Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi - 2

e-Posta Yazdır PDF


1924’te dersiamlık maaşı kesilen, vatandaşlıktan çıkarılan, vatanından uzakta gurbet acısını içine akıtan Mustafa Sabri Efendi ve ailesi 1928’de Mısır’a yerleşir.

 

 

Zorunlu gurbet bir istihdam- ı ilâhidir elbette. Allah-u Teala; Osmanlı medreselerinin son döneminde yetiştirdiği iki büyük alimi Mısır’a sevk etmişti ; Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Şeyhülislam Vekili Düzce’li Zahidül Kevserî. Asrın başında İslâm Âleminin iki ilim merkezinden biri olan İstanbul’da medreseler kapatılmış, hocalar büyük takip ve baskı altına alınmıştı. İkinci ilim merkezi olan Mısır ve Ezher ise Batı’dan gelen fikri akımların öncüleri Kâsım Emîn, Muham-med Ferîd Vecdî, Muhammed Mustafa el-Merâgi, Muhammed Hüseyin Heykel, Ali Abdürrâzık gibi isimlerin etkisi altındaydı.

 

Tüm İslâm Âleminin gözbebeği hükmündeki Ezher’in itikadî açıdan tahribinin ümmeti çok zor duruma düşüreceği aşikardı. Dinin Sahibi iki büyük âlimi Mısır’da istihdam ederek Ehl-i Sünnet itikâdını muhafaza ettirdi.

 

Bu ümmetin her muhacirinin yaşadığı sıkıntıları Mustafa Sabri Efendi Hocamız ve ailesi de yaşamıştır. Parasızlık en büyük sıkıntılarıdır. Mısır’da doğru düzgün tanıdığı olmayan, yaşı bir hayli ilerlemiş olan Hocaefendi ve ailesinin geçimini oğlu İbrahim Sabri Bey üstlenir. Üstlenir üstlenmesine de kendisi de babası gibi âlimdir. Şâirdir, ediptir. Nâzenin bir ruha sahip bu insan kurak Mısır’da ne iş yapabilir ki ? Mecburen bir Ermeni’nin yanına çırak girer. Ayakkabı tamir etmektedir artık. İbrahim Sabri Efendi ayakkabıcıda bir gün falçeteyi eline kaçırır. Artık ömrü boyunca o acı günlerin izini elinde taşıyacaktır. İbrahim Sabri Efendinin aldığı üç beş kuruş para ile evde tencere, pardon, çaydanlık(!) kaynayacaktır. Yanlış yazmadım efendim, tencereleri yoktur, parasızlıktan da alamazlar. İbrahim Sabri Bey’in ifadesiyle önce çaydanlıkta kuru fasulye pişirip yerler sonra çaydanlığı yıkayıp çay demlerler.

 

Hey gidi Osmanlı hey. İstanbul’daki gayrimüslimlerin ya iman etmeleri ya da İstanbul dışına sürgün edilmeleri için ferman çıkaran Yavuz Sultan Selim’e kafa tutan, sinirinden âsâsını yere vuran Zembilli Ali Cemâli Efendi’nin varisi Şeyhülislam açlıkla karşı karşıya kalır. Üstelik kendi yurdundan uzakta. Mustafa Sabri Efendi’nin çevresinde bir halka oluşmaya başlar. Nezaketin ve hilmin zirvesindeki Şeyhülislam’ın zorunlu gurbet arkadaşları vardır ; Mehmed Akif Esoy, İhsan Efendi, Düzceli Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri. (İhsan Efendi Hocamızın oğlu bugün İslam Konferansı Teşkilatı Başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu’dur). Tabii okuma ve okutma faaliyetlerine de devam eder. Türkiye’den binbir zorlukla gelen talebelere sahip çıkmaya çalışır. Üstad Ali Ulvi Kurucu, Ali Yakup Cenkciler Hocaefendi, Emin Saraç Efendi Hocamız, Prof. Ali Özek en başta akla gelen Mısır dönemi talebeleridir. Türkiye döneminden en meşhur talebesi ise Sahihi Buhari’yi şerh etme şerefine nail olmuş İsmail Kâmil Miras Hocamızdır.

 

Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır dönemi ilim çalışmaları Ehl-i Sünnet akidesinin muhafazası, İslam toplumunun dış etkilerden muhafaza faaliyetleri açısından hocaefendinin en velud dönemi olmuştur. Oryantalistlerin açtığı kapıdan geçen onlarca Mısırlı, sahih akideyi bozmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. İstanbul’da iken İttihad ve Terakki içindeki zındıka komiteleri ile siyaseten mücadele eden Hocaefendi, Mısır’da İttihadcılar ile aynı kaynaktan beslenen yerli müşteşrikler ile ilmi açıdan mücadele ederdi. Hocaefendi’nin Mısır dönemi eserlerinin tamamına yakını reddiye türünden çalışmalardır.

 

Doktor Muhammed Hüseyin Heykel; Efendimiz (sav)’in mucizelerini inkar eden, hadis ve siyer kitaplarını töhmet altında bırakan, Ehl-i Sünnet alimlerini galiz ifadeler ile yeren Hayatü Muhammed isimli kitabını neşreder. Ezher alimleri bu kitaba cevap vermekte zorlanınca Hocaefendi’ye gelirler. Hocaefendi bu kitaba reddiye olarak bir makale kaleme alır ama baskılar neticesinde makale dergilerde yayınlanmaz. Bunun üzerine Hocaefendi oturur, müstakil bir kitap yazar. Ancak gene işin içine maddiyat girmiştir. Bunun üzerine talebeleri kitabın baskı masrafları için gazetelere ilan verip halktan para toplarlar.

 

İhvan-ı Müslimin teşkilatının kurucusu Hasan el-Benna’da kitabın baskı masraflarına ortak olur. Bugün İhvan teşkilatı farklı bir portre çizse de, banisi Hasan el- Benna Ehl-i Sünnet bir isimdir ve aynı zamanda Şazeli dervişidir. Bizim topraklarımızda Rufailik neyse Kuzey Afrika’da Şazelilik odur. Hocaefendi o dönemde hastadır, elleri titremektedir. Matbaacılar Hocaefendinin el yazısını okuyamadıkları için Üstad Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi oturur, yeni baştan yazar. Sonuçta ümmetin ortak gayretiyle el- Kavlu’l-Fasl Beynellezîne Yu’minûne bi’l-Gaybi vellezîne lâ Yu’minûn (Gaybe iman edenlerle etmeyenlerin arasını ayıran nihai söz) isimli eser meydana çıkar. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere mucizeleri inkar edenler iman dairesinin dışına çıkmaktadırlar.

 

Ne hazindir ki Mustafa Sabri Efendi’nin ülkesinde mucizeleri inkar edenler , hadis alimlerini karalayanlar baş tacı ediliyor. Bu eserin neşrinden sonra Mısır veliahdı Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır’da olduğunu öğrenir. Hocamızı saraya davet eder ve kendisine maaş bağlatır. Hocaefendinin mali durumu biraz olsun düzelmiştir artık. Mustafa Sabri Efendi Mevkif-ul Akli vel Ilmi adlı eserinde Muhammed Abduh için şöyle demektedir: "Abduh‘un tuttuğu bozuk yolun hülasâsı şudur : Ehl-i Sünnet itikadı üzere tedrisât yapmasıyla tanınmış olan Ezher Üniversitesi‘ni karıştırıp Ezherliler’in çoğunu adım adım dinsizlere yaklaştırmış, ama dinsizleri bir adım bile dine, yaklaştıramamıştır.

 

Hocası Cemâleddin Afgâni vâsıtasıyla Ezher‘e masonluğu sokan odur. Nitekim bir takım yanlış işlerin revaç bulması hususunda Kasim Emini‘yi teşvik eden de odur..." İşte bize kahraman diye yutturulmaya kalkışılan Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’nin Hocaefendi nazarındaki ahvalleri. Afgani’nin ajanlığı hususunda Cennetmekan Sultan Abdulhamid’de Hocaefendi ile aynı kanaattedir ve hatıralarında bu hususu dile getirir. Yeri gelmişken Mustafa İslamoğlu’nun Afgani hakkındaki sözlerine değinmeden geçemeyeceğim. Afgani hakkında kanaati sorulan İslamoğlu “Afgani’ye kara çalanlar O’nun tuvalet bezi bile olamazlar” şeklinde cevap veriyor.

 

Geçmişi, ilişkileri, hatta memleketi bile karanlık olan (Afgani’nin İranlı olduğuna dair kuvvetli iddialar var) Afgani için Müslümanların Halifesi ve Türklerin Hakanı Abdulhamid Han ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere Ehl-i Sünnet alimlerine söylenen bu sözü aylar önce dinledim. O günden beridir de içim halâ sızlıyor. Eşhedü billah ki Osmanlı’nın başkentinde bir tefsir dersinde Osmanlı’nın padişahı ve şeyhülislamı için söylenen bu söz kalbimi dağladı.

