Dar-I Fena’dan Dar-I Beka’ya Yolculuk

e-Posta Yazdır PDF

Dünya Telaşı İçinde Takva Azığına Ulaşma Mücadelemiz

“Nefsini tezkiye eden elbette felaha kavuşmuştur.”  buyruğu sırrınca iç alemimizin, gönül dünyamızın bu ölçülerde terbiye edilmesidir, “Takva”.

Diğer bir ifade ile, kulun Rabbi ile kalpte buluşması; yani merhamet, şefkat, affedicilik, hilm gibi cemali sıfatların kalpte tecelli bulmasıdır. Yani kulun her nefeste, Rabb’inin huzurunda olduğu bilinci ile hareket etmesidir. 

İşte bu kısa tanımlama sonrasında, şu soruyu sormak lazım gafil nefsimize; biz ne için yaşıyoruz? Dar-ı Fena olarak bilinen fani dünya hayatının geçici saltanatı mı bizi cezbeden, yoksa Dar-ı Beka’nın yolcusu olduğumuzun farkında olmamıza rağmen zor mu geliyor kabullenmek?  

Geçim derdi, ailevi sorumluluklar, iş ya da okul hayatı ya da çeşitli renklerle bezenmiş fani aldanışların cazibesi ve nihayet hepsinin genel adıdır, dünya telaşı... Asırlardır vazgeçilmeyen şifreli sözcükler, özellikle son günlerde belki hepimizin çok sık kullandığı iki kelime, dünya telaşı... Birçoğumuz etrafımızda olan bitenin, az ya da çok, şöyle veya böyle farkındayız. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, hissettiklerimiz ve en mühimi bize doğrudan  bildirilenler, ahirete yolculuğu haykırıyor duymayan kulaklarımıza...Kimimiz bahanelerin ardına sığınırken, kimimiz görmemezlikten gelmeyi tercih ediyoruz gerçekleri. Peki ne kadar huzurluyuz iç dünyamızda hiç düşündük mü? Ufak tefek sıkıntılar karşısında nasılda manevi bir çöküş yaşıyoruz ruhumuzda değil mi! Peki bir çaresi yok mu bunun diye soruyoruz kendimize ve cevabı yine Rabb’imiz veriyor bize;

“ ... Her bir nefis ve onu düzenleyene, ona hem fücuru ( Allah’tan uzaklaştıran kötülükleri), hem de takvayı ( Allah’a yakınlaşma yolunu) ilham edene yemin olsun ki, iç alemini temizleyen, onu arındıran felaha ermiştir. Onu temizlemeyen, günahlar ile örten ise felakettedir.”  

Bu minvalde bakıldığında, hem dünya ve hem de ahiret saadeti için tek yolun, hakiki bir takva hayatı yaşama gayreti ile oluşabileceği açıktır. Bu hususta Mevlana Hazretleri şöyle buyururlar;

“ Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da, Firavun da ölmediler; senin içinde yaşamaya devam etmekte, senin varlığına gizlenmiş ve senin gönlünde savaşlarına devam etmekteler. Bu sebeple birbirine düşman bu iki kişiyi kendi içinde araman gerektir.”

Ebu Zer (r.a.), Rasulullah (SAV)’in bir gün şöyle buyurduklarını rivayet eder;

“Ben bir ayet biliyorum. Şayet insanlar ona göre yaşasalardı, hepsine kafi gelirdi.” buyurmuştu. Ashab-ı kiram;

“Ey Allah’ın Rasulü, bu hangi ayettir?” diye sordular.

Efendimiz (SAV); “... Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah Teala ona bir çıkış yolu ihsan eder.”  ayetini tilavet buyurdular.(İbn-i Mace, Zühd, 24)

Yine bir kimse Efendimiz (SAV)’e gelerek; “Ya Rasulullah, yolculuğa çıkıyorum, benim için dua ediniz.” dedi.

Fahr-i Kainat Efendimiz (SAV); “Allah sana takva nasib etsin.” buyurdular.

O kişi; “Biraz daha Ya Rasulullah!” deyince; “Allah senin günahlarını bağışlasın.” buyurdular.

Sahabi; “Biraz daha, anam-babam Sana feda olsun Ya Rasulullah!” deyince,

Rahmet Peygamberinin mübarek dudaklarından şu dua göklere yükseldi; “Allah Teala, bulunduğun her yerde, sana kolayca hayır yapmanı sağlasın!” (Tirmizi, Deavat, 44/3444)

İşte Efendimiz (SAV), kendisinden dua isteyen kişiye önce takva, sonra günahlarının bağışlanması ve nihayetinde hayır yapabilmesi için dua buyurmuşlardır. Zira takva olmadan diğerlerinin olması pek mümkün değildir. 

Yine İmam-ı Azam Ebu Hanife, elbisesindeki çok ufak bir lekeyi temizlemekle meşgul iken, kendisini görenler;

“Ya İmam! Temizlemek için çaba sarfettiğiniz leke, sizin fetvanıza göre namaza mani değildir. Ne diye bu derece zahmet çekmektesiniz?” diye sorduklarında;

Büyük İmam şu calib-i dikkat cevabı verir; “O fetva, bu takva!” 

İşte bu ölçüler dikkate alındığında unutmamalıyız ki, Rabbimiz yarattığı sayısız varlık içinde insanı eşref-i mahlukat olarak yarattı. Onu akıl, izan gibi pek çok vasıfla tezyin etti ve imtihan için dünyaya gönderdi. Adem (a.s)’dan bu yana sayısız insan bu imtihana girdi. Şimdi ise sıra bizde... Nefes alabiliyor ve şu an gönül dili ile buluşmuş, bu yazıdan bir şekilde haberdarsanız, okuyor ya da dinliyorsanız, imtihanımız halen devam etmekte demektir. Belki süremiz azaldı ancak hala bir umut var. Zira Allah (C.C.)’ın rahmeti sonsuz... Nasuh bir tevbe ile takva alemine ilk adım için belki hala vaktimiz vardır. Öyleyse ne duruyoruz. Merhameti sonsuz Rabbimiz, Kur’an-Kerim’de tam 258 yerde iç dünyamıza takva ile hitap etmektedir. 

Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, bu hususu şöyle ifade ederler;

“Takva, yasaklardan kaçınmak, emirlerine sarılmak sureti ile Cenab-ı Hakk’ın himayesine girmek, Allah’a sığınmak demektir. O, celal sahibi yüce Allah’ın gazabından ve azabından korkarak, rahmetinin gölgesine girmeye gayret etmek demektir. Bunun için de nefsani arzuların köreltilmesi ve ruhani istidatların inkişaf ettirilmesi zaruridir.”

Hepimizin bildiği gibi, büyüklerimiz gerçek manada imanı, dil ile ikrar ve zihinle değil kalp ile tasdik olarak beyan etmişlerdir. Bu bağlamda takva, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalbin korunması, Allah’a yakınlaştıracak her şeye de muhabbet içerisinde olmaktan geçer. Buradan hareketle, Allah Resulü’ne büyük bir aşk ve muhabbet ile bağlanmak, tüm mahlukata Halık’ın nazarı ile merhamet ve şefkat ile bakacak bir muhabbet içersinde olmamız gerekmektedir. 

Takva üç derecedir; yasaklardan kaçınmak, emirlere riayet etmek  ve nihayet daima Cenab-ı Hak ile beraberlik duygusu taşıyabilmektir. İşte bu sonuncusu takvanın havas için olan ölçüsü, en yüksek derecesidir. Bize “... Şahdamarından daha yakın...”  olduğunu bildiren ve kullarına “Nereye gitseniz yine sizinle beraberdir.”  diye haber veren Cenab-ı Hak ile beraberlik; O’nunla birlikte olduğumuzun şuuruna varabilmek, cemali sıfatlar ile müzeyyen hale gelebilmektir. Bu şekilde takva kılıcını kuşanan kalpte, doğru ve yanlışı muhakeme ilhamı oluşur. Eşyanın hakikatini anlama şuuruna erer. Tüm sıkıntı ve problemlerini, Kur’an ve sünnet dairesinde çözer, huzur ve sükun bulur. İnsan takva deryasına dalıp derinliklere indikçe, Kuran’ı ve kainatı idrakte başkalaşır. Kainatın derunundaki sır ve hikmete mazhar olur. Böylelikle, küçük yaşlarda daha çok dillerde terennüm eden, Yunus’un “Sarı Çiçek” ilahisinde de belirttiği, belki bugüne dek hikmeti ve sırrını fark edemediğimiz üzere, bitki ve hayvanatın, akarsu ve dağların dilini anlamaya başlar. Sarı çiçeğin dile geldiği ve kendisini tanıdığı, bu vesile ile çiçek ile konuşabilecek bir gönül kıvamına erişmiş olduğunu anlayabildiğimiz gönlü pak Yunus ne diyor;


Sordum sarı çiçeğe

Boynun neden eğridir

Çiçek eydür derviş baba

Kalbim hakka doğrudur


Sordum sarı çiçeğe

Sen beni bilir misin?

Çiçek eydür derviş baba

Sen Yunus değil misin?


O halde vakit tamam olmadan, ömür sermayemiz bitmeden kendimize gelelim, takva elbisesini giymek için dua ve gayret edelim. Son olarak Zeyd İbni Erkam’dan rivayet edilen Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in duası ile nasiplenelim;

 “Allâhümme innî eûzü bike mine’l-aczi ve’l-keseli ve’l-buhli ve’l-heremi ve azâbi’l-kabr. Allâhümme âti nefsî takvâhâ, ve zekkihâ ente hayrü men zekkâhâ, ente veliyyühâ ve mevlâhâ. Allâhümme innî eûzü bike min ilmin lâ yenfa‘ ve min kalbin lâ yahşa‘ ve min nefsin lâ teşba‘ ve min da‘vetin lâ yüstecâbü lehâ: 

Allahım! Âcizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve kabir azâbından sana sığınırım. Allahım! Nefsime takvâ nasip et ve onu her türlü günahtan temizle; onu en iyi temizleyecek sensin. Ona yardım edip eğitecek sadece sensin. Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”

Amin.