HZ. PEYGAMBER’İN BARIŞIN İNŞASINA YÖNELİK UYGULAMALARI (III)

e-Posta Yazdır PDF

1-Mekke’de Sosyal Hayatı ve İnsanlar arası İlişkileri Yeniden Tanzîm Etmeye Çalışması


Cahiliye döneminde nesilleri tüketen kan davaları, içki, kumar, hırsızlık, vurgunculuk gibi olumsuzluklar had safhada idi. Yetimlerin, kimsesizlerin, acizlerin mallarını ellerinden almak ve para kazanmak için kadınlara fahişelik yaptırmak gibi zorbalıklar itiyat halinde idi.


Diğer taraftan çoğu zaman esirlere kötü muamele edilir hatta onlardan diri diri yakılanlar olurdu. İnsanları, işkence ile öldürmekten zevk alanlar, geçim endişesi ile çocuklarını öldürenler vardı. Kız çocuğu bazen yüz karası sayılır, diri diri toprağa gömülürdü. Kadın, alınıp satılan bir meta derekesine düşürülmüştü. Hatta kadının bazen miras malı olarak elden ele geçtiği de olurdu. Kişi, üvey annesine varis olur, onunla evlenirdi. Çeşitli hurafeler, putperestlikler almış yürümüştü.

İnsanlar, içtimâî, ahlâkî ve dinî bakımdan buhranlar içerisindeyken, Hz. Peygamber bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldırmış ve davetini kabul edenlerin hayatını yeniden tanzim etmişti. Bunu anlamak için Mekke müşriklerinin, İslâmiyet’i kabul edenlere yaptıkları işkence ve tazyikler nedeniyle, bi’setin beşinci ve altıncı yıllarında Habeşistan’a hicret eden yüze yakın müslümanın başkanlığını ve sözcülüğünü yapan Ca’fer b. Ebî Tâlib’in, Habeşistan kralı Ashame’nin huzurunda yaptığı tarihî konuşmaya bakmak gerekmektedir. Zira bu konuşma, Hz. Peygamber’in, Mekke’deki müslümanların sosyal hayatını yeniden nasıl tanzim ettiği konusunda bize önemli ipuçları vermektedir


Habeşistan kralı, neden atalarının dinlerini terk ettiklerini ve niçin başkasına (Hz. Muhammed’e) uyduklarını Ca’fer’e soruyor. Ca’fer şöyle cevap veriyor: “Ey Kral! Biz cahil bir millettik. Putlara tapar, ölüleri yerdik. Her türlü kötülüğü işler, akrabalarımızla münasebetlerimizi keserdik. Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız, zayıf olanlarımızı ezerdi. Yüce Allah, bize içimizden; soyunu sopunu, doğruluğunu, dürüstlüğünü,  iffet ve nezâhetini tanıdığımız bir peygamber gönderinceye kadar bu hal üzere kaldık. O Peygamber, bizi Allah’a, Allah’ın birliğine inanmaya ve yalnız O’na ibadet etmeye, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapınageldiğimiz taşlardan, putlardan vazgeçmeye davet etti. Bize sözün doğrusunu söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabalara ilgi göstermeyi, güzel komşuluğu, haram şeylerden uzaklaşmayı, kan dökmekten sakınmayı emretti. Bizi bütün kötülüklerden uzaklaştırdı. Yalan şahitliği menetti. Öksüzün malını yemeyi haram kıldı. Namuslu kadınlara iftira etmeyi kaldırdı. Bizim yalnız Allah’a ibadet etmemizi, O’na ortak koşmamamızı, namaz kılmamızı, zekât vermemizi ve oruç tutmamızı emretti... Biz bu Peygambere inandık, iman ettik. O’nun Allah katından getirdiği şeylere tabi olduk. Sadece Allah’a kulluk yaptık. O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. Peygamber’in helâl tanıttığını helâl bildik. Haram olarak bildirdiğini de haram bildik.Buna karşılık kavmimiz bize saldırdı. Bize her türlü işkenceyi uyguladı. Bizi dinimizden çevirmek ve Allah’a ibadeti bırakıp tekrar putlara taptırmak için çalıştı. Daha önce helâl saydığımız iğrenç şeyleri helâl saymamız için (bize baskı uyguladı). Onlar, bize kahredip zulmedince, bizi dayanılmaz hale düşürünce, bizimle dinimiz arasına girilince, biz senin ülkene gelmek üzere yola çıktık, seni başkalarına tercih ettik. Senin komşun olmayı istedik ve senin memleketinde zulme uğramamayı ümit ettik” (İbn Hişam, I-II, 336).


Hz. Peygamber’in insanlığa neler kazandırdığını anlamak için bu ifadeler üzerinde biraz düşünmek gerekir. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Muhammed, peygamberlik görevini üstlendikten sonra Mekkelilerden özetle iki şey istemiştir: Sadece Allah’a ibadet etmek, ondan başkasına kulluk yapmamak; can ve mal emniyeti başta olmak üzere insanların bütün haklarını korumak. Yani gerek Yaratanla ve gerekse yaratılanlarla barışık yaşamayı sağlamak.


Ancak servet ve saltanat gücüne dayanarak her şeye sahip olma hakkını kendinde gören Mekkeli elit tabaka, Hz. Peygamber’in bu taleplerini kabullenememiştir. Zira bu talepler hem onların o ana kadar sürdürdükleri putperestlik geleneğini hem de mal ve kabile gücüne dayanan saltanatlarını sarsacak niteliktedir. Bu durum, onları Hz. Peygamber’e karşı ciddi mukavemete yöneltmiştir. Ancak onların bu mukavemeti, insanların akın akın İslâm’a girmelerine mani olamamıştır. Dolayısıyla İslâm’dan yoksun kalan cahiliye insanının durumunu ve yukarıda zikredilen Ca’fer’in ifadelerini tefekkür etmek, insanları İslâm’a sevk eden sebepleri anlamak bakımından önem arz etmektedir.


2-Tahkire Karşı Teşfık İle Mukabele


Hz. Peygamber, nübüvvetinin onuncu yılında (621) kendilerinden sürekli yardım ve destek gördüğü eşi Hz. Hatice ve amcası Ebû Talib’i kaybetmenin derin acısını yaşadı. Hz. Hatice, Hz. Peygamber’in peygamberliğini ilk tasdik eden, en sıkıntılı günlerinde derdine ortak olan,  onu hiç bir zaman yalnız bırakmayan vefakâr bir hayat arkadaşı idi. Ebû Talib ise en kritik durumlarda yeğenini bağrına basıp hayatının sonuna kadar Kureyş’in zulmünden korumaktan geri durmayan fedakâr bir amcaydı.


Hayatı boyunca unutamayacağı üzüntüleri beraberinde getirdiği için Hz. peygamber’in eşini ve amcasını kaybettiği yıla ‘Hüzün Yılı’ denilmiştir. Bu yıldan sonra müşrikler, Hz. Peygamber’e daha önce yapamadıkları zulüm ve işkenceleri yapmaya başlamışlardır. Zira Hz. Peygamber,  putperestlerin, atalarından devraldıkları yanlış din telakkilerini reddediyor ve Mekke’de uzun yıllar hüküm süren zulüm ve haksızlık temeline dayalı yapıyı değiştirmek istiyordu. Hz. Peygamber’in getirdiği din, insanların zengin-fakir, efendi-köle, soylu-soysuz, erkek-kadın gibi bir takım kategorilere ayrılarak ayırımcı muamelelere tabi tutulmasını onaylamıyor; temelde bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ilan ediyor ve herkesin doğuştan gelen temel insan haklarının olduğu ilkesini öngörüyordu. Kendilerini imtiyazlı görmeye alışmış olan müşrik toplumun elebaşları, eşit muamele görmeye rıza göstermiyor, gayr-i meşru yollarla ele geçirdikleri makam ve mevkilerin mütemadiyen kendi ellerinde kalmasını ısrarla istiyorlardı.


Müşriklerin baskı ve dayatmaları üzerine Hz. Peygamber, yeni bir çevre arayışına girdi. İlk planda uygun bir mekân olarak Tâif’i seçti. Orada, davasını rahatlıkla duyurabileceği insanlarla karşılaşabileceğini düşünüyordu. Ancak, burada da kendisini dinleyecek, anlatılanlara kulak verecek muhataplar bulamadı. Hatta çirkin saldırılarla karşılaştı. Tâif’in ileri gelenleri onu ayak takımına taşlatmışlar; yara-bere ve kanlar içinde bırakmışlardı (İbn Sa’d, I, 212; Buhârî, Bed’ül-Halk, 7).


Hz. Peygamber, düşünceli bir şekilde Tâiflilerden, maksadına muvafık bir netice alamamanın teessürü içinde Mekke’ye geri döndü. O arada Cebrail geldi ve şöyle dedi: “Şüphesiz, Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti; sana, şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin!” O anda görünen dağlar meleği de, emrine amade olduğunu ve istediği takdirde ‘Ahşebeyn’ denilen iki dağı müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceğini söyledi. Fakat şefkat ve merhamet Peygamberi dağlar meleğine şu cevabı verdi: “Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ’nın bu müşriklerin sulbünden, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır” (Buhârî, Bed’ül-Halk, 7).


Evet, bu ifadeler gösteriyor ki, Hz. Peygamber’in maksadı, insanlara beddua etmek, onları belâ ve musibetlere uğratıp perişan etmek değil, bilakis insanların imana kavuşması, hidâyete ulaşması ve ebedî saâdete ermesi idi. Her adımını bu gayenin tahakkuku için atıyor, her hareketini bu ulvî maksat için yapıyor, her teşebbüsünde bu eşsiz hedef bulunuyordu.

Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır.