Abdurrahman Sami Saruhani Uşşaki (k.s.)

e-Posta Yazdır PDF

Bağlıları arasında Şeyh Sami Efendi olarak hala hayranlık ve gözyaşları ile yad edilen Abdurrahman Sami Efendi; 1876 yılında Manisa’da (o zamanki ismiyle Saruhan) dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Haremeyn Valilerinden olan babası Asım Efendi Sami ismini koymuşlarsa da Manisanın isimsiz kahramanlarından Çöplü Dede “Abdurrahman” isminin verilmesini de istemişler; böylece ismi Abdurrahman Sami olmuştur.

 

Niyazi ise kendisine aldığı mahlastır. Malumdur ki ; Divan Edebiyatımızda şairler; şiirlerin sonundaki taç beyitte(mahlasın yer aldığı beyit) Allah’a olan saygılarından ötürü gerçek isimleri yerine takma isim kullanırlar. Şucaeddin Baba’ya bağlandıktan sonra Abdurrahman Sami Efendi şiirlerinde Niyazi mahlasını kullanmışlardır.

 

 

İlk tahsiline memleketinde başlayan Sami Efendinin baba tarafından Hz. Ömerin soyundan olduğunu devrin Uşşaki Şeyhlerinden Sefine-i Evliyanın müellifi Hüseyin Vassaf Efendi nakleder. Tahsiline daha sonra Fatihte devam eden Abdurrahman Sami Efendi; Hüseyin Necmeddin Efendiden ilim icazeti alarak mezun olur. Tasavvufta ilk yolculuğuna Halveti- Uşşaki şubesinden başlar ve Gelibolu’da Şeyh Ahmed Şucaeddin Efendi’ye intisap eder. Manevi bir işaretle gittiği Gelibolu’da manada kendisine gösterilen şeyhine ilahi bir aşkla bağlanır ve Gelibolu’da Halvetiyye’nin olmazsa olmaz kuralı olan erbaine (halvet/çile) girer. Kısa sürede sülukunu ikmal eden Abdurrahman Sami Efendi; icazet alır ve Kasımpaşa’da Yahya Kethüda Dergahı Postnişinliğine tayin edilir. Ancak buradan aldığı maaşı kendisine harcamaz ve şeyhi Şucaeddin Babaya gönderir. Kendi geçimini ise elinin emeği ile karşılar.

 

Abdurrahman Sami Efendi aynı zamanda  kimyagerdir ve misk imal edip; kazancını buradan temin eder.Kimya üzerine yazılmış ancak basılmamış bir eseri de mevcuttur. Arapça ve Farsça’ya şiir yazacak derece de vakıftır. Nitekim bu dillerde yazılmış şiirleri kendi divanı da mevcuttur. Osmanlı Medreselerinde okutulan Kafiye isimli kitaba bir şerh yazması da Arapça’ya olan vukufiyetini göstermektedir. Abdurrahman Sami Efendini bir diğer özelliği ise pek çok tarikattan ve tekkeden mücaz oluşudur. Günümüzde hiçbir şeyhten seyri süluk görmediği halde piyasada dolaşanlara baktıkca Sami Efendinin ahvali bizleri daha da şaşırtmaktadır.

 

Sami Efendi; Nakşinin Halidi / Müceddidi kolu başta olmak üzere; Halvetiyyenin Uşşaki ve Şabani kollarından, Rufai ve Kadiri yollarından da mücazdır. Bu hususta kendi divanında yer alan bir şiir de müntesibi olduğu tarikatlari şöyle zikreder :

 

Didemiz giryan sinemiz suzan,

Ruhumuz hayran Halvetiyiz biz.

Cismimiz püryan derdimiz derman,

Aşkımız burhan Celvetiyiz biz.

Seyr ile seyran,aşk ile devran,

Ederiz her an Kadiriyiz biz.

Hay'yül bakiyiz,dost müştakiyiz,

Aşka sakiyiz,Nakşileriz biz.

Zikrimiz Esma,fikrimiz müsemma,

Seyrimiz evedna,Bedeviyiz biz.

Mahremiz Rac'e bülbülüz yar'e

Har'ız ağyare Rufaiyiz biz.

Ölmeden öldük,sonra dirildik,

Uçmağa girdik,Mevleviyiz biz.

Bizdedir halvet,Dost ile ülfet,

Bulmuşuz vuslat,Cusukiyiz biz.

Feyz ile feyzan,ararız heran,

Cismimiz türab,Cerrahiyiz biz.

Hak için bulduk,nur ile dolduk,

Aşkla yoğrulduk,Şazeliyiz biz.

Bizdedir halvet,dost ile ülfet,

Bulmuşuz vulat,Bektaşiyiz biz.

Bizdedir kadem,bizdedir Meryem,

Kesilmez duadan,Bayramiyiz biz.

On iki Pir're bendeyiz bende,

Hak'kın yolunda Hüsamiyiz biz.

Sami ko halkı,ara bul Hak'kı

Yoludur aşkı,UŞAK'İYİZ biz.

 

Ancak asıl irşadını Halvetiyyenin şubesi olan Hasan Hüsameddin Uşşaki Hazretlerinin usulune göre yapar. Zor günlerde bile darb-ı esma meclislerini kapatmaz. Camilerde yatsı namazından sonra el ayak çekildikten sonra zikir meclisleri devam eder. Kendisine korkup korkmadığı sorulduğunda ;” Bize bu vazifeyi şahıslar vermediler ki şahıslar istedi diye terk edelim” der. Tefsirden hadise, akaidden edebiyata kadar pek çok eseri olan Sami Efendinin en önemli eserlerinden birisi de Evradül Mukarrabin adını verdiği ve haftanın her günü için hususi olarak tanzim ettiği evradıdır. Salavat-ı şerif ağırlıklı olan bu eser;Cuma günü okunmaya başlar ve her gün okunan kısımları mevcuttur. Hakka yaklaşanların zikri olarak tercüme edebileceğimiz bu Evradül Mukarrabin halen bağlıları arasında günlük vazife olarak okunmaktadır.

 

Tekkelerin mülgasından sonra Abdurrahman Sami Efendi için zor günler başlamıştır. Yaşının genç olması, başta İstanbul ve Ege olmak üzere bağlılarının ve sevenlerinin çokluğu Şeyh Sami Efendinin takibi için yeterli bir sebep olarak görülmüştür. Merhum Necip Fazılın deyimiyle Menemen Provakasyonunda serhalifesi Bekir Sıdkı Visali ile beraber tutuklanırlar. Altı ay hapisten sonra beraat etmelerine rağmen artı bir kere yaftalanmışladır. Hem Şeyh Sami Efendi hem de Bekir Sıdkı Efendi hayatlarının sonuna kadar takip altında tutulacaklardır. Zor devrelerdir o günler. Alim olmak, hele de ilmini dünya için satmamak büyük bedeller gerektirir. Kimi o bedelleri ödemeyi göze alamaz ve dünya için dinini satar ama Abdurrahman Sami Efendi öylelerinden değildir. İlmiyle amel eden her zat gibi o da dini için sıkıntılara katlanır. Osmanı Dersiamı olması hasebiyle kaydı hayat şartıyla vaizlik yapabilmek hakkı varken; bu hakkı da gasbedilir. 1934/35 yılında İstanbul’da yaşamı boyunca özlemini çektiği Er-Refiki Ala’ya en yüce dosta kavuşur. Kabr-i Şerifi Edirnekap Şehitliğinde Mısır Tarlası olarak isimlendirilen bölümdedir. Ardında sayısız gözüyaşlı seven ve gün yüzüne çıkartılmayı bekleyen onlarca eser bırakır. Abdurrahman Sami Efendinin bıraktığı en büyük eser; tıpkı kendisinden önceki Ehl-i Sünnet büyüklerinin eserleri gibi insandır. Kendisi gibi yetiştirdiği ve Fatih Dersiamlarından birisi olan Kulalı Bekir Sıdkı Visali en kamil eseridir. Muzaffer Özak’ın yetişmesinde de büyük hissesi vardır. Nureddin Cerrahi Asitanesinin son postnişinlerinden olan Muzaffer Özak Efendi çocukluğunda babasını kaybeder. Bunun üzerine Abdurrahman Sami Efendi yakın arkadaşının oğlu olan Muzaffer Efendiyi kanatları altına alır ve eğitimi üzerine hususi ihtimam gösterir. Muzaffer Efendi de ilerleyen yıllarda Şeyh Sami Efendiye intisap edecektir.

 

Ancak Muzaffer Efendi daha eğitimini tamamlamadan Abdurrahman Sami Efendi ahiret alemine sırlanır. Bu göç Muzaffer Efendiyi çok sarsacaktır. Muzaffer Efendi Hazretleri , bu eğitimi esnasında Ayasofya Camiinde tefsir dersleri alırken çok güzel bir rüya görür. Rehber-i Ekmel Efendimiz sav , Hz. Ali’nin tuttuğu bir devenin üzerindedir. Hz. Ali’nin diğer elinde ise meşhur kılıcı Zülfikar bulunmaktadır.

 

Efendimiz ona sorar:

-Müslüman mısın?

-Evet.

-İslam için başını verir misin?

Muzaffer Efendi yine “evet” cevabını verir.

 

Peygamberimiz başını kesmesi için Hz. Ali’ye talimat verir. Allah’ın Aslanı da, başını gövdesinden ayırır. Hazret korku içinde uyanır. Rüyasını Abdurrahman Sami Efendi Hazretlerine anlatınca ; tabiri rüyadan daha da güzeldir :” Evlat; sen Hz.Ali’den gelen bir tarikata şeyh olacaksın”. Hazretin tabiri seneler sonra gerçekleşir ve Muzaffer Efendi; Asitanenin son şeyhi İbrahim Fahreddin Efendiden icazet alır ve postnişin olur.

 

“Ta ezelden ruh-i kudse nur-i Sübhandır edeb,

Nisbet-i zat-ı mualla feyz-i Rahmandır edeb.”

 

Yukarıdaki beytinde edebi Cenab-ı Rahmanın feyzinden ve nurundan bir nispet olarak tasvir eden Şeyh Sami Efendinin sevenlerince anlatıldığına göre; Ehl-i Sünnet itikadına am bağlı, esen rüzgarlardan sağa sola savrulmayan bir kişiliktir. Abdurrahman Sami Efendi ; hayatı boyunca pek çok Halveti Şeyhi gibi Şeyhül Ekber Muhyiddin- i Arabi Hazretlerine hususi bir sevgi beslemiş ve kendisini ona nispet ettiğini Hüseyin Vassaf haber veriyor. Hatta Hz.Şeyhin bazı eserlerini de Türkçe’ye tercüme etmiştir. Hayatı boyunca Sünnet- i Seniyye üzerine yaşamaya gayret eden Sami Efendinin Ruhu için El-Fatiha

 

EDEB...

 

Hz. Mevlana Mesnevisinde "Huda'dan edeb hususunda yardım dileyelim. Çünkü edebi olmayan, Rabbin lûtfundan mahrum kalır.” Buyuruyor. Edep; yolculuğun her anında yolcuya lazım gelen azıktır. Edep azığı ile yola çıkan derviş yolu hızla kat edeceği gibi yolculuk boyunca meydana gelecek tüm tehlikelerden de azat olur. Lugatta incelik, nezaket ve fiilen insanlara lutf ile muamele etmek gibi anlamara gelen edep; yolun ana esası kabul edilmiştir. Hatta kimi veliler; seyr-i süluktan maksadın edebi elde etmek olduğunu beyan etmişlerdir. Edebin istilahi anlamda Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket etmek olduğunu düşünürsek bu tanımlamanın doğru olduğunu anlamış oluruz. Osmanlı Beyefendisi tabiri; yeni dönemde özellikle tahrif edilmeye çalışılsa da aslında kelimenin tam anlamıyla bir edep timsali demektir. Piyer Lotinin Osmanlı Hayranlığının sebebi de budur. O devrin süper gücü olan Fransa’dan gelipte Dersaadete hayran olmak kolay izah edilebilir bir şey değildir.

 

Kabul etmemiz gerekir ki; bizim medeniyetimiz her şeyden önce gönül medeniyetidir. Temeli güç ve kuvvet değil bilakis gönüller fethetmeye dayalıdır. Batı Medeniyetinin temelinde ise güç ve kuvvet vardır. Osmanlı başta olmak üzere ecdadımızın gittiği her yerde gönüller fethine hususi itina göstermesinin altında yatan gerçekte bir gönül medeniyeti olmasından kaynaklanmaktadır. Gönül Medeniyetinin en önemli ayağı edeptir. Âdemîzâde eğer bi edebest, âdem nîst Fark der cism-i benî-Âdem ü hayvan edebest "İnsanoğlunda eğer edeb yoksa, bilin ki o insan değildir. İnsanoğlunun cismi ile hayvan arasındaki fark edeb dolayısıyladır."

 

Edebi; İnsan ile hayvan arasındaki turnusol kağıdı olarak niteleyen Hz.Mevlana gibi ; “Edep Ya Hû” isimli müstakil bir eser yazan Münevver Ayaşlı edebi bizim medeniyetimizin temel taşı olarak telakki eder ve şöyle der : "Vaktiyle 'teşrifat' denilen, resmi protokol, bizim medeniyetimizin, yani, İslâm- Türk, kısacası Osmanlı medeniyetinin terbiyesini teşkil eden temel kaide 'Edep yâ hû' idi. Edep, 'Edep yâ hû' ihtârına muhatap olmamaktır." Osmanlı Medeniyeti ile bugünü kıyas ettiğimizde insanın midesine kramplar girmemesi şaşırtıcıdır. Ah Osmanlı! Bugün Mekke diyoruz ama ecdad Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere şeklinde kullanırdı. Mukaddes beldelere olan özlemini, saygısını, aşkını bu kelimeler ile dillendirirdi. Osmanlı ecdadın bu saygısına bir de Kabe-i Muazzama’dan yüksek bina yaptırmamayı düşünün; bir de Suudi Arabistan’ın şimdiki tavrını. Her tarafı boğan beton ve çelik yüklü binaları gözünüzün önüne getirin. Nerede Ehl-i Sünnet hassasiyeti nerede Allah Resulunun mübarek ayaklarının bastığı mekanları tarumar eden zihniyet.

 

“Ta ezelden ruh-i kudse nur-i Sübhandır edeb,

Nisbet-i zat-ı mualla feyz-i Rahmandır edeb.”

 

Edebi her türlü noksan sıfattan uzak olan Mevla Teala’dan gelen bir nur, bir feyz kabul eden Şeyh Abdurrahman Sami Efendinin dediği gibi bu mualla feyz bir gönlü mekan tutsa acaba ne olur? Gönül Medeniyetinin temeli edep olduğu gibi zirvesi de ilim ve irfandır. Osmanlı’ya hasta adam dendiği zamanlar da bile çok sayıda alim/arif yetişmiştir. Abidin Paşa bir yandan valilik yaparken diğer yandan da Mevlana Hazretlerinin Mesnevisini şerh etmiştir. Sadrazamlıkta (Başbakanlık) yapan Said Halim Paşa ise bir yandan birbirinden önemli ve her biri tiryak hükmünde olan fikri eserler kaleme alıyordu.

 

Osmanlı Devlet Erkanı ile beraber Hacca giden Şair Nabi ve kervanı;Medine-i Münevvereye yaklaştıkları bir menzilde konaklarlar. Kafiledeki devlet ricalinden birisi ayaklarını Ravza-i Mutahhaa cihetine uzatır. Bu hali gören Nabi ; “Sakın terk–i edebden, kuy–i mahbub–i huda’dır bu! Nazargah– i ilahi’dir, Makam–ı Mustafa’dır bu” beyitleri ile başlayan meşhur natını söyler. Beyitleri duyan Paşa uyanır ve toparlanır. Sabah Namazına yakın bir vakitte Medine-i Münevvereye inerler. Mescid-i Nebi’deki minarelerden Nabinin natının yankılandığını duyarlar. Kafile şaşırmıştır. Müezzini bulurlar. Nabi müezzine: “ aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezandan önce okuduğun naatı kimden, nerden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevabı verdi: “Resul–i ekrem bu gece Mescid–i Nebi’deki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nabi isimli biri beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medine’ye girişini kutlayın. “Biz de Resulullah efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nabi ağlayarak: “Sahiden Nabi mi dedi? O iki cihanın peygamberi, Nabi gibi bir zavallı ve günahkarı ümmetinden saymak lütfünü gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevabını alınca da, sevincinden kendinden geçti.

 

İşte edebin mükafatı budur. Bizim ecdadımız edebi her şeyin üzerinde tutmuştur. Geçmişte Mushaf- ı Şeriflerin fiatı olmazdı. Hediyesi olurdu. Bu satırların yazarı dahi ilk mushafını alırken ilk duyduğumda şaşırmıştım. Mushaf-ı Şerife paha biçilemeyeceği için; alan fiatı nedir diye sormaz; hediyesi yani bu değer biçilemeyen Mushaf-ı şerif için sana ne kadar hediye edeyim diye sorardı. Şeyh Edebalinin tekkesinde kaldığı odada Mushafı Şerif olduğu için yatmayıp sabaha kadar bekleyen Osman Gazi Hazretleri nerede, Mushaf-ı Şerife abdestsiz dokunulabilir, dokunarak okunabilir diyen zihniyet nerede ?

 

Ehl-i irfan arasında aradım kıldım taleb

Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb

 

Edebi her işin başı sayan ecdat; yeni nesilleri de buna uygun yetiştirmiştir. Bizim medeniyetimiz canlı veya cansız her varlığa hususi özen gösterilirdi. Hayatın her sahası edepten ayrı değildir. Her hareketin, her sözün sembolik bir anlatımı ve mecazi bir tanımı olduğunu bilenlerimiz hal ve hareketlerinin tanziminde edebi asla ikinci plana atmazlar. Bir kişiyi uyandırırken “Kalk, uyan” gibi tabirler yerine “ Agah ol erenler” tabirini kullanmak kalbe/gönle yapılan vurgu değimlidir? Uyan emrinde herhangi bir deruni ruh bulamazsınız. Ancak agah ol kelamında “Allah’ın zikrinden gafil olma” ,”Kalbini uyandır(Hadisteki müminin kalbi tanımlaması) gibi manalar vardır. Tesbihi; Allah’ı zikretmede bir araç olduğu için atmayı uygun görmeyen bir zihniyetten şimdi tesbihi bidat sayan ama yere tüküren bir zihniyete düçar olduk. Bu ilerlememidir sizce? Ömrü hayatıda hiç yere tükürmeyen Nebinin ümmeti şimdi daha cami çıkışında yere tükürüyor. Allah edebimizi muhafaza etmeyi nasip etsin. Amin.