Abdullatif ACAR

Ümmetin Yıldızları Sahabeler

e-Posta Yazdır PDF

Tabi oldukları Nur


Nasıl ki güneş, şu cismani âlemin en büyük ışık ve ısı kaynağıysa, Hz. Muhammed (s.a.v)’ de ruhani ve nurani âlemin yegâne güneşidir. Sahabeler; tertemiz kalp aynalarıyla, sevgiyle yoğrulmuş gönülleriyle, Nur Muhammed (s.a.v)’in aydınlığının bu dünyada en mükemmel akisleri ve izdüşümleridir. Onlar, O’nun rahmet kurnalarından kana kana içmiş, sevgi ve muhabbet havasını solumuş, ahlakıyla ahlaklanmış, edebiyle edeplenmiş, halka-i tedrisatında yetişmiş saadet asrının mimarları,  istisna insanlardır. Sahabeleri anlayabilmek için ilk olarak onların mürebbisi ve muallimi Hz Muhammed (s.a.v)’i anlamak gerekir.


Cehaletin nasıl, hangi şartlarlar ve fedakarlıklar altında saadete dönüşebildiğini görmek ancak geçmişle geleceğin arasındaki mukayeseyle mümkün olur. Bugünün cehaletini ve felaketini bilmeyenler yarının saadetini asla inşa edemezler. İslam’dan önceki nesillerden ders çıkaramayanlar yarınlarını İslam’a göre şekillendirmeleri de mümkün değildir. Bir insanda bulunan sevginin temelinde bilmek ve anlamak vardır. İnsanın, bilmediğini sevmesi, ona uyması, gönülden muhabbet beslemesi mümkün değildir.


Kâinatın efendisi (s.a.v)’nin dünyaya teşrif etmeden önceki dönem; namı değer ‘cahiliye’ dönemiydi; koyu bir karanlık hüküm sürüyordu. Zülüm haksızlık insanları esir almıştı. Güçlü olmak haklı olmak için tek kriterdi. Vahşette adeta sırtlanları geçmiş bir cehalet hüküm sürüyordu. İnsaf ve vicdan kalmamıştı. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, kadınların insan olup olmadıkları bile tartışılıyordu. Helvadan yaptıkları putlara tapıyor, acıktıklarında da o putları yiyorlardı.


Herkes bu karanlığın ne zaman biteceğini,  son kurtarıcının ne zaman teşrif edip bu koyu cehaleti saadete dönüştüreceğini büyük bir özlemle bekliyorlardı. Gözler ufukta adeta kımıldamadan, o güneşin doğmasını, o rahmetin yağmasını, insanlığın üzerindeki bu kara bulutların dağıtılmasını bekliyorlardı.


Evet, o gelecekti, bu, Allah’ın vaadiydi. Karanlığın koyuluğu sabahın yakınlığının işaretiydi. O gelecekti,  mazlumların, masumların iniltisi arşı alaya yükselmiş, Allah’ın gayretine dokunulmuştu. Ve nihayet teşrif etti bir sabah, güneşin doğumundan önce. Güneşin aydınlığı karşısında kapkara kesildiği kâinatı aydınlatacak bir nur olarak. Daha doğar doğmaz değişim ve gelişim başlamıştı saadet neslinin inşası için... O gün çok olağan üstü şeyler olduğu herkes tarafından fark edilmişti. Birbirlerine; “Bugün olağan üstü bir şeyler oldu ama ne?” diye soruyorlardı.


Evet, O Allah’ın Rasülü (s.a.v.), böyle buhranlı bir dönemde dünyamıza teşrif ettiğinde çoraklaşmış gönüller nasılda bahara döndü. Kara bulutlar o rahmet esintileriyle dağıldı. Vicdandan mahrum insan görüntüsündeki mahlûklar vicdana geldi, geldi de bir ihtişamla yeniden kendini buldu. Sürünen insanlık kıyama kalktı. Çocuk cellatları, insan simsarları, kadın tüccarları, öyle bir payeye kavuştular ki bastıkları yerdeki karıncayı dahi gözetir oldular. Köleler kardeş, analar eli ayağı öpülesi cennete girme vesilesi bilindi. Kadınlara hürmet, hayırlı olmanın en kestirme yolu olarak anlaşıldı. Karanlık, güneş olmayınca karanlıktır, güneş doğunca karanlığa düşen çekip gitmektir. Çekip te gitti. İşte bu nesil;  Nur Muhammed’in inşa ettiği  ‘kutlu nesil’ adını aldı. Zaman saadet asrı oldu.


“(Ey Rasülüm) biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik”(1) buyuruyor yüce Allah. Evet,  O, âlemlere rahmettir. Hem de yağmur gibi her yere yağan, hiçbir şeyi ayırt etmeyen bir rahmet.. O,  ölmüş kalplere abı hayat, gönüllere şifadır. O, her şeyden önce halık-ı zülcelalin habibidir. O, ahlakı en güzel olandır. Sadece nur yüzüyle bile hidayete vesile olan bir peygamberdir. O, öyle bir rahmettir ki kâinat onun nurundan husule gelmiştir,  onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O’na olan sevgi hak katında kıymet kazanmıştır. O, ayrıca ümmetine çok düşkün bir Peygamber (s.a.v.)... her yerde, her şartta her şeyini ümmetinin kurtuluşu üzerine planlayan bir Peygamber (s.a.v.). bir kişinin dahi cehenneme girmesine razı olmayan bir peygamber (s.a.v.). Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki, “Şanım hakkı için, size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz,  ona ağır gelir,  size düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir merhametlidir.”(2)


Evet, O olmasaydı kâinatta bir çiçek bile açmayacaktı. Yüzler gülümsemeyecek, gönüller yumuşamayacak,  yetim, öksüz ve mazlumların başı okşanmayacak,  haksızlıklar yapanın yanına kar kalacak,  kimsesizlerin kimsesi olmayacaktı. O olmasaydı aydınlığın adı unutulacak,  saadetin kokusu dahi duyulamayacaktı. O öyle bir Resul ki, O’nun kıymetini yüce Yaradan anlatıyor, hem de ona salat ve selam ederek. O’nun için diyor ki: “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salat ederler, ey müminler sizde ona çokça salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(3)


O, övülünce övmek değer kazanıyor. O anlatılınca, anlatan sözlerini anlamlandırıyor. O bilinince bilinmeyenlere nice sırlı kapılar aralanıyor. O okununca kâinat okunuyor, Allah’ın kuranı okunuyor, çünkü O, kuranın hayata yansıması, yürüyen en canlı örneğidir.


Ancak bunu görenler olduğu gibi, göremeyenler de oldu. Kalp gözleri ama bakışları şaşı, nefislerinin esiri olanlar, akıllarının ayağı bataklığa saplananlar,  mantıktan mahrum, ferasetten uzak olanlar onu anlayamadılar, bu günün bir kısım talihsizlerinin ve hidayetsizlerin anlayamadığı gibi... Karanlığı üzerlerine siper edenler, görünmekten/görmekten korkanlar hiçbir zaman şafağın sökmesini, güneşin doğmasını istemediler, o aydınlığa tahammül edemediler/edemeyecekler. Tarihte, birçok peygambere işkence ve zulmü reva gören, güneşi balçıkla sıvamaya, üflemekle söndürmeye çalışan dedelerin, belki, torunları bugünde aynısını kâinatın efendisine reva gördüler.


Ancak O, hep merhamet peygamberi gibi davrandı. Yüklenen görevin ağırlığını bir an olsun unutmadı. Nice zulüm ve işkenceleri, haksızlıkları kendisine reva gören talihsizleri bile affetti. O’nun görevi çölleri güllük ve gülistanlığa çevirmekti. Bu da bir çiçekle olabilecek bir şey değildi. Kıymetini bilen üç beş kişiyle başladığı bu kutlu yolculukta, kısa bir zaman da dünyanın her tarafına hakkın ve hakikatin gür sesini duyurdu; biat edenler, ahde vefa gösterenlerle doldu feyiz ve bereket halkası. Akın akın o nura koşanlar, onun sevgisiyle coşanlar, muhabbetiyle kendisinden geçenler oldu. O neslin adı, onun için sadet nesli oldu.


Sevmek O’na Tabi 

Olmakla Olur


Evet,  bir defa daha belki bin defa daha ifade etmeli ki, o günün, bugünün ve yarının kurtuluşu ancak onun nuruna ram olmaktan, O’nun sevgisiyle yoğrulmaktan, onun muhabbetiyle kavrulmaktan, aşkıyla pişmekten geçer. İki cihan saadeti her şeyimizle ona tabi olmakla elde edilebilir. O’na gerçekten bağlanmak, ilmek ilmek, nakış nakış, sünnetiyle dokunmakla,  bir daha açılmayacak kördüğüm gibi bir sevgiyle düğümlenmekle mümkündür.

Yüce Allah bir ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Ey Muhammed! Deki ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin”(4)


Kâinatın efendisi de; “Kim, benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Kim beni severse, cennette benimle beraber olur”(5) buyuruyor. Ne büyük saadet değil mi? yarın huzuru mahşerde Allah’ın rasülüne komşu olmak. Onun şefaatine nail olmak. Onunla beraber olmak...


Evet, kulu, Allah’ın muhabbet deryasına götürecek olan,  O peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatından fışkıran rahmet pınarıdır. Allah’a olan muhabbet Peygamber’e olan muhabbeti,  sevgi de peygamber (s.a.v.)’e olan sevgiyi gerekli kılmaktadır. O, Efendiler efendisini sevmiş, kainata da sevdirmiş, Onsuz bir sevgi tasavvur edilebilir mi? Allah’ı seven Rasülünü sever, Rasülünü seven, Onun Ehli beytini ve Ashabını da sever/sevmelidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kim Ashabımı severse, beni sevdiğinden dolayı sevmiştir. Kim onlardan buğz ederse, bana buğz ettiğinden dolayı onlara buğz etmiştir.”(6)


Hz. Mevlana ne güzel demiştir:

“Gel ey gönül hakiki bayram, Cenabı Muhammed’e vuslattır.

Çünkü cihanın aydınlığı o mübarek varlığın cemalindendir”


Onsuz kulluk; elsiz, ayaksız, gözsüz, gönülsüz bir bağlılıktır. Bir insan bütün ibadet ve davranışlarını sünneti seniyye istikametinde ayarlamazsa, davranışlarının doğruluğunu onunla ölçmez, onunla biçmez, onun ayarına, kalıbına sokmazsa, bu; rotası olmayan, pusulasını kayıp etmiş bir gemide nereye gidileceği, fırtınalara, dalgalara nasıl direnileceği bilinmeyen bir yolculuğa benzer.


Kamil bir mümin olabilmenin yolunu, yordamını, modelini yüce Allah O’nun hayatında sergilemiştir. O’nun hayatına bakıp İslam’ı, kuranı göremeyenler, Onsuz olabilir diyenler ne kuranı hakkıyla okumuş, nede okuduklarını anlayabilmişlerdir. Yüce Allah’ın şu emrini kulaklarımıza küpe etmeliyiz. O Nur Muhammed (s.a.v.)’e bakarken aralanan bu pencereden bakmalıyız. Buyuruyor ki: “Resül size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir”(7)


Başka bir ayet-i kerimede de; “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasülüne itaat eden de amellerinizi boşa çıkarmayın.”(8) buyuruluyor. Ancak O’na uymak, bu yolda mesafe kat etmek bütün davranışları sevgi temelleri üzerine bina etmekle mümkündür. Her ibadet severek yapıldığında, muhabbet neticesinde hâsıl olduğunda fayda elde edilebilir. İhlas ve samimiyetin temeli de yine sevgi ve muhabbettir.


Bilgi güzeldir, çünkü insan onunla ne yapacağını öğrenir. Ancak bu, sevgi ve muhabbete götürürse faydası olur. Yoksa sözden öteye geçmeyen bir bilgi, kalbe yerleşmemiş bir sevgi, Rasülüllah (s.a.v.)’a ittibayı karşılamaz. Asıl cehalet bilmek değil sevmemektir. Cahiliye dönemi zaten bunun ifadesi olarak adlandırılmıştır. O günün talihsizleri, bilmediklerinden değil sevmediklerinden, kabul edemediklerinden, bile bile hak ve hakikati inkâra kalkıştıklarından cehaletle adlandırıldılar.


Sahabenin Hz Muhammed (s.a.v.)’e olan Sevgi ve muhabbetleri


Asrısaadetin mimarları, güneşin etrafında dönen yıldızları, bu sevgilerini nasıl yaşadılar? Rasülüllah’a olan sevgileri nasıl bir derinlikteydi? Elbette ki onu hakkıyla izah etmek/ edebilmek mümkün değildir. Ancak hakkıyla anlatamamak, daha doğrusu anlayamamak, onların değil bizim eksikliğimizdendir. Çünkü onların halet-i ruhiyelerini, zirvelerdeki hallerini ancak o hallerle hallenenler bilir. Onlar gibi seven, onlar gibi bilen, aşk şarabını içen, muhabbet deryasında kendinden geçenler, balların balını tadanlar bilir. Gel gör ki bilende anlatamaz, çünkü bu, anlatılmaz yaşanır. Zaten onlarda yaşadılar, sadece bize düşen anlatmak oldu. Bu durumu göz ardı edenler, hele birde değer ölçüleri farklı, bakışları hastalıklı olanlar asla sahabenin hayatını, sevgi ve muhabbetini,  sağlıklı değerlendiremezler. ‘ Öyle de bir şey olur mu?’ diyerek bazen hayretler içerisine kalarak bazen de tenkit ederek değerlendirme hatasına düşerler.


Birçok sahabenin duasını almış, yaklaşık yüz yirmi sahabeyle görüşmüş Hasanı Basri (r.a.) hazretleri, Ashabın Peygamber’e olan bağlılıklarıyla sonraki insanlarının peygambere olan bağlılıkları ve sevgileri arasındaki uçurumu şöyle anlatıyor: “Eğer siz, sahabeyi görseydiniz onlar delimidir derdiniz, onlar sizi görseydi, bunlar Müslüman değilmiler derlerdi”


Evet, şunu bir defa, herkes biliyor ve kabul ediyor ki, sevgi bedel ister, fedakarlık gerektirir. Sevgi, sevdiğinin haliyle hâllenmeyi, onun gönlüne girmeyi gaye edinmektir. Sevgi O’nun gayrısından elini eteğini çekebildiğin kadar sevgidir. Çünkü terk etmekten kavuşmak olmaz. Bir gönülde iki sevgi barınmaz. Hem dünya sevdası hem ukba sevdası bir arada bulunmaz. Ya sana ait olan her şeyden vazgeçerek, onların sevgilerini kalbinden temizleyip, Allah ve Rasülünü bulacak, sevgilerine mazhar olacaksın, ya da bunlardan mahrum kalacaksın.


Yüce Allah bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “De ki, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, sizi, Allah’tan, Rasülü’nden ve Allah yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin, Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez”(9)


Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde; “Sizden hiçbiriniz beni canından, malından evladından ve bütün insanlardan ziyade sevmedikçe iman etmiş olamaz.”(10) buyurarak O’nu sevmenin bir, imanın gereği olduğunu bildiriyor.

İşte, sahabeler asla şek ve şüpheye düşmeden, bu gerçek sevgiyi tercih ettiler. Onlar şunu çok iyi biliyorlardı: O, Nur Muhammed (s.a.v.)’in sevgisi ebedidir. O’nun sevgisi Allah’a olan sevginin tezahürüdür. Onun için Hz. Muhammed (s.a.v.)’e normal bir beşer gibi hitap etmediler. Seslerini yükseltmediler. Ancak şunu içlerinden gelen bir muhabbetle ifade etmekten de kendilerini alamadılar: “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasülü.” Bu, sözde kalmadı elbette ki, Laf olsun diye söylenmedi, yeri geldi onu da ispat ettiler her şeyleriyle.


Hz Aliye, siz Rasülüllah’ı ne kadar severdiniz diye sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Rasülüllah (s.a.v.) bize, malımız mülkümüz, çoluk çocuğumuz, anamız ve babamızdan daha sevgili idi. Susadığımızda soğuk suya duyduğumuz arzudan daha çok arzu eder, daha çok severdik.”


