Hz. Peygamber(s.a.v.)’i Takip Eden Kurtulmuştur

e-Posta Yazdır PDF

O’nu anlatmada yetersizdir cümleler. Söz, O’nu anlatınca değer kazanıyor. Allah’ın övdüğünü övmek, O’nun sevdiğine uymak, sevdiğinin sevdiğini sevmek insanı Allah’ın rızasına götürür. O’nun yoluna ram olanın duyguları derinleşir, her şey ayrı bir lezzet ve ayrı bir letafet kazanır.


O’nun rahmet damlasını bir kez kalbine damlatan, karanlığı olmayan bir gündüz yaşar. O’nun merhametinden nasiplenmeyenin bahtına düşen çaresizlik ve yalnızlıktan başka bir şey değildir. O’na yakın olana Allah’a yakın olur. O’ndan uzak düşenin şeytan yakasını bırakmaz.


O’nun doğuşuyla güneş dahi hayâ ve edebinden, nuru karşısında, sönük kaldı. Gece, utancından varlığın koynuna gizlenip yerini ebedi bir gündüze bıraktı. Kara günler O’nunla son buldu. Ebediyet serinliği onunla hissedildi. 

Şayet, O teşrif etmesiydi, dünya sabahı olmayan bir gece yaşardı, ümitler tükenir, hayaller suya düşerdi. Zalimlerin yaptığı zulüm yanlarına kar kalır, akla kara bilinmez, haklı haksız ayırt edilmezdi.


Şair ne güzel demiş:

“Ya Resulülah, eğer sen gelmeseydin âleme,

Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhul esma Âdeme,

Varlığın manası kalmaz, gark olurdu mateme.


O, çocukluktan itibaren irşada başlamıştı bile. Yaşı başı kemale ermiş hiç bir insan’ın, O’nun, çocukluğunda ki seziş ve duyuşuna sahip olması mümkün değildir. Büyük olmak, büyük gibi görünmek değildir, yılları geçirmek hiç değildir. Büyüklük, insana yakışır davranışlara sahip olmak, daha küçükken büyük olmanın talim ve terbiyesini görmektir. O, daha çocuk yaşlarında... Yaşıtları, “Gel oyun oynayalım Ey Muhammet!” Dediklerinde “Ben oyun oynamak için mi yaratıldım” diyecek kadar büyük mü büyük; bir o kadar sorumluluğun ağırlığını sırtında hisseden çocuk bir peygamber. 


Gençliği de güzel bir gençlikti O’nun; temiz ve pak... O kadar kirin, pasın, cehaletin ve karanlığın içerisinde bir zerre bile sıçramamıştı üzerine. Hep O konuşuluyordu. O’nda çok farklı bir gelecek vardı. O gelecekte kendilerine yer ayırmak isteyenler, heyecanla O’ndaki hikmeti anlamaya çalışıyorlardı. İşte saadeti inşa edenler hep onu takip edenler oldu. 


Yetişkinlik dönemi gözleri kamaştırmıştı. Başkalarıyla kıyaslandığında, hep onu önde görüyorlardı. Her şeyde örnek kabul edilirdi. Önderdi; verdiği hüküm yıllarca sürecek kan davalarını önlerdi. İtaat edilen, saygı duyulandı. Güvenirliği herkes tarafından itiraf edilendi. Ancak bu olağan üstü durumun adı konmamıştı. Vahiyle adı konduğunda İslam’ın son Peygamber’i diye, herkes yerini hızlıca alıverdi. O daha başlangıçta okumuştu hirada; insanlığın halini. Okudukları, vahiyle desteklendi; ne yapması gerektiği ayetlerle belirlendi. İtaat eden de oldu, etmeyende; O’nu takip etmeyi gururuna yediremeyenler de... Zelil ve rezil bir duruma mahkûm olanlar hep onun getirdiği hakikate direnenler oldu. Onunla yürümeyi kabul edenler zorlu ve meşakkatli yolculuk neticesinde nice saadetlere kavuştu. 


Allah, insanları ona itaat hususunda uyarıyor:

“De ki, Allaha itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak) sizin sorumluluğunuzda size yüklenen (görevleri yerine getirmek)dir. Eğer Ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen açık seçik duyurmaktır.” (Nur, 54)


O’na İtaat Etmeden Allah’a Ulaşılmaz

Peygamber(s.a.v.)’e itaat ve O’nun sevgisi dinimizin esası, Allah’a varmanın en kestirme ve güvenilir yoludur.


