Bir Alim Mücahid… Barat Hacı ve Modern Çağda Velayet Anlayışları - 1

e-Posta Yazdır PDF



Güzel Türkistan sana ne oldu? Seher çağında güllerin soldu Çemenler berbad,kuşlarda feryad, Hepsi mahzun,olmaz mı dil şad?

Bilmem niçin kuşlar ötmez bu bahçelerinde. Doğu Türkistan… Dört bin yıllık Türk yurdu. Bin yüz yıldan fazla bir süredir İslam’ın hüküm sürdüğü topraklar… 

 

Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in, Ali Şir Nevai’nin vatanı. İlk Müslüman Türk Devleti; Karahanlıların kurulduğu ata yurt Doğu Türkistan…

Barat Hacının vatanı Doğu Türkistan’daki zulüm iki yüz senedir bitmiyor ve Onların gözü, kulağı iki asırdır Türkiye’de. 1871’de o zamanın istiklal mücadelesinin kahramanı Kaşgarlı Yakup Han; Osmanlı Devletine elçi göndermiş ve himaye istemiştir.

 

Devlet-i Aliyye’nin de zor zamanlarıdır. Balkanlar içten içe kaynamaktadır, Doğu’da misyonerler ve Ruslar Ermenileri kışkırtmak için ellerinden geleni yaparlar. Kırım’dan, Kafkaslar’dan, Balkanlar’dan muhacirler akın akın Anadolu’ya gelmektedir. Bu zor duruma rağmen; alicenap Sultan Abdülaziz; Doğu Türkistan’a bir miktar silah (1200 piyade tüfeği ve 6 sahra topu), askeri eğitim için sekiz kişilik bir heyet gönderir. Devlet-i Aliyye’nin sultanı o zamanlar halifedir; Kaşgar’da hutbe Sultan Abdülaziz Han adına okutulur, paralar O’nun adına basılır. Yakup Han’ın ebedi aleme göçmesinden sonra Kaşgar ve Doğu Türkistan yine işgal edilir.

 

İşte öyle bir ortamda doğar Barat Hacı. Üstad Necip Fazılın dediği gibi öz yurdunda garip, öz yurdunda parya gibi görülmektedir. Barat Hacı 16 Ekim 1910 tarihinde bir Berat gecesinde Kaşgar’da dünyaya gelir. Henüz sekiz yaşındayken Doğu Türkistan geleneklerine uyan babası Barat Hacı’yı medreseye verir. Kasım Hoca’da İslami ilimleri tahsil eden Barat Hacı bir yandan da babasına ait ticarethanede çalışmaktadır. O da kendisinden önceki İslam Alimleri gibi elinin ekmeğini yemeyi tercih etmekte kimseye muhtaç olmamayı yeğmelektedir. İmam-ı Azam da kumaş ticareti ile meşgul olmuştu ya. İşte rehberi O’dur. 1931 yılında Kumul Şehrinde Müslümanlar hür Doğu Türkistan için bağımsızlık meşalesini yakınca Barat Hacı da duramaz. O da katılır şehadet parolasıyla ve aşkıyla Niyazi Hoca önderliğindeki bağımsızlık kıyamına. Cuma Namazı kılmak için hür olma şartı vardır ve Müslümanlar bağımsızlık ateşini körüklemişlerdir bir kere. Kumul’dan binlerce kilometre ötede Maraş’ta Seyyid Ali Sezai Efendi de Cuma Namazı için ateşlemişti kıyamı.

 

Orta Asya Müslümanları daha önce de Cengiz’e karşı Necmeddin-i Küba’yı şehit vermişlerdi. Kübrevviyye yolunun aziz piri ks şehadet mertebesine ulaşır da Barat Hacı geri kalır mı? O da şehadet için koşar cepheye. 12 Kasım 1933 ‘te mücadele başarıya ulaşır. Yeni kurulan devlette Barat Hacı Binbaşı rütbesi ile orduda görev yapar. Ne yazık ki 1937’de Çin tekrar işgal eder Doğu Türkistan’ı. Kaşgar’da Barat Hacının babası da içlerinde olmak üzere ailesinden dokuz kişiyi tutuklarlar. Ailesinin tutuklanmasına itiraz etmek için karakola giden Barat Hacı’yı da hapse atar Çinliler. Bu ilk ama son hapsi olmayacaktır. Beş sene geçirir Çin zindanlarında. 1942’de bir yakının kefaleti ödemesi ile hapisten salıverilir. 20 Mayıs 1943’te Doğu Türkistan’da istiklal mücadelesi tekrar başlar. Barat Hacı; yine ordudadır ve yine davasından dönmeyecektir. Barat Hacı gene orduda görev alır. Pek çok şehri Çin işgalinden kurtarır. 12 Kasım 1944 tarihinde bir kez daha Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulur. Ne var ki; tarih bir kere daha tekerrür edecektir. Aldatma bilmeyen Müslümanlar bir kez daha aldatılacaklardır.

 

Küfrün tek millet olduğu bir kere daha tarih önünde ispatlanacaktır. Bazı Doğu Türkistanlı aydınlar Sovyetler Birliği ile işbirliğine gitmeye çalışırken; Çin devreye girmiş, anlaşmayı bozdurmuş ve Doğu Türkistan’ı 1949’da işgal etmiştir. Sovyetler Birliği ise sesini çıkarmamıştır. Ah bu küfrün tek millet olduğunu Müslümanlar ne zaman öğrenecekler? İşgalden sonra Doğu Türkistan’ın liderlerinden Osman Batur gibi ön sıradakiler idam edilmeye başlanır. Osman Batur’un ölümü de tam bir trajedidir. İsmini taşıdığı Osman-ı Zinnureyn gibi şehit edilir. Önce sokaklarda dolaştırılır, akabinde kulakları ve kolları kesilir. Yetmez idam edilir. Hallac-ı Mansur gibi… Doğu Türkistan’ın üst düzey liderlerinden kaçabilenler kaçar, kaçamayanların akıbeti ise şehadet olur. Çin bu sefer işi sıkı tutar. Bir yandan Müslümanları dinden soğutmak, ahlaklarını tahrip etmek için ateizm propagandası yapar, diğer yandan Doğu Türkistan’ın nüfus yapısını değiştirmek ve İslami rengini bozmak amacıyla da fevc fevc Çinli yerleştirir. Camiler yıkılır, tekkeler tarumar edilir, türbelerin altı üstüne getirilir. Zumlun en acısı başlamıştırartık. Barat Hacı mücadeleden vazgeçmez.

 

Ferdi olarak emri bil marufu; nehyi anil münkere devam eder. Gençlerin ateizm propagandasına kapılmaması, ahlaklarının ve seciyelerin tahrip olmaması için var gücüyle çalışır. Davadan vazgeçmek kolay mıdır ? Korkmak, sinmek, bir kenara çekilmek için medrese de okumamıştır ya.. Tek başına kalsa da mücadelesine devam eder. Üstad Said Nursi Hazretlerinin “İnanmış tek bir mümin cihana savaş açabilir” düsturu Çinlileri korkutur. Zaten Doğu Türkistan ordusunda binbaşı olması nedeniyle Barat Hacı; mimlidir. 13 Kasım 1960 günü tutuklanır. Dünyanın her yerinde zalimler alimlerden korkmuşlardır. Mısır’da Şazeli Dervişi Hasan-el Benna’dan korkulmasının sebebi neyse; Barat Hacı’dan da Çinlilerin korkmasının sebebi budur. Bu hapis diğerlerine benzemez. Zalimlerin amacı bellidir; ya davasından vazgeçsin ya ölsün yada aklını oynatsın. Bu amaca ulaşmak onlar için çocuk oyuncağıdır. Ama hesap etmedikleri iki şey vardır : Barat Hacının imanı ve Allah’ın yardımı. İmanı olan bir mümin ümitsizliğe düşmeyeceği için ne davasından vazgeçer ne aklını kaybeder. Sorgu başlar. Başlar başlamaz da işkence ve tehditler başlar. Kah ailesini öldürmekle tehdit ederler, kah servet ve makam mevki ile.. Mekkeli müşrikler; Allah Resulüne servet ve makam-mevki teklif ettiklerindecevabı : “ Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben yine davamdan dönmem” olmuştu.

