Abdullatif ACAR

Amansız Düşman Nefis Ve Onun Terbiyesi

e-Posta Yazdır PDF

Allah (c.c.) üç çeşit canlı türü yaratmıştır: Melekler, akılla donatıldığı halde kendilerine nefis verilmemiştir. Azgın istek ve arzuları yoktur. Her daim Allah’a ibadet ve itaat halindedirler. Hayvanlara da nefis, azgın istek ve arzular verildiği halde akıl ihsan edilmemiştir. İnsanlar ise hem akılla donatılmış, hem de nefis ve şeytan musallat kılınmıştır. Deniyor ki: İnsan aklını kullanıp nefsin istek ve telkinlerine kulak vermese, nefsini aklın iradesine bağlar, hakkın rızasına ayarlarsa bu yolda mücadele edip başarıya ulaşırsa, meleklerden üstün duruma gelir. Şayet akıl denen ulvi bir nimeti, nefis denen süfli bir düşmanın esaretine sokar, onun peşinden sürüklerse de hayvanlardan da daha aşağı duruma düşer. Zaten insanın imtihanı akılla nefis arasında cereyan etmiyor mu ki?

Nefis, hayra mani, akla zıttır. Aklın dediğini kabul etmez. Aklın ölçüsüyle ölçülmez, mantığın terazisinde tartılmaz, kendi başına buyruk hareket eder. Nefis şerrin sembolü mürüvvet perdesinin yırtılmasının baş amilidir. Akıl, eşrefi mahluk olmanın, Allah (c.c.) tarafından muhatap kabul edilmenin, hilafet cübbesi giydirilmenin, yetki ve sorumluluk sahibi kabul edilebilmenin sebebidir.  

Şimdi böyle insani bir melekeyi, hayvani sıfatın emrine verdiğinizde, boyun bükülecek, ibadet ve itaat edilecek Allah’a, onun emirlerine kapıları kapatıp, Allah’ın hakkı olan kulluğu nefsinize yaparak, onu mabud edinmiş olmaz mısınız?

Abdullah İbni Abbas böyle bir gafletin girdabında olanları kastederek diyor ki:  “Nefis Allahtan başka tapılan ilahtır.” 

Yüce Allah’ta Kuran-ı Keriminde:

“Habibim o nefsin arzusunu kendine ilah edineni gördün mü?”(Casiye,23) diye buyurarak nefise uymanın insanı nasıl tehlikelere sürükleyeceğine dikkatleri çekmiştir.

Birçok ayet-i kerimede akletmeyi aklı kullanmayı, onun yol göstericiliğine başvurmayı onunla hakka, hakikata ulaşmayı emir buyuruyor yüce yaradan. Çünkü Akıllı olmak bunu gerektiriyor. Bu da nefisle mücadeleyi şart koşmaktadır. Çünkü nefis insanın aklına galebe çalarsa, akıl işlevini yapamaz.

İmtihanda başarılı olmak, yüklendiğimiz görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirmek, Kalu beladaki verdiğimiz sözümüzün arkasında olabilmek, kelime-i şehadetle kabullendiğimiz teslimiyetin gereklerini uygulamak, nefsimizle amansız bir şekilde mücadele etmekle mümkündür. Nefisle mücadele hayatımızın en zor mücadelesidir, bedel isteyen fedakarlık, kararlılık, samimiyet, ihlas gerektiren bir mücadeledir.

Peygamberimiz (s.a.v.)  ashabıyla bir gazadan dönerken buyurdular ki: “Küçük cihattan(cihad-ı asğard) büyük cihada(cihad-ı ekber) döndük” Ashabı Güzin efendilerimiz: Ya resülallah çok zorlu bir mücadeleden döndüğümüzü zannediyorduk bize büyük cihadın ne olduğunu haber verirmisiniz?”

Peygamberimiz (s.a.v.) bunun üzerine buyurdular ki:

“Büyük cihat nefisle yapılan cihattır”(Acluni,1.422;Beyhaki.297)

Sahabiler bundan sonra, kafirlerle yaptıkları cihattan döndüklerinde: “Küçük cihattan, büyük cihada döndük” derlerdi birbirlerine.

Evet, bir düşünelim! Öyle değilmi ki:  Ordularıyla kıtalar fethetmiş, nice surları yıkmış, dağları aşmış, vadileri geçmiş olduğu halde kendini aşamamış, nefsinin tuzaklarına düşmüş, onun istek ve arzularında boğulmuş insanları.

Düşünün!  Milyonlarca kitlelere hükmetmiş, onları emrinin altında istedikleri gibi evirip çeviren ancak kendi nefislerine söz geçiremeyen ne kadar çok insanın olduğunu.

Düşünün –sözüm ona- hürriyet adına ömrünü verip, hürriyete kavuştuğunu zannedip, nefislerinin pranga ve zincirlerinden kendini bir türlü kurtaramayanları... Namazında niyazında olup eli cebine gitmeyenleri... Defaatle hacca gidip bir fakirin kapısına varmaya gücü ve takati olmayanları. Elinden tespihi düşürmeyip o elle bir düşeni kaldırmak için yerinden dahi kımıldamayanları. Gözlerini yumup tefekkür görüntüsüyle takva ehli olduğunu gösterip nefislerine hafifden dokunulduğunda hemen parlayıverenleri. 

Düşünün! İlim yüklü alim ünvanlıyla, göğüslerini gere gere, başlarını dikerek, salına salına yürüyenleri. İlmini riya ve kibirlenmenin sebebi bilip, nefsinin dediğinin dışına çıkmayan hammalları.

Demek ki, burada sayamayacağımız kadar birçok örnekle de görüle bileceği gibi nefis öyle umursanmayacak, ihmal edilecek, hafife alınacak, bir düşman değildir. Zira o, ayet-i kerimenin ifadesiyle, daima kötülüğü emreder. O bizi içten içe yıkan bizden biri gibi hareket eden, insana kendi istek ve arzularıyla hükmeden acımasız bir düşmandır. 

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifide bunu ifade babından:

“Senin en şiddetli düşmanın iki yanının(kaburgalarının) arasında bulunan nefsindir”(ihya terceme,c.6,s. 10) buyuruyor.

Zahiri düşmanla(görünen) mücadele etmek daha kolaydır. Ona karşı tedbir alma hususun da kusur etmezsin. Ancak nefis görünmeyen düşman olduğundan nerede nasıl davranacağı, çoğu zaman kestirilemez, bir anlık gafletle hemen tuzağına düşebilirsin. Zahiri düşmanla ara sıra mücadele ederken nefsinle her an mücadele içerisinde olmanız gerekir. Basit görünen bir ihmalkârlıkla bütün kazanımlarını kayıp eder, belki çıktığın zirvelerden alaşağı edilirsin. 

Savaş esnasında öldürülürsen derecelerin en yükseğine; şehitlik makamına kavuşursun. Hayatta kalırsan, gazilik unvanına layık görülür,  mükâfata nail olursun, Ancak nefsinden kurtulmak mümkün değildir. Mağlup olursan da cehenneme sürüklenirsen.

Kul ile Allah (c.c.) arasında en büyük perde nefistir. Daldığın heva ve heves, seni Allah (c.c.) tan gafil yaşamaya sevk eder. Gözlerin göremeyince, kulakların duyamayınca hakikati. Kalbin mutmain olamayınca kulluğunu bilemez, yaratılış gayeni düşünemezsin. Dünyayı oyun ve eğlenceden ibaret sanırsın. Hayatı yemek, içmek, alabildiğine pervasızca ölçüsüzce, kuralsızca yaşar, kendini ağır bir azaba müstahak hale getirmiş olursun.

Yüce Allah (c.c.) Davut aleyhisselamın şahsında bütün insanları uyararak şöyle buyuruyor:

“Ey Davut biz seni halife yaptık. Onun için insanlar arasında adaletle hükmet, nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.ç”(Sad,26)

Onun içindir ki Yüce Resul(s.a.v.):

“Yarap göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle baş başa bırakma”(Bezzar)

“Yarap bana doğru yolunu ilham et ve nefsimin fenalığından koru”(El camiu’s Sağır c.1,s.58) diye dua dua yalvarmıştır.

Arif-i billah olan büyüklerimiz nefisle ilgili şöyle demişlerdir:

“Nefsi deve kuşu gibi anla. Ne yük çeker ne de havada uçar. Huzura alsan “uç” desen  “deveyim” der. Sırtına yük koyup “taşı” desen. “kuşum” der. Nefsin rengi zehirli otun rengi gibidir.  Gönlü çeker( yemyeşildir) fakat tadı acı ve kokusu fenadır. Taata davet etsen gevşeklik gösterir lakin maiyete ( isyana) acele eder”


Lokman Hekim’de Oğluna:


Ey oğlum! Seni ilk sakındıracak olduğum şey nefsindir. Çünkü her nefsin bir hevası ve şehevi isteği vardır. Eğer nefse şehevi isteğini verirsen azar ve ondan başkasını talep eder. Çünkü çakmak taşında ateş gizli olduğu gibi şehevi isteklerde kalpte gizlidir. Çakılırsa ateş çıkar, çakılmazsa ateş gizli kalır” nasihatte bulunmuştur

Kasideii Bürde, Şairi İmam Bubusiri Hazretleri ne de güzel benzetmeyle anlatmış nefisi:

“Nefis tıpkı süt emen çocuğa benzer, onu kendi haline bırakıp duur demesen seni emerde emer ancak onu sütten kesersen hemen vazgeçiverir”.

Evet, kardeşim şunu unutma! Nefsini tek memnun eden şey vardır oda seni Allah’ın yolundan alıkoymak, onun gazabına müstehak hale getirmek. Sen ona ancak Allah’ın emrine boyun bükmesini sağlayarak iyilik etmiş olursun. Her davranışın da gizlilik saklı olan nefis. Seni yine senin zaaf noktalarınla alt eder. Önüne, koyduğu şeylerin güzelliğine aldanırsın faydalı zannedersin ancak dışı güzel olan o şeylerin içi zehir, sonu ölümdür. Bu ölüm dinin, insanlığının ölümüdür. Onun içindir ki o yolları biran öce kapatmalı ona hareket alanı tanımamalısın. Bir davranışın,  hoşuna giden tarafına, güzel olan yüzüne değil, seni götüreceği neticesine bakmalısın. Nice meşakkatlerle kat ettiğin yollar vardır ki, seni saadet yurduna çıkarır. Nice düz, engelsiz yollarda vardır ki sonu uçurumdur, tehlikelerle doludur. Sen yolun güzelliğine değil götürdüğü yere talipsin unutma!

Peygamberimiz (s.a.v.) bunu, rızanın neticesi, olan cenneti anlatırken ne kadarda güzel ifade ediyor:

“Nefsin arzu etmediği şeyler cennetin etrafını, nefsin arzu ettiği şeyler cehennemin etrafını etrafını çevrelemiştir”(Buhari,Tecrid-i Sarih.2035)

Abdulkadir Geylani hazretleride:

“Nefsinizi semirtmeyiniz zira sizi yer. Bu tıpkı yırtıcı bir köpek alarak onu besleyen, büyüten, semirten kişinin haline benzer ki bir gün azgın o köpek onunla yalnız kaldığı bir yerde onu yer.

Nefsin yularını bırakmayınız. Bıçaklarını bileyiniz, zira sizi ölüm vadisine atar ve aldatır. Onun yemini kesiniz, kendisini şehevi heveslerine salıvermeyiniz.(Sohbetler, s136)diye uyarmıştır.

Evet, kardeşim, nefsinle heran hesaplaşmalısın. Bir babanın asi bir evladı terbiye etmek için her günün sonunda onu karşısına oturtup yaptıklarının, ettiklerinin teker teker hesabını sorduğu gibi, sende nefsini hesaba çekmelisin. Hata ve kusurlarına asla göz yummamalısın, bir hata ve kusur neticesinde gevşeklik gösterirsen onu cesaretlendirmiş olursun. Cesaretlendiği yerde hemen cesaretini kıracak amellerde bulunmalısın. Mücadelede hep ilerde olmalısın bir sonraki günün bir önceki günden gerilerde olmamalı. Onun elini kolunu bağlamalı ibadet ve itaatle adeta bir mum gibi eritmeli sonra hakkın istediği şekli vermelisin.

Şüpheli şey yemişse de onu aç bırakmalı, harama gözünü kaydırmışsa, hep helale bakarak tefekküre dalarak saptığı yoldan istikamete sokmalı ellerini harama uzattıysa, o ellerle düşen birisini kaldırmanın telaşına girmeli, sadakalarla muhtaçlara el uzatmalı. Bakın! Hz Ömer her gün için defter tutar o günün sonunda yapıp ettiklerinden hesaba çekerdi nefsini. Yine bir vakit namazı cemaatle kılamadığından hurma bahçesini Allah (c.c.) yolunda sadaka olarak verdi nefsine misilleme olsun diye. “Abidlerden biri, eliyle bir kadına dokundu, nefsine ceza vermek için yanıncaya kadar elini ateşin üzerinde tuttu.” İbni Kezitider ki: “bir gece ihtilam oldum gusletmeye kalkarken nefsim tembellik etti,“Hava soğuk hasta olursan sabret yarın hamama gidersin” dedi. Ondan sonra nefsime muhalefet olsun diye entariyle gusletmeye yemin ettim ve öylede yaptım. Allah’u tealanın emrinde gevşeklik yapanın cezası budur dedim”.(Kimyaı Saadet, s.700, İmam Gazali). Evet, Allah’ın salih kullarının hayatlarına baktığımız zaman bu örneklerle dolu olduğunu görürüz.

Bize düşen bu mücadelede onların tuttuğu yolu tutmak, bu tehlikelerle dolu yolda onların eteğinden tutup, selamete kavuşmak, kulluğun tadını ve lezzetini almaktır.

Nefis terbiyesinde nefisin basamaklarını teker teker geçip, Allah’a ulaşmada en önemli yöntemlerden olan; tasavvufta da kaide olarak kabul edilen; az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Birde bunlara halktan belli bir süre uzak kalmak anlamında olan halvet ve çileyi katanlarda vardır.

Şeytan insanı yoldan çıkarmak için insanın nefsani arzu ve isteklerini kullanır. O zaaf noktalardan yol bulup insanları istikametten alır, Allah’tan uzaklaştırır. Peygamberimiz(s.a.v) bu hususta bizleri uyararak buyuruyor ki:

“Şeytan insanın kan damarları yolu ile dolaşır zira siz onun yolunu açlıkla daraltın” kıyamet günü Allah’ a en yakın olanınız  dünyada en fazla aç ve susuz kalanlardır” (Kalplerin Keşfi,s.15) Zira mide aşırı arzu ve isteklerin kaynağıdır. O kaynağı beslemek nefsin azgın ve isteklerine açık hale gelmektir”.

Hz. Adem’le, Havva’nın saadet yurdu cennetten kovulmalarına sebep olan yasaklanmış meyve den yemeleri değilmidir.

Yine İbni Attar derki;  “Nefsi ancak dört şey terbiye eder. Bunları söyleyeyim de hatırında tut ey aziz, bunlardan biri sukut bıçağı. İkincisi açlık kılıcı, üçüncüsü tenha yerlerde ibadet ve tefekküre dalmak, dördüncüsünde gece uykusunu terk etmektir. Herkim bu dört silahla silahlanmazsa o insan felah bulamaz.” Çünkü az uyku irade kararlılığı sağlar, az konuşmak birçok belaları önler, canlıları incitmemek insanın amacına ulaşmasını kolaylaştırır. Az uyku nefsin azgın arzularını öldürür. Çok yemek kalbi katılaştırır nurunu giderir hikmetin nuru açlıkla bağdaşır, oburluk ulu Allahtan uzaklaştırır”(kalplerin keşfi,27, İmam Gazali) tenha yerlerde ibadet ve tefekkürde bulunmak insanın nefsinin iniş çıkışlarını frenler mücadelesinde kolaylık sağlar. 

Evet, nefsin aşırı arzuları nice sultanları köle, sabırsa nice köleleri melik makamına yükseltti. Hz. Yusuf, önüne serilen bin bir türlü nefsin telkin ve kandırmaları karşısında sabretti, mısırın meliki oldu. Züleyha ise nefsine mağlup olup zavallı, düşkün, mahrum, zelil duruma düştü.

Nefis insanın aslında bizzat benliğidir, kendisidir, hep kendini düşünür hırsla inatla öfkeyle kendi istek ve arzuları için her yolu meşru sayar. Çeşitli bahanelerin arkasına saklanır. Başkalarını asla düşünmez, bencillik eder, riya ve kibirle hareket eder, hakikatleri duymamazlığa, görmemezliğe gelir. Yani en büyük engel insanın kendisidir, kendi nefsidir. Ne zamanki kendini ortadan kaldırır, kendini aşar -şöylede ifade edebiliriz- nefsini terbiye eder o zaman hakla buluşur hakikatle tanışır.

İmam Şibliye bu mertebeye nasıl ulaştığı sorulduğunda “bir köpeğin kılavuzluğu sayesinde” cevabını vermiş. Ve devam etmiş: “Bir köpeği suyun kenarında bitkin, yorgun bir halde gördüm. Su içmek için suya eğildiğinde sudaki akisini görünce gördüğüm başkası diye korkup geri çekiliyor. Sonra susuzluktan öyle bir hale geldi ki, bir an korkularını yenip hemen suya dalı verdi, artık suda gördüğü köpek kayıp olmuştu. Köpeki kendisi ile arzusu arasındaki engelin yine kendisi olduğunu anladı. Benim engelimde yine benim olduğunu anladım, onu alt ettiğimde Rabbımla buluştum”

Bir ayet-i kerimede yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

“Kim nefsinin nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa, işte kurtuluşa erecek onlardır”(Haşr,9)

Evet ya biz! hayatı huzurla yaşamaya, mutlu olmaya, nefsimizin esaretinden kurtulup, Allah’a kul olma hürriyetine kavuşmaya, eşrefi mahluk olma, hilafet unvanına layık olup Allah’a verdiğimiz sözde durmaya. Hayatı anlamlı kılmaya, ebed ebed diye inleyen ruhumuzun isteklerine bu kadar susamışken,  kendimizden daha ne kadar daha korkacağız,  ne zamana kadar kendi kendimize düşmanlığa devam edeceğiz. Ne zaman toparlanıp ölmek üzere olan ruhumuzu dirilteceğiz nefsimizi aradan çıkarıp, benlik elbisesinden sıyrılıp. Mahbubumuzla buluşacağız.


