Ahmet Yüksel Özemre

e-Posta Yazdır PDF

   “Çelebi” kelimesi bugün için çok fazla bir değer taşımıyor görünse de aslında hem lugat hem de istilah bakımından mihenk taşı olan kelimelerdendir. Çelebi; eski Türkçe çalab kelimesinden türemiştir ve tam karşılığı Allah adamıdır. Yunus Emre Azizimizin “Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı “  buyurduğu gibi Çelebi (Allah adamı) ünvanını alanlar gönüllerini mamur edenlerdir. Gönlünü mamur etmeyene çelebi denmez. Mesnevinin yazılmasında en büyük pay sahibi olan Selahaddin Çelebi, Mesnevi-i Şerifin müellifi Süleyman Çelebi ve meşhur Evliya Çelebi gibi urefanın bu sıfata layık görülmesinin nedeni de her birinin birer gönül adamı olmasıdır. Çelebi kelimesinin irfan mektebindeki karşılığı ise insan-ı kamildir.  Modern dünyadan bir çelebiye misal ver deseler; zikredeceğim isimlerden birisi Ahmet Yüksel Özemre olacaktır.

   Ahmet Yüksel Hocamız; Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin hemen ardında (1935’te) dünyaya gelmişler; Batı Medeniyetine hayran nesil yetiştiren Okullar da okumuş olmasına rağmen kendi irfan medeniyetimizin meftunu bir ömür sürmüşlerdir. Eski bir Üsküdarlı aileye mensup olmaları hasebiyle; Osmanlı’dan tevarüs eden kimliğe haiz bir ortamda yetişmiştir. Babası hafızdır üstelik Üsküdar usulü Kuran tilavetinin son temsilcilerindendir. Yolda yürürken bile içinden Kuran okumayı düstur edinmiş bir kimsedir. (www.ozemre.com sitesinde Hafız Nurullah Efendinin sesinden Rahman Suresini dinleyerek ruhunuza manevi bir şölen yaşatın Ne yazık ki Hocaefendiye ait tek ses kaydı budur)  Böylesine nezih bir babaya sahip olan Hocamız; babasının da tesiri ile erken yaşta Üsküdar’ı; Üsküdar yapan maneviyat erleri ile tanışır.

   O devirlerde; tek parti iktidarının tüm sıkıntılarına rağmen Üsküdar hala Aziz Mahmud Hüdayi’nin şehridir. Üsküdar’da kimsenin değişmeye, gelenin hatırı için geçmişe sövmeye niyeti yoktur. Ecdattan kalan muazzam kültür mirası ve bilgi birikimi henüz dejenere olmamıştır. Ahmet Yüksel Hocamız gözünü açtığında kendini bir attar dükkanında bulur. Bu dükkanın müdavimleri arasında tekkelerine kilit vurulmuş gönül sultanlarından kırk yıl talebe okuttuğu medresesine yaklaştırılmayan alimlere kadar kimler yoktur ki ? Ama dükkanın üç müdavimi Hocamızın ruhuna yakîn çivisini çakarlar: Eşref Ede Efendi, Mustafa Düzgünman ve Hafız Necmeddin Okyay. Hafız Necmeddin Efendi; kelimenin tam anlamıyla Hezarfendir, bin marifet sahibidir, on parmağında on marifet olan bir büyük insandır ; hattat, ebruzen, mürekkebci, kadim tarzda mücellidlik,aharcılık, okçulukta ihtisas sahibi olduğu gibi gül yetiştirmede de üstaddır. Hafız Necmeddin Efendinin talebesi Mustafa Düzgünman ile artık ebru tam bir kalp sanatı haline gelmiştir. Düzgünman ekolünden gelen ebruzenler; hala ecdatlarına sadıktır, ebruyu kadim Osmanlı sanatı olarak muhafaza etmektedirler. Eşref Ede Efendi ise bir Hamzavi-Melamilik meşrebinde bir mücahade adamıdır. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin türbedarıdır(!)

   Böyle bir ortamdan sonra Galatasaray Lisesinde kaydolur.Sultan Abdulaziz Han’ın memleketine hizmet edecek kalifiye insanların yetişmesi için kurduğu bu okul; sonraları mecra değiştirecektir. Okuldan mezun olanlar kendi insanına yabancı bir ruh ile yetişirler. Nadir insanlar ise Okulun bu havasından etkilenmez. Bunlardan birisi Ahmed Yüksel Özemre, diğeri de Mehmet Şevket Eygi. Lisedeyken; Özemre Hoca bir sevk-i ilahi ile savm-ı müdama başlar. Bu o zamanlar için ilginç olduğu kadar takdire şayandır. O muhitlerde 17-18 yaşlarında bir gencin dinle/diyanetle, namazla, oruçla ilgilenmesi o devreler de ayıp (!) karşılanır. Halbuki Üsküdar gibi maneviyatın ağır bastığı bir yerde bu tabii bir iştir ama Beyoğlu gibi Batı ve Levanten kültürünün hakim olduğu bir çevrede gayet yadırganıcı bir durumdur.

