"HZ. PEYGAMBER’İN BARIŞIN İNŞASINA YÖNELİK UYGULAMALARI (I)"

e-Posta Yazdır PDF


Giriş


Batı’da İslâm dini ve Hz. Peygamber hakkında birtakım önyargılar ve iftiraların varlığı bilinmektedir. Hz. Peygamber, savaş ve kılıçpeygamberi olarak sunulmakta, Kur’an-ı Kerim’in, terörizmi  onayladığı hatta emrettiği filmlere yansıtılmakta ve İslâmî terör söylemleri gündemi işgal etmektedir.


Aslında bu gibi söylemler bugün ortaya çıkmış olmayıp daha önceki dönemlerde var olan ve günümüze kadar süregelen söylemler arasında yer almıştır. Kur’ân’da bir ayet-i kerimeye göre vaktiyle Firavun da Hz. Mûsâ’ya müfsit ve bozguncu demiş ve onun, insanların dinini değiştireceğinden veya yeryüzünde terör estireceğinden endişe ettiğini ve dolayısıyla Mûsâ’nın öldürülmesi gerektiğini söylemiştir (Mü’min-40, 26).


Günümüzde özellikle 11 Eylül 2002’de ABD’deki ikiz kulelerin vurulması, buna bağlı olarak dünyanın değişik ülkelerinde savaşların patlak vermesi, çeşitli şiddet eylemlerinin hız kazanması ve bazı kimselerin zaman zaman gerçekleştirdikleri terör eylemlerini din adına yaptıklarını söylemesi, ‘din’ ve ‘terör’ kelimelerinin birlikte telaffuz edilmesine yol açmıştır. Hatta bu olaylar, İslâm’a fatura edilerek İslâm ve müslüman aleyhtarlığı için birer malzeme olarak kullanılmıştır.


Günümüzde İslâm dinini referans aldıklarını söyleyerek, dinî deliller hakkında sorumsuzca ve keyfî yorumlar yaparak ve gayri meşrû davalarını dinî argümanlarla meşrulaştırmaya çalışarak terör estirenlerin uyguladıkları zulüm ve şiddet eylemlerine bakıp İslâm’ın buna onay verdiğini ileri sürenlerin, ilmî ve mantıkî hiçbir dayanakları yoktur. Zira İslâm dini, masum insanların öldürülmeleri ihtimali söz konusu olduğu zaman, masum olmayan ve cezalandırılmaları gereken insanlarla dahi savaşmaya müsâde etmemiştir (Fetih-48, 25). Günümüzde ise bir takım eylemlerle masum insanlar bilerek öldürülmektedir. İslâm dininin buna onay vereceği nasıl düşünülebilir? Diğer taraftan terör ve şiddet eylemlerini gerçekleştirenlerin diğer din mensupları içerisinden de çıkabileceği dikkatlerden kaçmamalıdır. 

Kaldı ki bir takım dinî gerekçelerle şiddet eylemlerinde bulunduklarını iddia edenlere bakarak İslâmî değerlere hakaret etmek, her türlü yalanı ve iftirayı mübah saymak ahlakî olmadığı gibi bu hakaretleri, yalan ve iftiraları İslâm’a reva görenlerin kendi değerlerine saygılı oldukları da söylenemez. Zira başkasının kutsalına hakaret edenler, kendi kutsalına saygısı olmayanlardır. Onun içindir ki müslümanların kitabı, dinî değerlerin önemsenmesini öngörmüş, İslâmî değerlere kötü söz söyletmemek için başkasının kutsalına dil uzatılmasını yasaklamıştır (En’am- 6, 108). O halde, yapılması gereken, İslâm’a saldırma yerine İslâm’ı tanımak, Hz. Peygamber’in hayatını bir bütün olarak ele alarak onun barışa verdiği önemi gözden geçirmek ve dinî metinleri doğru yöntemlerle doğru bir şekilde anlamaktır.

Barışın Tanımı, Selâm ve İslâm Kelimelerinin Anlamları


Barış kelimesi, Arapça’daki ‘İslâm’ ve ‘selâm’ kelimelerinin Türkçe’deki karşılığıdır. Dolayısıyle gerek Hz. Peygamber’e gönderilen dinin adı olan ‘İslâm’ gerekse bu dinin muhtevasında önemli bir yere sahip olan ‘selâm’ kelimelerinin anlamları üzerinde kısaca duralım.

Geniş anlamda İslâm, ‘teslimiyet, kurtuluş’ gibi manaları yanında, ‘karşılıklı güven ve barış’ anlamına da gelir. İslâm dini de insanlar arasında ihtilaf ve çekişmeleri, düşmanlık ve çatışmaları önleyerek karşılıklı güven ve barışı temin etmek için gönderilmiş ilahî bir kanundur. Nitekim, “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa (İslâm’a, silme) girin…” (Bakara-2, 208) ayetinde bu gerçek dile getirilmektedir.1 ‘Selâm’ kelimesi ise kusurlardan, afetlerden uzak ve sâlim olmak demektir. Aynı zamanda ‘es-Selâm’ kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın isimleri arasında zikredilir (Haşr-59, 23). Bir ayette de Cennet’in ismi olarak kulanılır (Yunus-10, 25). Onun içindir ki selâm ve selamlaşma, İslâm’da sevgi, kardeşlik ve barışı sağlayan en önemli unsurlardan biri olarak kabul edilmiş ve yemek yediren, akrabalık haklarını gözeten, halk uyurken namaz kılan ve selâmı yayan kimselerin selâmetle cennete girecekleri Hz. Peygamber tarafından müjdelenmiştir. (İbn Sa’d, I, 235;  Ahmed b. Hanbel, V, 451).


Dolayısıyla İslâm dini, barış ve teslimiyet dinidir. Ancak batıla değil, hakka teslim olmayı emreder. Barış da tek taraflı bir teslimiyetçilik yani ‘nesnelleşmek’ demek değildir. İslâmiyet’te barış, hak ve adaletin ikamesi için gerektiğinde direniş göstermeyi de içine alan aksiyoner bir duruştur.

Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Barış ve Sulhane Münasebetlerin İnşâsına Yönelik Tavsiyeleri


İslâm, evrensel barışın gerçekleşmesi için bir takım hüküm ve prensipler getirmiştir. Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e, Hz. Mûsâ’dan Hz. İsâ’ya kadar gelen ve Hz. Muhammed ile tamamlanıp kemale eren İslâm dininde, insanlar arası ilişkilerin odak noktasını barış ve kardeşlik prensibi teşkil etmektedir.


Öncelikle Kur’an-ı Kerim, hiçbir ayırım yapmadan bütün insanların mükerrem olduğunu ilân etmekte ve diğer varlıklara nazaran insanlara ayrı bir değer vermektedir (İsrâ-17, 70). İlahî prensiplere kulak veren bütün insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin ve barışın yaşanabileceği model olarak İslâm ahlakına çağırmakta, bunun yanında dinde zorlamayı, baskı ve dayatmayı yasaklayarak özgür iradeyi ve hür vicdanı esas almaktadır. Terör ve şiddet eylemlerini kesin olarak yasakladığı gibi fikrî planda bile hür vicdanlara baskı yapmaya asla izin vermemektedir (Bakara- 2, 208, 256; Ğaşiye-88, 22; Kehf-18, 29). İnsanları hak ve doğru yola çağırmak için mü’minlere sorumluluk yüklemekte ancak bu sorumluluk yerine getirilirken bile hikmetin, güzel öğütün ve başka inançlara bağlı kimselerle girilen tartışmalarda en güzel, akla ve sağduyuya en uygun yöntemlerin benimsenmesini emretmektedir (Nahl-16, 125). Düşman da olsa insanlara adaletle muameleyi öngörmekte (Maide-5, 8), barışa yanaşanlara barışla karşılık vermeyi gerekli görmektedir (Enfal-8, 61). Gayri müslim dahi olsa  tek bir ferdin hukukunu bütün insanların hukuku gibi aziz ve muhterem kabul etmekte ve masum bir kişinin öldürülmesini bütün insanların öldürülmesi gibi telakki etmektedir (Maide-5, 32). Bunu bir insanlık suçu saymakta ve böylece kafirin küfrünün dahi, hukukuna tecavüzü mübah kılamayacağını ilân etmiş olmaktadır. Dil, renk, kültür gibi ayrılıklara rağmen bütün insanların, bir anne-babadan çoğaldıklarına, menşe ve asıl itibariyle yaratılışta eşit ve evrensel manada birbirlerinin kardeşleri olduklarına dikkat çekmekte (Hucurât-49, 13) ve Hz. Muhammed’in bütün insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğunu bildirmektedir (Sebe’-34, 28). Toplumsal barışı sağlamak için adalet ve ihsânı emrederken zulüm ve azgınlığı yasaklamaktadır (Nahl-16, 90). Toplumsal barışı tehdit eden ve azgınlıkta diretenlerle -velevki mü’min olsalar dahi- savaşmayı emretmektedir (Hucurât-49, 9). Böylece savaşın gayesinin dahi barışı korumak, zulmü, terör ve kargaşayı ortadan kaldırmak olduğunu beyan etmektedir.


Konu ile ilgili hadislerde de, barışın esas alınması gerektiği, savaşın, istenmeyen bir durum olduğu, ancak savaştan başka çare kalmadığı durumlarda da sabırlı olunması gerektiği (Müslim, Cihâd, 20); barıştan yana olmayan insanların Allah tarafından sevilmediği (Buhârî, Ahkâm, 34); toplumsal barışı sağlamak için asılsız fakat arabulucu sözler söyleyenlerin yalancı dahi sayılmayacağı (Ebû Dâvûd, Edeb, 58); barışın ve kardeşlik hukukunun yara almaması için müslümanların dillerini ve ellerini kötü söz ve fiillerden korumaları gerektiği (Buhârî, Îmân, 4; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2), temel prensipler olarak dile getirilmektedir.


Kaldı ki İslâm’da emredilen herbir ibadetin evrensel barış ve kardeşliğe bakan bir yönü vardır. Namazın, birlik beraberliği sağladığı, orucun, aç ve susuz insanları düşündürdüğü, zekâtın, fakir ve yoksul insanlara yardımı öngördüğü, haccın, kutsal beldede ceşitli renklere ve ırklara mensup insanlar arasında gerçek kardeşlik ruhunu pekiştirdiği, hatta cihâdın bile barışı tehdit eden unsurları ortadan kaldırma maksadına yönelik olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.


Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, İslâm’ın, insanlar arası münasebetlerde barış ve sulh prensibini ön plana çıkardığına dair söylemlerin teorik olarak temelsiz bir iddiadan ya da zorlama bir yorumdan ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Not: Bu makale EKEV Dergisi sayı: 41’de yayımlanmıştır