 

Allah Resulü’ne sav ittibayı yaşamının ana sebebi kabul eden Barat Hacı’ya tehditler sinek vızıltısı olur, servet teklifleri ve makam/mevki ise gülme sebebi. Geceleri işkenceler, gündüzleri sorgu fasılları başlamıştır. Abdest almak için su dahi vermezler. Teyemmüm ne güne duruyor ? Barat Hacı teyemmümle kılar namazını. 110 gün evet yüz on gün karanlık bir odada tutarlar. Amaç artık bellidir ; ya ölsün ya aklını oynatsın. En temel insani ihtiyaçlarını bile karşılamasına izin vermezler. Tırnakları uzar; tırnak kesmek için bir makas ister ama vermezler. Duvar ne güne duruyor der Barat Hacı. Tırnaklarını duvara sürte sürte kısaltır. Saçları,sakalı uzar. Ama ne berbere götürürler ne makas verirler. Çok şükür elleri sağlamdır, uzayan saçını, sakalını kopararak kısaltır. Seksen santimetre eninde, bir metre boyunda bir hücreye atılır. Namaz kılmaktan vazgeçmediğini görünce ellerine ayaklarına pranga vururlar. Yemeğini doğru düzgün vermezler.Barat Hacı; sufi adetine başvurur. O’nun için hapis halvettir, aç bırakılmak ise riyazattır. Savm-ı Davud as’a başlar. Bir gün yer, bir gün oruç tutar. 1971 yılında karar verilir ; İdam. Aslında bu kararın sebebi aradan geçen on bir sene de Barat Hacı’dan istediklerini elde edememeleridir. Ancak idam hükmü uygulanmaz. 1981 yılında tekrar sorgulanmasına başlar. 21 yıl sonra da olsa ailesini görmesine izin verirler. Annesi, kardeşi, eşi ve kızı ziyaretine gelir. Anne olmuş kızını tanıyamaz Barat Hacı…

 

21 sene sonra Barat Hacı’dan umudunu kesen zalimler salıverirler. 38 kiloya düşmüştür. Yaşı yetmiş bir olmuştur; ancak Barat Hacı’dan hala korkarlar. Serbest kaldıktan kısa bir süre sonra bir sabah namazı dönüşü Barat Hacının evini basar Çin Polisi. Barat Hacı’ya irticacı suçlamasını yöneltirler. İlginç geldi değil mi suçlama ? Bahane her yerde aynı. Her neyse; Barat Hacı’ya her gün dört saat sokakları süpürmesi gerektiği, haftada üç defa siyasi terbiye almak üzere emniyete gitmesi gerektiği ve iki saat mesafede bir yere gideceği zaman emniyetten izin alması gerektiği tebliğ edilir. Dedim ya; Barat Hacıdan korkulmasının sebebi imanıdır, ilmidir, irfanıdır. Yoksa yirmi bir senelik esaretten yeni çıkmış yetmişlik bir ihtiyar kime ne yapabilir ki? 1993 yılına kadar Kaşgar’da kömür satarak geçimini sağlar. Doğu Türkistan eski yurttur ama artık nüfusun çoğunluğunu Çinliler oluşturur.

 

Sabahları çocukluğundaki gibi ezan sesi duyma isteği Barat Hacı’yı o yaşta hicrete düşürür. 1993 yılında Türkiye’ye hicret eder. Yaşı sekseni aşmıştır; ama o büyük alim bir kenara çekilmez. Ölene kadar mücadele aşkı devam eder. Türkiye’deki her protestoda en öndedir. Kimsenin dönüp bakmadığı Doğu Türkistan Davasını Türkiye’nin gündemine taşır. Gerçi medyadaki bazı Çin Hayranları yüzünden sesi çok duyulmaz ama televizyonların ana haber bültenlerine çıkar. Çin büyükelçiliğinin demir parmaklıklarına kendisini kelepçeler ve hüngür hüngür ağlar. Barat Hacı ve eşine Türkiye’de de rahat vermez kızıl ajanlar. Adım adım takip ederler.

 

2001 yılında kızıl ajanlar yemek aldıkları bir aşevinde doktor olarak tanıtırlar kendilerini. Barat Hacı yokken hırsızlık süsü vererek evine girerler. Eşini darp edip; evin altını üstüne getirirler. Görünüşte maksat hırsızlıktır ama asıl amaç evi aramaktır. 2003’te Hac Farizasını yerine getirmek üzere kutsal topraklara gider. Haccını ifa ederken; Mekke-i Mükerreme’de doksan üç yıllık çileli ama güzel bir ömrü noktalar. Cennetül Mualla’ya defnedilir. Şimdi o annesi Haticetül Kübranın yanı başında kendisine zulmedenlerden hesap soracağı haşri bekliyor.

 

Modern Çağda Velayet Anlayışları - 1 

 

Modernizmle birlikte algılarımız değişti. Yüz senedir bizim (Müslümanların) dünyaya, kâinata, olaylara, yaşama bakışımız değiştirilmeye çalışılıyor. Hâlbuki Osmanlı’dan Endülüs’e kadar yayılan geniş coğrafya’da biz kendi algılarımızla, kendi kültürümüzle, kendi medeniyetimizle büyümüş yayılmış bir geçmişe sahibiz. Bu geçmişin direnek noktası ise dünyadin ilişkisi. Dünya  din ilişkisinin ana geçiş noktası ise iman ve takva boyutu. Takvayı ve kulluğu basit birer algıdan ibaret hale getirmek bizim geçmişimize ve kendimize yapacağımız en büyük ihanet olur. Kulluk ve takvanın getirisi ise velayet; bizim bin dört yüz senedir hayatımızı şekillendiriyor. Ancak ne var ki kafalarımızdaki velayet şablonu da muhtelif vesileler ile dejenere edilmeye çalışılıyor.

 

Birkaç yazı şeklinde velayet meselesini işleyeceğiz. Ancak velayet ne demektir meselesinde biz tasavvufi anlama yöneleceğiz. Uyan! ki Allahın evliyası ne üzerlerine korku vardır ne de onlar mahzun olurlar. Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar (Yunus62-63) Ayette geçen tabir evliyaullah’tır. Allah’ın dostu olanlar için burada iki temel ilk vaz edilmektedir Birincisi iman, ikincisi ise takva. Burada mümin ve Müslüman farkını hatırlatmanın gereği yok. Ancak takva burada anahtardır. Takva libasını bir kenara bırakarak bu meseleleri konuşabilmek hatta din üzerinde konuşabilmek mümkün değildir. Takvanın ise muhteviyatı bellidir; emirlerini yerine getirmek; yasaklardan sakınmaktır. İman’ın sahih bir Ehl-i Sünnet itikadına; takvanın ise şüphelilerden kaçınmayı havi olduğu izahtan varestedir.

 

İmam-ı Taberi (r.a) tefsirinde Allah dostlarının kim oldukları bahsinde Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Mesud’dan naklen; maksadın görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimseler olduğunu beyan eder. “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. (Fetih 29) ayet-i kerimesi de kişinin yaptığı nafile ibadetlerin kalbinden simasına aksedeceğini beyan eder. Said İbni Cübeyir (r.a)’den rivayet edilen hadis-i şerifte “Evliyaullah o kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (1) Bu kimselerin görüldüklerinde Allah’ın hatırlanmasının sebebi manevi kemalatlarındandır. Bir kimsenin kalbinde nurların nuru olan Allah’ın nuru olursa; o nur sahibinin yüzüne vurur.

 

Sûfîler; velayet kavramını biraz daha özelleştirmişler ve bir takım hususi şartlara bağlamışlardır. Riyazat ve mücahedeyi hayatlarının merkezine alan mutasavvıflar; veliliğin olmazsa olmaz şartı olarak nefsin etvar-ı seba olarak tabir edilen yedi tavrınıhalini tanımayı da eklemiştir. Velayet- i suğra ve Velayet-i kübra ayrımının temel sebebi de budur. Nefsin hile ve desiselerinden kurtulmadan; Akl-ı Mead (kısaca batini âleme yönelik Akıl) ile kalbi âlemde mesafe kat edilemeyeceğinden hareketle kişinin nefis tezkiyesini velayet anlayışlarında merkeze koymuşlardır.

 

KERÂMET VE VELAYET

Keramet istilah anlamı itibariyle mü’min ve salih bir kul vasıtasıyla meydana gelen harikulade haller demektir. Velayet ve tasavvuf söz konusu olduğu zaman illa ki keramet meselesi de gündeme gelmektedir. Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur. (Yunus 64). Bu ayetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır Efendi dünyadaki müjdeden kastın keramet olduğunu zikrederek; evliyaullahın kerametinin hak olduğunu beyan buyurmaktadır. Nitekim Hazreti Meryem’in kuru hurma ağacını sallayıp yaş hurma dökülmesi (Meryem, 24-26) ve mihrabta inzivadayken sürekli yemek ve meyve olması (Âli İmran 37) keramete delil olarak getirilen bir diğer ayettir. Hz. Meryem’in yanında yazın kış meyveleri, kışında yaz meyveleri olduğunu Mücahid nakleder. (2). Mihrabta inzivadayken Hazret-i Meryem’e gelen meyvenin olağanüstü yollarla gelmiş olması gerekmektedir. Zira burada bir övgütaltif vardır ve doğal yollar ile getirilmiş bir yiyecekte bir ikram(keramet) mevzu bahis değildir. (3)

 

Kitaptan ilmi olan kimse ise, Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir. (Neml 40) Müfessirler bu ayette zikredilen kişinin Asaf bin Berhiya olduğu ve O’nun sıdık ve salih bir kul olduğunu beyan ederler. İbn-i Kesir tefsirinde zikredildiğine göre Asaf bin Berhiya ism-i azama muttali bir zattır. “Kitaptan ilmi olan” kısmıyla da kimi müfessirler bu zatın ilm-i ledün sahibi bir insan olduğunu istihrac etmişlerdir. Ancak tefsirler içinde en ilgi çekici yorum Seyyid Kutub’tan gelmektedir. Fi Zilalil Kuran isimli tefsirinde bu ayetin yorumu ile alakalı olarak Seyyid Kutub şunları yazmaktadır “Bu evrende bilmediğimiz nice sırlar, Kullanmadığımız nice kuvvetler, enerjiler vardır. Aynı şekilde insanın bünyesinde nice sırlar ve kuvvetler vardır ki, henüz onları keşfedebilmiş değiliz. Ne zaman ki yüce Allah kullarından birine bu sırlardan birini açar, bu kuvvetlerden birini hizmetine verirse, o zaman hayatta alışılmışın dışında olağanüstü bir olay meydana getirir. Yüce Allah'ın imkân vermediği hiç bir olay kulun gerçekleştiremeyeceği bu olaylar, O'nun izni, planı ve dilemesi sonucu bu adamın eliyle meydana gelmiştir.

 

Yanında bir parça kitap bilgisi olan bu adam, sahip olduğu ilim meydana gelen harika olayın oluşması için gereken bazı evrensel sırları ve kuvvetleri elde etmeye kendisini hazırlamış bulunuyordu. Çünkü elde ettiği Kitap bilgisi kalbini, Rabb'ine öyle bağlamıştı ki, bu onu donatılacağı kuvvetlere ve sırlara karşı duyarlı kılması ve Allah'ın kendisine bağışladığı kuvvetleri ve sırları kullanmaya hazır hale getirmişti.” Acaba bunları Seyyid Kutub değil de mutasavvıflardan birisi olsaydı acaba hakkına neler söylerlerdi Bu tür ayetlerin tefsirinde farklı tutumlara ileride değineceğim. Ancak burada asıl dikkat çekici olan Asaf bin Berhiya’nın hitabıdır. Ayetin metninden anlaşıldığı üzere yaptığının farkındadır. Tasavvuf istilahında bu işin ismi tasarruftur. Burada şöyle bir soru gelebilir; “Ayette geçen ilim sahibi kişi nebi olabilir mi”. Bazı müfessirler bu soruya müspet cevap vermiş olsalar bile tefsir ile uğraşanların çoğunluğu Asaf bin Berhiya’nın salih bir kul olduğu hususunda fikrindedir. Kuran-ı Kerim’in açıkça nebi demediği bir şahsa nebi veya resul demekte en hafif tabiriyle haddi aşmak olur. Kaldı ki ilim sahibi kişinin nübüvvet ya da risaletine dair hadislerde de herhangi bir kayıt mevcut değildir.

 

KERAMET - VELAYET MESELESİ

Yukarıda da belirttiğimiz gibi keramet; Salih amel sahibi müminlere Allah’ın bir ikramıdır. İman Sahibi olmayan veya salih ameli bulunmayan insanların gösterdikleri olağan dışı hallere kerâmet denilemez. Namaz dahi kılmayan bir takım insanlardan sadır olan harikulade hallere istidrac denilir. (4) Allah’a asi olanların elinde bu tür hallerin meydana gelmesinin sebebi azablarını artırmak içindir. “Âyetlerimizi yalan sayanları Biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız” (Araf182). Burada ayırıcı en önemli özellik imandır. Bazı tarikatlarda olan ateş üzerinde yürümek veya kızgın demir yalamak gibi haller salih müminlerin elinde zuhur ediyorsa keramettir. Bu hadiseye şahit olan kimselere düşen eğer aksi bir delilleri (kerametin zuhur ettiği şahsın imani nakıslığı veya ameli hataları gibi) yoksa hüsn-ü zan edip sükût etmeleridir. Kerâmet göstermek velayetin olmazsa olmaz şartı değildir. İslam âlimleri en büyük keramet olarak şer-i şerif üzerinde istikamet üzere yaşamayı kabul etmişlerdir. Nitekim ayet-i celile de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurulmaktadır. (Hud, 112). Avama göre keramet kalpten geçenleri bilmek veya aynı anda birden fazla yerde olmak gibi şeylerdir. Bunlara büyükler itibar etmezler. Havas; marifette yakin, amelde ihlâs, ibadette ihsan gibi manevikalbi kerametlere ihtimam gösterirler. Evliyaullahın keramet göstermesi vacip olmadığı gibi; enbiyanın istendiğinde keramet göstermesi vaciptir.

 

Mucizenin izharı şart olduğu halde kerametin setredilmesi, gizlenmesi şarttır. Bir velinin göstermiş olduğu keramet aynı zamanda bağlı olduğu nebinin mucizesidir. Velayet, risaletin de bir delilidir. Risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlarını velayet bir nevi kalbî müşahede ve ruhanî zevk ile, aynelyakîn ve hakkel yakin derecesinde görür, tasdîk eder. (5)

 

SAHABELERİN KERAMETİ

Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Medine’de bir gün hutbede iken “Ya Sariye! Dağa, dağa!” diye bağırmasıdır. Sariye, Hz. Ömer’in komutanıdır. O esnada İran’da Mecusilere karşı savaşmaktadır. Hz. Ömer’in sesini duyar. Ordunun sırtını dağa yaslar ve galip gelir. (6) Sahabe-i kiramdan zuhur eden en meşhur hadise budur. Daha başka rivayetler mevcuttur. Burada bazı insanların aklına “ Neden sahabeden keramet göstermemiş “ sorusu gelmektedir. İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubatında buna sebep olara; urucu (manevi yolculuktaki yükselmesi) fazla olanın kerametinin daha az olduğunu; çünkü kemalatı daha fazla olanın edebin bir gereği olarak kerametini sakladığını beyan buyurmaktadır. Sahabe-i Kiram içinde makamı en düşük olan Vahşi (r.a); sair ümmet içinde makamı en üst noktada olan Veys-el Karni’den üstündür. Dolayısıyla Ashab-ı Güzin; kemalatın zirvelerinde oldukları için daha az keramet göstermişlerdir.

 

DERVİŞLER NEDEN KERAMET ANLATIYOR

Tasavvuf karşıtı muhitlerin en çok eleştirdikleri kısımların başında dervişlerinihvanın şeyhlerine veya silsilelerindeki meşayıha ait kerametleri nakletmeleridir. Ne yazık ki modern çağdayız. Modernist anlayış aklı ön plana alıyor; hâlbuki Üstad Said Nursinin deyimiyle akıl maneviyatta kördür. Akıl ile kerametvelayet ilişkisini anlamaya kalkmak mutezili fikirlere kapı açmak demektir. İnsan; fıtratı icabı alışık olmadığı olağanüstü halleri konuşmaktan, paylaşmaktan hususi bir zevk alır. Dervişlerin de mürşidlerinden gördükleri kerametleri nakletmeleri bu kabildendir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus; kerâmet naklederken itikadi sıkıntıya düşmemektir. Keramet izharı yasakken neden keramet anlatılıyor şeklinde bir soru gelse deriz ki Yasak olan kişinin kendi kerametini anlatması ve bundan gururlanmasıdır. Yoksa dervişin kendi mürebbisine ait bir kerameti nakletmesi –aksi bir emir söz konusu değilseyasak değildir.

 

HER VELİ İRŞADA EHİLMİDİR

Bu meseleyi şöyle formüle edebiliriz Kendi şeyhinden icazet almış her mürşid-i kâmil elbette velidir ancak her veli irşad makamına erişmiş değildir. Nefsini terbiye etmemiş, seyr-i sülukunu tamamlamamış kimselere irşad müsadesi verilmez. Dolayısıyla her veli irşad ile meşgul olacak değildir.

 

...................................................................

 

(1) Nesai; Sünen; Tefsir (6362).

(2) Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, 1371-372

(3) Alûsî, Rûhu'l-Meânî, III. 144

(4) Ömer Ziyaeddin Dağistani, Tasavvufi Fetvalar, 185

(5) Said Nursi, Mektubat S 444

(6) Sadeddin Taftezanî, Şerhul Akaid, s. 78-79