Ebu Süfyan, daha Müslüman olmadan önce sahabelerin, peygambere olan sevgisini itiraf etmekten kendini alamamış ve şöyle demiştir: “Muhammed’ in ashabının Muhammed’ i sevdikleri kadar arkadaşları tarafından sevilen bir kimse görmedim.”(11)


Evet, ashabı kiram, bir aşk çağlayanı şeklinde O Nur Muhammed’in etrafında kenetlendiler. Güneş O olunca,  Ona olan sevgi canları pahasına olunca, bu, onları gökteki yıldızlar haline getirdi. O sahabeler, seviyorum demenin sevmek için yeterli olmadığını bildiler. Bildiler de candan da geçtiler, canandan da, maldan da mülkten de, evladı iyalden de... Sahabeler’in hayatında ulaşamadığımız derinlik işte burada saklıdır. Sayılamayacak kadar sevgi fedakarlık vefakârlık örnekleriyle doludur sahabenin hayatı. Ancak hele biri var ki Peygamber (s.a.v.) sevgisinin zirvesindeydi.  Hz. Ebu Ebubekir (r.a.) o zirvelerden hiç inmedi. Rasülüllah (s.a.v.)’la hicret edeceği haberini duyduğunda çok sevinmiş, gözyaşlarını tutamamıştı.


Hicret esnasında Rasülüllah (s.a.v.)’la Sevr mağarasına doğru giderlerken, kâh Rasülüllah’ın önüne geçiyor, kâh gerisinden takip ediyordu. Rasülüllah bu hareketini fark edince;

-Ya Eba Bekir! Niye öyle yapıyorsun, diye sordu. Hz. Ebubekir:

-Ey Allah’ın Rasülü! Müşriklerin arkanızdan yetişeceğini düşünüyor, arkanıza geçiyorum, ilerde pusu kuracaklarını düşündüğümde de önünüzden devam ediyorum. Korkuyorum ki size zarar verecekler.


Nihayet Sevr mağarasına vardıklarında Hz. Ebubekir (r.a.);

-Ya Rasülallah, siz burada durun, mağarayı size hazır vaziyete getireyim, temizliyeyim, diyor. Ve mağarayı kontrol edip güzel bir şekilde temizlemeye koyuluyor; açık olan yerlerden yılan çıyan, böcek girip Rasülüllah (s.a.v.)’a zarar verir diye her tarafı elbisesinden yırttığı parçalarla kapatıyor. Açık kalan en son deliği de ayağıyla kapatarak;


-Ey Allah’ın Rasülü! Artık gelebilirsiniz, diyerek buyur ediyor. Sabah olunca elbisesinin param parça olduğunu gören Rasülüllah (s.a.v.):


-Ey Eba Bekir! Bu halinde nedir. Diye soruyor. Hz Ebu Bekir (r.a.), Durumu anlattığında Rasülüllah, bu vefa örneği karşısında ellerini kaldırarak en sadık arkadaşı için duada bulunuyor.(12)


Yine, Mekke’nin fethi esnasında, babası Ebu Kuhafe Müslüman olduğundan dolayı sevincinden ağlaması gerekirken, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, amcası, Ebu talibin -Müslüman olmasını çok istemesine rağmen- Müslüman olmadan öldüğünü düşünüp üzüntüsünden ağlıyordu, Kendi sevincini bile yaşayamıyor, Rasülüllah (s.a.v.)’ın hüznü üzerine sevinmeyi ona olan sevgisine yakıştıramıyordu.


Sevinmeyi yakıştıramadığı gibi, kendisine yapılanların kaygısını taşımayı da, kendisi için üzülmeyi de yakıştıramadı. Adeta Rasülüllah ta fani olmuş, kendi nefsini unutmuştu. Bir gün müşrikler Rasülüllah (s.a.v.)’la beraber kendisini bayılıncaya kadar dövmüş, işkence etmişlerdi. Uyanır uyanmaz ilk sözü; “Rasülüllah (S.A.V.)’a ne oldu, Rasülüllah’ın durumu iyimi?” oldu.


İşte böyle! Hz Ebubekir’in hayatı hep sadakat ve samimiyet üzerine bina edilmişti. O bir samimiyet abidesiydi. Onsuz edemiyor, adeta O’nun yanında yine onun hasretiyle yanıp kavruluyordu. Ömrünün son demlerinde; “Bu gün günlerden ne?” diye sormuştu. Kızı Aişe; “Bu gün pazartesi.” dediğinde, o aşk ve sevdasını, Rasülüllah (s.a.v.)’a olan vuslat arzusunu şöyle dile getirdi: “Eğer bugün ölürsem, beni yarına bekletmeyiniz. Zira benim için günlerin ve gecelerin en sevimlisi; Rasülüllah (s.a.v.)’a en yakın olanıdır.”(13)


Yaşayışlarıyla ona en fazla yakınlığı arzulayan sahabeler, ölümleriyle de yine ona kavuşmayı istiyorlardı. Ölüm döşeyin de yatanlara; “Rasülüllah (s.a.v.)’a bizden de selam söyleyin.” diye tembihte bulunuyorlardı.(14) Çünkü Rasülüllah (s.av.) şöyle buyurmuştu: “kişi sevdiğiyle beraberdir.” Onun için diyoruz ki, Rasülüllah (s.a.v.)’a olan sevgi, bu dünyada olup biten bir sevgi değildir. Asıl olan ebedi âlemdir. Önemli olan sevgimizi kime bağladığımızdır. Kalbimizi kime açtığımızdır. Kimin için yorulup, kimin için üzülüp, kimin için ağladığımızdır.

Rasülüllah (s.a.v.) ahirete irtihal ettiğinde Abdullah b. Zeyd (r.a.) ellerini semaya açıp; “Yarabbi artık benim gözlerimi al, ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra dünyada bir şeyi görmeyeyim.” diye duada bulunması ne kadar derin bir sevginin tezahürüdür, değil mi? bak gör! Nasıl bir samimiyet ki Allah, Hz. Zeyd’in duasını kabul ediyor, gözleri kısa bir süre sonra ama oluyor.(15)


Evet, “Gözler güzeller güzelini görmedikten sonra başka şeyi görmesinin anlamı nedir.” diye düşünenler olduğu gibi, bir defa ibretle bakamayan, Allah’ın büyüklüğünü okuyamayan, güzel yüzleriyle bir defa secdeye başını koyamayan, boylarıyla poslarıyla kıyamda duramayan nice insanlar da vardır. Ne diyelim, bahtı kara dünya imtihan dünyası... Allah hidayet nasip etsin.


Evet, sahabeler Rasülüllah (s.a.v.)’ı canlarından her zaman üstün tutarlardı. Sözlerinde bile istikametten ayrılmadılar. Dille bazı şeyler söylense -hayati tehlike söz konusu olduğunda- hiçbir mahsuru yoktur, ancak onlar dillerinde bile Rasülüllah (s.a.v.)’a olan uzaklığı kabul edemiyorlardı. Bunlardan biride Zeyd b. Desineydi (r.a.). Ebu Süfyan öldürmek için ortaya çıkardığında sordu: “Ey Zeyd! Hayatının kurtulmasına mukabil Peygamberin senin yerinde olmasını ister miydin?


Ölüme, Allah ve Resulünün sevdasıyla, muhabbetiyle daha dünden razı olan birisine bunları soran bir insan; herhalde en fazla acınması gereken insandır.


Zeyd de bu talihsize acıyarak, şöyle bir bakarak, onu bile hayretlere bırakacak şu sözleri söylüyor: “Ölümüne de olsa onun ayağına bir dikenin batmasına bile razı olmam.”


Başka bir yıldız! Gençliğini Rasülüllah (s.a.v.) sevgisiyle bezemiş bir genç sahabe. Gençliğin heyecanını Rasülüllah (s.a.v.) sevgisiyle değerlendiren bir abide, nerde görse Rasülüllah (s.a.v.)’ı eline, ayağına sarılıyor, öpüyordu, kokluyordu. Yine bir gün karşılaştıklarında: “Ya Rasüllallah (s.a.v.) bana, ne emrederseniz emredin yapayım, sizin emrinizi yerine getirmemek olur mu? Bu delikanlının bu sözü Rasülüllah (s.a.v.)’ın çok hoşuna gitmişti. “O halde git, babanı öldür, dedi.” Talha babasını öldürmek için hızla kapıya yönelmişti ki Rasülüllah (s.a.v.): “Dur nereye gidiyorsun, biz akraba bağlarını çiğnetmek için değil tesis etmek için gönderildik.”

Evet, bundan kısa bir zaman sonra Talha (r.a.) hastalandı. Rasülüllah (s.a.v.) ziyaretine gittiğinde durumunun pekiyi olmadığını gördü. Ve aile efradına; “Talha’ya Bir şey olursa beni mutlaka haberdar edin.” diye tembihte bulundu. Kısa bir zaman sonra da vefat etti. Ancak ölmeden önce Talha’nın da ailesine bir tembihi vardı: “Şayet ölürsem Rasülüllah’a haber etmeyin. Zira gecedir, yahudiler, veya başkaları yada yılan çıyan ona zarar verebilir.”


Talha’nın ölüm haberi Rasülüllah (s.a.v.)’a sonradan haber verildiğinde Rasülüllah (s.a.v.) Talha (r.a.) için ellerini kaldırıp şöyle duada bulundu: “Allah’ım sen ona, oda sana kavuştuğunda onu mütebessim karşıla.”(16) Evet, Allah, Resulünün hatırını kırar mı? Onun üzülmesine razı olur mu? Yeter ki Rasülüllah (s.a.v.)’ın sevgisine layık bir hayat sürelim.


Yine bir Sahabe: kaygısına bakın! Düşüncedeki derinliğini bir görün. Cennetlik olsa da Rasülüllah (s.a.v.)’sız cennetin sefasını eksik addeden, onun arkadaşlığını her şeyin üstünde gören bir sahabi:


Hz Aişe validemiz anlatıyor: “Adamın biri Rasülüllah’ın yanına geldi ve şöyle dedi: “Ya Rasülallah ben seni çok seviyorum. Seni her şeyimden daha çok seviyorum. Seni görmeden duramıyorum. ancak bir an, senin de benimde öleceğimizi düşünüyorum. Senin peygamberlerle olacağını, benimse cennete girsem bile senden ayrı olacağını düşünerek çok korkuyorum,” 

Rasülüllah (s.a.v) bu sözlere hiç bir cevap vermedi ve biraz sonra şu ayeti kerime nazil oldu; “Kim Allah’a ve Rasülü’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salih kişilerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”(17)(18)


Ya Hz Bilal-i Habeşi (r.a.)! Hepiniz çok iyi bilirsiniz O’nu. O bir köleydi. Fakirdi. Kimsesizdi, dünyada tutunacak bir dalı bile yoktu. Ancak, Allah Rasülünü tanıdığında dünyası bir an değişti. Asıl hürriyete Müslüman olduğunda kavuştuğunu anladı. Her şeyin bir bedeli var dedik ya baştan, o bedellerin en ağırını ödeyen sahabilerden bir tanesi de Bilal-i Habeş’tir. Rasülüllah (s.a.v.)’ın muhabbet havuzuna atmıştı bir defa kendisini, sadet kazanında pişmişti. Kimse o samimiyeti yerinden dahi oynatamadı. Yapılan her işkence onu daha da pişirdi; vurulan her kırbaç onun Allah ve Rasülüne (s.a.v.) karşı alev alev yanan aşk ve muhabbetini daha da alevlendirdi. Bu bedelleri Allah karşılıksız bırakır mı? Bırakmadı da; köleyken sultan oldu, orduyu kumandan olarak idare etti, Peygamber (s.a.v.)in övgüsüne mazhar oldu. Ten rengi simim siyah olan bu sahabe, gönlüyle adeta âlemleri aydınlatacak bir yıldız oldu.


Bakın görün ki, Rasülüllah her beşer gibi ahirete irtihal etmişti. Ancak Bilal-i Habeş’e hiçbir şey bu kadar ağır gelmemişti. Hiçbir kırbaç bu kadar canını acıtmamıştı. Medine sokakları adeta dar gelmeye başlamıştı. Her yerde Rasülüllah (s.a.v.)’ın hatırasını görüyor, dayanamıyordu. Karar verdi şama gitmeye. Medine’yi terk edip Şama gitti. Ancak gönlü hala Rasülüllah (s.a.v.)’ın özlemiyle yanıp kavruluyordu. Bir gün rüyasında Rasülüllah (s.a.v.)’ı gördü, Rasülüllah (s.a.v.), “Nedir bu ayrılık ya Bilal! Beni ziyaret etmenin zamanı gelmedi mi?” diye sitem etti.


Bilal (r.a.) durur mu, sabah olduğunda kalkar kalkmaz Medine’nin yolunu tuttu. Ravzayı mudahharaya varıp yüzünü, gözünü sürüp ağlayarak hasret giderdi. Bu arada Hz. Hasan ve Hüseyin geldi. Rasülüllah (s.a.v.)’ın yadigârları hasan ve Hüseyin’i de bağrına basarak bir nebze hasret giderdi.


Hz. Hasan ve Hüseyin’in ısrarıyla ezan okumaya çıktı. O’nun ezanını duyan Medine halkı, Rasülüllah’ın yeniden dirildiğini zannettiler. Medine halkı o günkü gibi hiç ağlamamıştı. Gözler yaşlarla doldu. Ancak buruk ve hüzünlü Bilal, ezanın, “Muhammedürrresüllüllah” kısmına geldiğinde kelimeler adeta boğazına düğümlendi, hıçkırıklara boğuldu, bir türlü ezanı tamamlayamadı.(19)


Peygamber (s.a.v.)’in irtihalinden sonra her halde en mutlu anıda ölüm anıydı. Son nefeslerini verirken: “Sevinin sevinin! Ben cenabı Muhammed’in yanına sefer ediyorum...” dedi, bir kuş gibi ötelerin ötesine uçup gitti.


Evet, Rasülüllah (s.a.v.) sahabelere gözlerinden kıymetli ve sevimliydi. Efendimize zarar veririz korkusuyla yanına iyice yaklaşmazlardı. Bir seferden döndüklerinde önce efendimizin yanına uğrar, onun mübarek yüzüne doya doya bakar, kendisine hürmet ve saygılarını sunduktan sonra evlerine giderlerdi. Efendimiz (s.a.v.)’i görmemeye hiç dayanamazlardı. Bir gün görmediklerinde çıkar arar bulur, hasret giderirlerdi. Efendimiz (s.a.v.)’in oturduğu yerden daha yüksek yerde oturmayı saygısızlık addederlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in meclisinde oturan sahabeler asla seslerini yükseltmez, büyük bir saygı ve huşuyla anlatılanları dinlerlerdi. Sanki kımıldasalar başlarında kuş varmış da uçacakmış gibi huzur ve sükûnet içerisinde dururlardı. Efendimiz (s.a.v.)’e ait eşyalara bile son derece saygı ve hürmet gösterilerdi. Onları müşriklerin kullanmasına asla müsaade etmezlerdi.


Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasülüllah (s.a.v.)’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashabı etrafını çevirmişti, tek saç telinin dahi yere düşmesini istemiyorlardı, birinin eline düşsün istiyorlardı”(20)


Rasülüllah (s.a.v.) saçına dokundu diye saçlarını kestirmeyenler bile vardı. O’na ait her şey, onlar için çok değerliydi. Yürüdüğü yolda yürümeyi, oturduğu gibi oturmayı, konuştuğu gibi konuşmayı,  tebessümü gibi tebessüm etmeyi bir ayrıcalık olarak görürlerdi. Sevdiği yemeyi bile severlerdi. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasülüllah (s.a.v.)’in tabaklarının içerisinde kabakları severek yediğini gördüm, o günden sonra bende kabak yemeğini sevmeye başladım.


Hz. Ömer,  hac ve umre için Mekke’ye giderken hızlı giden devesinin yularını çeker ve şöyle derdi: Acele etme belki ayağın, Rasülüllah(s.a.v.)’in devesinin ayağının bastığı yere isabet eder de bende saadete ererim, sende saadete erersin.

Evet, onu sevenler mahzun olmadı, olmayacaklarda. Ne diyelim, bu gün maddenin mahkûmu olanlar, dünyanın gölgesinde, karanlığında huzuru arayanlar, asla onu bulamayacaklar. Sırça köşklerde, saraylarda otursalar da, insanlar etrafında pervane dönseler de bulamayacaklar. Hep bir adım ötesinde huzuru arayan, ancak, oraya vardığında yine bir adım ötesine gözünü diken, ölümle eyvah diyecek olan insanlar kendilerini aldatıyorlar,  yanan bağırlarını ferahlatmak ve vicdanlarını rahatlatmak için serapları su görüyorlar. Kayıp ettiğimiz değerleri, kayıp ettiğimiz yerde aramalı, yıktığımız yerden başlamalı, asırlardır kalbimizden çıkardığım sevgiyi, yerine koymalı, unuttuklarımızı hatırlamalı kendimize gelmeliyiz. Son uyarı olarak, Allah’ın Rasülü (s.a.v.) bize açık ve net bir şekilde yol gösteriyor:


“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı tutunursanız asla sapıklığa düşmezsiniz. Biri Allah’ın kitabı (Kuran), diğeri benim sünnetimdir. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce gelecektir”(21)


Ashabıyla ilgili de: “Ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine tabi olsanız hidayete erersiniz”(22) buyurarak bizleri uyarıyor.


