Oruç Tutmaktaki Mana Nedir?

e-Posta Yazdır PDF

Ramazan ayı rahmeti bereketi, ihsan ve ikramıyla yine bizleri gölgesi altına aldı. On bir ayın sultanı diye nitelendirilen bu ayın habercisi recep ayı, müjdecisi şaban ayıdır. Ramazan ayı öyle bir aydır ki; “cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. Ramazanın başı rahmet ortası mağfiret, sonu da günahlardan kurtuluştur. “Recep ayı girdiğinde “Allah’ım recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur” diye dua ederdi Allah Resulü. Öyle ya! Böyle mübarek ayın eşiğine gelip kavuşamamakta mümkündür. Geçen Ramazan ayında aramızda olup ta bu Ramazana kavuşamayan nice insanlar var. Yarın ne olacağımızı, ne ile karşılaşacağımızı bilemeyiz. Bu günleri fırsat bilip iyice değerlendirmeli. Çünkü Ramazan ayında yapılan ibadetler diğer aylarda yapılanlardan mükâfatı kat be kat fazladır. Bu ay, kuran’ın inmeye başladığı bir aydır. O kuran ki insanın yegâne kurtuluş reçetesidir. O kuran ki Cehalet karanlığına doğan bir güneş, insan için bir şifa, hidayet ve rehberdir. Ona tutunan kurtuluşa erer, ondan uzak olan delaletin çukurlarında kayıp olur, gider. 


Ramazan ayını değerli eden sebeplerden bir tanesi de hiç şüphesiz bu ayda farz olan oruç ibadetini yerine getirmiş olmamızdır. Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik-ilmik dokunmuş, kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç. Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır. Oruçla sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin zevkine varırsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Onunla körelen hissiyat benlik uykusundan uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız. 


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı, üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, ne de şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz. İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan damarlarınızdaki kanda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” buyururken Rasulüllah(s.a.v.), maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı ifade etmiştir. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini teskin etme olarak görmesidir. Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar, azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yeme ve içmeden başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak Allah’a kulluk yolunda birer vasıtadır. Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meylettiği zaman ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti insanın, bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında kırılan, dökülen taraflarını tamir ederek yücelmesi ve asliyetini yakalamasıdır. Bu, kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin kat edilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü, orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur. Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta. Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


 Orucun Mükâfatını Yazacak Kalem Yoktur


 Oruç, İnsanın iç dünyasındaki niyetin başkaları tarafından bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir. Diğer ibadetlerde olduğu gibi; oruç ibadetine riya ve gösteriş olmaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır. Onun için orucun farklı bir yeri vardır Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken ramazan ayında, oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir orucun. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir” (Et-Terhip Vet Terğib, c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: 


 “Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.” (Müslim, siyam,164; Tiremizi, savm,55)


Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır. Sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek. Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir. Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır. Nasıl ki her başarının arkasında sabır varsa her güzel hasletin ilk şartı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, varlığından büyük işlere kalkışır; çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak; oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun. Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız olan, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği, nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek asıl olan. Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır, nehiylerinden kaçınma hususunda sabır, Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz. Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez. Her nimet elden çıkınca kıymeti anlaşılır. Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün! Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu yaşar. Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. Çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç. İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla, “Bana ne” anlayışı yerini merhamete, yardımlaşmaya terk eder


Oruçla Sevinmek 


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor. Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda. İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar. Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir. Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki. Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç, diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç” (Müslim) buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 


Evet, yemek vardır zehir olur. Yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir. yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir. Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. “Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari, Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez. İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 

İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil, misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir, bir düşünün?! Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark sahur yapmaktır” (Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır” (Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir. 

Oruç Bizi Tutmalı

Kulluğun tezahürü olan ibadetler, ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmani esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler, insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.


 “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.” (Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir. 


 Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın ispatı, müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde. Çünkü dost doğru kılınan, bir namaz insanı o namazla Allah’ın murat ettiğin yere ulaştırır. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor... (Ankebut,45)


 Namazda kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır. Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


 Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


 “Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”

 Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peyda etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakârlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın, takvan kadar yol alırsın. 


 Yüce Rabbim buyuruyor ya:

 “Onların (kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


 Takva, günahlardan korunmanın en önemli ve en etkili yoludur. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya, kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh ve bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler. Her şeylerini korku ve ümit arasında bir denge üzerinde ayarlarlar. Korkularının kaynağı da sevgidir. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder, yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Yüce yaratana doğru akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak suretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


 İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç, insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.


 Yüce Allah’ta:

 “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz” (Bakara,183) 


 Oruç tutan bir insanın o oruçtan gerçek manada fayda görebilmesi, ancak orucun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz, fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. Oruç tutarak insan, midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor, yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir. Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin. Peygamber efendimiz buyuruyor ya: “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) Bu, insanın hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir. “Kalkan savaşta koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi” (İbni Mace, Savm,1)


 Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513) buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez” (Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)


 Bu gibi nedenlerle, orucun dereceleri üçe ayrılır, denmiştir


 Avamın orucu:

 Bu şekliyle oruç tutanlar sadece midelerini aç bırakmaktan, şehevi istek ve ihtiraslarını dizginlemekten başka öteye gidemezler. Böyle insanlar orucu sadece bu şekilde anladıklarından tuttukları oruç çoğu zaman aç ve susuzluktan başka kendilerine bir fayda sağlamaz.


Havvasın (seçkinlerin) orucu:

Bu derecede tutulan oruç, bütün azaları kötülükten alıkoyar. Yani böyle bir oruç, gözü harama bakmaktan koruduğu gibi dilide gıybet yalan iftira dedikodu gibi afetlerinden korur. Bu orucu tutmayı başaranlar başkalarının sataşmasına da aldırmaz, oruçlarının muhafazası için ellerinden geleni yapar, şüpheli şeylerden dahi şiddetle kaçınırlar. Özet olarak seçkin insanlar bütün azalarının oruçlu olmasına itina gösterirler. Arzu edilen, istenilen oruç bu olmasına rağmen en zirvede olan asıl oruç ermişlerin orucudur. 


Havvass’ul Havvas’ın (Ermişlerin) orucu:

Böyle bir oruç, en ulvi değerlere haiz bir oruçtur. Beşeriyyetin bütün engellemelerini aşıp, her şeyi Rabbe has kılmanın, bütün benliğimizle oruçlu olmanın yani Allah’a gerçek anlamda kul olmanın halidir. Böyle bir oruç, kalp ve kalıp ile tutulan oruçtur. Oruç tutarken kalbini ve gönlünü Allahtan gayrısıyla meşgul etmemektir. Kalp, Allaha ait, marifetin yeşerdiği, hak ve hakikatlerin mekânı olan yerdir. Orayı başka şeylerle doldurmak, bu seviyede olanların orucunu bozar. Böyle bir derecede oruç tutabilenler ancak peygamberler veliler ve ermişlerdir. 


Sor Kendine!

Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor? Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik. Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu? Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimize ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme zamanıdır. Böyle bir bayrama kavuşma ümidiyle…

 Selam ve dua ile…