İmanı Tarif Eden Adam

e-Posta Yazdır PDF

 

   Muhterem Erbakan Hocamızı hayatım boyunca hep “İman tekeden süt çıkarmaktır” şeklindeki kelam-ı kibarı ile hatırlayacağım. Küfür ve şirk bulutlarının İslam Alemini kapkara bir gece gibi örttüğü yirminci asırda imanın bundan daha latif ve ümitvar tarifi yapılamazdı.  Bu tanımla Erbakan Hoca gençliğe imanın getirdiği imkanları hatırlatıyor; şanlı mazinin izinde imanın veya imanlı bir kalbin gerçekleştiremeyeceği hiçbir hayal olmadığını zihinlere kazımış oluyordu.  Mecburiyetlerini her zaman çok iyi bilen Erbakan Hoca Müslümanların ihtiyacının farkındaydı.Müslümanlar imanlarının getirdiği imkanların farkına varmak zorundaydı. Erbakan  Hoca; hayalden/hedeften duaya, duadan hakikate giden yolun bilincindeydi. Bu bilinci her zaman diri tutmasını bildi.  Nitekim gün gelecek Erbakan Hoca’nın muarızları; “Anadolu’dan kuzu gibi gelenler; Hocanın yanından aslan gibi çıkıyor” diyeceklerdi. Ama buna rağmen hayalcilikle suçlanmaktan kurtulamadı. O hayal kurmuyor; hayal görmüyordu. Hedefler koyuyor, aşılması gereken hedefler gösteriyordu. Allah Resulü de Hendek Harbinde; hendek kazılması esnasında sahabeler tarafından kırılamayan bir kayayı parçalarken; Kisra’nın saraylarını (Fars Ülkesini), Bizans’ı, Mısır’ı, Yemen’i Müslümanların önlerine ulaşılması gereken birer hedef olarak koymuştu. Merhum Hocamız; bağlısı olduğu Allah Resulünü kendisine örnek almış, O’nun gibi hedefler koyuyordu.

   Erbakan Hocamız; binlerce insana konuştuğu zamanda elli kişiye konuştuğu zamanda “mahşeri kalabalık” deyimini kullandı. Sözün mahiyetini bilmeyenler, Müslüman gibi düşünmekten uzak şahsiyetler Hoca’yı hayalcilikle itham ederken; maneviyat erleri Erbakan Hoca’nın “ağızdan çıkan her söz dua mahiyetindedir” sırrı kadimi ile hareket ettiğini fark edip istihzalara karşı tebessüm ettiler. Nitekim gün geldi; Hoca elli kişiye konuştuğu meydanlarda on binlere konuştu.  “Gün gelecek iki kişiden birisi milli görüşçü olacak” diyen Erbakan Hoca ile alay edenler; 2011 seçimlerinde Erbakan Hocanın rahlesinden geçen partilerin oy oranın %50’nin üzerine çıktığını görünce utandıklarını televizyon ekranlarında itiraf ettiler.

   En zor zamanlarda dahi imanından neşet eden ümidini yitirmedi. “Bu sefer tamam, Erbakan’ı bitirdik” diyenleri her zaman şaşırttı. Partisi kapandı, yenisini kurdu. Siyasi hayatı hep mücadele ile geçti. Ama o ümidini yitirmediği için azminden, gayretinden hatta heyecanından hiçbir şey kaybetmedi. Cezaevine girdiğinde; hayıflanmak ile  vakit öldürmedi. Bir yandan kalbini diri tutmak için mahpushane arkadaşı olan hocalara hadis ve tefsir dersleri yaptırdı; öbür taraftan medrese-i Yusufiye’den çıktıktan sonra devam edeceği iman hizmetinin yeni hedeflerini yaptı. Bir şeyi açık açık konuşalım; Erbakan Hoca siyaset yapmadı; iman davasının siyasi cephesini, siyaset ayağını yürüttü. Siyaset yapsaydı; o zeki insanın çok kısa sürede en üst makamlara gelmesi çocuk oyuncağıydı. Ama O; inandıklarından taviz vermedi. Makamları, unvanları eliyle itti. Geldiği her makama tırnakları ile kazıya kazıya; geceleri teheccüdde gözyaşları ile Rabbine yalvara yalvara geldi.

   İşin en ilginç tarafı mütedeyyin insanlar kendilerinden olan Erbakan Hocayı acımadan- hatta biraz daha ileri gideyim  - insafsızca eleştirirken; Erbakan Hoca’dan esirgedikleri müsamaha ve alakayı kendilerinden olmayan insanlara gösterebildiler. Bohem ve Avrupai bir yaşam tarzını benimseyen Menderes’i İslam kahramanı ilan edenler; Erbakan Hoca’yı İslam’a zarar vermekle tenkit ettiler.  Seçim meydanlarını “Elinde Kuran Göğsünde İman Geliyor Nurlu Süleyman” diye inletenler; Erbakan Hoca’nın söylemediği sözleri;  üstelik defaten tekzip edilmelerine rağmen tekrar tekrar Hoca’ya atfetmekte beis görmediler.  Kendisine randevu vermeyen Ecevit’in evine bir gece vakti baskın tarzında giderek görüşen cemaat liderleri; iş Erbakan Hoca’ya gelince; görüşmediklerini hatta O’nun anlayışından haz etmediklerini televizyon ekranlarında söylemekten geri durmadılar.

   Bütün bunlara rağmen Erbakan Hoca’nın etrafında her zaman bir maneviyat erlerinden bir destek ordusu oldu. Bayburtlu Hacı Şaban Efendi, Diyanet İşleri Eski Başkanı Lütfi Doğan, Hacı Mahmud Efendi, Mehmed Zahid Efendi, Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi, Mehmet Emin Güvener Efendi gibi pek çok maneviyat eri ya bilfiil yada dua ile Erbakan Hoca’yı desteklediler. Gırtlağına kadar siyasete batanlar; kendi hallerine bakmadan Erbakan Hoca’yı ve O’nu destekleyen maneviyat kahramanlarını siyasetle uğraşmakla suçlamaktan vazgeçemediler. Halbuki Erbakan Hoca, imanın getirdiği bilincin farkındaydı. Alime ve ilme her zaman apayrı bir önem veren kişiliği vardı. Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan Hoca efendi’ye gösterdiği ihtimam ve saygı merhum Hocamızın ilmiyle amil alimlere tavrını en güzel şekilde özetliyordu.  Meydanlarda “ulemaya soruyoruz” diyebildi.

   Erbakan Hoca; zorlu bir devrede doğmuştu. İlk ve orta tahsilini aldığı dönemlerde din ve diyanet adına pek çok şey yasaklanmıştı. Üniversite tahsiline başladığı zaman artık gençlik maneviyata dair tüm bilgilerden uzak; Batılı bir anlayışla yaşıyordu. Din; apartmanların kapıcılarına ve büyükşehirlerin varoşlarına hapsolmuştu. Ancak çevre şartlarının tüm olumsuzluğuna; eğitim sisteminin kalbine akıttığı tüm kirlere rağmen Erbakan Hoca günaha ve Batılı yaşam tarzına bulaşmadan; günahların zulmetine dalmadan merdivenleri çıkmasını bildi. Attığı her adımın, aldığı her nefesin hesabını vereceğinin bilincinde bir insan olarak; Erbakan Hoca eğitim için gittiği Almanya’da dahi günah çukuruna düşmeden bir derviş olarak yaşadı. Seksen yaşından sonra dervişliğin gereği olarak hizmette gene en ön safa geçti. Kimileri O’nun bu hizmet aşkını anlayamadılar.  Bilmiyorlardı ki; iman davasının emekliliği olmazdı. Sekseninden sonra Ebu Eyyub-el Ensari’yi Konstaniyye surları önüne getiren saikler ile Erbakan Hoca’yı yeniden en ön safa iten saikler aynıydı. Dervişliğin yaşlılığı, gençliği veya emekliliği olmaz. Derviş doksanında da derviştir, dokuzunda da…

   Üniversiteden itibaren kendisine malum medya “takunyalı” sıfatını taktı. Küçücük akıllarınca O’nu aşağılamak için kullandıkları bu sıfat; Anadolu İnsanına Erbakan Hoca’nın eğitim sisteminin tüm girdaplarına kapılmadan tertemiz bir Müslüman olarak yetiştiğini fark ettirdi. Nitekim tüm engellemelere rağmen Erbakan Hoca; işte o takunyalı sıfatının getirisi ile önce Odalar Birliğine başkan sonra Konya’dan üstelik üç milletvekili çıkaracak oy ile seçildi.  Yani Allah; malum medyanın planlarını bozdu; takunyalı profesör diye aşağılamaya kalktıkları kişiyi Anadolu insanına tanıttılar.

   “Bizim partiyi takım tutar gibi tutmayın” diyen Erbakan hoca tarafgirlik ve fanatizme karşı olduğunu; amacının aslında ihkak-ı hak, hakkın tespiti ve teslimi olduğunu herkese lanse ediyordu.  Tarafgirliğin, asabiyenin, cemaatciliğin ne kadar zararlı bir anlayış olduğunu, hakkı iptal eden , gerçekleri gizleyen, gözleri körelten bir perde olduğunu sevenlerine anlatan Erbakan Hoca; Müslümanların her zaman birliğinden yanaydı. Bu birliğin önündeki en büyük engelin tarafgirlik damarı olduğunu bilen merhum Hocamız; en başta bu habis huyu kendi sevenlerine yasaklıyordu. Gelin görün ki muhatabları O’nu hiçbir zaman anlamadılar.

   O; gizli saklı söylenen gerçekleri, hakikatleri haykırdı. Yeri geldi latife ile söyledi, yeri geldi kinaye ile söyledi ama hep Hakk’ı söyledi, hep Hakk’ın sözünü söyledi. Müslümanların kendi aralarında utana sıkıla konuştuklarını, meydanlarda, televizyonlarda göğsünü gere gere söyledi. Kimseden korkmadan, çekinmeden. Muarızları eleştirdi, mütedeyyin insanlar eleştirdi ama hiçbir kınayıcının kınamasından perva etmeden Kadim Sözü söyledi.  Koca bir nesle unutturulan kadim sözü hatırlattı.

   Merhum Hocamız; imanının bedelini ödedi. Cezaevine girerek ödedi, siyaseten yasaklanarak ödedi, ahir ömründe haciz kıskacında kalarak ödedi. Ama ödedi. Mertçe, yiğitçe, mümince ödedi.  İmanının faturasını ödemekten zerre kadar gocunmadı.  Ne sızlandı, ne şikayet etti, ne de ödediği bedelleri birine/birilerine fatura etti. Hazreti Osman gibi düşmanlarını affetti. Tıpkı Sultan Abdulhamid-i Sani Efendimiz gibi kendi insanı ile karşı karşıya gelmekten imtina etti. En zor devresinde bile kendisini başbakanlıktan indirenlere karşı duruşunu bozmadı. Düşene vurmadı, vurulmasına da gönlü razı olmadı. Ama Erbakan Hocamızın düşene vurmadığını bilmeyenler; O’na vurmaktan da geri durmadılar. Düşene niye vurmuyorsun diye Erbakan Hocamıza yüklendiler. Halbuki düşene vurmamak bizim kadim umdemizdi. Bunu bile anlamadılar.

   Modern zamanların dervişiydi. Karıncayı incitmeyen anlayışı günümüze taşıdı. Şems’ten sonra Konya’nın ikinci Şems’i oldu. Karanlık bir çağda kelimenin tam anlamıyla Şems oldu.  Dicle’de kurdun kaptığı kuzunun hesabının sorulacağının bilincinde hareket etti.  Bosna’dan Afganistan’a; Irak’tan Moro’ya kadar mazlumların sesi oldu. Mazlumların gözyaşından kendini mesul tuttu. Gündemine aldı. O’nun gündemi birilerinin önünü kesti.

   Bunun üzerine O’nun önünü kesmek için yapmadık numara bırakmadılar. Sahte fatihliğe bile soyundular. Yıllar sonra gelen bir itiraf ; “ Erbakan olmasaydı Kıbrıs Barış Harekatı” olmazdı sözü hilelerinin iç yüzünü topluma ifşa ediyordu. Merhum Hocamıza engel olsun diye İmam Hatipleri açanlar; gün gelecek imam hatip okullarının baş düşmanı kesileceklerdi. Kendi elleriyle açtıkları okulları sırf Hoca’ya inat kendi elleriyle kapatabildiler. Üstelik faturasını da Erbakan Hocamıza ödettiler.

   Geçmişimizde unuttuğumuz  değerlerimizi hatırlattı. O’ndan ne çok şeyler öğrendik. Bosna’yı, Filistin’i, Çeçenistan’ı öğrendik. Selanik’e, Kudüs’e, Keşmir’e, Üsküp’e, Kaşgar’a ağlamayı öğrendik. Vefayı, harbiliği, hasbiliği, samimiyeti, düşene vurmamayı, zaferle övünmemeyi, her zaferin başarı olmadığını öğretti. Zaferin hedef olmadığını anlattı. Bizlere Celaleddin Harzemşah gibi davranmayı öğretti.  Celaleddin Harzemşah gibi zaferle değil seferle mükellef olduğumuzu, zaferin ancak Allah’ın takdirinde olduğunu zihinlerimize kazıdı. O’nun gayretleri ile yediden yetmişe bugün dava diye koşabiliyoruz.

   Takdiri ilahi 28 Şubat’ta Er-Refikül Ala’ya yürüdü. 28 Şubat’ta Merhum Erbakan Hocamızı sırladık,  Hocamızı tarihe gömmek isteyenlerin 28 Şubat’ını  tarihin kara sayfalarına gömdük.  Onlar çoktan unutuldular; ama O, ama  O güzel adam unutulmadı.

   O; Mostar Köprüsünün taşlarında; Mescidi Aksa’nın halılarında; Yanya Aslanpaşa Camii’nin göle vuran silüetinde; Bahçesaray’daki Gözyaşı Çeşmesinin damlalarında;  Kaşgarlı Mahmud’un türbesinde, Keşmir’deki anaların gözyaşlarında; müminlerin dualarında; dervişlerin kalplerinde yad edilecek. Bir yad-ı cemil ile…

   Güzel yaşadı, güzel gitti. Nezih yaşadı nezih gitti. Sevdası sevdamız, duası duamız, gayesi gayemiz olsun.  Allah’ım! Bizler O’nun davasını hayat; hayatını dava kıldığına şahidiz. Ama biz? Davamız hayatımız, hayatımız davamız oldu mu?