 

Sözün ve söyleyenin kıymeti harbiyesini ve tuvalet bezinin ilmin neresine düştüğünü takdir etmek sizlerin vazifesi. Mustafa Sabri Efendi’nin en önemli özelliklerinden bir tanesi de geleceğe ferasetle bakabilmesidir. “Biz; Türk Milleti olarak şapka işine karşı çıktık. Halbuki dildeki tahribata karşı çıkacaktık. Gün gelecek bu dil bize yetmiyor diyecekler” der. O günün şartlarında bu sözün değeri maalesef anlaşılmaz. İskilipli Atıf Efendi başta olmak üzere pek çok alim ve samimi insan şapka yüzünden darağaçlarını boylar. Ama bugün Mustafa Sabri Efendi sözlerinde haklıdır. Dilde sadeleşme, öztürkçeye dönüş sloganları ile başlayan süreç bugün artık ilkokullarda bile İngilizce eğitimi ile toplumsal cinnete dönüştü. İslam Harfleri ile yazılmış Türkçe demek olan Osmanlıca metinleri okuyabilen insan sayımızdan bahsetmiyorum.

 

Fakirin şu yazılarında geçen üç beş ecdad yadigarı kelimenin ağırlığından şikayet eden arkadaşlarımız var. Geldiğimiz durum vahim. Gençliğimiz İstiklal Marşı’nı bile anlamaktan aciz hale geldi. Dünyada kendi milli marşını lugata bakmadan anlayamayan ikinci bir millet yoktur. Tabelalar, işyeri isimleri bile artık yabancı dilde. Dildeki değişim kültürel tahribi ve fıtratımızın tağyirini de beraberinde getirdi. Heyhat ki Mustafa Sabri Efendi Hocamızın bunu yetmiş sene önce dile getirmesi takdire şayan bir ferasettir. “Yahudiler insanlık âlemine beş tane kimyasal veya hidrojen bombası atsalar, beş tane küfür ve dalâlet önderi Yahudi âlimin icra ettiği tesiri yapamazlar. Bunlar Komünist Marx, Evrimci Darwin, Avusturya’lı Freud, Fransalı pozitivist Auguste Comte ve Sosyolog Durkheim’dir” sözleri Hocaefendinin basiretinin bir başka misalini de göstermesi bakımından zikredilmelidir. Zira Mustafa Sabri Efendi Hazretleri bu sözü zikrettikleri zaman bu insanların yol açtıkları tahribat bilinmekteydi.

 

Bugün ise sebep oldukları yıkıntı tüm insaf sahipleri tarafından anlatılmaktadır. Marx; öncüsü olduğu sosyalizm ve komünizm ile insanlığı inanılmaz bir girdaba sürüklemiştir. Komünizm adına işlenen her cinayette onun da payı vardır. Kamboçya gibi adı sanı duyulmamış bir Güney Asya ülkesinde iki milyon masum insan sırf komünizm adına katledilmiştir. Dünya elli yıl süreli bir soğuk savaşa sürüklenmiş; insanların aç kalması pahasına nükleer silahlanmaya sebep olmuştur. Darwin; insanın maymundan türediği fikri ve evrim teorisi ile insanların kafasındaki Hâlık fikrini çürütmeye kendini adayarak nice insanların zihinlerini bulandırmış, âhiret inancını yok saymak suretiyle buhranlara ve bunalımlara sürüklemiştir. Freud; her meselenin altında cinsellik aramakla yeryüzünde Lut kavminden sonraki en büyük ahlaki çöküntünün işaret fişeğini ateşlemiştir.

 

Bugün Amerika’da kimi eyaletlerde yüzde sekseni bulan boşanma oranları, Batı gençliğinin içine düştüğü fuhuş ve eşcinsellik tuzağı, insanların temiz ruhlarını kirletmiştir. Comte; mucidi olduğu pozitivizm ile insanların madde ötesi alemleri inkârını sağlamıştır. Madde ötesini veya metafizik boyutları inkâr eden pek çok insan yolunu yitirmiş, gideceği yönü şaşırmıştır. Sözün kısası Mustafa Sabri Efendinin bu tespiti de haklı çıkmıştır. İnsanlık aleminin bugün içine düştüğü durumda Mustafa Sabri Efendi merhumun aziz ruhunu bir kez daha şâd etmek gereklidir. Tahrip edilen vicdanlar, bozguna uğratılan akıl ve tasavvurlar ile insanlık ruhî bir çöküntüye maruz kalmaktadır. Ancak sığındıkları psikoloji ve psikiyatri, dertlerine çözüm üretememekte; sadece verilen uyuşturucu ilaçlar ile insanlar canlı cenaze şekline sokulmaktadır ki bu da Mustafa Sabri Efendi merhumun atom bombasından daha feci tespitini haklı çıkarmaktadır.

 

Mustafa Sabri Efendi merhumun Mısır günleri işte böyle dolu dolu geçer. Çekilen onca sıkıntıya rağmen, ortaya kelimenin tam anlamıyla devasa eserler çıkar. el-Kavlu'l-Fasl, Mevkıfu'l-Akl, Mes’eletü Tercümeti’l-Kur’an gibi eserleri burada zikredilmeye değer. Hocaefendinin her eserinin günümüze bakan bir yönü de var. Mesela savm-ı ramazan isimli eserinden örnek verelim: Magazin programlarında fetva vermeye meyilli ilahiyat fakültesi dekanlığı da yapan bir sosyologumuz (!); geçtiğimiz ramazanlarda “ Ağır işte çalışanlar oruç tutmak yerine fidye versinler” diye akıllara zarar bir görüş belirtmişti. Aslında bu orijinal (!) fetvayı Süleyman Nazif’ten almıştı. Aynı görüşü Süleyman Nazif’in dile getirmesi üzerine Mustafa Sabri Efendi Savm-ı Ramazan isimli eserini telif eder. Eser; Süleyman Nazifi susturmaya yetmiştir. Hastalıklar ve sıkıntılar ile boğuşan Mustafa Sabri Efendi merhumun canını en çok gurbet yakar. Gönüllü gitmemiştir o.. Vatanından adeta kovulmuştur. Ama ülkesi rüyalarına bile girer. Talebesi Ali Özek Hoca’dan Kırkağaç kavunu bile ister Hocaefendi. (Laf aramızda Genel Yayın Yönetmenimiz Sezgin Hocamızda fakirden Kırkağaç kavunu istiyor. Bendeniz Kırkağaçlıyım. Sezgin Hocamıza sizin huzurunuzda söz vereyim efendim Mustafa Sabri Efendi gibi eserler verdiği sürece her sene elli adet Kırkağaç Kavununu bendeniz kendisine arz edeceğim)

 

1954 yılına gelindiğinde Hocaefendi’nin zayıf vücudu artık bu şartlara dayanamaz. Zaten Mustafa Sabri Efendi’yi görenler şaşırırlar. Hafızası, ilmi ve kelamının yankıları ile herkes Hocaefendiyi devasa cüsseli olarak tahayyül etmektedir. Halbuki Hocaefendi zayıf, ufak tefek ve naif bir vücuda sahiptir. 1954 yılının Mart ayında (Miraç Gecesine denk gelmiştir) ebedi aleme göç eder. Cenazesi mahşeri bir kalabalıkla kaldırılır. Arkada onlarca eser ve hoş bir seda bırakır.

 

Son söz olarak bir meseleye değinmemiz gerekli. Hocaefendi ile Zahidül Kevseri kader meselesinde anlaşmazlığa düşerler. Elbette o tür bir ilme erişmiş iki alimin delilleri farklı izah etmeleri normaldir. Ancak bu meseleden hareket ederek Ehl-i Sünneti yıpratmayı düşünen bir takım kimseler var ki yaptıkları büyük hatadır. Zahidül Kevserinin talebesi Emin Saraç Hocaefendi; her iki alimin dostluğuna şehadet etmektedir.

 

Mustafa Sabri Efendinin “Ben Zahid Efendi gibi bir ders vekiline sahip olmakla diğer Osmanlı Şeyhülislamları karşısında iftihar ederim” sözü de malum çevrelerin hatasını gözler önüne sermektedir. Mısırlı Azzam Paşa’nın yardım teklifini “Ders Vekilim Zahid Efendi daha zor durumda. O’na götürün” diyecek kadar Düzceli Zahid Efendiye düşkün olan Mustafa Sabri Efendi nasıl olur da O’ndan kopar!