KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE MÜSLÜMANIN MODERNİTE İLE İMTİHANI

e-Posta Yazdır PDF

“Muhafazakâr söylemleri olanın, Muhafazakâr eylemleri de olmalı.”1


Küreselleşme, şüphesiz günümüzün en moda kavramlarından biridir. Gerek bilimsel-akademik, gerekse siyasal-bürokratik düzlemlerde, çeşitli verilerle kendisine en çok atıf yapılan, en sık anılan kavramların başında küreselleşme gelmektedir. Seven ve destekleyen de, eleştirip karşı çıkan da bir şekilde kendisini küreselleşme kavramıyla içli-dışlı olmak durumunda hissetmektedir. Kimileri için özgürlük, açıklık ve karşılıklı etkileşim temelinde, yeni ve daha iyi bir dünyanın kurulmasında anahtar bir süreç olan küreselleşme, kimileri için de eşitsizlik, sömürü ve gelişmişlerle az gelişmişler arasındaki uçurumun daha da açıldığı bir dünyaya kapı aralayan dehşet verici bir süreçtir.2


Bu bağlamda dünya ile iktisadi açıdan bütünleşmek, karşılaştırmalı üstünlükler temelinde uzmanlaşmak olarak ifade edilebilecek olan küreselleşme, siyasal anlamda çoğulcu demokrasi, sivil yönetim, özgürlükler ve insan hakları konularında evrensel standartların yakalanması olarak tanımlanabilir. Daha açık bir ifade ile küreselleşme, siyasetten ekonomiye, spordan sanata, ticaretten kültüre, bireyler, topluluklar, devletler ve uluslar arasında gittikçe artan etkilenim3 sürecidir (Bülbül, 2009).


Bu bağlamda küreselleşmenin genel olarak üç boyutu mevcuttur. Birincisi ekonomik boyutudur. Ülkelerin hiçbirinin ekonomik yönden kendileri için tam anlamıyla yeterli olmadıkları zamanla anlaşılmıştır. Hammadde, işgücü, mamul ve pazar açısından tüm ülkelerin kendi başlarına hareket edemedikleri, yetersiz kaldıkları ve birbirlerine muhtaç oldukları görülmüştür. Bu durumda ellerindeki kaynakları paylaşmak ve bu şekilde büyümeye çalışmanın en doğru düşünce olduğu ortaya çıkmıştır  


Küreselleşmenin diğer bir boyutu da siyasi boyutudur. Ekonomik boyutunda sözünü ettiğimiz bütünleşmeler, dünyadaki siyasi yapıyı da etkilemiştir. Çünkü pek çok siyasi sorunun temelinde, ekonomik çatışmaların, çıkarların ve sorunların yattığı bir gerçektir  Bu bağlamda küreselleşme ile “ulus devlet” kavramının öneminin giderek azaldığı görülmektedir.


Son olarak küreselleşmenin kültürel boyutundan da bahsetmek gerekmektedir. Kültürdeki bütünleşmeler medeniyetlerin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Küreselleşmeyle birlikte fikirler, düşünceler, izlenimler, dünya çapında bir dolaşım içine girmiştir ve böylece bir küresel kültür piyasası oluşmuştur (Topoğlu, 2012).


İşte tam bu noktada, mevcut çalışmamızda üzerinde durmak istediğimiz konu küresel kültürel etkileşim olacaktır.


Geçmişten günümüze doğru bakıldığında muhafazakâr olarak tabir edilen kesimin yaşamış olduğu sıkıntılar şüphesiz hepimizin malumudur. Farklı ve bir o kadar da acı sonuçlar doğurmuş olan bu ötekileştirme politikaları yanında yakın geçmişte belki de son ciddi deneme niteliğindeki 28 Şubat post modern darbesi ile bir türlü kabuk bağlayamayan bu yara kanatılmak istenmiştir. Başörtüsünü bir anti-laiklik ve gericilik sembolü olarak algılayan 28 Şubat zihniyeti üniversitelere başörtüsü öğrenci sokulmaması, daha önce girmiş olanların uzaklaştırılması gibi yollarla onbinlerce başörtüsü mağduru ortaya çıkarmıştır. Başörtüsüne karşı yürütülen bu “topyekün savaş” ise maalesef ülkeye ilk bakışta görülmesi zor ağır bir bedel ödetmiş ve ödetmeye de devam etmektedir.4 En başta eğitimde fırsat eşitliğini ve din ve vicdan özgürlüğünü ihlal eden, kadına karşı ayrımcılığın da bir diğer versiyonunu oluşturan bu yasak, okula gidemeyen genç kızların ve ailelerinin mağduriyetine ve başını açmayı tercih edenlerin “çifte-kişilik” sorunu neticesinde manevi travmalar yaşamalarına sebebiyet vermiştir.


Tüm bu açıklamalar ışığında, çalışmamızın temelinde belki de tüm bu sıkıntılardan daha merkezi ve daha kapsamlı bir tehlike bulunmamaktadır. Tehlikenin adı “Ilımlı İslam Modeli” ya da “Ilımlı Müslüman Kimliği”dir. 


Öncelikle belirtmek gerekir ki, geçmiş ötekileştirme politikalarının yok olduğu ve yeni bir sistemin ortaya çıktığı elbette düşünülebilir. Müspet manada olumlu adımlar atıldığı ya da atılmaya gayret edildiği de vakidir. En azından bu adımların iyi niyet ile yapılageldiğine ve öyle olduğuna inanmak istiyoruz. Ancak bu süreçte özellikle Türkiye’nin Ortadoğu’da artan stratejik önemine binaen diğer Müslüman ülkelere rol model teşkil ettiği yönünde yapılan tüm kampanyalar, insanımızı modernleşme bağlamında farklı bir kültür ile harmanlanma sonucuna doğru iteklemektedir. İşte bu süreç içerisinde son dönemde en çok sorgulanan ve yavaş yavaş geniş bir muhafazakâr kitle tarafından farklı anlamlara bürünen, böylelikle ciddi yara alan kavram şüphesiz Müslüman kimliğidir. Diğer bir ifade ile “Nasıl bir Müslüman?” sorusuna farklı grup ya da bireylerce verilen yanlış bir yanıttır sorunumuzun kaynağı.


Belki katı bir yaklaşım olarak algılanabilir. Ancak Kutsal bir Kitap ile sınırları çizilen, içtimai hayatın her alanına dair soru ve cevaplara ulaşılabilen, tüm insanlığa gönderilmiş bir Peygamber vasıtası ile soru işaretleri giderilen, Allah dostları ve Mürşid-i Kamiller aracılığı ile yol gösterilen, kısacası hükümleri ve çerçevesi net bir biçimde çizilmiş olan bir dinin mensupları, nasıl olurda yenidünya düzenine ayak uyduracak bir model ortaya koyup, bunu yaşam biçimi haline getirebilirler? Daha açık ve net bir ifade ile “İslam’ın ılımlısı mı olur?” ya da “ılımlı İslam olur mu?” sorusu ile karşı karşıya kalmaktayız.


Tüm bu sıkıntılar yanında konu oldukça girift bir biçimde derinleşmektedir. “Ilımlı İslam” anlayışına paralel olarak “Ilımlı Müslüman” modelleri ile de karşılaşmaktayız. Tesettür anlayışının ciddi biçimde sekteye uğraması, bayanların sosyal hayatın her alanında erkeklerden daha fazla rol alması, aile hayatının ciddi biçimde yara alması ve nihayetinde din anlayışının yumuşatılması sonuçları ile karşı karşıya kalmaktayız. Bu değişime maruz kalanların, dini olması gerektiği gibi yaşamaya çalışanlar ile çatışması da daha farklı sorunları beraberinde getirmektedir. Neticesinde ise şu an sinyallerine vakıf olduğumuz sıkıntıların, ilerleyen dönemlerde önlem alınmaması halinde daha ciddi sıkıntılar haline döneceği aşikârdır. Özellikle genç kızlarımızın manasını algılayamadıkları için bocaladıkları özgürlük anlayışı noktasında acil önlemlerin alınması gerekmektedir. Özgürlüğün dini hassasiyetler ve takva ile kazanılacağı ve aslında ruhun özgürlüğünün, maddi özgürlük esaretinden kurtulduğu vakit sağlanılacağının tam olarak öğrenilmesi, öğretilmesi gerekmektedir. 


Bahis mevzu sıkıntıların en can alıcı noktası, İslam’ın ılımlaştırılma sürecinde kuralların da yumuşatılmaya çalışılmasıdır. Bugün muhafazakâr olduğunu belirten kişilerin birçoğu ılımlaştırılmış İslam modeli ile uyumlu bir yaşam sürmektedir. Yani hem muhafazakâr olup hem de nefsin istek ve arzuları sorgusuzca karşılanırken, herhangi bir hicap duyulmamaktadır. Daha açık bir ifade ile modernite ile eskiden yanlış olarak kabul edilen olay ve olguların bugün normal bir davranış olarak görülmesi, yanlışın, bir anlamda doğru olarak kabul edilebilmesi anlamına gelmektedir. Oysaki yanlış, her şart ve koşulda yanlış olarak kalacaktır. Örneğin faiz meselesinde olduğu gibi, bugün ev ya da arabanın ihtiyaç mukabilinde olduğu ve bunlara sahip olmayan kişinin, düşük bir faiz ile kredi kullanmasının makul olup olmayacağı maalesef tartışılabilmektedir. Ya da tesettür ilkelerinin açık olduğu bir toplumda bayanların giderek bu anlayıştan sıyrıldığı, başörtülerinin dikkat çekmek için farklı ve bir o kadar garip bir biçime soktukları, giderek pardesülerin kısaldığı veyahut tamamen yok olduğu ve hatta daha da vahim örnekler ile karşılaşabilmekteyiz.

