Bekir Sıdkı Uşşaki Efendi

e-Posta Yazdır PDF

Tasavvuf; bu topraklar için ne ifade eder diye bir soru sorulsa; cevabım özü olur. Tasavvuf bu toprakların özüdür, aslıdır, kendisidir. Bizim coğrafyamızdan tasavvufu ve mutasavvıfları çıkarsalar; elde çölden beter kurak, stepten beter ıssız bir kuru toprak parçası kalır. Ama bu topraklara tasavvuf mayası çalınmıştır bir kere. Kastamonu’da Şeyh Şaban-ı Veli; Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli, Nevşehir’de Hacı Bektaş-ı Veli… Bizim medeniyetimiz kah Macar ovalarında Gül Baba olur; kah Uludağ’da Geyikli Baba… Rus İşgalinde Kaleardılı Hacı Ahmed Baba olur, Batıcılık rüzgarının kanları dondurduğu devrede Bayburtlu Hacı Şaban Efendi olur. Yazın yazabildiğiniz kadar. İsimler bitmez, tükenmez. Hakk’a aşkı yazacak mürekkep okyanuslarda yoktur ki Hakk’ın aşıklarını tarif edebilecek kelimeleri biz bulalım.

   Anadolu’da girin bir kabristana… Dolaşın rast gele… Emin olun gözü yaşlı, ağzı dualı, kalbi evrad-u ezkarlı bir Allah adamının sırlandığı makama denk gelirsiniz. Yakından göreceksiniz; bir Hak aşığından müstesna olan kabir yoktur. İzmir’de Kokluca Kabristanına giderseniz; caminin karşısında Kulalı Hacı Bekir Efendi Hazretlerinin merkadına uğrayın, bir fatiha okuyun. Yolun, davanın çilesini çekmiş ender yiğitlerden bir gönül adamıdır.
   Bayburtlu Hacı Şaban Efendi; nasıl Doğu Anadolu’da şahlandıysa; Hacı Bekir Efendi Hazretleri de Ege’de öyle kahramanlaşır. Denebilir ki Ege Ovasında Hacı Bekir Efendi’nin ayak basmadığı köy/şehir yoktur. Üstelik aracın olmadığı, ulaşımın çok zor olduğu bir devrede. Böyle bir yiğit bir zatı muhteremi anlatacağız sizlere.

   1882 (Hicri 1298) yılında Saruhan’ın (bugün Manisa diyorlar) Kula ilçesinde doğar. Babası Kula’nın eşrafından Hacı Mehmed Efendidir. Mehmed Emin Efendi derviş meşrepli bağrı yanık bir Hak aşığıdır. Bekir Efendi ise daha küçüklükten büyük bir alim olacağının işaretlerini verir. Babasının yanında gittiği zikir meclislerini arkadaşları ile mahallede kurar. Onlara zikir yaptırır. İlk tahsiline memleketinde Boşnak Hoca’da başlar. Ancak Kula’daki ilmin seviyesi Bekir Efendi’nin ilme, irfana, hikmete aç kalbine kifayetsiz gelir. O dönemde alim olmak isteyenin gözü İstanbul’dadır. Necip Fazılın mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri ne demişti “ Her kim iyi olmak isterse İstanbul’a gelsin. Yine her kim kötü olmak isterse o da İstanbul’a gelsin.” Bekir Sıdkı Efendi de tutar İstanbul’un yolunu. O devrin İslami İlimlerinin merkezi sayılan Fatih Medreselerine dahil olur.
   Kitaplar biter ama ilim bitmez. Mülteka biter Kuduri başlar. Ama Fıkıh ilmi bitmez. Celaleyn biter Kadı Beyzavi başlar. Ama tefsir ilmi bitmez. O kitaptan bu kitaba geçen Bekir Efendi; en sonunda Ehl-i Sünnetin altın silsilesine dahil olur. Efendimiz sav.’den el ele geçen fıkıh ve ulumu diniyye zincirinin altın halkalarından birisi olur. Artık o icazetli bir hocaefendidir. Bakın ; Osmanlı devrinden bahsediyorum. Şimdilerde “Hocaefendi” payesi bol kepçeden veriliyor;  Osmanlı medreselerinde bu ünvana sahip olmak on beş sene rahle önüne diz çökmekle mümkündü. İlimden nasipsiz bazı ümmi/üveysi geçinen zatın zahiri alimleri küçümsemesine bakmayın çünkü her kim fıkıh, hadis gibi dini ilimleri küçümsüyorsa bilin ki ümmi/üveysi değil odundur. Ümmi velayetin asrımızdaki mümessili Hacı Şaban Efendi Hazretlerinin bir alimi küçümsediği, ilmine değer vermediği görülmemiştir, işitilmemiştir. Üveysi velayetin bu çağdaki temsilcisi Ladikli Ahmet Ağa’nın alimlere verdiği kıymet, gösterdiği itibar zaten meşhurdur. Neyse efendim biz konumuza dönelim; ilim aşıkları ilme doymaz. Asrın mütekellimi Zahidül Kevseri Hazretleri; atmış yaşından sonra Maliki fıkhından icazet almak için rahlenin önüne tekrar diz çöker ya işte Bekir Sıdkı Efendi de böyledir. Hocalık icazeti ile yetinmez. Tutar bir de muhaddislik icazeti arar. Kadırga semtinde Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin hulefasından Hafız Ahmed Efendi’nin önüne diz çöker;  dalar Ramuzul Ehadis mecmuasına…Ehl-i Sünnete göre ağızdan alınmayan ilim merduddur; allame-i cihan da olsa kendi başına kitap okuyup bitirmek Ehl-i Sünnete göre muteber değildir.

   Bembeyaz sarığı ile dersler dersleri takip eder ve Bekir Sıdkı Efendi hadis icazetini de alır. Artık o bir Ramuzul Ehadis alimidir. Bugün kimileri Ramuzul Ehadis isimli hadis mecmuasına dudak bükerler ama o devrin alimleri için kibrit-i ahmer hükmündedir. Şeyhülislam’ın Ders Vekili; daha hayattayken asrın müceddidi ünvanıyla anılan Zahidül Kevseri Hazretleri; aldığı Ramuz icazetini hayatının en önemli icazeti sayar. Varın gerisini siz anlayın. Gümüşhanevi Hazretlerinin Ramuzul Ehadis isimli mecmuasında zayıf hadis var diyenler; anlaşılan aynı zatın Levamiul Ukul isimli şerhinden habersizdirler. Kadırgalı Ahmet Efendi’den Hadis icazetini alarak muhaddislik payesine de kavuşan Kulalı Bekir Sıdkı Efendi artık memleketine döner.

   Memleketinde ailesinden kalan halı ticaretinin başına geçer. Kula’dan aldığı halıları İzmir’de satmaya başlar. Kimseye muhtaç olmadan rızkını temin eder. “Veren el; alan elden üstündür” kaidesini hayatının ana ilkesi haline getirir. Bir yandan camilerde fahri olarak vaaz etmekte, diğer yandan dükkanında talebe okutmaktadır. Kalp ise ayrılık hicranını derinden işitmeye başlar. İlk olarak Kulalı Muhiddin Efendi’ye intisap eder. Artık zülcenaheyn – iki kanatlı- makamına doğru uçmaya başlamıştır.

   Bir gün yine İzmir’e gider. Amacı ticarettir. Gerçi niyet dünyevi maksattır ama Allah müminlerden cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın almamış mıydı? İşte Bekir Sıdkı Efendi hayatını tümden değiştirecek bir ticaret yolculuğuna çıktığını bilmeden İzmir’e varır. Aylardan Ramazan’dır Kur’an ayı. İzmir’in köklü camilerinden Hisar Camii’ne girer. Kürsü de büyük mürşid Abdurrahman Sami Saruhani Hazretleri vaaz etmektedir. İlm-i ledün baranı sağnak sağnak Sami Efendi’nin kalbine yağmakta;

   O da kürsüden talibi ve nasibi olanlara katre katre tattırmaktadır. Ehlullah kalp casusudur. Sami Saruhani Hazretleri de Bekir Sıdkı Efendi’nin kalbini çalar, kendine derviş eder. Hisar Camii bir büyük kametin doğuşuna şahitlik eder. İnsanoğlu mürşidine intisap ettiği gün yeniden doğar der eskiler. Bekir Sıdkı Efendi’nin hali günden güne değişmeye başlar. Aşk ateşini riyazetle mücahede ile söndürmeye çalışır. Terakki ettikçe aşkı artar; aşkı arttıkça Maşuk’a hasreti ziyadeleşir.

   Hasret rüzgarlarını dindirmek için Dost Visaline kavuşmak için makam üstüne makama geçer. Halvetiliğin olmazsa olmaz usulu erbaine girer. Açlık, uykusuzluk, susuzluk sarsmaz bedenini. Bu haller ile fena makamının da ötesine fena ender fena haline, beka makamının da ötesine beka ender beka hallerine kavuşur. Hayret makamında cemali ba kemali müşahade ile şerefyab olur.

   Makam-ı hilafetin verilmesiyle Hazreti Ali’den gelen  altın insanlar zincirine, kamil mürşidler halkasına dahil olur. Kendisine mahlas olarak Visali ismi mürşidince takdim edilir. Vasıl olan; sevdiğine/maşuğuna kavuşan manasına gelen mahlası O’nun tam anlamıyla sıfatıdır.

   Bekir Sıdkı Efendi; irşad izni ile Anadolu’da Buhara’dan gelen Halveti Uşşaki kandilini yakmaya başladığı dönemde tekkeler kapatılır, medreselere kilit vurulur. Allah Allah seslerinin, esma zikirlerinin Arş-ı Ala’ya ulaştığı tevhidhanelere girmek yasaklanır. Tekkeler örümceklere, medreseler baykuşlara bırakılır. Bitmez; İskilipli Atıf Efendi ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi sudan sebeplerle dar ağacına yollanır. Fırtınanın biri biter, diğeri başlar.

   Selin kime isabet edeceği meçhuldur derken bir Menemen Hortumu çıkar. Ama ne hortum ! 1930 yılında çıkan bu hortum Anadolu’yu birbirine katar. Menemen’de üç beş esrarkeşin çıkardığı fırtına Bekir Sıdkı Efendi ve Abdurrahman Sami Hazretlerini de vurur. Sebep yoktur aslında. Önce göz altına alınırlar sonra da tutuklanırlar. Korkulan bellidir; Ege’de bu iki ismin tesirinden ürkmüştür birileri.

   Altı ay geçer Menemen hapishanelerinde. Zumlun teferruatını anlatmaya gerek yok. Nazenin ruhlu iki kamil insana yapılabilecek ne varsa yapılır. Altı ay sonra hem Bekir Sıdkı Efendi hem de Abdurrahman Sami Efendi salıverilir. Özür dilenmesini bekleyen yoktur ama her ikisinin de vaizlik vesikası iptal edilir. Hem Bekir Efendi hem de Sami Efendi Fatih Dersiamı olmaları hasebiyle kayd-ı hayat camilerde vaaz etme hakkına sahiptirler. Ancak bu hak ellerinden alınır. Ama aşığı kim durduracak?

   İşte o hengame de Abdurrahman Sami Efendi 1933 yılında terk-i dünya eder. Uşşaki İrşadı Bekir Sıdkı Efendi’nin boynuna kalmıştır. Bekir Sıdkı Efendi; vaizlik vesikası da elinden alındığı için İzmir’e yerleşir. Cami odalarından başlar sohbet halkalarına. Köy odalarına kahvelere kadar uzanır sohbet meclisleri. Yeter ki insanlar Hakk’a yönelsinler; yeter ki insanlar Hakk’ın yolunu tutsunlar.

   Geceler gündüz olur, uzak mesafeler kısalır. Ege’de gitmedik köy bırakmaz. Havran’dan Nazilli’ye kadar dolaşır Ege Ovasını. Allah demenin yasak olduğu; ezanın Arapça okunmasının hapisle cezalandırıldığı devrede yaptığına akıl sır ermez. Araç bulmanın bugünkü kadar kolay olmadığı bir dönemde dolaştığı alanın büyüklüğünü siz düşünün.

   Bir yandan feyz-i rabbani’nin yağdığı kalbinden taşan rahmet damlalarını aşıklara ulaştırır. Aruz Vezniyle divanlar dökülür ağzından. Kasideler ismiyle basılır ilk defa. Daha sonra Hakikat ve Marifet Sırları ismiyle… Fususul Hikem’i şerh eder. Muhyiddin-i Arabi Hazretlerine aşıktır Büyük Veli…Kur’an-ı Kerim’in tefsirine başlar. Ama tamamlamaya ömrü kafi gelmez. Ali İmran Suresine ancak gelebilmiştir. Mutasavıflara yol gösterecek 150 kadar hadisi şerifi şerh eder. Son iki maalesef bastırılamaz. Eserlerinin hepsi İslam Harfleri ile yazılıdır.

   Bekir Sıdkı Efendi ve dervişleri büyük çileler ile Osmanlı’dan miras Halveti Uşşaki Tekke usulunu, erkanını ve kültürünü günümüze taşımayı başarmış kahramanlardır. Namazlardan sonra yapılan ezkarın ötesinde ;

   Diyanet İşleri Başkanlığının bu sene ihya etmeye çalıştığı Enderun usulu teravih Bekir Sıdkı Efendinin bağlılarınca elan devam ettirilmektedir. Teravih namazının her dört rekatinden sonra ayrı bir makamda ilahi okunması ile kılınan Enderun usulu teravih; Büyük Veli’nin bağlılarınca seksen küsur senedir yaşatılmaktadır.

   Gözaltılar, bitip tükenmeyen takipler ve hapisler… Mamur gördüğü medreselerin, cıvıl cıvıl şahit olduğu tekkelerin kapandığına şahit olan Bekir Efendi; İslam’ın en önemli şiarlarından olan Ezan-ı Muhammedi’nin Türkçe okunduğuna şahit olur. 1950 yılına kadar Bekir Sıdkı Efendi müezzin “ Tanrı uludur” der demez gözyaşlarını tutamaz. Hicranlı yüreği dayanamaz. Ama  ezan asli lisanı ile okunduğun gün son kez boşalır gözyaşları..

   Çile ile, mücadele ile geçen bir ömür 1962 yılının Berat Gecesinin sabahında ;canından çok sevdiği ihvanları ile beraber ihya ettikten sonra noktalanır. Bir ömür firakını, ayrılığını, hicranını çektiği Dar-us Selam’a göç eder.

   Geride İstanbul’dan Konya’ya, Havran’dan Kula’ya göz yaşları içinde binlerce Hak Aşığı bir nesil bırakır. İzmir’de Kokluca Kabristanında Caminin hemen karşısında sırlanır. Makamları âli, sırları yüksek, himmetleri üzerimizde sayeban olsun.