Aliya İzzet Begoviç

e-Posta Yazdır PDF


Müslümanların dünyanın dört bir tarafında yaşadıkları ortak bir yazgıdan bahsedeceğiz bu ay sizlere. Müslümanlar nereye gittilerse adalet götürdüler. Kudüs Hz.Ömer eşliğinde fethedildiğinde kimsenin kılına dokunulmazken; Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde Hz.Süleyman’ın emaneti olan Mescid-i Aksa’yı Müslüman kanı ile doldurdular. Filipinler’de Moro Müslümanlarının veya Endülüs’te Arapların ortak yazgısının bu sefer Balkanlar’daki tecellisi kadar ağır olanı yoktur. Bosna-Hersek; 1463’te Hazreti Fatih zamanında Devlet-i Aliyye topraklarına katılır. Hıristiyanlığın muvahhid bir çizgisini izleyen Bogomil mezhebine mensup olan Boşnaklar; hem inançlarının yakınlığı hem de Osmanlı’nın adalet ve müsamaha politikaları sayesinde kısa sürede İslamiyeti kabul ederler ve Osmanlı Devletinde çok önemli görevlere gelirler. (1) Ecdad kısa sürede imar faaliyetine girişir. Ölümsüz eserler bırakır. Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin asırlarca Bosna’nın Müslüman kimliğinin simgesi olacak olan Mostar Köprüsünü inşa eder. 

Zambakların kan ve gözyaşı ile sulandığı topraklara Osmanlı; barışı, adaleti ve refahı getirir. Aliya İzzet Begovic’in ailesi Belgrad’da mukimdir. Osmanlı Ordusunda subay olan dedesinin tayini üzerine Bosna-Hersek’te o zamanki adıyla Aziziye kasabasına göç ederler. Ama ne var ki Bosna’nın huzurlu günleri 1878’de sona erer. Devlet-i Aliyye’den kopartılır Bosna Hersek. Müslümanların gönlü İstanbul’dadır ama büyük devletler Bosna Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bağlarlar. 1914’te Avusturya-Macaristan Veliahtına Saraybosna’da bir Sırp gencinin suikast düzenlemesi ile tüm Dünya ile birlikte Balkanlar da bir kan deryası haline dönüşür. Sırpların ve Hırvatların zulmü altındaki Aziziye’de 1925’te doğar Aliya. O henüz iki yaşındayken ailesi Müslümanların daha yoğun olduğu Saraybosna’ya hicret ederler. Altı yaşında medreseye başlar. Osmanlı’dan kalma taş medreseler ruhuna Necip Fazıl’daki gibi yakîn çivisini çakar. Genç Aliya; geleceğin Bilge Kral’ı olma yolunda en büyük mesafeyi kat etmeye başlamıştır. 

İkinci Dünya Savaşı’nda Bosna-Hersek’i bu kez Hitler işgal eder ve Hırvatlara bağımsızlık verir. Müslümanların adı yoktur ortada. Hırvat işgali altındaki Saraybosna’da liseyi 1943 yılında bitirir Aliya. Liseden hemen sonra da Aliya’yı Hırvatlar askere almak isterler. Bunun üzerine bir yılı aşkın bir süre Saraybosna’yı terk eder ve saklanır. Hayatı boyunca göreceği zulümlerin ilkidir bu. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Saraybosna’ya döner ama Bosna Müslümanları için en zorlu dönem başlamıştır. Tito; yedi küçük cumhuriyeti bir araya getirir, Yugoslavya Devletini kurar ve komunizme yelken açar. Yeni kurulan devlette Müslümanların hiçbir hakkı tanınmadığı gibi Müslüman nüfusun yoğun olduğu Kosova Sırbistan’a, Sancak ise Karadağ’a bağlanır. Müslümanlar arasında etnik sıkıntılar çıkarmaya çalışılır. Osmanlı dönemi en ağır ifadeler, en galiz küfürler ile kötülenir. İnsanların bilinçaltına Osmanlı Düşmanlığı yerleştirilmeye çalışılır. Dini tedrisat yapan tüm kuruluşlar ve elbette ki camiler kapatılır. Osmanlı izleri silinmeye başlanır. Zorunlu sürgünden yeni dönen Aliya İzzet Begovic tifo hastalığına yakalanmıştır. Hasta halinde O’nu askere alırlar. 

Aliya; askerliğinin sonuna doğru Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi olarak tutuklanır. Genç Müslümanlar Teşkilatı Yugoslavya’daki bir kaç Müslüman teşkilatından birisidir; fikir babası da Fatih Medreselerinden mücaz eski Kudüs Müftüsü Emin Efendi Hazretleridir. Aliya hakkında, Sovyet karşıtı olmak, gerici olmak ve devleti yıkmak suçlaması ile dava açılır. Fark ettiniz mi bilmem ama coğrafyalar ve insanlar değişse de suçlamalar ve mazlumlar hiç değişmiyor. Barat Hacı’yı Doğu Türkistan’da yirmi bir sene hapseden zihniyet ile Aliya İzzetbegovic’i Bosna Hersek’te hapse attıran suçlama irtica/gericiliktir. Halbuki her ikisinin de fikir ve dava adamı olmaktan başka bir suçları yoktur. Zalimler; bu iki şahsın kimliğinden ve davasından korktukları için hapse atmışlardı. Balkan Savaşlarından sonra Rumeli’den başlayan göç; Yugoslavya’nın kurulması ile hızlanır. Ülkedeki tüm Müslümanları Türkiye’nin ajanı olarak gören ve kendisi için tehlike sayan Tito ve ekibi; baskıyı doruğa çıkarıp; Müslümanların tüm dini haklarını ellerinden alınca hicret yeniden hız kazandı. Gostivar, Kalkandelen, İştip, Ohri hızla boşalıyordu. Arnavutu, Boşnakı, Torbeşi (Müslüman Makedon), Pomak’ı, Türk’ü hızla Anadolu’ya göç ediyordu. Kosova’dan Sırplar tarafından komunist Arnavutluk’a sürgün edilen Enver Hoca yönetimindeki Müslüman Arnavutlar; “Biz Arnavut değil Türküz” diyerek ikinci hicretlerini Anadolu’ya yapıyorlardı. Zambakların ülkesinde Türk kelimesi Müslüman kelimesi ile eşdeğer hale gelmişti. Ne hazindir ki aynı dönemde Anadolu’da da Türkler; dinlerinden koparılmaya çalışıyordu. Devletin baskıları ve hicretin sonucunda camiler kapanıyor, tekkelerde zikir meclisleri susuyordu. Dört beş asırdır susmayan zikir meclisleri ister istemez kapanıyordu. 

Hicret ile kapanmayan tekkeler ise devlet eliyle kapatılıyordu. Yugoslavya Müslümanları için tarihin en karanlık dönemi adım adım yaklaşıyordu. Genç Müslümanlar Teşkilatının üyelerini hapiste zor koşullar beklemekteydi. Müslümanlara işkence yapmak sıradan bir uygulamaydı. İbadet etmek yasaktı. Sadece bu kadar ile de yetinmez komünist zalimler. Domuz eti yedirmeye çalışırlardı. Tüm zorlamalara rağmen Müslümanlara domuz eti yedirmeyi başaramayınca; bu sefer domuz eti yemeklerin içine katılırdı. Henüz yirmi bir yaşındaki Aliya; üç yıl hapis ile cezalandırıldı. 1946- 1949 yılları arasını hapiste geçirdi. Ailesi hapse atıldıktan ancak altı ay sonra yerini öğrenebildi. Bu süre zarfında oğullarının hayatta olup olmadığını bile bilmiyorlardı. Aliya İzzet Begovic hapiste ormanda çalıştırıldı. Nazenin ruhlu bir fikir adamı, bir kanaat önderi adi bir suçlu gibi muameleye tutuldu. Maruz kaldığı baskıların, işkencelerin haddi hesabı yoktu. 

Hapisten çıktıktan sonra Saraybosna’ya döner ve hukuk okumaya başlar. Artık o komünistlerin mimlediği sakıncalı bir isimdir. Suçu sadece kendisi olmaktır. Adım adım takip edilir. Sadece kendisi değil O’nunla irtibata geçenler de takip altına alınır. Aliya İzzetbegovic iş bulmakta zorlanır. Toplumun tamamında bir korku, bir paranoya hakim olmuştur. Müslümanlar zalimlerden çekinmektedir. Aliya İzzet Begovic ; hapisteyken “ Doğu Batı arasında İslam” isimli eserini yazar. Ancak 1960 ve 1970’lerde Yugoslavya’daki Müslümanların durumu her geçen gün kötüye gitmektedir. Ecdad yadigarı icazetli alimler ebedi aleme göçmüş, Komunist idare yeni alim yetişmemesi için medreseleri, tekkeleri hatta camileri kapatmıştır. Yurtdışına İslami ilimleri tahsil için gidenlerin ailelerine her türlü baskı yapılmaktadır. Yurt dışına dini tedrisaet için çıkanlar geri dönemezler. Ezher’e okumaya giden Ali Yakup Cenkciler Hocaefendi; Yugoslavya’ya sokulmaz. Mecburen Türkiye’ye hicret eder. Gelen gün geçen günden daha da beter bir hali taşımaktadır Müslümanlara. 

Osmanlı’dan kalma ne varsa düşmandır yeni yönetim. Camilere, hamamlara, tekkelere, medreselere ve en önemlisi evlad-ı fatihan olan insanlara. Balkanlar’da kalan tüm Müslümanların ortak kaderidir bu. Bir yandan baskılar diğer yanda dinden insanları soğutma ve ateizm propagandasının etkisiyle Yugoslavya Müslümanlarının ahlaki ve toplumsal yapılarında gözle görülür bir bozulma başlar. Bu gidişe, bu yozlaşmaya bir dur demek gereklidir. 1970’de İslam Manifestosu isimli eserini yayınlar. Aslında bu eser bir bildiridir. Sadece Bosna veya Yugoslavya Müslümanlarına değil tüm Müslümanlara kimliklerini hatırlatmaktadır. Müslümanları yeniden dirilişe, uyanmaya ve şuurlu birer Müslüman olmaya çağrıdır bu. İslam Manifestosu isimli eserin yankısı kıtaları aşar. İslam Aleminde büyük bir ses olarak yankı bulur. Muhtelif dillere çevrilir. Zalimler sindirdiklerini düşündükleri Bosna’dan böyle gür bir ses çıkmasını hazmedemezler. 1983’ün Ağustosunda Aliya tekrar hapsedilir. Genç Müslümanlar Teşkilatından arkadaşları ile birliktedir yine. Aradan kırk sene geçmiş ama komünist idarenin Genç Müslümanlar paranoyası geçmemiştir. Fikir suçlusudur altı üstü. Halbuki Tito’nun Yugoslavya’sında en büyük suçtur bu. Göstermelik bir mahkemeden sonra Aliya İzzet Begovic on dört yıla mahkum edilir. Bir dizi suçlamanın içinde gericilik en önemli maddedir. Hapsin altıncı ayında Aliya dilekçe verir ve cezasının hafifletilmesini ister. Aslında suçsuzdur, suçu sadece inandığı gibi yaşamak istemesidir. Komünist rejim cezasını on iki yıla indirir. İkinci dilekçenin sonunda cezası dokuz yıla inmiştir. 

1987 yılında yeni bir gelişme olur. Yugoslavya Af Komitesi Aliya’nın kızlarını çağırır ve görünüşte masum ardında ise kirli bir hedefe sahip dilekçeyi babalarına imzalatmalarını ister. Karşılığında hapisten salıverilecektir. Elli yaşını çoktan devirmiş masum herkesin kabul edeceği cümleler vardır dilekçede. İstedikleri Aliya’nın yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etmesi, normal hayata döneceğini beyan edip; bir daha siyaset ve teşkilatçılık ile uğraşmayacağına dair taahhütte bulunmasıydı. 

Aliya’yı bırakın; davanın çilesini çekmemiş bir müslümanın bile imza atmayacağı şeylerdi bunlar. Allah Resulü’ne de gelmişti Mekkeli müşrikler. Mal istiyorsa mal, saltanat istiyorsa kral seçeceklerine dair sözler vermişlerdi. Hatta evlenmek istiyorsa dilediği kızı da vaat etmişlerdi. Ama Efendimiz sav ellerini açmış, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben yine de davamdan dönmem” demişti. Dava; basit, sıradan ve insan aklının keşfi olan ideolojiden ibaret değildi ki. Dava felfesenin çıkmaz labirentlerinde kaybolmuş karmakarışık bir nizam da değildi. Dava belliydi: İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı Alem davasıydı. Başıma erre koy Zekeriyyavari Neccar; senden dönmezem gayri Beyitleri bu davanın gönül erlerinin düsturu olmuştu. Kah Zekeriya a.s. gibi ağacın içinde erre ile (testere ile) kesilmişler, kah Resul-u Ekrem sav. gibi Taif’ye taşlanmışlardı. Ama insanlığa tevhid nefeslerini ulaştırmışlardı. 

Aliya yeni dilekçe isteği ve davasından vazgeçme talebi kendisine iletildiği zaman aklına İmam-ı Birgivi geldi mi bilinmez. İmam-ı Birgivi’ye de davasından vazgeçmesi teklif edildiğinde büyük İmam şu sözü söyler: “Düşmanlarımın bana yapabilecekleri üç şey vardır: Birincisi beni öldürebilirler ki bu şehadettir. İkincisi beni sürgün edebilirler ki bu da hicrettir. Üçüncüsü de beni hapsedebilirler ki bu da halvettir. Bunların hepsi de makbul işlerdir.” Aliya; zorunlu halvet olan hapishanede Allah ile baş başaydı. Üç beş sonra başlayacak olan insanlık tarihinin en acımasız soykırımına kalbî hazırlık olması için bir sevk-i ilahi ile zaruri halvete gönderilmişti. Şimdi o zorlu mücadeleye kalben hazırlanıyordu. 1988 yılında İslam Ülkelerinin yoğun baskısı ve Yugoslavya’nın İslam ülkeleri ile ticaret yapma isteği neticesinde parlamento Begovic’i affetti. Halbuki ortada ne hapsi gerektirecek bir suç vardı; ne de affa mahzar olacak bir ceza. Gelecek sayımızda yeryüzünün yaşadığı en büyük soykırımlardan birisinin izinde Aliya İzzet Begovic’i anlatmaya devam edelim. 

.............................................................................................. 

1)Hıristiyanlıktaki tevhidci çizgi için Muhterem Ebubekir Hocaefendi’nin http://www.darulhikme.org.tr adresindeki Muvahhid İseviler sohbetini dinleyebilirsiniz.