Kutlu Doğum mu Mevlid mi? - Ahmed Amiş Efendi Hazretleri

e-Posta Yazdır PDF

Modernizm çağımı desek gariplikler asrımı desek bilemiyorum ama içinde yaşadığımız zaman diliminin İslam Âleminin gördüğü en garip ve acayip devre olduğunda herkes hemfikir. Ümmetin 1400 senelik kadim mirasına bir kalemde sırt çeviren; geçmişten tevarüs ettiğimiz pek çok meseleye bid’at damgası vurmaktan çekinmeyen zümreler çağımıza özgü ve pek çoğu sağdan soldan aşırılan yeni bidatler ihdas etmekte pek mahirler.  Bu tahripkar maharetin en güzel numunesi Nisan ayında idrak ettiğimiz ya da kutladığımız (!) Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri.


Mevlid-i Nebi


Efendimiz (sas) Fil yılında Rebi’ül evvel ayının on ikinci gecesi (pazartesi) dünyaya teşrif buyurdular. Bu tarih miladi takvime göre 571 yılının Nisan ayının yirmisine tekabül etmektedir. Müslümanlar; öteden beri Efendimizin dünyaya teşrif buyurdukları gün ve geceyi idrak etmeye çalışmışlardır.  Mevlid merasimleri her memlekete göre değişiklik arz etmiştir. Osmanlı Coğrafyasında ise Süleyman Çelebi Hazretlerinin yazdığı Mevlid-i Şerif okunması mübarek gün ve gecelerde esas alınmış; Mevlid kıraati ile beraber aşr-ı şerifler, ilahiler ve ikramlar geceyi süslemiştir. Süleyman Çelebi Hazretlerinin mevlidi muhtelif lisanlara çevrilmiş; Osmanlı Coğrafyasında Kürtçe’den Rumca’ya kadar çeşitli lisanlarda mevlid okunmuştur. 

Mevlid Kandilini ilk kutlayanların Şii Fatimiler olduğu, Osmanlı’ya da Fatimilerden geçtiği iddiası ümmetin gündemini uzunca bir süre meşgul etmiştir (maalesef hala da gündemimizde yer almaktadır). Bu hususta pek çok makale/kitap telif edilmiş; en son Ehl-i Sünnetin yıldız alimlerinden Seyyid Muhammed bin Alevi el-Maliki Hazretleri “Havle’l-İhtifal bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif” isimli eseri ile Mevlid-i Nebi’yi ilk kutlayan kişinin Efendimiz (sav) olduğunu ispat etmiştir.  Buna rağmen tartışmalar nihayete ermemiştir.


Kutlu Doğum Haftası

1989 yılından beri ülkemizde Nisan ayının yirminci gününü de içine alan hafta Kutlu Doğum Haftası olarak idrak edilmeye çalışılmaktadır. Başlangıçta Mevlid Kandilinin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle; öğrencilerin katılımını sağlamak amacıyla ihdas edilen Kutlu Doğum Haftası maalesef Ehl-i Sünnet çizgisi ile bağdaşmayan bir hale getirilmeye çalışılmaktadır.

İslam’da Kandil gecesi olarak bir tek “Kadir Gecesinin” olduğunu, diğer Mevlid Kandili başta olmak üzere Berat, Regaib ve Mirac Gecelerinin bir önemi olmadığını, iddia eden çevrelerin Kutlu Doğum Haftası konusunda sessiz kalmalarını şimdilik bir kenara bırakalım ve bizlerin gördüğü aksaklıklara değinelim.


Medeniyet İddiası ve Takvim

 İnsanoğlu zamanı bilmek, önemli olayların zamanını unutmamak adına takvimi kullanmıştır. Her milletin daha doğrusu her medeniyetin kendisine has bir takvimi mevcuttur.  Yahudiler kendilerine has İbrani takvimini, Eski Türkler on iki hayvanlı takvimi kullanırken antik Maya uygarlığının bile kendisine has ölçüsü vardır. Hıristiyanlar Hazreti İsa as’ın doğumunu esas aldıklarını iddia ettikleri ve Papa XIII. Gregoir tarafından tekrar düzenlenen Gregorien Takvimi/Miladi Takvimi kullanmaktadır.  İslam Medeniyeti de Hazreti Ömer zamanında Hicreti başlangıç kabul eden kameri takvimi kullanmaya başlamıştır. Osmanlı Coğrafyasında da kullanılan Hicri Takvim 1925 yılında terk edilmiş ve Miladi takvime geçilmiştir. Ancak dini günler ve geceler Hicri Takvime göre hesap edilmeye devam etmiştir.


Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1989 yılında Kutlu Doğum Haftası Miladi Takvime göre kutlanmaya başlamıştır ve gelinen noktada Mevlid Kandilinin yerini almış/alacak gibi gözükmektedir. Kimi mütedeyyin çevrelerde Mevlid Kandilinde görmediğimiz heyecan ve organizasyonlar maalesef Kutlu Doğum programlarında görülmektedir. İşin en hazini ise Müslümanlara ait bir dini günün/haftanın tayininde bize ait olmayan bir takvimle yapılan hesabın dikkate alınmasıdır ki yarın bu farklı yaklaşımları beraberinde getirecektir. 


Medeniyet iddiasında olan her millet ve kültür arz etmeye çalıştığımız gibi kendisine has takvimle zamanı işaretlemiştir. Hıristiyanlar Paskalya’yı, Yahudiler Yom Kippur’u Hicri takvime göre belirlemezken bizim Efendimizin (Sav) doğum gününü artık Miladi Takvime göre daha bir heyecanlı olarak kutlamamız nasıl izah edilebilir? Bu bizim müstakil, kendine has ve tevhidi (şirkten ve şirkin tesirlerinden arındırılmış) bir medeniyet olma iddiamızdan yavaş yavaş vazgeçmemiz anlamına gelmez mi? 


Burada sorulması gereken en önemli soru şudur: Kutlu Doğum Haftası dışındaki diğer mübarek gün, gece ve aylar Miladi Takvime göre belirlenmeye kalkılırsa ne olacaktır? Daha açık soralım; birisi çıkıp Ramazan-ı Şerif kameri ayların dokuzuncusu; o zaman biz oruç ayı olarak Miladi Takvimdeki dokuzuncu ayı yani Eylül ayını esas alalım derse tavrımız ne olacak? Size uzak bir ihtimal gibi gelebilir, faraza demeyin çünkü bugün Amerika’da namaz vakitlerini sabitleyen hatta farz olan Ramazan orucunu Aralık Ayına sabitleyen gruplar var ve bunların müntesip sayısı hiçte azımsanmayacak kadar fazla. Ramazan orucunu yılın herhangi bir ayında sabitlemek isteyen birisi “ Siz Kutlu Doğumu Miladi Takvime göre kutluyorsunuz bende Ramazan Ayını Miladi Takvime göre tespit ediyorum” derse diyebilecek çok şeyimiz yoktur.  Amerika’da bir üniversitenin salonunda birkaç yıl önce kadın/erkek karışık kılınan Cuma Namazının bir benzerinin mezkûr olayın hemen akabinde İstanbul’da üstelikte bir cami-i şerifte tekrar edildiğini hatırlatmamız zannederim korkumuzun yersiz olmadığına en büyük delildir.  


Havai Fişek ve Efendimiz

Bu seneki Kutlu Doğum programlarında şahit olduğumuz en acı hadiselerden birisi de Kutlu Doğum Programları esnasında atılan havai fişekler oldu. Tevazuun ve mahviyetin zirvesinde bir Nebiden bahsederken alabildiğine şaşaanın ötesine geçip havai fişek atmak Batı Taklitçiliği değil midir? Kimlerin doğum günü törenlerinde havai fişek kullandığını biz bu satırlarda zikretmeyelim.  Ancak kendisine her türlü zulmü reva gören Mekke’nin Fethi sırasında başını tevazuundan, mahviyetinden devesinin hörgücüne değecek kadar eğen bir Nebi’nin ümmeti bu duruma düşmeli miydi demeden geçemiyoruz. Stadyumlarda idrak edilmeye çalışılan, adeta resmi bayramlara nazire yaparcasına kutlanan bir takım merasimler, Efendimizi yâd etmek ve hatırasını yaşatmaktan çok; merasimi düzenleyen cemaatin gövde gösterisine dönüşüyor. 


Çağdaş Mevlid (!)


Bu sene apayrı bir mevlidimiz(!) daha oldu. Kantant Mevlid. Bizim ilahiyatçılarımızın Süleyman Çelebinin yazdığı Mevlid-i Şerif konusunu yukarıda arz etmeye çalıştım. Ancak ne var ki bu çağdaş mevlidimiz konusunda Yeni Asya gazetesi dışında gür bir ses çıkmaması bendenizi düşündürdü. 


Süleyman Çelebinin neşrettiği Mevlid-i Şerif; Cumhurbaşkanlığının desteği ve Diyanet İşleri, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin organizesi ile Besteci Selim Ada’ya yeniden bestelettirildi ve Devlet Opera ve Balesi Sanatçıları tarafından (452 kişilik bir koro) seslendirildi. İşin başında mütedeyyin insanlar olunca bizim camiamızda pek ses soluk çıkmıyor lakin işin en vahimi de bu. Yani bizden olanların yaptıkları hatalara/yanlışlara itiraz etmememiz veya görmezden gelmemiz, emri bil maruf ve nehyi anil münker vazifesini terk etmemiz işi kalıcı hale getiriyor. Bir süre sonra yapılan itirazların ise hükmü olmuyor.  


Bakınız; burada bir meselenin/asırlarca ibadet niyeti ve kastıyla yapılan bir işin dejeneresinden çok daha farklı bir durum vardır. Koro kadın/erkek karışıktır, kadın sanatçılar tesettürlü değildir. Abdestli olup olmadıkları şüphelidir. Kadın sesinin Ehl-i Sünnete göre hükmü bellidir. Etti mi size üç haram… Daha başlangıcında bu kadar haram olan bir işin akıbetinden nasıl bir hayır beklenir ki? Operada kullanılan çalgıların haramlığını geçtim ama bir de işin kilise müziğine benzemesi var. Teşebbühün/ gayri Müslimlere benzemenin hükmü herkesçe malumdur ve izahata gerek yoktur. Dün camilerdeki saatlerin gonklarını camiye kilise havası veriyor diye iptal eden Müslümanların bugün kilise müziğinin dini ibadet formuna girmesine ses çıkarmamalarına ne demeli? Hislerimiz mi iptal ediliyor yoksa algılarımız mı değişti? 


Bakınız; burada kendi musikimizin de tahribi meselesi ayrı bir yazı konusudur. Mevlid-i şerif bizde solo yani bir kişi tarafından okunur. Opera türünde ise koro şeklinde Mevlidin okunması mevcuttur ki; koro ile ilahi okunması kilisenin âdetidir. Şimdi bu durumu bizim klasik; Osmanlı’dan miras kalan tasavvuf musikisi ile izah edebilmek mümkün değildir. Musiki alanında söylenecek en önemli söz ise; Itri’nin Salat-ı Ümmiyesinin makamını beğenmediniz de yeniden bestelettirdiniz?  Üç asırdan beri insan ruhuna etkisinden bir nota bile yitirmeyen o güzelim besteden vazgeçmek bu kadar kolay mı olmalıydı?


Gül Dağıtma

Bizim medeniyetimizde gülün ayrı bir yeri vardır. Gül ile bülbülün aşkı edebiyatımızın ana temalarından birisi olmuş; Gül çinide ve Edebiyatta Efendimizi simgeleye gelmiştir.  Hatta Mesnevi-i Şerif Şerhinde; Hazreti Şarih Tahirül Mevlevi Hazretleri;  sabahları gülün üzerinde oluşan çiğ damlalarını figan gözyaşları olarak nitelendirmiştir. 


Gelin görün ki; Kutlu Doğum Haftasında bir de gül dağıtma âdeti başlattık. Sokaklarda meselenin latif nüktesini anlamayanlara verilen bu güller; kimi eller tarafından iki dakika geçmeden yere atılıyor, çöp kovasına fırlatılıyor. Hâlbuki bizim kültürümüzde gül dağıtma yoktur. Birilerinin “zeytin dalı uzatma” safsatasından el çabukluğu ile kotarılan bu gül dağıtma meselesinin bu yüzünü geçsek bile; Efendimizi simgelediği kastıyla dağıtılan güllerin çöpe atılmasının mesuliyetini ve ağırlığını kaldırabilecek bir babayiğitte yoktur. Yine Efendimizi yâd etme adına dağıtılan gül lokumları ve gül suları da bu kategoride değerlendirilmelidir. 


Ne Yapmalı?

Biz kadim bir medeniyetin müntesipleriyiz. Medeniyetimizin her alanı kendisine mahsus bir özelliğe haiz ve başka bir kültürden kopya çekmeyen, reaksiyoner olmayan bir mirasa sahibiz. Biz Efendimizi günde beş vakit kıldığımız namazlarda okuduğumuz salavat-ı şerifler ile zaten yâd ediyoruz. 


Efendimizi yâd edeceksek; geniş kitlelere duyuracaksak bunun yolu başkalarından kopya çekme yöntemi ile aşırılan bir takım organizasyonlar, programlardan geçmez. Efendimizi biz geçmişte âlimlerimizin yaptığı gibi bir usul izlemeliyiz. Seminerler ve konferanslar tertip edilmesine kimse itiraz etmez. Ancak din işinde ehil olmayan kişilere Efendimizi anlattırmak cinayet gibi bir olaydan farklı değildir. Dinle, diyanetle dün ilişki kurmuş, dini temelleri sağlam olmayan kişilerin sırf şöhretli oldukları için bu tür programlarda konuşturulmaları vahim bir yanlıştır.



Ahmed Amiş Efendi Hazretleri

“Le tuftehannel Konstantiniyye” müjdesi öteden beri Müslümanların, dikkatlerini İstanbul’a çevirmesine neden olmuştur. İstanbul’u Dersaadet yapan semt Fatih’tir. Fatih semtinin manevi havasını ise Hazreti Fatih’in inşa ettirdiği cami-i şerif belirler. Cami-i Şerifin avlusunda Osmanlı Sultanlarının en kudsisi Hazreti Fatih; kendi inşa ettirdiği türbede sırlanmıştır. Devlet-i Aliyye zamanında en mübarek vazifelerden birisi de bu kudsi merkezin türbedarlığını deruhte etmektir. Bu ay sizlere Hazreti Fatih’in türbedarlarından Ahmed Amiş Efendi Hazretlerini arz edeceğiz. 


Türbedar Efendi veya Türbedar Ahmed Efendi isimleri ile maruf Ahmed Amiş Efendi Hazretleri 1807 yılında (Hicri 1222)’de Niğbolu livasında Tırnova’da dünyaya gelir.  Bu yıllar Rumeli’nin içten içe kaynamaya başladığı; Rusların Rumlar başta olmak üzere Bulgarlar ve Sırpları kışkırttığı devredir. Ahmed Efendi Hazretleri ilk eğitimini memleketinde almaya başlar ve yine medrese eğitimine memleketinde başlar. İlk gençlik dönemlerinden itibaren vuslat ve hicran yarası kalbini yakmaya başlar. Kendisini dosta götürecek, vuslata erdirecek ulvi âlemlerden kutsi bir muştuya erdirecek bir mürşit aramaya başlar. Bu amaçla Sadık Efendi’nin önüne diz çöker. Ama o dönemin mürşitleri herkesi derviş tutmazlar, her geleni almazlar. İstidadına bakarlar; dahası nasibine nazar ederler. Nasibi varsa kabul ederler. Yoksa geri çevirirler. Sadık Efendi; Türbedar Ahmed Efendinin gönl-ü pâkine nazar eder ve beklemesini söyler. Türbedar Efendi; bunun üzerine kitaplara yönelir. Kalbindeki aşk yarasını ilim meclislerinde sarmaya çalışır. Ama bu aşk ilm-i batın aşkıdır; ilm-i ledün muhabbetidir; zahiri ilimle sarılmaz ki... Koca Bursa Kadısı Aziz Mahmut Hüdayi’yi makamından eden aşk-ı ilahi kitaplar ile tedavi edilecek yara değildir. Fakat başka çare de yoktur. Maneviyat erleri bekle dediyse; çaresiz beklenecektir. 


Bekleyiş; acısıyla sancısıyla altı sene sürer. Yirmi yaşına geldiği zaman;  beklediği zat ayağına gelir. Halvetiyye’nin Şabaniyye kolundan Kuşadaviyye/İbrahimiyye şubesini kuran Kuşadalı İbrahim Halveti Efendi;  halifelerinden Ömer el- Halveti Hazretlerini Tırnova’ya postnişin olarak gönderir. Sâdâtımızın buyurduğu gibi hakiki derviş; mürşidini kendine çeker. Hazreti Şemsi; Molla Hünkar’ın Konya’ya çektiği gibi Türbedar Efendi de; Ömer Efendi’yi Tırnova’ya getirir. Dost dosta kavuşmuş; intisap gerçekleşmiştir. Artık nurlu meclislerde devran edilecek, sırlı kalpler ile seyran alemlerine yelken açılacaktır. Hicran acısı yerini vuslat muştularına bırakacaktır. Genç derviş; bir yandan kalp âleminin nurlu ufuklarında seyran ederken; diğer yandan ilim icazetini alır ve sıbyan mektebinde küçük çocuklara muallimlik yapmaya başlar.


Fenâ ve bekâ makamlarını kısa sürede kat eden Türbedar Efendi; veraul vera’da; ötelerin ötesinde kendini bildi bileli hasretini çektiği Dostunun vuslatına erer. Bu kavuşma irşad müsadesini ve Halveti – Şabani icazetini beraberinde getirir. Artık O; ucu Kainatın Sultanı, Efendiler Efendisi Peygamber-i Zişan Efendimize ulaşan altın silsilenin kutlu bir halkasıdır. 1845 ‘de Büyük Şeyhi Kuşadalı İbrahim Halveti’nin terk-i dünya etmesinden sonra İstanbul’a gelir ve Kuşadalı merhumun serhalifesi Muhammed Tevfik Bosnevi’ye teberrüken intisap eder. Bosnevi Tevfik Efendi’nin; İstanbul Zeyrek’teki Çinili Hamamı işletmesini örnek alarak kendisi de Tırnova’da hamam kiralar ve maişetini kendi elinin emeği ile geçimini temin eder. 


Bu devre; dört asırdır huzur ve sükunetin merkezi olan Rumeli’nin Rusların kışkırtması ve Fransız İhtilalinin yaydığı fikirler ile patlamaya hazır saatli bombaya dönüştüğü dönemlerdir. 1853 yılında Ruslar savaş notası bile vermeye gerek görmeden Eflak ve Boğdan’ı işgal ederler ve Tuna Vilayetine doğru ilerlemeye başlarlar.  Bunun üzerine Devlet-i Aliyye; Ruslara (Moskofa) harb ilan eder.  Şaşılacak bir şeydir ama İngiltere, Fransa, Avusturya gibi  Hıristiyan Batılı devletler ilk kez Devlet-i Aliyye’nin yanında yer alır. Biliyorum garip geldi; Osmanlı’yı sevdikleri için bizim yanımızda yer almadılar elbette; Batılılar Rusya’nın büyümesini istemedikleri için bizi desteklediler.


1854’te savaşta yeni bir döneme girilir ve Kırım’da cephe açılmasına karar verilir. Kırım Devlet-i Aliyye’den koparılan ve halkının tamamına yakınının müslüman Türk olduğu ilk bölgedir ve nerdeyse bin yıldır müslüman Türk yurdudur. Ama 1792’te Ruslar; bir oldubitti ile işgal etmişlerdir ve elli senedir Müslüman Türkler; Moskof zulmü altındadır.  Kırım’da cephe açılınca Türbedar Efendi duramaz Tırnova’da; tabur imamı olarak koşar cepheye... Kah ön sıralarda vaazlarıyla askeri cesaretlendirir kah yaralıları sırtında taşır. Tasavvufu pasiflikle suçlayanların kulakları çınlasın. Kırım’da yaşanan fecaate şahit olur. Sonraları bu durumu ; “Siz harbin fecâatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecâatini yakînen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin” der.


Kırım Harbinden sonra memleketine dönüp; talipleri irşada devam eden Ahmed Amiş Efendi; Muhammed Tevfik Bosnevi’nin 1866 yılında terk-i dünya etmesi üzerine İstanbul’a tekrar gelir. Dönemin arif, alim, abid ve edipleri ile görüştükten sonra tekrar memleketine geri döner. Rumeli’de karışıklığın zirveye çıktığı dönemde irşad ve vaazları ile insanları ıslah yoluna gider.  Ziyaretleri o dönemin imkânları ile geniş bir çevreye uzanır. Seyahatleri Rumeli’de buram buram Osmanlı kokan Üsküp’e kadar uzanır. Üsküp’te Melamiliğin son dönemdeki piri Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hazretleri ile görüşür ve Melamilik meşrebini nuş eder ve icazet-i mutlaka ile ikinci irşad müsaadesini bir başka kamil-i mükemmilden alır.  


Bizim hüzün ve gözyaşı dolu tarihimize 93 Harbi olarak geçen 1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi başladığında Türbedar Efendi; Tırnova’dadır. Rus Ordusu kısa sürede Tuna Nehrini aşmış, geçtiği her yerde taş üstünde taş,  baş üstünde baş bırakmamaktadır. Teni güneş görmemiş müslüman kadınlara tecavüz edilmekte, beşikteki bebekler yürümekten aciz kocalar katledilmektedir. Köstence’den, Hazergrad’dan, Eski Cuma’dan, Şumnu’dan binlerce müslüman İstanbul’a doğru göçe başlar. Mithat Paşa’nın Tuna Vilayetindeki çalışmaları meyvesini vermiş (!) ve Bulgarlar beş asırdır huzur içinde yaşadıkları Osmanlı’ya isyan bayrağını açmışlardır.  Rus Ordusunun katliamlarından kaçan müslüman Pomak ve Türkler yollarda katledilmektedir. Karlı Rodop Dağları yaya olarak aşılmakta, Ruslar ve Bulgarlar tarafından öldürülmekten kurtulan Müslümanlar ya soğuktan yada açlıktan ölmektedir. Türbedar Efendi de çaresiz hicret yolunu tutar. İstanbul’a yerleşir. Binlerce muhacirin yollarda ve İstanbul’da perişan hallerine şahit olur.


İstanbul’da irşat faaliyetlerine devam ederken; Gümüşhanevi Ahmed Ziyaeddin Efendi Hazretleri ile tanışır. Gümüşhanevi Hazretlerinden Nakşî – Halidi icazeti de alan Türbedar Efendinin kemalatını üçüncü bir kâmil-i mükemmil tasdik etmiş olur. Türbedar Efendi;  Halveti Şabani, Melami ve Nakşi Halidi yollarından irşat müsaadesine erişmiş ve üstelik bu yolların her birini ayrı şeyhlerden almış ender zatlardan birisidir. Günümüzde akşam yatıp sabah kalktıklarında şeyh olduğunu iddia edenlerin kulakları çınlasın.


1879 senesinde Hazreti Fatih’in türbedarı Niğdeli Bekir Efendi’nin ahirete irtihal etmeleri üzerine türbedarlık vazifesi Ahmed Amiş Hazretlerine tevdi edilmiştir.  Her gün sabah namazından sonra akşam beşe kadar türbedarlık vazifesini hakkıyla ifa eden Ahmed Amiş Hazretleri;  akşam üzeri saat beş altı gibi türbeyi kapatır ve yerini ikinci türbedar olan ve kendi halifesi Kayserili Mehmet Tevfik Efendi’ye bırakırlar.


Osmanlı’nın Rumeli’deki çöküşüne şahitlik eden Türbedar Efendi; hayatının sonlarına doğru bir kez daha acıyla yıkılır.  Balkan Savaşında Bulgar askerlerinin Edirne’yi de işgal ettiğini, Selimiye Cami’ni topa tuttuklarını yaşlı kulakları işitir. Bir kez daha Bulgar ordusunun önünden kaçan Rumeli muhacirleri selatin camilerinin avlularını doldurur.  Rumeli’den; her milletten müslüman Pomak’ı, Türk’ü, Arnavut’u, Makedon’u, Ulah’ı katliamdan kaçıp halifenin memleketine sığınırlar. Ahmed Amiş Efendi hemşerilerine acıma imkanı bulamadan büyük haber patlar Dersaadette ; Bulgarlar Çatalca önlerindedir; Dersaadet düşmek üzeredir. Top sesleri İstanbul’dan duyulmaktadır.  Ahmed Amiş Efendi  “Darul Hilafete Bulgarları mı sokacağız” der ve gece vakti seccadesinin üzerinde tazarru kapısının tokmağına sarılır. Öyle bir hal alır ki gözünden yaşlar sağnak sağnak boşalmakta, sırtından ter oluk oluk akmaktadır. Sık sık çamaşır değiştirmek zorunda kalır. Üstünden çıkan çamaşırları sıksanız suyu çıkacaktır.  Yeni çamaşırları giyer ve yine seccadesine döner.  Dudakları kıpır kıpır yalvarış halindedir.  Sabaha kadar devam eden tazarru, dua ve niyazlar dergah-ı ilahide kabule şayan olmuş; naz makamındaki bu velinin duasına icabet edilmiştir. Ayağında çarığı, matarasında suyu, torbasında azığı kalmamış Osmanlı Askerleri ne olduysa birden şahlanır ve Darul Hilafeti Bulgar işgalinden kurtarır.  olduysa dediğime bakmayın canım;  olay belli değil mi? Türbedar Efendinin duası işte... Ehlullahın duası; namludan çıkan mermiyi geri çevirir. 

Felaketler peşi sıra gelir. Birinci Cihan Harbi, Sarıkamış Fecaati , Çanakkale Zaferi derken Türbedar Ahmed Amiş Efendi; Dersaadetin işgaline şahitlik eder.  İngilizlerin İstanbul’da yaptıkları zulme, senelerce ekmeğimizi yiye Rumların, Ermenilerin taşkınlığına şahit olur. Hazreti Fatih’in türbesinin biraz ötesinde Fener’de, Balat’ta yerli Rumların sokakları; Yunan Bayrakları ile, İngiliz Bayrakları ile süslemesine kahrolur.  Bilinmez bir sessizlik içindedir. Sessizliğini kendisi gibi muhacir olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye bir gün Hazreti Fatih’in sandukasının başında Fetih Suresini tamamladıktan sonra bozar… Ama o esrarlı konuşmayı ve konuşmanın devamını anlatmaya müsaade yoktur.  


Gün gelir  etrafındaki muhibban kükremesine şahit olurlar.  Bursa’dan aldığı bir haber o yaşta herkesi titretecek bir kükremenin zuhurunu gerçekleştirir. Yüz yaşını aşmış; Türbedar Efendi; altı yüz senelik kadim mirasın varisi hakikisi olduğunu öyle bir ispat eder ki; ehlullahın, erenlerin, velilerin kerametinin hak olduğunu ispat eder ki…. Bursa; Yunanlıların işgaline uğrayınca; Yunan komutanı doğru Cennetmekan Sultan Orhan Gazi Han’ın türbesine gider ve sandukasını tekmeler ; “Hey Orhan Orhan !...kurduğun devleti yıktık !...Kalk da bir bak etrafina “ diye de çalım satar. Pis ayakları mübarek türbeyi kirletir. Bu haber Türbedar Efendiye ulaştığında; büyüklüğünü bir kez daha gösterir ve kükrer : “Gidecekleeeer , gidecekler !...Geldikleri gibi gidecekler !...Hem öyle bir gidecekler ki , ne kaçan nasıl kaçtığını bilecek , ne de kovalayan nasıl kovaladığını bilecek” 


Ne yazık ki hüzünle geçmiş ömrü Dersaadet’in kurtulduğu günü görmeden tamamlanır ve 5 Mayıs 1920 tarihinde büyük muhaddis Babanzade Ahmed Nam Efendinin evinde terk-i dünya eder.  Cenaze namazını halifelerinden Abdulaziz Mecdi Efendi Hazretleri kıldırır. Kırk seneden fazla türbedarlığını yaptığı Hazreti Fatih’in türbesinin hemen ilerisinde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın türbesinin hemen ilerisinde sırlanır. 


Amiş Efendi Hazretlerinin irşad halkasına kimler girmez ki? En başta muhaddis Babanzade Ahmed Naim Efendi; ki yazdığı Tecrid-i Sarih tercümesinin mukaddimesini yazabilecek alim bugün ülkemizde zor bulunur.   Müfessir Küçük  Hamdi Efendi yada nam-ı  diğer Elmalılı Hamdi Yazır. Selanikli Esad Dede’den Mesnevi icazeti alan; İstiklal Şairi Mehmed Akif, Osmanlı Müellifleri eserinin yazarı Bursalı Mehmed Tahir Efendi, Fususul Hikem ve Mesnevi-i Şerif Şahiri Ahmed Avni Efendi . Daha sayalım mı? Şu güzide isimler ile yapılan bir Halveti Şabani zikri nasıl olurdu acaba? Herhalde ruhlar cuşu huruşa geçer, kalpler bilinmedik iklimlerde envar-ı rahmana gark olurdu.


Halifelerine gelince; Rumeli’de, İstanbul’da ve Anadolu’da sayısız ve hakiki melamet meşrebine münasip olarak gizlenen belki onlarca kamil-i mükemmil hak aşığı vardır. Ama en çok bilinenleri; serhalifesi Kayserili Mehmed Tevfik Efendi (ki aynı zamanda Ahmed Amiş’den sonra Hazreti Fatihin türbedarlığını üstlenmiştir), Balıkesirli Abdulaziz Mecdi Efendi,  Maraşlı Ahmed Tahir Efendi...


Türbedar Efendi; üzerinde en çok tesir bırakan zatlardan birisi hiç şüphesiz Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hazretleridir.  Pek çok tarikatten icazetli olan Seyyid Muhammed Hazretleri Osmanlı Coğrafyasının her tarafını görmüş ama en çok izi Rumeli’nde bırakmış ve Melamiliğü tekrar dirilmiştir. Nitekim Ahmed Amiş Efendi de Melamiyye meşrebini nuş ettikten sonra kendisini gizlemeyi esas almıştır. Melamet perdesi arkasında işlenen şeni ve aşağılık işleri elinin tersiyle iten Ahmed Amiş Efendi; bu kapının rencide edilmesine, Hak aşıklarının sömürülmesine müsaade etmemiş ve “ Melami lafzını biz yasak ettik” diyecek kadar işinin ehlidir.

Ruhu için el-fatiha…