cezîme Oğulları savaşmadıkça onlarla savaşmamasını ona tenbih etti. Cezîme oğulları müslümanları  görünce silaha sarıldılar. Savaş esnasında kibar davranışlı bir delikanlı sevdiği bir kadının gözü önünde Hâlid’in kuvvetlerince öldürüldü. Kadın sevdiği adamın üzerine kapandı ona sarılıp öpmeye başladı ve duyduğu derin kederden dolayı o da öldü. Bu olay daha sonra Hz. Peygamber (a.s.)’e anlatıldı. Hz. Peygamber çok üzüldü. Hâlid’in bazı esirleri de öldürttüğü kendisine haber verilince Hz. Peygamber ellerini semaya kaldırıp, “Ey Allah’ım! Halid b. Velid’in yaptığı şeyden uzak ve beri olduğumu Sana arz ederim. (Yaptığı şeyi ben ona emretmedim)” niyazında bulunduktan sonra: “Onu bundan zorla vazgeçirecek kimse yok muydu?” diyerek üzüntüsünü belirtti (İbn Hişâm, III-IV, 431-34).


b) Hayber kalelerinin fethi tamamlandığında Safiyye binti Hüyey ile amcasının kızı da alınan esirler arasındaydı. Bilâl-i Habeşî, onları Yahûdi erkeklerinden öldürülen iki kişinin cesetlerinin yanından geçirerek Hz. Peygamber (a.s.)’e getirdi. Safiyye’nin amcasının kızı, cesetleri görünce feryat ederek ellerini yüzüne vurmaya başladı. Kadının çığlık kopardığını gören Hz. Peygamber (a.s.): “Ey Bilâl! Senden acıma duygusu sökülüp atıldı mı ki, bu kadıncağızları ölülerin yanından geçirdin?” deyince Bilâl: “Ya Rasûlellah! Bundan hoşlanmayacağınızı düşünmemiştim...” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bilindiği üzere Safiyye binti Hüyey, daha sonra müslüman olmuş, Hz. Peygamber (a.s.) de onu kendisine nikâhlamış, böylece o, mü’minlerin annesi olma şerefine ermiştir (İbn Hişâm, III-IV, 646).


Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber (a.s.), savaşlarda bile merhameti esas almış, şartlar ne olursa olsun, insanların, insanî duygularını asla yitirmemeleri gerektiğini her firsatta dile getirmiştir. Kısacası O, Kur’ân'ın ifadesiyle sadece müslümanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.


Hz. Peygamber (a.s.)’in koyduğu bir diğer savaş kuralı da düşman ölülerine dokunmama, müsle yapmama ve zarar vermeme kuralıdır.

Müşriklerin, intikam amacıyla savaşta öldürdükleri kimselerin kulak ve burun gibi uzuvlarını kesme, karınlarını yarma gibi âdetleri vardı. Buna ‘müsle’ denilirdi. Hz. Peygamber (a.s.), Uhud savaşında amcası Hz. Hamza’nın cesedini parçalanmış olarak görünce derin bir üzüntü duydu. “Eğer Allah herhangi bir yerde Kureyş’e karşı bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında onlardan  otuz kişinin cesedini aynı şekilde parçalatacağım” dedi. Bunun üzerine: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır” (Nahl-16, 126) âyeti nâzil olunca Hz. Peygamber (a.s.) müsleden vazgeçti ve müşriklerin ölülerine işkence yapılmasını da yasakladı. Nitekim Hz. Hamza’ya yapılan müsleye karşılık olarak müşrik ölülerine aynı şeyi yapmak isteyen Ebû Katâde’ye Hz. Peygamber (a.s.): “Allah’ın seni hayırla mükâfatlandırmasını dilerim” diye dua etmiş ancak müsleye müsade etmemiştir. O, bir başka vesileyle de şunu söylemiştir: “İnsanların adam öldürmekten en çok sakınanı, ehl-i imandır.” (Ebû Dâvûd, t.y.: Cihâd, 120).


Nakledilen bütün bu hadiseler gösteriyor ki, günümüz dünyasının, Hz. Muhammed (a.s.)’i tanımaya, anlamaya ve örnek edinmeğe çok ihtiyacı vardır. Zira Hz. Muhammed (a.s.), insan hayatına ve onuruna verilmesi gereken değeri veren, savaşta dahi itidâli elden bırakmayan merhamet ve medeniyet peygamberi olarak kendini göstermektedir.

Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır.