Akıl Mürşid Olur Mu?

e-Posta Yazdır PDF

“Hıristiyanlar âlim olunca, Hıristiyanlıkla alakaları kesilir, Müslümanlar cahil olunca İslamiyet’le alakaları kesilir.” der Charles Mısmer.

Evet, İslamiyet’te akıl ve nihayetinde kastedilen düşünmek, yani tefekkür elbette ve şüphesiz çok ama çok önemlidir. Zira bu hususta Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de muhtelif yerlerde birçok ayet bulunmaktadır. Fakat akıl, her hususu kavrama yetkisi noktasında yetersiz kalmakta, farklı unsurlar ile desteklenme zaruriyetine maruz bulunmaktadır.

İslâm, akla büyük bir değer verir. Onu, Allah katında mes’ûl sayılmanın iki temel şartından biri olarak kabul eder. Akla bu derecede ehemmiyet veren İslâm, mü’minleri her vesîleyle, hayatın hakikatlerini ve ilâhî beyanların hikmetlerini tefekküre yönlendirir.

Rabbimiz yarattığı sayısız varlık içinde insanı eşref-i mahlukat olarak yarattı. Onu akıl, izan gibi pek çok vasıfla tezyin etti ve imtihan için dünyaya gönderdi. Yarattığı kulların hususiyetlerini şüphesiz onlardan çok daha iyi bilen Rabbimiz, aklın gaye-i hak noktasındaki yetersizliği ciheti ile de insanlığa rehber olması sebebi ile 124 bin küsür peygamberi insanlığa göndermiş, vahiy ve kitaplar ile de hakikat yolunu böylelikle aydınlatmıştır. Bu dahi aklın belli hususlarda yetersizliğini göstermeye delil olarak yeterlidir.

Hâlbuki felsefe ve benzeri yollar, peygamberlerin tebliğ ve irşâdı olmadan, kendi gayretleriyle, hakikati anlamak iddiâsındadırlar. Lâkin insanlar, peygamberlerin hiçbir dünyevî karşılık beklemeden, Allâh’ın zât ve sıfatları hakkında verdikleri o muhteşem ilmin bir zerresini, binlerce senelik felsefî düşünce, araştırma, inceleme, müşâhede ve nefsi arındırma yoluyla bile elde edemezler.

İşte bu bağlamda fani hayatımızı anlamlandıran, bilinmeyen ve merak edilenlerini açıklığa kavuşturan, akıl ve kalp için her bakımdan tatminkar deliller ihtiva eden yegane kitap şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Yine bizlere yol gösterici olması bakımından Peygamberler ve yaşayışları da önemli birer kaynaktır.

Bu hususu Mevlana Hazretleri şöyle ifade ederler;

“Çocuk aklı bile; kitapla meşgul ol! der. Fakat çocuğun kendi kendine kitaptan bir şey öğrenmesi mümkün değildir.

Hastanın aklı da onu hekime çeker, götürür. Ama aklı kendisine ilaç olamaz.

Allah’ın fazl u keremine her boşboğaz yol bulsa idi, Cenab-ı Hak bu kadar peygamber gönderir miydi?”

Peygamberler, tüm insanlık için, Allah’ın en büyük nimetidir. Onların Allah’ın zat ve sıfatları hakkında verdikleri muhteşem ilmin cüz’i bir kısmını bile, insanlar, binlerce senelik felsefi düşünce, araştırma, inceleme ve müşahede ve nefsi arındırma yolu ile elde edemezler.

Bu hususta İmam-ı Rabbani Hazretleri de şöyle buyurur;

“Peygamberler alemlere rahmettirler. Allah Teala bu yüce insanlar aracılığı ile bizim gibi cüz’i akıl sahiplerine kendi Zat’ını ve sıfatlarını bildirmiş ve bizleri anlayışımız nisbetinde Zat’ına ve sıfatlarına mahsus yüceliklerden haberdar etmiştir. Yine peygamberler vasıtası ile nelerden razı olduğunu ve nelerden hoşnut olmadığını bizlere bildirmiş, dünyevi ve uhrevi menfaatlerimizi zararlarımızdan ayırma imkanı bahşetmiştir. Eğer peygamberler olmasaydı, beşer aklı, ne Allah’ın varlığını (kamilen) idrak edebilir, ne de O’nun yüceliklerini kavrayabilirdi.” 

“İlim şehrinin kapısı” olarak tavsif buyrulan Hz. Ali (r.a.), “Din, sadece akılla bilinecek olsaydı, mestin üzerinin değil, altının meshedilmesi gerekirdi”, sözü ile din karşısında aklın takınacağı tavrı son derece açık ve seçik olarak ortaya koymaktadır. Yani dinin hükümlerini akıldan öğrenmek gerekseydi, namaz içinde kahkaha ile gülen kimsenin sadece namazının bozulması gerekirdi. Zira namaz içinde olmayan kimsenin kahkaha ile gülmesi, abdestine zarar vermez. İslâm’ın hükümleri dikkate alındığı zaman, böyle bir hareketi namaz içinde yapan kimsenin hem namazı, hem de abdesti bozulur.

Bunun  yanı sıra felsefe ve benzeri yollar, peygamberlerin tebliğ ve irşâdı olmadan, kendi gayretleriyle, hakikati anlamak iddiâsındadırlar. Lâkin insanlar, peygamberlerin hiçbir dünyevî karşılık beklemeden, Allâh’ın zât ve sıfatları hakkında verdikleri o muhteşem ilmin bir zerresini, binlerce senelik felsefî düşünce, araştırma, inceleme, müşâhede ve nefsi arındırma yoluyla bile elde edemezler.

