Çalışmak İbadettir Ama Farklı İbadetlerin Yerine İkame Edilemez

e-Posta Yazdır PDF

İdrak etmekte olduğumuz zamanın en mühim hastalığı belki de “İslam’ın Ilımlaştırılması” süreci… Zira hepimiz farklı şekillerde karşı çıksak dahi, fiilen hoşumuza gidiyor bu değişim. Daha önce bu sürecin zararlarına ilişkin çeşitli görüşler beyan edildiğinden, bu yazıda spesifik olarak bu sürecin alt dallarından olan ve sık sık işittiğimiz bir kavram üzerinde durmak istiyoruz.


Yoğun iş temposu, geçim derdi yahut sınavlar… Bir türlü bu işlerden kafamızı kaldırıp kendimize zaman ayıramıyoruz değil mi? Özellikle iş hayatında çok sık duyacağınız bir söylemi biz şimdiden dillendirelim; “Çalışmak da ibadettir.”


Kesinlikle katılmakla beraber, bu cümlede “da” ibaresinin neden ayrı yazıldığına bir kez daha göz atalım. Ayrı yazılır zira burada kullanılan “da” ibaresi dahi anlamına gelmektedir ve yazım kuralları gereği ayrı yazılır. Demek ki neymiş, çalışmak da ibadetmiş. Ancak buradan başka bir mesele daha karşımıza çıkıyor. Sadece karşımıza çıkmıyor adeta tokatlıyor bizi. Çalışmanın dışında belirli ibadetlerin varlığı bu cümlede kesin bir şekilde vurgulanıyor. Bunun yanı sıra çalışmanın da ibadetten sayılabileceği (burada çalışmadan kasıt ümmet için olanı) vurgulanıyor. Fakat hiçbir yerde çalışmanın diğer ibadetleri ikame edebileceği yazmıyor, yazamaz da… O zaman çalışma ortamında, iş hayatınızda birisi size namaz vaktinin kaçmasına yakın bu cümleyi kurarsa, gereğini yerine getirelim ve bu kavramın bir kültür olarak hayatımıza yerleşmesine izin vermeyelim.


Bu bağlamda gelin şu satırlara kulak kesilelim; Cenâb-ı Hak bizden kulluk istiyor. İnsanın yaratılış gayesi, Allâh’a kulluk. Rabbimiz; beş vakit namaz kılmamızı istiyor, Ramazan orucunu tutmamızı istiyor, zekât vermemizi ve Beytullâh’ı haccetmemizi arzu ediyor. Bunlardan başka daha birçok kulluk vazifemiz var.


Bu ibâdetlerin bir zâhiri var. Namazın bir geometrisi, zekâtın bir hesap-kitabı var. Fıkhî bilgileri var. Şartları, rükünleri var.


Fakat bir de bâtını var, rûhu var, derûnu var. İbâdetlerin zâhiri kadar bâtını da mühim. Aslında bâtını esas gaye… Fakat zâhirinin de ihmâl edilmemesi şart.


Hazret-i Mevlânâ, ibâdet hayatımızda zâhirden ibaret kalmamamızı çarpıcı sözleriyle bize hatırlatıyor:


Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın!

Abdest, namaz için belli uzuvların yıkanması ve meshedilmesinden ibâret bir temizlik ve hazırlıktır. Mâlûmdur ki, zaman zaman beşerî ihtiyaçlarla zâhirî abdest bozulur. Abdestin bozulması, hükmî kirliliklerle olur.


Fakat Hazret-i Mevlânâ, namaza hazırlık için girilen o abdest atmosferini hiç kaybetmemek gerektiğine işaretle, âdetâ;


“Zâhirî abdestin bozulsa da, namaza hazırlığın hiç kaybolmasın, namaz iştiyâkın hiç sönmesin, ilâhî huzûra koşma heyecanın hiç solmasın, kalbî sâfiyetin hiç kirlenmesin.” demektedir.


Âdetâ;

Bir vecd ile bin secde eden bir gönlün sergilenmesi arzu edilmektedir.


Abdest mü’minin silâhıdır. Şeytana karşı kullanılacak bu silâhın hiç ârıza yapmaması îcâb eder. Mü’min zâhiren de dâimâ abdestli durmaya dikkat etmeli, kalbinin huzurunun bozulmasına da hiç fırsat vermemeli, dâimâ Rabbinin huzûruna çıkmaya hazır olmalıdır.


Böyle bir abdestle kıbleye, öyle yönel;


Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin!


Namaz iftitah tekbiriyle başlar, selâm ile biter. Fakat Allâh’ın huzûrunda olunduğu şuûru, ilâhî kameraların altında olunduğunun idrâki kulda hiç sona ermezse, kalp dâimâ Allâh’ı zikretmeye devam ederse; dil, el ve diğer âzâlar istikamet üzere, Allâh’ın emir ve yasaklarına uygun hareket ederse, kişinin namazı devam etmiş gibi olur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.” (el-Meâric, 23)


Bu âyet; namazların ihmâl edilmeden muhafaza edilmesi yanında, namazdaki huzur hâlinin namaz haricinde devam etmesi mânâsına da işaret eder.


Böyle bir hâle eren kişi için, namaz doyumsuz bir hazdır. Mevlânâ Hazretleri buyurur:


Âşığa beş vakit namaz yetmez, beş yüz bin vakit ister!


Cenâb-ı Hak ile mülâkatın lezzeti bütün lezzetlerin üzerindedir. İbrahim bin Edhem Hazretleri der ki:


“İlâhî muhabbetteki vecd ve istiğrâkımız, vuslatta tattığımız lezzet ve şevk müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”


Zira;

Namaz Cenâb-ı Hakk’a vuslattır!

Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?

Bu hatırlatmalarla, kıldığımız namazları gözden geçirmemiz, muhasebe etmemiz îcâb eder.


Biz namazdan bu hazzı alabiliyor muyuz?


Yoksa mecburiyet savar bir şekilde, bir an önce bitirip işimize gücümüze koyulma derdiyle mi hareket ediyoruz?


Hangi kalbî ve amelî ârızalarımız bizi bu muazzam ibâdetin lezzetinden mahrum ediyor?


Hak dostlarının işaret ettiği bu mânevî abdest, bu mânevî temizlik ihmâl edilirse, ibâdetlerden arzu edilen netice tam olarak elde edilmez. Hâlbuki mü’min, kıldığı namazın bütün ecrini alma gayreti içinde olmalıdır. Nitekim Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:


“Kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)


Cenâb-ı Hak; ibâdetlerimizi hakkıyla edâ edebilmeyi, ecrinin de tamamına nâil olabilmeyi nasîb eylesin.


Hakkıyla tutulan bir orucu Hazret-i Mevlânâ şöyle müşahhas hâle getirir ve onu konuşturur:


“Oruç der ki:


«–Allâh’ım! Bu mü’min kulun, Sen’in emrine itaat etmek için helâl lokmayı bile yemedi; susuzken su içmedi. Bu mü’min, nasıl olur da harama el uzatabilir?!.»”


Oruç sayesinde, -belli bir süreliğine de olsa- bazı helâllerden bile el çekmek, haram ve şüphelilere karşı daha güçlü bir şekilde mukavemet edebilecek, sağlam bir irâdenin inşâsına yardımcı olur.


Yemek ve içmek meşrû ölçüler içerisinde mubahtır. Fakat israf haramdır. Doyacak kadarından fazla yemek mekruhtur, sünnete aykırı bir davranıştır. Çünkü fazla gıda vücutta nefsâniyetin kuvvetlenmesine sebep olur. Bu yüzden Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:


“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü feyz pınarlarından beslemeye bak! Çünkü yücelere gidecek ve şereflenecek olan, odur.”


“Bedenine yağlı-ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor, azgınlaşıyor ve sonunda günahların kumkuması içinde rezil olup gidiyor.” 


Oruç diğer taraftan açlığı tattırır, acziyetimizi hatırlatır ve vücudumuzun suya, gıdaya olan ihtiyacını fark ettirir. Ya rûhumuz? Onun suyunu ve gıdasını vermeyi unutursak ne olur? Hazret-i Mevlânâ buyurur:


“Rûha mânevî gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdalar sun da; gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”


İnsan, sahip olduğu malı kendi nefsine harcamayacak onu infâk ederek, Allâh’a yaklaşmaya vesile arayacaktır:

Zekâtın zâhiri; insanın ihtiyacından fazla, belirli bir nisâbı aşan malından her yıl, muayyen miktarda çıkarıp, fakirlere, miskinlere ve benzeri muhtaçlara vermesidir.


Sadaka ve infak da bunun farz olan miktardan ötesine verilen addır.


İnfâkın bâtını ise; Allâh’ın ikrâm ettiği rızkın zarûrî ihtiyaç fazlasını, O’na yaklaşmak için Allâh’a geri vermektir. Rızkı, sahip olduğumuz her şeyi bize Mevlâ Teâlâ ikram etmiş, muhtaçları da bize zimmetlemiş ve onlara verilecek;


“Sadakaları Allah alır.” (et-Tevbe, 104) buyurmuştur. Bu şuur içinde yapılabilen bir infakta, sadakayı veren kişi, Allâh’a veriyorcasına hassas ve müeddebdir; mağrur olmak bir tarafa, alan kişiye medyundur, müteşekkirdir. Çünkü o kişi bilir ki, veren, alandan kıyâmet günü itibarıyla daha da muhtaç olacaktır.


Çünkü mal sahibinin, malıyla büyük bir imtihanı vardır. Kıyâmette, o malın hesabıyla karşılaşacaktır. İnfâkını kabul eden kişi, bu hesabın hafiflemesi için büyük bir yardımda bulunmaktadır. Bu sebeple Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri de;


“Veren kişi, alana bir teşekkür edâsı içinde ikrâm etmelidir.” buyurur. Zira infâk eden kişi bu sayede Rabbinin hoşnutluğuna kavuşacak, kendisine gelecek belâları, hastalıkları ve ibtilâları bu sadakalarla ve mazlumların hayır duâlarıyla bertarâf etmeye çalışacaktır. İnfak zarâfetini ve ecrini, Mevlânâ Hazretleri şöyle tarif eder:

“Sen varlığını, malını ve mülkünü güzelce infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”


Yine Mevlânâ -kuddise sirruh-; fakir ve zayıflara yapılan infak ve yardımlardan, aslında ihsan ve ikramda bulunan kimsenin daha çok istifade ettiğini şu şekilde ifade eder:


“Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, in‘âm ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”


Hâsılı mü’min dâimâ ümmetin derdiyle dertlenmelidir. Çünkü paylaşan kişi dert ortağı olur, derman çardağı olur. Mevlânâ Hazretleri ne güzel söyler:


“İlaç, âlemde dertten başka bir şey aramaz.”


İnfâkın bâtınına erenler, mâtemlerin civarında dolaşır, kalbi kırıkları arar, dertlere derman olurlar.


Zaten dîni, derûnî hayatıyla yaşamaya talip olan bir mü’min; malının farz, zarûrî haddeki zekâtını vermekle mes’ûliyetten kurtulduğunu düşünemez. Cenâb-ı Hak, aşağıdaki âyette, bize îmânımızı ve infâkımızı test ettirmektedir:

 “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla «birr»e (yani hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)


İnfak, merhametin meyvesidir. Merhamet ise; sende olanı, onda olmayana, yani mahruma ikrâm etmendir. Diğer bir ifadeyle merhamet; başkalarının mahrûmiyetini telâfi için onların yardımına koşmaktır.


İnfâkın hikmetine erenler, nisap miktarı, havl-i havelân, ihtiyacı kendine ayırma nedir bilmezler. Ellerinde ne varsa dâimâ «lillâh» diyene infâk hâlinde yaşarlar.


Dolayısıyla bir mü’min bütün mahlûkata rahmet ve merhamet tevzî edecek. Bahar yağmurları gibi olacak. Doğan güneş gibi olacak. En kuytu yeri bile aydınlatacak, ısıtacak, soğuk, ıssız ve tenhâ bir yer bırakmayacak.


Bunun için bir mü’minin elindeki dünyalığı tasarruf edişi, ilâhî ölçüler dâhilinde olacak.


Cenâb-ı Hak mü’minin hayatında israf istemiyor. İsraf bir şımarıklıktır. İsraf aşağılık duygusunu bastırma hareketidir.


Pintilik de istemiyor. Pintilik ve cimrilik de dünya malına sığınmaktır. Dünya malını veren Cenâb-ı Hak’tır. Sığınılacak barınak da yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Cenâb-ı Hak cömerttir, cömert kulunu sever.


Molla Câmî’nin şu mısraları gönül almanın kıymetini ne güzel ifade eder:


Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azer’est

Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est


“Kâbe, Âzeroğlu Halil İbrahim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır. Öyleyse bir gönül al ki, hacc-ı ekber gibi sevaba nâil ol!..”


Bu şuur ekseninde Hazret-i Mevlânâ şu hikmete de dikkat çeker:

“Hacca gidenler orada evin (yani Beytullâh’ın) sahibini arasınlar. O’nu bulduktan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”


Haccın bâtını; cidâli, kardeşliği zedeleyici çekişmeleri, nefsânî duygu ve temâyülleri bir tarafa atan kulların, ihramdan başka bir dünyalığa istinâd etmeden, baş açık yalın ayak Hakk’ın kapısına kefen iklimiyle koştukları bir âhiret provasıdır.


Haccın zâhirinde, cemreler taşlanır. Bâtınında ise; hayatın her safhasında, her sahnesinde şeytandan Allâh’a sığınılır.


Haccın zâhirinde de bâtınında da o mübârek yola helâl kazanç ile düşmek şarttır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:


“Nûr ve kemâli artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.”


“Köpek bile atılan bir kemiği veya ekmeği koklamadan yemez.”


Haram-helâl seçmeden dünyalık toplayan bir insanın perişanlığı bu misalden âşikârdır. Allah böylelerinin haccını kabul buyurmaz, onlara; «Lâ lebbeyk!» denileceği bildirilmiştir. Öyleyse hac farîzasını yerine getirmek isteyen kişinin ilk yapacağı iş, kazancının helâliyetini muhasebe etmek olmalıdır.


Haccın bâtınında; sabır, hilim, af gibi güzel ahlâkî hasletleri kazanmak ve onu ömre yaymak vardır.

Hadîs-i şerifte güzel ahlâk şöyle tarif edilir:

“Cibrîl bana Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi:


«Bu din (yani İslâm), Zât’ım için seçip râzı olduğum bir dindir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!»” (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)


İbâdetlerin bu derûnî hakikatlerine erebilmek için, nefsânî temâyülleri terk etmek şarttır. Zira, insanda nefsâniyet ile rûhâniyet çekişme hâlindedir. Nefsâniyet galip geldikçe, rûhâniyet daralır, zevk alamaz olur. Hazret-i Mevlânâ teşbih ile ifade eder:


“İbâdetin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için, içinin dolu olması gerek.” 


Boş bir tabakla ikram olmayacağı gibi, feyiz ve rûhâniyetten hâlî bir kalp ile de ibâdetlerin bâtınına nâil olunamaz.


Yâ Rabbî!.. Bizlere yardım eyle!.. Sen’i her an zikretmek, verdiğin nimetlere hakkıyla şükretmek ve Sana güzelce, muhlisâne bir sûrette ibâdet etmek husûsunda bizlere inâyetini refîk eyle… Bizleri ibâdetlerin derûnuna inebilen, mânâ ve bâtınını yaşayabilen kullarından eyle!.. 

Âmîn!..