   O günkü anlayışa göre din ya çok yaşlıların işidir yada kapıcı gibi elit(!) tabakaya mensup olmayanların işidir. Ahmet Yüksel Hocamız; işte böyle bir ortamda üç seneye yakın bir süre haram günler (Ramazan Bayramının ilk günü, Kurban Bayramının ilk üç günü) dışında oruçlu dolaşır. Daha sonra eniştesinin delaletiyle bir Hak dostuna bende olur. Halveti – Uşşaki yoluna mensup bu Hak aşığı; genç Ahmed Yüksel’in cezbesini tutmasını sağlar. İrfan mektebinde sekir hali (manevi geçkinlik / sarhoşluk) makbul değildir. Makbul olan sahv (uyanıklık/kendini tutma) halidir. Dışarı taşmayan cezbe kalbin kemalatını daha da tezyid eder. İşte bu saiklerle bağlandığı mürşidi savm-ı müdamı savm-ı Davud’a çevirir. Ahmet Yüksel Hocamız; artık Davud as gibi bir gün oruç tutmakta diğer gün ise yemektedir.

   Galatasaray Lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesini bitirir. Ardından Fransa günleri başlar. Ah Fransa… Lale Devrinden sonra Doğunun irfanı ile Batının tekniğini birleştirsin diye yurt dışına gönderilenlerin çoğu döndüklerinde artık milletine birer yabancı olmuşlardır. Paris kimleri harcamamıştır ki ? Ahmed Rıza, Dr. Nazım Bey, Abdullah Cevdet…Hele Abdullah Cevdet… Paris dönüşü öyle değişmiştir ki; İslam’ın yerine Bahailiği ikame etmeyi teklif eder. Bu da yetmez; Türk ırkının geliştirilmesi için Macaristan’dan erkek getirilmesini dahi teklif etmeye cüret eder. Paris böyle daha nicelerinin aklını başından alır ama gencecik Ahmed Yüksel Özemre’ye bir şey yapamaz.  Paris’ten Türkiye’ye ilk atom mühendisi olarak döner. 

   Yetişme devresi bitmiş; mücahade ve mücadele devresine geçilmiştir. Üniversiteyi beş sömestr de bitirerek bir rekora imza atmış, beş yabancı dile vakıf; Türkiye’nin ilk atom mühendisine tüm kapıların açılması gerekmez mi? Ama işte öyle olmadı. Bir yandan üniversite de öğretim üyeliği yapar, kamuda ve özel sektörde hizmetler de bulunur. Üniversitede profesörlüğe kadar yükselir. Yurtdışında pek çok merkezde Türkiye’yi temsil eder. Şimdiler de big bang deneyi ile gündeme gelen CERN’de Türkiye Müşahidi olarak çalışır. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığına getirilir. Bu görevi ifa ederken Sovyetler Birliğinde Çernobil Nükleer Faciası meydana gelir. Özemre Hocamız nükleer faciadan yayılan radyasyonun Türkiye’ye tesirleri konusu ise tam bir siyasi spekülasyon meselesi haline getirilir. Hak etmediği bir linç kampanyasına tabi tutulur.  Öğrencilerinin içinden 66 (atmış altı) tanesi profesör olmuş bir ilim ve irfan adamına yapılanlar tek kelimeyle yargısız infazdır.

   Linç kampanyasının ardında radyasyon kaygısı değil Özemre’nin kişiliği ve manevi dünyası vardır. Kadim geçmişimizden bize miras bir Osmanlı Çelebi’sine reva görülenlerin sebebi kanser korkusu falan değildir. Bu hususta Hocamızın anlattığı çok ilginç bir anekdot dikkate şayandır. Hocamızın kendi ağzından okuyalım:

   “Mesela, ismini vermeyeceğim bir muhabiri sol eğilimli fakat müeddep bir çocuk vardı. Devamlı surette gelir benden beyanat alırdı; fakat beyanatlarımın hiçbirisi yayınlanmazdı. Bir gün onu yakaladım. TAEK “ Türkiye Atom Enerjisi Kurumu” makam odasına kapadım. Dedim ki “ Evladım! Allah lillah aşkına bana söyle; sizin bu sol kesimin bana uygulamakta olduğu bu izolasyon, bu karalama politikasının ardında ne var? Ben bunu anlamıyorum. Ben burada ilmimin ve vicdanımın bana dikte ettiği prensipler çerçevesinde hareket ediyorum. Benden gelip beyanat alıyorsunuz; bunları basmıyorsunuz. Bastığınız zaman yüz seksen derece ters çevirip basıyorsunuz. Size tekzip gönderiyorum; tekzibi kabul etmiyorsunuz, mahkeme kanalı ile gönderiyorum, üst mahkeme de iptal ettiriyorsunuz. İllallah ve Resulihi! Bıktım sizden. Bir daha size tekzip göndermeyeceğim. Ama sizin benden alıp veremediğiniz nedir?” Çocuk güldü. “ Hoca, senin üzerine bizim takım çok gitti ve gördük ki sen ilminde muhkem bir adamsın. Çok istedik senin pozisyonundan bir adım geri gitmeni, o zaman rezil edilebilecektin. Ama herkes gördü ki bilimsel pozisyonunda çok kuvvetlisin. Ama bizim takımın kafasında bir şablon vardır.

   Bu şablonda eğer ilim varsa Müslümanlık olmaz, Müslümanlık varsa ilim olmaz. İyi ama sen öbür taraftan herkesin bildiği gibi dinine/töresine sadık bir insansın. Üstelik ilminde kuvvetli. O zaman ne oluyor ? Bizim sol kesimin kafasındaki şablonu parçalıyorsun. Binaenaleyh bizim sol kesime de senin halkın nezdindeki imajını rüsvay etmek bir vecibe haline geliyor.”

   Dikkat buyrun;  Özemre Hocamızın maruz kaldığı çilenin büyüklüğüne bakın. Ne mahkeme kararı dinleniyor, ne hak ve hukuk tanınıyor ne de adalet ve insafa kıymet veriliyor. Kendileri gibi inanıp; kendileri gibi düşünmediği için bir insan linç ediliyor. İşte bu ülkenin gerçek sahiplerinin yaklaşık olarak iki asırdır maruz kaldığı böyle bir zulm.

   Cennetmekan Abdulhamid Hanı Kızıl Sultan ilan eden zihniyet ile Özemre Hocamızın medya lincine ve yargısız infaza tabi tutan aynı zihniyet. Büyük adamların çileleri de galibiyetleri de büyük oluyor. Özemre Hocamız bu ibtiladan Allah’ın inayetiyle yüz akıyla çıkmıştır.

   350’den fazla makale, 12 cild telif ders kitabı (halen üniversitelerde okutulmaktadır), 10 cild çeviri esere sahip olan Özemre Hocamızın en önemli eserleri bunlar değildir. Sayısı 22’yi bulan hatırat ve deneme tarzında telif etmiş olduğu eserlerdir.

   Medeniyetimizin köklerinin kurutulmaya çalışıldığı devrede Özemre Hocamız gibi bir zat genç nesiller için fevkalade mühim bir örnektir.  Günlük üç yüz kelime ile konuşmaya çalışılan, deruni bir muhtevaya haiz kelimeler yerine uydurma kelimelerin ikame edilmeye çalışıldığı bir devre de Osmanlıca’ya vakıf bir münevver olarak genç nesiller için güzel bir ışık olmuştur.

   Günde dört saat uyuyan; vaktinin çoğunu ilme ve irfana adayan Hocamızın en önemli eserleri Üsküdar ile ilgili olanlarıdır. Üsküdar’da bir Attar Dükkanı ve Üsküdarın Üç Sırlısı ile kalbi bir hayatın, irfan mektebinin merkezine yolculuk yaptıran Özemre Hocamız; Üsküdar Ah Üsküdar isimli eseri ile de Osmanlı’dan geriye kalanlara şahitlik edeceksiniz.   “İbn Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar-Kavramlar” isimli eseri ile Hocamızın irfan mektebine ve hikmet bilgi sistemine ne kadar arif olduğunu görebilirsiniz.

   Özemre Hocanın geçmiş urefanın tıpkısı bir hayat sürdüğüne kamuoyunun yakinen tanıdığı bir ismin şehadetini buraya nakletmekte fayda var. Hocamızın ebedi aleme irtihalinden sonra kaleme aldığı bir yazıda; Cemal Uşşak Hocamız “Samimi bir mü’min ve onun gereği olarak da  gayet mütevekkildi. Üç düzineyi aşan ameliyatlarla vücudunda neredeyse bıçak izi olmayan yer yoktu. Kendilerini tanıma şerefine erdiğim yirmi yıl boyunca halinden hiç şikayetçi olduğunu görmedim” sözleri ile Ahmet Yüksel Özemre’nin kemalatını tasdik ve cümle aleme ilan etmişler.

   Modern zamanların son Çelebi’si Ahmet Yüksel Özemre Hocamız 24 Haziran 2008 tarihinde Er-Refikil Ala’sına kavuşurken bendeniz de kendisinin web sitesinden üç senedir haberdar olmama rağmen böyle bir zatı neden daha yakından tanımadım diye hayıflanmaktayım.

   Allah milletimizi; böylesine gönül erlerini idrak edecebilecek fehamet ve izan nasip etsin. Ruhu için el-fatiha!