Nijer’de Bayram Ben hep tok yattım, onlar açken...

e-Posta Yazdır PDF

Nijer’de Bayram

Ben hep tok yattım, onlar açken...



Kurban Bayramını hakkıyla idrak edebilmek adına, bu bayramı Dünyanın en fakir ülkelerinden birisi olan Nijer’de geçirmek maksadı ile, İstanbul’dan Niamey’e hareket için uçağa geçiyoruz. Uçakta boş yer yok, sanki Ankara-İstanbul iç hatlar seferini yapıyormuşçasına ekseriyeti Türk vatandaşları, kalan kısmı ise Afrikalı ve maalesef misyoner Avrupalılarla dolu. Her yaştan vatandaşımız evini ailesini bayram günü bırakıp, gönlü ak olan bu insanlara bayram sevinci olmaya gidiyor. İHH, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, Yeryüzü Doktorları, Gökkubbe Derneği, Deniz Feneri, Kızılay, TİKA, Diyanet Vakfı ve diğerleri... Görünce derin bir mutluluk kaplıyor içimi ve bu kafilede yer almanın verdiği tarifi imkansız haz.


Aslında Afrika’ya ilişkin ciddi bilgi sahibi olduğumu düşündüğümden, daha önce Nijer’i görmemiş olsam dahi, ne ile karşılaşacağımı aşağı yukarı tahmin edebilmenin rahatlığı var üzerimde. Yoksul ve muhtaç insanlar... Hani bizim ülkemizde de olanlar gibi...

6-7 saatlik bir yolculuk sonrasında kaptanın anonsu ile Niamey’e inişe geçiyoruz. Uçaktan inip bizi karşılamaya gelen kardeşlerimizle buluşuyoruz. Havalimanındaki işlemlerden sonra dışarı çıkıyoruz, kapıda bir sürü insan, birşeyler satmaya çalışanlar, sadaka isteyenler... Her yoksul ülkede olabilecek sıradan şeyler deyip, kendimizi avutuyoruz.  Kalacağımız misafirhaneye doğru yola koyuluyoruz. Geç saatte inmiş olduğumuzdan tam olarak nasıl bir yerde olduğumuzu henüz farketmiş değiliz. Misafirhanemiz, orada gönüllü olarak hizmet eden kardeşlerimizin kurduğu ONG Assama Derneği. Çok önemli hizmetleri olmuş ve olmakta. Günümüze kadar 300’ü aşkın su kuyusunun açılması başta olmak üzere 2006 yılından itibaren düzenli olarak yapılan Kurban faaliyetleri, gıda dağıtım faaliyeteri, okul ve Kur’an-ı Kerim öğretim programları ile medreseler, tarım eğitim programları, sağlık ocağı çalışmaları gibi bir çok alanda hizmet eden kardeşlerimiz, Nijer Hükümeti nezdinde de ülkemizi temsil etmekte. Türkiye ayağında ise Ankara’da yerleşik bulunan Uluslararası Gökkubbe Derneği ile tüm dünya genelinde bu hizmetleri titizlikle yürüten Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı...


Oldukça sıcak bir karşılama, bizden birkaç gün önce gelen abilerimiz, orada yerleşik bulunan diğer kardeşlerimiz... Samimi bir ortam, hizmete adanmış gönüller. Geç vakit olduğundan dinlenmeye çekiliyoruz. Sabah namaz sonrası birkaç abimiz ile yürüyüşe çıkıyoruz ve Nijer algımız tamamen dağılıyor. Zira Nijer’i ikinci evi gibi gören kıymetli bir abimiz, bulunduğumuz yerin en işlek cadde olduğundan bahsediyor. İyi de ben cadde göremiyorum ki...


Biraz daha ilerliyoruz, farklı sokaklara dalıyoruz ama her yer aynı... “Burası ülkenin başkenti” diyor başka bir abimiz şaşkınlığımızı görünce, “köyleri görünce ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!” diye de ekliyor. Benzer cümleleri farklı abilerimizden de duyuyor ve şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz.


