Sahabe Şuurunu Yakalamak

e-Posta Yazdır PDF

Sahabi, Hz Peygamber’in devrine yetişmiş, Müslüman olarak Hz. Peygamber(s.a.v.)’i görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş kimselere denir. Çoğu kaynaklar Hz. Peygamber(s.a.v.)’in vefatında yüz binin üzerinde sahabi olduğu bildirilmiştir. 


 İmran İbnu Huseyn (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran (r.a) der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimat olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhur eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin talep edilmeden yemin” ederler.”(Buhari, şahadet, 9;Müslim, Tirmizi )


Sahabi Efendilerimiz ayet ve hadislerle övülmüş istisna insanlardır. İslam’ın en zorlu ve meşakkatli döneminde Peygamber(s.a.v.)’in yolunu santimi santimine takip etmiş, İslam’ın bugünlere kadar ulaşmasında en önemli ve zorlu görevi üstlenmişlerdir. Bu nedenle insanlığın iyiliği için en hayırlı ümmet olarak nitelendirilmiştir ayeti kerimede. 


“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Ali İmran, 110)


İbn-i Cerir’in Katade’den ettiği rivayete göre Hz Ömer bu ayeti okuyup şöyle demiştir. 


“Ey insanlar size okuduğum şu ayetin vasfettiği kimselerden olmak kimi sevindirirse, Allah’ın bu ümmet için koyduğu şartları yerine getirsin. Bu ümmete dâhil olmak için o sahabeler gibi yaşamak onları takip etmek gerek. Allah bu ümmeti hangi vasıflarla övmüşse o vasıflar ve özelliklerde olmaya gayret etmeliyiz.” 


Evet, Onlar birer gülistan bahçesinin farklı desen ve renkteki gülleridir. Bahçıvan Resulüllah olunca,desen ve güzelliklerini Allah lütfetti onlara.Ve zirvelerdeki yerlerini alarak âleme yol gösterecek yıldızlar oldular.İnsanlar, asrımızın günah bataklığından kurtulmak için çırpınırken kendilerine yol ve yordamı gösterecek, zamanlarının cehaletini iman ve teslimiyetleriyle ve mücadeleleriyle asr-ı saadete döndüren Sahabiler’in birikimine muhtaç olduklarını itiraf etmek mecburiyetindedirler. Karanlıkta yolunu bulmaya çalışırken, enaniyet ve kibirden uzaklaşıp, başlarını gökyüzüne kaldırıp yıldızlarla yollarını yeniden bulmanın kaygısını taşımalılar. Ne başka bir yol nede başka bir çare vardır. Aksi taktirde delaletin girdabında bocalamaya devam eder, huzurun zerresini dahi yakalayamayız. Bu hususta da Peygamberimiz(s.a.v.) bizi uyarıyor. Buyuruyorlar ki:


“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz”(Taberani, Beyhaki)


O sahabeler ki, Peygamberle bizler arasında bir köprü vazifesi görmüş; ahlaklarıyla, hal ve tavırlarıyla örnek olmuşlardır. Onları anlayamayanların Peygamber(s.a.v.)’i hakkıyla tanımaları mümkün değildir. Onlara muhabbette cimri davranan, önyargıyla yanaşan, Onları sorgulayan Peygamber’i sorgulamış, Onlara itiraz eden Peygamber’e itiraz etmiş olur. Onlara düşmanlık eden de Peygamber’e düşmanlık etmiş olur. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta da uyarıyor:


Hz. Cabir (r.a) anlatıyor:

“Resûlullah(s.a.v.) buyurdular ki: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Müslim)


 Bu kutlu davanın dalga dalga büyüyen başarısının arkasında onların samimiyetleri, sarsılmaz imanları ve ihlâsları vardır. Kırbaçlandılar, kızgın kumlara yatırılıp nice işkencelere maruz kaldılar, ambargoyla yalnız ve çaresiz bir halde bırakıldılar, yokluk ve yoksulluk çektiler ama bu işkence ve zulümler onların imanlarından hiçbir şey eksiltmedi.Gevşemediler, üzülmediler; üstün olmanın, zafere ulaşmanın talimini Peygamber’in hayatından okumuşlardı çünkü. Daha bir gönülden “Allah” dediler daha bir gayretle Resulüllah’ın etrafında kenetlendiler, Allah’a güvendiler. En sıkıntılı zamanlarında bile Allah ve Resulü’nün emirlerine kulak verdiler. Yüce Allah bu hususta, ayetiyle onları övüyor:

“O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah ve Rasul’ün çağrısına kulak verdiler. Onların içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.

O müminler ki, insanlar kendilerine;

“Halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!» dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle dediler:

“Allah bize yeter. Ne güzel vekildir O!” (Ali İmran, 3/172-173)


Dünyaya bel bağlayan, makam mevkiine, güç ve kuvvetine güvenen gafiller, zafer ve mağlubiyetin sahibinin Allah olduğunu her nedense unutuyorlar. Hâlbuki o dilemese kimseye ne bir zarar nede bir faydanın dokunması mümkün değildir. Allah kuluna yeter. O en güzel vekil ve kulunun yanında olan, kudreti sonsuz olandır. Yeter ki kul tercihini haktan yana kullansın. İşte sahabeler hep bunu yaptılar. İki tercihten birine zorlandıklarında her şeylerini kayıp etmek pahasına tercihlerini Allah ve Resulünden yana kullandılar. Nefislerini ayaklar altına aldılar, Allah için hicret edip Rab’lerinin emirlerini yaşamaya ve yaşatmaya koştular. Malları ve canlarıyla cihat ettiler ve ebedi saadete kavuştular.Yüce Allah buyuruyor ki;


“Fakat Peygamber ve Onunla beraber inananlar; mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.” (Tevbe,88-89)


Başka bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyuruyor:

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler, bunları barındıran ve yardım edenler var ya; işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihat edenler de sizdendir.” (Enfal,74-75)


Onlar kalu belada verdikleri sözü Peygamber’e biat ederek ve onun gereğini yerine getirerek gösterdiler. Kardeşlik hukukuna riayet ettiler; Muhacir ve Ensar olmanın sorumluluğunu yerine getirirken ne veren, verdiği malı, benimdir, edasıyla ve sahiplilik duygusuyla verdi ne de alan bunu istismar etti. Bana pazarın yolunu göster derken muhacir sahabeler verebilenlerden olmanın erdemliliğini yakalamak istiyor ve kimseye yük olmamayı düşünüyorlardı. Herkes birbirini sevme yarışını girerken Allah’ın kendilerinden razı olacağını ümit ediyorlardı. Neticede Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı oldular. Öyleyse Allah’ın razı olduğu kullardan olmak için onları sevmeli ve onları takip etmeliyiz. Bu hususta buyuruyor ki yüce Allah:


“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 8-10)


“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya; işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe,100)

Çocuklarınızı Sahabe Gibi Yetiştirin 

Onlar gibi olunur mu hâlbuki sahabe Peygamber’imizi bizzat görmüş onun sohbetinde bulunmuş insanlardır. Bu bağlamda kimse sahabe olamaz çünkü peygamberi görmek mümkün değildir. Her fani gibi oda ahrete irtihal etmiştir. Öyleyse sahabe olunmaz, sahabe doğulmaz belki ancak sahabe gibi bir hayata özlem ve hasret duyulur. Böyle nesiller yetiştirmek için bütün imkânlar seferber edilebilir. 


Evet, temsil ve teslimiyet çok önemli. Hiç kimse bu bağlamda başıboş değildir; devlet başkanından tutun en alt tabakadaki insana kadar herkesin bir görevi ve sorumluluğu vardır. Devlet başkanı sorumlu olduğu halkına adaletle hükmetmeli, onların hak ve hukuklarına riayet ederek onların huzur ve refahı için gerekli tedbirleri almalı. Bir cami imamı mihrabın hakkını vermeli; temsil ettiği makamın sıradan bir makam olmadığının bilinciyle hareket etmeli. Bir cami cemaati, cemaat şuuruyla yaşamalı. Bir kurumun amiri o kurumun sorumluluğu iyice bilip ona göre davranmalı. Neticede Müslüman temsil ettiği inancının gereğine göre hareket etmeli. Aksi takdirde hatalarımız sadece bizimle sınırlı kalmaz bundan herkes zarar görür. Özellikle bir baba ve anne çocuğunun İslami terbiyesinden ahlaki gelişiminden birinci derecede sorumludur. Baba ve annenin evladına bırakacağı en önemli mirasta budur.


Şu dünyada evlatlarımız için yapmadığımız hiçbir fedakârlık söz konusu değil. Onların hiçbir ihtiyacını görmemezlikten gelmiyor, dünyevi gelecekleri için en iyi okullarda okumalarını sağlıyor ev, iş ve eş sahibi ediyor bir dediğini iki etmiyoruz. Ancak asıl olan ebedi âlemleri için ne yapıyoruz. Bunu sorgulamalıyız. Çocuklar neye ve kime özeniyor. Rol model olarak neyi kabul ediyor? Maalesef bugün genç dimağların önüne “gelecek” diye dünyanın refah ve saatini koydular. Bunun karşılığında ahreti unutturdular. Her sohbetin konusu para-pul olunca, her şey dünyevi menfaate endeksli yaşanınca çocuğun ideali de bundan başkası olmadı. Bu sefer dünyayı kazandı fakat ahreti kayıp etti. Yani “gerçek gelecek” unutulunca hiçbir makam mevki bu dünyada huzur vermedi evlatlarımıza. Evlatlarımız yabancı bir futbolcunun bir film aktivist’in, bir şarkıcının şeceresini saydığı gibi sahabenin ve bütün insanlığın önderi, rehberi, muallimi peygamberini hakkıyla tanımıyor. Bir modacıyı ve futbolcuyu örnek aldığı gibi Hz. Ömer’i Hz. Ebu Bekir’i, Hz Osman’ı örnek almıyor. Bu duruma gelinmesinde anne ve babaların ihmalkârlıkları inkâr edilemez bir gerçektir.


Anne ve baba neyi seveceğini evladına neyi sevdireceğini bilmeli. Yaşantılarıyla örnek olmalı her şeyden önce.Çünkü aile toplumun temelidir. Aile iyi olur, güzel ahlak, saygı sevgi üzerine ahlak üzerine inşa edilir evlatlar bu kriterlere göre yetiştirilse onların gelecekleri adına en önemli bir görev yerine getirilmiş, ahretlerinin kurtulmasına vesile olunmuş olunur. Bundan hem aile hem de toplum fayda görür. Çünkü aile toplumun karakterini belirler orada ekilen şeyin semeresi topluma yansır. Baba ailede yetişir. Anne talimini annesinden alır. Ailede gül eken gül; diken eken diken biçer. Nefret, kin husumet eken kötü ahlak; sevgi hoşgörü eken güzel ahlak biçer.


Peygamberimiz(s.a.v.)buyuruyor ki:

“Hiçbir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizi)


 Başka bir uyarısı da şöyledir. 

“Çocukları iyi eğitin ki yüce Allah sizi affetsin” (Mekarimül ahlak, s. 255)

 Resüli Ekrem bir gün şöyle buyurdu :

 “Yazıklar olsun ahir zaman babalarına”

Sahabeler sordular:

Yoksa müşrik mi olacaklar” Peygamberimiz buyurdular ki:

“Hayır,Müslüman kalacaklar;ama çocuklarına dini öğretmeyecek ve hatta çocukları dini öğrenmek istediklerinde onlara engel olacak ve onları dünya malı kazanmaya sevk edeceklerdir. İşte ben böyle babalardan uzağım; onlarda benden uzaktırlar.”( Müstedrek ‘ül Vesail, c.2,s,625)


 Peygamberimizin birbirimize karşı sorumluluğumuzu ve yüklendiğimizemanetibir çobanın sürüsüyle ilgilendirerek örneklendirmesi ne kadar manidardır. 

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amir memurların çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır.Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.”( Buhari, Müslim)


Ey anne babalar! Gelin çocuklarımıza bir iyilik yapalım. Sahabe Efendilerimizin sarsılmaz iman ve ahlakını; edep ve hayâsını, kahramanlık ve cesaretini; vefakâr ve güvenirliğini hedef olarak önlerine koyalım.Kul olmayı öğretelim bir meslek sahibi olmadan önce. Gerçek gelecek nedir onu okutalım, asıl saadet nedir onun yolunu gösterelim. Onların küçüklüğünü mazeret olarak görmek yerine çok büyük görevlerinin olduğunu aşılayalım.Aksi takdirde Allah’a sıdk ile bağlı olarak yetişmeyen çocuk ne ailesine ne dinine ve diyanetine nede milletine faydalı olur. Bugün bir çocuğun namazını “daha gençtir ilerde kılmaya başlar” diye erteleyen,evladının hata ve kusuruna “cahildir, bilmiyor nasıl olsa ilerde öğrenecek” diye mazeret uyduran anne ve babalar en büyük hatayı işlemekteler. Zira çocukların en önemli eğitim dönemi çocukluk dönemidir. Bu dönem ihmal edilir, gerekli tedbirler alınarak dini ve ahlaki yönden terbiyeleri sağlanmasa ilerde farklı değerlerle hayatlarına şekil vermek mecburiyetinde kalırlar ki bunda bizim hiçbir dahilimiz olmaz. 


Bakın Sahabelere! Onları hep büyük büyük adamlar sanıyoruz. Hâlbuki öğle değil. Enetsen rivayet edilen bir hadise göre Hz. Ebu Bekir’den başka saçı ve sakalı beyaz olan hiç kimse yoktu. Sahabelerin çoğunluğu 30 yaşında ve ya daha altındaydı. Daha genç yaşlarında İslam’la müşerref olan Hz Ali 10, Abdullah b. Ömer 13, Zeyd b. Harise 15, Musab b. Ümeyr 18,Cafer b. Ebi Talip 22 yaşlarındaydılar. Muaz b. Cebel yemene vali olarak tayin edildiğinde 20 yaşlarındaydı. 25 yaşlarındaki Cafer b. Ebi Talib’inHabeşistan kıralı Necaşi’ninkarşısındakorkusuzca İslam’ı haykırması hala dilden dile dolaşan başlı başına bir cesaret örneği değil de nedir. Musab b. Umeyr daha gençlik çağlarındayken lüks ve gösterişli bir hayatı elinin tersiyle itip yoksulluğu tercih ederek kınayanların kınamasına aldırmadan Resulüllah’ın yanında yerini alması ne kadar dersler içermektedir. Bu genç sahabe Uhut savaşında şehit olduğunda naşının üzerini örtecek bir şey bulamamışlardı; gömleğiyle Ayaklarını örttüklerinde başı açılıyor başını örttüklerinde ayakları açılıyordu. 17 yaşında İslam’ı kabul eden Erkan b Ebul Erkam, evini İslam’a tahsis ederek İslami faaliyetlerin yapılmasına katkı sağlaması ne kadar büyük işlere vesile olmuştur. İlmin kapısı Hz Ali’nin bütün kahramanlıkları ve zaferleri 20 ile 30 yaşları arasında vuku bulmuştur. Medine’ye öğretmen olarak gönderilip bir çok insanın Müslüman olmasına vesile olan Musab b. Umeyr daha 25 yaşlarındaydı. Bunların dışında burada sayamayacağımız nice çocuk denecek yaşta sahabeler de vardı.


 Peygamberimiz gençlere önem veriyor onların kabiliyetlerine göre görev ve sorumluluklar yükleyerek değerli ve kıymetli olduklarını hissettiriyordu. Onları büyükler gibi dinliyor sorunlarını ciddiyet içerisinde çözmeye çalışıyordu. Onların eğitimli ve donanımlı olmaları için bütün imkânları seferber ediyordu. Gençlerin duyguları ve gelişim çağlarındaki haleti ruhiyelerini en iyi anlayan Peygamberimiz, hatalarını yine onların anlayacağı üslup ve yöntemle düzeltiyordu. Ciddiye alındığını ve değerli olduğunu hisseden genç ve çocuk yaştaki sahabeler Peygamber’e bağlılıklarıyla her verilen görevde başarılı oluyorlardı. 


 Sahabelerin teslimiyeti fedakârlığı vefa ve sadakati iman ve ameli ahlak ve fazileti bugünün hem büyüklerine hem de gençlerine en büyük örnektir.Onlar tevdi edilen görevi başlarından savmanın değil, yapmanın çarelerini ararlardı. Birbirleriyle hayırda yarışır,büyük büyük işlere talip olurlardı. Savaşa katılmak için ayaklarının uçlarına basarak büyük olduklarını gösterir “sen daha küçüksün, savaşa gelemesin” dendiğinde üzülürlerdi. İslam’ı tebliğ için,bütün sıkıntılara rağmen, dünyanın her tarafına ulaşarak bölük bölük insanların hidayetine vesile olmuşlardır.Onlar peygamberin ağzından çıkacak bir sözü bekler o emriilk önce yapmanın ayrıcalığını yakalamaya çalışırlardı. Allah Resulü ölümü emretse “niye” diye sorgulamaz ölüm için birbirleriyle yarışırlardı adeta. Fedakârlık için hiçbir şeye kayıt koymaz her şeylerini feda ederlerdi. Onların sözleri ve davranışları kalp ve gönüllerinden gelen imanın dışa yansımasından başka bir şey değildi. “Anam babam sana feda olsun” diye başladıkları sözlerinin arkasında koca koca yürekleri ve imanları vardı. Onlar Peygamberlerini her şeyden daha çok sevdiler. O’na kalkan oldular. İdam sehpasında olsalar da O’nun kılına dahi zarar gelmesine razı olmadılar. Ölümden değil, ölüm için hazırlık yapamamaktan korktular. Her şeyden daha fazla Allah ve Resulünün sevmenin imanın gereği olduğunu bilen bu insanlar, sevginin gerçekten ne olması gerektiğini dilleriyle sevip o sevgiyi kalplerine yerleştiremeyen, iman ve sevgilerini ispat etmekten aciz günümüz insanlarına öğrettiler.


 Bugün gençlik bunalım içerisinde kıvranmaktadır. İslam’la ve imanla mutmain olmayan genç dimağlar enerjilerini günahlara harcayarak tatmin olmaya çalışıyorlar. Çünkü insan sadece bedenden müteşekkil bir varlık değildir. Bedenlerin doyumu kadar ruhların doyumu da önemli. Dünyevi ihtiyaçların giderilmesinin insana asla tatmin sağlamadığına bugün yakinen şahit oluyor, gençlerin bunalımlar içerisinde, çeşitli zararlı maddeler kullanarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştıklarını gördükçe daha da üzülüyoruz. 


Tek çare; Allah’ın emrini yerine getirecek Peygamberinionun ehlibeytini ve ashabını sevecek ve onları örnek alacak bir nesil yetiştirmektir. 


Abdullah İbn-i Ömer’in şu sözleriyle özetleyelim:

“Bir yol edinmek isteyen bugün rahmeti rahmana kavuşmuş olan,Allahın resulünün ashabının yolundan yürüsün. Onlar bu ümmetin en hayırlısı ve en iyi kalplisidirler. Dini en iyi bilenlerve en sade hayat yaşayanlardır. Allahın kendilerini peygamberine arkadaşlık için seçtiği bir topluluktur. Onlar Allahın dinini kendilerinden sonra gelenlere aktaran bir topluluktur.O halde onların ahlakıyla ahlaknanın, gidişatınızı onlarınkine benzetin. Onlar Muhammed’in ashabıdırlar. Kebenin Rab’bı olan Allah’a yemin ederim ki onlar dostdoğru yoldadırlar” (Hilyetü’l Evliya ,I,305)


Selam ve dua ile