Nefisin Makamları


İnsanın azgın nefsini terbiye etmesi, benliğinden tamamen sıyrılması bir süreçtir. Bu nefis terbiyesinde başarıya ulaşılması, ruhi olgunluğun yakalanması ancak kâmil bir mürşidin önderliğinde, ciddi bir tasavvuf eğitim ve terbiyesiyle mümkündür.

Biz ta başından beri nefis derken bu mücadelenin başlangıcı olan nefisin en azgın dönemini yani nefsi emmareyi anlatmaya çalıştık. Onunla mücadelenin önemine işaret ettik. Bu mücadelede ebetteki her insanın kabiliyeti, samimiyeti oranında başarı elde etmek mümkündür. Bu iniş çıkışlı yolda bazen insani(sultani) ruh nefsani ruh üzerinde hâkimiyet sağlarken, bazen de nefsani ruh insani ruhu etki alanına alabilir. Elde edilen başarılar, ulaşılan makamlar söz konusu olur. Biz buna nefisin mertebeleri ya da makamları diyoruz.

Her makam insanın mücadeledeki başarısını temsil eder. Bu makamlar insan için mutlak ta değildir. Düşmeler sürçmeler, hatta yüzü koyun yere kapanmalar da olabilir. Çıkılan zirvelerden -bulunulan makamın hakkı verilmese-alaşağı oluna bilinir. 

Şimdi nefisin makamları nelerdir onları görelim.

Nefs-i emmare: Ziyadesiyle emreden ısrarla isteyen manasına gelir. Nefsin ilk başlangıcıdır. Terbiyeden hiçbir nasibi olmamış nefistir. Yani hayvani ruhun sultani ruhu esir aldığı bir nefis. Bu durumdaki insanlar nefis ne derse yaparlar, adeta nefislerinin azgın istekleri, karakterleri haline gelmişlerdir, asla yaptıkları hatalardan işledikleri günahlardan pişmanlık duymadıkları gibi günahları işlemekten de  zevk alırlar seve seve hata ve kusurlara dalarlar. Kuran-ı kerimde: “Hiç şüphesiz nefis kötülüğü emreder, Rabbimin acıyıp korudukları müstesna”(Yusuf,12) ayeti bu nefsi anlatmaktadır.

Nefs-i Levvame: Pişman olup af dilenen nefis anlamına gelir. Allah’ın inayetiyle bu kısım nefis, hayvani ruhun emmarelik sıfatında  bir nebze çıkıp levvame derecesine yükselmiştir. İnsani özellikler kendini yavaş yavaş göstermeye başlamıştır. Hayvani özellikler azda olsa zayıflamıştır. Bu durumdaki insanlar, kötü davranışlara bulaştıklarında pişman olurlar, ancak ellerine fırsat geçtiklerinde tekrar günah işlemekten çekinmezler. Fakat yine pişman olurlar. İyilikle kötülük arasında bocalayıp dururlar. Kuranı kerim de bunları işaret için: “Kıyamet gününde ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederimki”(kıyame,1-2) buyurulmaktadır.

Nefs-i Mülhime: ilham alan nefis anlamına gelir. Bu makamdaki salikin hali, levvamenin halinden bir üst seviyedir, nefsini ayıplayarak pişmanlık yaşadığından tövbesinin arkasında durur. Günah işleme hususunda fırsat eline geçtiğinde o günaha düşmemek için daha sebatlı ve kararlıdır. Zira sultani ruh bir derece daha hayvani ruh üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Levvame de olduğu gibi, bunda iç eğriliği ve tereddüt yoktur. Ancak manevi bir tıkanıklık, tatminsizlik yaşadığıda kesindir. Nefsini kötü düşüncelerden arındırır, şehevi duygulardan korursa ilham ve feyiz almaya kabiliyetli hale gelebilir.

Nefs-i mutmainne: İtminana erişmiş nefis denir. Adından da anlaşılacağı üzere Allah’ın emirlerine, içte tereddüt yaşamadan tam anlamıyla teslimiyet içerisindedir. Bu makamdaki insan huzurludur. Çünkü sakinleşmiş, ızdırap adına  bir şey kalmamış, şüphe yok olmuş, rahatlamıştır. Dünya bir araya gelse inandığı davada “öyle değil” deseler de asla sarsılma yaşamazlar bu insanlar.

Bu nefise şu ayette işaret vardır: “Ey mutmain olmuş nefis,  Allah ile sukuna ulaşmış nefis sen ondan razı o da senden razı olarak rabbine dön. Gir salih kulların arasına”(Fecr,27)

Nefs-i Raziyye: Allah’tan razı olmuş nefis anlamındadır. Cenab-ı hakkın lutüf ve keremi ile kendisine her ne gelecek olsa hemen hepsine razı olur, her ne zaman bir ilahi temenniye tabi tutulacak olsa, “bu bize ilahi ihsandır” der. Gönülden kabullenir. Bu makamdaki bir insan kendi iradesini yüce Allah’ın iradesine teslim eder, her hareketini hakkın rızasına ayarlar. Çünkü bu makamdakilere yüce Allah mahviyet rütbesi ihsan etmiştir. Hiçbir lütfu kendisine bağlamaz, nefsine asla mal etmez.

Nefs-i Marziyye: Allah’ın razı olduğu nefistir. Raziye halleri bir insanda meleke haline gelirse Allah korkusunda ve mahviyette devamlı sebatlı olunursa bu makama erişilir ve o nefsin cümle işleri, huyları sözleri, bütün halleri Allah’ın rızasına uygun olur. Böylelikle hayvani ruh, sultani ruhun bütün görüşlerini kabul eder. Her bir emri zoraki değil gönül hoşnutluğuyla yapar. Bu nedenle sultani ruhtan hoşnuttur artık. raziye makamında nefis Allahtan razıdır. Bu makamda ise Allah ta nefisten razı olmuştur.

Nefs-iSafiyye: Kamil, olgun, temiz, tamamen arınmış nefis demektir. İşte bu makam en ali bir makamdır. Bu makamda hayvani ruh, kendi hallerinden tamamen geçip, sultani ruh ile hallenmiş, sultani ruhun bütün emirlerine teslim olmuştur. Bundan sonra aralarında düşmanlık kalkmış, güven hasıl oluştur. Bu nefis fenafillah, bekabillah, duraklarını aşmış hak ile hak olmuş ve mutlak sükûnu bulmuştur. Cenab-ı hak bu mertebedeki insanlara hilafet, gavsiyet, kutbiyet kamil müminlerden olma durumlarından birini veya hepsini ihsan eder. 

Allah bizleri nefsimizle göz açıp kapayıncaya kadar baş başa bırakmasın. Bizleri doğru yola ilham etsin ve nefsimizin fenalığından korusun, mücadelede yollarını göstersin, elimizden tutan mürşd-i kamillerle tanıştırsın(Amin)

 

Zaman ve İnsan

e-Posta Yazdır PDF

Zaman, insan için en kıymetli bir nimet, paha biçilmez bir değerdir. Hayatın ta kendisidir. O yoksa hayat yok, o varsa her imkan vardır. Yaşamın adıdır zamana sahip olmak. O, Yüce Yaradandan insana tanınan bir fırsattır. Herşeye onun varlığıyla sahip olursunuz. Yaşamınızda. Onun ya varlığından söz ederek fırsatların değerlendirilmesi temennilerinde bulunursunuz yada yetmediğinde, dillerinize dolarsınız yakına yakına. Her imkana sahip olsanız da, o imkanları değerlendirme alanınız, kullandığınız gerçek sermayeniz, işlediğiniz tezgâhınız, sergilediğiniz salonunuz yine odur. Onunla iç içe; ne ondan ayrı ne de ondan gayrısınızdır.


Ahmet Hamdi Tanpınar bunu ne güzel ifade etmiştir.


“Ne içindeyim zamanın

Nede büsbütün dışında

Yekpare geniş bir anın

Paçalanmaz akışında”

Necip fazılda zamanla ilgili:

Otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

Gök yüzünden habersiz, uçurtma uçurtmuşum.” diyerek akıp giden zamanı ve zamandan habersiz insanı anlatmıştır.


Akıp giden bu zaman içerisinde, “Azıcık zamanım olsaydı, halledecektim, Zaman Müsaade etmedi, keşke önceden bunu düşüne bilseydim” gibi sözlerle önceliklerini gerçekleştirmek isteyen insanların zamana olan muhtaçlıklarını ve iştahlarını duymuşsunuzdur. Yada ilerde nice hayalleri hedefine koyup zamanları yetersiz olduğundan, ömürleri elvermediğinden bu dünyadan göçüp gidenlerle ilgili: “Daha gencecik yaşındaydı, hayatının baharındaydı, hayallerini gerçekleştiremedi” gibi sözlerle ansızın zamanın bitişine sitem edenlerin serzenişine şahit olmuşsunuzdur. Bazen de böyleleri için teselli babından, “Yapılacak bir şey yok, ne gelir elden ömür bitmiş, Allah taksiratını affetsin, sizede sabır versin.” dediğimiz zamanlar olmuştur.


Ne gariptir ki bazen de zamanın çokluğundan şikayet edenlere, onu adeta sırtında yük görenlere şahit olursunuz. Günlerini nasıl geçireceklerinin telaşını yaşayan böyle insanlarla doludur bu dünya. “Nereye tatile gitsek, nasıl bir meşguliyet bulsak, iyi ki geldin de zaman geçirdik gibi...” Bazen olur ki daha da ileriye gidip kahırlar okunur varlığından zamanın, isyan sözcükleri dökülür insanın dilinden: “Görmeseydim, yaşamasaydım, keşke bu günleri ”...


Peygamberimiz (s.a.v.), insanın en fazla aldandığı, sağlığın ve boş zamanın, değerlendirilmesi, pişmanlığın yaşanmaması, günaha, isyana dalınmaması için bizleri uyararak buyuruyor ki:

“İnsanın çoğunun faydalanma hususunda aldandığı iki nimet vardır. Bunlar, sağlık ve boş zamandır.” (Buhari, Rikak, 1)


Aşırı ihtiraslarla dünyaya bağlanan, nefislerinin sınırsız isteklerini gerçekleştirmek için zamanı kısıtlı gören, yada bu dünyaya boş yere geldiğini zannedip hayatın içerisinde kendine rol bulmaktan aciz, yapılacak işlerin çokluğundan habersiz olan insanlar Allah’ın şu buyruğunu düşünemiyorlar ebetteki:


“Bizim, sizi boşuna yarattığımızı ve tekrar huzurumuza döndürülüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız.” (Müminun, 115)


Evet, zaman mefhumu imanın ve islamın emrettiği bir anlayış ve bakış açısıyla değerlendirilmediğinde, “zaman benim zamanım, hayat benim hayatım, mal benim malım, şu dünyaya bir daha mı gelecem, anlayışıyla teslimiyetten ve hakikatten yoksun bir hayat sürüyoruz çoğu zaman. İnsan her şeyi doğrudan kendinin görünce onu, sınırsız bir şekilde harcama yetkisine sahip olduğunu zannediyor. Zamanı öldürmeyi dahi bir kazanç kabul ediyor. Başka türlü geçiremediği zamanı, adeta günahla, isyanla, gıybetle, dedikoduyla, malayani ve fuzuli işleklerle geçirmenin normal bir davranış olduğunu düşünüyor.


Sorumsuzluk ve delaletin içerisindeki insanı, zamanın kıymetine ve önemine işaret babından onun üzerine yemin ederek, -felaha ve kurtuluşa ermenin de yolunu göstererek- yüce Allah şöyle buyuruyor:


“Asra( zamana) yemin olsun ki insanoğlu hüsrandadır, ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır”(Asr süresi)

Felaha ve kurtuluşa kavuşabilmek, ancak meselenin ciddiyetini kavramak, sorumluluk içerisinde hareket etmekle mümkündür. Böyle bir seviyeyi yakalayabilen insanın seviyesiz, anlamsız, faydasız işlerle uğraşması düşünülemez. Çünkü ortaya koyduğun en değerli şey ömründür, hesabı sorulacak zamandır. Öyleyse zararı olan, sana fayda sağlamayacak işlerle uğraşmak akıllı bir davranış olmasa gerek. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:


Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, müslümanlığının güzel olmasındandır. (Tirmizi,Züht, 11)


Böyle erdemli insanlarla ilgili yüce Allah’ta:


“Onlar boş ve faydasız işlerden yüz çevirirler” (Mü’minun,3) buyuruyor


Zamana hükmedemeyen onu kontrol altına alıp disipline edemeyen, ibadet ve itaatle anlamlı hale getiremeyenleri, zaman etkisi altına alır, anlamsız ve gayesi olmayan insan haline getirir; “zaman sana uymuyorsa sen zamana uyacaksın” anlayışıyla, her ortam, yeni ve farklı her gün, adeta günahlar işlemek adına kötü bir başlangıç olur, mazeretlerin önü arkası kesilmez. Gördüğün nimetlere, yaşadığın hayata karşı kapalı bir girdabın içerisine girer, duyarsız, anlayışsız düşünemeyen, hikmetleri okuyamayan, sonuçları kestiremeyen adeta yaşayan bir ölü haline gelirsiniz.


Evet, hiç bir şey anlamsız olmadığı gibi gayesiz de değildir. Her şeyin bir hesabı var; bakkaldan aldığın bir ekmeyin ücretini ödüyorsun, bedava değil, arabana benzin doldurduğunda o istasyon sahibi elini uzatıyor, çünkü bedava değil, bir lokantada karnını tıka basa doyurup çıkarken lokanta sahibi senin gözünün içine bakıyor, bedava değil. Bütün bunlar bir gaye için sana hizmet ediyorlar, O ömrün, hayatın niye bedava olsun, istediğin gibi, ölçüsüz kuralsız kontrolsüz bir şekilde kullanabilesin diye niye verilmiş olsun.

Allah’ın, kimsenin yaptığı ibadetlere, ettiği şükürlere ihtiyaca yoktur. O, bütün noksanlıklardan münezzehtir. Buna muhtaç olan insandır. O, senden sadece kul olmanı istiyor, ibadet etmeni emrediyor. Seni görüp gözetiyor; yedirip, içiriyor, bütün herşeyi emrinin altına amade kılıyor, meleklerle takip ediyor. Zikirle fikirle şükürle yaptığın ve yapmadığın şeylerle karşılık bekliyor. Merhametiyle hesap gününü hatırlatıyor ve uyarıyor:


“Nihayet o gün nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz”(Tekasür ,8)


Peygamberimiz (s.a.v.)de buyuruyor ki:


Kıyamet günü dört şeyden sorgulanmadıkça kulun ayakları yerinden kımıldamaz.


1- Ömründen: onu ne ile geçirdi

2- Gençliğinden. Onu nerede çürüttü

3- Malından: onu nerede kazanıp nerede sarf etti

4- İlminden: onunla ne yaptı (Tirmizi, Kıyame ,1)


Akıp Giden Sermaye


Kullarına bahşettiği en kıymetli zaman sermayesiyle ebedi alemi nasıl kazanabileceğimizi Yüce Allah bizlere göstermiştir. O, akıllıca kullanır, rıza-i ilahi doğrultusunda değerlendirilirse kar üstüne kar edilir. Onun için hayatı uyanık geçirmeli. Çünkü sen uyurken zaman uyumuyor, sen yorulurken o yorulmuyor, sen dururken o durmuyor. Her geçen saniye ömründen alıp götürüyor, imkânların tükeniyor. Zaman akıp giderken de sonsuz aleme doğru aslında, senin yaptıklarını ve yıktıklarını taşıyor sırtında. O zaman sermayesiyle, ömür tarlasına ibadet ve itaat ektinse mükâfat, isyan ve günah tohumu attınsa da ceza ve cefa biçeceksin unutma.


Atalarımız “vakit nakittir” derken, zamanın nakitten daha değerli olduğuna işaret etmişlerdir. Çünkü vakitle nakit kazanılır, nice mala mülke ve servete sahip olunur. Ancak nakitle bir saniyeyi dahi satın alamaz, geçen bir günü geri getiremezsiniz.


Hasan-ı Basri Hazretleri geçmişte şahit olduğu, zamanının kıymetini bilen insanların durumunu şöyle anlatıyor:


“Öyle zaatlara eriştim ki, sizin nakitlerinizi harcamaktan çekindiğinizden daha fazla vakitlerini harcamaktan çekiniyorlardı. Yani ya okuyorlardı, ya yazıyorlardı, ya da ibadetle meşgul oluyorlardı. Tek dakikalık vakitlerini dahi boşa harcamıyorlardı”.


Hala nefes alıp vermeniz bu fırsatın elinizden alınmadığın göstergesidir. Öyleyse her saatimizi Yüce Allah’ın emirleri doğrultusunda geçirmeliyiz. Yoksa akşam olduğunda, hayat güneşi battığında, kar ve zarara oturduğumuzda ne demet taşları başımıza balyoz gibi inip kalkacaktır. Ancak, o zaman yapılacak bir şey kalmamıştır artık. Ah vah etmenin faydası olmayacaktır. Ömrünü heba eden, Allah için geçirmeyenlerin ahiretteki pişmanlıklarını, feryadı figanlarını yüce Allah bir ayetinde şöyle anlatıyor:


“Onlar, orada imdat istemek için: “Ey Rabbimiz bizi buradan çıkarıp, dünyaya geri gönderde daha önceden yaptıklarımızdan başka salih ameller yapalım.” diye feryat ederler.. Allah’ü teala onlara şöyle buyurur: “Biz size, düşünüp ibret alacak ve hakikati görecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamberler gelip ikaz etti, öyleyse tadın azabı, zalimlerin hiç bir yardımcısı yoktur.”(Fatır,37)


Onun için peygamberimiz (s.a.v.) bizi uyarıyor, kendimize gelmemizi istiyor, fırsatlar elden gitmeden önce o fırsatı değerlendirmemiz gerektiğini emir buyuruyor:


“Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin:

İhtiyarlık gelmeden gençliğinin,

Hastalık gelmeden sıhhatinin,

Fakirlik gelmeden zenginliğini,

Meşguliyet gelmeden boş vaktini,

Ecel gelmeden hayatını”.(Hakim, Müstederek, 7846)


Yine, Peygamberimiz (s.a.v.)’in. “iki günü eşit geçen ziyandadır” sözünü kulaklarımıza küpe etmeliyiz. Her günün sonunda o günün hesabını gözden geçirmeli, bir sonraki günü daha karla kapatmanın planını ve programını yapmalıyız. Yüce Allah: “Bir işi bitirince diğerine koyul”( İnşirah, 7) buyurarak müminin boş zamanın olmayacağına işaret ediyor.


Hz. Ömer(r.a.) her gün için defter tutar, yapıp ettiklerini yazardı, akşam olunca hesaba oturur, nefsini sıkı bir şekilde sığaya çekerdi. İbni Mesud’da(r.a.):“Her hangi bir hayırlı amel işlemediğim gün, güneş batarken pişman olduğum kadar hiç bir şeye pişman olmadım. O gün geçti fakat ben amelimi artıramadım” der.  

İmam Gazali her nefesi bir cevhere benzetmiş ve şöyle demiştir. “İnsanın kendisinden gafletle çıkan tek bir nefesi için, ömrü boyunca ağlaması lazımdır. Zira nefeslerinden her biri değeri biçilmez bir cevher kabilindendir. Eline bahsedilen tek bir tane geçipte, ondan yararlanmayarak zayi eden kimsenin hali nice olur”.


Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde, ahirette, Cennet halkının bile, ibadet ve itaatsiz geçen günlerin kaybına nedamet ve hasret duyacaklarını şöyle ifade ediyor:


“Cennet halkı başka bir şeye değil, sadece dünyada Allah’ı zikretmeksizin, geçirdikleri anlara, hasret ve nedamet duyacaklardır.”(Haysemi)


Evet, kardeşim, zaman en kıymetli hazinendir, unutma! Onu haram olan, boş ve anlamsız şeyler uğruna saçıp savurma! o ‘zaman’ senin cennetinde olabilir cehenneminde, felaketinde olur saadetinde. Her geçen gün senin aleyhinedir. Gelecek zamana ulaşacağın belli değildir, senin için en önemli zaman bulunduğun andır. O anı iyi değerlendir. Allah’ın, seni her an görüp gözettiğini unutma! Ona göre otur ona göre kalk, ona göre davran. O zaman, belki her anını ibadetle en iyi bir şekilde değerlendirme bahtiyarlığına ermiş olursun, her yaşadığın zaman diliminde hayatından zevk alırsın. ‘Yapılacak iş yok, ne yapıyım’ deme. Bu dünya ahiretin tarlasıdır; bak yabancı otlar o tarlayı basmış, onlar temizlenecek, taşı kayası ayıklanacak, sonra imanın gücüyle iradenin çubuğuyla, ihlas ve samimiyetle o tarla sürülecek, oraya ibadet ve itaat tohumları ekilecek, ahlak meyveleri dikilecek, zikirle sulanacak, yapılacak çok iş var değil mi, ancak zaman az.


Yarın Yaparım Deme!


İnsan ne yemek yemeyi, su içmeyi ne uyumayı ne gezmeyi tozmayı, ne evlenmeyi, ne de çoluk çocuk sahibi olmayı erteler, maişetini temin için işine gitmeyi de unuttuğu pek olmaz. Bir ev alabilmek için para biriktirmeyi, okuyup makam sahi olmak adına senelerce dirsek çürütmeyi akıllılık saydığı gibi bunları ertelemeyi de eksiklik addeder. Çünkü Hedefi ve hayalleri vardır, ‘Kavuşacağı belli olmayan’. Kendince kıymet biçtiği meşguliyetleri ertelerken beynini yorarcasına düşünür, “Bugünün işini yarına bırakma!” sözünün büyüklerin, düşünemeyenlere, karını ve zararını hesap edemeyenlere söyledikleri nasihat olarak anlarız. Ancak bunu, dünyevi menfaatlerini temin için sarf ederken unuttuğumuz ebedi alem adına niye kullanamadığımızı sorgulamayız bile. Kazanmanın ve kayıp etmenin şartını kurallarını kriterlerini geçici şu dünyanın mihengine kalıbına soktuğumuz kadar bile, ebedi alem için yormayız kendimizi.


Çünkü ahiretle ilgili, ebedi alemle alakalı, kulluğumuz söz konusu olduğunda ibadetlerimizin hemen yapılmasının zaruri olmadığını düşünür, nasıl olsa ilerde yapılabileceği düşüncesiyle, ertelemekten çekinmez, onun ızdırabını da yaşamayız maalesef. İlk önce özgürce hayatı kendi arzularımız doğrultusunda yaşamayı, sonrasında ise kendimizi ümitsiz, hayattan yorgun argın bir halde hissettiğimiz de, geçmiş günleri, ibadet ve itaatle o son zaman dilimine sıkıştırarak telafi etmeye çalışırız. Allah’ın mağfiretini teselli kaynağı görerek, yine bildiğimiz şeylerin peşine sürüklenir. “İlerde yaparım” diyerek o Allah’ın sonsuz affını kendimizce yorumlamaya kalkışırız.

Kulluk öyle ertelenebilecek bir şey de değildir, böyle bir özellik onun mahiyetine zıttır. Nasıl ki hayatın devamı için hava, su neyse, bunları ertelemek mümkün değilse. Ruhumuzun ihtiyaçlarını da ertelemek mümkün değildir, ibadet ve itaati her zaman yerine getirmeli, onları ertelemek gibi bir vahamete düşmemeli, bir an olsun Allah’tan gafil olmamalıyız.


Bu dünyadaki asıl görev ve sorumlulukları yerine getirememenin bahanelerini bulmaya çalışmak, çeşitli mazeretlerle ibadetin ertelenebileceğine inanmak ancak insanın kendi kendisini aldatmaktan başka bir işe yaramaz. Çünkü Allah’tan hiç bir şeyin gizlenmesi mümkün değildir; o kalplerde olanı en detaylı bir şekilde bilendir, insanların açığa vurdukları da gizledikleri de onun için birdir, sözlerin arkasındaki niyetlere de aşinadır.


Namazı kılmamayı boş vaktinin olmayışına endeksleyen, hacca gidememeyi, daha çocukların evleneceğine, ev bark sahibi olması gerektiğine bağlayan, cuma namazına gidemeyişini patronun izninin olmamasına yamayan, orucu tutmamayı basit bir hastalığına iliştiren, zekât ve sadakayı verememeyi kuran okuyamamayı zikir yapamamayı ve daha nice ibadet ve itaatleri yerine getirememeyi ve ertelemeyi, çeşitli dünyevi kılıflara giydiren bir müslümanın durumu:


Öğretmenin: “Bugün ders verecek vaktim yok”, bir mühendisin “Proje çizmek için zamanım yok”,  bir doktorun “muayeneyi şimdi yapamam” zira fabrikada dükkânda kasapta işlerim yoğun demelerinden daha vahimdir.


Halbuki eşrefi mahluk olan insanın asli vazifesi yaratılış gayesi “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyyat ,56) buyruğunda ifadesini bulduğu gibi, Allah’a ibadet etmektir. Bu böyle olunca hayatın anlamı, ne sadece doğup büyüyüp, sonrada ihtiyarlanıp zaman bittiğinde ölmektir. Nede yiyip içip istediğince ölçüsüz ve pervasızca yaşayarak insanın şerefini haysiyetini değerini, banka, yemekhane tuvalet, arasında heba etmektir.


Hayatı anlamlı kılan, insanı değerli hale getiren, insanın asli görevine geri dönmesi, ibadet ve itaati, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbın’a ibadet et.”(Hicr,99) diye Yüce Allah’ın buyruğunda olduğu gibi, her zaman diliminde olmak üzere asla ertelemeden, hayatın tam orta yerine koyup, diğer meşguliyetleri buna ayarlamasıdır.


Hem yarın yaparım demek samimiyetten yoksun bulunan insanlara ait bir özelliktir. Doğrudan insanları ibadet etmekten engelleyemeyen, şeytanın ikinci ve en etkili planı olan bir aldatmadır bu. Böyle bir düşüncene tamamen masumdur, nede inandırıcı bir şeydir. Zira senin, bugünün işini yarına ertelemen seni, bugünün sorumluluğundan muaf hale getirmez bir defa. Bugün yapılacak görevler mevcutken, yarında yapılacak daha başka görevler vardır. Hâlbuki yarın olduğunda da daha başka yarınları gösterirler böyle insanlar. Bugünde, dünün yarınıydı, yarında bir sonraki günün bugünü, sonuç olarak, böyle bir düşüncenin neticesi helak olmak, ahireti kayıp etmektir.


Yüce Allah bir ayeti kerimesinde buyuruyor ki:

“Hiçbir şey hakkında “ ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme, Ancak Allah dilerse (inşaallah yapacağım de). (Kehf, 23-24)


Çünkü her şey onun dilemesiyle mümkündür. Yarına çıkacağımızı da, yarın için başımıza ne geleceğini de yine ondan başka kimse bilmez, öyleyse Ona bağlanmalı, ona güvenmeliyiz. Ona olan ahdimizin gereğini yerine getirmeli, ibadetlerimizi erteleyerek şeytanın tuzağına düşmemeliyiz.


Yine başka bir ayette Yüce Allah: “Ertelemek ancak inkarda artıştır..” (Tevbe, 37) diye buyurarak işin ne kadar ciddi bir mesele olduğuna vurgu yapılıyor.


Peygamberimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şerifinde: “Yarın yaparım, yarın yaparım diyen helak olmuştur”(İmam Rabbani) buyuruyor.


Hz. Ali de: “Yarına bırakma, bakarsın yarın olurda sen olmasın” diyerek uyarmıştır 


Mevlana Celaled’din Rumi ibadetlerini erteleyenlerin tutarsızlığı için; “Yarın yaparım diyorsun kaç tane yarın geçti hayatında. Kaç tena yarın geçti ne yaptın ki yarın yarım diyorsun” demiştir.


En önemli ibadetlerini yarına erteleyenler İslami ve ahlaki olmayan yaşantılarından memnun olduklarını -farkında olmadan- ima ederlerken, güya böyle çıkmaz hallerini bu şekilde bastırıp teselli bulacaklarını zannederler. Ne işledikleri günahtan uzaklaşmayı, nede güya dinden diyanetten kopmayı arzu ederler. Ancak neyi erteleyerek, aslında nelere sebebiyet vereceklerini, onun acı sonuçlarını neler olacağını kestiremeyerek bile bile kendilerine zulmeden, ahiretlerini heba eden bir konuma düşerler. Yüce Allah böyleleri hakkında şöyle buyuruyor.


“Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacakları gün; lanette onlarındır, yurdun en kötüsü de.”(Mümin,52)


Her verilen zamanın hesabı bizlerden mutlaka sorulacaktır. Aldığımız nefesi nerede aldığımızın dan tutunda, attığımız adımın tuttuğumuz ellin, baktığımız, duyduğumuz bütün davranışlarımızın hesabını vereceğiz teker, teker.


Her günü bir fırsat aralığı olarak düşünmeli, belki yaşadığımız günü son gün olarak farz edip, ibadet ve itaati zirvelerde yaşamalı, çünkü fırsat insanın eline bir defa geçer, gidince de geri gelmesi imkânsızdır.

Ne geçmişe takılıp, kendimizi karamsarlığa sürüklemeliyiz, nede bizler için geleceği belli olmayan yarın için ibadetleri ertelemeliyiz. Geçmiş zaten geçmiştir, yaptığıyla, yıktığıyla, kazandırdığı ve kayıp ettirdiğiyle, gelecekte zaten belli değildir. Öyleyse dem bu dem, saat bu saattir.


Hızla ahirete sevk ediliyoruz, bölük bölük. Tanıdığımız, tanımadığımız nice insanlar yanımızdan bir ağacın yaprakları gibi düşüyor toprağım kara bağrına, geldiğimiz gibi gidiyoruz.


Yüce Alla buyuruyor ki: “Oysa Allah kendi eceli gelmiş bulunan, hiç kimseyi kesinlikle ertelemez, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(Münafigun,11)


Her insan gibi, ecelin oku bir gün bizi de vuracak, bizim içinde selalar verilecek, er kişi veya hatun kişi niyetine diye namazımıza durulacak, “nasıl bilirsiniz” sözüne herkes “iyi bilirdik” diye cevap verecek belki, ancak büyük hesap gününde günah işlediğimiz her azamız aleyhimize şahitlik edecek, o zaman ertelediklerimizden hesaba durduğumuzda ertelenmeyen bir adaletin tecellisinden nereye kaçıp kurtaracağız.


Yüce Allah bu hususta da şöyle buyuruyor: “İşte o an geldiğinde,(artık her) insan önceden taktim ettiklerini ve ertelediklerini bilip öğrenmiştir”(İnfirah,5)


Allah bizleri ertelenmeyen ölüm için ibadetlerini erteleyerek helak olanlardan eylemesin. Sırat-ı müstakim üzere yaşayan, samimiyet ve ihlas üzere olan ve o şekilde Rabbının huzuruna çıkan kullarından eylesin. (Amin)

 

Kurtuluş Çağrısı Ezan-ı Muhammedi

e-Posta Yazdır PDF

“Emr-i  bülendisin ey ezan-ı Muhammedi

Kafi değil sadana cihan-ı Muhammedi


Sultan Selim-i evvel’i ram etmeyip ecel

Feth etmeliydi alemi şan-ı Muhammedi


Gök nura gark olur nice yüzbin minareden

Şehbal açınca ruh-u Revan-ı Muhammedi


Ervah cümleten görür Allah-ü ekberi

Akseyleyince arşa lisanı Muhammedi”


İlk Ezan


Müslümanlar ilk zamanlarda namaz vakti girdiğinde her hangi bir çağrı olmadan bir araya gelir cemaatle namaz kılarlardı. Ancak bu; ya namaza zamanında gelememe ya da önceden geldiklerinde iş ve güçlerinin aksamalarına sebep oluyordu. Bu ve bunun gibi bir çok sebeple Rasüllüllah(s.a.v.) ashabını toplayıp bir çözüm bulmak için istişare etmeye karar verdi. Bir kısım  sahabelerin namaza çağırmak için yaptıkları teklifleri, ya hiristiyanların veya yahudilerin ya da mecusilerin adetlerine benzediği için reddedildi. Evet, ezan öyle bir çağrı olmalıydı ki o hak dinin özüne mahiyetine yakışır olsun. Hem insanları namaza çağırırken hemde, imana, tevhide, ibadete, kulluğa çağırsın. Bu özelliğe en uygun teklif Abdullah bin Zeyd’in teklifiydi. Abdullah bin Zeyd, bugünkü şekliyle ezanı rüyasında bir meleğin gelip kendisine öğrettiğini, sabah olunca Rasüllüllaha(s.a.v.) bildirdi. Aynı rüyayı bir kısım sahabelerde görmüşlerdi. Rasülüllah(s.a.v.) bu rüyanın hak  olduğunu söyledi. Ve o ezanı, Abdullah b. Zeyd’in Bilale öğretmesini  ve Bilalin okunmasını istedi. O gün bu gün bu şekilde okunmaya başladı. Ve kıyamete kadar da bu şekliyle; aslına uygun bir şekilde okunmaya devam edecektir, Allah’ın izniyle. Hiç bir zaman dilimi yoktur ki bu kutsi davet dünya semalarında yankılanmasın, tevhide insanları davet etmesin. Onun lahüti ve deruni sedasıyla kalpler yumuşamasın. Gönüller çoşmasın, insanlar imanla, heycanla kulluğunu hatırlamasın.


Daimi Tebliğ


Ezan-ı muhammedi, hiç bir dinin müntesiplerini ibadete çağırdığı gibi çağırmaz. Hem onda sadece müslümanlara değil, bütün insanlığa davet vardır. O; tevhidin ilanı, yegane hakikatın da tepliğidir. Ezan imana çağrı olduğu gibi müminlere de verdikleri sözleri ve sorumluluklarının hatırlatılmasıdır.


Kurtubi: “Ezan kelimelerin azlığına rağmen, itikatla ilgili herşeyi içine alır.” der ve  açıklamasına şöyle devam eder: “Ezan Allah’ın büyüklüğünü ifadeyle başlar, bu ise Allah’ın varlığı ve kemaline  tazammun eder. Sonra tevhidi beyan eder, şirki reddeder, sonra Muhammed-i risaleti teyit eder. şehadetten sonra hususi ibadete çağırır, zaten şehadetsiz ibadet bilinmez, sonra felaha ve kurtuluşa davet eder ki, bu da ebedi olan bekadır, şu halde burada ahiret hayatına işaret vardır, sonra bazı şeyler ehemniyetine binaen  takviye için tekrar edilmiştir.” (Kütübi sitte, c. 8 s. 317)

Ayrıca, cami nasılki cemaat şuurunun yeşerdiği yeri, minare Allah’ın isminin her şeyden yüce tutulması gerektiğini simgeliyorsa, Ezanda Allah ile kulları arasındaki bütün engellerin kaldırılmasının, şeytan ve nefisin alt edilmesinin metodunu ve yöntemini sergiliyor. Yeter ki bu kutlu davet, duyan kulakların,  anlayan dimağların, kurtuluş kapısını arayanların kalplerine dokunabilsin, o kutsi ve ulvi daveti hakkıyla anlaya bilsin.


Ezan islamın eskimeyen, değişim kabul etmeyen bir sesidir. insanlara hayat veren soluk ve müjdesidir. Toplanmak ve toparlanmaktır. insanın kendisine gelmesidir. İslamın şiarındandır, kul olmanın, özgür olmanın simgesidir. Ezan-ı Muhammedinin okunmadığı bir yerde müslümanın özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Nerede tevhidin ilanı olan ezan-ı muhammedi özgürce yapılabiliyorsa; orada, islamın yaşanabildiğine; her müslümanın ibadet edebildiğine işaret vardır.  Bakın! namaz Mekke döneminide farz olduğu halde  bu ilk dönemde ezanın Mekke semalarında yakılanmamasının arkasında müslümanların belli bir sayıya ulaşamaması, özgürce ibadet edebilme imkanlarının ellerinde olmaması en büyük sebepdir. Medineye hicret edilmesinin akabinde ilk iş olarak mescid  inşa edilmiş, belli bir zaman sonra ezanla çağrı yapılması gereği duyulmuştur. İnandığınız değerleri yüksek bir sesle ilan etmeniz, herkesin duymasını sağlayacak bir seviyeye gelinebilmesi, belli bir fedakarlık ve bedel isteyen şeylerdir. Nice bedeller ödenip, nice samimiyetler test edildip, o ağır imtihandan başarıyla çıkarak Mekke feth edildiğinde de Bilali Habeş Kabenin damına çıkıp ilk iş olarak ezan okumuştur. Çünkü, ifade edildiği gibi ezan özgürlüğün, bağımsızlığın belli bir güce ulaşmış olmanın adeta tescilidir.  


Sahabeler Allah’ın emrinin dünyanın her tarafa yayılması için canları pahasına  mücadele ettiler, başardıklarında, bunu ezanı muhammediyle taçlandırdılar. Onun sesinin kulakları okşamadığı, hiç bir yerde, hiçbir insan hak ve hakikatı duyma, iradelerinin hakkını vererek doğru yola girme imkanı  pek bulamazlar. Ezanın okunmadığı yerde müslümanlar garip, minareler öksüz, camiler ruhsuz ve cemaatsizdir. Yakın tarihimize baktığımız zaman ecdadımızda aynı gayeyle ülkeleri fethettiklerini görüyoruz: Fethettikleri yerlerde insanların gönüllerine girip, islamın adeletiyle hak huhuk götürdüler. İslamın o yüce sesini her tarafta yankılanmasına vesile oldular. 


Bütün müslümanların bu husustaki hassasiyetlerine milli şairimiz Mehmet Akif ne güzel tercüman olmuştur şu dizeleriyle:


“ Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli 

Ebedi yurdumun üstinde inlemeli”


Evet o, kuranın derin manası, kulluğa davetin değişmeyen senbolüdür, Allah’ı bilmenin, O yegane “bir” in etrafında toplanmanın emridir. Cemaat şuurunun, kardeş ruhunun, benlikten ve bencillikten kurtulmanın, yerini ve haddini bilmenin, özüne dönmenin, Allah’a en yakın olmanın giriş kapısıdır.


Geçek bir teslimiyet, Allahın emirleri karşısında her an teyakuz halinde olabilmemizin olmazsa olmaz şartıdır. Onun için ezan büyük buluşma, miraca ulaşma, Allah’la -aracıya gerek olmadan- beraber olmanın son hazırlık safhasıdır. Adeta dikkat komutudur, hazır ol! kendini başka meşkuliyetlerden uzaklaştır! ruhunu ve bedenini Rabbine yakın olmaya hazır vaziyete getir  uyarısıdır. Ezan Allah’ın rübübiyyetini göstermesi karşısında, kulluğumuzu gösterek cevap vermektir.


Bir mümin için namazdaki rahatlık Rabbe olan yakınlık dünya ve dünya içindekilerden daha hayırlı ve ali bilinmeli. Nasıl ki camiler Allah’ın evleri Beytüllahın şübeleri, hayata yorgun argın düşenlerin dinlenme, huzur soluklama, ruhen doyma, moralen düzelme mekanlarııysa, ezanlar da işte o soluklanmanın zamanının geldiğinin ilanıdır.


Hz. Mevlana Celaleddin Rumi diyor ki:

“Ezan şöyle demektedir: “Ben susuzların kulağına gelen su sesiyim. Ben yağmur gibi gökten yağarım. Bana göre; uykuda iken kulağına su sesi gelen susuz bir kişi, nasıl sıçrar kalkarsa, insanında ibadet vakti geldi, rahmet kapısı açıldı düşüncesi ve bilinciyle  yerden kök söker gibi  kendini uyku ve gafletin kollarından kurtarması gerekir”.


Bir  insan, abdest azalarını yıkayarak o azalardan sadır olan günahlardan temizlenmesinin akabinde gözüyle gönlüyle, büyük bir heycanla dağların bile kabul etmekten çekindiği, ancak  insanın üstlendiği o emanetin ödenme vaktinin geldiğinin haberini duyar duymaz koşmalı Rabbı’nın huzuruna. Hz. Ali ezanla o heycan ve korkuyu en zirvelerde yaşamıştı:

Namaz vakti yaklaştığında, sarsılır yüzünün rangi değişirdi, “sana ne  oluyor ey müminlerin emiri” diye sorduklarında şöyle cevap verirdi: “Allah’ın göklere, yerelere va dağlara arz ettiği fakat hiç birisinin kabul etmediği, insanın kabul ettiği emaneti ödeme zamanı geldi.”


Evet, ezan, kulun Rabbına tekmil zamanını bildirir, nasıl korku ve heycan olmasınki. Adeta  günlük beş vakit ictima zamanıdır. Her şeye rağmen onun huzurunda tekmil vermeli büyük bir edep ve disiplinle. Vukuatın olsada, hata ve kusurların bulunsa da  yine de icabet edeceksin o davete. Derdini arzedecek, merhamet talep edecekin. Kalubelada verdiğin sözün, şehadetle yenilediğin teslimiyet üzerinde olduğunu göstereceksin. Başka yerlerde olmadığını, başka şeylerin peşinde sürüklenmediğini, istikamet üzerinde bulunduğunu, yani orada olduğunu göstereceksin.

Ezanla büyük buluşmaya  kendini hazırlarken, kametle; kalk komutuyla daha da çoşar ve kendinden geçersin. Ezanla kamet arsında dualarının kabülüyle  bir ara ikramına- asıl mükafaa giderken- kavuşursun.


Peyganberimiz bu müjdeye bir hadisi şerifinde şöyle veriyor:


“Allah ezan ile kamet arasına onun bütün isteklerini kabul eder, yanlız bu isteklerinin karşılığını ya hemen dünyada veya erteleyerek ahirette yahutta karşılaşacağı bir müsibeti başından savmak süretiyle verir.”


Günün Beş Vaktinde Yeniden Dirilmek


Her günün bitişi belki ömrünüzün sonu olabilir. Her başlangıç, güne bismillah diye başladığınız her sabah, adeta yeniden dünyaya geldiğinizin, hala var olduğunuzun, bu nedenle imtihan için başarıya ulaşmak, şeytan ve nefsinizle mücadele etmek, Allah’ın rızasına nail olmak adına elinizden alınmamış birer fırsat aralığıdır. İşte ezanların beş vakte tahsisindede uyanık bir hayat sürebilmenin hikmetleri saklıdır. İnsan bu kutlu yolda mesafe alırken, nefsine uyması, şeytana aldanması, yolunu şaşırması muhtemeldir. Ezan adeta hayatın, yaşamın üzerinde insanlara yol ve yordamı gösteren, hak ve hakikatı telkin eden uyarı sinyallari, yoldaki işaretler gibidirler. Beş vakit ezan, beş vakit hayat gibidir. Günün beş vaktinde ve beş noktasında  tevhit bayrağının dalgalandırılmasının adıdır ezan.


Daha hiç bir şey uyanmamışken, her şey koyu bir karanlığın ve uyku mahmurluğunun ağırlığını üzerinden atmaya hazırlanırken, ortalık aydınlanmaya, kulaklar duymaya, gözler görmeye başlarken, uykuyla gafletin kesiştiği bir zamanda “ namaz uykuydan hayırlıdır” ilavesiyle o kutlu davetin hoş ve bir o kadar derin anlamlar içeren sedasıyla uyanır insan güne sabah ezanıyla. O şafakla; insana  başka karanlıklara dalmasın, kulluğunu şaşırmasın diye eşlik eder, ya da dokunur insanın bam teline, okşar insanın ruhunu hak ve hakikat adına. İnsan güne yeni bir azimle  sabah ezanıyla başka bir güzellik ve kararlılıkla başlar. Eğer o ilk devet geçiştirilirse, o çağrıya kulaklar kapatılırsa, bütün gün beyhude ve gaflette geçer. Söylenen ne sözde tesir kalır ne de diğer davranışlarda ihlas ve samimiyet... Onun için dinin direği namaz, namazın zirvesi secde olduğu gibi bütün namazların kalbide sabah namazı ve dolayısıyla ona davet eden sabah ezanıdır.


Başlangıç güzel olsada gün ilerlemeye başlamış, şeytanın malzemesi çoğalmış, dünya her şeyiyle üzerimize yürüyor; bütün debdebelerini, yalancı güzelliklerini önümüze seriyor. Geçim kaygısı ağırlığını hissettiriyor, farklı meşkuliyetler, bizi çepe çevre çevrelemiş. nefisin istedikleri, bizi zorlamaya başlamış. Allah’tan gayrı her şeyin gölgesi üzerimize düşmek üzere. Unuttulmayacak şeyler dahi solmuş, soluklaşmış, Allah’ın rızası isteği ve arzusu kalbimizde sabahki canlılığını ve diriliğini kayıp etmiş; kulaklar başka seslere, gözler farklı yerlere, gönüller fani şeylere dönmeye başlamışken yine o kutsi daveti duyarsınız aynı ses tonuyla belki farklı bir makamla. Fani olan  şeyleri büyüklerken, onların önünde eğilirken, Allah’ın yegane güç ve kudret sahibi olduğunu duyar duymaz hemen doğrulursunuz. Müezzinin şehadetiyle, ettiğiniz şehadetinizi hatırlarsınız, ibadetle itaatle, yine manevi boşluğunuzun giderilmesi, aç olan ruhunuzun doyurulması için kurtuluşunuza kasdedenlerden size zulmedenlerden kurtulur, koşarsınız gerçek felaha.  kendiniz olmaya yücelmeye ve yükselmeye.


İkindi ezanı başka bir takviyesidir uyarının. Ufuka yaklaşmış, güneşe rakip.. batmasını istemediği uyanıklığı, sönmesini istemediği kalp aydınlığını canlı ve diri tutmak adına...


Akşamla, bütün cisimler karanlığın içerisinde kayıp olup giderken, merhamet sahibi Yüce Allah, ezanla yine  sizi  tutar, çeker  alır, karanlığa gömülüp kayıp olmadan kurtarır. Çünkü sırati müstakimde olabilmek, her an uyanık olmayı gerektirir. Bir defa salsanız kendinizi gaflete, karanlığa boyun bükseniz, Allah muhafaza, sabahları asla olamayacak bir gece yaşayabilirsiniz ömrünüzün geride kalan diğer kısmını. Dünyanızda da  rahat görmez, ahiretinizi de heba edersiniz.


Artık uyuma zamanı... dinlenmek için yaratılan gecenin koynuna girerken kalp uyanıklığıda gereklidir. Çünkü uyuduğunuzda uyanamayabilirsiniz. O gün son gününüz olabilir. İşte yatsı ezanı yine size dokunur, uyarır, başladığınız gibi bitirmeyi telkin eder gününüzü. Son bir kez huzura çağırır. Allah’ı unutmamayı haykırır  insanın, insanlığına.     


Hak ve hakikatın tebliği hiç bir şeyde  ezanın ruhları okşayan esintileri  kadar etki ve tesir bırakmamış, gönül dünyasında kabul görmemiş, bunalan ruhları bu kadar rahatlatmamıştır. Onun için namazın daveti ezan  vakti geldiğinde Rasüllüllah Bilale: “Ya bilal! ezan okuda rahatlat bizi” derdi. Mümin nerede rahatlayacağını, ne ile hayat bulacağını bilmeli, bilmeli de bir vakit namaz kıldığında diğer vakti dört gözle meklemeli, müjdelere nail olan, kalbi adeta mescitlere asılı olanlara dahil olmalı.


Kutlu Davetin Tebliğcisi Müezzin


Hz Aişenin belirtiğine göre aşağıdaki ayet müezzinler hakkında nazil olmuştur:


Salih amel işleyip insanları Allah’a çağıran: “Hiç şüphesisiz ben bir müslümanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.”(Füssilet,33)


Müezzinler Allah’ın kutlu davetinin tebliğcileri ve dellallarıdır. Bir insanın meşkuliyeti neyse, değeri, kıymeti de ona göredir. Büyük insanın davasıda büyüktür. Temsil ettiğin dava kadar kıymetin ve ayrıcalığın söz konusudur.


Evet, hak ve hakikatın tercümanlığıyla bu dünyada istihtam edilen müezzinlerin, ahirette ki yerleri de herkesin imrendiği makamlar olacaktır.

Peyganberimizin ifadesiyle mahşerde insanları en uzun boylusu  yine müezzinlerdir.(et- Tac,c. 1s. 161) Uzunluk farklılık belirtisidir, derecesinin yüksekliğine işarettir. Bu halleriyle herkes tarafından fark edilecek, mükafatlara ve iltifatlara mazhar olacaktır.


Onlar misk bulutları üzerinde mahşer meydanına gelecekler,  herkesin korkudan gözlerinin yuvasından fırlayacağı nefsi nefsi dediği, annenin bile evladını düşünemediği zamanda onlara korku olmayacak, kendilerinden son derece emin bir vaziyette olacaklar.(bkz. Tirmizi, 1686) Onların ruhları şehitlerin ruhları ile birliktedirler.


Melekler onları kırmızı yakuttan cins atlarla karşılarlar, her müezzine 70 bin melek kabirden mahşere kadar eşlik eder.(bkz.Tembihul gafilin)


Onlara cennet elbiseleri giydirilir, onlar Allah’ın perdedarıdırlar, burada perdadarlık mecaz anlamındadır elbetteki, bu dünyada nasılki  ziyaretçilerin hükümdarlarla görüşmesini perdedarlar (protokol şefi) düzenlerse, müezzinlerde müminlerin Allaha varacakları onunla görüşüp buluşacakları zamanı bildirir. Her ezan okuyuşunda bin peyganber sevabı verilir.(bkz,Ali el- müttaki,Kenzül -ümmal,7/685)


Onlar affedilmeye en layık insanlardandır. Çünkü onlar için melekler, seslerinin ulaştığı yere kadar olan bütün canlı cansız mağfiret talep ederler, şahitliklerini tasdik ederler.


Peyganberimiz(s.a.v.) bu hususta şöyle buyuruyor:


“Müezzinin sesi ne kadar uzağa giderse, o kadar günahı affedilir, sesinin ulaştığı canlı cansız, tüm varlıklar onun söylediğini tasdik ederler.(Ahmet b. Hambel, Müsned,4/ 284)


Başka bir rivayette ise: müezzin, sesini duyarak namaz kılan kimselerin tümü kadar sevap kazanır, fakat bu yüzden onun çağrısına uyarak namaz kılan hiç kimsenin  sevabı eksilmez.(bkz. Haysemi, ez- Zevaid,,1/326)


Bundan dolayı Peyganber efendimiz.“öyleyse ezanı yüksek sesle okuyun” diye emir buyurmuştur.


Evet, ne ulvi ve yüksek bir makam değilmi? Yeter ki o görevi icra ederken niyetler bulanık, istikamet farklı yerlere dönük olmasın.


Hilafet gibi bir görevin sahibi olan Hz Ömer müzzinliğe olan isteğini şöyle ifade etmiştir: “Hilafetle birlikte yürüte bilseydim ezan okurdum.”


İbni Mesut’ta: “Eğer müezzin olsaydım, savaşa katılmadım diye gam yemezdim” demiştir.


Peyganberimiz bir hadisi şerifinde buyuruyorki:


“İnsanlar ezandaki ve birinci saftaki fazileti bilmiş olsalardı, yer bulamazlardı da aralarında kura çekerlerdi, eğer camiye erken gitmenin faziletini bilselerdi, bu hususta yarış ederlerdi, ve eğer yatsı namazı ile sabah namazının sevabını bilselerdi emekleyerek olsa dahi bu iki namaza gelirlerdi”(Riyazüssalihin, c.,8; s. 275; no:1058)


Evet hikmetlerini bildiğimiz ve bilemediğimiz nice şeyler vardır ibadetlerde. Çoğu zaman ne bildiklerimizi kazanmanın kaygısını taşıyoruz, ne de bilmediklerimizin teslimiyetini yaşıyoruz. Değer verdiğimiz dünya hep önceliğimiz olursa, kazanmayı, sadece  dünyanın kazancı olarak düşünürsek, ibadet ve itaatlerimizi hayatımızın dibine köşesine itilen, ancak boş vakitin meşkuliyeti olarak görürsek, bildiklerimizin de bize faydası olmaz, bilmediklerimizide Allah bize bildirmez ve imtihanı hep kayıp edenlerden oluruz,Allah muhafaza.


Ezanla Kurtuluşa Koşabilmek


Evet, gerçekten  onun davet ettiği şeyler dünyevi hiçbir menfaatle kıyaslanamayacak kadar ali şeyler. Onunla peyganberin mirasına davet vardır. Onunla hakiki ganimetin taliplilerine çağrı yapılır.  Kurtuluşun yolu, yordamı gösterilir. Aynen Ezanla, Bilali habeşin, Abdullah ibni  Zeyd ibni Sa’leben’in, Ebu Mahsura’nın daha nicelerinin bütün insanlığı o kurtuluşa ve  o ganimte davet ettiği...  Belki, Ebu Hüreyre ( r. a.)’in  Medine halkına:


”Ey Medine halkı! Ne duruyorsunuz mescitte peygamberin mirası pay ediliyor, ganimet dağıtılıyor, gidip payınızı alacağınıza boşu boşuna zaman öldürüyorsunuz” dediği gibi..


Ebu Hureyrenin bu çağrısını duyar duymaz herkes işini gücünü hatta en önemli meşguliyetlerini dahi bırakarak mescide akın ettiler.


Mescide gittiklerinde gönüllerinden geçen,  dünyevi ganimetin dağıtıldığını göremediklerinde geri dönüp bıraz da öfkeli bir şekilde Ebu Hureyreye sitem ederek: “Camide ganimet falan dağıtılmıyordu,” dediler. Ebu Hureyre camide ne yapıldığını sordu. Bir kısmı kuran okuyordu, birkısmı zikir yapıyordu, bir kısmıda ilimle meşkuldü cevabını aldıktan sonra Ebu Hureyre:


“İşte o gördüğünüz şeyler peygamber(s.a.v.) in mirasıdır, dağıtılan ganimetleridir.” diyerek asıl ganimetin ne olduğunu göremeyen gözlere göstermeye çalıştı.

Ezan-ı Muhammedi de her zaman insanlara gerçek kurtuluşun ve kazancın yolunu göstermiştir. Ezanla davet edilen camiler -peyganberimizin(s.a.v.) ifadeleriyle- cennet bahçeleridir; oralarda zikir, fikir soluklanır. Birlik beraberlik tesis edilir. Rahmete nail olunur. Allah’ın evinde misafir olan insana nice ikramlar bahşedilir. Dertlere derman aranır. Kardeşlere derman olunur. Kılınan namaza yirmi yedi derece mükafat verilir.


Ancak o günün bir kısım insanları asıl ganimeti Peyganberin mirasını göremedikleri gibi bu günün bir kısım insanları da göremiyor maalesef. Çünkü miras denilince anladıkları bu fani dünyayla ilgili şeyler.. Halbuki onların miras dediklerine, değer verdiklerine, ganimet olarak gördüklerine peygamber(s.a.v.) hiç iltifat etmiyordu. Onları elinin tersiyle itiyordu. Dünyayı bir gölgelik olarak görüyor, kendisini ise uzun yolculuğa çıkan bir yolcu...O gölgelikte kısa bir süre dinlenecek, sonra yine yoluna devam edecekti..


