Geni Bozuk Gıdalar

e-Posta Yazdır PDF

Son dönemde gerek televizyon ekranlarında gerekse halk arasında sıkça tartışılan mühim bir mesele: GDO. Genetiği Değiştirilmiş Organizma demek. Yani tohumların doğallığı bozulan ve suni bir tohumla üretilen gıdalar. Bilimsel tabirle; Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki-hayvan ya da mikroorganizmalara “gdo” ya da ‘transgenik’ deniyor. Bir nevi insanla keçinin, bitkiyle hayvanın evlendirilmesi. Böylece tavuğun geni patateste, balığınki domateste, tütünün geni marulda bulunabiliyor. Yani normal yollardan insan evladı doğurmak varken; birinin kulağını birinin kafasına, birinin burnunu öbürünün suratına takıp değişik bir tür ortaya çıkarmanın adı “gdo”...

Halk arasında “Frankeştayn gıda” olarak da biliniyor. Bir bilim kurgu filminde: “Dr. Frankeştayn yeni bir insan meydana getiriyor. Bu yapay insan bir müddet sonra kontrolden çıkıp etrafa zarar vermeye başlıyor. Hatta bir canavara dönüşüyor, kendini oluşturan doktordan intikam almaya çalışıyor.” Bu bir filmin özeti. GDO lu gıdalara da  Frankeştayn” denmesi dünyanın ve insanlığın korkulu rüyası haline gelmesinden kaynaklanıyor.

Kışın ortarsında reyonlarda gördüğümüz ilaçlı domatesler, elma büyüklüğünde çilekler, tornadan çıkmışcasına aynı şekilde olan mısırlar, tadı olmayan patlıcanlar bu türden. Dışı süslü, albenisi yüksek ama gdo’lu tohum üreticiler gibi “içi bozuk”…

Bir de bitkinin genetik yapısına bir daha ürememesi için kendi kendini yok etmesini sağlayan gen ilavesi yapılıyor. Bu sayede bitkiden elde edilen yeni tohumun filizlenmesi engelleniyor. İlave gene “terminatör gen” deniyor. Böylece bu gen sayesinde çiftçi tümüyle sürekli tohum aldığı şirkete bağımlı hale geliyor.

Konuyla ilgili çalışmalar özellikle ABD merkezli ve ta 1940’lı yıllara kadar uzanıyor, derin derin raporlar hazırlanıyor. 1974 yılında Alfred Kissenger’in hazırlayıp dönemin ABD Başkanı Ford’a sunduğu Ulusal güvenlik raporu oldukça ilginç bilgiler içeriyor. ”Petrolü kontrol eden; milletleri, yiyeceği kontrol eden insanları kontrol eder. Yiyecek silahtır ve bizim müzakere amaçlarımızdan biridir” diyor raporunda. (1)

GDO’nun ve yüksek doz tarım ilaçlarının zaraları bilim adamlarına göre birkaç hususta yoğunlaşıyor: alerjiyi artırması, antibiyotiklere direnç göstermesi, toksik madde birikimi (zehir) ve metabolizma değişiklikleri. bağışıklık sistemini çökertmesi, kansere yol açması, kan yapısını bozması, sindirim sistemini ve karaciğeri harap etmesi, erken doğuma - kısırlığa sebep olması vs…

 İnsaf sahibi bilim adamları halkı bu hususta uyarıyor. Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye Klinik Şefi Doç. Dr. Mesut Başak, GDO’lu ürünlerin başta bağışıklık sistemi olmak üzere insan vücudunda alerjilere sebep olduğunu, romatizmal hastalıklar ile kansere yol açabildiğini ifade ediyor. Özellikle mısır ve soyaya dikkat çekiyor. Başak, araştırmaların gıdaların ömrünün uzatılması sürecinde oynanan genlerin zehirli proteinler ürettiğini ve bu proteinleri yiyen böcek ve kuşların da öldüğünü belirtiyor.(2)

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Kenan Demirkol’a göre Viyana Üniversitesi'nde fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, GDO'lu domatesleri yiyen farelerin, üç nesil sonra kısırlaştığı görülüyor.(3)

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Orhan Değer: “İskoçya Rowett Enstitüsü‘nden Dr. Arpad Puzstai‘nin GDO patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görülmüştür” diyor.(4)

GDO konusunda yayınlanan birçok araştırması olan mikrobiyolog ve Amerika’daki Maharishi Yönetim Universitesi öğretim üyesi Prof. Dr. John Fragan şunları söylüyor: “Bir besin, genetiği değiştirildiği zaman yeni bir protein yaratıyor. Bu yeni proteinler alerji oluşturuyor. Mesela GDO’lu patates yiyorsunuz, yeni bir protein var ve alerjik tepkiler yaratacak vücutta. Solum bozuklukları, cilt bozuklukları, kızarıklıklar, nezle, göz nezlesi, sindirim sisteminin bozulması, dokuların sağlıksızlaşması, tipik tepkilerden bazıları. Başınız ağrıdı mesela, yediğin mısırdan mı, başka birşeyden mi bilemiyorsun? Çünkü ne yediğin beli değil” diyor. Genetiği değiştirilmiş bakterilerin, zehirli bir bileşik de oluşturarak ölüme bile yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Fragan, bu zehirli etki ile ABD'de 37 kişinin öldüğünü, 5 bin kişinin de hastalandığı bilgisini veriyor. (5)

GDO karşıtı bilim adamı William Engdahl bir makalesinde şunları yazıyor: “Kaliforniyalı bir biyoteknoloji şirketi 2001 de yaptığı basın toplantısında şu müjdeyi verdi: “Gebeliği engelleyen mısır ürettik. Sperm öldürücü antikor üreten bir seramız var. Bu mısırlar daha sonra bir ilaç şirketiyle anlaşma yapılarak “gebeliği önleyici” olarak raflarda yerini alıyor.” Bilim adamının makalesinin başlığı oldukça dikkat çekici: “İnsan türünün barındığı tavuk kümesi yaşlı tilkilere emanet.

İsveç'in en ciddi gazetelerinden "Dagens Nyheter" e göre: “meyve, sebzeler zehir saçıyor. Üzümlerin % 72'sinde ilaç artıkları bulunduğunu, bazı üzümlerde kalıntıların kabul edilebilir olan miktarın 9 katından daha fazla olduğu, Bir biberde, 29 değişik kimyasal maddeye rastlandığını” yazıyor. (6)

GDO’nun ve yüksek dozdaki tarım ürünlerinin zararları saymakla bitmiyor: Biyoçeşitlilik azalıyor. Yerel bitki türleri, GDO’lu türlerle baş edemediği için yok oluyor. Ülkeleri tohum ve ilaç şirketlerine bağımlı kılıyor, özelde çiftçi, genelde ise ülke her yıl tohuma milyonlarca para harcıyor.

Az gelişmiş ülkelere gdo ihraç eden batı, bu ürünleri ülkesine sokmadığı gibi kendi doğal tohumları için “tohum bankaları” oluşturuyor. Örneğin Norveçte buzulların 150 metre altında bir tohum bankası kurulmuş durumda (2009). (Svalbard Kıyamet Tohum Bankası)

Irak işgal edilmezden önce doğal tohumlar “Ebu gurayb” tohum bankasında muhafaza ediliyordu. İşgal öncesi Tarım bakanlığından bazı feraset sahipleri bu tohumların bir kısmını daha güvenli bir yer olan Suriye’ye naklettiler. İşgalden sonra Iraklıların bir türlü teslim etmeye yanaşmadıkları bu depo bir sembol olarak hapishaneye dönüştürüldü. Irak’ı yönetmekle görevlendirilen Paul Bremer, Saddam dönemindeki tüm kanunları iptal ederek Amerikalıların yazdığı 100 adet kanunu yürürlüğe soktu. 81. Madde “doğal tohumların ekimini yasaklayan ve gdo’lu ürünlerin ekimini zorunlu kılan” maddeydi.(7)

Neyse geçelim bunları da gelelim güzel Türkiyemiz’e. Sofralarımızda yer alan gıdalar ne kadar güvenli? Maalesef bizdeki durum da pek iç açıcı değil. Türkiye 1998 den beri Gdolu ürünlerin geçişine göz yumuyor. 2007 yılında TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi) genel müdürü İsmail Kemaloğlu: “gdo’nun ülkeye girişini yasaklayan bir mevzuat yoktur. Sektör uzun yıllardır Gdo’lu ürün ithal etmiş ve etmektedir.” Şeklinde bir gerçeği itiraf ediyor. (8) 2009 yılında çıkan yasa ile gdo’nun ithalatı artık serbest. “Nur topu!” gibi GDO’lu ürünler raflarda yerlerini alıyor.

Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin ihraç edilen ürünlerin analizinin yapılmasına rağmen iç piyasada tüketilen meyve ve sebzenin kontrol edilmemesini, “Kendi insanımızın sağlığını hiçe sayıyoruz.” sözleriyle değerlendiriyor. Hatırlayın; geçtiğimiz yıllarda Rusya’nın iade ettiği bilmem kaç ton domatesin iç piyasada afiyetle tüketildiğini… Gene ulusal medyada çıkan haberlere göre: “Avrupa'nın zehirli diye iade ettiği sebze-meyveyi, vatandaş afiyetle yiyor.” (9)

Ülkemizde sağlık alanında yapılan istatistikler korkunç gerçekleri ortaya koyuyor. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer şunları söylüyor: “Sağlık Bakanlığının 2000-2006 yılllarını kapsayan çalışmasına göre, Türkiye'de  her yıl 140 bin kişi kanserden ölüyor, bu rakamın önümüzdeki 20 yılda 500 bine çıkacağı tahmin ediliyor.”(10)

Gene Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2004’e göre 2011 de kanserli hasta sayısı yüzde yüzden fazla artmış durumda. İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'nden Uzm. Dr. Yavuz Dizdar şunları söylüyor: “ Sadece beslenme mi yoksa besinlerden aldığımız şeyler mi kanser yapıyor bunu sorgulamak lazım. Bizde de özellikli böbrek tümörleri artıyor. Tarım ilacı artıkları var insanların içinde artık. Hormon ilaçları da fazla denetlenemiyor. Bir ülkenin tarım ilacı kullanım miktarı ile kanser oranı paralel bir artış gösteriyor.” (11)

Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prf. Dr. Bülent Tıraş: “1975 yılında %2 olan kısırlık oranının 2005’te %15’e çıktığını ve önümüzdeki yıllarda daha da artacağını söylüyor. (12)

Vatandaş durumdan muzdarip. 70 yaşındaki hacı amca: “Aah evladım” diye başlıyor söze. Gençliğimizde diyor köyümüzde kimse hasta değildi. Seksenlik delikanlılar dağdan odun taşır, tarlalara çalışmaya giderlerdi. Bugünkü nesil hasta evladım hasta, hastalıklı. Herkes hasta bugün. Hastahaneler o kadar artmasına rağmen hasta ve hastalıkların artışına yetişemiyor.” Hacı amcanın serzenişi bu. Bugünkü nesillerin bu denli dayanıksız olmalarında yediğimiz gıdaların, içtiğimiz suların ve aldığımız havanın “hasta” olmasının etkisi yatıyor.

Pazarda organik ürünü neredeyse bulmak imkansız hale geldi. Ürünler ya hormonlu ya da değerlerin çok üstünde ilaçlı. Köyden getirdiği üçbeş doğal ürünü satan da: “profesörün dediğinden bu, bakma kurduna, organiğe gel organiğeeee” diye bağırıyor. “Kurt” deyip geçmeyin. Bir nevi ürünün garanti belgesi o. Çünkü Gdolu ürünü kurt bile yemiyor. Bu ürünler kurtlanmıyor.

Peki bu kadar keşmekeşin olduğu bir hususta neden önlem alınmıyor, alınamıyor. Bunun başında Gdo tohumunu üreten dünya ekonomisine ait dev şirketler geliyor. Örneğin “Monsanto” dünya tarımının neredeyse yarısına tek başına sahip. Şirket 12 binden fazla tohumu patentine almış durumda. Bu tohumları tüm dünyaya ihraç ediyor ve bu satışlardan milyar dolarlar kazanıyor. Şirket bunun dışında madencilik (özellikle petrol), kimya gibi getirisi çok büyük işlerle uğraşıyor. Şirketin aynı zamanda Hiroşima ve Nagazakiye atılan “atom bombalarının” yapımında görev aldığı bilgisi de şirketin insanlara ne kadar faydalı (!) olduğu hususunda bilgi veriyor.

Bu ürünlerin zararlı olduğu bilim adamlarınca resmen kanıtlanmış durumda. 2009 yılından sonra bu ürünleri çoğu ülke yasakladı. İsviçre ülkesine  sokmuyor, Yunanistan, sokmuyor, Avusturya, Macaristan, Fransa, Lüksemburg, Almanya gibi ülkeler ürünün ithalatını yasaklamış durumdalar.Örneğin; Avrupa ve Amerika’da mısır şekerini ülkeye sokmak yasak. “Memleketimin münbit toprakları dururken, şekerpancarımız her yerde yetişirken herhalde “mısırşekeri” Türkiye’de kullanılmıyordur” diye düşünüyorsanız fena halde yanıldınız. Avrupa ve Amerika’nın ithal etmediği, bu yüzden çok ucuz olan bu “şeker” görünümlü “zehir” Türkiye'de yılda 400 bin tonun üzerinde kullanılıyor. Bunlarda üretilenlerin başında kola, meşrubat, reçel ve helva gibi tatlılar geliyor. Maalesef Tatlı imalathaneleri ve pastaneler GDO'lu mısır şekeri kullanıyor.

Meselenin başka boyutu var. Vücut ikliminin sıhhatli olabilmesi için “helal” ile beslenmesi gerekiyor. Bu sebeple İslamda helal kazanmak “ibadet” sayılıyor. Devr-i saadette güçlü kuvvetli bir genç bineğinin üzerinde Efendimiz ve Eshabının yanından geçiyordu. Bu genci gören eshap: “Ya rasülallah bu genç vücudunu Allah yolunda kullansa ne iyi olurdu” deyince, Efendiler efendisi: “Bu genç helalinden rızık kazanmak üzere yola çıktıysa Allah yolundadır” buyurdular.

Haram lokma yiyen birinin kanında yediği haram dolaştığı müddetçe ibadetinin kabul olmayacağına dair rivayetler var. Alkol, sigara vb. sağlığı etkiliyor da bozuk genli gıdalar etkilemiyor mu zannediyorsunuz? Bugün “damarlarda asil kan” yerine “bozuk genler” dolaşan bir insanın alnının secdeye varmakta niçin zorlandığını anlayabiliyor musunuz?

Ayette geçen: “Ey iman edenler sizlere verdiğimiz rızıklardan temiz ve helal olanlardan yiyin (13)” emri ehl-i İslam’a hitap ediyor. Bu ürünlerin helal ve haramlığı ise İslam dünyasında tartışılıyor.

Gene bakara Suresi 205. ayette “Nimeti ve nesli mahvetmeye çalışmayın. Allah fesadı ve bozgunculuğu sevmez” buyrulması sanki tam olarak günümüzü işaret ediyor. İslam düşmanlarının önce tohumları ve ardından insanları ifsad etmeye çalışacaklarını yüce kitabımız asırlar öncesinden haber veriyor.

O halde bize düşen olabildiğinde bu tür gıdalardan uzak durmak. Zira bu gıdalar insan fıtratına tamamen muğayir olduğu için fıtratı bozuyor. Eskilerin “Heykel-i mahsusa” dedikleri vücut helal ile beslenmezse ifsad oluyor. İfsad olmuş vücutta amel-i salih zorlaşıyor. Bu bakımından gıdaları seçerken azami dikkat gerekiyor.

Pazarda doğal olanı titizlikle aramak, meyve alırken güzelliğine değil de doğallığına bakmak ve tornadan çıkmış gibi olan dışı güzel “içi bozuk” meyve ve sebzeleri almamak, şimdilik yapabileceklerimizin başında geliyor.

Neyse mesele uzun ve daha da uzayacağa benziyor. Siz siz olun, yediğinize, içtiğinize, ekmeğinize, aşınıza, midenize giden lokmaya “at izinin it izine karıştığı” bir yüzyılda her zamankinden çok dikkat edin. İslam düşmanlarının oyununa gelmeyin. “Gen”inizle oynanmasına izin vermeyin. “bozuk tohumlardan” ve “tohumu bozuklardan” uzak durun ki sağlıcakla kalabilesiniz…

 

Kaynaklar:

(1)Kemal özer– Deccal tabakta shf.29

(2) www.bilimvesaglik.com

(3) sabah gazetesi 6 kasım 2010

(4) www.bahcebitkileri.org

(5) www.doktorlariz.biz

(6) Timeturk 29.11.2008  

(7) Kemal Özer Deccal Tabakta shf. 92,93

(8) İlkhaber gazetesi 2 mayıs 2007

(9) Zaman 27.06.2005

(10)  www.ntvmsnbc.com

(11) Sabah gazetesi 18 temmzu 2011

(12) Star Haber 22 Aralık 2005

(13) Bakara Suresi Ayet 9