KAMUS NAMUSTUR! KAMUSA UZANAN EL NAMUSA UZANMIŞTIR!

e-Posta Yazdır PDF

Aziz Dostum!


Müslüman Türk’ün yaşadığı şu topraklar nasıl ki ecdadın aziz kanları ile sulanmış ve vatan olmuşsa, dilimiz de onların cihat ve ilayı kelimetullah davasıyla inkişaf etmiş, hususi bir mana kazanmış ve cihadın bir nev’i olmuştur.


Zira Kamus (dil) bir milletin hüviyet-i asliyesindendir.  


Milleti millet yapan birkaç husus vardır. Bunların başında dil ve din gelir. 


Millet; aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluktur…

Aynı din ve dilin etrafında bütünleşmiş olan Türk Milleti asırlardan beridir dinine ve diline sahip çıkmıştı. Ecdat Selçuklu ve müteakiben Osmanlı Orta Asya’dan gelen Türkçemizle beraber Kur’an dilini de kullandı bir nevi onu Türkçeleştirmiş oldu. Ya da diğer ifadeyle Türkçeyi kur’anı anlar şekle getirerek ona ulvi bir mana katmıştı. 


Mesela Her rekâtta okuduğumuz Fatiha-i Şerifte geçen “Elhamdü lillahi rabbil âlemin” ferman-ı ilahisindeki tüm kelimeleri Türkçeleştirmiş, bunu okuyan bir insan, manayı anlamakta zorlanmamıştır. Hamd, lillah, rab, âlem kelimeleri aslı itibariyle Arapça olsalar dahi dilimizden bir daha çıkmamak üzere Türkçemize hayat vermişlerdir. Türkçe hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almıştır. 


Hakikat şu ki; Türk milleti gibi asırlarca hatta çağlarca dünya sathında konuşmuş büyük ve fatih bir milletin dili “öz Türkçe” gibi küçücük bir dil olamaz olsa olsa cihanşümul bir imparatorluk dili olur.


Aziz Dostum!


Müslüman Türk Milletini bölmek ve parçalamak isteyen İslam düşmanları muzafferiyet için iki noktaya ateş etmişlerdir. Hedefin ilkini “din” ikincisini de “dil” teşkil etmiştir. Din üzerinde oynanan oyunlar asırlardır süregeldi. Müslüman Türk bu tehlikenin farkında olarak dinine en zor şartlarda sahip çıktı. Lakin dil davası “din davası” şeklinde addedilmediğinden olsa gerek bu cephede mağlubiyetler yaşandı. Oysa bilinmelidir ki, dilini kaybeden bir neslin bir sonraki merhalede kaybedeceği dinidir. Bir millete yapılacak en büyük manevî suikast, onun diliyle oynamaktır!

Mesela “Hayat” kelimesinin ihtiva ettiği bütün manaları onun yerine ikame edilmek istenen “yaşam” kelimesi karşılayabilir mi? “Hayat vermek”, “dünya ve ahiret hayatı”, “hayat arkadaşı”, “hayata atılmak”, “hayat memat meselesi”, “hayat pahalılığı” vb deyimlerden “hayat” kelimesini çıkartıp yerine “yaşamı” koyarsak bu deyimler gerçekten “hayatta kalabilir” mi? 


“Zarafet ve nezaket” dilden başlar. Mesela “Valide-i muhteremeleriniz sıhhat ve afiyetler mi? Sözü ile “Anan nasıl” cümlesi mealen aynı manalara işaret etseler bile aynı hissiyatı ve zarafeti verirler mi? “Bend-i İzdivacınıza talibim serv-i revanım, peri ruhsarım” ile “benimle evlenir misin aşkıımmmm” aynı şey midir? “Sabah-ı şerifiniz hayırlı mübarek” olsun temennisi ile “günaydın” aynı mıdır? Misalleri çoğaltmak mümkündür. Neyse geçelim.


Cumhuriyetle birlikte artan dilde sadeleştirme çalışmaları filhakika Türk dilini Kur’an dilinden koparmaya gaye edinmiş ve İslamla arasındaki bütün irtibatı kesmeye çalışmıştır. 29 harflik sözde aydınlar öz Türkçe diye feryat edenler,  aslında Kuran-ı Azimüşşanda geçen “ilahi kelamların” Türk milletinin dilinde var olmasından rahatsız olmuşlardır. Bu cihetle “dil meselesi” din meselesidir. 


Maalesef ki Harf devrimi'nden hemen sonra yetişen kuşaklar, Osmanlı mirası üzerinde durduklarının farkında değillerdi. İçinden çıktıkları cemiyetten, Müslüman atalarının davasından bihaberdiler. Hatta içinden doğdukları, neşv-ü nema buldukları Osmanlıya ve onun mahsullerine de düşman yetiştirilmişlerdi. 


Türk Dil Kurumunun kurulduğu zaman başına “Agop Dilaçar” adlı bir Ermeni vatandaşın getirilmiş olması oldukça düşündürücüdür.  Bu “Öztürkçe” hareketi o kadar ileri gitmiştir ki, Ezan bile sözde Türkçeleşmiş asırlarca “Allah-ü Ekber” şeklinde okunan ezanın yerini “Tanrı Uludur” almıştır. Dönemin âlimlerinden biri bu uydurukça ezanı her duyduğu vakit: “Tanrı Ulutur, işte böyle ulutur” şeklinde tepkisini dile getirmiştir. Ezanı Türkçeleştirenler “milletin ezanı anlayamadığı Türkçeleştirilirse daha iyi anlayıp daha iyi ibadet edecekleri” şeklinde ucube bir bahaneye sığınmışlardır. Hâlbuki bu gayretin içinde yer alanların, ne alınlarının secdeyle, ne de kulaklarının ezanla alakaları vardır. “Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı yoktur” atasözünce bu zümrenin ezanla, mukaddesatla ısrarla uğraşmaları bu hareketin asli niyeti hakkında bizlere ipuçları verebilir. 


Necip Fazıl’ın bu husustaki teşhisi de şudur: “Nasıl Moskofun son iki asırlık tarihî rolü bizim maddî göç yolumuzu kesmek olmuşsa, içimizdeki bir asırlık Moskoflar da manevî göç yolumuzu keserek kökümüzü kurutmayı hedef tutmuşlar, hususiyle ikinci dünya Harbi içinde ve sonrasında Moskova diktasiyle bu işi yeni bir dil uydurmakta; bulmuşlardır  Bizi dışımızdan tasfiyeye memur Moskof, aynı dâvayı ajanları vasıtasiyle içimize de sirayet ettirmeyi bilmiş ve bir milleti “söndürmeye” mâtuf hareket, bir “milleti diriltme” şeklinde takdim edilmiştir 

Uydurukçanın bütün hesabı bu kadardır!” 


Ecdadımız tarih boyunca Türkçeye lisan-ı İslam nazarıyla bakmış diğer batı dillerine de lisan-ı küfr addetmiştir. Hal böyleyken kendi dili dışında Frenk diliyle ve uydurukça ile konuşmayı ecdat tasvip etmemiş. Zira dil giderse din de gider. Zira İnsan kelimelerle düşünür, düşündüklerinin ürünüdür.  

Büyük sosyolog Cemil Meriç dil davası hakkında şunları söyler: “Her mukaddesi yıkan Fransız ihtilali, tek mukaddese dokunmamış. “Kamus." "Kamus (dil, sözlük), bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamus bir milletin namusudur. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” (Bu Ülke)   


“Bu habis harfler şuurun gırtlağına geçirilmiş birer sülük…. Latin alfabesi kuduz bir köpek gibi dile musallat edildi. Üniversite şuur ve haysiyetinden iğdiş edildiğinin farkında değil. Bir alay çizmeli sarhoş memleketin göğsü ve gönlü üzerinde tepindiler. Hepimiz suç ortağıyız. Yıllarca uyutulduk. Kitaplar Deccalı, Tanrı gösterdiler. Bütün şereflerimizden utanır olduk. Ne hürriyet, ne kalkınma, ne maddede zafer, ne manada fetih. Rezil bir tahrip. Her güzeli, her şerefi, her mukaddesi… Radyomuz kasaba kerhanelerine utanç verecek, hırıltı ve zırıltılarla dolu. Türkçe her gün katlediliyor. Ya zavallı musikimiz? (Jurnal1)


Aziz Dostum. Dinine ve diline sahip çık. Kelimelerine hâkim ol. Aslı bizden olmayan kelimelerin oyuncağı olma, olma ki bu cephede bir millet mağlup olmasın. 


Daha önceki yazılarımızda “tohumu bozuklardan” ve bozuk tohumlardan” uzak durun tavsiyesinden sonra şimdi de ilave edelim. Asılsız ve soysuz kelimelerden uzaklaş ve aslına dön asıl dostum. Aziz Dostum!


--------------------------------------------------------------------------------------

Dilde sadeleştirme diye “uydurukça”nın yayılmaya çalışıldığı günlerdi. Ne idüğü belli olmayan temelsiz kelimelere tuhaf ilaveler yapılıyor “bundan sonra diliniz budur” deniliyordu. Mesela “sosyal otlangaç” (lokanta), varsıl (zengin), oturgaçlı götürgeç (otobüs) gibi… 


Uydurmacılardan biri “Günaydın” ve “Tünaydın”’ın fazla rağbet görmediğini anlayınca “Merhaba” yerine “Sağ mısın” demeyi teklif etmiş. İlk tecrübeyi de Peyami Safa’ya yapmış: “Sağ mısın üstat?” Meseleyi hemen çakan Peyami Safa’nın cevabı müthiş olmuş: “Kör müsün evlat”… 


Gene böyle bir dönemde öğretmen: “eski kelimeleri kullanmayacaksınız çocuklar” diye ateşli bir nutuk çekiyormuş. “Mesela” demiş bundan böyle “şart” yerine “koşul” kelimesini kullanacaksınız. Öğrencinin biri sormuş: “Hocam “şart” yerine “koşul” kullanmamız şart mı? Öğretmen cevap vermiş: “Eee Tabii Şart…”

--------------------------------------------------------------------------------------

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu diyor ki;


Ankara'da yeni bir mağazanın açılış ilanları asılı; 'BICHOK’ Ankara’da açılıyor. Altta da çeşitli giyim - kuşam markaları listelenmiş. Anlıyoruz ki, mağaza da 'birçok' ürünü, markayı aynı anda bulmak mümkün. Ama neden adı 'Birçok', 'Bi çok' falan değil de BICHOK? 


Bir fabrikanın tabelası daha yol kenarında DOSHE Furniture. Hemen yanında bir ayakkabı fabrikası... Footwear! El konulan bankaların mallarını satan emlakçı Eskidji. Eskici demek ayıp mı, günah mı?


Ankara'da, İstanbul’da ve diğer Müslüman ve Türk şehirlerinde Muhammed Ali ve Deyvit Bekım'lı Adidas spor - idman malzemeleri üreticisi firmanın koca, koca ilanları. İlanda tek kelime Türkçe yok; “Sport is everything” ve altında da “Nothing for impossible”. Fransa'da yasa var, dil kanunu var, böyle bir ilan verdiğiniz zaman altına da mutlaka Fransızcasını yazacaksınız. Adidas, burayı İngiltere ya da İngilizce konuşulan bir koloni, sömürge sanıyor herhalde.


O nedenle de ilanlarına malını satmak istediği Türk müşteriler, tüketiciler için tek kelime Türkçe koymaya tenezzül etmemiş. Bu ülkenin işadamları, sanayici ve tüccarları bile işyerine Türkçe isim koymaktan utanıyor,  hicap duyuyorsa, mağazasına BICHOK, Mobilya fabrikasına DOSHE (Döşe ya da döşemeci anlamında herhalde) meyhanesine TACKLE (Takıl), LAİLA  (Bizim Leyla'ya ne oldu) ismini veriyorsa, elin gâvuruna diyecek bir sözümüz var mı?