Şimdi günümüz müslümanlarının durumunu anlamak, hem de kendi samimiyetimizi kontrol etmek açısından bir düşünelim: Bugün, farz-ü mahal, camilerin minarelerinden ezan yerine devlet-i aliyye tarafından vatandaşlarına ev tapusu, para yardımı ilanı verilseydi, o zaman neler olurdu neler değil mi? saatler öncesinden gelenler olurdu. Bugün namaz için birçok bahanenin arkasına saklanan, o kutlu daveti duymayan, ciddiye bile almayan insanlar caminin avlusunda yatarlardı: “Sabah erkenden hazır olayım, belki camide yer kalmaz” diye. Ama olan yanına bir yedekçi alarak gelirdi. İnanın sedyeyle dahi getirilenler olurdu hiç şüphesiz. Sokaklara taşardı insanlar, camiler almazdı. Nice izdihamlar olurdu. En ön safa geçme hususunda birbirlerini -bugün- ileriye itenler o zaman öne geçmek için bir birleriyle yarışırlardı. Sabah namazının faziletine ermek için kılını dahi kımıldatmayanlar, o zaman sürünerek gelirlerdi değil mi?


Biz bugün gerçek ganimetin, ve kurtuluşun  ne olduğu hususunda tereddütler girdabında bocalayıp duruyoruz. Çünkü baktığımız şeylere ahiret penceresinden, iman aynasından bakamıyoruz...


Düşünün! bir gece teheccüte kalkamadığında, onu telafi etmek için o günü akşama kadar ibadetle geçiren bir peygamberin bu davranışı da ne? Yada cemaate yetişemeyip de bağını Allah yolunda bağışlayan Hz. Ömer neyin ıstırabını dindirmeye çalışıyor? Ve yahut bir defa o kutlu davete uymadıklarından dolayı günlerce matem tutan, ağlayan,sızlayan sahabeler neler kayıp ettiler de böyle bir üzüntüye gark oldular? Onların bildiklerini bugün biz, bilemiyor, onların duyduğunu duyamıyor, onların hissettiğini hissedemiyoruz maalesef. Bunları duyduğumuzda da:”Ha öyle mi?” deyip geçiştiriyoruz. Çünkü göremediğimiz hakikatleri de umursamıyoruz. Ebedi alem adına yapılan şeyleri tali şeyler olarak görüyoruz. O hakikatlere bir türlü konsantre olamadığımızdan, onları  kalbimize tam anlamıyla yerleştiremediğimizden geçici dünyaya ebediymiş gibi kendimizi kaptırıyoruz. Ebedi alemi de “Nasıl olsa daha gelmedi.” diye veya geleceği hususunda ihmaller üstüne ihmallerle unutuyoruz.


Her Şey Susacak, O Konuşacak


Evet, ezan başlayınca herkes bu heycanı duyacak, O kunuşulunca, konuşan o olunca her şey susacak, nefesler tutulacak, her meşguliyet bir kenara bıralkılacak, uygunsuz davranışlar, saygısız tutumlardan derin derin intizar ve pişmanlıklar yaşanacak. Onun üzerine söz; saygısızlık ve hadsizliktir.  Çünkü var onun mülk onun, söz onun sohbet onundur. Onun içindir ki ezan okunurken kapı çalmaya, müsade istemeye gerek yoktur. Onun sözü başkaları susunca başlamaz, o söylenince konuşulunlar süküt eder.


O tevhidin ilanı yapılırken, Ona kulluğa çağrılırken toplanmalı toparlanmalı, kulaklar açılmalı, gönüller verilmeli.

O öyle bir hakikat ki o başlanınca selam bile verilmiyor, okunan kuran erteleniyor. O bitmeden, kemali edeple uğurlanmadan, onunla doymadan, onunla hazır vaziyete gelmeden  namaza bile durulmuyor.


Bütün mahlukatın canlı, cansız her şeyin  yüce yaratanı tespih, tenzih ettiği bir zamanda ezanı muhammediyle insanda katılır bu ucsuz bucaksız zikir halkasına, o kutlu  sözleri tekrarlayarak. arşı ala titrer, şehadetlerle varlığın gayesi gerçekleşir. O orkestrada olmanın güzelliği yaşanır.


Ezan-ı  muhammediye icabet, cennete girmeye vesiledir yeterki ihlas ve samimiyet içerisinde olmaya gayret edelim. Müezzinin söylediği hakikatların bizdeki karşılığı basit bir dinleme şeklinde olmamalı. Zira islamın tebliği olan o sözler  kalbimizde yankılanmalı, kalpteki kabulün dille ifade şekline bürünüp, tekrarlanarak büyük buluşma öncesi ruhen istenilen bir kıvam ve olgunluğa bizleri ulaştırmalı. Peyganberimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyorki:


Müezzin Allahu ekber deyince, Ezanı dinleyen kimse aynısını söyler, müezzin eşşhedü ellailahe illallah  ve eşhedü enne muhammederresüllüh  deyince de aynı cümleler arkasından tekrarlanır,


Fakat müezzin “hayyalessaleh” deyince dinleyenler  “la havle vela kuvvete illabillahil aliyyilazim” derler” (Müslim,, 385; Ebu davut,,527)


Ezanın sözlerinin tekrarındaki gaye; o hakikatların kabülü, gönülden benimsendiği anlamını taşır.  Buda; dinin direği, bir tevhit eylemi olan, kulluğun en zirve noktası, bütün ibadetlerin adeta özü, özdeni olan namazı ikame etmekle gerçekleşir. Ve nihayat, namazdan hasıl olan gayeyle bütün hayatı namaza uygun bir anlayış ve olgunlukta yaşamaya kadar götürür ki  işte o zaman ezandaki gerçek gayeye ulaşılmış olunur.


İmam-ı Gazali hazretleri diyor ki:


“Ezan sesini işittiğin zaman, kıyamet günündeki davetin dehşetini düşün! ezana suratle icabet için batın ve zahirin ile hazırlan, çünkü ezana süratle icabet edenlere o büyük günde lutüf ve mülayemetle müamele edilir. Kendi kendine düşün: Eğer ezan sesini sevinç ve rağbetle karşılıyorsan o, hüküm gününde,  kulaklarında çınlayacak müjde ve kurtuluş nidasıdır.”


Başka bir hadisi şerifte; Ezan dan sonra kendisine salavat getirilmesini önemini ve onun şefaatine nail olmaya vesile olacağını  Peyganberimiz(s.a.v.) şöyle buyuruyor:


“ Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediğini  tekrar edin, sonrada bana salatü selam okuyun, zira kim bana selatü selam okursa, Allah’ta ona on misliyle rahmet eder, sonra benim için el- vesileyi talep edin, zira o, cennette bir makamdır ki, mutlaka Allah’ın kullarından birinin olacaktır. Ona sahip olacak  ben olmamı ümit ediyorum, kim benim için  Allah’tan el vesileyi talep ederse, şefaatim kendisine vacip olur”(Kütübü sitte, c. 7 s. 451, no, 24389)


Evet burada yine peyganber efendimizi rahmetin vesilisi olarak görüyoruz. Her şeyde olduğu gibi. Onun gerçekten şefaatine nail olabilmek, Allah’ın rahmetini celbedebilmek onun anlattığı gibi yaşayabilmek, onun ahlakıyla ahlaklanmakla mümkündür.


Hz. Aişe validemiz Peyganberimizin(s.a.v.) namazla ilgili durumunu şöyle anlatıyor.


Hz. Peyganberle oturuyor, konuşuyoruz, biz konuşuyoruz o dinliyor o konuşuyor biz dinliyor, ancak namaz vakti girdiğinde (o kutlu davet yaklaştığı zaman) aniden öyle bir değişiyordi ki biz onu tanımaz oluyorduk.


O hep namazlarını cemaatle kılmıştır, son anlarında bile ezanın davetine icabet etmekten  asla geri durmamıştır. Ümmetine çok düşkün bir peyganber olduğu halde o ezanın davetinden geri duranlarla; cemaate iştirak etmeyenler le ilgili öfkelenmiş onlar için: “evlerini yakasım geliyor” demiştir.

Ama olan birisi peyganberimize gelerek: “Ya Rasülelleh ezan okunduğunda o davete icabet etmek istiyorum ancak beni camiye götürecek bir yedekçim yok, evde kılsam olur mu”? diye sorduğunda. Peyganberimiz(s.a.v.)’in  “ezanı duyuyorsan icabet et” diye emir buyurması o davete icabet etmenin; camiye ve cemaate katılmanın ne kadar önem arzettiğinin en büyük delilidir.


Evet, özet olarak ezana icabet etmek demek  bütün meşküliyetleri terketmek demektir. Namaza, ibadete göre her şeyimizi ayarlamalıyız. Hiçbir meşguliyet, asıl gayemiz ibadetin önüne geçmemeli, namaz boş adam işi değil her halu karda mümin olan herkesin işi ve asli görevidir. Kulaklarını ezanlara kapatanlar Allah’la randevu zamanını unutup ezanla kullara olan randevularını hatırlayanlar, Allah’a daveti ciddiye almayanlar şunu hiçbir zaman unutmamalılar ki, Allah’ın kulluğunu değil şeytanın  ve nefislerinin uşaklığını yaparak, hiçbir zaman felahı yakalayamayacak  huzur ve mutluluğa kavuşamayacaklardır.  


Şeytan secde etmediğinden Allah’ın dergahından kovuldu Allah’a giden her yerde pusu kurdu, insanlar uyurken o uyumadı. İnsanın kanındaki damarında dolaşarak onu yakından takip etti. Korktu ki insanlar, Allah’a secde eder, ezanla Allah’ın davetine icabet ederek ona yaklaşır, rahmetine nail olurlar. Ezan okunduğu zaman şeytanın bu rahatsızlığını Rasülüllah şöyle anlatır: 


“Namaz için ezan okunduğu zaman şeytan oradan sesli seli yellenerek uzaklaşır. Ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar, ezan bitince geri döner, ikamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet  bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve ‘şunu hatırla, şunu düşün’ diye aklında daha önce hiç olmayan, şeylerle vesvese verir, öyleki buna kapılan kişi kaç rekat kıldığını bilmeyecek hale gelir”(Kütübi sitte, c. 8, s. 320, no 2433)

Ezan okunduğu zaman müşrikler ondan rahatsız olduklarından sesler çıkarırlar, duyulmasına tahammül edemezdiler. Bunlar için yüce Allah buyuruyor ki:


“Namaza çtağırdığınız zaman, onu alay ve oyun konusu yaparlar, o davranış onların düşünmeyen  bir toplum olmalarındandır”(Maide 58)


Günümüzde de nice insanların ezanın sesinin kısılmasını istediğini, mutlaka duymuş ve şahit olmuşsunuzdur. Bunu yapanların “müslüman” olduğunu söylemeside daha vahimdir. Zira müslümanın ezandan rahatsız olması asla düşünülemez. Şayet bunu bilerek yapıyorlarsa bizzat rahatsızlığın ifadesi olarak dile getiriyorlarsa imanları tehlikede demektir. Nice gayri müslümlerin imana girmesine sebep olan ezanı muhammedi, kıymeti bilinmediğinden kimbilir nice insanlarında mürtet duruma düşmelerine  sebep olmuştur.


Evet, şeytan ve şeytanlaşmış ruhlar bizim en büyük düşmanlarımızdır, ezanla ve kametle bizi alt edemeyen şeytan namazda/namazla alt etmeye çalışıyor. Hepiniz bilirsiniz ve yakinen şahit olmuşsunuzdur. Normal zamanda aklınıza gelmeyen her şey namazda gelir. Bunlar bizi gaflete sevkeder, ne okuduğumuzu bilir ne yaptığımızı bilinçli yaparız. Bunun şeytandan olduğunu, onun son ve en etkıli kozunu kullandığını bilmeliyiz. Zira namaz Allah’ın bizzat huzurunda olduğumuz andır. Onun karşısında uyanık bir vaziyette gafletten uzak bir şekilde olmalıyız. Yoksa Allah muafaza, küçük bir edepsizlik ondan uzaklaşmaya sebep olur, onun rahmetini beklerken gazabına müstahak oluruz. Kıldığımız namaz bizi kötülükten uzaklaştırmaz, belki paçavra gibi yüzümüze çarpılır, zayi ettiğimiz namazla kendimiz zayi oluruz.


Allah bizleri davetine uyan istikamet üzerinde olan kullarından eylesin. -amin-


............................................................

(Yahya kemal)

(Kayseri Mahmut Sami Ramazanoğlu camii imam Hatibi)

 

Ümmetin Yıldızları Sahabeler

e-Posta Yazdır PDF

Tabi oldukları Nur


Nasıl ki güneş, şu cismani âlemin en büyük ışık ve ısı kaynağıysa, Hz. Muhammed (s.a.v)’ de ruhani ve nurani âlemin yegâne güneşidir. Sahabeler; tertemiz kalp aynalarıyla, sevgiyle yoğrulmuş gönülleriyle, Nur Muhammed (s.a.v)’in aydınlığının bu dünyada en mükemmel akisleri ve izdüşümleridir. Onlar, O’nun rahmet kurnalarından kana kana içmiş, sevgi ve muhabbet havasını solumuş, ahlakıyla ahlaklanmış, edebiyle edeplenmiş, halka-i tedrisatında yetişmiş saadet asrının mimarları,  istisna insanlardır. Sahabeleri anlayabilmek için ilk olarak onların mürebbisi ve muallimi Hz Muhammed (s.a.v)’i anlamak gerekir.


Cehaletin nasıl, hangi şartlarlar ve fedakarlıklar altında saadete dönüşebildiğini görmek ancak geçmişle geleceğin arasındaki mukayeseyle mümkün olur. Bugünün cehaletini ve felaketini bilmeyenler yarının saadetini asla inşa edemezler. İslam’dan önceki nesillerden ders çıkaramayanlar yarınlarını İslam’a göre şekillendirmeleri de mümkün değildir. Bir insanda bulunan sevginin temelinde bilmek ve anlamak vardır. İnsanın, bilmediğini sevmesi, ona uyması, gönülden muhabbet beslemesi mümkün değildir.


Kâinatın efendisi (s.a.v)’nin dünyaya teşrif etmeden önceki dönem; namı değer ‘cahiliye’ dönemiydi; koyu bir karanlık hüküm sürüyordu. Zülüm haksızlık insanları esir almıştı. Güçlü olmak haklı olmak için tek kriterdi. Vahşette adeta sırtlanları geçmiş bir cehalet hüküm sürüyordu. İnsaf ve vicdan kalmamıştı. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, kadınların insan olup olmadıkları bile tartışılıyordu. Helvadan yaptıkları putlara tapıyor, acıktıklarında da o putları yiyorlardı.


Herkes bu karanlığın ne zaman biteceğini,  son kurtarıcının ne zaman teşrif edip bu koyu cehaleti saadete dönüştüreceğini büyük bir özlemle bekliyorlardı. Gözler ufukta adeta kımıldamadan, o güneşin doğmasını, o rahmetin yağmasını, insanlığın üzerindeki bu kara bulutların dağıtılmasını bekliyorlardı.


Evet, o gelecekti, bu, Allah’ın vaadiydi. Karanlığın koyuluğu sabahın yakınlığının işaretiydi. O gelecekti,  mazlumların, masumların iniltisi arşı alaya yükselmiş, Allah’ın gayretine dokunulmuştu. Ve nihayet teşrif etti bir sabah, güneşin doğumundan önce. Güneşin aydınlığı karşısında kapkara kesildiği kâinatı aydınlatacak bir nur olarak. Daha doğar doğmaz değişim ve gelişim başlamıştı saadet neslinin inşası için... O gün çok olağan üstü şeyler olduğu herkes tarafından fark edilmişti. Birbirlerine; “Bugün olağan üstü bir şeyler oldu ama ne?” diye soruyorlardı.


Evet, O Allah’ın Rasülü (s.a.v.), böyle buhranlı bir dönemde dünyamıza teşrif ettiğinde çoraklaşmış gönüller nasılda bahara döndü. Kara bulutlar o rahmet esintileriyle dağıldı. Vicdandan mahrum insan görüntüsündeki mahlûklar vicdana geldi, geldi de bir ihtişamla yeniden kendini buldu. Sürünen insanlık kıyama kalktı. Çocuk cellatları, insan simsarları, kadın tüccarları, öyle bir payeye kavuştular ki bastıkları yerdeki karıncayı dahi gözetir oldular. Köleler kardeş, analar eli ayağı öpülesi cennete girme vesilesi bilindi. Kadınlara hürmet, hayırlı olmanın en kestirme yolu olarak anlaşıldı. Karanlık, güneş olmayınca karanlıktır, güneş doğunca karanlığa düşen çekip gitmektir. Çekip te gitti. İşte bu nesil;  Nur Muhammed’in inşa ettiği  ‘kutlu nesil’ adını aldı. Zaman saadet asrı oldu.


“(Ey Rasülüm) biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik”(1) buyuruyor yüce Allah. Evet,  O, âlemlere rahmettir. Hem de yağmur gibi her yere yağan, hiçbir şeyi ayırt etmeyen bir rahmet.. O,  ölmüş kalplere abı hayat, gönüllere şifadır. O, her şeyden önce halık-ı zülcelalin habibidir. O, ahlakı en güzel olandır. Sadece nur yüzüyle bile hidayete vesile olan bir peygamberdir. O, öyle bir rahmettir ki kâinat onun nurundan husule gelmiştir,  onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O’na olan sevgi hak katında kıymet kazanmıştır. O, ayrıca ümmetine çok düşkün bir Peygamber (s.a.v.)... her yerde, her şartta her şeyini ümmetinin kurtuluşu üzerine planlayan bir Peygamber (s.a.v.). bir kişinin dahi cehenneme girmesine razı olmayan bir peygamber (s.a.v.). Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki, “Şanım hakkı için, size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz,  ona ağır gelir,  size düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir merhametlidir.”(2)


Evet, O olmasaydı kâinatta bir çiçek bile açmayacaktı. Yüzler gülümsemeyecek, gönüller yumuşamayacak,  yetim, öksüz ve mazlumların başı okşanmayacak,  haksızlıklar yapanın yanına kar kalacak,  kimsesizlerin kimsesi olmayacaktı. O olmasaydı aydınlığın adı unutulacak,  saadetin kokusu dahi duyulamayacaktı. O öyle bir Resul ki, O’nun kıymetini yüce Yaradan anlatıyor, hem de ona salat ve selam ederek. O’nun için diyor ki: “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salat ederler, ey müminler sizde ona çokça salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(3)


O, övülünce övmek değer kazanıyor. O anlatılınca, anlatan sözlerini anlamlandırıyor. O bilinince bilinmeyenlere nice sırlı kapılar aralanıyor. O okununca kâinat okunuyor, Allah’ın kuranı okunuyor, çünkü O, kuranın hayata yansıması, yürüyen en canlı örneğidir.


Ancak bunu görenler olduğu gibi, göremeyenler de oldu. Kalp gözleri ama bakışları şaşı, nefislerinin esiri olanlar, akıllarının ayağı bataklığa saplananlar,  mantıktan mahrum, ferasetten uzak olanlar onu anlayamadılar, bu günün bir kısım talihsizlerinin ve hidayetsizlerin anlayamadığı gibi... Karanlığı üzerlerine siper edenler, görünmekten/görmekten korkanlar hiçbir zaman şafağın sökmesini, güneşin doğmasını istemediler, o aydınlığa tahammül edemediler/edemeyecekler. Tarihte, birçok peygambere işkence ve zulmü reva gören, güneşi balçıkla sıvamaya, üflemekle söndürmeye çalışan dedelerin, belki, torunları bugünde aynısını kâinatın efendisine reva gördüler.


Ancak O, hep merhamet peygamberi gibi davrandı. Yüklenen görevin ağırlığını bir an olsun unutmadı. Nice zulüm ve işkenceleri, haksızlıkları kendisine reva gören talihsizleri bile affetti. O’nun görevi çölleri güllük ve gülistanlığa çevirmekti. Bu da bir çiçekle olabilecek bir şey değildi. Kıymetini bilen üç beş kişiyle başladığı bu kutlu yolculukta, kısa bir zaman da dünyanın her tarafına hakkın ve hakikatin gür sesini duyurdu; biat edenler, ahde vefa gösterenlerle doldu feyiz ve bereket halkası. Akın akın o nura koşanlar, onun sevgisiyle coşanlar, muhabbetiyle kendisinden geçenler oldu. O neslin adı, onun için sadet nesli oldu.


Sevmek O’na Tabi 

Olmakla Olur


Evet,  bir defa daha belki bin defa daha ifade etmeli ki, o günün, bugünün ve yarının kurtuluşu ancak onun nuruna ram olmaktan, O’nun sevgisiyle yoğrulmaktan, onun muhabbetiyle kavrulmaktan, aşkıyla pişmekten geçer. İki cihan saadeti her şeyimizle ona tabi olmakla elde edilebilir. O’na gerçekten bağlanmak, ilmek ilmek, nakış nakış, sünnetiyle dokunmakla,  bir daha açılmayacak kördüğüm gibi bir sevgiyle düğümlenmekle mümkündür.

Yüce Allah bir ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Ey Muhammed! Deki ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin”(4)


Kâinatın efendisi de; “Kim, benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Kim beni severse, cennette benimle beraber olur”(5) buyuruyor. Ne büyük saadet değil mi? yarın huzuru mahşerde Allah’ın rasülüne komşu olmak. Onun şefaatine nail olmak. Onunla beraber olmak...


Evet, kulu, Allah’ın muhabbet deryasına götürecek olan,  O peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatından fışkıran rahmet pınarıdır. Allah’a olan muhabbet Peygamber’e olan muhabbeti,  sevgi de peygamber (s.a.v.)’e olan sevgiyi gerekli kılmaktadır. O, Efendiler efendisini sevmiş, kainata da sevdirmiş, Onsuz bir sevgi tasavvur edilebilir mi? Allah’ı seven Rasülünü sever, Rasülünü seven, Onun Ehli beytini ve Ashabını da sever/sevmelidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kim Ashabımı severse, beni sevdiğinden dolayı sevmiştir. Kim onlardan buğz ederse, bana buğz ettiğinden dolayı onlara buğz etmiştir.”(6)


Hz. Mevlana ne güzel demiştir:

“Gel ey gönül hakiki bayram, Cenabı Muhammed’e vuslattır.

Çünkü cihanın aydınlığı o mübarek varlığın cemalindendir”


Onsuz kulluk; elsiz, ayaksız, gözsüz, gönülsüz bir bağlılıktır. Bir insan bütün ibadet ve davranışlarını sünneti seniyye istikametinde ayarlamazsa, davranışlarının doğruluğunu onunla ölçmez, onunla biçmez, onun ayarına, kalıbına sokmazsa, bu; rotası olmayan, pusulasını kayıp etmiş bir gemide nereye gidileceği, fırtınalara, dalgalara nasıl direnileceği bilinmeyen bir yolculuğa benzer.


Kamil bir mümin olabilmenin yolunu, yordamını, modelini yüce Allah O’nun hayatında sergilemiştir. O’nun hayatına bakıp İslam’ı, kuranı göremeyenler, Onsuz olabilir diyenler ne kuranı hakkıyla okumuş, nede okuduklarını anlayabilmişlerdir. Yüce Allah’ın şu emrini kulaklarımıza küpe etmeliyiz. O Nur Muhammed (s.a.v.)’e bakarken aralanan bu pencereden bakmalıyız. Buyuruyor ki: “Resül size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir”(7)


Başka bir ayet-i kerimede de; “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasülüne itaat eden de amellerinizi boşa çıkarmayın.”(8) buyuruluyor. Ancak O’na uymak, bu yolda mesafe kat etmek bütün davranışları sevgi temelleri üzerine bina etmekle mümkündür. Her ibadet severek yapıldığında, muhabbet neticesinde hâsıl olduğunda fayda elde edilebilir. İhlas ve samimiyetin temeli de yine sevgi ve muhabbettir.


Bilgi güzeldir, çünkü insan onunla ne yapacağını öğrenir. Ancak bu, sevgi ve muhabbete götürürse faydası olur. Yoksa sözden öteye geçmeyen bir bilgi, kalbe yerleşmemiş bir sevgi, Rasülüllah (s.a.v.)’a ittibayı karşılamaz. Asıl cehalet bilmek değil sevmemektir. Cahiliye dönemi zaten bunun ifadesi olarak adlandırılmıştır. O günün talihsizleri, bilmediklerinden değil sevmediklerinden, kabul edemediklerinden, bile bile hak ve hakikati inkâra kalkıştıklarından cehaletle adlandırıldılar.


Sahabenin Hz Muhammed (s.a.v.)’e olan Sevgi ve muhabbetleri


Asrısaadetin mimarları, güneşin etrafında dönen yıldızları, bu sevgilerini nasıl yaşadılar? Rasülüllah’a olan sevgileri nasıl bir derinlikteydi? Elbette ki onu hakkıyla izah etmek/ edebilmek mümkün değildir. Ancak hakkıyla anlatamamak, daha doğrusu anlayamamak, onların değil bizim eksikliğimizdendir. Çünkü onların halet-i ruhiyelerini, zirvelerdeki hallerini ancak o hallerle hallenenler bilir. Onlar gibi seven, onlar gibi bilen, aşk şarabını içen, muhabbet deryasında kendinden geçenler, balların balını tadanlar bilir. Gel gör ki bilende anlatamaz, çünkü bu, anlatılmaz yaşanır. Zaten onlarda yaşadılar, sadece bize düşen anlatmak oldu. Bu durumu göz ardı edenler, hele birde değer ölçüleri farklı, bakışları hastalıklı olanlar asla sahabenin hayatını, sevgi ve muhabbetini,  sağlıklı değerlendiremezler. ‘ Öyle de bir şey olur mu?’ diyerek bazen hayretler içerisine kalarak bazen de tenkit ederek değerlendirme hatasına düşerler.


Birçok sahabenin duasını almış, yaklaşık yüz yirmi sahabeyle görüşmüş Hasanı Basri (r.a.) hazretleri, Ashabın Peygamber’e olan bağlılıklarıyla sonraki insanlarının peygambere olan bağlılıkları ve sevgileri arasındaki uçurumu şöyle anlatıyor: “Eğer siz, sahabeyi görseydiniz onlar delimidir derdiniz, onlar sizi görseydi, bunlar Müslüman değilmiler derlerdi”


Evet, şunu bir defa, herkes biliyor ve kabul ediyor ki, sevgi bedel ister, fedakarlık gerektirir. Sevgi, sevdiğinin haliyle hâllenmeyi, onun gönlüne girmeyi gaye edinmektir. Sevgi O’nun gayrısından elini eteğini çekebildiğin kadar sevgidir. Çünkü terk etmekten kavuşmak olmaz. Bir gönülde iki sevgi barınmaz. Hem dünya sevdası hem ukba sevdası bir arada bulunmaz. Ya sana ait olan her şeyden vazgeçerek, onların sevgilerini kalbinden temizleyip, Allah ve Rasülünü bulacak, sevgilerine mazhar olacaksın, ya da bunlardan mahrum kalacaksın.


Yüce Allah bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “De ki, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, sizi, Allah’tan, Rasülü’nden ve Allah yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin, Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez”(9)


Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde; “Sizden hiçbiriniz beni canından, malından evladından ve bütün insanlardan ziyade sevmedikçe iman etmiş olamaz.”(10) buyurarak O’nu sevmenin bir, imanın gereği olduğunu bildiriyor.

İşte, sahabeler asla şek ve şüpheye düşmeden, bu gerçek sevgiyi tercih ettiler. Onlar şunu çok iyi biliyorlardı: O, Nur Muhammed (s.a.v.)’in sevgisi ebedidir. O’nun sevgisi Allah’a olan sevginin tezahürüdür. Onun için Hz. Muhammed (s.a.v.)’e normal bir beşer gibi hitap etmediler. Seslerini yükseltmediler. Ancak şunu içlerinden gelen bir muhabbetle ifade etmekten de kendilerini alamadılar: “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasülü.” Bu, sözde kalmadı elbette ki, Laf olsun diye söylenmedi, yeri geldi onu da ispat ettiler her şeyleriyle.


Hz Aliye, siz Rasülüllah’ı ne kadar severdiniz diye sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Rasülüllah (s.a.v.) bize, malımız mülkümüz, çoluk çocuğumuz, anamız ve babamızdan daha sevgili idi. Susadığımızda soğuk suya duyduğumuz arzudan daha çok arzu eder, daha çok severdik.”


Ebu Süfyan, daha Müslüman olmadan önce sahabelerin, peygambere olan sevgisini itiraf etmekten kendini alamamış ve şöyle demiştir: “Muhammed’ in ashabının Muhammed’ i sevdikleri kadar arkadaşları tarafından sevilen bir kimse görmedim.”(11)


Evet, ashabı kiram, bir aşk çağlayanı şeklinde O Nur Muhammed’in etrafında kenetlendiler. Güneş O olunca,  Ona olan sevgi canları pahasına olunca, bu, onları gökteki yıldızlar haline getirdi. O sahabeler, seviyorum demenin sevmek için yeterli olmadığını bildiler. Bildiler de candan da geçtiler, canandan da, maldan da mülkten de, evladı iyalden de... Sahabeler’in hayatında ulaşamadığımız derinlik işte burada saklıdır. Sayılamayacak kadar sevgi fedakarlık vefakârlık örnekleriyle doludur sahabenin hayatı. Ancak hele biri var ki Peygamber (s.a.v.) sevgisinin zirvesindeydi.  Hz. Ebu Ebubekir (r.a.) o zirvelerden hiç inmedi. Rasülüllah (s.a.v.)’la hicret edeceği haberini duyduğunda çok sevinmiş, gözyaşlarını tutamamıştı.


Hicret esnasında Rasülüllah (s.a.v.)’la Sevr mağarasına doğru giderlerken, kâh Rasülüllah’ın önüne geçiyor, kâh gerisinden takip ediyordu. Rasülüllah bu hareketini fark edince;

-Ya Eba Bekir! Niye öyle yapıyorsun, diye sordu. Hz. Ebubekir:

-Ey Allah’ın Rasülü! Müşriklerin arkanızdan yetişeceğini düşünüyor, arkanıza geçiyorum, ilerde pusu kuracaklarını düşündüğümde de önünüzden devam ediyorum. Korkuyorum ki size zarar verecekler.


Nihayet Sevr mağarasına vardıklarında Hz. Ebubekir (r.a.);

-Ya Rasülallah, siz burada durun, mağarayı size hazır vaziyete getireyim, temizliyeyim, diyor. Ve mağarayı kontrol edip güzel bir şekilde temizlemeye koyuluyor; açık olan yerlerden yılan çıyan, böcek girip Rasülüllah (s.a.v.)’a zarar verir diye her tarafı elbisesinden yırttığı parçalarla kapatıyor. Açık kalan en son deliği de ayağıyla kapatarak;


-Ey Allah’ın Rasülü! Artık gelebilirsiniz, diyerek buyur ediyor. Sabah olunca elbisesinin param parça olduğunu gören Rasülüllah (s.a.v.):


-Ey Eba Bekir! Bu halinde nedir. Diye soruyor. Hz Ebu Bekir (r.a.), Durumu anlattığında Rasülüllah, bu vefa örneği karşısında ellerini kaldırarak en sadık arkadaşı için duada bulunuyor.(12)


Yine, Mekke’nin fethi esnasında, babası Ebu Kuhafe Müslüman olduğundan dolayı sevincinden ağlaması gerekirken, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, amcası, Ebu talibin -Müslüman olmasını çok istemesine rağmen- Müslüman olmadan öldüğünü düşünüp üzüntüsünden ağlıyordu, Kendi sevincini bile yaşayamıyor, Rasülüllah (s.a.v.)’ın hüznü üzerine sevinmeyi ona olan sevgisine yakıştıramıyordu.


Sevinmeyi yakıştıramadığı gibi, kendisine yapılanların kaygısını taşımayı da, kendisi için üzülmeyi de yakıştıramadı. Adeta Rasülüllah ta fani olmuş, kendi nefsini unutmuştu. Bir gün müşrikler Rasülüllah (s.a.v.)’la beraber kendisini bayılıncaya kadar dövmüş, işkence etmişlerdi. Uyanır uyanmaz ilk sözü; “Rasülüllah (S.A.V.)’a ne oldu, Rasülüllah’ın durumu iyimi?” oldu.


İşte böyle! Hz Ebubekir’in hayatı hep sadakat ve samimiyet üzerine bina edilmişti. O bir samimiyet abidesiydi. Onsuz edemiyor, adeta O’nun yanında yine onun hasretiyle yanıp kavruluyordu. Ömrünün son demlerinde; “Bu gün günlerden ne?” diye sormuştu. Kızı Aişe; “Bu gün pazartesi.” dediğinde, o aşk ve sevdasını, Rasülüllah (s.a.v.)’a olan vuslat arzusunu şöyle dile getirdi: “Eğer bugün ölürsem, beni yarına bekletmeyiniz. Zira benim için günlerin ve gecelerin en sevimlisi; Rasülüllah (s.a.v.)’a en yakın olanıdır.”(13)


Yaşayışlarıyla ona en fazla yakınlığı arzulayan sahabeler, ölümleriyle de yine ona kavuşmayı istiyorlardı. Ölüm döşeyin de yatanlara; “Rasülüllah (s.a.v.)’a bizden de selam söyleyin.” diye tembihte bulunuyorlardı.(14) Çünkü Rasülüllah (s.av.) şöyle buyurmuştu: “kişi sevdiğiyle beraberdir.” Onun için diyoruz ki, Rasülüllah (s.a.v.)’a olan sevgi, bu dünyada olup biten bir sevgi değildir. Asıl olan ebedi âlemdir. Önemli olan sevgimizi kime bağladığımızdır. Kalbimizi kime açtığımızdır. Kimin için yorulup, kimin için üzülüp, kimin için ağladığımızdır.

Rasülüllah (s.a.v.) ahirete irtihal ettiğinde Abdullah b. Zeyd (r.a.) ellerini semaya açıp; “Yarabbi artık benim gözlerimi al, ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra dünyada bir şeyi görmeyeyim.” diye duada bulunması ne kadar derin bir sevginin tezahürüdür, değil mi? bak gör! Nasıl bir samimiyet ki Allah, Hz. Zeyd’in duasını kabul ediyor, gözleri kısa bir süre sonra ama oluyor.(15)


Evet, “Gözler güzeller güzelini görmedikten sonra başka şeyi görmesinin anlamı nedir.” diye düşünenler olduğu gibi, bir defa ibretle bakamayan, Allah’ın büyüklüğünü okuyamayan, güzel yüzleriyle bir defa secdeye başını koyamayan, boylarıyla poslarıyla kıyamda duramayan nice insanlar da vardır. Ne diyelim, bahtı kara dünya imtihan dünyası... Allah hidayet nasip etsin.


Evet, sahabeler Rasülüllah (s.a.v.)’ı canlarından her zaman üstün tutarlardı. Sözlerinde bile istikametten ayrılmadılar. Dille bazı şeyler söylense -hayati tehlike söz konusu olduğunda- hiçbir mahsuru yoktur, ancak onlar dillerinde bile Rasülüllah (s.a.v.)’a olan uzaklığı kabul edemiyorlardı. Bunlardan biride Zeyd b. Desineydi (r.a.). Ebu Süfyan öldürmek için ortaya çıkardığında sordu: “Ey Zeyd! Hayatının kurtulmasına mukabil Peygamberin senin yerinde olmasını ister miydin?


Ölüme, Allah ve Resulünün sevdasıyla, muhabbetiyle daha dünden razı olan birisine bunları soran bir insan; herhalde en fazla acınması gereken insandır.


Zeyd de bu talihsize acıyarak, şöyle bir bakarak, onu bile hayretlere bırakacak şu sözleri söylüyor: “Ölümüne de olsa onun ayağına bir dikenin batmasına bile razı olmam.”


Başka bir yıldız! Gençliğini Rasülüllah (s.a.v.) sevgisiyle bezemiş bir genç sahabe. Gençliğin heyecanını Rasülüllah (s.a.v.) sevgisiyle değerlendiren bir abide, nerde görse Rasülüllah (s.a.v.)’ı eline, ayağına sarılıyor, öpüyordu, kokluyordu. Yine bir gün karşılaştıklarında: “Ya Rasüllallah (s.a.v.) bana, ne emrederseniz emredin yapayım, sizin emrinizi yerine getirmemek olur mu? Bu delikanlının bu sözü Rasülüllah (s.a.v.)’ın çok hoşuna gitmişti. “O halde git, babanı öldür, dedi.” Talha babasını öldürmek için hızla kapıya yönelmişti ki Rasülüllah (s.a.v.): “Dur nereye gidiyorsun, biz akraba bağlarını çiğnetmek için değil tesis etmek için gönderildik.”