“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr,7) buyuran Allah, Resulü’nün buyrukları karşısında kayıtsız ve şartsız itaati emretmiştir. O’nun sözünün üstüne söz söyleyenler, O’nun hükümleri karşısında duyarsız kalanlar asla huzur bulamaz, çekişme ve kavgaların önünü alamaz, ihtilafların enkazından kendilerini kurtaramazlar. İşte kurtuluşun yolu: Yüce Allah buyuruyor ki: 

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”(Ahzap,36) “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiştir.”(Ahzap, 71) Başka bir ayetinde ise: “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşasınız”(Ali İmran ,132) buyurarak uyarıyor Rab’imiz bizi. O, öyle bir önder ki, Allah, kendisine itaatten hemen sonra ona itaati emretmiştir: 


“Her kim Allah ve Resulüne itaat eder, Allahtan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır”( Nur, 52) Allah’ı sevenin Peygamber’e uyması gerektiğini başka bir ayetinde, bizlere şöyle bildiriyor Yüce Mevla: 


(Resulüm) deki “Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Ali İmran,31)


Evet, Allah’a itaat etmek isteyen bilsin ki; bunun yolu Peygamber(s.a.v.)’e itaatten geçer. O’nun muhabbet havuzuna atılmalı, O’nun sevgisini tatmalı, O’nun aşkıyla yanarak pişip olgunlaşmalı. Yani O’nunla olmak biraz da O’nun gibi yanmaktır. O’nun ahlakına talip olmak biraz da O’nun çektiğini çekmektir. Sadakat, varlığın rahatını O’nun eşiğinde bırakıp yaratılışın hakikatine ulaşmaktır. Yardanda geçecek, serden de geçeceksin ki arşı alaya yüksele bilesin. Bu dünyada elde edemediğinin daha iyisine ahrette, Peygamber(s.a.v.)’e komşu olarak, sahip olabilesin. O’nu canından aziz bileceksin ki, O’nun kucağında ruhunu emniyet içerisinde iman üzere teslim edebilesin ve arkandan ağlayan O olsun, sevinecek haline, üzülecek haline de O şahit olsun. O’nun, iyi olduğuna şahadet ettiği insanı cehennem yakar mı? O’nun razı olduğundan Allah razı olmaz mı?


Resul’e itaat ve sevginin karşılığı elbette ki sadece bu dünyada değil, asıl vatanımız olan ahrette de, fazlasıyla verilecek. “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada süresiz kalmak üzere; işte büyük kurtuluş budur.”(Nisa ,13)


Düğününü Cennete Erteleyen Sahabi

Ashab’ı Kiram hep onu takip etmiş, her iş ve eylemlerinde O’nun referansını esas almışlardı. O’na itaatin zirvesini yaşayan Sahabelerin Peygamber(s.a.v.)’e olan aşk ve muhabbetlerini anlatmakla bitirmemiz mümkün değildir. Ancak burada bir sahabenin hayatından kısa bir kesiti, bütün sahabe için numune-i misal olsun diye anlatmaya çalışalım. Bakalım ki kayıtsız ve şartsız itaatin neticesi nasıl bir saadet.


 İşte! Binlerce yıldızlardan sadece bir tanesidir Beni Süleym kabilesinden olan Sa’d:

 Rengi kömür gibi siyah olmasına bakmayın! Yanılırsınız. Çünkü çirkinlik, yüz çirkinliği değil öz çirkinliğidir. Yüzü siyah olan bu Sahabe’nin gönül nurunu sezmek gerek. O’nun saf ve duruluğundan, nice güzel yüzlere sahip olupta kapkara gönüllerini sinelerine yük eden insanların alması gereken nice dersler vardır.


 İşte bu saf ve temizliğin, ihlas ve samimiyetin sahibi Sa’d, Allah Resulü(s.a.v)’nün huzuruna çıkıyor. Bir şey soracak, isteğini ona arz edecek. Ancak istemeden önce dünyada en fazla arzu ettiği şeye kavuşmasına mazeret gösterilen şeyden başlıyor işe. Ve diyor ki:

 “Ey Allah Resul’ü! Anam babam sana feda olsun, hiç tenimin siyahlığı, yüzümün çirkinliği cennete girmeme mani olur mu?” 


