Altayların Hallacı: Osman Batur

e-Posta Yazdır PDF

Müslümanların tarih boyunca çektiği zulümleri bir kitap haline getirsek herhalde ciltlere sığmaz. Sadece on dokuz ve yirminci asır da Müslümanların bağımsızlık mücadelelerinde uğradıkları katliamın dünyada eşi menendi yoktur.

 

Bu acımasız katliamların bir kısmı Bosna Hersek gibi dünyanın gözü önünde gerçekleşmiş kimisi de Doğu Türkistan gibi ümmetin unuttuğu coğrafyada vuku bulmuştur. Kızıl Çinlilerin bir defa daha ellerini kana boyadıkları Doğu Türkistan’daki son katliam haberini okuduğumda ilk kez bir parça olsun vicdanım rahattı. Kimsenin Doğu Türkistan ismini zikretmediği dönem de Dergimiz Burhan Barat Hacı yazısı ile katliamın ayak seslerini sizlere arz etmişti. Bu kez de bir başka Doğu Türkistanlı mücahidi ve mazlumu sizlere arz edeceğiz. 

Asıl ismi Osman İslamoğlu’dur. (Babasının ismi İslam Bey’dir. Doğu Türkistanlıların deyimiyle tam adı Osman bin İslam’dır). Doğum Tarihi konusunda iki rivayet vardır. 1890 ve 1899. Ancak yaptıklarına bakarsak asıl doğum tarihinin 1890 olması daha akla yatkındır. Göçebe Kazak Türklerine mensup bir aile de dünyaya gelir. Orta Asya’da göçebe Türkler ve bilhassa Kazak ve Kırgızlar Pir-i Türkistan Hace Ahmet Yesevi eliyle Müslüman oldukları için tasavvufi neş’eleri zirvededir. Dedesi de bölgenin hatırı sayılır hocalarından birisidir. Batur lakabı Kazak Türklerinin liderlerine verdikleri kahraman manasına gelen bir mahlastır. 

Osman bin İslam; bölgedeki Altay Kazaklarının âdeti üzerine on yaşındayken ata binmeyi ve ok atmayı öğrendi. 12 yaşında Kazakların o dönemki lideri Böker Batur’un bağımsızlık ordusuna katıldı. İki yıl sonra Böke Batur’la beraber büyük yenilgiyi tattı ve köyüne geri dönüp çiftçilikle uğraşmaya başladı. Böle Batur ise halifenin memleketi Osmanlı’ya hicret etmek için yollara düştü, Tibet’te yakalandı ve bu kahramanın başı kesilerek idam edildi. 1940 yılı ise Altay Türklerinin yeniden kıyama kalktıkları devredir. Çinliler Altaylardaki İslam izlerini silmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Camiler işgal ediliyor, Kur’an-ı Kerim’ler yakılıyordu. İlk Müslüman Türk Devleti’nin kurucusu Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın evlatlarının bu zulme seyircisiz kalması beklenemezdi. Nitekim Kazak Türkleri bir kez daha zalimleri şaşırtarak kıyam ettiler. Çin’in tepkisi her zamanki gibi sert oldu. Kimseye acımadan insanları tutuklamaya, mahkeme etmeden idam etmeye başladılar. Halkın elindeki silahları almaya başladılar. Kimileri silahlarını teslim ederken; Osman Batur tam tersi tepki verdi. Kerbela’daki Hz. Hüseyin gibi tek başına silahıyla dağa çıktı. Sonuç belli de olsa da akıbet güzeldi. Biliyordu ki şehit olduğunda kendisini Şehitlerin Efendi Hazreti Hüseyin karşılayacaktı. İşaret fişeği atılmıştı; kendisine ilk katılanlar büyük oğlu Şerdiman ve arkadaşı Süleyman Bey’ler oldu. 

Altay Kazakları kıyamın başladığını haber alır almaz Müslüman Türk ordusuna katılmak üzere koşturuyorlardı. Camiler de çekik gözlü aksakallı kocalar gözyaşları ile süsledikleri duaları ile mücahitlere destek oluyordu. Altay Dağlarının karlı doruklarında Osman Batur ve arkadaşları bir yandan komünist Ruslara diğer yandan kızıl Çin’e karşı mücadele ederken, dua orduları da boş durmuyor; Allah’ın görünür ve görünmez ordularını Altaylara çağırıyordu. 1941 yılının Ekim ayında başlayan fiili cihat 1943 yılının Temmuz ayında sona eriyordu ve Altay Türkleri bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Bir tek Çin askeri kalmamıştı. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Daha sonra bu cumhuriyetle beraber Osman batur; Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetine katıldı ve bu cumhuriyette Altay Valisi olarak vazife aldı.

1945 senesi Asya Müslümanlarının en sıkıntılı devresinin başlangıcı olmuştur denebilir. Sovyetler Birliği ile anlaşan Çin artık bölge Müslümanlarına tarihin görmediği zulmü gerçekleştirmeye başlayacaktır. Önce Ahıska Türkleri bir gece de evlerinden sürüldüler. (Ahıska Muhacirlerinin acısı hala bitmedi). Sonra Kırım Tatarları, Çeçenler, İnguşlar, Kabardey Türkleri, Balkar Türkleri ve Nogay Tatarları. Yurtlarından Sibirya’ya ve Orta Asya’ya sürüldüler. Müslümanların Orta Asya’daki acıları bununla bitmemişti. Sovyetler Birliğinden destek alan Çin; binlerce yıllık Türk yurdunun bağımsızlığını kazandığını anlayınca tarih boyunca yaptığını tekrar etmeye hazırlandı. İlk iş olarak büyük bir ordu oluşturdu. Tamamen Han Çinlilerinden oluşan bu kızıl ordu vicdanlarını karartmış bir şekilde Doğu Türkistan’a hücum etti. Doğu Türkistanlı mücahitlerden on kat daha büyük olan bu ordu devrinin en modern silahları ile donatılmıştı. İki asra yakın bir zaman Çin işgalinde yaşayan Doğu Türkistanlıların doğru düzgün silahı bile yoktu. Onların asıl gücü kalplerindeki imandı. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar yılmadılar. 

1949 yılında Çin işgali bütün Doğu Türkistan’ı inletmeye başladı. Yeryüzünde Müslümanlar bir kez daha emsali görülmemiş bir zulme maruz kalıyorlardı. Osman Batur’un ordusu kırıla kırıla otuz binden üç bine düşmüş, yirmi yedi bin şehit Altay Dağlarında ölümsüzlük şerbetini içmişlerdi. Üstelik bu üç bin rakamına kadın ve çocuklar da dahildi. Bir yandan Çinliler diğer yandan kara kış Osman Batur’u çok zor durumda bırakmıştı. İlikleri donduran ayaz, dizi aşan kar hayvanların dağlarda barınmasına imkan tanımıyordu. Mecburen dağların eteklerine indiler. 1950 yılının Kasım ayında artık mücadelenin sonu görünmüştü. Komünist Çinliler yaptıkları baskınla Osman Batur ve pek çok mücahide hanımı esir etmişlerdi. Düşman ne zaman mert olmuştu ki şimdi mert olsundu. Osman Batur ve arkadaşları ; Bedir’de Hazreti Resulullah’ın emri gereği kadınlara, yaşlılara ve çocuklara dokunmuyordu. Ancak Çin için bağlayıcı hiçbir kural, vicdani hiçbir değer, insani hiçbir kıymet yoktu. Komünizm vicdanları dondurmuş, insanlıkları unutturmuştu. Kadınlar ve kızlar esir alınmıştı. Osman Batur; kendi kızı Azpay’ın da esir olduğu Müslüman kadınları götüren iki yüz kişilik kafileye bir dağ geçidinde tek başına hücum etti. Cephanesi bitene kadar savaştı. En sonunda esir düştü. Altaylardaki cihat şimdilik durmuştu. Elleri ayakları zincirlenerek zindana atıldı. Medrese-i Yusufiye’de her gün işkence görüyor, kendisi ile beraber hareket eden mücahitlerin isimlerini vermesini isteniyordu. Ama nafile… İşkencelerin fayda etmeyeceğini anlayan Çinliler bir atın üzerine bindirilip Urumçi Şehrinde “Türkistan’ı, Çinlilerden kurtaracağım diyen adamın hâline bakın” diyerek sokak sokak dolaştırdılar. Urumçi’yi hatırladınız değil  mi? 

Son şanlı Doğu Türkistan Kıyamının yaşandığı şehir. Bekar Müslüman genç kızların Çin’in iç bölgelerine çalışmaya gönderilmesi üzerine Müslümanların kıyama kalktıkları şehir. İki binden fazla müslümanın cesetlerinin sokaklarda kaldığı şehir. İşte Osman Batur; atın üzerinde elleri bağlı olarak dolaştırılırken bile davasını düşünüyordu. Çinlilerin içini korkudan titreten, imanın gücünü gösteren o devasa sözünü Urumçi’de söyledi : “Ben ölebilirim ama, dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecek”. İşkencelerden geçmiş, elleri yakaları bağlı, parayla tutulmuş hainlerin hakaretleri arasında yükselen bu çığlığı orada kendi kulaklarımla duymak isterdim. Acaba bu sözü duyan Çinliler nasıl titremiştir. Yaşlı dünya daha idamının üzerinden elli sene geçmeden Osman batur’un haklı olduğuna şahitlik ediyordu. Urumçili Müslümanlar; liderlerini haklı çıkardılar. Müslümanların “İnsan Hakları Evrensel Beyanname”sini unutturacak ilkeleri vardı. Ama Çin’in hiçbir kuralı yoktu. Resulullah; Bedir’de esir alınan Mekkeli Müşriklere laf söylemeye kalkan bir sahabe’yi susturup, incitilmesini engellemişti. Bütün Müslümanlar da tarih boyunca esirlerine aynı davranmışlardı. Ama Çinliler, işkenceden geçirdikleri Osman Batur’u at üzerinde dolaştırıp Urumçi Müslümanlarına kendilerince korku verdikten sonra; mübareği mahkemeye sevk ettiler. 19 Nisan 1951 tarihinde mahkeme kararını açıkladı. “Devrim düşmanlığı suçundan idam…” Ne devrimi mi diye sordunuz? Ne devrimi olacak Komünist Devrim. Halbuki daha gençken Osman Batur; komünizmi derinden derine tektik etmiş; bu sistemin İslam’a aykırı olduğunu tespit etmiş ve halkını bu konuda bilinçlendirmişti. Komünizmin iki ana felsefesinden biri olan materyalizm; Allah’ın yaratması hükmüne tersti. Ateizm ise zaten din düşmanlığıydı. Böyle bir fikre Osman Batur gibi; daha çocukluğundan beri dağlarda cihat eden bir müslümanın kapılmayacağı aşikârdı. 

29 Nisan 1951 günü karar infaz edildi. Önce kulakları, sonra kolları kesildi. Uhud Meydanındaki gibi. Uhud’da Hazreti Hamza, Hazreti Musab gibi sahabeler de aynı zulme maruz kalmışlardı. Şimdi Uhud Meydanı bin dört yüz yıl sonra Altaylarda kurulmuştu. Allah Resulunun sahabilerine uygulanan zulüm şimdi bir başka Müslüman lidere Osman Batur’a uygulanıyordu. En son olarak da kulakları ve kolları kesilmiş halde kurşuna dizilerek ruhunu teslim etti. Osman Batur’un şehit edilmesi ile mücadelenin sona ereceğini düşünen Çinliler yanıldılar. Davanın liderliği bu kez yine İslam Hoca’nın diğer oğlu Delihan Bey’ geçti. Çinliler şok üstüne şok yaşıyorlardı. Uhud Meydanını andıran katliamdan sonra Kazakların bir daha isyan etmesini akılları almıyordu. Delihan Bey de yakalandı ve idam edildi. 

Ailenin maruz kaldığı eziyet bununla bitmedi. Osman Batur’un ikinci eşi ve beşi kız olmak üzere sekiz çocuğunu tutukladılar. İslam’ın ilk günlerinde Mekke-i Mükerreme’de Yasir Ailesinin başına gelen şimdi Altaylarda tekrar vücut buluyordu. Arif Nihat Asya merhumun dediği gibi şeytan kıtalar dolaşıyordu. Asr-ı Saadette Ebu Cehili, Ümeyye bin Halef’i kullanan şeytan şimdi Çinlileri kullanıyordu. Osman Batur’un 18 yaşındaki Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla doğranarak, 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atılarak anneleri Mamey Hatun’un gözü önünde şehit edildiler. Mücahide hanım bu derin acıya dayanamayarak şuurunu kaybetti. Çocuklarını bile şehit edecek kadar Osman Batur’un şahsında Müslümanlara düşman olan Çinliler bu biçare kadına da acımadılar ve O’nu da nehre atarak şehit ettiler. Müslümanlar; Yasir Ailesi’nden on dört asır sonra bir aileyi daha şehit vermişlerdi. Ancak Yasir ailesinin hayatta kalan oğlu Ammar; nasıl davasından dönmediyse; Osman Batur’un oğulları Şerdiman, Nimetullah ve Nebî de davalarından dönmediler. 

Ümmî Üveys el-Karani 

Ehlullah; yeryüzünde aşkın ve muhabbetin temsilcisidir. Onların anıldığı yere (1) baran-ı rahmet katre katre değil seller gibi, nehirler gibi akar. Onlar öyle kimselerdir ki; “Huzuruna varıldığı zaman gamın, kederin gider, içinde bir ferahlık uyanır. (2) Salihlerin hayatları bizleri Allah Resulüne götüren güzel örnekler ile doludur. Ancak bir de ümmi/üveysi veli olarak isimlendirilen olanları vardır ki; bu isimler kamet şahsiyetlerdir. Üveysilik ; Yemenli Üveys el- Karni ile başladı. Kendisi muhadramundandır. 

Allah Resulü’nün döneminde iman etmiş fakat Alemlerin Efendisi ile görüşememiş olmasına rağmen kalbi aşk-ı Resulullah ile pare pare olmuş; kemalatı, insan üstü insan olma yollarını bu aşk ve muhabbetle bulmuştur. Üveysilik “allameni rabbi” (3) sırrına ermektir. Üveysilik kah ümmilik ile beraber kullanıla gelmiştir. Ümmi ; Anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okumayazma bilmeyen. "Ümm" kelimesinin ism-i mensubu "ümm"e mensup olan, Arap dilinde "ümm"; anne, bir şeyin aslı gibi anlamlara gelir. Ümmilik aynı zamanda Efendimiz sav’in de vasfı olması hasebiyle Elmalılı Hamdi Yazır Efendi Hazretleri bu hususta şöyle demektedir : “ Ümmî okuyup yazmaya uğraşmamış manasına bir vasıftır. 

Ümmîlik alelade kimseler hakkında âdeten ilim eksikliğini ifade eden bir noksan sıfat iken bir ümmînin okuyup yazanlardan fazla âlim olması Allah tarafından hilaf-ı âdet olarak bilâ kesbin mevhub bir kemal-i fıtriyeye delalet eder. Ve binaenaleyh kemalat-ı ilmiyle ve ameli yesi okuyup yazanları âciz bırakan bir peygamber hakkında her türlü şüpheyi kat eden ve onun doğrudan doğruya Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunu biz zarure isbat eden harikulade bir sıfat-ı kemal, yani bir mucizedir “ (4) Efendimiz sav için mucize olan ümmilik; veliler ve ümmet-i Muhammed için de bir ikram-ı rabbani, bir nimet-i ilahıdır. 

Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerinden yaptığımız nakilde de görüleceği üzere ümmîlik; Allah’ın adetinin hilafına herhangi bir çalışma ile elde edilen bir mertebe değil, bizatihi Mevla Teala’nın ikramı olan bir fıtri kemalattır. Hususi olarak yetiştirilen bu ümmi/üveysi veliler tarih boyunca yukarıda da belirttiğimiz gibi kamet şahsiyetler olmuşlardır. Hz. Cafer-i Sadıktan üveysi olarak yetişen Beyazid-i Bistami, O’ndan üveysi olarak yetişen Ebu’l Hasanil Harkani, İmam-ı Ali’den (kv) üveysi olarak yetişen İmam-ı Gazali bu hususta en mühim şahsiyetlerdir. Üveysi/ümmi veliler en sıkıntılı dönemler de varis-i Nebi olarak en güzel hizmetleri gerçekleştirmişlerdir. 

Bunların son dönemdeki örneklerinden birisi de Ladikli Ahmet Ağa’dır. Ladikli Ahmet Ağa’nın kemalatına şahitlik eden en önemli isim Ali Ulvi Kurucu Hocaefendidir. (5) Ancak biz ümmi velilerin en son örneklerinden birisi ile sizlere ümmiliği anlatmaya çalışacağız. Bayburtlu Hacı Şaban Efendi Hazretlerinin şahsında ümmîliğin en güzel örneğini görmek mümkündür. Günümüzde Kur’an’ı yüzünden okuyamayan, turuk-u aliyye’leri ifsad eden ve sözde ümmi şeyhler ile Hacı Şaban Efendi Hazretlerini kıyas ettiğimiz de hakikat gün gibi aşikar olacaktır. Allah’ın ledün ilmi bahşettiği zevat-ı aliyyenin şer-i şeriften ayrılması elbette düşünülemez. 

Hacı Şaban Efendi Hazretlerini hayatta iken görme bahtiyarlığına erenler şeriata olan bağlılığını özellikle anlatıyorlar. Günümüzde kendini şeriattan azade hissedenler, farzları ve haramları bile kafalarına göre tevil edenleri gördükçe Müslümanların Hacı Şaban Efendi Hazretlerine ne kadar muhtaç olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Tasavvuf yolunun bütün kamil ve mükemmil şahsiyetlerinin ısrarla, durup bıkamadan sürekli tekrarladıkları bir cümle var : “ İtikaden Ehl-i Sünnet olmak.” Anadolu’dan binlerce kilometre ötede İmam-ı Rabbani’den, İstanbul’da Mustafa İsmet Garibullah’a kadar tüm ehlullah bu meseleyi vurgulamıştır. Hacı Şaban Efendi Hazretlerinin de bu konuya özel bir vurgu da bulunduklarını görüyoruz: "Amelde noksanı imam ederiz ama imanda noksan olanı imam edemeyiz!". Günümüzde itikadi sapmaların doruk noktaya ulaştığı varsayılırsa; Şaban Efendi merhumun ne kadar güzel bir sefine-i rabbani, bir ilahi sığınak olduğu daha güzel anlaşılacaktır. "Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir. (6) “hadisi şerifinin en güzel tahakkuk edişini bu uygulama da görmekteyiz. Bugün itikadi umdeler açısından Ehl-i Sünnet’e muhalif olanları tenkit edenlere yönelik “ niye eleştiriyorsunuz” sorusunun en güzel misalini de yukarıdaki uygulama izah etmektedir. Ehemmiyetine binaen bir kez daha tekrar etmek istiyoruz : "Amelde noksanı imam ederiz ama imanda noksan olanı imam edemeyiz!" Ümmî olan Hacı Şaban Efendi Hazretleri bu konuda tam anlamıyla Hanefi mezhebinin görüşü ile amel etmektedir ki daha detaylar fıkıh kitaplarında mevcuttur. (7) 

Bugün ümmi şeyh geçinenlerin ulum-u diniyye’ye ve ulemaya karşı lakaytlığı maalesef bilinen bir gerçek. Hatta bendeniz Simavnalı Şeyh Bedreddin’i tutup Osmanlı’nın müfessir Şeyhülislamı Ebu’s Suud Efendi Hazretlerine dil uzatma cüretini gösterenlere şahit oldum. Ancak ümmi şeyhlerin son asır temsilcisi Hacı Şaban Efendi Hazretleri bu tür piyasa şeyhlerinin tersine ilme ve alime özel bir ihtimam sergiler, “önden buyurun, âlimin önüne geçilmez!” diyerek yaşı küçük olsa bile alime yol vermektedir. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın "Allah ilmi (verdikten sonra), insanların (kalbinden) zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ulemayı kabzetmek suretiyle alır. Ulema kabzedilir, öyle ki, tek bir alim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilme dayanmaksızın (kendi reyleriyle) fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalâlete atarlar." (8) hadisi ile karşılaştığı her alimden istifade etmeyi ve ilmin yayılması için her türlü gayreti sarf etmeyi Hacı Şaban Efendi’nin en mühim düsturlarından birisi olarak görmekteyiz. Dervişanı kuru vahdet-i vücud vaazları/kitapları ile oyalayan, tasavvufun ilimsiz olamayacağını bilmeyen sahte şeyhlerin aksine Hacı Şaban Efendi Hazretleri dervişanı ilmihal kitaplarına yöneltmiştir. Cemaat taassubunun varlığı ruhlarımızı incitmektedir. 

İttifak edilmesi elzem olan hususlarda bile zor bir araya gelirken ;bu tefrikanın ve ihtilafın ilacını hususi olarak yetiştirilen Şaban Efendi Hazretlerinde bulmaktayız : "Nerede Allah deniliyorsa iştirak edin ve siz de onlarla birlikte Allah’a zikredin” düsturu ile müminlerin ancak kardeş olduğunu hatırlatmaktadır. Hacı Şaban Efendi’nin “ Müslümanlık 2 şeyde belli olur; “Beyaz baldır, kırmızı lira da” sözü bugün içinde yaşadığımız sıkıntıları özetleyen bir diğer kelam-ı kibarıdır. “Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır. Allah'ın emrinden dolayı onu gözetirler. Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir kavme de kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine de imkan yoktur. Onlar için Allah'dan başka bir veli de bulunmaz.” (Ra’d,11) ayeti celilesinin tefsiri daha da iyi anlaşılacaktır. Makam/mevki elde ettikçe eşinden ayrılan veya zengin oldukça namazla, dinle, diyanetle alakasını kesenlerin hükmünü vermektedir. Bir de artık siz posta oturup da para pul toplayan, kendisinden atmış yaş küçük eş edinenlerin durumunu anlayın. 

Bayburtlu Hacı Şaban Efendi Hazretlerinde sünneti seniyyenin tüm uygulamalarını görmek mümkündür. Dosta vefayı O’nda kamilen bulabilirsiniz. Diyanet İşleri Eski Başkanı Lütfü Doğan Hocaefendi; Allah rızası için siyasete girince; Hacı Şaban Efendi Hazretleri yetmiş dokuz yaşında olmalarına rağmen, Ezurum’un, Bayburt’un köylerinde seçim çalışmalarına iştirak etmiştir. Bunda Lütfü Doğan Hocaefendi’ye vefasının yanı sıra, siyasetin doğru ellerde olmasına gösterdiği itina da mevcuttur.  Kuşluk, Evvabin, Teheccüd ve işrak namazlarını terk etmeyen Hacı Şaban Efendi Hazretlerinin sarıksız namaz kıldığını görmek kabili mümkün değildir. Sarık Müslümanların izzeti olması hasebiyle; Efendimiz sav devrinden beri ümmetin alimlerince şiar sünnetlerden sayılmıştır. Hatta bidat fırkalardan Şia mezhebinde bile bu şiara hususi özen gösterilmektedir. 

Sizlere Hacı Şaban Efendi Hazretlerini anlatmaya çalışmadık. Anlatamaya çalıştığımız acizane O’nun şahsında bir ümmi şeyhin nasıl olduğudur. Çünkü ümmi şeyhler başta da belirttiğimiz gibi hususi olarak yetiştirilmiş kimselerdir. Onlar da ruhun estetiğini, imanın ziynetini görebilirsiniz. İşte Şaban Efendi Hocamız da böyle bir kimsedir. Günümüzde ümmetini saptıran, Sünneti Seniyye’ye ittibası olmayan, itikadi umdeleri bir kalem de silip atabilenler gözümüzün önüne geldikçe Şaban Efendi merhumun değeri daha da iyi anlaşılmaktadır. İnşallah bu yazımız sahte ümmi şeyhlerin peşinden gidenler için güzel bir numune olarak kalır. 

Sözün sonuna gelmişken bu yazıyı tashih ederken yaşadığım bir meseleyi de sizlere arz etmeden geçemeyeceğim. Bendeniz Hacı Şaban Efendi Hazretlerini hayatta görme lütfuna eremedim. Kendisine muhabbetim vardır. Zaten ahirette ki en büyük umudum da Allah’ın dostlarına ve alimlere beslediğim muhabettir. 

Yazının son teslim gününde son kez tashih ediyordum. Birkaç defa kalbim kabz haline girdi. Hatta telefon ile kamil bir hocamızdan dua dahi istedim. Ancak bir anda elektrikler kesildi. Çalışma odamdaki lamba ve modemin elektriği kesilmesine, netimin gitmesine rağmen bilgisayarım kapanmadı. Bu iş ancak ehline malumdur. 

Ancak şu kadarını diyebiliriz : Kim demiş aşıklar ölür ? Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez. (Yunus Emre)

..........................................................................................................

1) Keşfü'l-Hafa, 2/70-1772

2) Miftahul Kulub, 46

3) Yusuf Suresi 37 , “ Bana Rabbim Öğretti”

4) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili VI, 22-98

5) Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar C III, 199

6) Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17

7) İbn Abidîn,I/563

8) Buhari, İlim 34, İ'tisam 7