Allah bizleri istikametten, Resulünün sevgi ve muhabbetinden ayırmasın. (Âmin)


Selam ve dua ile.

…………………………………

1-Enbiya,107, 2-Tevbe,28, 3-Ahzap,56, 4-Ali imran ,31, 5-Tirmizi, ilim,16, 6- Tirmizi, 7-Haşr,7, 8-Nisa,69, 9-Tevbe,24, 10-Müslim,iman,69, 11-Beyhaki, 12- Bknz. Ebu Nuayn, hilye,1.33, 13-bknz. Ahmet 1,8, 14-bknz. İbni Mace, cenaiz,4, 15-Kurtubi el- Cami, 16-Bknz.ibni Hacer el- akseleni, el isabe,2/227, 17- Nisa,69), 18-ibni Hişam, Essiretün Nebeviyye 1260-261, 19-bknz. Zehebi,siyer,1,359, 20-Müslim,Fezail,75, 21-Cami’ü ssağır,3282, 22-Beyhaki.

 

Kalbin Ameli İman

e-Posta Yazdır PDF

İman, emniyet etmek, güvende ve emniyette olduğunu bildirmek, boyun eğmek ve tasdik etmek yani iman edilecek şeylere şek ve şüpheye, tereddüte yer vermeden, içten ve yürekten inanmak manalarına gelir. Dini terimde ki manası; Allah’a ve Hz. Muhammedin(s.a.v.) Allah tarafından haber verdiği kesin olarak, belli olduğu şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak,  şüpheye düşmeden bunların doğru olduğunu içten tasdik ve itiraf etmektir. Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Ey müminler Allaha ve elçisine ve elçisine indirdiği kitaba( kurana)  ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin”(1)Başka bir ayeti kerimede de: “Gerçek müminler ancak Allah’a ve Rasülüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır”(2) buyuruluyor.


Her şeyi hikmet üzere yaratan, bize bizden daha yakın olan yüce Allah, akıl nimetini kullanmamızı, hak ve hakikat ile buluşmamızı, kendisine iman etmemizi emir buyurmuş, iman edenlere mükafatlar vaad etmiş, inkar edenlerin cezaya çarptırılacaklarını, dünya ve ahiretlerinin heba olacaklarını bildirerek uyarmıştır. Bir ayeti kerimede Yüce Allah buyuruyor ki: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekat verenler var ya, onların mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler(3)


İnsanlara iman duygusunu vermesinde, bunu fıtratlara yerleştirerek insanın tabiatı haline getirmesinde  ‘ben kimim, neyim nereden geldim, nereye gidiyorum’ gibi sorular sorup cevaplar aramak gibi özellikleri vermesinde,  Allah’ın merhametinin ne kadar büyük ve engin olduğunu görüyoruz, çünkü Allah’ın hidayeti olmadan kimse iman edemez, kurtuluşa eremez. Ancak akletmeyenler, akıllarını kullanmayanlar bu nimetten faydalanamaz, rezil ve rüsvah bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar.


Yüce Allah bir ayeti kerimede de gerçek bir hidayetin ancak şirkle (zulümle) kirletilmemiş bir imanla gerçekleşeceğini şöyle ifade etmiştir: “İman edenler ve imanlarına zülüm(şirk) karıştırmayanlar var ya,  işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlarda onlardır”(4) inkar talihsizliğine düşenlerle ilgilide şöyle buyuruluyor: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince işte Allah’ın meleklerin, tüm insanların laneti onların üzerinedir. Onlar ebediyen lanet içinde kalırlar, artık ne kendilerinden azap hafifletilir nede onların yüzlerine bakılır”(5)


İman da artma ve eksime söz konusu değildir. İman ya vardır ya da yoktur bir insanda. Hem iman etmek, hem de etmemek mümkün değildir. Ya da iman edilecek şeylerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak olmaz. İman bir bütündür. Bir insan Allah’a inansa da peygamberleri reddetse, ya da bir kısım peygamberleri inkara kalkışsa veya kitapların hepsine iman etmese, imanın bütün esaslarına iman ettiği halde ahiretin varlığından tereddüt etse ya da Allah’ın emri kesin olan ibadetlerde şüpheye düşse, “ benim kalbim temiz, ibadete ne gerek,  faiz helaldir, hac ibadeti gereksizdir” gibi sözlerle reddetse, ya da bunları hafife alsa, o insan iman etmiş sayılmaz, iman sahibiyse de mürtet durumuna düşer. (Allah muhafaza)


Ancak imanın zayıf ve kuvvetli olması söz konusudur. Bazı insanlarda ki iman adeta dağ gibi, volkan misali, ruhunu sarıp sarmalerken, bedeniyle bütünleşmişken, hayatında, davranışlarını şekillendirmede tek etken ve belirleyici unsurken, bazılarında adeta kalbine pamuk ipliğiyle iliştirilmiş,  bir küçük vesvesede, esintide çıtırtıda, hırıltıda üzerinden hemen kalkıverecek bir kuş gibidir.  Bu sağlamlığın inşa edildiği, bu gevşekliğin izale edildiği yer, asıl olarak kalptir. Yani iman ederken kalbin mahiyetine, kalbin maharetine nazar etmeli. Çünkü iman kalbin amelidir. İman oranın tasdikiyle, referansıyla, onayıyla, güveniyle gerçekleşir.


Ehli sünnete göre iman kalp ile tasdik dil ile ikrar şekline tarif edilmiştir. Asıl olan kalp ile tasdik olmasına rağmen, -insanlar kalplerimizden geçeni bileyemeyeceklerinden-  şu dünyada mümin olduğumuza hükmedilebilmesi, Müslüman olduğumuza şahitlik edilmesi açısından dil ile ikrar etmekte önemlidir.


Peygamberimiz (s.a.v) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: “iman, kalbin niyeti (ve tasdiki) dil(inde ikrarı) ile; hicret ise şahsın kendi ve malı ile (göç neticesinde) tahakkuk eder.”(6)


İmanı şekli olmaktan kurtarmalı


Peygamberimiz bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: “iman dil ile ikrar yani ‘la ilahe illallah demek’ kalp ile tasdik, azalar ile amel etmektir”(7)


İnsan, kalp ve kalıbıyla iman üzerinde olmalı, bu hadis-i şerif kalple hakka, kalıpla halka müteveccih olan insanın hem hakkın hem de halkın nazarında mümin olduğuna işaret ediyor. Dil ile imanın kalpte mutlaka karşılığının, kalpteki imanında hayatta karşılığının olması gerekir.  Dil ile söylemek amel değil ikrardır, ispat ancak amelle mümkündür. Hasını Hasrı hazretleri (k.s) diyor ki: “iman, temenniler de bulunmak, süslü sözler söylemek değil, fakat iman iyice kökleşen ve amellerin tasdik ettiği şeydir”.


Kalp insani özelliklerin en önemli unsurudur; acı tatlı, üzüntü sevinç, huzur, mutluluk, saadet, iman inkâr, hep oradan zuhur eder. Bir insan bugün kalbim sıkıntılı derken üzüntüsünü ifade etmiş olur, içimde bir ferahlık var derken yine oraya işaret vardır, ‘kalbi katı, yüreği taşlaşmış derken, insanın insafsız merhametsiz olduğuna, “yufka yüreklidir derken yumuşak huylu olduğuna – kalbi kast ederek- işaret vardır.


Peygamberimiz (s.a.v.)  kalbin her şeyin membaı olduğunu bir hadisi şerifle şöyle ifade ediyor: “Bedende bir et parçası vardır ki, o salih olup düzeldiği zaman, bütün beden salih olup düzelir, o fesada uğrayıp bozulduğu zaman da bütün beden fasit olup bozulur. O da kalptir”(8)


Kalp, bedenin adeta hükümranıdır; hükümran ıslah edilmiş, iman tacını giymiş, hakikat koltuğuna oturmuşsa verdiği emirler de doğal olarak bu minval üzerinde olacaktır.  Kalp inkâr bataklığına düşmüş, küfür istilasına uğramışsa, azalardan zahir olan ameller de farklı olmaz; zilletten izzet, küfürden iman, nifaktan doğruluk zuhur etmez, batıl üzerine hak inşa edilemez; temel bozuk olunca, hak adına hayatın inşası mümkün değildir; bal küpünden sızan bal,  zehir küpünden sızan zehirdir; İçteki şeyin dışa yansıması farklı değildir. Hayat kalbin aynasıdır, Kalpte olmayanı ayna, hak adına yansıtmaz, eğri çubuğun doğru gölgesi olmaz. Onun için,  Allah’a gerçek bir kul olmak adına iman ederek kalpten başlıyoruz imtihana, dolayısıyla ibadet ve itaatin start noktası da yine orasıdır. Olgunlaşmak,  gelişmek, ilerlemek, yaklaşmak, yakınlaşmak, sevgiyle boy vermek,  muhabbetle yoğrulmak,  aşkla pişmek,  sırlara vakıf olmak, ebedi alemi temaşa etmek,  ihsana ulaşmak, izzete kavuşmak, kısacası kamil bir mümin olmak ancak hakiki bir imanla, oranın ıslah edilmesiyle mümkündür.


Peygamberimiz (s.a.v.) kalpteki baskın görüşün kalbi nasıl etkilediğini şöyle ifade ediyor: “Pürüzsüz ve içinde kandil yanan kalp müminin kalbidir. İçinde hem imanı hem de nifakı barındıran kalp karmaşık kalptir. Oradaki iman tatlı su ile beslenen yeşil bakla gibi, nifak ise kan ve irinle beslenen çıban gibidir. Bu iki (su ile kan- irin) baskın çıkarsa kalp onun hükmünü giyer”.(başka bir rivayete göre bu iki maddenin hangisi baskın çıkarsa kalbi denetimi altına alır)(9)


Ancak bazen olur ki kalp, tasdik etmeden, onaylamadan azalardan bazı davranışlar zuhur eder, kalbe rağmen zuhur eden bu davranışlar yapmacıktan öte ye geçemez,  Böyle, hükmü olmayan davranışların ilgili insanı sorumluluk altına sokacağı muhakkaktır. Bu bağlamda kalpteki imanın zıddı azalarda görünürse, bu ancak taklidi bir davranış olur, taklitte de rahatlık olmaz, içerisinde huzuru barındırmaz, taklitte aldatma ve aldanma vardır. Bir insan kalbi ile inanmadığı halde, dili ile inandığını söylese o insan Allah katında mümin sayılmaz. Nitekim böyleleri için yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah’a va ahiret gününe iman ettik derler hâlbuki onlar mümin değillerdir.”(10)  


Biz iman edene,  aynı zamanda Müslüman oldu deriz.  Çünkü aralarında çok sıkı bir ilişki söz konusudur, amel imandan bir cüz olmamasına rağmen bazen birbirinden ayırmak, ayrı düşünmek mümkün değildir. İmanın yeri kalp olduğu gibi, teslimiyetin (amelin) yeri de azalardır. İman, mümin olmanın,  amel, teslim olmanın yani Müslüman olmanın adıdır. Öyleyse her mümin aynı zamanda müslümandır. Ancak her Müslüman, mümin değildir diyebiliriz. Çünkü teslim olmak ve onun gereklerini yapmak bazen istemeyerek, zoraki,  farklı gaye ve niyetler nedeniyle yerine getirilebiliyor, Böyle bir teslimiyetin insana sağladığı gerçek manada bir faydası olmaz. Çünkü bu teslimiyet, kalpten tamamen bağımsız bir teslimiyettir; kalpte karşılığı olmayan münafıkane bir teslimiyettir.


“Bedeviler, ‘ iman ettik’ demektedirler (Ey Muhammed) de ki, ‘Siz iman etmediniz fakat İslam olduk deyin, çünkü iman henüz kalplerinize girmedi”(11) Ayeti kerimesi bunu ifade etmektedir.


On üç yıllık vahyin, Mekke dönemine baktığımızda inen ayetlerin çoğunluğunun imanla ilgili olduğuna şahit oluyoruz. İlk önce imanın kalplere yerleşilmesi murat edilmiş, sindire, sindire pürüzsüz bir kabul sağlandıktan sonra(Medine döneminde) ameli meseleler emir buyurulmaya başlanmıştır. Bu da gösteriyor ki önceliğin iman olması, bu imanın da şüpheden, tereddütten taklitten alabildiğine uzak olması İslam’ın en önemli önceliğidir.


Evet, imansız amel, kökü olmayan ağaca benzer, amelsiz iman da dalı budağı kurumuş, yaprakları solmuş meyve vermeyen ağaç gibidir.

Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) iman nedir diye sorduklarında oda şu cevabı vermiştir: “İman, seni dünyada mesut yaşatacak bir ahlak, Allah’ın haram kıldıklarından vaz geçirecek bir takva ve cahillerin cehaletinden uzak tutacak bir hilmdir yani vakur bir duruştur”(12)


Evet, iman hayatın anlamı, hakikatin en bariz numunesidir, karanlıklara nur, görünmezlere göz, bilinmezlere ilim, çıkmazlara çıkış yoludur, insanın fıtratıyla buluşmasıdır her şeyden önce.  İman cevap aranan sorulara illede bir cevap olsun diye değil, her şeyin bizzat anlamıyla buluştuğu, şu kainatta zaten verilmiş cevapları okuyarak, onları hayata nakşederek imtihanda başarıya ulaşmanın adıdır. İman bir başlangıç olduğu halde hayatın her safhasında kendini göstermeli, madem iman bir nurdur, o nurun aydınlattığı yer insanın hayatıdır. O, madem bir güneştir, ondan faydalanmak ancak hayatın perdelerini açmakla, gafleti yıkmakla mümkündür. İman hayatın ruhudur, kalbe hapsedilmiş bir ruh, hayatı asla ikame ve inşa edemez.


Birçok ayeti kerimede imandan hemen sonra amelin zikredilmesi gösteriyor ki, imanla amel adeta bir birini tamamlayan, iç içe girmiş, bazen biri birinin şekline bürünmüş, bazen biri ötekinin hakikatine sarmalanmış iki unsurdur. İman bir defa olabilecek şey de değildir. İmanın devamı, onu her türlü hastalıktan kötülükten, tehlikeli virüslerden korumakla mümkündür.  Kalpteki imanın ışığının sönmemesi için ibadet gereklidir. İmanın gıdası ibadet ve zikirdir. Aksi taktirde zayıflaması, güçten kuvvetten düşmesi, zamanla sönmesi içten bile değildir. Onun aydınlığını,  mahiyetini kayıp etmesi sinede adeta taşınamaz ağır bir yük halini alır.


Bunu M. Akif ne güzel ifade etmiştir:

“imandır o cevherki, ilahi ne büyüktür

  imansız yürek sinede yüktür”


Peygamberimiz (s.a.v.), imana hayatın yansımasının gerekliliği hususunda, imanla amelin ayrılmaz iki önemli unsur olduğuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “İman çıplaktır, onun örtüsü takva, süsü hayâ ve meyvesi ilimdir”(Rumuzul ehadis)


Bir cenazede de şöyle duada bulunmuştur: “Allahım içimizde yaşattığın kimseleri islam üzere yaşat, aramızda vefat ettirdiklerini ise iman üzere vefat ettir”(13)

Yüce Allah’ta: “Ey iman edenler! Allahtan nasıl korkmanız gerekiyorsa öylece korkun, sakın sizler müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin”(14) buyurmuştur.


Evet, iman, teslimiyetsiz kuru bir söz; teslimiyetsiz amel, şuursuz taklidi birer davranışlar yığınıdır. Gerçek bir kulluk, asla imansız olamayacağı gibi, şuurlu ve akıllı bir varlık içinde itirazsız teslimiyet şarttır.


Bunun daha da ötesi vardır ki, biz buna, imanda da amelde de zirve diyoruz. Bunun adı ‘İhsan’dır yani Allah’ı görür gibi yaşamak. Onu bu gözlerle gerçek mahiyetinde göremiyor isek de o bizi görüyor.


İman, İslam, ihsan, bu üç temel unsur yüce dinimiz İslam’ın üzerinde bina edildiği en önemli kavramlardır. Adeta, kalpte başlayan teslimiyetle ve sadakatle devam eden ve Allah’a en yakınlığı yakalaya bilmek için ‘ihsan’ makamına yapılan yolculuğun adıdır. Bu yolculuk zorlu ve meşakkatli yolculuktur.


