Kudüs’te Son Osmanlı

e-Posta Yazdır PDF

İnsanın Osmanlı’ya düşman olabilmesi için ya aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekir yada Osmanlı’nın ifade ettiği değerlere topyekun düşman olması lazımdır. Bir insan Osmanlı’ya düşmansa  - Allah en doğrusunu bilir ama – kanaati acizaneme göre bu ikisinden başka ihtimal yoktur. Bakınız; Devlet-i Aliyye çökerken bile geride bıraktığı, yetiştirdiği insanların her biri kahraman vasfının hakkını tam anlamıyla vermektedirler.

            Ah Osmanlı ah! Çekildiği her coğrafya bugün kan, gözyaşı ve acı içinde. İşte Balkanlar…3 asırdır Balkanlar’daki insanların çilesi bitmedi. Osmanlı hakimiyetinde Tuna’dan Akdeniz’e kadar hakim olan sulhun ve sükunetin yerini bugün dini ve milliyeti ne olursa olsun herkese isabet eden zulum, katliam ve facialar aldı. İşte Voyvodina. Macarlar dindaşları olan Sırpların zulmüne maruz kalıyorlar. İşte Makedonlar, kendileri gibi Ortodoks olan Yunanlıların zulmüne uğruyorlar. Balkanlar’daki Müslüman milletlerin uğradığı zulmün tarihte eşi menendi yok. Boşnak’ı, Pomak’ı, Torbeş’i, Arnavut’u ve Türk’üyle Müslümanları Balkanlar’dan yok etmek için ellerinden geleni geçmişte de yaptılar bugünde  yapıyorlar. İşte Afrika… İşte Kafkaslar… Kafkas Müslümanlarının soykırımını yazmak için insanın ciğerlerinin yanması lazım. VAh Orta Doğu vah. Ama ya Filistin ve Kudüs… Kelimeyle tarif edilmeyen acının, hicranın, elemin başkenti…

            Müslümanların gözbebeği, ciğerparesi üç şehirden biri Kudüs. Asırlar boyu her dinden ve milletten insanın görmek istediği nazlı şehir. Taşlarının Hz. Süleyman’a, Hz. Yahya’ya, Hz. Zekeriya’ya, Hz.İsa’ya şahitlik ettiği kutlu belde. Hatemen Nebiyyin Efendimizin İsra ve Mirac mucizelerini yaşamış, Nebevi mirasın kadim temsilcilerinden. Müslümanların elinde olduğu zamanlarda bir sulh adası olan şehir ne zaman gayri Müslimlerin eline geçse kederin ve göz yaşının merkezine dönüşmüş. Hz.Ömer ile Müslümanlar tarafından fethedilen şehir Haçlı Seferlerine kadar İslam’ın güven ve sükun şiarlarını en ücra taşlarına kadar hissetmiş. Haçlıların elinde ise Mirac’ın başlangıç noktası olan Mescid-i Aksa’da Müslümanlar kıtır kıtır kesilmiş. Öyle ki Müslümanların kanları Haçlıların atlarının dizlerine kadar yükselmiş. Hem de Mescidi Aksa’nın içinde. Selahaddin Eyyubi ile tekrar huzur kavuşan şehir Sultan-ı İklim-i Rum Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı’nın dırahşan çehresine şahit olmuş. Osmanlılar Nebilerin Beldesi olan Kudüs’ten bahsederken edeplerinden Kudüs-ü Şerif şeklinde telaffuz etmişler. Ama Ademoğullarının en kara asrını yaşadığı 20. yüzyıl Kudüs’ün zifiri karanlık devri olmuş. Osmanlı’dan sonra Kudüs merkezli Filistin’e çöken kara bulutların dağılması için ilk işaret fişeğini bir Osmanlı Mollası atmış. Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni. Hani bize hep öğretirler ya; medreseler şöyle, medreseler böyle, matbaaya karşı çıktılar, medreseler pasiflik yuvalarıdır, ezberden başka bir şey bilmezler diye ecdadımıza kara çalarlar ya. İşte bu yalanı tek başına çürütmeye yetecek delildir Kudüs Müftüsü…

            Sivrisineğin bir kanadına zehir, diğer kanadına panzehir koyan Mevla Teala yeryüzünde zalimlerin zehirine karşı da rabbani panzehiri tarih boyunca hep beraber göndermiştir. Nemrud’un zulmüne İbrahim as ile Firavun’un zulmüne Musa as ile panzehir yollayan Allah-u Teala; Theodor Herzl’in 1897’de İsviçre’de Dünya 1. Siyonist Kongresini topladığı senelerde Kudüs’te Dünya’da siyonizme ilk bayrak açacak kişiyi yollar. 1895 (veya 1897)’de Kudüs’te doğar Emin el-Hüseyni. Ailesi asırlarca Kudüs’te İslam’ın bayraktarlığını yapar. Aile fertlerinden Said el-Hüseyni 1876’da ilk Osmanlı Meclisine Kudüs mebusu olarak seçilir. Emin Efendi; İlk eğitimine de Kudüs-ü Şerifte başlar. Sonra Mısır’da Ezher’de okur. O zamanlar İslam Aleminin hem siyasi hem ilmi başkenti Dersaadet’e gelir. İlim gezginleri okumaya doymazlar ya. İşte kalbinin ilim açlığını İstanbul medreselerinde doyurmaya başlar. Eh İstanbul’a geldiği zamanlar da genç bir delikanlı olan Emin Efendi’ye hak vermemek elde değildir. 1900’lerin başında İstanbul’daki ilim halkaları şöyle gözümün önünde canlanıyor da kalbim o meclisleri kaçırmanın elemiyle dağlanıyor. Bir yanda Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İmam Zahidül Kevseri, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi gibi meşhur ulema ve kudemanın ötesinde sayısız sulehanın, alimin, arifin, abidin meclislerinde pişer.

            Ama ilmini tamamlayamaz. 1914’te Cihan Harbi başlar. Sözde Avrupa’nın dünyanın teknolojik açıdan geri kalmış milletlerini sömürme sevdası insanoğlunu milyonlarca cana mal olacak bir savaşa sürükler. Medeni denilen Avrupa –Mehmed Akif’in deyimiyle- kimi Hindu kimi zenci kimi bilmem ne bela dayanırlar Çanakkale’ye. Yunanlılar başta olmak üzere pek çokları Dersaadet’i, hilafetin merkezini yeniden Konstaniyye yapma hayallerine kapılırlar. Ama Heyhat! Onların bu serapları;  iki asır hasta adam dedikleri Osmanlı insanını canlandırır. Kimi Florina’dan koşar gelir Çanakkale’ye kimi Kastamonu’dan. Kimi Bayburtludur kimi Yanyalı. Fatih Dersiamı Ahıskalı Ali Haydar Efendi vaiz olarak koşar cepheye. O zamanlar genç bir talebe olan Emin el-Hüseyni de bırakır kitaplarını, gönüllü yazılır Çanakkale Taburlarına. Sultan Abdulhamid Han’ın kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa’ya girer. Hoca oğlu hocadır, silah kullanmayı, harp etmeği ne bilsin ? Önce talimgaha ardından Çanakkale cephesinde topçu subayı olarak hizmet eder Osmanlı’ya…

            Çanakkale Cephesinden sonra İzmir’e çekilir. Sonra Kudüs’e ilim meclislerine geri döner. Yıl 1917’dır. Ne var ki; Kudüs ve Filistin çoktan satılmıştır. Cennetmekan Sultan Abdulhamid’in 1901’de huzur-u âlilerinden kovduğu Theodor Herzl’in tohumlarını attığı Siyonizm davası; Selanik Milletvekili Emmanuel Karasu ve Hahambaşı Haim Nahum eliyle filizlendirilir. 1913’te darbe ile işbaşına gelen İttihat ve Terakki Hükümetinin ilk yaptığı işlerden birisi de Filistin’e kaçak olarak göç etmiş olan Yahudilere oturma izni vermesidir. Ne acı değil mi ? Osmanlı’nın tüm dış borçlarına karşı Filistin’de bir büyük çiftlik kadar toprağa dahi müsaade etmeyen Sultan Hamid Efendimiz nerede; Yahudi Karasu’nun elinde oyuncak olanlar nerede? Filozof Rıza Tevfik Sultan Hamid’in ruhaniyetinden istimdat isteyip, af dilemekle haklı değilmidir ?

            1917’de Lawrence’in altınlarına kanan Araplardan bir kısmı Osmanlı’ya isyan eder. Aynı sene mukaddes topraklardaki Osmanlı hakimiyeti yada doğru deyişle İslam Hilafetinin hakimiyeti sona erer. Kudüs-ü Şerifte dört asırlık rahat ve sakin günlerden sonra acı günler başlar. İngilizler Araplara verdikleri bağımsızlık sözlerini yarım yamalak tutarlar, çoğu yerde de tutmazlar. Eh neticede Osmanlı’yı yıkmayı başarmışlardır ve artık Araplara ihtiyaçları yoktur. Nitekim daha 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Belfur; Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulacağını yedi cihana ilan eder. Şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi İsrail’in 19 yaşındaki Furkan’ı şehit ederkenki cesaret ve gözü karalığını. Neyse biz konumuza dönelim; 1922’de bu hengame ve keşmekeş içinde Kudüs Müftüsü ve ağabeyi Kamil el-Hüseyni vefat eder. Emin Efendi genç yaşına rağmen Müftü seçilir. Artık o bir müftü değil, işgal altındaki bir milletin hem dini hem de siyasi temsilcisidir.

            Bu tarihten sonra da Emin Efendi bir daha rahat yüzü görmez. Çünkü 1922’de o zamanki adıyla Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler) İngilizlerin Filistin’i işgal etmesini meşrulaştırır. Tabii bu kararın ardından Yahudi göçü de hızla artmaya başlar. Sakın Filistin’i boş, topraklar zannetmeyin; Filistin’de nüfusun çoğunluğu Arap’tır. Ama Yahudiler önce parayı denerler. Saf köylülerin topraklarını satın alırlar. Para işe yaramadı mı bu sefer zorla gasp etme dönemi başlar. İşgal de işe yaramazsa gelsin katliamlar. Kadınmış, çocukmuş demeden katlederler insanları.

            Emin Efendi; çaresizlikler ve yokluklar içinde Yahudilerin işgaline karşı çıkar. Zulüm altında ezilen bir milletin yüzünü çevirdiği insandır artık O. Protestolar, mitingler, eylemler. Ama ne Yahudilerin nede onların arkasındaki İşgalcilerin insaftan yana nasibi vardır. Mecbur kalır bazı sabotaj eylemlerine izin vermeye. İngilizlerin tepkisi sert olur. Emin Efendi’yi on yıl hapse mahkum ederler. Emin el Huseyni; Kahire’ye hicret etmek zorunda kalır. İngiltere ne hikmetse Filistin yönetimini sivilleştirir ve Emin Efendi’ye verilen cezadan ötürü özür dilenir.

            1933 yılından itibaren Emin Efendi gözlerini uluslar arası alana çevirir. Ama ne hazindir ki Dünya Kamuoyu’nda artık adalet, bağımsızlık, hak ve hukuk kavramlarının geçerliliği kalmamıştır.

            Bu kavramlar Osmanlı ile beraber tarihe karışmıştır. Diyorum ya Osmanlı gitti insanlık bitti. Bir zamanlar hiç alakası olmadığı halde Katolik İspanya’da Yahudilerin; Katolik Fransa’da Protestanların katledilmesine dur diyen Osmanlı devletler arenasından çekilip yerine İngiltere ve ABD işbaşına gelince; ilke ve haklar askıya alınmış; devletler arasındaki tek geçerli düstur menfaat olmuştur. Eh ABD ve İngiltere arka plandaki Yahudileri çiğneyip nasıl Filistinli Müslümanlar ile ilgilenebilirlerdi ki ?

            Emin el-Hüseyni; o dönemde İslam Aleminin manzarasını çok rahat görmektedir. Suriye Fransa’nın işgalinde, Irak’ta Faysal ve oğulları; Ürdün’de Şerif Hüseyin ve oğulları, Suudi Hanedanı; Mısır’da Hidiv Ailesi hep İngilizlerin kucağındaydı. Yapabileceği tek şey vardı. Yahudilerin düşmanı olan Nazilerden yardım istemek. Buna ileride değiniriz ama 1936’da pasif direnişin âlâsını gösterir Filistinliler. Emin el-Hüseyni’nin önderliğinde 1936’da genel grev örgütlenir. Tüm Filistin katılır genel greve. Gandhi’nin Hindistan’daki direnişinden aşağı kalır değildir Emin Efendi’nin kıyamı; ama ne duyan çıkar nede anlatan. Eh nede olsa Gandhi Hindu’dur; Emin Efendi ise Osmanlı Bakiyye’si bir Müslüman… Genel greve İngilizlerin tepkisi çok sert olur. Çıkan olaylarda 267 kişi vefat eder. Tabii suçlu bellidir. Bildiniz! Müslümanlar. İngilizlerin sevgili dostu Yahudiler canilik yapar mı?

            Bu olayların baş sorumlusu olarak gösterilen Emin Efendi; mecburen terk eder vatanını. Lübnan’a hicret eder. Yıl 1937’dir. Filistin Davasını Dünya’ya anlatmaya çalışır. Ama ne çare ki her alandaki Yahudi Parmağı engel olur Hocaefendiye. Çaresiz Hitler’e ulaşır. 1941’de Hitler ile görüşmeye gider. Denize düşen yılana sarılır. Davası için Naziler tarafından kurulan Azeri ve Bosna Birliklerini motive etmeye çalışır. Hitler; Filistin’e bağımsızlık sözü vermiştir çünkü.

            Ama İkindi Dünya Savaşı’nda Hitler’in yenilmesi ile birlikte Yahudiler yapacaklarını yaparlar. Emin Efendi Nazi Savaş Suçlusu ilan edilir ve İsviçre’de yakalanması istenir. İsviçre’de tutuklanır ve Fransa’ya götürülür. Zorlu gurbet dönemi yeni safhaya girmiştir.. Bir müddet ev hapsinde tutulan Hocaefendi’ye Allah yardım eder ve Kahire’ye ulaşmayı başarır. Siyonist Gruplar; Hocaefendi’yi Nazilik ile itham edip İngiltere’den isterler. Ancak İngilizler Hocaefendi’nin Yahudiler’e teslim edilmesinin kendileri açısından korkunç sonuçlarını hesap ederler. Emin Efendi’yi Yahudilere teslim etmezler.

            1948 yılı artık sonun başlangıcıdır. Emin Efendi Gazze Şeridinde Filistin Devleti kurulduğunu ilan eder ve kendisi de hükümet başkanlığına getirilir.Aynı zamanda İsrail Devleti de kurulur. Ama ne var ki Yahudi Devletini tanıyan Birleşmiş Milletler bu devleti tanımaz. İslam Aleminden de Hocaefendi’nin etkisinden çekinen bir iki devlet dışında bu devleti tanıyan çıkmaz. 1948 yılı Filistin’de sistematik terörün başladığı yıldır. Stern, Hagannah, İrgun ve Lehi gibi Yahudi Terör örgütleri masum Filistinlileri katlederler. Geçmişte de zaman zaman teröre başvursalar da bu seferki terör dalgasının amacı etnik temizliktir. Yüzbinlerce insan evinden yerinden, yurdundan edilir. Ne var ki 1948 Arap İsrail Savaşından sonra Gazze Mısır’a bırakılır. Mısır’ın Filistin’le ne alakası vardır derseniz inanın bu kararı alan Birleşmiş Milletler bile hala bilmiyordur.

            Emin Efendi ise artık sürgünde bir liderdir. Beyrut’a yerleşir. İslam Alemine Filistin Davasını anlatmak üzere yollara düşer. Kah seminerlere katılır, kah devletlerarası toplantılara. Ama doğduğu topraklara hasret bir şekilde 1974’te rahmet-i rahman’a kavuşur. Her muhacir gibi vasiyetidir ana vatanına gömülmek; ama modern(!) İsrail en insani bu isteği dahi reddeder. Yaser Arafat’ın da gözyaşları ile katıldığı muazzam bir merasim ile Beyrut’ta defnedilir.

            Emin Efendi’nin hayatı tam bir çile ile geçmiştir. Ama o gurbette de olsa davasından vazgeçmemiş ve Osmanlı’nın yıkılmasındaki ana saikleri çok güzel keşfetmiştir. Beyrut’ta sürgünde bulunduğu esnada Cevat Rıfat Atilhan’ın “ Masonluk Nedir?” isimli kitabını Arapça’ya tercüme ettirmiş ve bastırmıştı.

             Bu yazıyı yazmadan önce muhtelif internet sitelerinde Emin el-Hüseyni hakkında ileri geri dolaşan pek çok söz gördüm. Maalesef mütedeyyin sitelerde bile Emin El Hüseyni hakkında hoş olmayan bir takım ibarelere rastladım. Ancak şundan eminim ki Emin Efendi hakikaten ilmi ve ameli ile Ehl-i Sünnet adına temeyyüz etmiş ender şahsiyetlerden birisidir. Derdi yalnız kendi anavatanı olan Filistin değil tüm İslam Alemidir.

            1926 yılında ilk toplantısını Kahire’de, ikinci toplantısını Mekke’de gerçekleştiren ve bugünkü İslam Konferansı Teşkilatının nüvesi sayılabilecek olan Mu'temeru'l-Alemi'l-İslâm isimli meclis; her sene hac mevsiminde toplanma kararı ile Mekke Konferansından sonra dağılır. Ancak hazindir ki 1931’e kadar toplanmasına müsaade edilmez. (Engelleyen kim diye sormayın canım; anladınız siz İngilizler) Bu Meclisi 1931 yılında nerede ve kim tekrar toplamayı başarır dersiniz? İngiliz İşgali, İsrail baskısı altındaki Kudüs’te Emin Efendi toplar. Üstelikte Mısır, İngiltere, Türkiye, El-Ezher ve Siyonistlerin muhafeletine, karşı çıkmalarına ve tüm engellemelerine rağmen konferansı gerçekleştirir. Üstelik böyle bir ortamda toplanan konferanstan Emin Efendi’nin gayretleri ile Sovyetlerin Orta Asya’daki, Fransızların Tunus ve Cezayir’de ki, İtalyanların Libya’daki işgali kınanır.  Daha Emin Efendi için ne diyeyim bilmem ki ?

            Hamiş olarak belirtelim ki; yine bazı sitelerde Emin Efendi Hocamızın; Osmanlı’ya isyan eden Arapların öncülerinden olduğu yazıyor. Ne var ki bu doğru bir ifade değildir. Kudüs-u Şerif’teki Hüseyni ailesi (Mekke’de Mukim ve sonradan Ürdün Kraliyet ailesi ile karıştırılmamalıdır) Osmanlı’ya asırlar boyu sadık kalmıştır. Nitekim asrımızın nazenin ruhlu ismi Ali Ulvi Kurucu Efendi Hocamız da hatıratında Emin Efendi ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumun Mısır’daki ikametgahında tanıştığını beyan ediyor ki; Osmanlı’ya ihanet etmiş birisinin son Şeyhülislamın evinde işi ne ? Hem Devlet-i Aliyye’ye son nefesine kadar sadık olan Mustafa Sabri Efendi merhum Emin Efendi merhumu niye kabul etsin ?

            “"Müslüman dünyasının başına gelen Osmanlı devletinin bedduasıdır. Biz müslümanlar bilhassa araplar masum ve mazlum Osmanlı Devleti'nin bedduasına uğradık.Babasının bedduasını alan bir evlat gibi. Başımıza gelen felaketler bu yüzdendir”. Bu sözler Ali Ulvi Kurucu merhumun nakliyle Emin el-Hüseyni merhuma ait.

            Şeyh Şamil’in torunu Sait Şamil’e Müftü Emin el-Huseyni merhumun memleketimiz için söylediği sözler yazımıza hatime olsun : “Sait Bey bu sözüme dikkat edin ben söylemiyorum Allah söyletiyor. Türkiye bozulmakta müslüman dünyasına örnek oldu, düzelmekte de örnek olacak inşallah”. Amin bi hurmeti Seyyidil Murselin