Asrın Vebası Gıybet

e-Posta Yazdır PDF

Mevlâna Celaleddin-i Rumi ne güzel söylemiş:

“Âdem oğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil can kapısına perdedir. Bir rüzgâr esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz. O evde incimi var, buğday mı? Altın hazinesi mi var yoksa yılan ve akreplerle mi dolu? Yoksa içeride hazine mi var da kapısında yılan beklemekte? Çünkü altın hazinesi bekçisiz olmaz...” (Mesnevi)


Nizami’de şöyle der:

“Vefa bile olsa sana verilmedikçe alma, senden bir şey sorulmadıkça, doğru bile olsa söyleme. Mademki sözün bal oldu, ucuz satma. Sakın balın sineklere açma…” (Mahsen-i esrar)


Evet söz insana verilen bir nimettir. Onu bir hazine gibi muhafaza etmeli. İnsanla hayvan arasındaki fark konuşabilme yeteneğidir. Lakin her söz her yerde söylenmemeli. Susulması gereken yerde susmasını beceremeyen nerede ne konuşulacağını bilemez. Söylenecekse de söz o da hayırlı olan olmalı.Her gelene destur demek, her ağıza geleni söylemek insanı insanlığından eder. Nimetteki en ağır külfet budur belki. 


En çok günah dil ile işlenir, azalar dilden şikayetçi olur. Dilin afetlerindendir yalan; imanla bir arada bulunmayan geceyle gündüz gibi… Her duyduğunu söylemek kadar yalan kabul edilen yinesözdür... Cennetin kokusunu duyamayacak koğucuların taşıdığı söz cehenneme taşınan ateştir… Söz öyle bir şey ki söylemeden önce insanın esiri olan, söyledikten sonra insanı esir alan. Söz, verildiğinde yerine getirilmesi gereken, emanet bilinciyle sarf edilecek olan, insana nice sorumluluk yükleyen sözleşme… Söz fazla olunca israf, az olunca cimrilik, malayani sofrasının zehir saçan zakkum kadar acı yemeği. Söz hakka şahitliğin itirafı, yalancıların zulüm aracı… Söz batıla dalanların malzemesi, hak olanı konuşanların muhabbet vesilesi… Sözün kötüsü zehir, iyisi ilaçtır. Sözün doğru olanı hakka vuslat, kötü olanı iflasın ilanıdır. Bir sözde vardır ki esas konumuz olan asrın vebası; gıybettir… Bu gıybet hastalığına yakalananlar kolay kolay kendilerini kurtaramıyorlar maalesef.Öyle ki, insanın zamanla karakteri haline gelen gıybet “ne yani yapmayayım da patlayayım mı” dedirtecek kadar alışkanlık haline gelen “iyi ki geldin de içimi döktüm rahatladım” itirafı kadar sarhoş eden bir hastalık. Bu gibi dil hastalıklarına yakalanmamanın yolunu Hz. Ömer şöyle gösteriyor:


“Allah’ın zikrinden ayrılmayın çünkü orada şifa vardır. Halktan bahsetmekten sakının çünkü orada hastalık vardır.”(ihya) 


Hasan’ı Basri Hazretleri de şöyle demiştir:

“Allaha yemin ederim ki muhakkak gıybet mümin kişinin dinini ifsat hususunda cüzzamın cesetteki ifsadından daha süratlidir.” 


Bu hastalığın tahribatını anlayan selef-i salihin oruç tutmaktan, namaz kılmaktan çok dili muhafaza etmeyi ibadet saymışlardır… Öyle değil mi ki maddi hastalıklarda Hakka teslimiyet, sabır insanın derecesini yükseltir, günahlarına kefaret olur.Acı ve ağrı insanın Allah’a yönelmesine vesile olur. Maddi hastalıklar imtihan vesilesidir, kazanırsan mükafat vardır. Ancak gıybet hastalığı imtihana bizzat vesile değil, imtihanı kayıp etme sebebidir. Bu hastalığa müptela olanlar hem dünyada ıstırap çeker hem de ahrette cezaya müstahak olurlar; hem kendilerine zulmederler, kul hakkına girerek hem de başkalarına zulmetmiş olurlar. Gıybet’e sabır felakettir. Onun kefareti de yoktur. (Allah muhafaza) Gıybet, isyanda inkarda derinleşmeye, kulluğu unutmaya, yaradılış gayesinden uzaklaşmaya sebeptir. 


Şimdi bu girişten sonra bu kadar ağır mı ağır bir günah olan gıybet nedir, onu tanımaya, gıybet illetinin sebeplerini irdelemeye, korunma yollarını anlatmaya başlayalım.


Gıybet, bir kimsenin gıyabında, onun hoşlanmayacağı şeyleri ifade etmektir. Bu insanla ilgili her konuda olabilir; fiziki yapısından, kılık kıyafetinden tutunda, diniyle, diliyle, milletiyle, soyuyla- sopuyla, mesleğiyle, bütün davranışlarına kadar her konuyu içine alır.


Müslüman’ın zulmetmeyeceğini, kardeşini zulme teslim etmeyeceğini, elinden ve dilinden bütün insanların emin olacağını, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi içinde istemesi gerektiğini emir buyuran İslam; insanın ne yüzüne ne de arkasından ne eliyle ne de diliyle haksızlık edilmesine asla müsaade etmemiş, insanın hak ve hukukunu özel koruma altına almış, onu aşağılamayı, onunla alay etmeyi, gizli hallerini araştırmayı yasaklamış. Bu nedenle insanların incinmesine sebep olan, onun haklarını ihlale götüren gıybeti de şiddetle yasaklamıştır.


Gıybet eden insan kul hakkına girdiğinden, gıybet ettiği insanın günahlarını yüklenmiş oluyor. İbadetlerle doldurmuş olduğu amel defterini boşaltıp iflas edenler arasına dahil oluyor. Ne büyük bir kayıp değil mi?Kainatın efendisine(s.a.v.)buyuruyorlar ki:

 Kıyamet günü insanın kitabı açık bir şekilde eline verilir. Defterine bakınca Bir şey göremeyecek ve diyecek ki:


 “Ey Rabbim, benim iyiliklerim nerede? Dünyada bunca hasenatta bulundum, onların hiçbiri defterimde yok.”


Allah Teala buyurur ki:

 “Onları insanlar hakkında yaptığın gıybetlerle sildim. Gıybetini yaptığının defterine yazdım.”(İbni Hibban)


 Gıybetle insanın haysiyet ve şerefine saldırı söz konusudur. Düşmanlıkların fitilini tutuşturan, huzursuzluklara yol açan, nice badirelere sürükleyen, ahirette müflisler arasına dâhil eden, hayatı zindan, ahireti heba eden yine gıybettir. Allah’ın yüce Resulü gıybetin ne olduğunu Ashabına:

“Gıybet nedir bilir misiniz”? diye sordu. Ashap: 

 “Allah ve Resulü daha iyi bilir dediler.” Resulü Ekrem:

“Gıybet kardeşini hoşuna gitmeyen şeyle anmandır.” buyurdular. Birisi: 

“Dediğim şeyler kardeşimde varsa ne buyurursunuz”. Resulü Ekrem:

“Söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun eğer yoksa ona bühtan (iftira) etmiş olursun.” Buyurdular (Müslim. Birr, 70) 


Bir mümine düşen ayıpları açmak değil örtmek, yıkmak değil yapmaktır; dağıtmak değil toparlamaktır, düşmanlıklara zemin hazırlamak değil, sevgi tohumları atıp onları yeşertmektir. Nasıl ki bir insanın mahrem yerlerini örten elbise ne ise, o elbise ne kadar zaruri ise bununla beraber, bir insanın elbisesini yırtıp parçalayıp, ayıp olan yerleri açmak ne kadar gayri insani bir davranışsa, insanların eksik ve kusurlarını veya hoşlanmayacağı şeylerin meydana çıkarılması da en az onun kadar gayri ahlaki bir davranıştır. Elbette ki gıybeti sadece dil ile yapılan bir davranış olarak düşünmekte doğru değildir: Dil ile bir insanın arkasından onun hoşlanmayacağı şeyleri söyler ona zarar verirsiniz, ancak kötülemek maksadıyla, bir işaret, bir mimik hareketi, kaşınızın gözünüzün oynaması, yüzünüzün buruşukluğu, bazen bir şeyleri ifade için gülümsemeniz ya da yapığınız bir taklit daha etkilidir sözden, işte o davranışlarda gıybettir. Aişe validemiz anlatıyor: 


Bir gün Resûlullâh’ın yanına bir kadın geldi, o kadın çıkıp giderken, elimle çok kısa olduğunu işaret ettim, bunun üzerine Resûlullah beni: 

“Ya Aişe o kadının gıybetini yaptın” diye uyardı. (İbni Ebi Dünya)


Yüce Allah gıybet çirkefliğini şu ayeti kerimeyle gözler önüne sermektedir: 


“Bir kimseniz bir kimsenizin (arkasından, hoşlanmayacak sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz “Ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tikindiniz değil mi” (Hücürat, 12)