Cibril hadisi diye meşhur olan hadisi şerifi Hz. Ömer şöyle naklediyor: Bir gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanında idik, yanımıza beyaz elbiseli, nur yüzlü, üzerinde yolculuk alameti olmayan bir adam geldi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dizinin dibine diz çöküp oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı ve ellerini peygamberin dizlerinin üstüne koydu.


“Ey Muhammed islam nedir bana bildir” dedi. Hz. Peyganber: “İslam Allahtan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Allahın elçisi olduğuna tanıklık etmen, namazı dos doğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen  kabeyi ziyaret etmen(Hac yapman)” dır diye cevap verdi. O dam:

“Doğru söyledin” dedi. Adam Hz. Peygamber’e tekrar:

“Şimdi de bana imanı anlat” dedi. Hz. Peygamber:

“İman, Allaha, meleklerine,  kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir, yine kadere,  hayrına ve şerrine iman etmendir.” diye cevap verdi. Adam tekrar doğru söyledin dedi.


“Peki ihsan nedir onu da anlat” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

  

“İhsan, Allaha, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir, Sen onu görmüyorsan da o seni mutlaka görüyor”. O Adam:


“Doğru söyledin” dedi.

Sonra Hz. Peygamber bu gelenin Cebrail olduğunu söyledi.(15)


Taklidi ve tahkiki iman


Belki, bugün en fazla, hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir mesele bu. Alimler imanın bu yönünü, taklidi iman ve tahkiki iman diye iki bölümde incelemişlerdir.  

Taklidi iman: Bir insanın araştırmadan, incelemeden,  duyduğu ve gördüğü gibi; doğup büyüdüğü çevreden etkilenerek,  imani meseleleri, taklidi olarak kalben tasdik etmesi, inanmasıdır.


Tahkiki iman ise: Araştırma, teferruatlı bir şekilde öğrenme neticesinde neden ve niçin lerin cevabına ulaşarak elde edilmiş bir imandır. Burada kuranın ve sünnetin aydınlığında,  aklın kullanılması, iradenin, işin bizzat içerisinde olması söz konusudur. Tahkiki imanda sağlam bir şekilde ayaklar yere basmakta, kalple kabul gören imanın niye kabul gördüğü bilinmektedir. Tahkiki imanda bilmek vardır, anlamak vardır, akletmek vardır. Ancak taklitte, adından da anlaşılacağı üzere adeta başkalarının iradesine iradelerimizi bağlamak, onların onayladığını onaylamak,  onların gördüğünü görmek, duyduğunu duymak vardır. Burada edata insani özellikler, üstünlükler devre dışı kalmaktadır.


Allah muhafaza, bugün böyle bir Müslüman toplumda doğup büyümeseydik, acaba neyi taklit ederdik diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Böyle bir nimete kavuşmuş olmanın şükrünü de ihmal etmeden, küfrün, isyanın kol gezdiği, şeytanın ve havarilerinin her tarafta bütün oyunlarını sergilediği, dinimize diyanetimize, imanımıza her koldan saldırıldığı,   atılan şüphe tohumlarının kök saldığı bir zamanda niye ve neden inandığımızı bilmeliyiz.


Şunu unutmamalıyız ki bugün, hakkın ve hakikatin onurlu bir neferi olsak da, sahip olduğumuz imanın gücü, ancak bizim savuna bildiğimiz kadardır. Galipler galibi Allah’a inanmışız, ona imanı taklit edecek kadar bir gevşekliğin ve samimiyetsizliğin içerisinde olmamalıyız. Allah bizden kâmil bir mümin olmamızı istiyor. İhlasla samimiyetle yapılmış amel istiyor. Böyle bir payeye ulaşmak için,  Allah’ın rasülü örnek alınmalı, O taklit edilmelidir.  Çünkü Ona uymak bizzat Allah’ın emridir, O; yanılmaz, hata yapmaz, nefsinden konuşmaz, Allah’ın korumasında olan bir örnektir, önderdir. Ona uymak bizzat ibadettir, yeter ki ona uymak taklidi yani samimiyetsiz bir ittiba olmasın.


Allah’ın veli kullarını taklit etmek, onları örnek almak ta kuru bir taklit değil, tahkike ulaşmanın, olgunlaşmanın, kâmil bir mümin olmanın vesilesidir; onlar; duymayan kulakların,  duymasına, görmeyen gözlerin görmesine, katılaşmış kalplerin yumuşamasına, ıslah edilmemiş nefislerin ıslah edilmesine vesiledir.


Taklit tahkike götüren bir vesile olarak görüldüğünde iyidir, yeter ki kuran ve sünnetin ölçü ve kurallarının dışına çıkılmasın, aksi takdirde bakışlarımız anlamsız, duyuşlarımız duyarsız,  fikirlerimiz gayesiz, ibadetlerimiz lezzetsiz ve tesirsiz olur.


Esas yaratılış gayemiz olan ibadette son derece ciddiyet sahibi olmalıyız, her şeyden önce  ‘kendimiz’ olmalıyız. Hep ilerilerin hasretiyle bakışlarımızı hikmete döndürmeli, balların balını tatmalı, imandan tat alırken amelde zirvelere ulaşmalı, daha var mı çıkılacak yer, görülecek hakikat demeli, doydum, buldum, erdim dememeli;  hallettim, çözdüm hatasına düşmemeli. Şunu unutmamak gerekir ki; biz amellerimizle değil, Allah’ın rahmetiyle muamele görüyoruz. Yeter ki oraya götüren vesilelere sıkı sıkıyla bağlanalım, o rahmet kapısının tokmağını vurmak için değil, açmak için vuralım.


Evet, bu gün Müslümanların en büyük hastalığı, gayesi olmayan bir taklittir; adeta hastalık şeklini almış bir taklit... Küfürde ki, isyanda ki taklidin ne kadar tehlikeli olduğu herkes tarafından zaten bilinen bir gerçektir. Gördüğünüz gibi, bizim anlatmaya çalıştığımız, imanda ve teslimiyette yakalandığımız taklit hastalığıdır.


İman taklidi olunca, insan neden ve niye inandığını bilemeyince, belki, bunun neticesi olarak amellerde ki taklitte kendini bariz bir şekilde gösteriyor. Böyle bir insan çevresindeki baskın kabul edilen görüş ve düşüncelerle ibadetleri değerlendiriyor. Bu öyle bir boyuta ulaşıyor ki, hurafeler din, bidatler ‘olmazsa olmaz’ yapılması gereken şeyler olarak algılanıyor.  Bunlar dinin hayati önem arz eden emirlerinin önüne dahi geçiyor.  Böyle bir insan toplumda bu gibi yerleşmiş algıların, davranışların, inançların kuranda ki ve sünnetteki karşılığını görüp araştırmak, doğrusunu bulmak yerine, eline ve gönlüne tutuşturulduğu şekliyle hayatına tatbik ediyor. Yine ibadetler arasında da gel gitler ve zıtlıklar yaşıyor. İmandaki bütünlükte problemler yaşadığı gibi ibadetlerde de her şeyi yerli yerine koyamıyor,  ihlastan uzak, samimiyetten mahrum, şuursuz ve bilinçsiz bir ibadet anlayışıyla geçiriyor ömrünü.


Bu nenle de kılınan namaz fuhşiyattan ve münkarattan alıkoymuyor, rükûdaki tevazu, secdedeki yakınlık bizi almıyor kucağına; namazla doymayan gönüller, gıybetle dedikoduyla hak hukuk ihlalleriyle boşandıkça boşanıyor. Oruçla mide boş bırakılırken, teslimiyetteki staj, talim fayda vermiyor, nimetin kıymeti, öğrenilemiyor, çehreler hala fakirlerin yokluklarına doğru dönmüyor; o oruç sabrı öğretmiyor, bizi tutmuyor; zekatla mallarımız temizlenirken, gönüldeki kirlilik hala devam ediyor, veren el olmakta bize ‘vermeyi’ sevdiremiyor. Hac temizlemiyor, bir ümmet olma şuuru aşılayamıyor.  Kurbanla, kurbiyet peydah edilmeyince, kesilen sadece hayvan oluyor, nefis hala dimdik ayakta insanı kendine kul köle olarak kullanmaya devam ediyor.    


Evet, böyle bir anlaşılmazlığın girdabından kurtarmak için, özet olarak yapmamız gereken şey: ibadet ve itaatle kalpte ki imana takviye vermek, zikir fikir ve tefekkürle, tahkike ulaşmak, oradan da ıslah edilmeyen nefsi de ıslah ederek yekinle buluşmak, bilmediklerimizi de öğrenmek, bildiklerimizin hamalı değil uygulayıcısı olmak.


Kamil imana ulaşmak


Son olarak şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: tahkiki imana ulaşmak son nokta değildir, kamil bir mümin olabilmek için iyi bir mesafedir, ancak yeterli değildir. Bunun örneklerine yakinen şahit oluyoruz, nice insanlar var ki imani olarak bilinmesi gereken her şeye vakıflar, bilerek, görerek müşahede ederek inanıyorlar, ancak ibadetlerinde hala istenilen bir seviyeyi yakalayamamışlar. Bunun en önemli nedeni, nefisin imani meselelerde ikna edilmemiş olması. Tahkiki imanla beraber, nefisin imanı da önemli. Emmare seviyesindeki bu nefsi, mutmain bir nefis haline getirmek için ciddi bir gayret ve mucahede etmek, işin en önemli yanını oluşturmaktadır. Böye bir dereceye gelebilenler için yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim ihsan derecesine yükselerek özünü Allaha teslim ederse onun mükâfatı rabbinin katındadır”(16)


Şu hadise de çok ibret verici ve imrendiricidir: Haris B.Malik el Ensari, Rasülüllahın yanından geçerken, “Nasıl sabahladın ey haris” diye sorar. Oda: “Hakiki bir mümin olarak sabahladım diye cevap verir”. Bunun üzerine Peygamber şöyle der: “Ne söylediğine bir dikkat et, muhakkak her şeyin bir hakikati vardır, peki senin imanın hakikati nedir” Haris şöyle cevap verir: “Nefsim dünyadan yüz çevirdi, gecemi uykusuz gündüzü susuz kaldım, sanki ben açık bir şekilde Rabbimin arşına bakıyor gibiyim. Ve yine ben, ziyaretleşen cennet ehlini ve bağrışan ateş ehlini görüyor gibiyim.” Bunun üzerine Peygamber üç defa: “Ey Haris sen arif olup bu işi bildin ona iyice yapış” diye buyurdu.(17) Allah bu işi bilenlerden ve muvaffak olanlardan eylesin.(âmin) imanlarıyla, amelleri arasında uyumu yakalayan, inandığı gibi görünen, taklitlerden hayatını kurtarıp tahkike ulaşan nefsinin imanını sağlayıp, tam bir teslimiyetle ihsan makamında ömrünü geçirebilen ve o hal üzerine emanetini teslim eden kullarından eylesin(âmin)

Selam ve dua ile...

…………………………………….............

1( Nisa,36), 2(Hücürat,15), 3( Bakara,277), 4(Enam,82), 5(Bakara,161-162), 6( Feyzül Kadir,c. 1,s.,188), 7(Şirazi ve Deylemi, Hz Aişeden rivayet etmişlerdir), 8(Buhari,52; Müsli,1599), 9( Mükaşefetül gulup- Imam Gazali), 10(Bakara,8), 11( Hücürat 14), 12(Taberani,Mu’cemul-Evsat,hadis no.,5005), 13(Ebu Davut, Tirmizi), 14(Ali imran,102), 15( Müslim, iman,1,5,ı,37,40), 16(Bakara,112), 17(Taberani,3367)

 

Teslimiyet ve Şehadet Arzusu

e-Posta Yazdır PDF

Ölüm kaçışı olmayan bir hakikat, ‘inkarı’ imkansız bir gerçektir. Her fani bu gerçekle yüz yüze  gelecek “Yeryüzünde her canlı fanidir, yok olacaktır”(1) “Her nefis  ölümü tadacaktır”(2) Bu dünyada ki misafirlik son bulacak, imtihan bitip her imkan elimizden  alınacaktır. Bu dünyaya gelmek elimizde olmadığı gibi, gitmekte elimizde değildir. Halık-i Zülcelal istediğini yaratmaya muktedir olduğu gibi  almaya da muktedirdir.  Onun taktirinin önünde hiç bir fani asla söz sahibi olamaz. 


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: “Deki:”Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni  bilene döndürüleceksiniz o size bütün yaptıklarınızı haber vereceksiniz”(3)


Bilerek veya bilmeyerek  teslimiyeti yaşıyoruz aslında; güneşin doğmasın da dünyanın dönmesin de, rüzgarın esmesinde, nebatatın bitmesinde, şeklimizde, şemalimizde , daha nice şeylerde asla dahilimiz olmadan, rüzgarın önünde bir yaprak misali Allah’ın ayetlerinin bir tecellisi, hakikat aleminin bir numunesi olarak ölümle bu dünyaya  bir nokta, ebedi aleme  bir kapı oluyor,  o kapıdan geçiyoruz.


Madem cüz-i irademiz,  karşısında elsiz ayaksız kaldığı, aklın mantığın  güç ve kuvvetin  el bağladığı bu hakikatlar karşısında, teslimiyeti yaşıyoruz,  bunu gönülden bir bağlılık şekline dönüştürüp  irademizin eline verilen şeylerle,  tam bir kulluk bilinciyle  ne için yaratıldıysak o istikamette  huzurlu ve mutlu bir şekilde hayatımızı geçire biliriz.


Evet, niceleri vardır ki, boynu bükük, korku ve dehşet içerisinde,  gözü hala gerilerde, melül ve zelil bir şekilde teslimiyetten uzak,  istemeyerek ölüm köprüsünden geçip gitmektedir.  Kimide vardır ki,  sevenin sevdiğine, aşığın maşuğuna  kavuşması  gibi  -bu dünyada misafirlik sona ermiş, asıl vatana,  Allah’ın rahmetinden ümit var olarak, isteyerek- gönül rahatlığıyla geçmektedir bu kapıdan. Ahiretten  umanlara ölüm vuslattır, ancak inançsız insanlarda ölüm istenmeyen, beklenmeyen bir ızıraptır.


Şair ne güzel anlatmış bu geçişi, gidişi: 

“Kimi nur, aşk, imanla, kimi tam takır gider

Kimi parlak bir inci, kimide bakır gider. 

Ey cihan tarlasından başak toplayan adam,

Köşkü, sarayı, hanı herkes bırakır gider.”


Yüce Rabbımız gerçek manada, kendini Allah’a teslim edenlerin emniyet içerisinde olacaklarını vurgulayarak buyuruyor ki: “Hayır kim(güzel davranış ve) iyiliklerde bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, onun Rabbı katında ecri vardır,  onlar için korku yoktur, ve onlar mahzun olmayacaklardır.”(4)


Evet, önemli olan Allah’tan aldığımız bu can emanetini, üzerine bir leke kondurmadan, kirletmeden, ona bir halel getirmeden, aldığımız gibi temiz ve duru bir şekilde yerine teslim etmektir.


“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz,” hakikatini kulaklarımıza küpe etmeliyiz de öyle yaşamalıyız. 


İnsan dünyada, Allah’ın rızası istikametinde ömrünü geçirirse, ölümünde de hak üzere olacağından ümit edilir, ancak ölümü düşünmeyen,  ölmeden önce hesap ve kitabını yapmayan, nefislerinin istek ve arzularına esir olarak ömrünü geçirenlerin ölümlerinin iman üzere olacağı tehlikededir. Ahirette de hesapları zordur.   Bu dünyada hesabını veremeyeceğimiz hiç bir işe girmemeliyiz,  her davranışımızı hakkın rızasına ayarlamalıyız.


Nasıl Bir Teslimiyet


Kuran-ı kerimde  Müslüman,  Allah’u Tealanın emirleri karşısında  mutlak bir teslimiyet  anlamlarına gelir.  Ama bu teslimiyetin sınırlarını  yine yüce yaratan çizmiştir, nerede ve ne zaman, nasıl ve neleri yapmamız gerektiğini peygamberler aracılığıyla bizlere bildirmiştir.


Her şeyin gerçek sahibi O. Biz ona inanmış, kalben tasdik etmişiz. O zaman direnmenin (haşa) onun emirlerini sorgulamanın anlamı nedir. İtiraz vari hareketlere girmek kayıp etmekten, cezaya müstahak hale gelmekten başka  bize neler kazandırabilir.  Yüce Yaradan bize verdiğini/ verdiğinden istiyor, hemde bunu bizim fedakarlığımız  olarak kabul ediyor. Ayrıca ona sonsuz ecir vadediyor.


Bir misal vermek istiyorum: Biliyorsunuz askere gidecek olan  birisiyle ilgili  teslim olma kelimesini kullanırız,  Ne zaman teslim olacaksın yani askerliği yapmayı ne zaman kabul edeceksin” diye. O da “falanca ay, falanca gün” teslim olacağım der.


Şimdi bu kardeşimiz askerliği yapmayı kabul ettiğinde bütün askeri kuralları da kabul etmiş demektir, komutanların emirlerini sorgulamadan yapacağına dair garanti vermiştir değil mi, ancak buna rağmen nizamiyeden içeri girerken nöbetçi subayını çağırsa, gel bakalım kağıt kalem getir ve yaz ben askerliği yapmayı kabul ettim ama içtimalara katılmam, denetimlerle işim olmaz, hele işin ucunda ölüm mü var, savaş mı var asla kabulüm değildir, yaz ve imzala derse, olur mu, belki okkalı bir tok yer komutanından  oradaki askerleri de üzerine güldürür.


Değerli kardeşim şimdi beni can kulağıyla dinle! sen akılla donatılmış, cüz-i iradenle aklını kullanıp,  menfaatini düşünüp, kelime i şehadet parolasıyla İslam kışlasına Müslümanlık ünü formasıyla girmiş, Allah’ın emrinde bir kul olmuşsun, Allah sana neyi emrediyorsa durma, duraklama yap. Yarın yaparım diye erteleme,Peygamberimiz: “Yarın yaparım, yarın yaparım diyen helak olmuştur” diye buyuruyor. Helak olur, cezaya çarptırılırsın


İslamı sadece namaz oruç, zekat hacdan ibaret görmek de doğru değildir. Elbetteki, Allah’ın emrini  yerine getirmek adına malımızın kırkta birini fakirlere vermek bir teslimiyet gereğidir. Ve hem malı temizlemek hemde bereketlendirmektir. Ayrıca fakirin hakkına riayettir. Beş vakit namazı kılmak; Allah’a  olan kulluğumuzu her an canlı tutmak, fuhşiyattan ve münkerattan korunmaktır. Hacla,  ömürde en az bir defa o mübarek yerleri ziyaret ederken hemde dünyanın her tarafından gelen Müslüman kardeşlerimizle görüşmek, buluşmaktır, mahşeri hatırlamak, hesabı canlı tutmak, günahlardan temizlenmektir. Senede bir ay tutulan oruçta teslimiyetin başka bir buudu saklıdır; sabır talimi vardır, nimetlerin kıymetinin yakinen görülmesi söz konusudur. Evet bunlar İslamın olmazsa olmaz emirleridir, mutat olarak yerine getirdiğimiz farzlardır. Bunları, anlamlarına uygun bir şekilde yerine getirdiğinizde -dikkat ederseniz- bu ibadetler  adeta,  sizleri  hayatın  bütün alanlarına, oralardaki sorumluluğunuza taşır. Başka bir ifadeyle:  İslamı sadece bunların şekillerinden ibaret görmek, hem   yukarıda saydığımız  ibadetlerin mahiyetine zıttır hemde İslamın hayatı kuşatan anlayışına. 


İslamın emirlerine bir bütün olarak bakmalı,  belirli emirlerini alıp ötekileri bir kenara bırakmak, umursamamak  teslimiyetin, kulluğun, anlamına kavuşmasına engel teşkil eder. İbadetlerimizde her an takva üzere bulunmalıyız;  Çıtayı geniş tutmalı,  arayı açmamalı, şüpheli şeylerden bile kaçınmalı,  ipin ucunu sıkı tutarken, şeytan ve nefise aman vermemeli. Zira her günah,  küçük görünen şeylerle, umursanmayan davranışlarla  insanın hayatına girer.  Belki, Allah’ı hatırlamayı değil, unutmamayı hedefimiz haline getirmeliyiz; unutulduğunda hatırlamak hatırlanınca bir daha asla unutmamak olmalı gayemiz. 


Allah’tan bir anlık gaflet ettiklerinde günah mı işledim diye tevbe ederler takva ehli insanlar. Allah’ın veli kuluna,  birisi soruyor: “Bugün Allah’ı ne kadar zikrettin”  o da diyor ki: “Hiç unutmadım ki”. çünkü o unutulursa, şeytanın hemen tuzağına düşülür, o unutulursa, kulluk adına her şey unutulur. 


Yüce Yaradan’a ibadeti bir borç ödeme samimiyetsizliğiyle değil,  kul olma şuuruyla, ihlas ve samimiyetle yerine getirmeli.  Hayatı tamamen Allah için yaşamalı, varlığını ve yokluğunu ona has kılmalı, yeri ve zamanı geldiğinde candanda geçmeli candanda, maldan da mülkten de, makam mevkiden de, “ Sen varsın sen bana yetersin, sen varsan gam yok, keder yok,  senin sevgin olmayınca,  senin muhabbetin bulunmayınca kalbimde,  hiçbir şey bana anlamlı değil, hiçbir şeyden de huzurlu olamam” demeli diye bilmeliyiz.


Yüce Rabbımız şöyle buyuruyor:  “Kim ihsanda bulunan(biri) olarak yüzünü( kendini) Allah’a teslim ederse,artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır, bütün işlerin sonu Allah’a varır.”(5)


Sadakatte, samimiyette zirveleri tutmuş , Sıddıkı ekber,  Hz. Ebu Bekir (r.a), Malının tamamını Allah yoluna sadaka  olarak verdiğinde, Peygamberimiz: “Ya Ebu bekir, evine, çocuklarına ne bıraktın” diye sorduğu zaman “Allah ve Rasülünü, onların sevgisini bıraktım” yetmez mi? Ya Resülellah diye cevap vermiştir.


Cennet kandili Hz. Ömer, Hz. Ebubekirle hayırda hep yarış halindeydi; malının yarısını Allah için verirken, o verdiğini kayıp etmek olarak görmüyor, kazanmanın vesilesi biliyordu. Yine  bir gün  hurma bahçesini gezerken o gün, ikindi namazını cemaatle kılamadığından, “bu bahçe beni cemaatle namaz kılmaktan engelledi” diyerek, o bahçeyi  şeytana misilleme olsun, belki, hatasını telafi etmek için Allah yolunda hiç tereddüt etmeden sadaka olarak veriyor. Malını verdiği gibi canını da veriyor  şehadet şerbetini içiyor.


“Şu orduyu  kim donatır ve techiz ederse, ona  cennet var” dediğinde Allah’ın Rasulü,  “o cenneti ben satın almak istiyorum”  diyerek,  950 deve, 50 at, ayrıca1000 dinarı Allah yolunda  vermekten  zerre kadar  tereddüt  etmedi Zinnüreyn lakaplı, meleklerin bile kendisinden haya ettiği  Hz. Osman (r.a). yine şehadet mertebesine kavuşarak ta teslimiyetin en zirvesini yaşadı. Sadakanın faziletini duyduklarında “veren el” olabilmek için ellerinde bir şey olmadığından   çalışıp çabalayıp  infak eden sahabelerin hayatıyla doludur asrı saadet. Bir kuru ekmeğini ikiye bölen, varını yoğunu kardeşleriyle bölüşen, üst üste günlerce oruç tuttukları halde evlerine gelen bir fakiri geri döndürmemek için, iftarlıklarını o fakire vermede tereddüt etmeyen sahabelerden ders almak adına ne yapıyoruz. 


Resülüllah(s.a.v.) bir güneştir, her şey nurunu, ışığını ondan almaktadır. Karanlıklar boyun büküp çekip gitmiştir o doğunca. Yıldızlar, gezegenler de ışığını ondan alır. O’nun ahlakıyla ahlaklanan, onun güzelliğini bezenen sahabeleri Resulüllah, gökteki yıldızlara benzeterek yolumuzu bulmak,  bu karanlık dünyada kayıp olmamak için  onların işaretlerine, onların yaşantılarına, onlar gibi yaşamaya davet etmiştir bizleri.


Daha nice Sahabeler Allah için her şeylerini ortaya koydular. Canlarını hiçe saydılar, o uğurda vermekten değil vermemekten, ölmekten değil ölmemekten korktular. Teslimiyet işte böyle Bir şeydir. Sevmek bedel isteyen,  ispat gerektiren bir davranıştır. Allah sevgisi, Rasülüllah(s.a.v.) muhabbeti  dünyaya postunu atanların işi değildir.


Akıllı insan odur ki,  ebedi alemi fani aleme tercih eder. Dünyadan vazgeçip ahirete yatırım yapar, dünya sevgisini kalbine yerleştirmeden, dine hizmet için sever, sevecekse de. dünyanın altında ezilmez, ondan Allah rızası istikametinde faydalanır. Öyle bir ölümü seçer ki  o ölüm  Meleklerin bile  bile imrendiği bir ölüm olur.


Kainatın efendisi(s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa  o kimse imanın tadını bulur.


1- Bir kimse Allah ve Resülüne başkalarından  daha sevgili olmak (canından, malından ve her şeyinden ziyade sevgili olmak)


2- Bir kimse sevdiğini yalnız Allah için sevmek.


3- Bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmek.”(6)


Yüce Allah  sözüyle özü bir olan,  girdikleri mesuliyetin sorumluluğunu bilen, teslimiyeti kayıtsız ve şartsız bir şekilde yaşayanları övüyor ve böyleleri hakkında buyuruyor ki: “Müminler içerisinde Allah’a verdikleri sözde nice erler vardır.  İşte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir.  Kimide ( şehitliği) beklemektedir. Onlar hiç bir şekilde ( sözlerini) değiştirmemiştir”(7)


Yine Peygamberimizde: “Kim Allah’tan şehitlik isterse Allah o kimseyi yatağında ölse de şehitlik mertebesine yüceltir”(8) buyurarak  bu yolda ihlasın, samimiyetin ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor. 


Evet Yüce Allah bizleri, emanet olarak verdiği her şeyle imtihan ediyor; bazen malla,  bazen evlatla, bazen  hastalıkla bazende canla. Taki samimiyetimiz ortaya çıksın,  imtihanda başarılı olanlar ayırt edilsin, Allah’ı ve Rasülünü sevenler, onlara yakınlığı isteyenler  belli olsun.


Bu uğurda fedakarlğı yüce Allah en kazançlı ticaret olarak görüyor ve buyuruyor ki: “Allah, Allah yolunda, çarpışıp öldüren ve öldürülen müminlerden, karşılığı cennet olmak üzere, mallarını ve canlarını satın almıştır. Bu onun üzerine  Tevrat İncil ve kuranda vaat edilmiş bir haktır, Allah’tan ahdine daha çok  vefa gösteren kim vardır. Şu halde yapmış olduğunuz  bu alış verişinizden, dolayı sevinin, işte büyük kurtuluş budur.”(9) 


Bu gibi müjdeler müminleri heyecanlandırmalı, bu yolda olmaya bu uğurda şehadet şerbeti içmeye  nefsimizi ikna etmeliyiz, yoksa kayıp edenlerden oluruz.

kazanmanın en güzel yolu, Onun uğruna  fedakarlıkta bulunmak, onun için canla başla çalışmaktır şüphesiz. Bizlerin gerçek sahibi O ( c. c). O (c.c.) istemese hiçbir şeyin bizlere faydası olmaz, o zaman bu ticaret, bizler için ağır bir imtihan olmasının yanında, O’nun rızasını kazanmak içinde bir fırsattır.


Dünyada bile ticaretle uğraşırken hep kazanmayı isteriz, günümüzü ömrümüzü adeta bu uğurda heba ederiz, yiyeceğimiz bir lokma ekmek için yapmadığımız fedakarlık, girişmediğimiz iş kalmaz. Hep dahasını isterken ömrün nasıl bittiğinin farkında olamayız,  kazandığımızı bile yemeden göçüp gideriz.


Ancak ahiret için bu hayat sermayesiyle,  dünya tarlasında, ne ekiyor, ahiret için nasıl bir yatırım yapıyoruz. Böyle bir teklif karşısında insan  kazanıyor hemde fani olan, aslında kendine ait olmayan şeyle ebedi alemi kazanıyor. “Allah’ın vaadi haktır,  sakın dünya hayatı  sizi aldatmasın ve o aldatıcı( şeytan) da  Allah hakkında sizi kandırmasın.”(10)  “Allah verdiği sözden dönmez.”(11) İnsanlar kalu belada, ruhlar aleminde verdikleri, kelime i şehadetle kabul ettikleri teslimiyeti yeter ki yerine getirsinler.


Halbuki Allah (c.c.)’hu  bu hususta bizleri defaatle uyarıyor: “Eğer Allah yolunda öldürülürseniz  veya ölürseniz, Allah’ın size lütfettiği,  mağfiret ve rahmet, onların biriktirdiklerinden,  daha hayırlıdır, And olsun ki  ölseniz de öldürülseniz de,  muhakkak Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.”(12)

Allah yolunda öldürülenlerin diri olduklarıyla ilgili de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, aksine onlar diridirler, ancak siz fark edemiyorsunuz.”(13)


Evet şehitler sağdırlar, Allah tarafından rızıklandırılmaktadırlar, onlar Allah’ın özel misafiridirler,  şehitler cennete istedikleri yerlere giderler,  şehitlere  şefaat yetkisi verilmiştir. şehitler için peygamberlerin bile gıpta ettiği makamlar vardır. Peygamberimizin (s.a.v.) buyuruyor ki: “Muhammedin nefsi  kudret elinde olan Allah’a  yemin ederim ki, , isterim ki Allah yolunda,  cihat edip öldürüleyim,, sonra yine cihat edip öldürüleyim, sora yine cihat edip öldürüleyim”.(14)


Başka bir hadisi şerifinde ise şehadet mertebesine ulaşan bir insanın önü alınmaz   bu istek ve arzusunu  şöyle ifade ediyor:


“Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehit böyle değil. O mazhar olduğu ikramlar sebebiyle,  yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.”(15)


Sahabede Şehadet

Arzusu


Sahabeler, şehadet şerbetini içebilenlere,  verilen müjdeleri duydukça,  böyle bir mertebenin  önemini anladıkça, adeta onu elde etmek için bir birleriyle yarıştılar, hep cihada katılmayı arzuladılar,   bu hususta önde olmayı, önce ölmeyi  bir ikram ve lütuf olarak gördüler.


Tabi oldukları nurdan ilham almışlardı. Fedakarlığın zirvelerdeki bayrağını, teslimiyetin esintileriyle, dalgalandırmanın nasıl olacağının talimini, stajını ondan görmüşlerdi çünkü.

O eşsiz Önder (s.a.v.) daha  çocuk yaşlarındayken arkadaşları oyuna davet ettiklerinde, “Ben oyun oynamak için mi yaratıldım” diyerek  ta o zamandan itibaren büyük olmanın yollarını göstermiştir insanlığa.


Onun içindir ki, o  asrı saadetin çocukları bile savaşa katılabilmek için  ayak parmaklarının uçlarına basarak  boylarını uzun gösteriyorlardı, aslında  kocaman yüreklerini gösteriyor, O savaşa katılmayı şiddetle arzu ediyor, geri kalmayı ise  içlerine sindiremiyorlardı.


Hele bunlardan, Semüre bin Cündep ile Rafi bin Hadic vardı ki adeta bugünün büyük cüsetli insanlarına ders olacak samimiyetlerini ortaya koymuşlardır.


Resülüllah Uhut harbi için savaşa katılacakları tesbit ederken, Arkadaşı Rafi bin Hadic’in harp için seçildiğini ancak kendisinin seçilemediğini duyup bir soluk babasının yanına varıp, “Halbuki ben onu güreşte yenerdim” diyerek  Semüre bin Cündeb’in yakınması, dillere destan bir hadisedir.


Babası durumu Resülüllah’a anlattığında Rasülüllah (s.a.v.), “O zaman güreş yapsınlar da bakalım” diyerek güreş yapmalarını istemiş, neticede Semüre bin Cündeb’in galip geldiğini gördüğünde de onunda savaşa katılmasına müsade etmiştir.


İhtiyar sahabiler bu kervandan geri mi duracaklar. durmadılar da; onlarda genç görünmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyor dim dik duruyorlardı, ta ki Rasülüllah cihada onları da seçsin.