Bu yıl bayramın ülkemizden bir gün sonrasına denk gelmesi nedeniyle, ziyaretler için bir gün daha kazanıyoruz. Sabah saatlerinde ilk ziyaretimizi yapmak için yakın mesafede bulunan bir köye doğru yola çıkıyoruz. Yapılan medreseleri, bir çok yerde açılan su kuyularını göreceğiz. 


Kısa mesafe olmasına rağmen yolların olmaması nedeniyle tahminimden daha uzun sürüyor yolculuk. Yolda sabah gördüğüm manzaraların benzerleri. Yüzlerinde sefaletin verdiği mahcubiyet ama gözlerinde derin bir gülümseme.


Nihayet köye ulaşıyoruz. Daha köye girmeden gelişlimizi gören çoluk, çocuk, kadın ne varsa toplaşıyorlar. Çocuklar sarıyor etrafımızı, farklı renkte insanlar... Elektrik yok, su yok, daha fenası ev diye kaldıkları yer yaklaşık 4-5 m2, sap, saman ve çamurdan bir göz odacık. Çocukların üstü başı yırtık, yüzü gözü toprak içinde, zayıflar ekseriyetle... Biraz köyü gezelim diyoruz. Birkaç kadın sırtlarında 3-5 aylık bebekleri ile havanda birşeyler dövüyor. Soruyorum nedir bu diye, “millet” diyor arkadaşlarımız, yerel bir bitki, biraz kuş yemine benziyor. Bunu havanda dövüp, bulanık su ile katık yapıp pişiriyorlar ve günde genellikle tek öğün yedikleri çorba gibi birşey ortaya çıkıyor. “Sadece millet mi, başka birşey yok mu?” diye soruyorum. Cevap tek kelime, “yok”.


İşte ilk olarak o zaman anlıyorum, “yok” tam olarak ne manaya geliyor. Çocuklara sarılıyorum, bazıları korksa da bizden, bir kısmı uzattığınız şeker ile niyetinizin kötü olmadığını anlamış gibi yanaşıyor. Siz sarıldıkça daha çok sokuluyorlar yanınıza, “bizi bırakma” dercesine... Utanıyoruz, yıllarca onlardan bihaber nasıl yaşadık, nasıl üç öğün mükellef sofralara oturup, tıka basa doldurduk midemizi. Kızım geliyor aklıma hemen, sarıldığım çocuğa bakıyorum şefkatle. Verdiğim şekeri elinde sımsıkı tutmuş, açıp da yemeye kıyamıyor belli ki... Daha da utanıyorum, yer yarılsın da yerin dibine girelim, orada kalalım istiyorum. Orada kalalım da, bu insanlar gözlerimin içine bakmasın istiyorum... Utana sıkıla, bizimkilerin yaptırdığı medreseye kafamı uzatıyorum. Bizim geldiğimiz gören çocuklar hep bir ağızdan öyle içli bir Fatiha Şerif okuyorlar ki, her lafzı yüreğinize batıyor. Sevgi çığlıkları ile etrafımıza cennet neşesi saçan çocuklar, minnettar ve çekingen gözlerle bizlere bakan kadınlar, her adımımızda yanımızdan ayrılmayan gençler, “bir daha ne zaman geleceksiniz?” diyerek, daha da utandırarak uğurluyorlar bizi...


İlk ziyaret sonrası Afrika algımın nasıl değiştiğini, uzaktan ahkam kestiğim anları düşünüp hayıflanıyorum. Arkasından benzer manzaralara sahip birkaç ziyaret daha gerçekleştiriyoruz. Gözlerimiz nemli, yüreğimiz yanık. O an bile kendimizi düşündüğümüzün en net göstergesi, “nasıl bir şükürsüzlük içerisindeyiz” diye mırıldanmamız oluyor galiba. 


Nijer’de çok yetimhane varmış. Hatta misyonerlerin en çok faaliyet gerçekleştirdikleri yerler olduğu söyleniyordu. Tadilatı için yoğun çaba sarfedilmiş olan bir yetimhaneyi de ziyaret ediyoruz. Yolda Nijer nehrinin sütlü kahve renginde yıkanan insanlar, çamaşırlar görüyoruz. Hatta içmek için bile bu suyu kullandıklarını gözlerimle müşahede ediyorum. Şaşkınlık, üzüntü ve ağır bir manevi yorgunluk... Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi... Düşünüyorum da ben hep tok yattım onlar açken... Yazık ki ne yazık bana, bize...


Niamey’de bulunan yetimhaneden içeri giriyoruz. Daha önce Fransızların tabelaları yerinde Türk Bayraklı tabelalar görünce bir nebze olsun rahatlıyorum. Tadilatı yapılıp, ek binalar ile devlete teslim edilmiş bu yetimhane. Nijer şartları göz önüne alındığında nispeten iyi diyebileceğimiz bir yer. İçeri doğru hareketleniyoruz, çocuklar koşarak kucağınıza atlıyor, sevgiye aç olduklarını haykırırcasına... İçerde beşiklerde yatan daha minik bebekleri görünce o tarafa doğru yöneliyorum. Hüznüm daha da bir artıyor kapıdan adımımı atınca... O esnada yerde ana kucağında yatan henüz bir yaşlarındaki çocuk gözüme çarpıyor. Eğilip yaklaşıyorum yanına, biraz sevip okşuyorum. Yüzünde bir tebessüm beliriyor. 1,5 yaşındaki bayramda yanında olamadığım kızım geliyor tekrar aklıma, ayağı ile oynadığımda nasıl kahkahalar attığını hatırlayıp, gayri ihtiyari o çocuğun da ayağına dokunup çekiyorum elimi, yüzündeki tebessüm artıyor. O güldükçe ben ağlıyorum, o güldükçe ben insanlığımdan utanıyorum, utandıkça kalkamıyorum oturduğum yerden. Sanki “ağlama amca, Allah sana herşey vermiş, sen bol bol şükret” der gibi bakıyor yüzümden akan gözyaşlarına... Ya da tanıdık geldi gözyaşı ona, zira hep akıtıyor ya geceleri masum yüzünden bolca...


Gece uyuyamıyoruz hiçbirimiz. Sessizce bakıyoruz birbirimize konuşmadan. Halbuki yarın kurban için bize verilen bölgeye gideceğiz erkenden. Biraz da olsa dinlenmemiz lazım ama yok olmuyor.


Sabah namazı akabinde erkenden herkes kendi bölgesine dağılıyor. Ayrılmadan önce dualar ediliyor ve yola koyuluyoruz. Biz Nijer’in Simiri bölgesine yaklaşık 50-60 km’lik bir yolculuktan sonra ulaşıyoruz. Yerel yetkililer ile görüşüp, bayram namazı için herkes ile birlikte açık bir alana gidiyoruz. Farklı bir atmosferde bayram namazı, eski olmasına rağmen bayramlık olduğunu hemen anlayabildiğiniz kıyafetler içerisinde çocuklar. Bir tanesine şapkamı takıyorum, bana karşı olan tedirgin bakışları sıcak bir yakınlığa dönüyor. Yerel bir dil konuştuğundan anlaşamasakta, o bana gülüyor, ben ona gülüyorum... 


Ve bayramlaşma sonrasında kesim alanına varıyoruz. Hayvanlar bile açlıktan zayıf burada. Sıcak ve koşuşturmaya rağmen, elhamdülillah kurban faaliyetlerini sıkıntısız atlatıyoruz. İnsanlar belki yılda bir defa yiyecekleri etlere kavuşabilmek için sıradalar. O nedenle bayramın onlar için mahiyeti çok daha farklı. Belki de ilk kez bu tablo ile karşılaştığımızdan, herkese karşı bize bu hizmette bulunma fırsatı verdiklerinden dolayı minnet duyguları ile ayrılıyoruz yanlarından. Araçla bölgeden ayrılırken uzaktan şöyle bir kez daha baktığımda, geride mütebessim insanlar yanında, gerçek bir bayram bırakılmış olduğunu görüyorum. İşte hem onlar için ve hem de bizim için bayram tam anlamı ile bu vaziyeti müşahede ile başlamış oluyor.


8 ayrı bölgede kurban faaliyetlerini gerçekleştiren ekibimiz, yavaş yavaş toplanma alanımıza gelmeye başlıyorlar. Kimi oldukça uzak bir bölgede, kimisi yakın bir köyde faaliyetleri tamamlamanın verdiği huzur ve tatlı bir yorgunluk ile dönmüşlerdi. Başkent Nimaey’de kesilen kurbanlardan bir kısmı ise dağıtım için poşetlenmiş, belirlenen ailelere dağıtılacaktı. İnsanlar akşam üstü diye belirtilmiş olunmasına rağmen, dağıtım merkezi önüne sabah saatlerinde gelmiş, sıcak altında oturuyorlardı. Kalabalık arttıkça bizim de tedirginliğimiz artıyordu. Zira kesim yapılan her bölgede dağıtım da yapılmaktaydı. Bu sebeple mevzu bahis  alana sadece belirli sayıda hisse gelmişti. Bebekleri ile bekleyen kadınlar, saatlerce kapıları aşındıran insanlar... Akşam çocuklarına bir parça et pişirebilmek için ezilmeyi göze alan anneler... Bunu anlatacak kelime yok, cümle kuramıyorum. Ya bekleyip eli boş dönen olursa?


Nitekim öyle de olacaktı. Zira birçok dernek, vakıf, STK ve devlet kurumu burada kurban organizasyonuna katılmış olsa dahi, oradaki yaralar bir anda sarılamayacak, herkese belki ulaşılamayacaktı. Bunu müşahede etmek ruhumuza ağır geliyor, diyecek söz bulamıyorduk. 


Kısacası bu ve buna benzer birçok kare şu an taptaze zihnimde. Biz sadece şükrümüzü arttırmak için gitmedik oraya, evet ilk yansıması bu olmalıydı belki bu ziyaretimizin, ancak asıl olan artık omuzlarımıza daha ağır bir yük olarak yüklenmek zorunda kaldığımız sorumluluğumuz... Dünyanın herhangi bir yerinde, kardeşlerimiz sefalet ve yokluk içerisinde. Bizim burun kıvırdığımız herşey onlar için paha biçilmez. O zaman daha çok şey yapmak lazım. Çünkü orayı görerek mesuliyetimizi misli ile arttırmış olduk. Sadece Afrika değil elbet, tüm dünya coğrafyası... 



Akif’in dediği gibi;


Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım. 

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!


İşin özü bu bayramı hamdolsun Afrika’da, dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde geçirmek lütfu ile lütuflandık.  Artık yüreğimiz orada, o insanlarla beraber... Vesile olanlardan Rabbim razı olsun, rahmeti ile muamele etsin. Bu yazı ile belki orada yaşadığımız duyguları hakkı ile anlatamamış olabiliriz. Ancak amacımız sizi de Afrika’ya, Balkanlar’a, Suriye’ye, Kırım’a, kısacası dünyanın her köşesindeki mazlumların yakınına çağırmak. 


Öyleyse en azından seneye Ramazanı, Kurbanı yine mesafe olarak uzaklarda ama iç dünyamıza çok yakın bir yerlerde geçirmeye, kendimizle hesaplaşmaya, kardeşlerimizle buluşmaya, ne dersiniz?


Selam, dua ve baki muhabbetlerimle...