Hayatımızda bir laşe gördüğümüzde yüzümüzü çeviririz, dayanılmaz bir koku sardığında ortalığı burnumuzu kapatırız, kulaklarımıza ulaşan hoş sedaların gayrısından da hoşlanmayız, insan eti yemek mi? Tiksiniriz, silkiniriz, kalbimizin adeta ritmi bozulur, ölü kardeşimizin etini yemek mi? Adeta öfkemiz ipini sapını koparır. Değil mi? Şimdi bir düşünelim gayri insani gayri ahlaki bir davranış olan- inanan bir insan olarak- gıybet hususunda da aynı tepkiyi gösteriyor muyuz? Yanımızda olmadığında adeta ölü gibi olan bir Müslüman kardeşimizin gıybetini yaparak etini mi çiğniyoruz. Bize emanet edilen o insanın haysiyetini, şahsiyetini, onurunu, hakkını, hukukunu muhafaza edebiliyor muyuz?Veya gıybeti edildiğinde bir kardeşimizin, başımızı döndürüyor, yüzümüzü buruşturup, kulaklarımızı kapatıyor muyuz? “Gıybeti dinleyende gıybetçi gibidir” Nebevi uyarısını hatırlayıp, elimizle dilimizle müdahale ederek kalbimizle buğz edip, Allah’ın hoşlanmadığı o ortamdan hemen uzaklaşıyor muyuz? Maalesef çoğunlukla böyle bir gıybet hassasiyetine sahip değiliz.Adeta hakikati gözlerimizi kapalı bir şekilde yaşıyoruz. Öyle bir duruma kendimizi atıyoruz ki orada imanımız, teslimiyetimiz sorgulanır duruma geliyor. Hâlbuki ki Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu uyarısı adetainanan bir müminin kanını dondurur vaziyette. Buyuruyorlar ki: 


“Kim ki, herhangi bir mümin yanında zelil ediliyorsa, o da kudreti yettiği halde o mümine yardım etmiyorsa Allah, onu kıyamet günü insanların önünde rezil eder” (İbni Ebi Dünya) 


Cabir b. Abdullah anlatıyor: Resulüllah(s.a.v.) zamanında pis kokulu bir rüzgâr esmişti. Allah Resulü bu durumu şöyle açıklamıştı:

“Münafıklardan bir gurup, Müslümanlardan bir gurubu çekiştiriyor. İşte bu yel bunun için esmektedir” (İrşadül Gafilin. S. 89) 


Eskiden münafıkların yaptığı gıybeti bugün maalesef herkes yapıyor. Namaz kılanı da kılmayanı da oruç tutanı da tutmayanı da zikir yapanı da teheccüt’e kalkanı da şeytanla nefsiyle yaka paça olanı da “Aman iki kelimeden de ne olur” deyip düşüyor bu tuzağa. Bugün gıybetin o pis kokusu her tarafı sarmış, ancak hissedemiyoruz.Çünkü haram olan şeylere “haramdır” tepkisiyle bakamıyor, fahiş rezalet sözleri o çirkeflik ağırlığıyla hissedemiyoruz. Nice maskelerle saklı gıybetin bugün saklandığına da inanmıyoruz. Çünkü gıybet zaman geçirmek oldu, iki lafın bilini kırmak adını aldı, hatta adı “muhabbet” diye anılır oldu.


Evet, günah bir insanın hayatında sıradan bir şeymiş gibi algılanırsa, Allah’ın nehyi karşısında ciddiyet de aynı oranda azalır. Ciddiyetin olmaması da adeta o insanın nazarında her şeyi meşru bir hale getirir. Bu sefer yaptığımız gıybetlere bahaneler uydurarak, onları masum ambalajlara sararak, farklı kılıflar giydirerek, güya kendimizi rahatlatmaya çalışırız


Allah’ın her şeyi görüp gözettiğini, ondan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini, insanın gerçek niyetine aşina olduğunu unuturuz da başladığımız bir günaha


“Ya şimdi biliyorum günah olacak ya…” diye başlarız


Aslında bu sözün arkasında bile bile günah işlemeye meyletme var. Bunun anlamı “Biliyorum günah ama yine de işliyorum.” demektir. Buda, haşa Allah’a karşı açık bir şekilde başkaldırıdır. O’nun emrine karşı bilinçli karşı çıkmaktır. Allah’la (haşa) cedelleşmektir. Böyle bir davranışda ameli meseleden ziyade imanın sınırlarının zorlanması söz konusudur. Bu gibi tehlikeli bir üslubun halk arasında kullanılan başka bir şeklide şudur: Bir insan birisini arkadan çekiştirirken, kendisine: “Gıybet ediyorsun.” dendiğinde: “Hayır, ben gıybet etmiyorum gerçekleri söylüyorum.” diyerek adeta Allah’ın emri karşısında ayak diretme yoluna girerek, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi sanki de helal sayma gibi bir durumu doğurduğunu görürsünüz. Onun için bu tür gıybet bahanesine, üslubuna, küfür e götürecek gıybet şekli denmiştir. En tehlikeli gıybet şekli olmasına rağmen, çoğu insan, böyle sözleri sarf eder bilerek veya bilmeyerek.


Sonra “Ben bunu yüzüne de söylüyorum…” der devam edersiniz günah solumaya.


Buda, gıybet ederken çok kullanılan bir sözdür. Gıybet zaten arkadan yapıldığında gıybettir. Yüzüne bir yanlışlığı söylemek, onu arkasından söylemeni haklı kılacak bir mazeret de değildir. Buna aynı zamanda gıybetin engelsiz, serbest bir şekilde yapılmasını temin için de başvurulur.


Bu gibi insanlar, bir insanı arkasından atar tutar; her şeyini döker. Öyle yaptığı işten lezzet alır ki saatler geçer bıkmaz, usanmaz, üzülmez sıkılmaz, yüzü de kızarmaz. Adına da ‘koyu bir sohbet’ der, derin derin konuşur; hızını alamaz: “Daha neleri var neleri” der. Belki de kim bilir, daha o neleri neleri de başka bir gün anlatır. Her şey bittiğinde de o sohbet bitmesin, o lezzet son bulmasın diye olmayanları da anlatır, aynen olmuş gibi. Evet Allah muhafaza bu günahtan lezzet almaktır. Böyle insanlar kolay kolay tövbe etmeye de yanaşmazlar. Çünkü, tövbe pişmanlıktır. Bunlar ise yaptıklarından pişman değillerdir.


Bakın bir gün İsa Aleyhisselam şeytana rast gelir. Bir elinde bal, bir elinde kül tutan şeytana sorar:

“Ey Allah’ın düşmanı! bu bal ve kül ile ne yapıyorsun.” diye.


Lanetlenmiş şeytan Hz. İsa’ya cevap verir:

“Külü fakirlerin, yetimlerin üzerine serpiyorum, ta ki insanların gözüne çirkin gözüksünler de yardım etmek fikrinden vazgeçsinler. Balı da gıybet edenlerin, din kardeşlerini çekiştirenlerin dillerine çalıyorum. Taki, başladıkları dedikodudan ayrılmayacak kadar tat duysun, zevk alsın, birbirlerinden küsecek kadar işi ileri götürsünler”.


“Gıybet olmasın ama…”

 Bezende gıybet çirkefliğine bu sözlerle banıyorsunuz. Olmasın dediğiniz şeyi bizzat uygulamalı olarak ‘olur’ hale getiriyorsunuz. O, şuna benziyor: Elinize durduk yerde bir taş alıyorsunuz, “Sana zarar vermiş olmayayım ama!” diyor, taşı atıp adamın kafasını kırıyorsunuz. Hem o insana, kul hakkına girerek hem de kendinize zarar veriyorsunuz. Aynı şey, değişen Bir şey yok.


İşlenen pis mi, pis günahla birçok zarar gıybet ettiğinize verirsiniz sonra “Pis günahı başına olsun…” der, hiçbir şey yapmamış gibi, ya da o çirkefliğin müsebbibi asla değilmişsiniz gibi kendinizi atarsınız bir kenara, ancak yine de: “Günahı başına olsun, günahını da aldık” diyerek teselli olmaya, kendinizi teselli etmeye çalışırsınız. Ancak ne yazık ki o günah alınmıştır. Yani geri dönülmez bir yola girilmiştir. Belki burada o günahın pisliği fark edilmiş, en azından dile yansımıştır. Ancak bu, o günahın zararını önlemeye yetmez, çünkü ilerisine gidilip gıybet engellenememiştir. Burada yine bilinçli bir gıybet şekli söz konusudur. Böyle bir söylemle genelde karşıdaki insanlara gıybet hususunda aslında bildiğimiz şeyler olduğunu, cahil olmadığımızı da anlatmak isteriz, ancak irademizin zayıflığını da gıybeti yaparak göstermiş, kendimizi daha aşağı bir duruma farkında olmadan düşürmüş oluruz.


Devam edecek….

 Selam ve dua ile…

NOT:(Alıntıdır) “Söz Deyip Geçme”- Gelenek Yayınları