İSLAM'I YAŞAMAK

e-Posta Yazdır PDF

İslam’ı bir ev olarak düşünürsek; cemaatler ve tarikatler de bu binanın birer odası hükmünde. Bir evin odalarının kullanım alanları nasıl farklıysa, İslami yapılanmaların da hizmet alanları ve hitap ettikleri kitleler farklı. Ama bizler bazen aynı evin içinde yaşadığımızı unutuyoruz ve hayat alanımızı birbirimiz için birer savaş meydanına dönüştürüyoruz. Halbuki her bir İslami oluşum; bir diğerinin eksik bıraktığı kısımları tamamlamaktadır. Bu bağlamda eksik kalan üç noktanın; İnsaf, adalet ve uhuvvet olduğu aşikar.

   Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. (Fetih 29)

   Özelde ashabın genel anlamda ise; ashabın izinde Efendimizi (sav) takip eden ümmetin fertlerinin özellikleri sayılırken yukarıdaki ayetten hepimizin alması gereken dersler var. Kendi içimizde merhameti ve tabii ki insafı ne kadar sık kullanıyoruz? Gerek cemaatler arası müzakere ve muhasebe durumlarında gerekse sosyal hayatımızda karşılaştığımız Müslümanlara merhamet ve şefkat nazarı ile bakabiliyorsak ne mutlu bizlere. Mevlana Hazretleri “ Bir dostumda bir hata görsem, yetmiş defa tevil etmeye çalışırım. Yetmiş birinci de tevil edemezsem vardır bir bildiği deyip meseleyi kapatırım” ölçüsü ile kendi tavrımızı mukayese etmeliyiz.

   Ehl-i Sünneti; ümmetin cadde-i nuranisi haline getiren en önemli saiklerden birisi de ehl-i kıblenin –bir ayeti açıkça inkar etmedikleri sürece- tekfir bataklığına düşmemesidir. Haricilerden miras kalan ve anlayıp dinlemeden maalesef bugün İslami yapılanmalar arasında tekfirin çok önemli bir kılıç haline geldiğini üzülerek müşahade ediyoruz. Bırakın cemaatleri sosyal hayatta arkadaşların bile birbirlerine kızdıkları veya beğenmedikleri bir durumda tekfire yöneldikleri herkesin malumu. Halbuki; mü’minin şahsına kızılmaz; ancak fiiline kızılır.
   Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz. (Hucurat 10)

   Din kardeşliğinin üstünde bir kardeşlik yoktur. Müminlerin birbirine kardeş ilan edilmesi ve araları bozuk olanların düzeltilmesini istenmesinin sebebi İslam Toplumunun parça parça bölünüp küfre ve şirke yem olmasını önlemeye matuftur. Elbette burada başka saikleri de özellikle zikretmek gereklidir. Allah tarafından kardeşliği vurgulanan ve aynı safta namaza duran; aynı halkada zikr eden müminlerin birbirlerine karşı kalplerinde kin, nefret, buğz ve adavet gibi bir takım nefsani ve şeytani hisleri barındırması elbette doğru değildir.

   Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"(1)

   İşte burası en önemli mihenk noktalarından birisi olarak göze çarpmaktadır. İman ile Müslüman kardeşlerini sevme arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. İmanı olmayan kimsenin cennete girmesi muhal olduğuna göre; Müslüman kardeşlerine karşı kalbinde buğz beslemenin de kamil anlamda bir imana engeldir. Arasında sevgi ve merhamet bağı olmayan insanların birbirlerine karşı insaflı ve adil olmaları beklenemez. İşte bu noktada Efendimiz sav’in bizi ikaz etmekte; kamil imanın diğer mümin kardeşleri için sevgi beslemekten geçtiğini ortaya koymaktadır.

   Bu noktada özellikle İslami yapılanmalar konusuna girecek olursak; ülkemizde Ehl-i Sünnet merkezli yapılanmalar arasında özellikle tabanda zaman zaman ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Kişilerin kendi anlayışsızlıklarından veya cehaletlerinden kaynaklanan kısımları bir kenara bırakırsak; asıl sıkıntının aramızdaki sevgi bağını yitirmemiz olduğunu göreceğiz.
   İslami yapılanmaların her biri farklı meşrepten ve anlayıştan insanlara hitap etmektedir. Allah’ın yeryüzünde yarattığı çiçeklerin hepsi aynı renkte midir? Elbette değildir. Hatta çiçeklerin en güzeli kabul ettiğimiz gül bile farklı farklı renklerdedir. Kırmızı gülün bile kendi içinde nevileri vardır. Her birinin kokusu değişiktir. Cemaatleri ; İslam’ın çiçek bahçeleri olarak kabul edersek zaten sorun çözülecektir.

   Kimi cemaat İslami ilimlerin ihyasını hedefler; kimi cemaat kalbi hayatın tanzimini esas alır; kimi cemaat üniversite ve lise talebelerine sahip çıkmayı hedefliyor. Hedefler aynı, esaslar aynı, kalpler Allah nidası ile vuruyor ama iş tenkite geldi mi ne insaf ne adalet ne de uhuvvet kalıyor. Her birimiz tavus kuşuna dönüyoruz. Kardeşimizin güzelliklerini görmektense çirkin kısımlarını görmek, eleştirmek adına tüm gayreti sarf ediyoruz. Habbeyi kubbe yapmaktan çekinmiyoruz.

   “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (2)

   Şimdi yukarıdaki hadisin ışığında bakalım. Bizim acımasızca eleştirdiğimiz bir başka cemaatin müntesibi bir kimsenin hidayetine vesile olduysa bizim mahşerdeki durumumuz ne olur ? Yalanın olmadığı o günde; yerden yere vurduğumuz o  kişi ile nasıl yüzleşeceğiz ?

   Herkesin kendi meşrebini en doğru, kendi mürşidini/hocasını/üstadını en kamil ve en mükemmil görmesinden daha doğru bir şey yoktur. Aksi bir düşünce ile yani meşrebim hatalar ile dolu; üstadımın her hareketi yanlış olabilir düşüncesi ile mesafe kat edilmesi düşünülemez. Kendi meşrebimizi mutlak ve tek doğru; üstadımızı tek mükemmel zat telakki ederken diğer mürşitleri ve meşrepleri inkar yoluna gitmemiz ise hem ahiretimizi karartır hem de Müslümanlar arasına onulmaz fitneler açılmasına yol açar.  Burada mutasavvıfların koyduğu ölçüye azami hatta cinnet derecesinde sahip çıkmalıyız :” Kendi mürşidini en kamil bilirken diğer kamilleri inkar etmemek gereklidir.”.

   Ehl-i Sünnete göre eleştirilemeyecek zümre bellidir. Peygamberler günahtan hususi korunmuşlardır. İsmet sıfatının gereği olarak peygamberlerin günah işleme isteği bile bulunmadığını İsmail Hakkı Bursevi merhum tefsirinde zikrediyor. Sahabe-i Kiram ve Tabiin de Kur’an’ı ve Sünneti bizlere nakleden zümreler olmaları hasebiyle tenkitten mahfuzdurlar. Bu zümreler dışındaki herkes tenkit edilebilir.

   Ancak tenkit ederken nazarımızı karşı tarafı incitmemeye, uhuvvet tarlasında derin vadiler açmamaya itina göstermeliyiz. Muhatabımızı tenkit ederken maksadımızın dostane bir ikaz olduğunu muhatabımıza hissettirmeliyiz. Karşımızdaki kişi tenkidimizin Allah için olduğunu anlamalı. Bu şekilde bir tenkit elbette tebliğ ve irşadın neticeye varmasına yol açacaktır. Ancak nefsani hislerin karıştığı bir tenkitten ancak husumet ve kavga doğacaktır.

   Muhatabımızı tenkit ederken aklımızdan çıkarmamız gereken en önemli amillerden birisi de; karşımızdaki kişinin bir gururu ve onuru olduğudur. Tenkit ettiğimiz kişinin gururunu ve onurunu kırmak; tebliğ mahiyetindeki tebliğimizin neticesiz kalmasına yol açacaktır. Tenkit ederken empati yapmalıyız. Kendimizi muhatabımızın yerine koymalıyız. Bu bize hem karşımızdaki kişinin düşüncelerini anlama kolaylığı sağlayacaktır hem de muhatabımızı incitmeyecektir.

   Adalet Müslümanların asırlardır sahip olduğu ve insanları İslam’a hayran bırakan en temel sıfatlarımızdan birisidir. Gayri Müslimlerin fevc fevc İslam’a koşmalarındaki en büyük etkenlerden birisi adil olmalarıdır. Gerek İslami Camialar arasında gerekse sosyal hayatımızda karşılaştığımız insanlar arasında adil olmak bizim en baş şiarımız olmalıdır. Kendi görüşümüzden olanı sonuna kadar ve en olmadık teviller ile savunurken; batıla düşebiliriz. Kendi meşrebimizden olmayan insanı da eleştireceğim derken hakkı inkar etme haline duçar olabiliriz. Bu ise bir Müslümanın yapabileceği bir hata değildir.
Gelecek sayımızda devam edelim.
................................................................................................
1. Müslim  îman 93-94.
2. İbn Mâce, Sünnet 14