Ayrıca bir hakikattir ki, aklın ortaya koyduğu bilgiler; şüphe, tereddüt, hatâ, noksanlık ve yanılma tehlikelerinden hiçbir zaman tam olarak arınmış olamaz. Zira akıl; kanaatlerin, kalıplaşmış düşüncelerin ve dış çevreden gelen müsbet ve menfî telkinlerin az veya çok, ama mutlakâ tesiri altında kalır. Hırs, öfke, heves gibi zaaflardan; unutma, dalgınlık ve hatâ gibi kusurlardan bütünüyle kurtulamaz. Onun ulaştığı pek çok hüküm, bu dış renklerle boyanmış ve karışmış olarak ortaya çıkar. Yani akıl, hatâsız bir kaynak değildir.

Kadim Yunan’da aklın zaafını gösteren şöyle bir hâdisenin yaşandığı nakledilir:

Bir genç, hukuk tahsil etmek için bir filozofa mürâcaat eder. Bunun için kararlaştırılan ücretin yarısı peşin ödenecek, diğer yarısı ise, talebe ilk aldığı dâvâyı kazandığı takdirde ödenecektir. Bunun mânâsı, talebe ilk dâvâyı kazandığı takdirde, öğrenim mükemmel olmuş ve hoca ikinci takside hak kazanmış demek olacaktır.

Lâkin tahsil nihâyete erdikten sonra, talebe hocasına verdiği ilk taksidi kâfî sayıp ikinci taksitten vazgeçmesini ister. Bu istek yüzünden ilk dâvâ, hoca ile talebe arasında gerçekleşir.

Duruşmada talebe, hâkimler heyetine:

“–Ben bu dâvâyı kazansam da kaybetsem de bu parayı vermemem gerekir.” der. Hâkimin:

“–Neden?” diye sorması üzerine de şu izahta bulunur:

“–Dâvâyı kazanırsam, kararınız gereğince; yok eğer kaybedersem ilk dâvâyı kaybetmiş olduğum için, dâvâlıyla aramdaki anlaşma gereğince bu parayı vermemem gerekir.”

Buna mukâbil, hocası filozof da aynı şekilde:

“–Ben bu dâvâyı kaybetsem de kazansam da bu parayı almam gerekir.” der. Yine hâkimin:

“–Niçin?” suâline şu karşılığı verir:

“–Kazanırsam, kararınız gereğince; kaybedersem, dâvâlıyla aramdaki anlaşma gereğince, parayı almam lâzım. Çünkü ben kaybettiğim takdirde o, dâvâ kazanmış olacak ve ikinci taksit için gereken şart gerçekleşmiş ve borç doğmuş olacaktır.”

Görüldüğü üzere her ikisinin iddiâsı da gâyet aklî ve mantıkîdir. Demek ki akıl ve mantık, bu misalde olduğu gibi, zaman zaman kendi ördüğü duvarların içine kendini hapsedip çıkmaz sokaklara girebilir. Tıpkı bir duvara; “Buraya ilân asmak yasaktır!” diye, kendisi de ilân olan bir levha asarak kendi kendini tekzip etmek gibi… 

Bu sebeple her insanın, mânevî terbiyeden geçmesi zarûrîdir. Noksanlıklarını görüp telâfîsine gayret edebilmek için, kendi hâlini seyredebileceği bir hakikat aynasına ihtiyacı vardır.

Bu ayna; en başta Kur’ân-ı Kerîm, daha sonra Kur’ân’ın şerh ve îzâhı mevkiinde olan Allah Rasûlü’nün Sünnetti, son olarak da Allah Rasûlü’nün izinde sadâkatle yürüyen, takvâ ehli, âlim ve ârif zâtlardır. İnsan, bunların tebliğ ve irşâdı olmadan, kendi kendine, ne aklını selîm hâle getirebilir, ne nefsini tezkiye edebilir, ne de kalbini tasfiye edebilir.

Aklın; insan, kâinat ve bunlardaki hakikatlere bir ayna mesâbesinde olan Kur’ân-ı Kerîm üzerinde tefekkür ederken elde edeceği netice, tıpkı topraktan çıkarılan ham mâdenler gibidir. Bu mâdenleri mâmûl hâle getirense, îman muhabbetiyle dolu bir kalptir.

Kalp; hissiyâtın, yani duyguların merkezidir. Allah’tan gayrısından tasfiye edilerek mânen seviye kazanmış bir kalbin “hads, ilham ve sünûhât” kelimeleriyle de ifâde edilen salâhiyet ve kudreti, aklın sunduğu delilleri birleştirerek, tıpkı kırık bir vazonun parçalarını bir araya getirip aslî şeklini ortaya çıkarmak gibi, hakikatin kâmil mânâda idrâkini temin eder.

Hakikaten Kur’ân-ı Kerîm, kalbin seviyesi nisbetinde derinliğine dalınabilen uçsuz bucaksız bir okyanus gibidir. Nasıl ki yüzme bilmeyen biri, ancak sığ sularda kulaç atabilirken, mâhir bir dalgıç, denizin en derin yerlerine dalar; kıyıdakilerin göremediği, acâyip, garâip ve değişik manzaralarla bambaşka âlemler seyrederse, takvâ yolunda kalben merhaleler kat eden kimseler de Kur’ân’da pek çok hikmet tecellîleriyle karşılaşır, ondan gerçek mânâda feyz alırlar. Nasıl ki derin bir kuyuya bakan insanın başı dönerse, Kur’ân’ın hakikatinde derinleşen bir kalbin duyuşları da sonsuza açılır, kulu hayret vâdilerinin yolcusu kılar, mârifetullah’tan hisseler almaya sevk eder. 

Bu yazı, Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin sohbet ve eserlerinden  derlenmiştir.