Kemâlât - Ermeni Zulmünde Allah Dostları

e-Posta Yazdır PDF

Hiçkimse kendi başına birşey olmadı.
Hiçbir demir kendi başına keskin kılıç olmadı.
Mevlana Mevlayı Rum olmadı.
Ta ki Şems-i Tebrizinin müridi olmadıkça...

Ümmet-i Muhammed’in yürüdüğü sayısız yollar içinde cadde-i nuranisi hükmünde olan ve Efendimiz sav. ve Ashab-ı Kiramın izlerini takip eden Ehl-i Sünnet büyükleri bin dört yüz senedir yukarıda alıntıladığımız beyit düsturu ile hareket ettiler. Kemalatı elde etme yolculuğuna kimse kendi başına çıkmadı.

 

 

Kimi ; Mevlana Hazretleri gibi medresesini talebesini terk etti ; kimi İmam-ı Şarani ks gibi kitaplarını. Ama Ehl-i Sünnetin gül yüzlü nurani çehreli alimleri mürşid-i kamillerden kemalat elde etme usullerini öğrendiler ve taliplere öğrettiler. Kalpten kalbe akan bu yol günümüze kadar devam etti. Ne var ki ; 19. yüzyıldan itibaren oryantalistlerin İslam Alemine attıkları muhtelif farklı fikirlerden birisi de kişinin bir mürşide/yol göstericiye/mürebbiye ihtiyacı olmadan kemalat kesb edileceği görüşüdür. Bu görüş oryantalistler kanalıyla içimize sirayet ettikten sonra maalesef geniş bir kabule şayan olmuştur.

 

Bu fikir ile birlikte “ Kardeş kardeşe mürşid tavrı takınamaz” sözü maalesef insanlarımız arasında ciddi bir bunalıma yol açmış, bazı kesimlerin hususi tahrik ve çabaları ile de insanımız gönül insanı olan mürşid-i kamillerden uzak durmaya başlamıştır. Gerçekten herhangi bir kimse bir mürşide ihtiyacı olmadan tek başına kemalat kesb edebilir mi ? Kamil bir imana erişebilir mi ? İşte bu soruların cevabını ikinci bin yılın müceddidi İmamı Rabbani’den aramalıyız. Kemalat elde etme usullerine bakarak bu soruların cevabını bulabiliriz.

 

İmam-ı Rabbani Hazretlerimizin beyanına göre Cenab-ı Hakka ulaştıran yolların ilki Kurb-u Nübüvvete denk gelen yoldur. (1) Bu yol yine İmam-ı Rabbani Hazretlerinin ifadesiyle aslın aslına ulaştıran, kısa ve kestirme yoldur. Bu yoldan asıl gidenler enbiya (peygamberlerdir). Yine Ashab-ı Kiram da sohbet-i Nebevi’ye mazhar olmaları şerefiyle bu yoldan ulaşmışlardır.. Bu yoldan bir de ümmetin büyük evliyaları (kümelin evliya) olarak isimlendirilen büyük Hak aşıkları gidebilirler. Şah-ı Nakşibend, Seyyid Abdulkadir Geylani, Seyyid Ahmed-er Rufai gibi piran-ı kiramın kemalat elde etme yolları kurb-u nübüvvet vasıtasıyladır. Feyz asıldan alındığı gibi aracı ve tavassuta da bu yolda yer yoktur. İkinci yol ise ; Kurb-u velayet yoludur. Velayet yakınlığı olarak isimlendirilen bu yola cezbe, sülûk, fena, beka,riyazat ve mücahede de dahildir. Bu yolda tavassut ve aracı olduğu gibi ümmetin aktab, evtad ve tüm veli kulları vuslata bu yoldan ulaşmışlardır.

 

Kurb-u velayette manevi sekr (geçginlik/manevi aşk sarhoşluğu) mevcuttur. (2) Hallac-ı Mansur ve Muhyiddin- i Arabi Hazretlerinin k.s. yaşadığı manevi haller bu yolun bir getirisidir. Kurb-u nübüvvette ise manevi sarhoşluk hali ve bu sekr haline dayalı bazı ilimler elde edilememekte veya nasip az olmaktadır. Kurb-u Nübüvvetin zuhur etmesi kişinin kendi gayretine ve çalışmasına bağlı değildir. Bir ikram-ı ilahi, bir inam-ı rabbanidir. Kesbi değil vehbidir. Kurbu Velayet ise böyle değildir. Kişinin kendi gayreti ve çalışması yolun başı için gerekliyse de fena ve beka makamları ise kurb-u nübüvvette olduğu gibi Allah-u Teala’nın ikramı ve bağışıdır. İmam-ı Rabbani Hazretleri Kurb-u Nübüvveti ictiba yolu, kurb-u velayeti ise inabe yolu olarak isimlendirmektedir. (3)

 

İctiba yolunda yani kurb-u nübüvvet çekip alan yoldur. İnabe yolu ise yolda yürümektir. Kurb-u velayet ile yola başlayanların; ancak ikram-ı ilahi ile kurb-u nübüvvete ulaşacaklarını bizatihi İmam-ı Rabbani Hazretlerimiz beyan etmektedirler. Nitekim Piran-ı Kiram Hazeratı da illa ki kendilerine bir mürşid edinmişler; daha sonra İmamı Rabbaninin beyanı ile bir ikram-ı ilahi olarak Kurb-u Nübüvvet yoluna terfi etmişlerdir. Bu noktada en güzel misallerden birisi de Muhammed Bahaeddin Buhari Şah-ı Nakşibend Hazretleridir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri manevi seyre Seyyid Emir Külal Hazretlerinde başlamış ve yine O’nun gözetiminde Hace Abdulhalık-ı Gücdevani Hazretlerinin ruhaniyetinden üveysi olarak yola devam etmiştir. Günümüzde hiçbir mürşidin maddi/manevi terbiyesine girmeden üveysi olarak irşad vazifesi edindiklerini iddia edenler için Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bu ahvali ciddi bir tefrik vesikası hükmündedir.

 

Bazı Nakşibendi ve Şazeli yolu büyüklerinin hususi olarak tercih ettikleri Kemalat-ı Nübüvvette lazım olan ana sermaye ilimdir. İlim olmadan bu yolda yürümek mümkün olmadığı gibi kemalat elde etmenin en mühim basamağı ise Sünnet-i Seniyye’ye ittiba etmektir. Bu yolda salikin en çok sakınacağı amil ise evham, rüya ve hayale itibar etmemesidir. Bunları hiç nazarı itibara almayacak ve ilim ile salih amele devam edecektir. (4) Amel-i Salih olmadan öğrenilecek ilim ise kuru malumattan öteye geçemez.

 

Kurb-u Nübüvvet yolundan yetişen evliyaullahın en mühim siması ise tabiinden Üveys-el Karani’dir. Üveys-el Karani Efendimiz sav. görmemiş ancak muhabbetinden ötürü kesb-i kemal elde etmiştir. Kurb-u Velayet yolu ise ; hayatta olan bir mürşid- i kamilin nezaketinde yapılacağı için nispeten daha kolaydır. Bu yolda mürşid her an dervişini muhtelif tehlikelere (rüya /evham / vesvese/hayal gibi) karşı koruyacaktır. Bu yolda mücahade, hizmet ve sohbet mühim bir yer tuttuğu gibi ; İmam-ı Rabbani Hazretleri de kıyamete kadar bu yolun açık olacağını beyan buyurmuşlardır.

 

Nitekim İmam-ı Şarani Hazretleri “ Bir insan altı yüz kanatla tek başına amel etse bile kemalatı elde etmeye yol bulamaz ve mürşidsiz yola çıkanın evham ve hayal tuzaklarında boğulmasından korkulur “ buyurmuşlardır. İlim kanadı ile seyre başlayanlar; engin bir okyanusta küçük bir kayık ile yola çıkanlar gibidir. Küçük bir kayık okyanusun dalgaları, fırtınaları karşısında çaresizlik yaşıyorsa; ilme tek başlarına başlayanlar da aynı sıkıntılar ile karşı karşıya kalacaktır. Nefsin binbir evhamı, şeytanın binler vesveseleri kendisini meşgul edecektir. Nefsin hastalıklarının ise nasıl izale edeceği keşmekeşler devresi olan günümüz insanı için muhaldir. Riya, ucb, kibr gibi nefsani marazların ötesinde İmam-ı Gazalinin ks buyurdukları gibi kalpten en son çıkan manevi hastalık olan riyaset sevdasının nasıl terk edileceği de belirsizdir. Halbuki günümüzde muhtelif buhranların pençesinde kıvranan, ilmi olmayan kardeşlerimiz için en salim, en emin, en sıkıntısız ve en kolay yol kurb-u velayete denk gelen tarikat-ı aliyyelerdir. Bu yollar; nefsin, çağın ve şeytanın girdaplarından kurtulmak isteyenler için emin bir liman, salim bir hangah hükmündedir.

 

...................................................

 

1 Mektubat 3.cilt 122. Mektup

2 Mektubat 1.cilt 301. Mektup

3 Mektubat 1.cilt 302. Mektup

4 Edeple Varış Lütufla Dönüş S:63 - 64

 

 

ERMENİ ZULMÜNDE ALLAH DOSTLARI

 

Ermeni Meselesi ve 1915 olayları sebebiyle; “Ermenilerden, özür dilenmeli mi, dilenmemeli mi?” tartışmalarının yaşandığı günümüzde bu sorunun cevabını tarihin tozlu saifelerinde bulmak mümkündür. Biz de bu makalemizde “Yaradılanı sveriz; Yaradan’dan ötürü” düsturuna sahip Hak âşıklarının yani sufilerin özellikle 1915 yılında Doğu Anadolu’da nasıl davrandıklarını incelemek istiyoruz. Sufiler, karıncayı incitmekten bile çekinirler ama yeri geldiği zaman gaza meydanlarında aslan kesilirler. Kübreviyye yolunun aziz piri Necmüddin-i Kübra gibi... Aziz Pir; Moğol Hakanı Cengiz Han’ın ordusunun önüne atılmaktan bir an bile sakınmaz. Harezm topraklarına şehit düşen bir Allah dostudur o. Libya’ya düşerse yolumuz. Orada da İtalyanlara karşı direnişte bir diğer Sufi Grubu görürüz: Senusiler... Çöl Aslanı Ömer Muhtar’da Senusiyye yoluna mensub bir garib derviştir aslında. Fakat garipliği tekke’dedir sadece… Yoksa otuz sene boyunca imkansızlıklar çölünde İtalyanlarla dişe diş nasıl mücadele eder de onları dize getirebilir, kolay mıdır? Sonra Hazar denizinin batısına bakalım. Orada İmam Şamil var mesela; Kafkasları Ruslara dar eden Şeyh Şamil de bir Nakşi Şeyhi, hem sufi hem de büyük bir mücahid kumandan. Destanlar yazan bir kahraman. Rus Çarının dahi hayranlığını kazanacak kadar mert bir Allah adamı. Mutasavvıflar kah Yunus gibidir.

 

Herkese kucak kucak sevgi dağıtırlar. Merhum Esad Coşan Hocaefendi gibi; namazdan önce çöp sepetine attığı böceğin durumuna bakmak için namazı bozarlar. Bazen de Yavuz Selim Han gibidirler. Selçuklular Devrinden beri milleti sadıka olarak bildiğimiz Ermenilere 1850’lerin İkinci yarısında sonra Amerikalı misyonerler ve Rusların kışkırtması ile bir haller oldu. İsyanlar, katliamlar ve Doğu Anadolu’da yaptıkları zulumleri tarih kitaplarından okuyabilirsiniz.

 

TAŞKESENLİ İBRAHİM EFENDİ

Aslen Bingöllü bir aileye mensup olan İbrahim Efendi ; hocası Şeyh Ahmed Efendinin bulunduğu Erzurum’un Taşkesen Köyüne yerleşir. 1914’te Cihad-ı Ekber fetvası ile beraber talebeleri ile birlikte cepheye koşar. Artık durulacak gün değildir. Bir yanda Ruslar Doğu Anadolu’da ilerlemektedir; diğer yandan Ermeni Komitacılar cephe gerisini kasıp kavurmaktadırlar. Dahile karşı kılıç çekilmesine müsaade etmeyen tasavvuf; hariçten gelen her saldırıya cevap verilmesini zaruri kılan insanları ferd ferd yetiştiren, yerine göre sufi yerine göre mücahid olmayı öğreten dayanağı Kur’an ve Hz. Rasulullah olan bir anlayış işte. Taşkesenli ise büyük bir mutasavvıf.. Ak sarıklı talebeleri ile cepheye koşturur. Kah Ruslara kah Ermenilere karşı gönüllü alayı ile birlikte savaşır. Sarıkamış yakınlarında aldığı şarapnel parçası ile bir ayağı sakat kalır. Bu sebeptendir ömrünün geri kalan kısmında Topal Şeyh ünvanı ile anılması. Ömrü ahirinde Manisaya gelir ve 1927 yılında Manisanın Demirci İlçesinde vefat eder.

 

MUHAMMED ZİYAEDDİN NURŞİNİ

Bitlis’in Nurşin İlçesinde mukimdir. Nakşi Halidi yolunda Hazret-i Sani olarak bilinir. 1915 yılında Rusların; Ermenilerin kılavuzluğunda Bitlisi işgal edip bir yandan katliama başlamaları üzerine dervişleri ile beraber cepheye koşar. Zor günlerdir; Anadolu insanının dostunun kalmadığı devirlerdir. Norşin Tekkesinde vird örtüsü – tarikat dersi yaparken başa örtülen beyaz örtü- artık kefene dönmüştür. Allah Allah nidaları Bitlis semalarında yankılanır. Virdler siperlerde yapılır. Hatme-i Hacegana dervişler nöbet bitiminde katılırlar. Bitlis İşgali ve Ermeni zulmü sona erdiğinde Şeyh Muhammed Ziyaeddin talebelerini, dervişlerini, akrabalarını cihad meydanında bırakır. Bir de sağ kolunu… Çok uzun yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa’dan “ Bitlis Norşinli Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretlerine” diye başlayan bir teşekkür mektubu ve İstiklal Madalyası alır. Gazilik Maaşını ise “vatan savunmasının bedeli ahirettedir” diyerek reddeder.

 

SEYYİD ABDUHAKİM ARVASİ

1914 yılında Birinci Dünyâ harbinin başlarında Rus askeri İran tarafından gelerek Doğu Anadolu'yu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenileri silahlandırarak masum Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir: Hızla silâhlanan Ermeniler, Müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. O sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. Kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. On gün sonra Allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. O kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. Mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. Tekrar dağlara ve çöllere döştük. Evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. Bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. Düşman istilâsına devam ederek Van, Şafak ve Nurduz'u ele geçirmişti. Keldânî aşîretleri ile Ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. Hicret edenlere Masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. Bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. Zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi Erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. Tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. Ermeni fedâileri ise Nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. Zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular.

 

Memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular. Bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene Haziranın birinci gecesi Ravandız'a girdik. Memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde Ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. Eylülün ikinci günü Erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. Kardeşim Seyyid İbrâhim Efendiyi kara toprakta Allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, Şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini Erbil ve civarında toprağa verdik. Ekim ayının dokuzuncu günü Musul'a vardık. Burada meşhur Celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan Hacı Emin Efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi. Burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "Bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun. Devamlı olarak, Bağdat'ta Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda İngiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine Musul'da kaldık. Daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, Allah'ın yardımıyla aşarak Adana'ya geldik. Adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile Eskişehir'e geldik. Bunlardan bir kısmı Konya'da kaldılar. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. Biz ise 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında İstanbul'a geldik. Dâhiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) müsteşarı olup sonra Evkaf Nazırı olan ulemâdan Hayri Efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan Eyyûb Sultan Yazılı Medresede yerleştirildik. Dağılmış âile efrâdımı, Allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. İstanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. Yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu.

 

SAİD NURSİ HAZRETLERİ

Sultan Mehmed Reşad ile Kosova Ziyareti dönüşünde aldığı tahsisat ile Van’da Medresetüz- Zehranın temellerini atan Said Nursi Hazretleri; Birinci Dünya Savaşı ve Rusların Bitlisi işgali üzerine talebeleri ile birlikte Bitlis Müdafaasına koştu. Bu dönemde at sırtında yazılan ve Kuran-ı Kerimin icazını anlatan İşaratül İcaz isimli tefsiri alanında Türkçedeki en mükemmel kaynaklardan birisidir. Savaş siperlerinde hiçbir kaynak olmadan yazılmıştır. Başta yeğeni Abdurrahman olmak üzere pek çok talebesini Bitlis önlerinde kaybeden Said Nursi Hazretleri de Ruslara esir düştü. Üç sene süren uzun bir esaret döneminde sonra Polonya ve Almanya üzerinden kaçarak esaretten kurtulmuştur.