Ayağı sakat olduğu için, çocukları, harbe katılmasını engellediğinden, Rasülüllah (s.a.v)’e varıp, “Ben şehadetin kokusunu duyuyorum” ancak  oğullarım Müsaade etmiyor  diyerek  savaşa izin isteyip,  katıldığı harpte kokusunu duyduğu, şehadet şerbetini içen Hz. Amir  İbnu’l Cemuh,  başka bir yürektir asrı saadetten.(16)


Yine, Resülüllah konuşmasında,  Müslümanları cihada teşvik ederken,  o etkili ve tesirli konuşmasının neticesinde “Ah ne kadar güzel, cennetle aramızda bir nefeslik mesafe kalmış, demek ki cennete gitmek için Allah yolunda  çarpışıp şehit olmak kafi.. diyen,  sonrasında,  torbasından çıkarıp hurmaları  yemeye başladığında” “şu hurmaları yeyinceye kadar yaşarsam bu uzun süredir” diyerek  hurmaları elinden fırlatıp düşman saflarına dalıp, orada şehadet şerbetini içen, Umeyr bin Humam’ın cennete kanat çırpışını her Müslümanın bilmesi gerekir herhalde.(17)


Uhut savaşı öncesi Abdullah bin Cahşın,  Sa’d bin Ebi Vakkas’a: “Gel savaştan önce bir dualaşalım, ben dua  edeyim sen amin de sen dua et ben amin diyeyim.”  diye  sözleşmesi  şehadete ne kadar da susamışlığın bir göstergesi olsa gerek.


Abdullah bin Cahş şöyle dua ediyor : “Allah’ım benim bugün karşıma güçlü bir düşman çıkar onunla kıyasıya çarpışayım, sonra o beni öldürsün,  bununla yetinmeyip karnımı yarsın,  kulaklarımı, burnumu kessin,  ve ben o halimle huzuruna çıkayım,  sen bana “sana verdiğim azalarımı,  ne yaptın” dediğinde,  bende: “Ey Rabbim  emanet olarak verdiğin o azaları yerinde kullanamadım,  hakkını veremedim,  senin huzuruna çıkmaktan haya ettim,  bunun için onları senin Rasülünün yoluna, senin yoluna harcadım.” 


Sa’d bin Ebi Vakkas diyor ki: “Ben bu duaya içimden amin demek gelmedi, ancak öyle sözleştiğimiz için ‘amin’ dedim,  vallahi duası da  kabul oldu,  akşama doğru gördüm ki şehit olmuş,  burnu ve kulağı kesilmiş,  bir ipe sarılmış sallanıyordu.”(18)   


Evleneceği  gecenin sabahında,  cihat çağrısını duyup,  yıkanmadan cünüp olarak savaşa katılıp,  melekler tarafından yıkanan, el- gasil lakaplı Hz. Hanzala’nın  hayatında neyi öncelediği,  neyi bilinç altına yerleştirdiği,  neyi beklediği bizlere  -düşünmek için-  nede büyük bir derstir.(19)


Ya Hz. Halid bin Velid! yaklaşık yüz savaşa katılmış,  vücudunun bir çok yerinden yara almış,  ancak ölüm hastalığına yakalanarak yatağında ölmüş. Böyle bir samimiyet inşaallah ona da şehadet mertebesini kazandırmıştır herhalde.


Beni Süleym kabilesinde sa’d isimli kahramanın cihat denince hayatta  en fazla arzuladığı şeyi bir an ahirete ertelemesi ne büyük bir  fedakarlıktır: Sa’d çok fakir olduğundan kimse kız vermiyor, ancak  Rasülüllah (s.a.v)’in araya girmesiyle  Amir bin. Veheb kızını vermeyi kabul ediyor,  tam  isteğine kavuşacak çarşıda düğün hazırlığı yaparken  bir nida duyuyor “cihada” diye. Hiç  durur mu sa’d zaten düğün için başkalarının verdiği bir miktar parayla bu sefer savaş için gerekli hazırlığı yaparak tereddütsüz koşuyor harp meydanına,  düşmanla amansız bir şekilde çarpışıp Rasülüllahın kucağında şehadete kanat çırpıyor.  Rasülüllah (s.a.v) bir ara ağlıyor, sonra gülüyor, ve biraz sonra başını başka tarafa döndürüyor.


Sahabeler soruyorlar Ya Rasülüllah böyle yapmanızın sebebi nedir ki. Resülüllah o kahraman sahabenin neleri geride bıraktığında aslında ne büyük lutuflara mazhar olduğunu  şöyle anlatıyor.


“Sa’d’a sevgim ve merhametimden dolayı önce ağladım, havz-ı kevsere doğru uçtuğunu görünce güldüm, huriler sa’d geldiğinde etrafına toplandıklarında da yüzümü döndürdüm” gidin Amir bin. Veheb’e  söyleyin ki Allah sa’d’ı onun kızından daha hayırlısıyla evlendirdi.”(20)


Evet daha nice örneklerle de göreceğimiz gibi şehadet sahabede bir  tutkuydu,  o tutku Allah’a olan önü alınmaz bir aşk,  dizginlenemeyen bir sevda,  dost doğru bir istikamet, sarsılmaz bir teslimiyetti. 


Allah bizleri de onların cümlesine ilhak eylesin karını zararını düşünen akıllı kullarından eylesin (amin) 

Selam ve dua ile vesselam.

........................................................

*(Mahmut Sami Ramazan oğlu Camii İmam Hatibi)

1( Er-rahman26), 2(Ankebut,57), 3(Cuma,8), 4(Bakara,112), 5(Lokman,22), 6(Müslim, 1/26), 7( Ahzab,23), 8( Müslim, İmare,156-157), 9(Tevbe,,111) , 10( Fatır,5), 11(Ra’d,31), 12(Ali İmran,157-158), 13(Bakara ,154), 14( Buhari Müslim), 15( Buhari, Cihat,s..21; Müslim, İmaret,108), 16(bkz., İbnü Hacer-Beyhaki,Sünen c.9,s.24), 17 (Müslim, İmare,145), 18 (bkz. Hakim,II,274-Taberani), 19 ( bkz. Biharul- Envar,20/57), 20 İslamı anlatıyorum, s.133-137 (Mustafa  Necati Bursalı), Tuğra neşriyat

 

İnsanın Hilafet Sorumluluğu

e-Posta Yazdır PDF

Eşrefi mahlûk olan insan


Halife olarak yaratılan insanoğlu, cisim olarak şu yeryüzünde belki, bir zerre kadar, şu alem de bir nokta mesabesinde bile değilken,  ruhen ve manen alemlerin taşıyamayacağı kadar ağırlıkta, dünyalara sığmayacak kadar büyüklüktedir. Çünkü o, Allah’ın ruhundan ruh üflediği bir mahlûktur.


Çok necis ve hakir görünen, bedenden hemen atılan bir menidir belki başlangıcı, ancak yaratan tarafından nice şereflere layık görülmüş, Allah’ın seçtiği çok özel bir konuma, ağır bir görev ve sorumluluğun başına getirilmiş,  hilafet gibi bir makama tevdi edilmiştir. Nice hikmetleri kendisinde barındıran,  adeta bu âlemin özü, öz deni, mevcudatın hulasası ve hayatın ruhudur.


O; kendine akıl denen ulvi bir nimet verilerek, hayvanlardan ayrılmış, nefis denen bir düşmana muhatap kılınarak ta meleklerden farklı kılınmıştır.

İmtihana tabi tutularak da hayvani ve nefsani özelliğiyle, rabbani yönünü temsil eden ruhi ve insani özellikleri arasında akıl ve iradesiyle tercih yapmaya tabi tutulmuştur. İşte insan bu iki zıt kutup arasında gelip gitmektedir. Allah’ın, asıl muradının tecellisine,  meleklerin insanın hilafetindeki anlayamadıkları hikmetlerin vuku bulmasına sahne olmuştur.


Yüce Allah bu iki yönünü şöyle ifade etmektedir: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısı kıldık.” (Tin, 4-59)


Evet, insana verilen bu güzellik, muhafaza edilmedikçe, yaratılış gayesi istikametinde  hayata yön verilmedikçe, insanın aşağıların  aşağısına  düşeceği  gerçek bir vakıadır.


Bu bağlamda insan aklını kullanır, iradesinin hakkını vererek, şeytan ve nefsiyle mücadele ederek o temiz fıtratını korur, yüce Yaradan’a teslimiyetini gösterir, Allah’a ibadet ve itaatle ruhunu besler ve büyütürse meleklerden üstün duruma çıkabilir, nefsinin peşine takılır, ilgi ve alakasını dünyaya döndürürse hayvanlardan da aşağı duruma düşer. zelil ve hakir bir hayat sürerek dünyasını da kayıp eder ahiretini de. (Allah muhafaza) 



Her şey ona hizmet ediyor, ya insan…



İnsan aslında çok cahil, çok da zalimdir. Düşünceden yoksun, ferasetten mahrum, hakikatten uzak bir şekilde hayatını sürdürmektedir çoğu zaman. Yanında yöresinde ayan- beyan cereyan eden hakikatleri bir türlü görememekte, bile bile bataklıkta çırpınmaktadır.

Bir düşünse insan, niye yaratıldığını, başıboş serserice hayat sürmenin anlamsızlığını, bir iğnenin bile abes yere yapılmadığını, yerde sürünen bir böceğin bile gayesiz olmadığını, uçsuz bucaksız şu âlemde görevi olmayan hiç bir şeye rastlanılmayacağını... Kendine hizmet için, etrafında pervane gibi dönen, şu mahlûkatın niye döndüğünü, güneşin üzerine gülerek doğduğunu, toprağın bağrından çeşit çeşit meyveleri çıkarıp sunduğunu, ağaçların ellerini -bin bir türlü meyveleri- ikram etmek için uzattığını, yükünü taşırken itiraz etmeyen hayvanatı  hem karada hem havada hem denizde yürüten, uzayları gezdiren sahip olduğu akılı, kendini takip eden koruyucu melekleri,  dağı taşı daha nice şeyleri düşünse bir, anlayacak: Allah’ın nimetlerini saymak la bitirilemeyeceğini ve Anlayacak, kendisinin neden gönderildiğini şu dünyaya.


İnsanı başıboş zannetmek, ona bu dünyada basit bir görev biçmek, hayatı anlamsız bilmekten, şu dünyayı inkâr etmekten daha da vahimdir.


Anlayanlar ve ibret alanlar için yüce yaratan buyuruyor ki: “Ya sizi ancak boş yere yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız.” (Mü’minûn, 115)


Hilafet gibi bir görevle onurlandırılan insana, her şeyi emrinin altına verildiğiyle ilgili bir ayeti kerime de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ın göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetleri açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz, insanlardan, Allah katında hiçbir bilgisi olmadan doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışanlar vardır.” (Lokman,20)

Başka bir ayeti kerimede ise: “Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda düşünenler için dersler vardır” (Casiye,13) buyuruyor.


Şu kâinatta her şey insana hizmet ediyor. Allah mahlûkatı insan için, insanı ise kendisi için yaratmıştır, Kâinata sığmamış, zaman ve mekandan münezzeh olan Allah, sevgisiyle insanın kalbine sığmıştır. Onu kendine kul olarak layık görmüş, hilafet cübbesi giydirmiştir. Her şeyi onun emrinin altına vererek, vereceği görevin ağırlığını hissettirmiştir, merhamet ederek kuranı mübinin de görevini hatırlatmıştır. Taki gaflette olmasın,  aklını kullanıp kendine, özüne dönsün, nimetlerin sarhoşluğuna kapılıp isyan etmesin, başka şeylerin kulu değil hakkın kulu olsun, şerefliyken şerefini onurluyken onurunu, kulken kulluğunu, akıllıyken aklını, farklıyken farklılığını, izzetliyken izzetini kayıp etmesin.


İnsanın yaratılış gayesini, başıboş olmadığını bir ayeti kerimede ise Yüce Allah şöyle ifade ediyor: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (başka bir şey için değil) (Zariyat, 56)  


İnsana kâinatın meyvesi dedik ya bir tohumda saklıdır ağacın bütün müfredatı, plan ve programı, o tohum buluşunca toprakla, aslına dönünce, tevazu ile toprağa karışınca, yani nefsini ve benliğini aradan çıkarıp özüyle toprak olunca, kocaman çınarlar büyütür üzerinde. Belki o tohum nice güller çiçekler olur, meyveye durur. Anlamsız mıdır  ‘küçüktür diye’ o tohum, ağaç kökleriyle, bağlanır toprağa, toprak onu besler ihtiyacı olanı verir. Yürür tavizsiz yılmadan usanmadan, gövdeye, asıl gayesine ulaşır; dallar budaklarla serpilir. Yapraklarla hazırlanır asıl gayeye. Çiçeklerle müjdeler verir, o müjdenin hemen akabinde meyveye durur, vuslata kavuşur/kavuşturulur. O kök anlamsız mıdır, o yaprak, çiçek gayesiz midir? Ya insan! İşte o, bazen bir tohumdur, dünyayı imar ve ıslah etmek için,  bazen bir meyvedir Allah’a kul olarak...


Evet, halife olan insan imar ve ıslah edicidir bu dünyada, yapıcıdır, onarıcıdır, birleştiricidir, sevendir, sevilendir, merhamettir, yardımdır, bazen bir ıstıraptır, karanlıkta kalanlar için, bazen sevinçtir sevinenlere,  sevileceklere. Bazen tevazudur, görünüşte insana aslında Allah’a. bazen ağlamaktır ağlayanla,  bazen gülmektir tebessümle, ümit ederek. Bazen bir Müslümanın çığlıklarıyla fırlamaktır, dünyanın her yerinde inleyen bir mazlum için.  Bazen düşenin eli, inleyenin iniltisi, sızlayanın sızısı. Bazen Allah düşmanlarının, bozguncuların korkusudur. Paramparça olmuş Müslümanların ölmemiş,  çıkmamış canıdır. Bazen dik duran, dikleşmeyen, asaleti kendinden bilmediği hilafetiyle. Bazen başı yerden kalkmayan Allah’ın en yakınıdır.  Hulasa o yıkan değil yapandır,  çünkü O Allah’ın yeryüzündeki halifesidir.


Ancak gel gör ki günümüzde insanlar insanlığından uzaklaştılar, özünü kayıp ettiler, kendilerine yabancılaştılar, adeta karanlığa gömülmüş cahiliye dönemini aratmayacak asrımızda,  insanın bütün kötülüklerin müsebbibi olduğuna nasılda şahit oluyoruz.  Zulüm kıtalar da kol geziyor, bir küçük menfaatleri uğruna dünyayı cehenneme döndüren de yine insanoğlu, kardeş kardeşin gırtlağına sarılmış, sokaklarda kan gövdeyi götürüyor; güçlü olanların haklı ilan edildiği bir dünya da yaşıyoruz,  nice entrikalarla dünyayı yaşanılmaz hale getiren insanlık, bugün can çekişiyor. İslam adına dahi kan dökülüyor, çoluk çocuk, yaşlı masum demeden, önüne geleni öldürmeyi,  yok etmeyi cihat zannediyorlar. Müslümanlar, şeytanın ve havarilerin kurduğu tuzaklarda, İslam düşmanlarının yazdığı senaryoda, kendine altın tepside sunulan,  rolü oynuyor. Bunları kahvesini yudumlama rahatlığıyla yapıyor bunları maalesef.


Çünkü Müslümanca nasıl olunur, mümince tavır neyi gerektirir bir türlü anlayamadık, bana necilik -sıkışılınca- insanların hemencecik kaçtığı kapı haline geldi, vurdumduymazlık iliklerine işledi, baş belli değil ayak belli değil, tefrika tohumları boy verdi, kök saldı, her tarafta birlik- dirlik bozuldu düzen alt üst oldu, şuur kayıp oldu akıl, izan iflas etti, kısaca insan halifeyken köle durumuna düştü, kendine hizmet edene; dünyaya ve nefsine hizmet eder duruma geldi.


Evet, bu duruma yeniden bir dur demek gerek, yani yeni bir can suyu, yeni bir can gerek, Allah’ın ruhundan ruh gerek,  peygamberin( s.a.v.) hayatından yeni bir nefes gerek, misakımızı hatırlamak biatimizi yenilemek gerek, sorumluluğumuza yeniden dönmek, hilafet yükünü yeniden yüklenmek gerek.


Yeryüzünün halifesi insan*


“Hani Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti, Melekler orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin oysa biz seni devamlı övüyoruz ve taktis ediyoruz. Dediler, Allah, ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim dedi” (Bakara 30)


Meleklerin, insanın hilafetindeki hikmetini anlayamamışlar. İbadet ve itaatse onlar zaten bunu yapıyorlar, ancak yine de belki insanlardan önce var olan bozgunculuk yapan cinlerle mukayese yaparak, yada insanların,  fesatçılık çıkarıp yeryüzünde kan dökecek mahiyette olacaklarını kavramış olduklarından olacak ki “kan dökecek birisini mi yaratacaksın halife olarak” diye sormadan edememişler, ancak onlara bunu sorduranda yüce Allahtır. Her işini hikmet üzere yapan Rabbimizin bunda da kim bilir nice hikmetleri saklıdır.


Evet, onun bildiğini biz bilemeyiz, Allah’ın kimsenin ibadetine ihtiyacı da yoktur. Ancak, yapılan ibadet ve itaat,  yapanın onur ve şahsiyetini yükseltir.  Allah’a Allah olduğu için boyun eğmeli, kul olmanın manası budur, ona teslim olunduğunda, asla onun razı olduğundan şüphe etmemeli. Zaten bizim bildiklerimizde halık-i zülcelalin bildirdiklerinden başka ne ki. 


Sonra ayetin devamında:

“Ve Âdeme bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi, eğer sözünüzde samimi iseniz,  bunların isimlerini bana söyleyin dedi”


“Cevap verdiler sen münezzehsin öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur, şüphesiz sen hem bilensin hem hakimsin, Allah “Ey adem onlara isimlerini söyle dedi. Âdem isimlerini söyleyince, , Allah ben göklerde ve yerde görünmeyeni biliyorum sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim diye size söylememiş miydim,” dedi

Meleklere Âdeme secde edin demiştik, iblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu” (Bakara31-34)


Evet, insanın eksik ve kusurlu tarafları olmasına rağmen, kabiliyeti donanımı, eşyaya müdahale etme ayrıcalığı veriyor.  Bu ne cinlerde nede meleklerde bulunan bir özelliktir. Yeter ki bu müdahale, hakkın emirlerine karşı olmasın.


İşte ayeti kerimede ifade buyurulduğu gibi, hilafet görevinin insana verilmesinin görebildiğimiz hikmeti, meleklerle insanların arasında yapılan bu imtihan neticesinde daha iyi anlaşılıyor.  


İnsanlar öğretilen isimleri sayarken melekler sayamayıp, kabul ediyorlar Allah’ın alim-i mutlak olduğunu, her şeyin hükmünün ona ait olduğunu. Burada, insanlar imtihanı kazanırken sorumluluğu da sırtlarına alıyorlar.


Bir ayeti kerimede bu ağır emaneti insanın nasıl kabul ettiğini bizlere anlatıyor: “Biz emaneti,  göklere, yere ve dağlara teklif ettik, bunu yüklenmekten çekindiler,( sorumluluğundan) korktular, onu insan yüklendi, doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.” (Ahzap, 72)        


Allah insana nice bilmediklerini öğretmiştir. Bu sayede insan bu özelliğiyle Allah’ın dinini, her tarafa duyurabilir, dünyayı değiştire bilir, devletler muvazenesinde de dünyanın her yerine hak ve hakikatin adını duyurabilir,  insanların hidayetine vesile olabilir, yanlışlığı haksızlığı hukuksuzluğu


Önleyebilir, düzen nizam ve intizamın temsilciliğini böylece fevkalade yerine getirebilir.     


Bir düşünelim! Ne kadar ağır bir görev ki hiç kimse bu sorumluluğu almaya yanaşmıyorlar. İnsan kabul ediyor. İşte asıl imtihan bundan sonra başlıyor. Zira secde etmeyen, insanın yüceltilmesini yükselmesini kabul etmeyen, kibir ve gururla Allah’ın dergâhından kovulan iblis (Şeytan) kıyamete kadar bizi bu yoldan alıkoymaya çalışacak.


Şeytan nefsani yolları kullanarak, insanı aldatmaya çalışır. Menfaatine olduğunu düşünüp doğru yolda olduğunu zanneden insan bu sefer Allah’ın verdiği salahiyeti, sınırsız kullanabileceği yanılgısına düşer. Bu sefer meleklerin tereddüt ettikleri, hep bu dünyada ıslah ediciler gibi değil de, karıştırıcı zulmedici yıkıcı rol oynamaya başlarlar. Ancak bunu da asla kabulde etmezler “biz ıslah edicileriz derler” 


İnsan bir defa nefsinin ona kötülüğü emrettiğini, her şeyi yanlış gösterdiğini çok iyi bilmeli, kendini bilmeyen Rabbini de bilemez, bu sefer hayal dünyalarında hiç hakları olmadığı halde kendilerini padişah ve kral zannetmeye başlarlar böyle insanlar; her şeyin asıl sahibi halikı Zülcelal’i unuturlar, unuttuklarından Allah’ta onlara kendilerini unutturur. Nice zalimlikleri yaparlar nefislerine, bile bile ateşe koşuştururlar. Cezaya müstahak olurlar.


Böylelerinin durumu, tabiri caizse, padişahın koltuğunda, bir günlüğüne oturulmasına izin verilen bir hizmetlinin, kendini bir an padişah zannedip, fesatçılarında kulağına fısıldadığı, “sen çok farklısın yetkilerde elinde” telkinleriyle oraya buraya emirler yağdırması, çok disiplinli olan bu sarayın düzen ve intizamını huzur ve sükûnetini bozmasından, insanın bu dünyada kendini unutması, haddini bilemeyişi daha ahmakça daha cahilcedir.


Bu yolda nelere dikkat etmeli


İnsan yeryüzünde hayatını devam ettirirken, her hal ve hareketini Allah için yapacak, ondan referans almadığı hiçbir işe girişmeyecek. Kanun, nizam, yönetmelik diye kılı kırk yaran bir müdürün, valinin hassasiyetinden daha çok hassasiyet sahibi olacak. Daha baştan bir şey yapmadan “dur bakalım yapacağım bu iş kurana, sünnete uygun mu değil mi?” diye inceden inceye araştıracak,  uygunsa yapacak, yoksa “asla asla” deyip mesuliyetinin ağırlığını düşünecek. Sevecekse Allah için sevecek, buğz edecekse de Allah için buğz edecek, vermesi, alması oturması, kalkması her şeyi Allah için olacak. 


Mahbubun da, matlubun da Allah olacak, yaptığı hiçbir işi, hiçbir görevi asıl yaratılış gayesinin önüne geçirmeyecek, Hayatının orta yerine koyduğunda kulluğunu, dünyevi her işini de bu ana caddeye çıkan tali yollar olarak görecek. Keyfince yaşamak için olmayacak yemesi ve içmesi, ibadet edebilme güç ve kuvvetine kavuşmak için olacak. İşte böyle bir istikamette yol aldığımız da, bu ağır görev ve sorumluluğun bilinciyle hareket etmiş oluruz.


Hilafet görevini yerine hakkıyla getirebilmek için bir diğer önemli unsur sorumluluğu hissedebilmektir, bu da doğal olarak insani melekelerin hastalıksız olmamasıyla alakalıdır. Bu melekeler tam işlevini yapamadığında, kulluk hususunda İslami emirlere karşı pek duyarlılıklar yaşanmaz o insanda. Hassasiyetleri körelmiş, imanları zayıflamış, kalpleri kararmış olanlar hiçbir şeye berrak, bir şekilde bakıp, doğru değerlendirme imkanı elde edemezler. (bknz. Araf, 179) Kendilerine bahşedilen bu hayatın karşılıksız verildiğini zannederek,  aslında alınmış olan bu sorumluluğu kabul etmezler.


Duyarsız vurdumduymaz tavırlarla hayatı huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşayacaklarını zannederler. Kalabalıklar içerisinde yalnızlıklar yaşarlar, böyle insanları Allah’ta kendi hallerine bırakır, koruyucuları da olmaz kollayıcıları da.


Peygamberimiz bir hadisi şerifte buyuruyor ki: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz eliniziz altındakilerden sorumlusunuz, yönetici bir çobandır, Erkek aile halkının çobanıdır, kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır, hepiniz çobansınız ve çobanlık yaptıklarınızdan mesulsünüz” (Buhari, Nikah, 91)


İnsanlarla ilişkilerimiz sadece dünyevi şeylerle ilgili değil, ahirete dönük olmalı. Madem bu dünyanın yaratılış gayesi Allah’ın emrini hayatımıza hakim kılmak, o zaman her davranışlarımızda ki niyetlerimizde buraya endeksli hale getirmeliyiz Mesela insanların ahlaksızlıkları en büyük derdimiz olmalı, namaz kılmayanı namaza başlatmak hedefimiz olmalı, içki içenin acısını yüreğimizde hissetmeliyiz. Allah’ın koyduğu düzeni bozan, onun kanunlarını umursamayan, bu nedenle insanların huzurunu ve mutluluğunu baltalayan, ahiretlerini tehlikeye sokan hiçbir bir davranış, öyle vurup geçilecek umursanmayacak kadar küçük bir şey olarak görülmemeli. Unutmamalı ki her kes bu geminin içerisinde, bu gemi batarsa herkes batar. Komşuda yanan bir yangını görmemezlikten gelmek ne kadar ahmakça bir davranıştır değil mi?


Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse, onu eliyle düzeltsin, eğer buna gücü yetmiyorsa,  diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. Buda imanın en zayıf noktasıdır” (Müslim, İman,78- Ebu Davut, Salat,248)

Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın asla bir Müslümanın söyleye bileceği bir söz olamaz.


İnsan her şeyden önce sosyal bir varlıktır, yani insanın yalnız hayatını sürdürmesi mümkün değildir. Her halükarda birbirleriyle ilişki içerisinde olmaları zaruridir. İşte İslam aslında bu ilişkilerin bütünüdür. Hele bu ilişkiler Müslümanlar arasın da daha farklı bir boyutta dır. Bir vücudun uzuvlarının yakınlığı neyse bir binanın tuğlalarındaki ahenk, kenetlenme neyse oda odur. Yeryüzünü, imar ve inşa etmenin, Allah’ın hükümlerini hakim kılmanın, anlamıyla buluştuğu işte bu noktadır.

Bu saydığımız hasletler birbirleriyle bağlantılı şeylerdir, biri ötekinin bazen içine girmiştir,  öteki berikini tamamlamıştır. 


Hele ihlas ki yapılan amellerin neticesinin yegâne kriteridir. Şöyle diyelim, yapılan ameller Allah’ın huzurun da arz edilirken, bu süzgeçten geçer,  onay alırsa kabul edilir,  almazsa reddedilir. Emek ve gayret neticesinde yaptıklarımızın ve ettiklerimizin hasılat terazisidir ihlas.


Peygamberimiz buyuruyor ki: “Ameller niyetlere göredir” (Müslim, İmare,155)

Çünkü ameller ancak niyetlere göre muameleye tabi tutulur.


Öyleyse dünyaları dahi güllük gülistanlığa çevirsen, gül bahçesine döndürsen, hakkın hakikatin gür sesini, dünyanın en ücra köşelerine duyursan, bunları Allah için yapmamışsan yada, niyetlerinde -hafifte olsa- bir bulanıklık varsa, asla uhrevi menfaat elde edemezsin.


Bu yolda en önemli bir noktada şu;  Allah’ın hükümlerini ilk önce insanın kendi hayatına hakim kılmasıdır. Bu hususta yüce Allah uyarıyor: “Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz” (Saf,2)  çünkü insan kendini aşabildiği kadar başkalarına ulaşır. Nefsine söz geçiremeyen bir insan nasıl olur da yeryüzünün hilafetine layık olabilir orayı imar ve inşa edebilir. Hem böyle bir insanın iddia ettiği davasında, samimi olması da mümkün değildir. Bu; düzeni bizzat kendi bozan kargaşa çıkaran, sonra başkalarını kanun ve nizama davet eden bir padişahın durumuna benzer. İnsan sözüyle özü bir olmalı, kalbinin kabul ettiği hakikat mutlaka azalarda kendini göstermeli, çünkü her davranış kalbin onayını almadan asla gerçekleşmez, eğer kalp kabul etmediği halde bir şey ifade edilmişse de, yaşanmışsa da buda taklidi bir davranış olur. Niyeti farklı yöne dönük bir davranıştır.


Birde bu ulvi görevi yerine getirirken, suret-i haktan görünen, nefisin ve şeytanın tuzaklarına düşmemeli Zira yüce Allah: “Şüphesiz şeytan size düşmandır, sizde ona düşman olun” (Fatır,6) buyururken peygamberimizde nefisle mücadelenin önemini belirtmek için: “Hakiki mücahit nefsine karşı cihat açan kimsedir” (Tirmizi, Cihat,2) diye bizleri uyarmıştır.


Diyelim bir insan namazını kılmıyor, yada onu geçirdiğinde ıstırap duymuyorsa,  zekat vermiyor, cihat görüntüsünde malını mülkünü dağıtıyorsa burada da niyette problem olacağı muhakkaktır. Yada dünyayı düşünürken, orayı ıslah etmeye çalışırken kendi ailesini unutmuşsa, evine Allah’ın dinini hakim kılmak adına hiçbir şey yapmamışsa burada da niyette bir problemin olacağı muhakkaktır.


Bir başka nokta sabır ve tevekküldür. 


Yüce Allah kuran-ı Mübin’inde: “Yoksa siz Allah içinizden cihat edenleri, belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan, cennete gireceğinizi mi sandınız” (Ali İmran,142) Başka Ayette : “Sen en sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, Ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir, Doğru yola girecekleri en iyi o bilir” (Kasas,56) buyuruyor.


Bizler Allah’ın memurlarıyız,  merhameti sonsuz olan Allah bir kuluna asla taşıyamayacağı yükü yüklememiştir, o nedenle Yüce Yaradan yaptığımız işin neticesine değil, o amelin bizdeki niyetine bakar. O meselede insanın iradesinin hakkını verip vermediğine bakar, biz birer vesileyiz, Allah’ın kanunlarının yeryüzünde hakim hale gelmesinde. Sonuç Allah’ın elindedir. O dilemese sebepler aciz kalır. O dilemese kalplerde iman güneşi doğmaz,  elimizden geleni yapıp tam bir teslimiyetle ona bağlanmalıyız, sabır belki acıdır, ancak sonucu selamettir. Sabrın tersi teslimiyetsizlik ve -haşa- Allah’a güvensizliktir.  Böyle sorgular bir sabırsızlık insanın imanını dahi tehlikeye sokabilir (Allah muhafaza.)


Allah bizleri sorumluluk bilinciyle yaşayan kullarından eylesin (Âmin)


* Not: Hilafet kelimesi kuranda, arkasından gelen, geride kalan yerine geçen, sonradan gelen ve yönetici anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda İslam da halife yüce Allah’ın hükümlerini insanlar üzerinde, yeryüzünde uygulayan kimsenin sıfatıdır.

.........................................................................

(Mahmut Sami Ramazanoğlu Camii İmam Hatibi)

 

İnsanın Kendine Yaptığı İyilik TEVBE

e-Posta Yazdır PDF

Hata ve kusur insanın tinetinde, yaratılış hamururunda bulunan bir özelliktir. Nerede insan varsa orada mutlaka hata ve günah vardır. Ancak Peyganberler Allah’ın özel koruması altında  olduklarından, onlar bu durumdan istisnadırlar.


İnsan, nefis ve şeytan gibi azılı düşmanlarla  imtahana tabi tutulmuş, buna nedenle  kulluk vazifesini yerine getirebilmeleri  hususunda  kendilerine yol yordam gösterilimiştir, buna rağmen eşrefi mahluk olan insan bazen yaratılış gayesini unutur. Bir anlık gaflet, basit bir sapma, küçük bir ihmalkarlık dahi  onu hemen günahın kucağına atar..


İmamı gazali Hz. diyorki:

Şer ademin tinetinde hayırla birlikte yoğrulmuş, kuvvetli bir hamurdur, onu ancak iki ateşten biri kurtarabilir, nedamet ateşi  yahut cehennem ateşi. insan cevherini şeytan ve nefisin kötülüklerinden korumak için,  yakmak zaruridir. Bu durumda insana düşen bu iki ateşten kolayını seçmek” yani  kalbimize bir kor gibi düşen pişmanlıkla yakmak günahlarımızı.


Peyganber Efendimiz bir hadisi şerifinde: “İnsan oğlunun hepsi günah işler, günah işleyenlerin en hayırlısı (işlediği günaha pişman olup) tevbe edenlerdir”(1) buyuruyor.


Yüce Allah’ta kurtuluş vesilesi olarak tevbe kapısını gösteriyor, merhametinin genişliğiyle bütün müminleri oraya davet ediyor ve buyuruyorki:


“Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a  tevbe edinizki kurtuluşa eresiniz”(2)


Madem günahtan tamamen korunmamız imkansızdır. İstikamet üzere yürüdüğümüz yolda, düştüğümüzde, sürçtüğümüzde, belki yüzü koyun yere kapandığımızda çamura, toza, toprağa, ise, kire bulandığımızda, bize düşen, akıllıca davranıp hemen  düşdüğümüz yerden doğrulup üstümüzü başımızı silkeleyip, yolumuza devam etmektir. Sonra o hatadan ders çıkarıp daha dikkatli, bastığımız yeri görerek, hata ve eksiklerimizi telaffi ederek, kur’an’ın rehberliğinde, Resülüllah’ın önderliğinde hakkın rızasına ulaşmaya çalışmaktır.


Evet, hata her insanda bulunan bir özellik olduğu halde, tevbe etmek,  ancak akıllı ve erdemli insanlara ait bir ayrıcalıktır. Onun için  insan her zaman kendini muhasebe etmeli, hatasını anlamalı, kibirden ucuptan korunmalı, aziyetini itiraf etmeli, haddini aşmamalı, yarın herşeyin hesabını teker teker vereceğini unutmamalı, günah işlediğinde onun ızdırabıyla adeta inim inim inlemeli, çıkış yolu aramlı, tevbe kapısına koşup, mağfiret kurnasından yıkanmalı.

Kainatın yaratılış  sebebi  Allah’ın Resülü(s.a.v.)  bile oraya koşarken bize durmak yaraşırmı?


Biz neyimize güveniyoruz


Kainatın efendisi (Aleyhisselatü vesselem)bile: “Vallahi ben  Allah’ın Resülü olduğum halde bana nasıl muamele yapılacağını bilmiyorum.”(3) buyuruyor. Örnek, önder Rasul bu haliyle aslında  insanlığa sorumluluk telkin ediyor, ümitlenip, yaptıklarımıza güvenip kulluğumuzu unutmamamız gerektiğini anlatıyor.


Belki onun gereği olarak ta  günde ‘yetmiş defa,’ bir başka rivayete göre ‘yüz defa’ tevbe ettiğini ifade ederek bizlere örnek oluyor.(4)


Halbuki onun günahımı varki tevbe ediyor, isyanımı varki Allah’dan mağfiret talep ediyor bir düşünelim!


Yine başka bir zamanda kendisine: “Allah senin geçmiş gelecek günahlarını bağışladığı halde bu kadar fazla ibadetle niye kendini yoruyorsun” dediklerinde, ‘Şükreden bir kul olmayayımmı”(5) cevabını vererek, Allaha, Allah olduğu  için ibadet yapılması gerektiğini ifade ediyor. Yoksa  ne şekilde olursa olsun yaptığımız ibadetler birşeylerin karşılığı olsun diye yapılmaz, hiçbirşeyin karşılığınıda zaten yerine getiremez. Yapılan ibadetler O’nun rızasından başka bir şeye bağlanırsa bir anlam da ifade etmez. Kulluk severek yapılan bir şey olduğunda kıymet arz eder. Zoraki yapılan ibadet değil, şükreden bir kul olmaktır asıl olan. Sevmekte gönülden olduğunda kıymetlidir. İbadet ihlasla yapıldığında anlamlıdır. Tevbeyse pişmanlık olduğunda tevbedir

Bir yönüyle baktığımızda tevbe ibadettir aynı zamanda, hemde her an yapılması gereken, özellikle günahlardan hemen sonra yapılan bir ibadet.. Günahlardan pişmanlık duymanın zamanı olmaz takdir edersiniz ki... tevbeyle yakınlaşmak sözkonusudur    Allah’a. O’na dönmektir, hemde ondan gayrı herşeyi arkada bırakıp dönmektir. Geriye bir daha dönmemek üzere dönmek.


Nasıl bir tevbe


Yüce Allah buyuruyorki: “Ey müminler Allaha içtenlikle tevbe edin”.(6)


Biz buna nasuh tevbesi diyoruz. Nasuh tevbesi bir daha dönmemek üzere; tevbenin bütün şartlarının yerine getirildiği, samimiyet ve ihlasla yapılan, sağılan sütün memeye geri dönmediği gibi bir daha günahlara dönülmeyecek olan tevbeye denir.


Peyganberizin (s.a.v.) de “Günahın keffareti nedamettir.”(7) buyuruyor.  


Pişmanlık tevbenin özüdür, Ruhudur, o olmadığında tevbe asla sözden öteye geçmez ve insana da faydası dokunmaz. Hz. Alinin ifadesiyle, dil çabukluğu yalancılığın almetidir. Eyleme dönüşmeyen tevbenin hesabını bile vermek mecburiyetinde kalabiliriz. Böyle bir tevbede tevbeye muhtaçtır büyüklerin ifadesiyle. zira sözle ifade edilen pişmanlık yerine getirilmemiştir; dille kabin farklılığı sözkonusu  olduğundan ikiyüzlü davranılmıştır. hemde yalana tevessül edilmiştir. Tevbe ahde vafanın gereğidir. Tevbe bataklıktaki, karanlıktaki bir insana uzanan, rahmanın elini tutmaktır. tevbe aciz olanın kadiri mutlak olana itirafıdır. Tevbe günah zilletinden kulluk izzetine tekrar kavuşmanın yoludur. Azılı düşman şeytan ve nefise karşı kararlı bir duruş sergileyip Allahın dostluğunu kabul etmektir. Şeytanca tutumlardan vazgeçip, Ademce bir birdiriliş, temizleniştir.


Mevlana Celaleddin Rumi gerçek bir tevbeyi ne güzel anlatmış:

“Allah’ın lütüf ve keremine sığınırım düşüncesiyle, nefsin isteklerine uyup günah işleme, tevbe için bir yanlış ve pişmanlık gerek, tevbeye bir şimşek ve bulut gerek, gönül şimşeği çakmaz, göz bulutu yağmur yağdırmasa, öfke ve günah ateşi nasıl söner”(8)


Evet pişmanlıktır dedikya tevbeyle ilgili. Ancak pişmanlıkta öyle ‘ol’demek le olabilecek Bir şey de değil elbetteki, bu doğrudan insanın imanıyla, Allah’a karşı teslimiyetiyle günahlar karşısındaki hassasiyetle alakalı bir şey; bazı insanlar için küçük görünen bir hata bile inim inim ,inleme, gözyaşı dökme sebebiyken  başka birileri için büyükmü büyük günah bile yerinden kımıldama nedeni olamayabiliyor maalesef


Böyle, günahlarla  gönülleri, kararmış, hissiyatları körelmiş, insani özelliklerini kayıp etmiş olanlar  ne, gercek manada  günahlardan pişman olurlar, nede yaptıkları tevbeyle girdikleri sorumluluğun gereğini yerine getirirler.


Halbuki kainatın efendisi: “İyi ameller seni sevindiriyor, kötü ameller (günahlar) üzüyorsa sen müminsin”(9) buyurarak günah karşısında mümin olmanın kriterlerini ortaya koyuyor.

Arifler sultanı Bayazıd-ı Bestami bir veliden tevbe nin nasıl olması gerektiğini sorduğunda o Allah dostu, kabul olacak, günah illetinden insanı kurtaracak  tevbenin tarifini şöyle yapıyor:


“Tevbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırırsın, gönül havanına koyarak tevhit tokmağıyla güzelce hamur edersin, aşk ateşiyle içine bir mikterda muhabbet balı katarsın, sonrada sabah akşam, hamd ve sena kaşığı ile yemeye devam edersin artık sende günah illetinden bir şey kalmaz”


Böyle bir tevbe  görüldüğü gibi ancak şartları gerçek manada yerine getirmekle mümkündür.her ibadetin  nasılki şartları varsa tevbenin kabul olmasınında bazı şartları vardır.Bu şartların birisinde bile eksiklik sözkonusu olursa o yapılan tevbe  Allah tarafından kabule şayan tevbe olmaz.


Bir tevbede bulunması gereken şartları ise şu şekilde ifade edebiliriz:


1- İşlenen günahdan dolayı pişmanlık duymak.


2- O işlenen gunahı terk etmek.


3- O gunahı bir daha yapmamaya karar vermek.


4- Kul hakkını ,ilgilendiren bir günah sözkonusu olduğunda  ise o kul hakkını ödemek ve helallik istemektir..

Ancak, Allah tevbe etmeyenleri de zalim olarak nitelendiriyor ve buyuruyorki.


“Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(10)


Evet hemde kendi kendine zulmeden bir zalim... Onun için  günahlarla isyanlarla tevbe kendi kendimize reva gördüğümüz zulümden vazgeçip, kurtuluşa koşmaktır.


Belki  Hz Ademin ve  eşinin, hatasını anlayıp “Ey rabbim biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz,  ve bize merhamet etmezsen biz mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz... (11) dedikleri; Hz Musan’ın: “Rabbim ben nefsime zulmettim beni bağışla diye yalvarıp...(12) yakardığı  bir samimiyetle..


Tevbe kendimize yaptığımız en büyük iyiliktir. Tevbe, günahlarla O rabbımızdan kaçıtığımızda / uzaklaştığımızda pişmanlıkla yine  ona sığınmaktır.  


Evet başka kapı yok gidilecek. günahlar çok, imtihan ağır. Sorumluluk büyük, öyleyse “Ey Rabbim beni benden daha iyibilen, beni benden daha çok seven,  bana, benden daha çok yakın ve  merhameti olan Allah’ım, bana merhamet et, Sen beni kapından kovarsan  ben kime gideyim, sen beni affetmezsen, kim affedebilirki, bu kadar günah kütlesini ancak senin engin rahmetin eritebilir” diye dua dua yalvarmalı ve o tevbenin gereğini de yerine getirmeli.


Allah kulunu çok seviyor


Devamlı  hata işleyen, asi bir evlat bile annesinden hem  korkar, hemde yine onun koltuğunun altına sığınır değilmi; hem ağlar, hem sızlar, hem de ondan medet umar; dolu dolu gözlerle, alttan alttan annesinin kendisini affetmesini bekler, elini omuzuna uzatmasını, bağrına basmasını gözetler. Annede asla evladının hata ve kusurlarını ifşa etmez, kimseye anlatmaz sokak sokak yaymaz, cezavermeyi gönülden istemez. gözü gönlü hep onun saadetindedir. Kapıyı yüzüne kapattığında dahi  hep o kapının vurulmasını, pişmanlık duyup, evladının  evine dönmesini bekler. Gözü dışarda, kulağı, kapının tokmağında oradan gelecek “anne ben geldim beni affet ben çok hata işledim biliyorum” pişmanlık ifadelerindedir.


Halbuki Rabb’ımız bize bir annenin evladından daha çok merhametli, Ömer b. Hattap anlatıyor: müminlerle müşrikler arasında yapılan bir savaş sonunda  bir esir grubu Hz. Peyganbere geldiler, bu sırada bir esir kadın bir o yana bir buyana koşarak çocuğunu arıyordu. Çocuğunu esirler arasında bulup hasretle bağrına bastı emzirmeye başladı bunu göre Allah’ın Rasülü:  “Ne dersiniz bu anne çocuğunu ateşe atarmı” dedi bizde : “Hayır vallahi atmaz” dedik. Hz peygamber devamla: 


“Allahın kullarına merhameti. Bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha fazladır.”(13)

Onun içindir ki yüce Allah :

“O kullarının tevbesini kabul eden, günahları bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir”(14) diye kendisini tanıtıyor


“Şüphe yok ki tevbe edip iman eden, ve salih amel işleyen  sonrada doğru yol üzere devem eden, kimse için son derece affediciyim.”(15) diyerek sadık bir tevbeyle, halis  bir niyetle kendisine dönenleri affedeceğini ilan ediyor.


“(Ey peyganberim)deki: ey kendilerine yazık eden kullarım Allahın rahmetinde ümit kesmeyin  Allah bütün günahları bağışlar çünkü o çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”(16) diyerekte günahların çokluğuyla asla ümitsizliğe düşmemeyi, onun rahmetinden ümit kesmemeyi emir buyurarak açılan merhmet kapısına kullarının koşmasını, o engin mağfiretiyle temizlenmelerini  istiyor, böyle insanlardan razı olacağını  bildirerek te  buyuruyorki:


“Şüphesiz Allah çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever”(17)


Hemde öyle seviyor ki  “Aziz ve celil olan Allah  gece günah işleyene sabaha kadar, gündüz günah işleyene de, tevbe etmesi için akşama kadar (ramet) elini uzatıyor,güneş batıdan doğuncaya kadar bu böyle devam ediyor”(18)


Evet, yüce Rabbımız kulunun yalvarmasından da hoşlanıyor. Çünkü bazen  Allah için yalvarmak, yakarmak, ağlamak sızlamak ta ibadet hükmündedir belki gaflet içerisinde yapılan ibadetten de daha makbuldür. Çünkü günahlardan ızdırap duymak taklidi bir davranış olamaz, dökülen göz yaşları pek yalan söylemez.. Bu nedenle yüce Yaradan’a yakınlaşmaya daha fazla vesiledir böyle bir durum.


Bir kulun Yüce Allah’tan isteğeceğini sabırla istemesi, hep o kapının aralanmasını boynu bükük bir vaziyette beklemesi, gözünü ayırmadan oradan gelecek rahmet esintilerini gözetlemesi, onun merhametini celbeden en önemli vesiledir. Bunun neticesi olarak kimbilir belki, “Ey kulum başını kaldır bu imtihanı kazandın mükafat olarak günahlarını tamaman affettim, belki onları sevaplara tebdil ettim” müjdesi olacaktır.


Hem, affederken, hemde seviniyor yüce Yaradan, kulunun tevbe etmesine. Bakın Peyganberimiz buyuruyorki:


“Kulunun günahlarına tevbe etmesinden dolayı Allah’ın sevinci, sizden birinizin ıssız çölde devesiyle giderken, onun üzerindeki yiyecek ve içecekler ile birlikte elinden kaçırması üzerine bir ağaç altına gelerek ümitsiz (ve bitkin) bir halde yaslanıp yattığında devesini yanıbaşında görmesi üzerine, devenin dizginini tutarak sonsuz sevincinden yanlışlıkla, ‘Allahım sen benim kulumsun ben de senin Rabbinim’ dediğindeki sevincinden daha çoktur.”(19)


Evet, hiç sevinmeye muhtaç olmadığı halde seviniyor. Aslında o ‘sevgiyle’ kulunu sevindiriyor...


Öleyse...


Issız çölde  ihtiyaçların doruk noktaya ulaştığı, muhtaçlığın derinden hissedildiği bir zamanda, kendini  huzura, saadete taşıyacak, o çöllerde heba olmaktan kurtaracak, umutsuzluğa umut, güvensizliğe güven veren bir binek, vasıta yakalıyorsun aslında kayıp ettiğini buluyorsun tevbeyle, bunu sen  pişmanlıkla bahşedilen, tevbe diye isimlendirilen af ve mağfiret kapısı olarak düşün. Sevinmezmisin, seni sevdiği için. Bunu sana bahşedeni sevip tevbeyle ona dönmezmisin.


Hem tehlikelerle dolu bu yolda yüceler yücesi  olan onun korumasına giriyorsun, ihtiyacın olanlara kavuşuyorsun, ruhunu doyuruyor, imanını güçlendiriyor, teslimiyetini pekiştiriyorsun ve kaldığın yerden kulluğuna devam ediyorsun


Evet kardeşim ıssız çöllerde olan sensin unutma, yolun uzun, hem tehlikelelerle dolu. Hedefin büyük, hayallerin var yine bir yerlerde yorulup göz kapakların kapandığında, acziyetin seni sarmaladığında, Rabbına sığın.  düşmanların pusuya düşürüp  günaha sürüklediğinde onun büyüklüğünü anla ve ona tam bir teslimiyetle dön. Dönde  sana çok düşkün olan Rabbınıda sevindir, sende sevin.

.................................................

*(Mahmut Sami Ramazanoğlu Camii İmam Hatibi)

KAYNAKÇA

1 (İbni Mace, Züht,30.), 2 (Nur,24/31), 3 (Mecmauz, Zevaid,9/302), 4 (Muslim, Zikir4212.IV,2076), 5 (Buhari, Müslim, Tirmizi), 6 (Tahrim,66/8), 7 (Rumuzul Ehadis,s.339), 8 (Mesnevi,c.,2), 9 (Ahmet,IV,397,V,251), 10 (Hucurat,49/11), 11 (A’raf,7/23), 12 (Kasas,28/16), 13 (Müslim, Tevbe,1,1 ıv, 2102), 14 (Şura,25)”, 15 (Taha,20/82), 16 (Zümer,39/53), 17 (Bakara;2/22), 18 (Müslim), 19 (Müslim, Tevbe 1.)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL