HZ. PEYGAMBER’İN BARIŞIN İNŞASINA YÖNELİK UYGULAMALARI (II)

e-Posta Yazdır PDF

Nübüvvet Öncesi Hz.Peygamber ve Barış


Toplumsal ilişkiler kurmanın en mükemmel modellerini, farklı din ve görüşten insanlarla bağlar kurmanın en güzel örneklerini Hz. Peygamber vermiştir. Biz,  konumuza ışık tutması için öncelikli olarak onun peygamberlikten önceki hayatına göz atmak istiyoruz. Böylelikle henüz kendisine vahiy gelmeden önce onun kişiliğini ve bir insan olarak ne gibi özelliklere sahip olduğunu ortaya koymuş olacağız. Ancak burada onun bütün özelliklerini değil, bazı özelliklerini; nübüvvet öncesi bütün hayatını değil, toplumsal barışı sağlamaya yönelik olup konumuzla doğrudan ilgisi bulunan bir takım uygulamalarını ortaya koymaya çalışacağız.

1- Barış Adına Kurulan Sivil Toplum Örgütlerine Katılması


Peygamber olmadan önceki döneminde Hz. Muhammed’in, iyi niyetlerle ve temel insanî değerlerin yaşatılması amacıyla kurulan sivil toplum örgütlerine katıldığını görüyoruz. Güçlünün zayıfı ezmesi sonucu Mekke’de  bir araya gelen sağ duyulu insanlar, Hilfu’l-Fudûl (Erdemliler Sözleşmesi) Cemiyetini kurmuşlardır.2 Bu cemiyet, Mekke’de barışı sağlama ve mazlumları koruma maksadıyla kurulmuştur. Cemiyet üyeleri, insanlara haksızlık yapanlara karşı birlikte hareket ederek haksızlıkları ortadan kaldıracaklarına dair yemin etmişlerdir.


Hz. Muhammed, daha yirmi yaşlarındayken, müşrikler tarafından organize edilmesine rağmen bu cemiyete hiç tereddüt etmeden katılmış, söz konusu sözleşmenin, kırmızı tüylü develere malik olmaktan daha sevimli olduğunu ve İslamî devirde bile çağrılması durumunda bu gibi organizelere yine icabet edeceğini ifade ederek zulüm ve haksızlığa asla tahammül edemeyeceğini, toplumsal huzur ve güvenliğin sağlanmasına yönelik çabalara sonuna kadar destek vereceğini ilân etmiştir (İbn Sa’d, I,128-9).


Günümüzde barış adına kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü ile İslâm Konferansı Teşkilâtı bu kuruluşa paralel amaçlar taşıyor olabilir. Ancak ne yazık ki bunlardan birincisi, güçlü devletlerin egemenliği altında olup amacına henüz tam olarak ulaşamamıştır. İkincisinin ise, İslâm ülkelerini tek çatı altında toplamasına ve uluslararası hukuk tuzel kişiliğini haiz bir teşkilât olmasına rağmen askerî yaptırım gücü ve uluslararası bağlayıcılığı henüz bulunmamaktadır. Netice itibariyle teknik ve ekonomik güce sahip olan ülkelerin, güçlerini kötüye kullanmaları, insanlık vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Hele hele Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya’nın veto yetkisine sahip olması, dünyada, adalet üzerine değil, güç üzerine kurulu bir güvenlik ve barış düzeninin hakim kılınmaya çalışıldığını göstermesi bakımından düşündürücüdür. Nitekim bugün hukukun evrensel kurallarını adeta yok saydıkları için kendi menfaatleri uğruna dünyayı ateşe verenler, kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerinin yanında yer almayan herkesi “terörist” ilân etmektedirler. Özellikle 11 Eylül’de ikiz kulelere gerçekleştirilen saldırıyı gerekçe göstererek hedef olarak da İslâm’ı ve müslümanları seçmektedirler. Dünya sahnesinde çıkardıkları  savaşlarda vahşetler sergilemekte ‘’bu bir haçlı seferidir’’ diyerek haçlı zihniyetini yeniden gündeme getirmektedirler. Böylece dünyayı savaş alanına çevirmeye çalışmakta, basit sebeplerden dolayı insanları birbirine düşürmekte, oluk gibi kan akıtmakta, mamur yerleri harap etmekte, masum ve sivil insanları hedef almakta, çocukları öksüz ve yetim bırakmaktadırlar. Görünen o ki, Hilfu’l-Fudûl ruhuna sahip teşkilatlara dünya insanının, düne nazaran bugün daha çok ihtiyacı vardır.


2- Kabile ve Sınıf Ayırımı Yapmaksızın İnsanlar Arasında Barışı Sağlaması


Mîlâdî 605 yılında yani Hz. Muhammed’in peygamberlik devrinden beş yıl kadar önce Kureyşliler, yangın ve sel baskınlarından zarar gördüğü için Kâbe’yi yıkıp yeniden inşâ etmek için harekete geçtiler. Önce duvarlar yıkıldı. Hz. İbrahim’in attığı temele kadar inildi. Sonra Kâbe’nin inşâsına başlandı. Duvarlar örülürken Hacerü’l-Esved denilen kutsal taşın yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında sert bir tartışma ve çekişme başladı. Zira bu şerefli görevi hiçbir kabile başkasına bırakmak istemiyordu. Hatta bu yüzden savaşmayı bile göze alanlar vardı. Nihayet Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye diye anılan Huzeyfe b. Muğîre: “Mescid’in şu kapısından ilk girecek kimseyi aranızda hakem yapın” diyerek Beni Şeybe kapısına işaret etti. Kureyşliler bu teklifi benimseyip beklemeye başladılar.

Kapıdan Hz. Muhammed’in girdiği görülünce orada bulunanlar “el-Emîn O!, Muhammed O! Onun aramızda vereceği hükme razıyız!” diyerek memnuniyetlerini ifade ettiler. Hz. Muhammed, umumî arzu üzerine hakemlik vazifesini kabûl etti. Bir örtü getirterek Hacerü’l-Esved’i onun ortasına koydu, her kabileden bir kişinin kendi kabilesini temsilen örtünün birer köşesinden tutmasını istedi. Örtü alındı, Hacerü’l-Esved’in konulacağı yere getirildi. Hz. Muhammed  de taşı kendi elleriyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece Kureyşliler arasında çıkmak üzere olan bir çatışmanın önüne geçilmiş oldu (İbn Hişâm, I-II, 192-9; İbn Sa’d, I, 145-7).


Erdemli insanlar, toplum içinde ayrımcı değil, birleştirici, bütünleştirici ve denge unsuru olmaya gayret eden insanlardır. İnsanların arasını bulmak, ayrılıkları körüklememek, tartışmalarda yatıştırıcı denge insanı olmak hepimizin görevi olmalıdır. Bu anlamda Hz. Muhammed’in otuz beş yaşlarında iken gerçekleştirilen Kâbe tamiri sırasında Kureyşliler arasında yaptığı bu hakemlik, önemli bir mahiyet taşımaktadır.

Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır.