Ahlak

e-Posta Yazdır PDF

   Efendimizin ahlakı nasıldı diye sorulunca Hazreti Aişetül Tahire Validemiz “ Siz Kuran okumuyor musunuz? O’nun Ahlakı Kuran ahlakıydı” diye cevap verir. Evet; Efendimiz sav. Nübüvvet mayası icabınca sadece hayatını Kur’an’a göre tanzim etmekle kalmamış; bizatihi Kur’an’ın ademoğulları arasında oluşturmayı hedeflediği insan-ı kamil prototipinin emsalsiz bir numunesi, eşsiz bir kameti olarak insanlık semasını aydınlatmıştır. O’nun hususi vasıfları bizatihi Cenab-ı Allah tarafından övülmüştür.

   “ Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem Suresi /4)

   İbni Kesir tefsirinde zikredildiğine göre; Efendimiz sav Kur’an’ın temsilcisiydi. Yani bir nevi canlı/yürüyen Kuran hükmündeydi.  Kur’an Ahlakı artık O’nun seciyesi olmuş ve Efendimiz sav. Kur’an’ın emir ve yasaklarını yerine getirmede hiçbir şekilde zorluk çekmediği gibi, herhangi bir gecikmeye de mahal vermiyordu. Tasavvufun amacı da nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi ile; İslam’ı emir ve yasaklarını yerine getirmede herhangi bir gecikmeye ve sıkıntıya mahal bırakılmadan gerçekleştirilmesidir.
   İmam el-Buhari’nin el-Edebül Müfredinde zikrettiği hadis-i şerifte bu meseleye delildir: “Muhakkak Allah beni ahlâkın üstün değerlerini tamamlayayım diye gönderdi”. Tefsirül Münir’de zikredildiği üzere ahlakın üstün değerleri yani mekarimi ahlak dünya, din ve ahiretin salahına dair olan her şey demektir.

   Her peygamber kendi devrinin mucizesi ile gönderilmiştir. İsa as zamanında tıp ilminin insanlar nezdinde revaçta olması nedeniyle Hazreti İsa Mesih as’a tıp ilmine dair mucizeler verilirken; Musa as’ın devrinde büyü ve sihrin ön planda olması nedeniyle de Hazreti Musa’nın yedi(eli) ve asası sihrin batıllığını ve zayıflığını ortaya koymak için mucize olarak kendisine bahşedilmiştir. Efendimiz sav. Devrinde de Araplar edebiyata özel önem veriyorlardı. Bu nedenle de Efendimizin en büyük mucizesi Kuran-ı Kerim olmuş ve Kuran Arapların en edip ve fasihlerini dahi belagatıyla, fesahatıyla ve rabbani ahengiyle susturmuştur. Yine Efendimiz sav’in dünyaya teşrif buyurdukları dönemde insanlık adalete ve güzel ahlaka muhtaçtı. Küfrün, şirkin ve nifakın kesif karanlığı insanlığın üzerine bir karabasan gibi çökmüş, en temel insani değerler ayaklar altına alınmıştı. İnsanlar güç ve paraya önem veriyorlardı. İşte Arabistan semalarında doğan Efendimiz sav.’in güneşi; insanlığın en muhtaç olduğu devrede insanlığa insanlığı öğreten şuaları yayıyordu. Efendimizin yeryüzüne saçtığı ve tamamladığı üstün ahlaki umdeler; bugün de insanlığın muhtaç olduğu, paha biçilemeyen ve maalesef asrımızda az bulunan değerlerdir.

   Bu noktada üzerinde durulması gereken tasavvufun konusu ve meşguliyetleri olmalıdır. İslami ilimlerin tedvin öncesi döneminde fıkhul batın olarak isimlendirilen tasavvuf; öteden beri kalp ve kalbi meseleler ile ilgilenmiş; hatta mutasavvıflar mesailerini bütün bütün Ahlak-ı Nebeviye ulaşmak için sarf etmişlerdir dense sezadır. Zira Konyalı Mehmed Vehbi Efendi merhumun İbni Abbas’tan naklettiği üzere yukarıdaki ayette geçen ahlaktan kasıt din-i mübindir. Dini kendi kalbinde tekmil olmayan; diğer bir ifade ile İslam’ın ve Kur’an’ın hakim olmadığı bir kalbin başarılı olması düşünülemez. Nitekim zaman içinde mutasavvıflara tenkitler yöneltip (hatta ileri gidip itham ve tan edenler dahil) Eh-i Sünnetin ana caddesinden ayrılan her akımın hizmetleri akim ve neticesiz kalmıştır. Fakat sufiler seyr-i sülukten sonra elde ettikleri Nebevi Ahlak ile insan-ı kamilin (yani Efendimiz sav) vasıfları ile boyanmışlar ve çevrelerinde Nebevi nefeslere muhtaç olanlara burcu burcu bu rabbani kokuyu dağıtmışlardır. Bu durum; mutasavvıfların Efendimizin örnekliğini yaşama geçirme de ne kadar aktif olduğunu bizlerin gözü önüne seriyor.

   “İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücut ifsat olur  İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir” Bu hadisi şeriften de anlaşıldığı üzere güzel ahlakın insan kalbinde yer edebilmesi; saadet-i dareyn için olmazsa olmaz şartlardandır. Nitekim sufiler geçmişten günümüze kalp ahvali üzerinde özellikle durmuşlar ve eserlerinde hususi bölüm ayırmışlardır. İmam-ı Gazali İhya’sında; İmam-ı Sühreverdi Avarifül Mearifte ve İmam-ı Rabbani Mektubatında kalbin mahiyeti ve ehemmiyeti konusuna ısrarla değinmişlerdir.
   Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır. (Enam125)

   Elmalılı Hamdi Efendi merhum; gönlün İslam’a açılmasını; Hakkı ve hak teklifleri kabul için nefse verilen bir yetenek ve hadisten istidlal ile de bir nur olarak tefsir etmektedir ki; bu kabiliyet ile kalp ferahlanır ve neşeli olur buyurmaktadır. Elmalılı merhumun tefsirini bir başka ayette doğrulamaktadır : “Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zumer 22)

   Tefsirül Münir’de zikredildiğine göre bu nur; fıtrat(yaratılış üzere güzel; temiz kalmış, hayra istidad ve hakka bağlanma meyli bulunan ruhtur. Fıtratını şirk , küfür ve günahların karanlığı ile bozmuş kimselerin kalbinde ise kendilerini imandan uzak tutacak ve hayrın güzelliklerinden mahrum kılacak bir darlık vardır. Bu darlık insanın yüksek yerlere çıktıkça kalbinde beliren, basınçtan kaynaklanan zor nefes alma türüdür.

   Bu noktada artık tasavvufun; kalb ikliminin düzelmesinde ve şer-i şerife göre tasarlanmasındaki rolune verdiği önemim sebebi az çok anlaşılmış olmalıdır. Başta da belirttik ki kalp iklimi yerli yerine oturmamış hiç kimsenin kamil manada Nebevi Ahlak ile ahlaklanması mümkün değildir. Bu yönü itibariyle kalp; Hazreti Ömer’in lisanıyla Kabe’den daha değerli görülmüş ve sabit kalması için de bizatihi Efendimizin mübarek ağızlarından : “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dîninle sabitleyip perçinle!”(2) duası dökülmüştür.

   İman, ihsan, haşyet, huşu, huzur ve yakin gibi insanı -tabiri caizse- melekleştiren tüm ulvi ve kudsi ahvaller kalpte tecelli ederken; yine insanı hayvandan da aşağılara indiren şirk, küfr, kibir, riya, gıybet, ucub, vehen(dünya sevgisi) gibi tüm nefsani ve şeytani hasletler de yine kalp latifesinde zuhur etmektedir. Bu itibariyle Sadat-ı Nakşibendi kalbe daha bir hususi önem vermişlerdir. Hatta denilebilir ki beş latife-i nurani ile olan Seyr-i Nakşibendi de aslolan yine kalp latifesi olmuştur. Kalp ayağı ile başlayan seyr-i manevi; ruh, sır, hafi ve ahfa ile devam etmiş ve yine nefs, toprak, hava, su ve ateş letaiflerinin seyri ve tecelliyatları da kalpte nihayete ermiştir.

   Elbette Nakşi Büyüklerinin Ahlak-ı Nebeviye kavuşmak için yaptıkları seyr-i rabbani de kalbe bu kadar önem vermeleri boşuna değildir. “Kalb, Hazret-i Rahmân'ın parmakları arasındadır ve onu hâlden hâle çevirir ve istediği şekli verir” (3) hadisi aslında meseleyi özetlemektedir. Allah Resulünün izinden giden o büyükler;  kalblerinin kaymasından her an endişe içinde olmuşlar ve kendilerini her an murakabe altında tutarak Ahlak-ı Nebevi’den ayrılmamayı esas almışlardır.
....................................................
1) Buhârî, İmân, 39
2) Tirmizî, kader 7
3) Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/168