Bu süreçte en ilginç konulardan birisi ise, Mevlana, Şems ve Yunus Emre gibi Hak Dostlarının, güzel bir gelişmedir ki ciddi ilgi görmesi, insanların sosyal medya aracılığı ile sürekli maneviyata ilişkin sözler paylaşmasıdır. Ancak maalesef bu sözlerin manasına dalıp, yaşam biçimimizde farklı güzelliklerin yetişmesine izin verememekteyiz. Yani sözler dil ile boğaz arasında hapis kalıp, kalbe inmemektedir. O halde takva suyu ile boğazda takılı kalan bu güzellikleri kalbe indirebilmek gerekmektedir. Yoksa bu sözler, kendimizi kandırmaktan, popülarite uğrunda heba edilmekten, hamasi nutuk hükmünden bir adım öteye gidemez.


Son olarak, yine içerisinden çıkamayacağımız başka bir meseleye de kısaca değinmek arzusundayız. Yıllarca manevi hassasiyetleri olmayan yöneticiler vardı bu milletim başında. Burada kastımız sadece devlet yöneticileri değil, patronlar, işverenler, siyasiler, bürokratlar yani en az üç kişinin olduğu her alanda, sorumlu pozisyonda bulunanlar. İşte onların omuzlarında sayı arttıkça yük de artacaktır. Muhafazakâr söylemleri olanın, Muhafazakâr eylemleri de olmalı. Büyüklerin hak ve hukuk noktasında nasıl davrandıkları, yetimin, fakirin hakkını nasıl gözettikleri, insanlara nezaketle davrandıkları vakidir. Zira onlar bu dünyanın geçiciliğine hiçbir zaman aldanmamış ve bu nedenle şu veya bu sebepten dünyada elde edebilecekleri her türlü menfaatten kaçınmışlardır. Onlar takva elbisesi üzerlerinde huzurlu bir iç âlem ile yaşamışlardır. Ancak bizim gibi aciz insanlar bu olgunluğa erişememiş ve nefsinin doymak bilmezliğine karşı koyamamaktadırlar. Günümüzde geçici maddi menfaatler için ahiretlerini heba edenler, muhafazakâr oldukları hususunda da kendilerini ve çevresindekileri kandırabilmekteler. Zira devir ılımlı olma devri değil mi? 


Malumlarınız olduğu üzere, “insan” kelimesi ısınma ve alışma mânâsına gelen “üns” kökündendir. Bu yüzden insanoğlu çevresine çabuk ısınan ve alışan bir özelliğe sahiptir. Hatta denilebilir ki insan alışkanlıkların esiridir. Hayâtın zorlukları ve güzellikleri insanda öyle bir bağımlılık yapar ki insan bu dünyâya ısınır ve onu bırakmak istemez. Nitekim insanoğlu ana karnındaki hayâtına da alışıp ısındığından oradan kolay kolay çıkmak istemez. Dışarıdaki dünyânın aydınlığı, ışıltısı, parıltısı, sayısız yiyecek ve içecekleri onun gözünde yoktur.

Hak dostlarının gözünde bu dünyâ da karanlık ve dar bir kuyudur. Ancak onun ötesinde hoş bir dünyâ daha vardır. Ne var ki dünyâ nîmetlerine tutkun insanlar ana rahminin karanlığına alışmış çocuk gibi perdeli gözleriyle bu gerçeği göremezler. Tama" ve hırs duyguları gururla dopdolu dünyâ hayâtını onlara sevimli göstermekte, gerçek hayât sayılan âhiret yurdundan uzaklaştırmaktadır. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ne güzel söylemiş:


Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,

Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.

İki kapılı bir virânedir bu,

Bunda konan göçer, mihmân eğlenmez.

Bakma bunun karasına ağına,

Gönül verme bostanına bağına,

Benzer hemân oğlan oyuncağına,

Bunda aklı olan insan eğlenmez.

Doğrusuna gidegör bu yolların

Geçegör sarpını yüce bellerin,

Dünyâ zindânıdır mü’min kulların,

Zindanda olan kul âsân eğlenmez.

Ömür tamam olup defter dürülür,

Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,

Hakkın dergâhına kullar derilür,

Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.

Hüdâyî n´oldu bu denlü peygamber,

Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,

Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,

Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.






Ebediyyet duygusu ciddî bir algı yanılmasıyla zaman zaman insanı dünyâyı ebedî gibi algılamaya sevk edebilir. İnsan hayâtın akışı içerisinde fânîliği unutup, dünyâyı ve nîmetlerini ebedî görmeye, dünyâdan ve ehlinden vefâ ummaya başlar. İnsanın dünyâya ve dünyâ olaylarına ilişkin ölçüler konusunda model alabileceği en önemli şahsiyetlerden birisi Hz. Ebû Bekir (r.a.)"dir. Onun dünyâya ve dünyâ amellerine bakışını sergileyen şu sözü çok önemlidir: “İnsanları iki grup gördüm. Bir grubu dünyâya, diğer grubu ukbâya tâliptir. Ben ise ne dünyâya ne ukbâya; ancak Mevlâ"ya tâlip olmayı seçtim. Dünyâ ameliyle âhiret ameli karşı karşıya geldiğinde âhiret ameline öncelik verdim.”5

Bu hakikate Osman Nuri Topbaş Hocaefendimiz, bir makalesinde şöyle yer vermektedir;“Yani bütün gayretini bu dünya gölünden, âhiret denizine ulaşabilmek için sarf et. Zira bu cihan, bir perdedir; asıl gerçek dünya, hakikî âlem o cihandır! Nitekim kabristanlardaki bütün insanlar, her ne kadar dudaklarını kapatmış olsalar da, hâl dili ile baştan başa söz kesilmişler ve bu hakîkati bütün insanlığa haykırmaktadırlar.”6


Son tahlilde belirtmek gerekir ki, ifade edilen hassasiyetler noktasında, müspet anlamda ciddi biçimde çalışma yapan önemli bir kesim yanında, bunu baltalamak adına çalışan yine ciddi bir kalabalık bulunmaktadır. Arada kalan saf gönüllü hasbi insanlarımıza ise bocalamaktan ve buhranlar arasında kalmaktan başka bir yol gözükmemektedir. 


O halde takva elbisesini giyme ve bunu özellikle davranış dili ile her kişiye ifade etmek gerekliliği net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. 


Son olarak bu satırların yazarı olan fakirin kendi nefsine de seslenişidir bu sözler;


“Ey bencil ve gafil nefsim, iman ve dolayısıyla İslam, hiçbir dünyevi emele, arzuya, başarıya, makama, maddi kaynağa, kibre ve benzeri hasletlere alet ya da araç olamaz. Çünkü iman meselesi amacın ta kendisidir. O halde şimdi kendine dön, muhakeme et ve Hakk’ın katında muhaseben yapılmadan önce sen yapmaya çalış da, eksi bakiyeni biraz eritmek için çabala. Ve sonra Rabbinin merhametine tecelli et!”


........................................................................................................


KAYNAKÇA


* ACAR, M. (2009), Düzleştirici ve Özgürleştirici Bir Süreç Olarak Küreselleşme, Orion Kitabevi, Ankara.  * BÜLBÜL, K. (2009), Zor ve Rıza: Küreselleşmeler Arasında Türkiye, Küre Yayınları, İstanbul.  * TOPRAK, M. (2001), Küreselleşme ve Kriz, Siyasal Kitabevi, Ankara.  * TOPOĞLU, E.(2012), Tam Yol İleri, Adalet Yayınları, Ankara  * TOPOĞLU, E.(2011), “Malthus’un Açlığına Karşı Kudret Tecellileri”, Burhan Dergisi, Yıl:6, Sayı 68  * TOPOĞLU, E.(2010), “Globalization, Mortgage  Grippe And Turkey”, Journal Of Academic Research, Vol.: 12, Number: 45, Pg.: 89-107  * YILMAZ, H.Kamil, http://akademik.semazen.net/author_article_detail.php?id =1262, Erişim Tarihi: 01.04.2013


Kaynaklar

...........................................................

1 Akademisyen / Ekonomist 2 Mustafa Acar, “Bir Ekonomik ve Siyasi Karabasan; 28 Şubat Süreci”, 14.04.2007, www.mustafaacar.com 3 Bu tanımda “karşılıklı bağımlılık” ya da “etkileşim” ifadesi yerine “etkilenim” ifadesinin kullanılması ile sürecin kendiliğindenliği kadar “zor” içerisinde değerlendirilebilecek hegemonik boyutu da açığa çıkartılmak istenmiştir.(Bülbül, 2009) 4 Mustafa Acar, “Bir Ekonomik ve Siyasi Karabasan; 28 Şubat Süreci”, 14.04.2007, www.mustafaacar.com 5 http://akademik.semazen.net/author_article_detail.php?id=1262 (Prof.Dr. Hasan Kamil Yılmaz) 6 http://www.osmannuritopbas.com/sebnem-dergisi/son-pismanlik-fayda-vermez.html