İbrahim Fahreddin Efendi

e-Posta Yazdır PDF

Halvetiyye; Osmanlı coğrafyasında neşvü nema bulan; kök saldığı yerlerde sökülmeyen Ehl-i Sünnet çınarı bir vuslat yolu.  Bizim coğrafyamızda pek çok alt şubeye ayrılan Halvetiliğin; en önemli kollarından birisi de Ramazaniyye’den Hazreti Pir Nureddin Cerrahi vasıtasıyla müstakil bir meşrebe tebdil edilen Cerrahilik. Karagümrük’teki  Cerrahi Asitanesi Devlet-i Aliyye’nin sultanları dahil pek çok kişiyi tenvir etmiş; insan üstü insan olma yollarını öğretmiş kutlu bir ocak… Bu ocağın en önemli hususiyetlerinden birisi de Batılılaşma rüzgarının tarumar ettiği onca tekkeye karşın Cerrahi Asitanesinin bugün dahi dimdik ayakta olması.. Bunda en büyük pay sahibi kuşkusuz Asitanenin Osmanlı’dan miras şeyhi İbrahim Fahreddin Şevki Efendi Hazretleridir.

            İbrahim Fahreddin Efendi; 1886’da asitanede dünyaya teşrif buyurur. Babası asitanenin şeyhi Mehmed Rıza Efendi’dir. Daha yürümeyi doğru düzgün öğrenmeden ilim meclisleri ile tanışır, zikir halakalarına karışır.  Bir yandan ulum-u diniyye tahsili ile meşgul olur, ardından Canfeda Hatun Mahalle Mektebine başlar. Fahreddin Efendi dokuz yaşına bastığında; dergahın postnişini olan amcasına intisap eder. On bir yaşındayken Piri Muazzam Nureddin Cerrahi’nin tertip ettiği virdi okuma müsaadesi alır.  On iki yaşındayken amcasının terk-i dünya etmesi üzerine babası Mehmed Rıza Efendi’ye intisap eder. Artık ulvi iklimlere yolculuğa başlar.  Bugün dervişlik kolay iş ama o devrede dervişlik ancak er kişilerin işidir.  Şeyhinden “Himmet dede” diyerek yardım isteyen dervişe “Hizmet evlat” denildiği zamanlardır.  Bu yüzden İbrahim Fahreddin Efendi’ye şeyh-zade olması hasebiyle babası ve mürşidi Mehmed Rıza Efendi Hazretleri müsamaha göstermez.  Dergâhın hizmetine başlar. Önce kahve nakipliğine getirilir. Rüşdiye’de okurken Fatih Dersiamlarından Hafız Fazıl Efendi’den Arapça dersleri alır. Filibeli Ahmet Efendi’nin rahlesinin önüne diz çöküp mürekkep yalar. Hat dersleri alır. İki hat çeşidinden icazet alır. Birisi sülüstür, diğeri nesih. Makamı yükseldikçe hizmet mesuliyeti de artar. Asitanenin çerağcılığına terfi eder.  Matbah-ı asitanede aşçı yamaklığı ile dervişlerin çorbasını pişirir. Pişirdiği çorbalar nur olur. Hizmetteki son makamı ise türbedarlıktır. Eriştiği şerefin büyüklüğüne bakın. Hazreti Pir Nureddin Cerrahi Hazretlerinin makamında O’na hizmet şerefine nail olur. Türbedarlık yaparken Melami Şeyhi Abdulkadir Belhi Hazretlerinin talebelerinden Fazlullah Rahimi Efendi’den Farsça öğrenir.  1901 yılında babasından hilafet alır. Yol bitmiş ama hizmet bitmemiştir. Mevlana’nın buyurduğu gibi halka hizmet hakka hizmettir denir ve hizmetin en zorlusuna gönderilir. 1905 yılında Rumeli’nde Koçana (bugün Makedonya sınırları içinde) Cerrahi Tekkesine tayin edilir. Rumeli’nin kargaşa dönemidir ama Koçana’da onlar gönül uyandırır, yüzlerce cana hizmet eder. Koçana hizmeti bitince İstanbul’a geri döner ve Üsküdar Mehmed Arif Dede Dergahında canları uyandırır. Nice gönül çerağını tutuşturur.

            1912’de yılında babası ve mürşidi Mehmed Rıza Efendi Hazretleri hakk’a yürüyünce asitanenin postnişinliğine Meclisi Meşayıh tarafından tayin edilir. Devir Osmanlı devridir, bugünkü gibi kendi başınıza şeyh olamazsınız. Mürşidinizin hilafetname vermesi yetmez, kemalatınızı mürşitlerin oluşturduğu Meclis-i Meşayıh tasdik etmezse irşat edemezsiniz.  İşte böyle zorlu bir geçişten sonra postnişin olarak irşad vazifesini üstlenir.

            Birinci Dünya Savaşının ardından Dersaadet işgal edilir.  Herkes gibi İbrahim Fahreddin Efendi’nin de içi kan ağlar ama çaresizdir.  İşgale sessizce direnirler. Yapabilecekleri bir şey yoktur. Yerli Rumlar ve Ermenilerin şımarıklığı bir yandan, işgalci İngiliz ve Fransız askerlerinin taşkınlığı diğer yandan Dersaadet halkını kahreder ama çaresiz susmak zorunda kalırlar. Ama bir gün Haydarpaşa Garında şahit olduğu manzaraya dayanamaz. Sohbeti baldan tatlı, yüzü nurdan parlak Allah dostu şahlanır.

            İşgalci Fransız subayı; muhtemelen esaretten gelmiş, harbin bin bir çilesini görmüş garip bir Osmanlı erini çağırır. Yüksek sesle tabii Fransızca bağırmaya, el kol hareketleri ile de niye selam vermediğini sorar. Ama garibim Osmanlı Askeri Fransızca’yı ne bilsin. Yıl 1920’dir ve Osmanlı’nın harp çilesi 1911’de başlamış dokuz yıl geçmesine rağmen bitmemiştir. 1911’de evinden çıkanlar Libya’dan Rumeli’ne koşmuşlar, iki Balkan Harbinde terhis görmeden Birinci Dünya Savaşına girmişlerdir. Şehit olmayanları esaret günlerini yaşamışlardır. Osmanlı Askerinde bu hali pür melalde Fransızcamı kalır? Zaten işgalci Fransız Subayının niyeti başkadır. Birkaç kelamdan oluşan bağırmadan sonra basar zavallı ere tokadı. Er çaresiz ne yapsın, iki damla gözyaşı döker gözünden, karşılık verememenin acısı ile eğer başını önüne…


            Olayı karşıdan seyreden İbrahim Fahreddin Efendi bu manzara karşısında dururmu? Hamiyet-i diniyesi şahlanır. Zaten işgalcilerin tutumunda ötürü bıçak kemiğe dayanmıştır. Eliyle gel diye işaret eder ve çağırır Fransız subayını yanına. Fransız subay; Fahreddin Efendi’nin nur çehresinin heybetine kapılır koşa koşa gelir. Nefti yeşil Cerrahi tac-ı şerifi ile, simsiyah cübbesi ile adeta nuranileşmiş bir çehre karşısında basireti bağlanır Fransız Subayın, selam vermeyi unutur. Az önce subayın Osmanlı askerine yaptığı el kol hareketlerini tekrarlar Fahreddin Efendi ; hal diliyle “Hani Selam” der. Ardında da bir Osmanlı tokadı akşeder ki yeniçerilerin talimlerinde mermere attıkları tokat gibidir. Haydarpaşa Garı tokadın şiddetinden inler. Fransız subayı; Osmanlı tokadı ile bir seksen iki doksan uzanır kalır yere.  Manzarayı gören işgalci askerler bir şey yapamazlar, döner arkasını gider İbrahim Fahreddin Efendi.


            İşgal günlerinde İngilizlerin alimlerden ve meşayıhtan çekinip pek ilişmemeleri nedeniyle Anadolu’ya direnişe katılmak isteyen pek çok subaya yardımcı olur. Kimisi cübbesinin altında silah kaçırır, kimisi subayların Anadolu’ya geçmesine yardımcı olur. İbrahim Fahreddin Efendi de pek çok subaya yardım edenler arasındadır. Hoş işgalden kurtulduktan sonra yeni düzen şeyhleri gözden çıkarır ya orası da ayrı bir konu. 1921 yılında tüm yokluklara rağmen Nureddin Cerrahi Asitanesini aslına uygun olarak tamir ettirir.


    Miladi 1925 yılı Anadolu’ya bir karabasan gibi çöker. Binbir bahane ile medreseler ve tekkeler kapatılır. Bin yıllık irfan yuvaları bir kalemde silinir, atılır. Arapça’nın, Farsça’nın en fasih usullerinin öğretildiği, mantıkta İsmail Gelenbevi gibi bir kametin yetiştirildiği ilim ve hikmet mektepleri gözden çıkarılıverir. Tekkelerin harem kısımları şeyh efendilere lojman adı altında verilir ama tevhidhaneler ile selamlık kısımları ya mühürlenir ya da kiraya verilir. İşte böyle bir ortamda bir gün Nureddin Cerrahi Asitanesinin de kapısı çalınır. Gelen gariban bir memurdur.  Asırlardır devran meclislerinin ruhları cuşu huruşa kaldırdığı tevhidhanenin camına kiralık levhasını asmaya gelmiştir.  İbrahim Fahreddin Efendi; gelen gariban memur emir altındadır diye önce mutedil davranır, kalbini kırmak istemez. Yaptığı işin vebalini anlatmaya çalışır. Ama laftan anlamayacağını görünce; memuru yaka paça dışarı atar. “Ben sağken o levhayı buraya asamazsın” diyerek inanılmaz bir direniş gösterir.  Ardından da bağırır :” Seni gönderen; o levhayı karısının alnına assın.”

            O dönemin zor şartlarında bile tekkeyi kapattırmamak içinden gelen uğraşı verir. Kolay değildir, İstanbul’un en çok bilinen tekkelerinden birisinde üstelik Fatih gibi büyük bir merkezde vazifeye devam etmek. Ama tabiri caizse kelle koltukta hizmete devam eder. Hak aşıklarını Maşuklarına erdirmek için gecesini gündüzüne katar.  Bütün bu hengâme arasında 1941 yılında tekkeyi bir kez daha tamir ettirme şerefine nail olur.

            1940’ların en zorlu günlerinde bile tekkenin kapısına kilit vurmaz, vurdurtmaz. Pek çok tekke ve dergâh yıkılırken Cerrahi Asitanesi İbrahim Fahreddin Efendi’nin olağanüstü gayretiyle zikir halkasını tatil etmez. Baskılara rağmen Allah Allah sesleri susmaz. Envar-ı zikrullah Arş-u Ala’dan Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesine katre katre değil adeta oluk oluk yağar. Günah ve masiyetlerden kararmış kalpler zikrullah ile, zikir halakasının rahmetinden İslam’a karşı yumuşar.

            Envâr-ı Hazret-i Nûreddîn-i Cerrahî, Sualname ve Tarikatname isimli üç tane eser telif etmeye vakit bulabilen İbrahim Fahreddin Efendi, ikisi kendisinden sonra postnişin olan Sahaflar Şeyhi Muzaffer Özak ve Muhibbi Sefer Dal olmak üzere on dört insan-ı kamili yetiştirmeyi başarır. Ardında on dört mürebbi-i rabbani bırakır.

 

           Rüya tabirinde ehil olan Fahreddin Efendi; 1966 yılında başucunda halifesi Sefer Efendi Hazretlerinin okuduğu evrad-ı Cerrahi ile Hakk’a yürümüştür. Sefer Efendi ve Kemal Efendi’nin su dökmesi ile mübarek naşı Kitapçı Hacı Muzaffer Efendi tarafından yıkanmıştır. Anne ve baba tarafından seyyid olan Fahreddin Efendi’nin vasiyeti üzerine gözlerinin üzerine Kerbela toprağı konulur. Fatih Camii’nde on binleri bulan muazzam bir katılımla cenaze namazını Hacı Muzaffer Efendi kıldırır. Cerrahi Asitanesine getirilen naaşını Sefer Efendi Hazretleri ebedi istirahatgahına indirir. Son kez Efendisinin yüzünü görmek için kefeninin açan Sefer Efendi;  Fahreddin Efendinin gözlerinin üzerindeki Kerbela taşından yapılmış tabletleri kaldırmaya uğraşır ama bir türlü kaldıramaz ve o hal üzere sırlanır.


            Kendisinden sonra irşad postuna ve Cerrahi Asitanesinin postnişinliğine halifesi Muzaffer Efendi Hazretleri geçmiştir.  Allah cümlesinin haliyle bizleri hallendirsin, şefaatlerine nail eylesin.