 Yüzüne tatlı nazarla bakan, tebessümle adeta Sa’d’ın içindeki güzelliği okuyan Allah Resulü:

 “Hayır! Yüzünün siyahlığı cennete girmene niye mani olsun. Allah’ın emirlerine uyup Resul’üne itaat ettikten sonra cennete girebilirsin.” Bu cevapla cesaret bulan Sa’d, asıl sormak istediğini hemen soruveriyor, büyük bir edep ve utangaçlık içerisinde:


“Ben, hayatta en fazla evlenmeyi arzu ediyorum; benimde bir yuvam olsun, çoluk çocuğum olsun istiyorum, ancak kimin kapısına kız istemeye gittimse, fakirliğimi ve çirkinliğimi mazeret gösterip kızlarını bana uygun bulmadılar. Ey Allah Resulü! Benim soyumun deri yapısı bana sirayet etmişse, Allah, bana fakirliği uygun bulmuşsa benim ne suçum var?”


Allah Reslul’ü, bu gittiklerinin içerisinde Amir b. Vehep var mıydı?” Diye sorduğunda, Sa’d: “Hayır yoktu, Ey Allah’ın Resulü” 

“Öyleyse git selamımı söyle, beni Allah Resulü gönderdi, de. Kızına talip olduğunu söyle.”


Sa’d, referansını Allah Resul’ünden aldıktan sonra durur mu? Adeta uçuyor, kendine güveni tam, arkası sağlam. İşinin olup olmaması önemli değil, neticesi önemli.


Amir b. Veheb’in kapısına varıp, vuruyor kapıyı. Hiç bir kapıyı çalarken bu kadar ümitli değildi Sa’d.


Kapı vurulunca Amir b. Vehep, “Kim o?” diye sesleniyor. Sa’d, ezik bir ses tonuyla değil, gür ve yüksek bir sesle, “Ben” diye cevap veriyor.


Amir b. Vehep, “Ne istiyorsun?” Deyince Sa’d, istediğini değil, ilk önce kimin gönderdiğini onurla ifade ediyor: “Beni Allah Resul’ü gönderdi.”


Kapıyı açmamak, duraklamak, birazcık düşünmek hangi baba yiğidin harcı, kim buna cesaret edebilir. Koşarak kapıyı açıyor Amir b.Vehep, “Allah Resulünü nün muradı nedir” diye edepli bir şekilde ve heyecanla soruyor. 


Sa’d, üstüne basa basa, “Senin kızını bana vermeni istiyor, bende onun emri üzerine geldim gerisi sizin bileceğiniz bir şey, ben karışmam,” diyor.


Evet, hayat, bazen referansınız Allah ve Resulüdür diye tereddütsüz, şüphesiz, korku ve ümit arasında bir duyguyla, istemenin dahi faziletine inanmak iken, bazen verip vermemek arasında kalmak kadar tereddütlerle doludur. Asıl itaat; hangi durumda bulunursan bulun, tereddütsüz, şartsız, amasız, fakatsız itaattir Allah ve resulüne. 


 Amir b Vehep ilk önce inanmak istemiyor. O’nun imtihanı o anda buydu, imtihan ona ağırlığını hissettirmeye başlamıştı bile; ya verip kazanacak ya da yüzü yerde gezmeye razı olacaktı. Bir süzdü, bir süzdü Sa’d’ı. Anlayamayınca O’nu gönderenin büyüklüğünü, göremeyince o çirkinliğin arkasındaki güzelliği, takılıp kaldı Sa’d’ın dış görünüşüne. Fakir haline, bir daha bir daha nazar etti, inanmak istemiyormuşçasına. Ve ağzındaki baklayı çıkarıverdi:


“Benim sana verecek kızım yok, Ey deli kanlı!” Deyiverdi. Gelişinde emin olan gidişinde de emin adımlarla “Sen bilirsin” deyip çıkıp gitti Sa’d.