Evet, bundan kısa bir zaman sonra Talha (r.a.) hastalandı. Rasülüllah (s.a.v.) ziyaretine gittiğinde durumunun pekiyi olmadığını gördü. Ve aile efradına; “Talha’ya Bir şey olursa beni mutlaka haberdar edin.” diye tembihte bulundu. Kısa bir zaman sonra da vefat etti. Ancak ölmeden önce Talha’nın da ailesine bir tembihi vardı: “Şayet ölürsem Rasülüllah’a haber etmeyin. Zira gecedir, yahudiler, veya başkaları yada yılan çıyan ona zarar verebilir.”


Talha’nın ölüm haberi Rasülüllah (s.a.v.)’a sonradan haber verildiğinde Rasülüllah (s.a.v.) Talha (r.a.) için ellerini kaldırıp şöyle duada bulundu: “Allah’ım sen ona, oda sana kavuştuğunda onu mütebessim karşıla.”(16) Evet, Allah, Resulünün hatırını kırar mı? Onun üzülmesine razı olur mu? Yeter ki Rasülüllah (s.a.v.)’ın sevgisine layık bir hayat sürelim.


Yine bir Sahabe: kaygısına bakın! Düşüncedeki derinliğini bir görün. Cennetlik olsa da Rasülüllah (s.a.v.)’sız cennetin sefasını eksik addeden, onun arkadaşlığını her şeyin üstünde gören bir sahabi:


Hz Aişe validemiz anlatıyor: “Adamın biri Rasülüllah’ın yanına geldi ve şöyle dedi: “Ya Rasülallah ben seni çok seviyorum. Seni her şeyimden daha çok seviyorum. Seni görmeden duramıyorum. ancak bir an, senin de benimde öleceğimizi düşünüyorum. Senin peygamberlerle olacağını, benimse cennete girsem bile senden ayrı olacağını düşünerek çok korkuyorum,” 

Rasülüllah (s.a.v) bu sözlere hiç bir cevap vermedi ve biraz sonra şu ayeti kerime nazil oldu; “Kim Allah’a ve Rasülü’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salih kişilerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”(17)(18)


Ya Hz Bilal-i Habeşi (r.a.)! Hepiniz çok iyi bilirsiniz O’nu. O bir köleydi. Fakirdi. Kimsesizdi, dünyada tutunacak bir dalı bile yoktu. Ancak, Allah Rasülünü tanıdığında dünyası bir an değişti. Asıl hürriyete Müslüman olduğunda kavuştuğunu anladı. Her şeyin bir bedeli var dedik ya baştan, o bedellerin en ağırını ödeyen sahabilerden bir tanesi de Bilal-i Habeş’tir. Rasülüllah (s.a.v.)’ın muhabbet havuzuna atmıştı bir defa kendisini, sadet kazanında pişmişti. Kimse o samimiyeti yerinden dahi oynatamadı. Yapılan her işkence onu daha da pişirdi; vurulan her kırbaç onun Allah ve Rasülüne (s.a.v.) karşı alev alev yanan aşk ve muhabbetini daha da alevlendirdi. Bu bedelleri Allah karşılıksız bırakır mı? Bırakmadı da; köleyken sultan oldu, orduyu kumandan olarak idare etti, Peygamber (s.a.v.)in övgüsüne mazhar oldu. Ten rengi simim siyah olan bu sahabe, gönlüyle adeta âlemleri aydınlatacak bir yıldız oldu.


Bakın görün ki, Rasülüllah her beşer gibi ahirete irtihal etmişti. Ancak Bilal-i Habeş’e hiçbir şey bu kadar ağır gelmemişti. Hiçbir kırbaç bu kadar canını acıtmamıştı. Medine sokakları adeta dar gelmeye başlamıştı. Her yerde Rasülüllah (s.a.v.)’ın hatırasını görüyor, dayanamıyordu. Karar verdi şama gitmeye. Medine’yi terk edip Şama gitti. Ancak gönlü hala Rasülüllah (s.a.v.)’ın özlemiyle yanıp kavruluyordu. Bir gün rüyasında Rasülüllah (s.a.v.)’ı gördü, Rasülüllah (s.a.v.), “Nedir bu ayrılık ya Bilal! Beni ziyaret etmenin zamanı gelmedi mi?” diye sitem etti.


Bilal (r.a.) durur mu, sabah olduğunda kalkar kalkmaz Medine’nin yolunu tuttu. Ravzayı mudahharaya varıp yüzünü, gözünü sürüp ağlayarak hasret giderdi. Bu arada Hz. Hasan ve Hüseyin geldi. Rasülüllah (s.a.v.)’ın yadigârları hasan ve Hüseyin’i de bağrına basarak bir nebze hasret giderdi.


Hz. Hasan ve Hüseyin’in ısrarıyla ezan okumaya çıktı. O’nun ezanını duyan Medine halkı, Rasülüllah’ın yeniden dirildiğini zannettiler. Medine halkı o günkü gibi hiç ağlamamıştı. Gözler yaşlarla doldu. Ancak buruk ve hüzünlü Bilal, ezanın, “Muhammedürrresüllüllah” kısmına geldiğinde kelimeler adeta boğazına düğümlendi, hıçkırıklara boğuldu, bir türlü ezanı tamamlayamadı.(19)


Peygamber (s.a.v.)’in irtihalinden sonra her halde en mutlu anıda ölüm anıydı. Son nefeslerini verirken: “Sevinin sevinin! Ben cenabı Muhammed’in yanına sefer ediyorum...” dedi, bir kuş gibi ötelerin ötesine uçup gitti.


Evet, Rasülüllah (s.a.v.) sahabelere gözlerinden kıymetli ve sevimliydi. Efendimize zarar veririz korkusuyla yanına iyice yaklaşmazlardı. Bir seferden döndüklerinde önce efendimizin yanına uğrar, onun mübarek yüzüne doya doya bakar, kendisine hürmet ve saygılarını sunduktan sonra evlerine giderlerdi. Efendimiz (s.a.v.)’i görmemeye hiç dayanamazlardı. Bir gün görmediklerinde çıkar arar bulur, hasret giderirlerdi. Efendimiz (s.a.v.)’in oturduğu yerden daha yüksek yerde oturmayı saygısızlık addederlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in meclisinde oturan sahabeler asla seslerini yükseltmez, büyük bir saygı ve huşuyla anlatılanları dinlerlerdi. Sanki kımıldasalar başlarında kuş varmış da uçacakmış gibi huzur ve sükûnet içerisinde dururlardı. Efendimiz (s.a.v.)’e ait eşyalara bile son derece saygı ve hürmet gösterilerdi. Onları müşriklerin kullanmasına asla müsaade etmezlerdi.


Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasülüllah (s.a.v.)’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashabı etrafını çevirmişti, tek saç telinin dahi yere düşmesini istemiyorlardı, birinin eline düşsün istiyorlardı”(20)


Rasülüllah (s.a.v.) saçına dokundu diye saçlarını kestirmeyenler bile vardı. O’na ait her şey, onlar için çok değerliydi. Yürüdüğü yolda yürümeyi, oturduğu gibi oturmayı, konuştuğu gibi konuşmayı,  tebessümü gibi tebessüm etmeyi bir ayrıcalık olarak görürlerdi. Sevdiği yemeyi bile severlerdi. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasülüllah (s.a.v.)’in tabaklarının içerisinde kabakları severek yediğini gördüm, o günden sonra bende kabak yemeğini sevmeye başladım.


Hz. Ömer,  hac ve umre için Mekke’ye giderken hızlı giden devesinin yularını çeker ve şöyle derdi: Acele etme belki ayağın, Rasülüllah(s.a.v.)’in devesinin ayağının bastığı yere isabet eder de bende saadete ererim, sende saadete erersin.

Evet, onu sevenler mahzun olmadı, olmayacaklarda. Ne diyelim, bu gün maddenin mahkûmu olanlar, dünyanın gölgesinde, karanlığında huzuru arayanlar, asla onu bulamayacaklar. Sırça köşklerde, saraylarda otursalar da, insanlar etrafında pervane dönseler de bulamayacaklar. Hep bir adım ötesinde huzuru arayan, ancak, oraya vardığında yine bir adım ötesine gözünü diken, ölümle eyvah diyecek olan insanlar kendilerini aldatıyorlar,  yanan bağırlarını ferahlatmak ve vicdanlarını rahatlatmak için serapları su görüyorlar. Kayıp ettiğimiz değerleri, kayıp ettiğimiz yerde aramalı, yıktığımız yerden başlamalı, asırlardır kalbimizden çıkardığım sevgiyi, yerine koymalı, unuttuklarımızı hatırlamalı kendimize gelmeliyiz. Son uyarı olarak, Allah’ın Rasülü (s.a.v.) bize açık ve net bir şekilde yol gösteriyor:


“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı tutunursanız asla sapıklığa düşmezsiniz. Biri Allah’ın kitabı (Kuran), diğeri benim sünnetimdir. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce gelecektir”(21)


Ashabıyla ilgili de: “Ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine tabi olsanız hidayete erersiniz”(22) buyurarak bizleri uyarıyor.


Allah bizleri istikametten, Resulünün sevgi ve muhabbetinden ayırmasın. (Âmin)


Selam ve dua ile.

…………………………………

1-Enbiya,107, 2-Tevbe,28, 3-Ahzap,56, 4-Ali imran ,31, 5-Tirmizi, ilim,16, 6- Tirmizi, 7-Haşr,7, 8-Nisa,69, 9-Tevbe,24, 10-Müslim,iman,69, 11-Beyhaki, 12- Bknz. Ebu Nuayn, hilye,1.33, 13-bknz. Ahmet 1,8, 14-bknz. İbni Mace, cenaiz,4, 15-Kurtubi el- Cami, 16-Bknz.ibni Hacer el- akseleni, el isabe,2/227, 17- Nisa,69), 18-ibni Hişam, Essiretün Nebeviyye 1260-261, 19-bknz. Zehebi,siyer,1,359, 20-Müslim,Fezail,75, 21-Cami’ü ssağır,3282, 22-Beyhaki.

 

Kalbin Ameli İman

e-Posta Yazdır PDF

İman, emniyet etmek, güvende ve emniyette olduğunu bildirmek, boyun eğmek ve tasdik etmek yani iman edilecek şeylere şek ve şüpheye, tereddüte yer vermeden, içten ve yürekten inanmak manalarına gelir. Dini terimde ki manası; Allah’a ve Hz. Muhammedin(s.a.v.) Allah tarafından haber verdiği kesin olarak, belli olduğu şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak,  şüpheye düşmeden bunların doğru olduğunu içten tasdik ve itiraf etmektir. Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: “Ey müminler Allaha ve elçisine ve elçisine indirdiği kitaba( kurana)  ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin”(1)Başka bir ayeti kerimede de: “Gerçek müminler ancak Allah’a ve Rasülüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır”(2) buyuruluyor.


Her şeyi hikmet üzere yaratan, bize bizden daha yakın olan yüce Allah, akıl nimetini kullanmamızı, hak ve hakikat ile buluşmamızı, kendisine iman etmemizi emir buyurmuş, iman edenlere mükafatlar vaad etmiş, inkar edenlerin cezaya çarptırılacaklarını, dünya ve ahiretlerinin heba olacaklarını bildirerek uyarmıştır. Bir ayeti kerimede Yüce Allah buyuruyor ki: “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekat verenler var ya, onların mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler(3)


İnsanlara iman duygusunu vermesinde, bunu fıtratlara yerleştirerek insanın tabiatı haline getirmesinde  ‘ben kimim, neyim nereden geldim, nereye gidiyorum’ gibi sorular sorup cevaplar aramak gibi özellikleri vermesinde,  Allah’ın merhametinin ne kadar büyük ve engin olduğunu görüyoruz, çünkü Allah’ın hidayeti olmadan kimse iman edemez, kurtuluşa eremez. Ancak akletmeyenler, akıllarını kullanmayanlar bu nimetten faydalanamaz, rezil ve rüsvah bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar.


Yüce Allah bir ayeti kerimede de gerçek bir hidayetin ancak şirkle (zulümle) kirletilmemiş bir imanla gerçekleşeceğini şöyle ifade etmiştir: “İman edenler ve imanlarına zülüm(şirk) karıştırmayanlar var ya,  işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlarda onlardır”(4) inkar talihsizliğine düşenlerle ilgilide şöyle buyuruluyor: “Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince işte Allah’ın meleklerin, tüm insanların laneti onların üzerinedir. Onlar ebediyen lanet içinde kalırlar, artık ne kendilerinden azap hafifletilir nede onların yüzlerine bakılır”(5)


İman da artma ve eksime söz konusu değildir. İman ya vardır ya da yoktur bir insanda. Hem iman etmek, hem de etmemek mümkün değildir. Ya da iman edilecek şeylerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak olmaz. İman bir bütündür. Bir insan Allah’a inansa da peygamberleri reddetse, ya da bir kısım peygamberleri inkara kalkışsa veya kitapların hepsine iman etmese, imanın bütün esaslarına iman ettiği halde ahiretin varlığından tereddüt etse ya da Allah’ın emri kesin olan ibadetlerde şüpheye düşse, “ benim kalbim temiz, ibadete ne gerek,  faiz helaldir, hac ibadeti gereksizdir” gibi sözlerle reddetse, ya da bunları hafife alsa, o insan iman etmiş sayılmaz, iman sahibiyse de mürtet durumuna düşer. (Allah muhafaza)


Ancak imanın zayıf ve kuvvetli olması söz konusudur. Bazı insanlarda ki iman adeta dağ gibi, volkan misali, ruhunu sarıp sarmalerken, bedeniyle bütünleşmişken, hayatında, davranışlarını şekillendirmede tek etken ve belirleyici unsurken, bazılarında adeta kalbine pamuk ipliğiyle iliştirilmiş,  bir küçük vesvesede, esintide çıtırtıda, hırıltıda üzerinden hemen kalkıverecek bir kuş gibidir.  Bu sağlamlığın inşa edildiği, bu gevşekliğin izale edildiği yer, asıl olarak kalptir. Yani iman ederken kalbin mahiyetine, kalbin maharetine nazar etmeli. Çünkü iman kalbin amelidir. İman oranın tasdikiyle, referansıyla, onayıyla, güveniyle gerçekleşir.


Ehli sünnete göre iman kalp ile tasdik dil ile ikrar şekline tarif edilmiştir. Asıl olan kalp ile tasdik olmasına rağmen, -insanlar kalplerimizden geçeni bileyemeyeceklerinden-  şu dünyada mümin olduğumuza hükmedilebilmesi, Müslüman olduğumuza şahitlik edilmesi açısından dil ile ikrar etmekte önemlidir.


Peygamberimiz (s.a.v) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: “iman, kalbin niyeti (ve tasdiki) dil(inde ikrarı) ile; hicret ise şahsın kendi ve malı ile (göç neticesinde) tahakkuk eder.”(6)


İmanı şekli olmaktan kurtarmalı


Peygamberimiz bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: “iman dil ile ikrar yani ‘la ilahe illallah demek’ kalp ile tasdik, azalar ile amel etmektir”(7)


İnsan, kalp ve kalıbıyla iman üzerinde olmalı, bu hadis-i şerif kalple hakka, kalıpla halka müteveccih olan insanın hem hakkın hem de halkın nazarında mümin olduğuna işaret ediyor. Dil ile imanın kalpte mutlaka karşılığının, kalpteki imanında hayatta karşılığının olması gerekir.  Dil ile söylemek amel değil ikrardır, ispat ancak amelle mümkündür. Hasını Hasrı hazretleri (k.s) diyor ki: “iman, temenniler de bulunmak, süslü sözler söylemek değil, fakat iman iyice kökleşen ve amellerin tasdik ettiği şeydir”.


Kalp insani özelliklerin en önemli unsurudur; acı tatlı, üzüntü sevinç, huzur, mutluluk, saadet, iman inkâr, hep oradan zuhur eder. Bir insan bugün kalbim sıkıntılı derken üzüntüsünü ifade etmiş olur, içimde bir ferahlık var derken yine oraya işaret vardır, ‘kalbi katı, yüreği taşlaşmış derken, insanın insafsız merhametsiz olduğuna, “yufka yüreklidir derken yumuşak huylu olduğuna – kalbi kast ederek- işaret vardır.


Peygamberimiz (s.a.v.)  kalbin her şeyin membaı olduğunu bir hadisi şerifle şöyle ifade ediyor: “Bedende bir et parçası vardır ki, o salih olup düzeldiği zaman, bütün beden salih olup düzelir, o fesada uğrayıp bozulduğu zaman da bütün beden fasit olup bozulur. O da kalptir”(8)


Kalp, bedenin adeta hükümranıdır; hükümran ıslah edilmiş, iman tacını giymiş, hakikat koltuğuna oturmuşsa verdiği emirler de doğal olarak bu minval üzerinde olacaktır.  Kalp inkâr bataklığına düşmüş, küfür istilasına uğramışsa, azalardan zahir olan ameller de farklı olmaz; zilletten izzet, küfürden iman, nifaktan doğruluk zuhur etmez, batıl üzerine hak inşa edilemez; temel bozuk olunca, hak adına hayatın inşası mümkün değildir; bal küpünden sızan bal,  zehir küpünden sızan zehirdir; İçteki şeyin dışa yansıması farklı değildir. Hayat kalbin aynasıdır, Kalpte olmayanı ayna, hak adına yansıtmaz, eğri çubuğun doğru gölgesi olmaz. Onun için,  Allah’a gerçek bir kul olmak adına iman ederek kalpten başlıyoruz imtihana, dolayısıyla ibadet ve itaatin start noktası da yine orasıdır. Olgunlaşmak,  gelişmek, ilerlemek, yaklaşmak, yakınlaşmak, sevgiyle boy vermek,  muhabbetle yoğrulmak,  aşkla pişmek,  sırlara vakıf olmak, ebedi alemi temaşa etmek,  ihsana ulaşmak, izzete kavuşmak, kısacası kamil bir mümin olmak ancak hakiki bir imanla, oranın ıslah edilmesiyle mümkündür.


Peygamberimiz (s.a.v.) kalpteki baskın görüşün kalbi nasıl etkilediğini şöyle ifade ediyor: “Pürüzsüz ve içinde kandil yanan kalp müminin kalbidir. İçinde hem imanı hem de nifakı barındıran kalp karmaşık kalptir. Oradaki iman tatlı su ile beslenen yeşil bakla gibi, nifak ise kan ve irinle beslenen çıban gibidir. Bu iki (su ile kan- irin) baskın çıkarsa kalp onun hükmünü giyer”.(başka bir rivayete göre bu iki maddenin hangisi baskın çıkarsa kalbi denetimi altına alır)(9)


Ancak bazen olur ki kalp, tasdik etmeden, onaylamadan azalardan bazı davranışlar zuhur eder, kalbe rağmen zuhur eden bu davranışlar yapmacıktan öte ye geçemez,  Böyle, hükmü olmayan davranışların ilgili insanı sorumluluk altına sokacağı muhakkaktır. Bu bağlamda kalpteki imanın zıddı azalarda görünürse, bu ancak taklidi bir davranış olur, taklitte de rahatlık olmaz, içerisinde huzuru barındırmaz, taklitte aldatma ve aldanma vardır. Bir insan kalbi ile inanmadığı halde, dili ile inandığını söylese o insan Allah katında mümin sayılmaz. Nitekim böyleleri için yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, Allah’a va ahiret gününe iman ettik derler hâlbuki onlar mümin değillerdir.”(10)  


Biz iman edene,  aynı zamanda Müslüman oldu deriz.  Çünkü aralarında çok sıkı bir ilişki söz konusudur, amel imandan bir cüz olmamasına rağmen bazen birbirinden ayırmak, ayrı düşünmek mümkün değildir. İmanın yeri kalp olduğu gibi, teslimiyetin (amelin) yeri de azalardır. İman, mümin olmanın,  amel, teslim olmanın yani Müslüman olmanın adıdır. Öyleyse her mümin aynı zamanda müslümandır. Ancak her Müslüman, mümin değildir diyebiliriz. Çünkü teslim olmak ve onun gereklerini yapmak bazen istemeyerek, zoraki,  farklı gaye ve niyetler nedeniyle yerine getirilebiliyor, Böyle bir teslimiyetin insana sağladığı gerçek manada bir faydası olmaz. Çünkü bu teslimiyet, kalpten tamamen bağımsız bir teslimiyettir; kalpte karşılığı olmayan münafıkane bir teslimiyettir.


“Bedeviler, ‘ iman ettik’ demektedirler (Ey Muhammed) de ki, ‘Siz iman etmediniz fakat İslam olduk deyin, çünkü iman henüz kalplerinize girmedi”(11) Ayeti kerimesi bunu ifade etmektedir.


On üç yıllık vahyin, Mekke dönemine baktığımızda inen ayetlerin çoğunluğunun imanla ilgili olduğuna şahit oluyoruz. İlk önce imanın kalplere yerleşilmesi murat edilmiş, sindire, sindire pürüzsüz bir kabul sağlandıktan sonra(Medine döneminde) ameli meseleler emir buyurulmaya başlanmıştır. Bu da gösteriyor ki önceliğin iman olması, bu imanın da şüpheden, tereddütten taklitten alabildiğine uzak olması İslam’ın en önemli önceliğidir.


Evet, imansız amel, kökü olmayan ağaca benzer, amelsiz iman da dalı budağı kurumuş, yaprakları solmuş meyve vermeyen ağaç gibidir.

Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) iman nedir diye sorduklarında oda şu cevabı vermiştir: “İman, seni dünyada mesut yaşatacak bir ahlak, Allah’ın haram kıldıklarından vaz geçirecek bir takva ve cahillerin cehaletinden uzak tutacak bir hilmdir yani vakur bir duruştur”(12)


Evet, iman hayatın anlamı, hakikatin en bariz numunesidir, karanlıklara nur, görünmezlere göz, bilinmezlere ilim, çıkmazlara çıkış yoludur, insanın fıtratıyla buluşmasıdır her şeyden önce.  İman cevap aranan sorulara illede bir cevap olsun diye değil, her şeyin bizzat anlamıyla buluştuğu, şu kainatta zaten verilmiş cevapları okuyarak, onları hayata nakşederek imtihanda başarıya ulaşmanın adıdır. İman bir başlangıç olduğu halde hayatın her safhasında kendini göstermeli, madem iman bir nurdur, o nurun aydınlattığı yer insanın hayatıdır. O, madem bir güneştir, ondan faydalanmak ancak hayatın perdelerini açmakla, gafleti yıkmakla mümkündür. İman hayatın ruhudur, kalbe hapsedilmiş bir ruh, hayatı asla ikame ve inşa edemez.


Birçok ayeti kerimede imandan hemen sonra amelin zikredilmesi gösteriyor ki, imanla amel adeta bir birini tamamlayan, iç içe girmiş, bazen biri birinin şekline bürünmüş, bazen biri ötekinin hakikatine sarmalanmış iki unsurdur. İman bir defa olabilecek şey de değildir. İmanın devamı, onu her türlü hastalıktan kötülükten, tehlikeli virüslerden korumakla mümkündür.  Kalpteki imanın ışığının sönmemesi için ibadet gereklidir. İmanın gıdası ibadet ve zikirdir. Aksi taktirde zayıflaması, güçten kuvvetten düşmesi, zamanla sönmesi içten bile değildir. Onun aydınlığını,  mahiyetini kayıp etmesi sinede adeta taşınamaz ağır bir yük halini alır.


Bunu M. Akif ne güzel ifade etmiştir:

“imandır o cevherki, ilahi ne büyüktür

  imansız yürek sinede yüktür”


Peygamberimiz (s.a.v.), imana hayatın yansımasının gerekliliği hususunda, imanla amelin ayrılmaz iki önemli unsur olduğuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “İman çıplaktır, onun örtüsü takva, süsü hayâ ve meyvesi ilimdir”(Rumuzul ehadis)


Bir cenazede de şöyle duada bulunmuştur: “Allahım içimizde yaşattığın kimseleri islam üzere yaşat, aramızda vefat ettirdiklerini ise iman üzere vefat ettir”(13)

Yüce Allah’ta: “Ey iman edenler! Allahtan nasıl korkmanız gerekiyorsa öylece korkun, sakın sizler müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin”(14) buyurmuştur.


Evet, iman, teslimiyetsiz kuru bir söz; teslimiyetsiz amel, şuursuz taklidi birer davranışlar yığınıdır. Gerçek bir kulluk, asla imansız olamayacağı gibi, şuurlu ve akıllı bir varlık içinde itirazsız teslimiyet şarttır.


Bunun daha da ötesi vardır ki, biz buna, imanda da amelde de zirve diyoruz. Bunun adı ‘İhsan’dır yani Allah’ı görür gibi yaşamak. Onu bu gözlerle gerçek mahiyetinde göremiyor isek de o bizi görüyor.


İman, İslam, ihsan, bu üç temel unsur yüce dinimiz İslam’ın üzerinde bina edildiği en önemli kavramlardır. Adeta, kalpte başlayan teslimiyetle ve sadakatle devam eden ve Allah’a en yakınlığı yakalaya bilmek için ‘ihsan’ makamına yapılan yolculuğun adıdır. Bu yolculuk zorlu ve meşakkatli yolculuktur.


Cibril hadisi diye meşhur olan hadisi şerifi Hz. Ömer şöyle naklediyor: Bir gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanında idik, yanımıza beyaz elbiseli, nur yüzlü, üzerinde yolculuk alameti olmayan bir adam geldi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dizinin dibine diz çöküp oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı ve ellerini peygamberin dizlerinin üstüne koydu.


“Ey Muhammed islam nedir bana bildir” dedi. Hz. Peyganber: “İslam Allahtan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Allahın elçisi olduğuna tanıklık etmen, namazı dos doğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen  kabeyi ziyaret etmen(Hac yapman)” dır diye cevap verdi. O dam:

“Doğru söyledin” dedi. Adam Hz. Peygamber’e tekrar:

“Şimdi de bana imanı anlat” dedi. Hz. Peygamber:

“İman, Allaha, meleklerine,  kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir, yine kadere,  hayrına ve şerrine iman etmendir.” diye cevap verdi. Adam tekrar doğru söyledin dedi.


“Peki ihsan nedir onu da anlat” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

  

“İhsan, Allaha, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir, Sen onu görmüyorsan da o seni mutlaka görüyor”. O Adam:


“Doğru söyledin” dedi.

Sonra Hz. Peygamber bu gelenin Cebrail olduğunu söyledi.(15)


Taklidi ve tahkiki iman


Belki, bugün en fazla, hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir mesele bu. Alimler imanın bu yönünü, taklidi iman ve tahkiki iman diye iki bölümde incelemişlerdir.  

Taklidi iman: Bir insanın araştırmadan, incelemeden,  duyduğu ve gördüğü gibi; doğup büyüdüğü çevreden etkilenerek,  imani meseleleri, taklidi olarak kalben tasdik etmesi, inanmasıdır.


Tahkiki iman ise: Araştırma, teferruatlı bir şekilde öğrenme neticesinde neden ve niçin lerin cevabına ulaşarak elde edilmiş bir imandır. Burada kuranın ve sünnetin aydınlığında,  aklın kullanılması, iradenin, işin bizzat içerisinde olması söz konusudur. Tahkiki imanda sağlam bir şekilde ayaklar yere basmakta, kalple kabul gören imanın niye kabul gördüğü bilinmektedir. Tahkiki imanda bilmek vardır, anlamak vardır, akletmek vardır. Ancak taklitte, adından da anlaşılacağı üzere adeta başkalarının iradesine iradelerimizi bağlamak, onların onayladığını onaylamak,  onların gördüğünü görmek, duyduğunu duymak vardır. Burada edata insani özellikler, üstünlükler devre dışı kalmaktadır.


Allah muhafaza, bugün böyle bir Müslüman toplumda doğup büyümeseydik, acaba neyi taklit ederdik diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Böyle bir nimete kavuşmuş olmanın şükrünü de ihmal etmeden, küfrün, isyanın kol gezdiği, şeytanın ve havarilerinin her tarafta bütün oyunlarını sergilediği, dinimize diyanetimize, imanımıza her koldan saldırıldığı,   atılan şüphe tohumlarının kök saldığı bir zamanda niye ve neden inandığımızı bilmeliyiz.


Şunu unutmamalıyız ki bugün, hakkın ve hakikatin onurlu bir neferi olsak da, sahip olduğumuz imanın gücü, ancak bizim savuna bildiğimiz kadardır. Galipler galibi Allah’a inanmışız, ona imanı taklit edecek kadar bir gevşekliğin ve samimiyetsizliğin içerisinde olmamalıyız. Allah bizden kâmil bir mümin olmamızı istiyor. İhlasla samimiyetle yapılmış amel istiyor. Böyle bir payeye ulaşmak için,  Allah’ın rasülü örnek alınmalı, O taklit edilmelidir.  Çünkü Ona uymak bizzat Allah’ın emridir, O; yanılmaz, hata yapmaz, nefsinden konuşmaz, Allah’ın korumasında olan bir örnektir, önderdir. Ona uymak bizzat ibadettir, yeter ki ona uymak taklidi yani samimiyetsiz bir ittiba olmasın.


Allah’ın veli kullarını taklit etmek, onları örnek almak ta kuru bir taklit değil, tahkike ulaşmanın, olgunlaşmanın, kâmil bir mümin olmanın vesilesidir; onlar; duymayan kulakların,  duymasına, görmeyen gözlerin görmesine, katılaşmış kalplerin yumuşamasına, ıslah edilmemiş nefislerin ıslah edilmesine vesiledir.


Taklit tahkike götüren bir vesile olarak görüldüğünde iyidir, yeter ki kuran ve sünnetin ölçü ve kurallarının dışına çıkılmasın, aksi takdirde bakışlarımız anlamsız, duyuşlarımız duyarsız,  fikirlerimiz gayesiz, ibadetlerimiz lezzetsiz ve tesirsiz olur.


Esas yaratılış gayemiz olan ibadette son derece ciddiyet sahibi olmalıyız, her şeyden önce  ‘kendimiz’ olmalıyız. Hep ilerilerin hasretiyle bakışlarımızı hikmete döndürmeli, balların balını tatmalı, imandan tat alırken amelde zirvelere ulaşmalı, daha var mı çıkılacak yer, görülecek hakikat demeli, doydum, buldum, erdim dememeli;  hallettim, çözdüm hatasına düşmemeli. Şunu unutmamak gerekir ki; biz amellerimizle değil, Allah’ın rahmetiyle muamele görüyoruz. Yeter ki oraya götüren vesilelere sıkı sıkıyla bağlanalım, o rahmet kapısının tokmağını vurmak için değil, açmak için vuralım.


Evet, bu gün Müslümanların en büyük hastalığı, gayesi olmayan bir taklittir; adeta hastalık şeklini almış bir taklit... Küfürde ki, isyanda ki taklidin ne kadar tehlikeli olduğu herkes tarafından zaten bilinen bir gerçektir. Gördüğünüz gibi, bizim anlatmaya çalıştığımız, imanda ve teslimiyette yakalandığımız taklit hastalığıdır.


İman taklidi olunca, insan neden ve niye inandığını bilemeyince, belki, bunun neticesi olarak amellerde ki taklitte kendini bariz bir şekilde gösteriyor. Böyle bir insan çevresindeki baskın kabul edilen görüş ve düşüncelerle ibadetleri değerlendiriyor. Bu öyle bir boyuta ulaşıyor ki, hurafeler din, bidatler ‘olmazsa olmaz’ yapılması gereken şeyler olarak algılanıyor.  Bunlar dinin hayati önem arz eden emirlerinin önüne dahi geçiyor.  Böyle bir insan toplumda bu gibi yerleşmiş algıların, davranışların, inançların kuranda ki ve sünnetteki karşılığını görüp araştırmak, doğrusunu bulmak yerine, eline ve gönlüne tutuşturulduğu şekliyle hayatına tatbik ediyor. Yine ibadetler arasında da gel gitler ve zıtlıklar yaşıyor. İmandaki bütünlükte problemler yaşadığı gibi ibadetlerde de her şeyi yerli yerine koyamıyor,  ihlastan uzak, samimiyetten mahrum, şuursuz ve bilinçsiz bir ibadet anlayışıyla geçiriyor ömrünü.


Bu nenle de kılınan namaz fuhşiyattan ve münkarattan alıkoymuyor, rükûdaki tevazu, secdedeki yakınlık bizi almıyor kucağına; namazla doymayan gönüller, gıybetle dedikoduyla hak hukuk ihlalleriyle boşandıkça boşanıyor. Oruçla mide boş bırakılırken, teslimiyetteki staj, talim fayda vermiyor, nimetin kıymeti, öğrenilemiyor, çehreler hala fakirlerin yokluklarına doğru dönmüyor; o oruç sabrı öğretmiyor, bizi tutmuyor; zekatla mallarımız temizlenirken, gönüldeki kirlilik hala devam ediyor, veren el olmakta bize ‘vermeyi’ sevdiremiyor. Hac temizlemiyor, bir ümmet olma şuuru aşılayamıyor.  Kurbanla, kurbiyet peydah edilmeyince, kesilen sadece hayvan oluyor, nefis hala dimdik ayakta insanı kendine kul köle olarak kullanmaya devam ediyor.    


Evet, böyle bir anlaşılmazlığın girdabından kurtarmak için, özet olarak yapmamız gereken şey: ibadet ve itaatle kalpte ki imana takviye vermek, zikir fikir ve tefekkürle, tahkike ulaşmak, oradan da ıslah edilmeyen nefsi de ıslah ederek yekinle buluşmak, bilmediklerimizi de öğrenmek, bildiklerimizin hamalı değil uygulayıcısı olmak.


Kamil imana ulaşmak


Son olarak şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: tahkiki imana ulaşmak son nokta değildir, kamil bir mümin olabilmek için iyi bir mesafedir, ancak yeterli değildir. Bunun örneklerine yakinen şahit oluyoruz, nice insanlar var ki imani olarak bilinmesi gereken her şeye vakıflar, bilerek, görerek müşahede ederek inanıyorlar, ancak ibadetlerinde hala istenilen bir seviyeyi yakalayamamışlar. Bunun en önemli nedeni, nefisin imani meselelerde ikna edilmemiş olması. Tahkiki imanla beraber, nefisin imanı da önemli. Emmare seviyesindeki bu nefsi, mutmain bir nefis haline getirmek için ciddi bir gayret ve mucahede etmek, işin en önemli yanını oluşturmaktadır. Böye bir dereceye gelebilenler için yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim ihsan derecesine yükselerek özünü Allaha teslim ederse onun mükâfatı rabbinin katındadır”(16)


Şu hadise de çok ibret verici ve imrendiricidir: Haris B.Malik el Ensari, Rasülüllahın yanından geçerken, “Nasıl sabahladın ey haris” diye sorar. Oda: “Hakiki bir mümin olarak sabahladım diye cevap verir”. Bunun üzerine Peygamber şöyle der: “Ne söylediğine bir dikkat et, muhakkak her şeyin bir hakikati vardır, peki senin imanın hakikati nedir” Haris şöyle cevap verir: “Nefsim dünyadan yüz çevirdi, gecemi uykusuz gündüzü susuz kaldım, sanki ben açık bir şekilde Rabbimin arşına bakıyor gibiyim. Ve yine ben, ziyaretleşen cennet ehlini ve bağrışan ateş ehlini görüyor gibiyim.” Bunun üzerine Peygamber üç defa: “Ey Haris sen arif olup bu işi bildin ona iyice yapış” diye buyurdu.(17) Allah bu işi bilenlerden ve muvaffak olanlardan eylesin.(âmin) imanlarıyla, amelleri arasında uyumu yakalayan, inandığı gibi görünen, taklitlerden hayatını kurtarıp tahkike ulaşan nefsinin imanını sağlayıp, tam bir teslimiyetle ihsan makamında ömrünü geçirebilen ve o hal üzerine emanetini teslim eden kullarından eylesin(âmin)

Selam ve dua ile...

…………………………………….............

1( Nisa,36), 2(Hücürat,15), 3( Bakara,277), 4(Enam,82), 5(Bakara,161-162), 6( Feyzül Kadir,c. 1,s.,188), 7(Şirazi ve Deylemi, Hz Aişeden rivayet etmişlerdir), 8(Buhari,52; Müsli,1599), 9( Mükaşefetül gulup- Imam Gazali), 10(Bakara,8), 11( Hücürat 14), 12(Taberani,Mu’cemul-Evsat,hadis no.,5005), 13(Ebu Davut, Tirmizi), 14(Ali imran,102), 15( Müslim, iman,1,5,ı,37,40), 16(Bakara,112), 17(Taberani,3367)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL