Dersaadette Darul Hikme

e-Posta Yazdır PDF

17 – 18 Ekim tarihlerinde katıldığım iki seminerden bahsetmek istiyorum. Aslında her iki seminerin de (cumartesi günü olan seminerde tercüme yoktu) cd olarak Burhan Dergisi tarafından sizlere hediye edilmesi gerekli diye düşünüyorum.. “Bakiyyetü`s selef`” –seleften geriye kalmışdeyiminin mefhumunu ve manasını tam olarak bizlere idrak ettiren bir alimin seminerine katıldık: Üstad Muhaddis Muhammed Avvame. “Allah-u Teâlâ, ilmi kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar bir takım cahil başlar edinirler, onlara sorular sorarlar ve onlar da ilimsiz fetva verirler. Bu yüzden de hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar."(1) hadisinin kast ettiği zaman dilimi, herhalde günümüz olmalı diye düşündüğümüz bir dönemde, iştirak ettiğimiz her iki seminerde de alime ve ilme ne kadar muhtaç olduğumuzu bir kez daha hatırladık.


İstanbul Fatih’te bulunan Daru’l Hikme (Bilgi ve Hikmet Evi Derneği)’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Muhammed Avvame Hoca, asrın muhaddisi unvanına sahip Abdulfettah Ebu Gudde Hoca’nın talebesi. Ebu Gudde merhum ise asrımızın müceddidi İmam Zahidül Kevseri (r.a.)’nin öğrencisi. Osmanlı’nın başkentinde Osmanlı ilmiye silsilesine mensup ve bununla da iftihar eden bir alim Üstad Avvame. 

İlk seminer; 17 Ekim Cumartesi Akşamı Daru’l Hikme’nin yeni binasında yapıldı. Bizler de akşam namazını Hazreti Fatih’in camiinde kıldıktan sonra Daru’l Hikme’ye intikal ettik. Seminerin katılımcıları Üstad Muhammed Avvame Hocaefendi ve Şeyh Muhammed Emin Er Hoca’nın salona el ele girmeleri bendenizin içini titretti. İki dostun bu kadar samimi havası kalbimizi toplantının henüz başındayken bile yumuşatmayı başardı. Dırahşan çehreli iki hocanın, iki muhaddisin sünnet üzere bakışları yerde ama kalpleri tevazu dağının zirvelerinde salona girişleri görülmeye değerdi. O anda hangi hülyalara daldım, nerelere gittim, o birkaç saniyelik zaman zarfında neler düşündüm bir kelimelere dökebilsem. Biri Halep doğumlu ve Medine’de Resulullah’a mücavir, diğeri Irak asıllı, Diyarbekir doğumlu, Ankara’da mukim iki Ehl-i Sünnet aliminden söz ediyorum. Hemen arkalarında Fatih Kaya ve Ebu Bekir Sifil Hoca; onları da Üstad Avvame Hoca’nın oğlu Muhyiddin Avvame ve Cübbeli Ahmet Hocaefendi takip ederek salona girdiler.

Bizim imamlarımızın –artık giymediği(!)- siyah cübbesi ve kırmızı fes üzerine sarılmış beyaz sarığı ile hal diliyle “Ene Usmaniyyun”(2) diyen Medine’de mûkim bir alim önünüzden geçerse aklınıza ne gelir? Üstad Avvame’nin oğlu Muhyiddin Avvame’yi bu kisve ile gördüğümde aklıma Osmanlı ilmiye kıyafetini çıkarmayan Kudüs Müftüsü Emin Hüseyin’i, Abdulfettah Ebu Gudde’yi, Vehbe Zuhayli’yi, Batı Trakya Müftüsü Mehmed Emin Aga’yı, Bosna-Hersek Müftüsü Mustafa Ceriç’i gözümün önünde canlandırdım. Hepsi Osmanlı ilmiye sınıfının kıyafeti ile gözümün önünde sanki tecessüm ettiler. Onların sahip oldukları bilince, şuura, vefaya baktım, bir de kendi mahallemdeki cami imamının şuursuzluğunu hatırladım. Diyanetin imamlara yeni verdiği beyaz renkli sarı sim işlemeli cübbeyi göstererek “abi, adamlar bizi senelerce siyaha mahkum etmişler” diyen zavallıya acıdım. Osmanlı Ruhundan, ecdadı Osmanlı yapan Ehl-i Sünnet telakkisinden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha müşahede ederek üzüldüm. “Cübbenin renginden veya şeklinden ne olur” demeyiniz. Burada bir zihniyetten söz ediyoruz. Bizi biz yapan zihniyetten. Ehl-i Sünnet zihniyetinden. 

Devleti Aliyye’nin yıkılmasından bu zamana en garib devresini yaşayan Ehl-i Sünnet mezhebi adına üzüntüm fasih ve beliğ Arapçası ile konuşmaya başlayan Muhammed Avvame Hocaefendi’nin davudi sesi ile yerini diriliş muştularına bıraktı . Tam o esnada Pakistanlı Müftü Abdurrauf Hoca ve talebeleri salona girdiler ve salonda farklı bir uhuvvet rüzgarı estirdiler. Allah Resulu’nun müjdelediği  gariplerden(3) oldukları hal ve hareketlerinden belliydi. Rahatlıkları, samimiyetleri ve mü’min kardeşliğinin güzel bir timsali olmaları takdire şayandı. Muhammed Avvame Hoca’yı dinlerken iki şeyden hayıflandım. Birincisi konuşmasının çoğunluğunu anlamama rağmen bilmediğim bazı kelimeler olması, diğeri ise not almak için yanımda herhangi bir kağıt olmamasıydı. Avvame Hoca’nın konuşması fetva verme üzerineydi. Bu konuşmanın Rıhle’de yayınlanacağını Ebu Bekir Sifil Hoca müjdeledi ama bendenizin kanaati Arapça aslı Türkçe altyazılı olarak bir cd’de bizlerin istifadesine sunulması yönünde. Üstad Avvame Hoca’yı dinlerken Türkiye’de alim eksikliğini bir kez daha hissettim. Müzakerelerde elini kuvvetlendirmek için delil arayanlar Üstad Avvame Hoca’nın seminer kayıtlarını temin edip muhakkak dinlemeliler. Arapçaları kafi gelmezse Daru’l Hikme’nin Hocaları yardımcı olacaklardır. “Alim” kelimesinin müzakerelerde üstün gelmek için delil arayan değil, Allah’ın muradını anlamak için delil arayan olduğunun en güzel örneği Üstad Avvame’ydi. 

Katılımcıların çoğunun ilim ehli olması nedeniyle soru cevap faslı bizim için tam bir ziyafet oldu. Sorular Üstada arz edilmeden önce kürsüye Ebu Bekir Sifil Hoca da çıktı ve işte o zaman ilmin nasıl kazanıldığını gördüm. Sifil Hoca kürsüye konulan sandalyeye oturdu ve başını Avvame Hoca’ya çevirdi o kadar. Salonda sanki ikisinden başka kimse yok ve Avvame Hoca sadece O’na anlatıyor gibi bir dinleyiş… 

Sifil Hoca’nın halini nasıl anlatayım ki!.. Başının üzerinde sanki bir kuş var ve o kuşun uçup kaçmasından korkarak nefes almaktan bile imtina eden bir duruşu vardı Sifil Hoca’nın. Muhammed Emin Er Hocaefendi’nin yüz yaşına rağmen hafızasının sağlamlığı ve konuşmasındaki dirayet salondaki herkesi şaşırttı. Tatlı bir şive ile yaptığı konuşmadan bugüne kadar aklımdan çıkmayan bir sorusu var: “Din Nedir?”. Üzerinde düşünülmeye değer bir mesele olarak hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Sahi din nedir? Müftü Abdurrauf Hoca’nın Urduca konuşması bizlere kendi coğrafyamızın büyüklüğünü bir kez daha hatırlattı. 

Misafirler uğurlandıktan sonra Daru’l Hikme’nin kütüphane kısmına geçildi. Manisa’dan gelen kardeşlerimiz Üstad Avvame Hocaefendi’ye Kırkağaç Kavunu hediye ettiler. Elbette alime hediye takdim etmenin de yolunu bulmak zorundasınız. Kardeşler güzel bir yol bulmuşlar : Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır’da zorunlu gurbette iken o zaman Ezher’de daha talebe olan İSAV Başkanı Prof. Ali Özek Hoca’dan Kırkağaç kavunu istemiş. Dr. Ebu Bekir Sifil Hocamız da kavunları Üstad Avvame’ye arz ederken bu hadiseyi hatırlattı. İşte o an Avvame Hoca’nın yüzünü görmeliydiniz. Muazzam bir tebessüm kapladı çehresini. Şefkatli bir bakış, sıcak bir gülümseme ile nazar etti genç arkadaşlara. Gece boyunca simasını kaplayan ilmi celadet gitti yerine bir babanın evlatlarına bakışındaki şefkat ve letafet geldi. Genç ilim aşıklarının Hocaefendi’ye gösterdikleri muhabbet ayrı bir yazı konusu. 

Gençlerden cesaret alarak bendeniz de Avvame Hoca’nın elini öpmek için eğildiğimde elini geri çekti. Bunun üzerine fakir cübbesini öpünce Hocaefendi bu sefer tekrar elini geri uzattı. Başımı kaldırdığımda bakışları ile karşılaşınca tüm söyleyeceklerimi unuttum. Öyle bir celadet vardı ki.. Doğrusu alime de celadet yakışıyor. Halbuki iki haftadır söyleyeceklerimin provasını yapıyordum. İrab hatası yaparım diye de hususi olarak yazdım ve ezberledim. Ama o celadetli gözlerin içinde söyleyeceklerimi unuttum ve geri kaçmak zorunda kaldım. 

Hocaefendi’ye söyleyeceklerimi not aldığım kağıdı dönüşte dilimize çevrilmiş tek eseri olan “İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü”(4) isimli eserinin arkasına yapıştırdım. 

Birilerine bendenizin Hocaefendi’ye bu tavrı ters gelebilir. Ama emin olunuz ki Üstad Avvame daha fazlasını hak ediyor. 1982 Hama katliamından sonra Nusayri zulmünden ötürü hicret etmek zorunda kalan, selef-i sâlihinden bizlere miras bu alimden keşke her ilahiyatta/medresede okuyan talebe istifade edebilseydi. İbni Ebu Şeybe’nin Musannef’ini tahric ve tahkikle 26 cilt olarak bizlere kazandıran bu muhaddisten alacağımız çok şeyler var. 

Gecenin en güzel sürprizlerinden biriside 28 Şubat’ın hakiki mağdurlarından İmdat Kaya Hoca’nın da salonda olmasıydı. Ehl-i Sünnet davasının bu çilekeş yiğidi ile karşılaştığımda eğilip elini öpmek, “hocam sizi Milli Gençlik Vakfı’nda dinlemiştim” demek istedim ama sonra Hoca’nın belki yarasını deşmemek adına mı bilemiyorum, imtina edip yanına gidemedim, sadece uzaktan selamlaştım. 

Gecenin sonunda Daru’l Hikme’den ayrılırken ilim yolculuğuna henüz Emsile okumakla başlamış bir kardeşin “Gözümü kırpmadan dinledim” tespiti müminlerin anlaşma dilinin kalbi olduğunu vurguluyordu. Hasılı kelâm; Darul Hikme’nin gecesinde bize ait her şey vardı. Farklı coğrafyalardan esen uhuvvet ve ilim rüzgarları kalbimizin pasını silerken, hayalimiz maziye uzandı. 

Pazar günkü Fatih Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’ndeki toplantıya biraz geç katıldık. Trafikten çok Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğindeki ziyaretler bizi geciktirdi. Kültür Merkezine ulaştığımızda salon hınca hınç doluydu ve mecburen ayakta dinledik. Ne anladın deseniz inanın şimdi vallahi satırlara dökemiyorum. Ancak tek hatırladığım kalbimin itminan olduğuydu. Konferansın sonunda Burhan Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni ve grafikeri ile karşılaşmak bizi daha da mutlu etti. Hasta haliyle seminer için o kadar yolu kat eden Hocamıza "helal olsun” dedim. Izdırabı ve sancısı yüzünden belli olsa da Necip Fazıl’a nazire yaptım. Hani Üstad bu dava öksüz diyordu ya... Üstad rahat uyusun. Dava öksüz falan değil. Hasta haliyle ilim meclislerini kaçırmayan hocalar oldukça emin olun bu dava yere düşmez. 

Son dönemde yaptığı çalışmalar ile adından söz ettiren Daru’l Hikme’deki hocalara hem gıbta ettim hem bol bol dua ettim hem de minnettar kaldım. Allah ilimlerini, takvalarını ve yakînlerini artırsın. Kendilerinden daha böyle nice toplantılar ve –elbette ki davet edilmeyi- bekliyoruz. Onların da bizlere böyle cemiyetler tertip etmelerinin ilmi bir mecburiyet ve imani bir mesuliyet olduğunu düşünüyorum. Ehl-i Sünnet eksenli bir ruha sahip olduklarına göre, İstanbul’u Dersaadet zamanındaki ilmî canlılığa ve manevi atmosfere büründürmek için gecelerini gündüze katarak gayret sarf  etmeliler. 

............................................................................................... 

1) Buhari, İlim, 34,
2) Ben Osmanlıyım,
3) “Şüphesiz ki, İslam garip olarak başladı ve bir gün yine garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!“(Tirmizi, İman: 13), 4) Eseri Kayıhan Yayınlarından temin edebilirsiniz.