Gıybet’e Sürükleyen Sebepler

e-Posta Yazdır PDF

Daha önceki yazımızda gıybetin ne kadar kötü ve tahribatı fazla bir günah olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise gıybete sürükleyen sebeplerin üzerinde durmaya çalışalım.


 Bir günahın işlenmesi mutlaka bir sebep nedeniyle meydana gelir. Sebeplerden yoksun gıybetten korunma algısı asla meselenin çözüm noktasında yeteli değildir. Belki bir an gıybetin günahından korunmuş olabilirsiniz ancak problemin, hastalığın esas menbağına inmediğinizden her defasında gıybete yeniden bulaşırsınız. Bu sefer mücadelede yorgunluk yaşar, şeytan karşısında teslimiyet bayrağını çekersiniz. Bunun için günah illetine götüren hastalıkları iyi tespit edip şeytanla mücadeleye oralardan başlamalı. Gıybete iten bu sebepler bazen helal ve mubah şeyler dahi olabilir. Neticesi açısında bunlar çok tehlike arz etmektedir. Zira bu sebeplerin sadece kendilerine yoğunlaştığınızda orada doğrudan günah göremediğiniz için sizi sürüklediği felaketleri düşünemez, neticede günahların kucağında kendinizi bulursun. Bazen de harama götüren davranışın kendisi haram olan bir davranış olabilir. Şimdi en fazla günahlara sürükleyen sebepler nelerdir onları görelim:


Öfke: Öfke duygusu az çok herkes de bulunur. Bazılarında kontrolü kolay olan öfke, bazılarında önü alınmaz bir hal arz eder. Bir insana karşı beslenen kin ve düşmanlık nedeniyle hafif bir kıvılcımla meydana çıkan öfke ani bir refleks halinde yapıldığında sonuçları, zararları, yıkımları pek düşünülmez. Atalarımızın, “Gazap gelince akıl gider, öfkeyle kalkan zararla oturur” sözleri bunu ifade etmektedir. Akılla tartılmayan, mantık süzgecinden geçmeyen, düşünce harmanında ayıklanmayan bir davranışın neticesi felakettir takdir edersiniz ki. Böyle bir atmosferde İslam’ın ve imanın adeta o insanda zafiyet yaşadığı hengâmende, yapılan davranışların helalliği ve haramlığı da doğal olarak hissedilemez de bu sefer öfke, gıybetle dedi koduyla dindirilmeye çalışılır.


Öfkeyi kontrol etmenin çok zor bir davranış olduğunu vurgulayan yüce Resul, iradesinin hakkını verip bunu başaranları pehlivan olarak nitelendiriyor ve buyuruyor ki: “Kuvvetli kimse, (güreşte hasımlarını mağlup eden) sırtı yere gelen pehlivan değildir hakiki kuvvetli öfkelendiği zaman öfkesini yenendir”(Buhari, edep, 102;Müslim birr,106)


İntikam Duygusu: Gıybete sürükleyen bir sebepte intikam alma duygusudur. Birisinin yapmış olduğu bir hata bu duyguyu tetikler. Hâlbuki başkasının yapmış olduğu bir haksızlık bizimde ona haksızlık yapmamızı meşru kılmaz. “O benim gıybetimi yaptı o zaman ben de onun üzülmesine, küçük düşürülmesine sebep olayım da neyi var neyi yok ortaya dökeyim düşüncesi asla tasvip edilir bir davranış değildir.” Kir kirle değil, kir suyla yıkanır temizlenir” haklı olmak hakkın yanında olmayı gerekli kılmaktadır. Şahsımıza yönelen haksızlıkları mümkün olduğu kadar sinelerimizde yumuşatmaya, engin hoşgörümüzle eritmeye çalışmalıyız. Zira Yüce Allah bizi bu hususta uyarıyor: “Bir topluluğun size karşı zalimane tavrı, kini, nefreti ve sizin de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil davranın takvaya en uygun hareket budur”( Maide, 8)


Haset: Haset bir insanın sahip olduğu bir takım nimetlere, kavuştuğu mazhariyetlere tahammül edememektir. “Çekememezlik ve kıskançlık” diye de anılan haset aslında Allah’ın verdiğine razı olmamaktır. Şeytanın, Allah’ın dergâhından kovulması insana karşı beslediği haset’in sonucudur. Haset, şeytani bir davranış ve kibrin de neticesidir. Durağan vaziyette olan bu iç hastalık zamanla müdahale şekline bürünür, fiiliyata dökülürse zararları önlenemez bir hal alır. Hasetçinin şerrinden de emin olunamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “..Ve haset edenin haset(ini) belli) ettiği zaman şerrinde Allah’a sığınırım.”(Furkan5)


 Haset sahibi bir insan, haset beslediği insanın sahip olduğu nimetlerin elinden gitmesi için adeta her yolu meşru görür. Bütün davranışlarının yönünü hep o istikamete çevirdiğinden, hedefini o insana zarar verme düşüncesine ayarladığından yeri gelir Allah’ın takdirini dahi sorgular. Bazen kahırla, bedduayla kendini gösterir bazen yalan ve iftiralarla davranışlarını devam ettirir, büyük olmayı haset ettiğinin küçülmesine bağlar, onun kusurlarını araştırmakla gününü, ömrünü geçirir, her oturup kalktığında onun gıybetini eder.


Su-izan: Başkalarının hata ve kusurlarını araştırmak olan tecessüzle adeta iç içe girmiş bulunan bir birleriyle yakın anlam ilişkisi içerisinde bulunan su-i zan, Bir kimsenin, bazı davranış ve sözlerine bakarak, kesin bir hüküm elde etme mümkün olmadığı halde, o insan hakkında olumsuz kanaate varmaktır.


Bir defa, bir meseleye insanın yaklaşımı nasılsa, ne niyetle yaklaşıp, nasıl bir sonuç elde etme arzusu varsa, küçük bir ihtimalde olsa, diğer bütün ihtimalleri de göz ardı ederek, istediği kanaati kendince oluşturur ve insanlara öyle lanse eder. Çünkü burada, doğru sonucun elde edilmesi mümkün olmayan eğri bir bakış söz konusudur, ‘şaşı bakan şaşı görür’ gerçeği söz konusudur. Önyargıyla yaklaşılmış bir durum söz konusudur. Daha işin başında karar verilmiş bir hükmün değişmesi, ne kadar sağlam deliller olursa olsun, pek mümkün değildir. Şöyle diyelim farklı bir ifade şekliyle: bir insana düşmanca bir bakış, her zaman su-i zan-a zemin hazırlar. Böyle bir insan, düşman gördüğü insanın o davranışında masum olduğuna inansa bile, bunu onun aleyhine kullanır, kesinmiş gibi insanların kanaatlerinin oluşmasına çalışır. Bu emeli onu, gıybetin kucağına atar.

 

Hoşgörüyle kuşanmış müminin bakışları hep iyi niyetli bakışlardır. Çünkü mümin bir insanın hal ve hareketlerine bakarken temenni ettiği şeyleri görmek ister, kendi hataları başkalarının hatasını görmeye mani olur.

 Evet, gıybete sebebiyet veren sü-i zandan kaçınmamız gerektiğini emreden yüce Allah bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:


“Ey îmân edenler, zandan çok sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır, birbirinizin kusurlarını araştırmayın(Gıybet etmeyin). Biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz değil mi? O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok acıyandır”.(Hucurat.12) 


Zamanı öldürme isteği: Zamanı geçirme isteği gıybete sürükleyen en önemli sebeplerdendir. Zamanını Allah’a ibadet ve itaatle geçirmesi gerektiğini bilmeyenler, bunu bir türlü anlamayanlar, onu adeta fazlalık olarak gördüğünden, hep geçirmenin kaygısını ve telaşını yaşarlar. “Gelsende iki kelimenin belini kırsak, iyi ki geldin de oturup sohbet ettik, sen olmasaydın nasıl zaman geçerdi, başka türlü de zaman geçmiyor” gibi sözlerle. Peygamberimiz insanların bu zafiyetlerine dikkatleri çekerek buyuruyor ki: “İnsanların çoğunun faydalanma hususunda aldandığı iki büyük nimet vardır. Bunlar sağlık ve boş zamandır.”(Buhari)


İnsanların en fazlaca aldandığı, hemencecik tuzağına düştüğü şey, dilini muhafaza edememesi ve zamanının kıymetini bilememesidir. Konuşmanın kolaylığı, koyu sohbetlere dalındığında günahlara banıldığının anlaşılmaması, adeta o günahla zaman geçirebilmenin meşru bir şey algısını doğurmuştur. Zamanın, insanlara verilen bir emanet olduğunu, onun mubah şeylerle bile boşu boşuna heba edilmesinin hesabının sorulacağını bilmeyen, anlamayan bir mümin, gıybet, dedikodu, yalan, iftira koğuculuk gibi haram olan şeylerle bile, zamanı geçirmenin, zamanı değerlendirmek şeklinde olduğunu zannederek gününü sonlandırabiliyor maalesef.

Arkadaş Ortamına Ayak Uydurma: Cehenneme giren mücrimlere sorulduğunda cevaplarının arasında biride “...Bizde batıla dalanlarla beraber dalıyorduk” (Müddessir 47) olacak. Evet, belki razı değilizdir günah solutan o pis atmosferden. Ancak yine de çoğu zaman arkadaşlarımızın arkadaşlığını, dostlarımızın dostluğunu tercih ederiz. Belki bilmeden Atarız Allah’ın dostluğunu bir kenara, O’nun razı olmadığına razı oluruz. “Şimdi gıybet edilen şu ortamda birşeyler yapsam, etmeyin, yaypmayın işlediğiniz büyük günahtır desem, yada çekip gitsem, dışlanırmıyım. Arkadaşlarımı, dostlarımı kayıp ederim” korkusuyla o günaha başımızı sallar, edata “Doğru söylüyorsunuz” der gibi, tasdik ederiz, menmunuyetin ifadesi olarak gülümseriz, önemli olduğu görüntüsüyle dikkatle dinleriz. Bazen, “Evet öğle mi? Allah, Allah onu öyle bilmezdim” der bizzat o günahın bir tarafı oluruz. Ancak olduğumuz bu taraf asla Allahın razı olduğu bir taraf değildir. Peyganberimiz(s.a.v.)’in: “Kişi arkadaşının dini üzeredir öyleyse herbiriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin”(Ebu Davut Edep,16; Tirmizi Züht,45) tavsiyesini kulaklarımıza küpe etmeliyiz, gıybete sürükleyen bu ortamlardan hızla uzaklaşmalıyız.


Kibir: Kibir ve gurur, insanın kendini büyük, başkalarını küçük görmesidir. Kibrin zıddı tevazudur. Alçak gönüllü olmayı ifade eden tevazu sahibi olmak bir erdemliliktir.


Kibir kabalığın, yetişememezliğin, hayal perestliğin bir tezahürü iken; tevazu, insanlığın efendiliğin, gerçekçi olmanın bir alameti, olgunluğunda meyvesidir.


Kuran-ı kerimde tevazu övülmüşken, kibir şiddetle yerilmiştir, kibir, kötülüğün, şerrin sembolüdür. Zira her kötülüğün mayasında, hamurunda, özünde mutlaka bir şekilde kibir vardır. Her günahta kibre giden bir yol olduğundan Peygamberimiz(s.a.v.) “Kibir sahibi cennete giremez” diye buyuruyor. Çünkü kibir cennetin önüne çekilmiş bir perdedir. Kibirli insanlar bu perdeyle, cennetin bütün kapılarını kendilerine kapatmışlardır.


Başkaları karşısında büyük görünme, insanlar arasında farklı biri olma, onlar tarafından övülme, kibirli insanların hayatının en önemli hedefidir. Bu hedefe ulaşmak için, her şeyi meşru görür böyle bir insan. Adeta insanların sırtına ayaklarıyla basarak, ben buradayım, beni de görün, diye yırtınırcasına bağırırlar. Başkalarının huzursuzluklarını, sıkıntılarını, eksiklerini, kusurlarını kullanırlar. Ta ki kibirleri, gururları yaşatılmış olsun. Ellerine geçen hiçbir fırsatı es geçmeden değerlendirirler. Bunca gayrete rağmen kendilerini ifade edemediklerinde de başkalarının gıybetlerini yaparak, bundan nemalanmaya çalışırlar. Âlim olduklarını, başkalarının cehaletiyle ifade ederler. Zenginliklerini, başkalarının fakirliklerini ileri sürerek, güzelliklerini başkalarının çirkinliklerini dillerine dolayarak, göstermek isterler.Gurur ve kibirlerini yaşatmaları söz konusu olmadığında da gıybet etme gereği duymazlar böyleleri.

Gıybete Müsade Edilen Yerler Var Mıdır?

Gıybet çok çirkin bir davranış olmasına rağmen bazı durumların istisna edildiği söz konusudur. Bunların hassasiyetle irdelenmesi gerekir ki gıybet hususunda gevşekliğe mahal verilmiş olmasın. Bunları şöyle sıralaya biliriz:

Zulme maruz kalmak: Zulme uğrayan bir insan, o zulmü üzerinden kaldırmaya gücü yetmediğinde ilgili mercie şikâyette bulunabilir. Bu minvalde ilgili şahsın o konuyla ilgili kusurlarını sayıp dökmek gıybet sayılmamıştır. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta buyuruyor ki: “Allah ağır ve çirkin sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka”.(Buhar, İstikraz,12; Müslim, Müsakat, 33) Buradaki hassas olan nokta, zulme, haksızlığa konu olan şeyin dışına çıkmamaktır.


Fetva sormak maksadıyla: Fetva sorulmak istendiğinde bazen gıybete başvurulmak zorunda kalınabilir. Şöyle ki; fetvanın verilebilmesi için ilgili insanın o konuyla alakalı hata ve kusurunun, eksik taraflarının söylenmesi gerekiyordur. Bu hususta asrısaadetteki şu örnek bize yol göstermesi açısından önemlidir. Bir gün Hint B. Utbe Peygamberimiz(s.a.v.)’e gelerek kocası Ebu Süfyan’ın cimri birisi olduğunu, kendilerini darda bıraktığını, bu nedenle habersiz para alıp alamayacağını sordu. Peygamberimiz de: “Makul ölçüde kendine ve evladına yetebilecek kadar alabilirsin” buyurdu(Buhari, Büyü, 95). Burada dikkat edilmesi gereken gıybette kifayet miktarını aşmamak, mümkünse üçüncü şahıslar üzerinden isim vermeden sorulara cevaplar aramaktır.


Müslüman’ı şerden korumak: Kötülüğü, şerri dokunacak olan insandan Müslüman’ı korumak maksadıyla gıybete başvurulabilir. Diyelim ki bir müşteri bir mala talip oldu, ancak o maldaki kusuru, ya da o malı satanın kendisini aldatacağını bilmiyor. Bize düşense o malı alacak olanı usulüne göre uyarmaktır. Yine evlenecek insanlarla ilgili bazen bizim bilgimize başvurdukları zamanlar olmuştur. Böyle durumlarda yine bildiklerimizi söylemeliyiz. Ya da mahkemede adil bir karara varılması hususunda bildiklerimizle adaletin tecelli etmesine yardımcı olmalıyız. Bunlar gıybet olarak mütalaa edilmemiş.


Fatma isimli bir hanım sahabi, kendisiyle evlenmek isteyen iki kişi hakkında Peygamberimizden bilgi istediğinde Peygamberimiz birisi için “Malı olmayan” öteki için ise “omuzundan sopasını eksiltmeyen” diyerek durumlarını ifade etmiştir. Buda gösteriyor ki bu gibi durumlarda gıybet etmek caizdir.


Fasığın günahını açıkça icra etmesi: Fahri kâinat efendimiz buyuruyor ki: “Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurlarını örterse Allah’ta kıyamet günü o kimsenin ayıp ve kusurunu örter”( Buhari, Mezalim,3;Müslim, Birr,58)Müslim). Ancak bu başkalarının kusurlarını örtmekle alakalı bir lütuf. Ya kendi kusurlarını, nefis arabasıyla Pazar-Pazar, sokak-sokak dolaşıp pazarlayanlara, sohbet meclislerinde teşhir edenlere ne demeli, işte burada başlıyor asıl ıstırap, insanın insanlığının kırılma noktası insanın insan gibi olamamanın resmidir bu.


Evet, saçımızdaki dağınıklığa üzüldüğümüz gibi, dilimizdeki dağınıklığa üzülmüyorsak, paltolumuzda ki bir yırtığa müteessir olduğumuz kadar kalbimizde ki koskocaman boşluğa müteessir olmuyorsak, üzerimizde ki lekeyle gezmekten ar ettiğimiz gibi günah lekeleriyle gezmekten ar etmiyorsak, insanla hayvanı ayıran arasındaki hayâyla hayâsızlık, edeple edepsizlik, isyanla teslimiyet arasındaki sırlar kalkmış insani, İslami özelliklerimiz kayıp olmuş demektir. Böyle olunca da maalesef işlenen günahlar sıkılmadan utanmadan kızarmadan ballandıra-ballandıra anlatılıyor; içilen içkiler, oynanan kumarlar vurulanlar kırılanlar daha niceleri…


Böyleleri için yüce Rasul buyuruyor ki: “Kim ki haya perdesi gözünden atmışsa gıybeti yapılabilir” (Beyhaki, Sünenül- Küpra, 10-210)


Bir kötülüğü ortadan kaldırmak: Peygamberimiz(s.a.v) bir hadis-i şerifinde: “Bir kötülük gördüğünüzde o nu elinizle düzeltin, buna imkânınız yoksa dilinizle düzeltin, buna da gücünüz yetmiyorsa (o şeye taraf olmadığınızı göstermek için) kalbinizle buğz edin.” diye buyurarak kötülükler karşısında müslüman’ın yol haritasını çiziyor.(Müslim, İman,78;Ebu Davut, Salat,232)


Bir Müslüman asla vurdum-duymaz tavırlar içerisinde olamaz. Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın Müslüman’a ait bir söz değildir. Asıl olan başkalarını kendine tercih etmedir, başkaları için kendini heba edercesine kötülüklerle mücadele etmektir.


Bir kötülüğün ortadan kaldırılması o kötülüğe bulaşanı ondan men etmenin İslam da ki önemine bakın ki bunu başarabilmek için çok çirkin bir günah olan gıybet etmeye bile müsaade edilmiş. Aslında bu münkeri nehiy manasında bir sorumluluktur aynı zamanda.


Tarif maksatlı: Bir insan bir yerde lakabıyla yaptığı işle tanınmış, kendiside bunlarla anılmasından memnunsa zaruret halinde o lakabı veya yaptığı işi ifade edebiliriz bu, gıybet olmaz. Bunları da tahkir maksatlı değil, tarif maksatlı kullanmaya dikkat etmeliyiz. Bu özelliklerin de en hafif olanını ve onu en güzel şekilde ifade etmeliyiz.


Gıybetin cevaz verildiği durumlara dikkat ederseniz, çok hassas davranılması gerektiğini görürsünüz. Günahların sınırında adeta gezip durduğunuzdan, o günahlara hemen düşme ihtimaliniz söz konusudur.


 Dikkatinizde ki hafif bir dağılma, hassasiyetinizde ki basit bir sapma sizi gıybetin tam ortasına çeker. Çünkü buralardaki haram, helal ayrımı çok ince bir çizgiyle ayrılmıştır. Bazen de nefsinizin ipini gevşettiğinizden, buralardaki bazı bahanelerin rahatlığına kendinizi atarsınız da elinizde ruhsat var diye gıybetlere dalarsınız.(Allah muhafaza)


Selam ve dua ile….

                  (Alıntı) “Söz Deyip Geçme”- Gelenek Yayınları