O, çıkıp gitti de kayıp mı etti? Kayıp edenler Allah ve Resul’ünün istek ve talimatlarını yerine getirmeyenlerdir. Bu hadise ne kadar da evlatla imtihan gibi görünüyor ise de, bunu her şeyin üzerine koyup düşünebiliriz. Komşunun açlığı nedeniyle başını yastığa koyup vermemenin, sahip olduklarını paylaşmamanın rahatlığıyla uyuyorsan “bizden değildir” tehdidinin muhatabı da sen olacaksın unutma! Elini Allah için açana, gönlüme bir şeyler koy, diye bekleyenlere “hadi git başka kapıya” dediğinde, yarın huzuru mahşerde herkesin birbirinden kaçtığı; kimsenin kimseye faydasının dokunamayacağı o günde, peygamberin şefaatine muhtaçlığını derinden derine hissettiğin zamanda, sana da, “hadi git başka kapıya” deneceğinden korkmuyor musun? Hakkında, “bu, cimrilerdendir, bu, kınananlardandır,” diye hüküm verilirse nereye itiraz edeceksin? Dertlinin ızdırabını dindirmiyor, çaresize çare, yolda kalmışa arkadaş, darda kalmışa ferahlık olmuyor, ağlayanla ağlamıyor, gülenle gülemiyorsan, dua eden, dua alanlardan bilinmiyorsan yarın huzuru mahşerde Resulüllah yüzüne bile bakmayacak diye korkmuyor musun?


Evet, korkmalıyız da ona göre kararlarımızı gözden geçirmeliyiz. Kız verirken, kız alırken ilk önce evi, arabası, güzelliği variyeti var mı, diye soran babalar ve anneler gibi olmayın. “Sizi kim gönderdi yani referansınız ne? Evlenmedeki ki gayeniz ve şartlarınız İslam’a uyuyor mu? oğlunuz, kızınız namazını kılıyor mu? İbadet ve itaat üzere mi? Sizde ki hak ve hukukun kaynağı, sorumluluk ve mesuliyetin memba’ı kur’an ve sünnet mi?” diye sorun. Cevaplar müsbetse tereddüt etmeyin. 


Ey evlenecek kızlar ve erkekler! Gerekirse, kur’an ve sünnetle çizilen kırmızı çizgileriniz geçildiğinde, dini ve ahlaki değerleriniz dikkate alınmadığında atın kendinizi meydana, utanmayın! Hem baba ve ananızı hem kendinizi kurtarın. İşte asıl can alıcı nokta. Sa’d’ın talip olduğu iman abidesi kızda bunu yaptı zaten. 


Sa’d ile babasının konuşmalarını içerde dinliyor ancak babasına, aşikâra çıkıp, bir türlü müdahale edemiyordu. Babasının, Peygamber(s.a.v.)’in emrini reddettiğini görünce kızcağızın imanı harekete geçip, peygambere muhabbeti galebe çaldı. Birazda sesini yükselterek babasını öyle bir uyardı ki... Çünkü iman abidesi bu kız biliyordu ki, Resulüllah(s.a.v.)’a itaat, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen, Allah’a da itaat etmemiş olur. O’nu üzen, Allah’ı üzmüştür. Allah’ı üzenin de iki yakası bir araya gelmez, huzur ve saadetin kokusunu dahi duyamaz. 


“Ey babacığım O’nu sana kimin gönderdiğini bilmiyor musun? Bile bile geri gönderiyorsun. Allah’ın, yarın senin hakkında ayet indireceğini, bu yüzden insanların içerisinde nasıl dolaşacağını hiç tahmin edemiyor musun? Yüzüne kimse bakmazda rezil olursun. Derhal git! Allah Resul’ünden özür dile, ben razıyım evlenmeye.” 


Büyük hata yaptığını anlayan, kızının uyarılarını dikkate alan Amir b. Vehep hemen koşuverdi Allah Resul’ünün huzuruna. 


“Ey Allah Resulü! Bana gönderdiğiniz gencin sözlerine inanmamıştım, bir hata işledim, tövbe ediyorum, kızımı vermeye hazırım.” 


Hata her insan içindir, hatasız kul olmaz. Önemli olan hatada ısrar etmemektir; pişman olup Allah ve Resulüne itaat üzere olmaktır. Resulüllah bu pişmanlık neticesinde memnuniyetini izhar eder ve Sa’d’a, “git düğün hazırlıklarını yap” diye talimatını verir.


Ne var ki iş onunla bitmiyordu. Sa’d’ın işi başkaydı. Ne düğün yapacak ne de ev kuracak parası pulu vardı. Acaba onu damı isteseydi Allah Resulünden? İnsanlar istemekten, o vermekten usanmıyordu. Kimse bir şey isteyince orada hemen veriyor, istenen şey yanında yoksa sonra vereceğini taahhüt ediyordu ya da başkalarının yanına gönderiyordu. Sa’d:


“Anam babam sana feda olsun benim ne düğün yapacak ne de ev kuracak param var, beni yuvasız bir kuş bil.” Bunun üzerine, rahmet Peygamber(s.a.v.):


“Hz Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf’ın yanına git, onlar gerekli olan parayı versinler, işini hallet, yuvanı kur,” diye buyurdu.

Yine sevinçle yola koyulan Sa’d, o şanlı sahabelerden ihtiyacı olan parayı alıp çarşının yolunu tuttu. Şimdi tam zamanıydı ev kurmanın, yuva kurmanın. Hayatta en fazla istediğine kavuşmaya ramak kalmıştı ki bir münadi aynen şöyle sesleniyordu; “şimdi cihat zamanı, gücü kuvveti yerinde olan gençler! Düşman yola çıktı, İslam’ı ortadan kaldırmaya niyetli. Allah ve Resulü emrediyor, cihada çağırıyor. 


 Evet, imtihan bu! Neyin ne zaman sırtımıza yükleneceğini bilmeyiz. Zamanı mı? Diye sorgulamak bizim işlimiz değil. Her şeyi yeri ve zamanı geldiğinde yaratan, bizleri her an imtihana tabi tutarak sınayan Allah, her işi en iyi bilendir. Bize düşen ise isteneni yerine getirmektir. 


 Nefsimize soralım! Böyle bir durumda kararımız ne olurdu? Tam dünyayı elde edecekken, ahret için uzanan bir el... Bunun cevabının ne olduğunu ben bilemem; herkes kendi halini daha iyi bilir. Benim bildiğim; fakir, çirkin Sa’d cennet’e talip olduğudur. Oldu da düğününü derneğini cennette meleklerle beraber yapma bahtiyarlığına erişti.


Bu çağrı karşısında biraz sarsılan Sa’d kendine geldi, toparladı, imanı harekete geçti ve dedi ki kendi kendine:


“Ben bu parayla bir at, bir kılıç ve bir mızrak alırım ve onlarla düşmanla mücadele ederim. Toplanan cihat ordusuna karıştı. Yüzü gözü kapalı, kolları sıvalı bu genci gören Peygamber’imiz hemen tanıdı:

 “Sen sa’d mısın?” Diye sordu. “Evet, Ey Allah’ın Resulü, cihat etmeye geldim.” Dedi. İslam ordusu harekete geçti. Kılıçlar havada küffarın üstüne inip kalkıyor, Müslümanlar büyük kahramanlık örneği gösteriyorlardı. Zafer İslam ordusunundu. Hezimete uğrayan düşman orduları mağlubiyetlerini kabul edilip çekilmişlerdi. 


Büyük fedakârlıklar gösteren, birçok kâfirin kellesini vuran Sa’d yaralanmıştı; yarası ağırdı. Allah Resulü, Sa’d’ın bu durumunu görüp yanına yaklaştı, başını kucağına aldı. Kara elması kucağında tutuyor, kıvrım kıvrım saçlarını okşuyordu. Kime nasip olur ki böyle bir saadet; Resulüllah’ın kucağında şahadete yürümek... O’nun okşadığı başı cehennem yakar mı? O’nun düğünü hiç yarım kalır mı? Kelime-i şahadetle ruhunu teslim etmişti Sa’d. Hem de Peygamber uğurlamıştı O’nu. Peygamber(s.a.v)’in referansıyla kapılar çalan Sa’d, bu sefer ahrete yine O’nun referansıyla gidiyordu. O an Resulüllah’ın gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hem ağlıyor hem de tatlı tatlı gülümsüyordu. Bir ara başını başka tarafa çeviriverdi. Bu durum, kendilerini izleyen sahabelerin dikkatini çekti. Ve sordular. 


“Ey Allah’ın Resulü! Bu genç için ilk önce ağladınız, sonra gülümsediniz, sonra başınızı farklı tarafa çevirdiniz. Bunun hikmeti nedir ki?” Allah Resulü buyurdular ki: 


“Ağlamamım sebebi, Sa’d’a olan sevgi ve merhametimdendir; dünyada en fazla istediği şeye ramak kalmışken ona kavuşamadı. Cennette Havz-ı Kevser’e uçarken gördüğümde de gülümsedim. Huriler öyle bir etrafını sardılar ki utanmasın diye yüzümü çevirdim.” 


Kardeşlerim, yoldaşlarım Gelin! Bazı şeylerimizi erteleyelim ahrete. Üç kuruş fedakârlıkla, hafif bir tebessümle, birazcık gayretle, azıcık zamanla, gerçek bir samimiyetle paha biçilmez cennetlere talip olalım. Hayat sermayemizi bir hiç uğruna heba etmeyelim. İyi bir yatırım yapalım, karlı bir ticarete talip olalım.


Mal ve canlarını Allah için feda edenlerin daha kazançlı olduğunu, bu alış verişin ne güzel bir alış veriş olduğunu bildiriliyor şu ayet:


“Şüphesiz Allah müminlerden canları ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır...” Ayetin sonunda da: “Yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin, İşte bu asıl başarıdır”(Tövbe, 111) Diye buyurulur.


O, Her Şeyde Yegâne Örnektir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber(s.a.v.), insanların hidayeti için kendini feda edercesine uğraşıyordu; Allah’tan aldığı emirleri insanlara anlatıyor, yaşararak bizzat örnek bir hayat sergiliyordu. Bugünün insanı karanlıklar içerisinde çırpınıyor, huzur ve saadeti bir türlü yakalayamıyorsa, O’na itaat etmediğinden, her işte ve eylemde yegâne örnek olarak O’nu kabul etmediğindendir. Yüce Allah bu hususta: 


 “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, ahret gününe inananlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resulü güzel bir örnektir”(Ahzap , 21) Buyuruyor.


 Fedakârlık mı O’nda, kahramanlık mı O’nda, cesaret mi, feraset mi O’nda. Tevazu ve izzetin ince ve hassas çizgisinde durabilmek ancak O’nun sunduğu hayat formülüyle mümkündür. Nezafet, zarafet, iffet ve hayâ ondan öğrenilir. Adalet onun hayatında kısıtlanmamış, duygulara, canlar ve cananlara kurban edilmemiş, hasım ve hısımlara heba edilmemiş bir sağlamlıktadır. Kinin olmadığı, nefretin ve husumetin bulunmadığı bir merhamet anlayışı onun hayatıyla nice insanları hayretler içerisinde bırakmış, nice hidayetlere vesile olmuştur. O’nun öfkesi de vardı elbette, ancak bu, nefsi için değil dini içindi. Yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, var olan bir şey için yok dememiş, yokluğun çektirdiği ızdırap nedeniyle işin kolayını seçmemiş, bir şekilde herkesi memnuniyetle uğurlamamıştır. Aff erdemliliğinin zirvesinde olan Kâinatın Efendisi, düşmanı dahi bu hasletle, hayretler içerisinde bırakmış, Peygamber’i bir ahlakın büyüklüğünü dosta da düşmana da göstermiştir. Ahlakı, mübarek yüzüne yansımış; görebilecek gözü olanlar o nur yüzüne bakıp iman etmiştir. Her şeyden önce yüce Allah O’nu övmüş, melekler ile beraber selamlamıştır. Sahibinden ızdırap duyan deve ondan medet umardı. O, yakasını hışımla çeken birisini kırmadan uyarır, kendisine nice zulüm ve işkenceleri reva görenleri dahi affederdi. Beddua etmez, kimsenin helakini istemezdi. Kızı söz konusu olsa dahi adaletten taviz vermeyeceğini söyler “aman ha dikkatli olun” diye uyarırdı. O’nun yanında efendi ve hizmetçi aynıydı. Kimseye makam mevki ve zenginliği nedeniyle iltifat etmediği gibi fakir ve yoksulları gözetir; onlarla özellikle ilgilenirdi. Haksızlık karşısında asla susmaz, elinden geldiğince o yanlışlığı düzeltmeye çalışırdı. Hasta ve yaşlıları ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Davete icabet eder, kimseyi o bereket fışkıran feyzinden mahrum etmezdi. Halk ile arasına mesafe koymaz, onlardan biri gibi yaşardı. Tevazuu elden bırakmaz, kimseyi rencide etmeden hataları gösterirdi. Kolaylaştırır güçleştirmezdi; meseleleri çözmede kolay olan yolu takip ederdi. Küçükle küçük, büyükle büyük olur, herkesin seviyesine göre konuşurdu. O ahlakı en güzel olandı kendi ifadesiyle. O’nu Allah terbiye etti.


 Hayata dair her insanın onda bulacağı nice örnekler vardır. Adeta bütün örnek hayatların yegâne numunesini kendinde toplamıştır. Bir baba olan ona baksın, evlat olan ondan öğrensin saygı ve sevgiyi, vefa ve sadakati. Devleti yönetenler, O’nun adaletini ve hakkaniyet ölçütlerini uygulasınlar. Amir memur, hizmetçi, iççi, işveren onun sünnetini takip etmek mecburiyetindedir. Bir kumandan savaşta, barışın tesisinde ve devamında onun stratejisini asla göz ardı etmemeli. Yokluğun girdabına yakalananlar, varlığın sarhoşluğuna kapılanlar, yolda olan, yoldan çıkanlar onun tutuğu meşalenin altında, onun eteğinden tutunsunlar. Azgın denizin ortasında pusulasını kayıp edenler, sahile sağ ve salim çıkmak için onun kaptanlığına sığınsınlar. Dertli olan derman arayanlar. Bütün kapılar yüzlerine kapananlar, dost arayanlar, dostsuz kalanlar ona koşsun.


O’nu Sevmek

Ancak ona uymanın da bir yolu var. O’nun muhabbeti, sevgi olmadan kalplere yerleşir mi? O her şeyden çok sevilmedi mi iman kemale erer mi? iman öyle bir şey ki sevmede sınır tanımaz, bir kalpte iki sevgi bulunmaz. Her şeyden daha fazla sevmedikçe ‘ben inandım’ denmez. Sevgililer sevgilisi buyuruyor ki: “Sizden hiç biriniz beni, canından, malından, evladından, ana babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz”(Buhari) Ancak sevgide kuru bir sevgiden ibaret olmamalı. Sevgi, ispat ister. Sevgi, sevilene uymayı gerektirir. Sevgi sevdiğinin ahlakıyla bezenmeyi gerekli kılar. “Sünnetimi yaşayan beni sevmiş olur. Beni sevende cennette benimle beraber olur.”(Tirmizi) buyurmuyor mu? İnsan bu dünyada kiminle beraberse ahrette de onunla haşredilir. Tabi olduğunuz Allah Resulü olunca seveniniz/ sevdiğinizde elbette ki Allah olur. 


Sahabeden Enes b. Malik anlatıyor:

Resulüllah’ın huzuruna birisi geldi ve sordu:

“Ya Resulüllah! Kıyamet ne zamandır?” Resulüllah:

“Kıyamet için ne hazırladın?” Buyurunca, O da:

“Allah ve Resulü’nün muhabbetini...” cevabını verdi.

Bunun üzerine Resulüllah:

“Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdular.

Enes b. Malik bu rivayetin devamında şöyle der:

“İslam’a girmekten başka, hiçbir şey bizi Allah’ın Nebisinin bu sözü kadar sevindirmemiştir. İşte bende Allah ve Resul’ünü Ebu Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların yaptıklarını yapamasam da onlarla beraber olmayı ümit ediyorum.” (Müslim, birr,163)


Bir insan ne kadar namaz kılarsa kılsın, alnını biran olsun secdeden kaldırmasın, malını mülkünü bütün fakirlere dağıtsın, oruç tutarak eti kemiğine yapışsın, Allah ve Resulü’nü sevmedikçe, onlara muhabbet beslemedikçte, bu yaptıklarının hiçbir kıymeti yok. Bununla beraber bir insan Resulüllah’ı sevmesine, Onun izini takip edenlere muhabbet beslemesine rağmen onların yaptıklarını, elinde olmayan sebeplerle, yerine getirmiyorsa da yine de Allah’ın sevgisine mazhar olur.


Yüce Allah bu hususta bizleri uyarıyor:

“Ey iman edenler! Allaha itaat edin, peygambere itaat edin ve yaptıklarınızı (amellerinizi) boşa çıkarmayın.” (Muhammet, 33) Başka bir ayet-i kerimede de:


“Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez.”(Fetih, 17) Buyuruyor.


Cenneti herkes ister, ancak istemeyenlerde oluyor. Demek ki istemeyenler olacak diye soruyor Kâinatın Efendisi:


“Bütün ümmetin cennete girerler, ancak istemeyenler müstesna”


Sahabeler sordular:

“Ey Allah’ın Resulü cenneti kim istemez?”

Rahmet peygamberi buyurdular:

“Bana itaat eden cennete girer; dinlemeyen itaatime girmeyen ise cenneti istememiş demektir.”(Tirmizi)


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Allah’ım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisi ve senin sevgine ulaştıracak amelleri talep ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizi, Deavat,72) (Âmin) 

Selam ve dua ile.