Bize Ne Oldu ?(I)

e-Posta Yazdır PDF

Türkiye muhafazakarlaşıyor, mahalle baskısı ,irtica tartışmaları arasında on senedir iktidarda mütedeyyin insanlar var. Bütün bu rüzgarın, hercü mercin arasında biz, yani mütedeyyin insanlar ne durumdayız? Haleti ruhiyemiz medeniyet tasavvurumuz, olaylara, dünyaya hatta kainata bakışımız, en önemlisi din telakkimiz ve ahiret mülahazalarımızdaki değişimin seviyesi , menfi/müsbet olup olmaması ana gündemimizi teşkil etmesi gerekirken, maalesef bir takım suni ve hormonlu büyümeler, samimiyet testine tabi tutulmayan söylemler bizi avutuyor olabilir mi?


Son dersiamlardan ilmi müktesebatı ve manevi kemalatı ittifaken sabit olan Ömer Nasuhi Efendi , Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Küçük Hamdi Efendi (Elmalı) gibi zatlar kabirlerinden çıkıp gelseler acaba bizi tanıyabilirler mi? Bendeniz bu soruya müsbet cevap veremiyorum. Değişimin hızının, rüzgar karşısındaki savrulmaların şiddetinin baş döndürücü boyutlara eriştiği kanaatindeyim. Çok değil 28 Şubat öncesi  konuştuklarımız, yaşadıklarımız, algılarımız, tavırlarımız ve tepkilerimiz bugünküler ile mukayese edildiğinde Ehli sünnet ile , Osmanlı Alimleri ile, Buhara Meşayıhı ile, Rumeli Fatihanları ile aramızdaki makasın gittikçe açıldığını gözlemek mümkün.


Vesikalık Fotoğraftan Televizyon Kanallarına


28 Şubat öncesi Müslümanların fotoğrafa bakışı belliydi. Osmanlı Fakihlerinin zaruretine binaen vesikalık fotoğrafa cevaz vermelerinden hareketle, suret bulunan eve melek girmez hadisi ile amel edilir ve fotoğraf çektirmekten imtina edilirdi. Bugun ise hemen hemen her cemaatin kendisine mahsus televizyon kanalı var. Üstelik bu kimi kanallarda yapılan programlara katılanların kimlikleri düşünce yapıları hatta ve hatta dinleri önem teşkil etmiyor. Önemli olan katılımcıların bizim hoşumuza giden cümleleri kurmaları. Bizden olmayan bu kişilerin albenili cümleler arasında kalbimize ve ruhumuza akıttıkları baldıran zehirinden daha öldürücü fikirleri sorgulayan yok.


Katılımcıların fikri yapısını es geçsek bile dün fotoğrafa cevaz vermeyip bugün televizyon kanalına caiz fetvası veren alimlerden hükümlerindeki değişimi maslahat gibi geniş çerçevede izah etmek yerine ayet, hadis ve geçmiş fukahanın eserlerinden yapacakları nakiller ile ispatlamaları beklenir.  Dün âlimlerimizin resimlerini bulmak mümkün değilken bugün boy boy afişleri izah etmekte zorlanıyorum. 


28 Şubat Ramazanlarından Bugünlerin Ramazanlarına


28 Şubat döneminde Ramazan-ı Şerif gibi feyizli ve bereketli bir ay tabiri caiz ise birileri tarafından bu ülkenin asıl sahiplerine saldırmak için vesile yapılırdı. Her Ramazan ipe sapa gelmez akla hayale sığmadık konular ile Müslümanların akılları bulandırılır bir iki din tüccarı ekranlarda sözde deşifre edilirdi. Ekranlarda bizi savunacak, korka korka da olsa ucundan kıyısından hakkı söyleyecek bir ses duymaya hasret kalırdık. Bir cemaatinin beş yıldızlı otellerde verdiği iftarlar diğer cemaat ve meşreplerin tenkidine konu olurdu.


Günümüzün Ramazanlarında ise dekolte kıyafetli, yüzü makyajlı spikerler, din/diyanet ile alakası, aidiyeti meçhul göğüs kıllarını sergileyen gencecik yazarlar; din adamlarını, koca koca ilahiyat profesörlerini birbirine düşürüyor, kavga ettiriyorlar. Ellerine kimin yazıp verdiği bilinmeyen sorular ile akaidden fıkha, tasavvuftan hadise her alanda en çetrefilli meseleler halkın önünde gladyatör dövüşü gibi tartışılıyor.


Bu tartışmaların ertesi günü, namaz gibi en mühim bir farzı yerine getirmeyenler tarafından en kritik mevzular otobüste, iş yerinde edep kurallarından uzak tartışılıyor. Müslümanların asırlardır uhrevi vebalinden ötürü temas etmeyip ancak ehli tarafından müzakare edilen meseleler cahil halkın gündemine getiriliyor. Kader gibi, hidayet gibi, vahdeti vücut gibi sadece ilmi müktesebatın yetmeyip rabbani ilham ve semavi idrakin elzem olduğu meseleler bile uhrevi neticelerine bakılmaksızın gündeme getiriliyor. Mehmet Zahid Kotku gibi kemal atını herkesin kabul ettiği bir mürebbi-i rabbani ile “Biz vahdeti vücuttan bahsedecek kadar ermedik” derken, Mustafa Sabri Efendi ve Zahidül Kevseri Hazretleri ilmin hassaten akaidin karlı zirvelerine erişmiş iki allame kader konusunda uzlaşamayıp birbirlerine karşı risale neşretmişlerken televizyonda başı açık, yirmili yaşlarda şöhret kumkuması dindarlığı meçhul kişilerin gazına gelen hocalara, ilahiyatçılara ne demeli? Şöhrete merak saldıysanız bilin ki şöhret afettir, ateştir. Ama avamın ağzına bu konuları vermek ahirette yüz karalığına, gayya kuyusunun karanlıklarına sebeptir.


İlmin avama düşüncesizce saçılmasının neticeleri çok acı olarak bize geri dönüyor. Usulü Hadis ilminin U harfini bile duymayanların “Bu hadis sahih mi?” dediklerine şahit oluyoruz. Sahih Hadisin, Hasen Hadisin şartlarını bilmeyenlerin bu soruyu sormaları abesle iştigal değil midir? Elhak koca ilahiyat profesörleri İmamı Zebidi’nin Tecrih-i Sarih’inden bihaber olmaları: Efendimizin “Allah insanlardan ilmi çekip almaz, alimleri çekip alır” hadisinin tahakkuk ettiği devrenin günümüz olduğunu ispat ediyor.


Bize bir nazar oldu,

Cumamız pazar oldu

Bize ne oldu ise

Hep azar azar oldu

Diyen Arif Nihat Asya bugünleri görseydi hiç aynı şeyleri yazarmıydı? Ümitvar olmaya devam edeceğiz.