Abdullatif ACAR

Merhameti Kuşanmak II

e-Posta Yazdır PDF

Birlikte Rahmet Ayrılıkta Azap Vardır


Müslümanlar, bütün mahlukata merhamet etmekle görevlidir. Ancak kendi aralarında ki sevgi ve merhametin, birlik ve beraberliğin nasıl olması gerektiği de ayrıca İslam’ın üzerinde, hassasiyetle, durduğu bir meseledir. Bu birlik ve beraberlik bütün Müslümanları kuşatmalıdır. Ferdi planda  ne kadar iyilikleri ve güzellikleri yaşarsanız yaşayın, belli bir alandan öteye geçemezsiniz ya da Merhameti sadece ailenizle sınırladığınızda, yakın ilişki içerisine olduğunuz insanlarla daralttığınızda, onda ki derin ve kuşatıcı özelliğini göz ardı etmiş olursunuz. Sadece mahallenizdeki kediye, köpeğe merhametli olmanız yeterli değildir. Evinizde bulunanlara, elinizin altındakilere, yakın komşuya, uzak komşuya, annenize babanıza akrabalarınıza iyi davranmanız emredilmiştir. Fakat, Müslümanların güçlü olması, temsil ettiği inancı dünya sathında yaşaması, Allah’ın merhametini her tarafa taşıması ancak  ırkını, rengini, dilini, milletini ayrışmanın değil, kaynaşmanın, tanışmanın vesilesi bilip,  kendi içlerinde birlik ve beraberliği sağlamalarıyla  mümkündür.  İslam, müminleri kardeş ilan ederek bu birliğin oluşturulmasını ilahi vahye dayandırmıştır. Yüce Allah buyuruyor ki: 


“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size, merhamet edilsin.”( Hucurat,10) 


Peygamberimiz(s.a.v.)’de: “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” buyuruyor.  


Bir başka hadis-i şerifte de müminlerin, birbirlerine karşı sevgi ve şefkatte nasıl olması gerektiğini, çok çarpıcı örnekle, şöyle anlatıyor:  


“Müminler, birbirlerine karşı şefkat ve merhamette bir vücudun uzuvları gibidirler;  vücutta ki uzuvlardan biri rahatsız olunca, diğerleri de rahatsız ve uykusuz kaldığı gibi bir Müslümanın rahatsız olmasıyla da diğerleri de rahatsız olur.”(Ahmet b. Hambel, Müslim) 


Bir bedendeki gözle ayağın, ayakla başın, başla kolun birbirleriyle ilişkisi ne denli merhamet eksenliyse, aralarında ihtilaf söz konusu olmayacaksa,  müminlerde birbirlerine karşı aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir.


Müslüman, iradesinin hakkını verecek, içten içe sinsi bir şekilde bünyeyi tahrip eden davranışlardan, toplumu huzursuz eden tutumlardan,  birlik beraberliği, sekteye uğratacak fitne, dedikodu, fesatçılık, yalan, bühtan, su-i zan gibi marazlardan sakınacak, o virüslerin toplumun bünyesine girmemesi için mücadele edecek. Müslüman,   başkalarına zulmetmeyi, kardeşlerini zulme teslim etmeyi bırak,  bakışlarında dahi merhameti esirgemeyecek, konuşmaları merhamet eksenli dizilecek peşi peşine. Asıl merhamete nail olmak,  merhamete götürecek ameller işlemekle mümkündür.


Kardeşliğimizin erozyona uğradığı, bulaşıcı tefrika hastalığının kol gezdiği bir zamanda,  uyanışın, dirilişin, sıhhate kavuşmanın, merhametle buluşmanın yolunu gösteriyor yine kainatın efendisi şu hadisi şerifiyle: 


“Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez, onu haksızlık edenin eline bırakmaz. Bir kimse Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah’da ona yardım eder,  Bir kimse bir Müslümanın sıkıntısını giderirse,  Allah’ da ona mukabil,  kıyamet gününün kederlerinden birini giderir.  Bir kimse din kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter”(Riyazüssalihin)


Birlikten ayrılanın koruyucusu kollayıcısı olmaz;  ayrı yerde bulunmak; savunmasız kalmak,  tehlikelere açık hale gelmektir. Birlik güçlü olmanın yegane şartıdır. Birlikte bulunmak merhamete vesiledir. Tefrika, bir toplumu içten içe kemiren, kısa bir sürede yayılan bulaşıcı bir hastalık halidir. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki: 


“Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının, zira şeytan tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim, cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın.. Kimi,yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse işte o mümindir”(Tirmizi) 

Müminler aralarındaki kardeşlik bağlarını güçlendirdiklerinde dıştan gelen zulüm ve baskılara, haksızlıklara mukavemet gösterilebilirler. Aksi takdirde her insan bir tarafa savrulur. 


Malumunuz fırtınada, rüzgarda kum taneleri her tarafa savrulurken,  çimentoyla yoğrulup, beton halini aldıklarında ise asla savrulmazlar.    


Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki: 


“İşte bu, benim dost doğru yolumdur. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın yoksa o yollar sizi parça parça edip, doğru yoldan ayırır. İşte,  bunları sakınasınız diye Allah size emreder”(Enam,153)  


Müminlerin kalplerinde, birbirlerine karşı besledikleri sevgi vardır, merhamet vardır. Şefkatle okşanan yetimin dağınık saçları vardır. Düşenin imdadına uzanan el vardır. Dertleri dert edinmek, acıları hissetmek, gönülden gönüle girmek,  aşkla, heyecanla kucaklaşmak vardır. 


Sevgisiz iman kurumuş,  meyvesiz ağaca benzer. İmanla beraber sevgi, cennete insanı uçuran iki kanat gibidir. Rıza-ı ilahi’ye ancak, kalpten kalbe sevgi köprüleri  kurulduğunda  ulaşılır. Sevgi, kinin, nefretin dolayısıyla fitnenin, tefrikanın panzehridir.   


“Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Bir birinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”(Müslim) buyurarak Kainatın efendisi,  müminlerin birliğinin olmazsa olmaz şartı olan sevginin önemini ifade etmiştir. 


Müminler bir birlerine güven veren insanlardır. Emanete hiyanet etmez müslüman, başkalarının malında ırzında, namusunda, kanında gözü olmaz, kul hakkına girmez. Kendisi için istediğini başkasından esirgemez. Müslüman kardeşini  küçük gören bir insan,  nefsini büyüttüğünden küçüldükçe küçülür. nefsini hakir gören başkasını ali gören yücelir. Peygamberimiz” Sizden birisi kendisi için istediğini Müslüman kardeşi içinde istemedikçe(gerçek) mümin olamaz.”(Buhari) Buyuruyor. Başka bir hadisinde de: 


“Her Müslümanın, diğer Müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır. İnsana, kötülük bakımından, Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter” buyuruyor 


Bu birliğin başka bir harcı da yardımlaşmaktır. Bu, insanın yetişemediği yerde başka birisinin yetişmesi, veremediği yerde vermesi, güçsüz kaldığı yerde onun gücü kuvveti olmasıdır. Müminler asla şerde, kötülükte, zulümde bir araya gelmezler. Hayırda yarışır, hayır yapanın, hayır talep edenin yanında olurlar. 


Rabbımız buyuruyor ki: 

“İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın,  günah işlemek ve haddi aşmak hususunda yardımlaşmayın.”(Maide,2) 


Birliğimizi değil, ayrılığımızı hedefleyen, dostluğumuzu değil düşmanlığımızı isteyen, güçlü olmamızı değil, zayıflamamıza çalışanları, kardeşliğimizi hedef  alanları, fitne ve tefrikanın  oluşmasında  dahili bulunanları  şiddetle uyarmıştır kainatın efendisi: 

“Kim tefrika çıkarırsa bizden değildir” buyuruyor.


Başka bir hadisi şerifinde: 

“Fitne uyur, onu uyandıranı Allah rahmetinden uzaklaştırsın” diye beddua etmiştir.


Evet, mukaddes dinimiz, inanışta, duyuşta, istikbalde, ilahi gayede birleşmemizi istemektedir.  Tefrikanın talihsiz yolcuları, helak olmuş, hüsranlara uğramışlardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.    


Mehmet Akif bunu ne güzel ifade etmişlerdir: 


Girmeden tefrika, bir millete düşman giremez, 

Toplu vurdukça yürekler, onu top bile sindiremez. 


Bir milleti asırlarca ayakta tutan, dünyaya hükmettiren güç, kudret; birlik beraberlik, herkese karşı engin hoşgörüdür. Ecdadımız tarihte bunun en güzel örneğini sergilemişlerdir. Gittikleri yerlere İslam’ın saadet ve huzur iklimini taşımışlardır. Nerede bir zulüm, oraya uzanmışlardır.  Zalimin korkusu, mazlumun ümidi olmuşlardır. 


Ayağını yere basarken acaba bir canlının ölümüne sebep olur muyum diye korkan bir insanın merhametteki enginliğini düşünün! Çiçeklerin “hakkı” zikredişlerini sezebilecek kadar deruni bir bakışı olan, bunun için onu koparmaktan haya eden, yine, barınağını yapacağı yerde, karınca yuvasını gördüğünden: “yuva bozularak başka yuva yapılmaz” diyerek yuvasını oraya inşa etmekten vazgeçen geçmişin torunlarıyız. Göç edemeyen, kanadı kırık, yaralı kuşlar için kuş evleri yapan, yolcular için imarethaneleri, kervan sarayları, çeşmeler inşa, eden sokaklara koydukları sadaka kutularıyla fakirlere yardım ederken onların onurunu düşünen de bizim ecdadımız.  Ancak bize düşen, herhalde onların bu halleriyle övünmek kaldı.   


Merhamet Kayıp Edilince 


Günümüzde merhamet, öyle arada bir sözü edilen, bazen bize dokunulduğu zaman, üzerine basa basa ifade edilme gereği duyulan,  hem nefsimize hem de kulağa hoş gelen bir kelime oldu. Merhamet etmeyi nefislerinin sınırında kayıp edenler, menfaatlerinin olduğu yere kadar becerebilenler, ötesini, bencillik kılıcıyla öldürenler, enaniyet zehriyle zehirleyenler en büyük bozgunculardır. Bu da; maalesef çok zalim, cahil, nankör, az düşünen, kalpleri var zikredemeyen kulakları var duyamayan, gözleri var hakikatları görmeyen şu kainatın muntazam düzenini bozan insandan başkası değil.  Bir vahşi hayvanın merhametinden yoksun olan insanlık bugün, dünyayı kan gölüne döndürdü.  


Halbuki Allah’ın merhameti gereği bütün mahlukat birbirine merhamet eder; Aslan yavrusunu şefkatle büyütüyor, bir Sırtlan yediğinden fazlasına gözünü dikmiyor. Bir yılan, bir çiyan, dokunmayana dokunmuyor. Sevgi ve merhamet,  vahşi hayvanları evcilleştiriyor; bir köpek merhamet edene vefa örneği gösteriyor. Ancak evlat, belli bir yaştan sonra annesiyle, babasıyla bir evi paylaşamıyor. Annesinin yaşamasına tahammül edemeyip öldüren evlatlarla aynı havayı soluyoruz. Babasını kapının önüne bırakmaktan utanmayanlara şahit oluyoruz. İnsanı parçalara ayırıp poşetlerle çöp bidonuna atan insan görünümlü kasaplarla aynı dünyayı paylaşıyoruz. Vücuduna bombaları bağlayıp onlarca insanı hunharca katleden,   gözü dönmüş vahşilere ne demeli? İşte, sözün bittiği yerdeyiz. 


Evet, her şey değişti asrımızda. İnsan değerlerinden uzaklaşınca, kalpler taşlaşınca, yürekler başkalarına açılamayınca, kendi dünyamızda dahi birlik olamadık. Sağlam kulpa tutunamadık. Nefsimizin sesine kulak verdiğimiz kadar Rabbimiz’e kulak veremedik, bize çok düşkün önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in uyarılarına dikkat kesilemedik;  kardeşlik nasıl olurmuş, birlik beraberlik nasıl tesis edilirmiş onun hayatında okuyamadık. 


Aramıza atılan fitne tohumları kök saldı, Fitne uykudaydı uyandı. Yürekler titriyordu, taş kesildi, gönül tarlasında boy veren ağaçlar kurudu. Hissiyatımız yoksun kaldı hissetmekten.  Merhametimiz uzaklaştı kendimize dahi merhamet etmekten. Birliğimiz, dirliğimiz, gücümüz, kuvvetimiz Kur’an’a dayanmadı. Bir birimize düşüp gevşedikçe gücümüz elimizden gitti. Halbuki Allah, bizi uyarmıştı: 


“Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz, gücünüz, devletiniz elinden gider…”(Enfal,46) 


Ve maalesef gücümüz kuvvetimiz elimizden gidince de Çakalların maskarası olduk, İslam toplumu olarak, ümmet olarak.  Bugün, küçük bir menfaati uğruna dünyayı yakmaktan, yıkmaktan çekinmiyor haçlı zihniyet, Emperyalist batı. Eskiden düşman bir taneydi, şimdi bin tane.  Eskiden belliydi şimdi koyun postuna geziyorlar. 


Ebu Cehiller’in, Nemrutlar’ın, Firavunlar’ın yaptığını geçti bunların yıktıkları.  Dünyamızda, aslında, hakla batılın mücadelesi veriliyor. fakat bugün İslam düşmanlarının isimleri farklı. Merhameti kayıp edince her şeyimizi kayıp ettik ya onun için Moderin Ebreheler’in ordusunu ebabil kuşları helak etmek için gelmiyor.  Uçsuz bucaksız kızıl deniz,  Fravunlar’ın ordusunu boğmuyor.  İbrahim’i bir teslimiyet olmayınca Nemrut’un ateşi İbrahimleri, Ahmetleri, Ayşeleri, Fatmaları yakmaya devam ediyor. Muhammed’i merhametin zırhını kuşanamayınca,  Ebu cehiller, Ebu Lehepler dize gelmiyor. Dün, dünyaya hükmeden Müslümanlar, bugün garip,  Köy halini almış,  adeta ülkelerin arasında sınırlar kalkmış bir dünyada zulüm, haksızlık güçsüzlerin her öğün yemeği haline geldi adeta.  Cahiliye döneminin modern versiyonunu yaşıyoruz. Haklı olmak için güçlü olmak gerektiğini öğrendik bu asırda.  Nerede bir zulüm varsa orada mutlaka Müslümanlar… Bakın! dinliyorsunuz haberleri, görüyorsunuz; zulme uğrayanlar,  yerlerinden edilenler,  katledilenler hep Müslümanlar değil mi? Zulümden, kandan vahşetten kaçarak Avrupanın  kapısına dayanan  Müslümanlar maalesef.  Kaçarken denizlerde boğulan, yollarda telef olan,  yine Müslümanlar. Filistin, Suriye, Irak, Lübnan, mısır, dünyanın her yeri adeta kan gölüne döndü.  Bu akan kan müslümanların kanı.


“Düştünüz kucağımıza” diyerek bıyık altından sırıtan haçlı zihniyet, şart koşar duruma geldi.” Dininizi değiştirirseniz tamam, kapılarımızı açarız, yoksa asla! 


Müslümanların içerisine fitne tohumu atıp, birbirlerine kırdıran, Müslümanların katledilişlerini, bir film keyfiyle, votkasını yudumlayarak izleyen yine aynı zihniyet. 


Denizin sahile attığı balıkların ölüleri kadar sahile vuran çocuk cesetlerimiz gündem oluşturmuyor dünyada. Ya! Üç beş Yahudi öldürüldü diye dünya liderleri kol kola girip, yürüyüş yaparak, tepkilerini gösterirken binlerce 


Müslümanın; çoluk .ocuk, kadın, yaşlı demeden katledilişleri karşısında ağzını dahi açmayan Müslüman devletlerine ne demeli? 


Bütün bunları değerlendirirken, hep hata ve kusurları başkalarında görme hastalığından kurtarmalıyız kendimizi. Sağlıklı bir muhasebe yaparak kedimize dönüp bakmalıyız. Her Müslüman birey, inandığı değerleri, sorumlu olduğu alanda hayatına hakim kılmakla mükelleftir. Basit gördüğümüz bir hatanın,  koskocaman ümmetin felaketiyle yakından alakası vardır. Kendini aşamayan başkalarına ulaşamaz;  kendi dünyamızda inandığımız değerlerle ilgili problemler yaşıyorsak, İslam’ın emirlerini hayatımıza hakim hale getirememişsek, ümmetin geleceği adına yapabileceğimiz hiçbir şey yok demektir. Öyleyse, nerede hata yaptık,  nereyi es geçtik diye soralım  kendimize. Sonra, yıktığımız yerden değerlerimizi yeniden inşa etmeli, şeytan ve onun havarileriyle   gece gündüz demeden, mücadele etmeliyiz.   


Evet, uyanmak gerek, yeniden bir nefes, yeniden bir hayat gerek. Çoraklaşmış gönülleri yeşertmek gerek, körelmiş duyguları açmak, işlemeyen hasletleri işletmek gerek. Ölü toprağını üzerimizden silkeleyip uyanmak gerek. İmanın gereği kardeşliğimizi yeniden tesis etmek için merhamet zırhını giymeden, iman mihverini kuşanmadan olmaz. 

Müminlerin kardeşliğini hatırlatan Allah, bizleri her defasında  uyarıyor: 


“Müminler dinde ancak kardeştirler, onun için( ihtilaf ettikleri vaki) iki kardeşinizin arasını düzeltin ve (Allahtan ve Allahın emirlerine muhalefet etmek ten korkun ki) merhamet olunasınız”(Hucurat,10) 


Merhamet sahibi Yüce Allah, kurtuluşun yolunu şu ayetle nede güzel özetliyor: 


“Hepiniz toptan Allah’ın ipine (Kurana) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün! Hani siz, birbirinize düşman iken o sizin kalplerinizi birleştirmişti de, onun nimeti sayesinde, din kardeşi olmuştunuz. Hem siz ateşten bir çukurun kenarındayken O, sizi oradan kurtardı. İşte Allah size ayetleri böylece açıklıyor ki doğru yolu bulasınız”(Ali İmran ,103) 


Evet, ne zaman ki gönül toprağına Hz. Muhammed’in muhabbet damlasını düşürürüz, kuran’a sımsıkı tutunuruz, işte o an kardeşlik ağacı yeşerir, yemiş  verir, tefrikalar, vurup kırmalar, öldürmeler,  haksızlık, hukuksuzluk, insafsızlık, vicdansızlık, izansızlık son bulur. 


Ne zaman ki diller Allah’ı zikreder, gönüller onun aşkıyla çarpar, gözler, merhametten nisan çeşmesi gibi akar, işte o zaman, Rabbim’in rahmeti inecektir. Ne zaman ki merhameti benliğimize sindirir; evde, işte, köyde, şehirde, her insana ümit oluruz, her sıkıntıyı dert ediniriz. Bir acı görsek, onu kalbimizde hissederiz, ki ağlayanlarla ağlar, gülenle güler, bütün dünyayı  sığdıracak kadar yüreğimizi geniş tutarız yani yürekli insan oluruz,  işte o an kurumuş ağaçlar filizlenmeye başlayacak, karanlık dünya  yeniden  aydınlanacaktır. 


Ümmetleri ve milletleri iki cihanda saadete ve huzura taşıyacak işte bunlardır. Bekliyoruz büyük bir özlemle. Selam ve dua ile… 

 

Merhameti Kuşanmak I

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ın Merhameti


Merhamet, acımak, esirgemek, korumak, bağışlamak, nimet vermek, kalp inceliği anlamlarına gelir. Merhamet her şeyden önce Allah’ın Rahman ve Rahimt sıfatının bir tecellisidir. Hiç bir şey ayırt etmeden, canlı, cansız, her şeye merhamet eder. O Halık-ı Zülcelal. güneşin doğuşunda, yağmurun damla damla inişinde, nebadatın vazife şuuruyla toprağı yarıp çıkışında, dünyanın belli bir düzlem içerisinde dönüşünde, onun merhameti vardır. Rüzgar tenleri okşayarak eser, incinmesin diye canlılar. Bin bir çeşit meyveleri sunmak için ellerini uzatan ağaçlar yüca Allah’ın ikramından başka nedir ki. Bir solucanda, bir böcekte kendince onu anlatır. Bir ejderhada taşır üzerinde onun merhametini, Bir karıncaya mide veren O mideyi rızıkla doyuran yine onun merhametidir. 


İnsan, başlangıç olarak pis, necis bir sudur, o sudan gören göz, yürüyen ayak, duyan kulak, tutan el veren Allah, insanı çocukken hiçbir ihtiyacını gideremeyek kadar ihtiyaçlı kıldı, o ihtiyacını, annenin, fıtratına yerleştirdiği sevgi ve merhametle giderdi.  Allah, Sayılayamayacak kadar, bu nimetler karşısında bizden sadece şükretmemizi, her şeye merhametle muamele etmemizi emir buyurdu. 


Şükür ve merhamet imtihanına tabi tutulan insan nefsine uyduğunda , şeytana aldandığında , yolunu şaşırdığında, Allah yine o kuluna mühlet verir. Merhametiyle tövbe kapısını son ana kadar kapamaz. İsyan etti, asi oldu, inanmadı diye bu dünyada kimseyi nimetlerinden mahrum etmez. 


Kainatın efendisi yeryüzünde Allah’ın merhametinin en güçlü temsilcisi olarak gönderilmiştir. Yüce Allah onu, “seni başka bir şey için değil sadece alamlere rahmet olarak gönderdim.” diye tanıtmıştır. Adeta kulluk merhamet etmek şeklinde özetlene bilir. Her ibadetin özünde, mayasında bir şekilde merhamet saklıdır. Ya da şöyle diyelim: Allah için olan her iyilik, yapılan her yardım, ibadettir. Mutat olarak yerine getirdiğimiz ibadetler, insanı ahlaken olgunlaştırmayı hedefler. Bu da neticesi itibariyle, insanlara karşı davranışların sevgi, saygı ve merhamet eksenli olmasını sağlar.


Namaz ibadetinin insanı fuhşiyattan ve münkerattan alı koyması, cemaatle namazın, birlik ve beraberlikte, yardımlaşmada müminler arasında ünsiyet peyda etmesi, bunun en büyük delillerindendir. Mesela zekat vermek, doğrudan merhamet eksenlidir. O merhamet ibadet şeklinde Allah’ın, kullarına teminatıdır. Oruç ibadeti, sabır eğitiminde, nefsin terbiye ve tezkin edilmesinde, muhtaçlığın yaşayarak anlaşılmasında çok önemli bir eğitimdir. Hac ibadeti İslam kardeşliğinin, ümmet şuurunun birlik ve beraberliğin başka bir talimidir. Görüldüğü gibi hiçbir ibadet insani ilişkilerden bağımsız değildir.


İhlas ve samimiyetten uzak, gerçek manasından soyutlanmış, bu dünyada semere vermeyen ibadetlerin, Allah’ın katında kıymeti yoktur. 


Bu hususta Kainatın efendisi bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: 


“Ümmetimin seçkinleri, çok oruç tuttukları, çok namaz kıldıkları için değil, herkese karşı temiz kalpli, cömert ve merhametli davranmaları sayesinde cennete girerler”(Beyhaki) 


Yine Peygamberimize bir kadın hakkında” Falan kadın gündüzleri oruç tutup, geceleri nafile namaz kılıyor fakat komşularını rahatsız ediyor” dediklerine Peygamberimizin, “o cehennemliktir” buyurmasında da aynı hakikat vurgulanmaktadır.


Merhameti Gazabını Geçen Allah (c.c.) 


Yüce Allah “Merhametim gazabımı geçti.” Buyurarak, merhametinin celalinden önde olduğunu bildirmiştir. O’nun merhametinin ne kadar geniş, şefkatinin ne denli derin olduğunu Peygamberimiz (s.a.v.), annenin evladına olan merhametiyle örneklendirerek veciz bir şekilde ifadelendirmiştir. Bir gazve dönüşü bir grup esir getirilir. İçlerinden bir kadın telaş içerisinde, yavrusunu aramaya başlar. Sonra yavrusunu bulur bulmaz büyük bir şefkat ve merhametle emzirmeye başlar. Bunu gören Resulüllah: “Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağına inanır mısınız?” diye sorar. Sahabeler hayır cevabını verdiklerinde, Allah Resulü şöyle buyurur: “Bilin ki, Allah’ın kullarına olan merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha fazladır”.


Yine Peygamberimiz’in(s.a.v.) bildirildiği üzere: 

“Allah Rahmetini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını yanında alı koydu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir rahmet sebebiyle, bütün mahlukat bir birlerine merhametli davranırlar, hatta (kısrak yavrusunu emzirirken) basıp da zarar verme korkusuyla ( bu rahmetin eseriyle) ayağını kaldırır”(Buhari) 


Evet, O çok merhametli, merhametli olanları seviyor. Merhametli olmak Allah’a yakın olmaya, onun rızasına nail olmaya vesiledir. Merhametli olabilmek insanın en büyük imtihanıdır. Bu merhamet duygusunu insanların fıtratına yerleştiren Allah, o fıtratın gereği olarak hayat sürmemizi emir buyurmuştur. Fıtratını tahrip eden, insani özelliklerini kayıp eden, günah kirleriyle kalbini karartan bir insan ne kendine merhamet eder nede başkalarına.


Madem biz deki merhamet duygusu Allah’ın Rahman sıfatının yansımalarıdır, o zaman, kalp aynası temiz olmalı, günahlardan arınmış ve korunmuş olmalı. Kirli ve paslı bir ayna her şeyi gerçek çehresiyle yansıtmadığı gibi, özelliğinden ve güzelliğinden uzaklaşmış isyanlarla kirlenmiş bir kalpte de merhamet olmaz. Böyle insanlar hissiyatsız ve duyarsız bir hayat sürerler. Ne kırıp döktüklerinden, yakıp yıktıklarından nede vurup öldürdüklerinden muzdarip olurlar. 


Merhamet Kalpte Başlar


Merhamet, kalp yumuşaklığı ve inceliğidir. Acıma duygusu olanlara; yardım sever, duyarlı anlayışlı, düşünceli, hak hukuk tanıyan yani merhametli olanlara, ‘onun kalbi yufkadır, yumuşak kalplidir’ demeleri bundandır. Tam tersine sahip; insafsız merhametsiz olanları ise, katı kalplidir, diye ifade ederler. Yürekler açık olunca şefkat ve merhamete, orada sevgi boy verir, huzur iklimi oluşur, kul olmanın zevkine varılır. Hem sevilmeye hem sevmeye vesiledir merhamet. Allah bir insana gazap etmek istediği zaman, ilk önce onun utanma duygusunu sonra güvenirliği, sonra da kalbinden merhameti alır. Bir seferinde Peygambermiz çok sevdiği torunlarını öperken öpen bir bedevinin: “Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız.” Demesi üzerine Allah Resulü’nün cevabı çok önemlidir: “Allah kalbinden merhameti çekip almışsa ben senin için ne yapabilirim ki.” (Buhari, Müslim) 


Merhamet etmeyene merhamet olunmaz


Merhamet damarını kurutanlar, insafsız, katı yürek taşıyanlar gün gelir o kuruttukları pınardan içemeyecek, merhametle muamele göremeyeceklerdir. Merhamette cömert olana Allah, cömert davranacaktır. Bu dünya imtihanında takılıp kalanlara ne rütbe vardır ne de makam. Çalışıp çabalamayana mükafat değil, ceza vardır. Yardım etmeyene yardım edilmez. Görmeyen gözetilmez. Duymayanın çığlıkları duyulmaz. Yalnız bırakan yalnızlığa terk edilir. Allah’ın emanetini gözetmeyen, onun yarattığına merhamet nazarıyla bakmayana Allah da merhametle muamele etmez. Sevgi yoksunu olan, Allah’ın sevgisinden mahrum kalır.


Peygamberimiz buyuruyorlar ki: 

“Bu Allah’ın kullarına yerleştirdiği bir merhamettir ve Allah merhametli kullarına merhamet eder.” (Müslim, Buhari) 


Bir kutsi hadiste de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 


“Benim için bir birini ziyaret edenler, benim sevgimi kazanmıştır. Benim için sevişenler, benim sevgime mazhar olmuştur. Benim için verenler benim sevgimi hak etmiştir. Benim rızam için bir birine yardımda bulunanlar, benim sevgimi kazanmıştır” (Ahmet b. Hambel) 


Merhamet duygusu yaşandıkça değer ifade eder. Merhamet, pasif bir duygu değildir. İnsanı fiiliyata, gereğini yerine getirmeye zorlar. Merhamette acımakta vardır. Ancak kendilerini farklı gören, üstün adleden başkalarına acıdıklarında merhamet etmiş olmazlar. 


Ayrıca merhametle iman arasında sıkı bir ilişki vardır. Allaha inanan bir insanın, onun merhamet ettiklerine zulmetmesi, onun verdiklerine haset etmesi, onun sevdiklerinden nefret etmesi, onlara kin gütmesi, haksızlık etmesi O’nun yarattıklarına karşı hissiz, duyarsız kalması mümkün değildir. Seven sevdiğinin, sevdiğini de sever. Bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını mutlaka vereceğini, kul hakkına girdiği insanın, hakkını helal etmeden affedilmeyeceğini bilen bir insan, çok dikkatli hareket eder. Her şey, Allah’ın bir eseri, o’nu anlatan bir kitaptır. Mahlukların üzerinde Allah’ın büyüklüğünü anlatan ayetler vardır. 


Bütün yaratılmışlarda onun mührü vardır. Eser onun olunca, o her şeye değer verince her mahluk sevilmeye layık, merhamet edilmeye namzettir. Yaratanı yaratandan ötürü sevmek Allah’a yakınlığın alametidir. Sevginin temeli Allah’a dayanır, mahlukatla boy verir. Dalları ahirete uzanınca meyvelerinin toplanma yeri de ahiret olur. 


Merhamet, Sadece Kendine Değildir 


Merhamet, insanın kendisinde başlar, başkalarında meyveye durur. Sadece kendisini düşünmekle yetinen bir insan, merhametin genişliğini daraltmış, onu enaniyetin, bencilliğin ateşinde yok etmiş olur. Müslüman, diyergam insandır, hep başkalarının menfaati üzerine planlarını yaparak, asıl merhametin zevkine varır. Başkalarıyla kendi menfaati arasında tercih yapmak mecburiyetinde kaldığında tereddütsüz “başkaları” diyen insandır asıl merhametli. Böylelerini yüce Allah, kerim kitabımızda övmüştür.


İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen; insanların birbirlerine karşı görev ve sorumluluğunu belirleyen İslam, bu görevi adeta merhametle bütünleştirmiştir. Çünkü bakışlarda, duyuşlarda, görüşlerde bütün ilişkilerde bu duygu olmazsa orada anlayış olmaz, hak hukuka riayet olmaz. 


Hep başkalarını düşünen Merhamet Peygamberi buyuruyor ki: 

“Sadece merhametliler cennete girecekler” 

Orada bulunan sahabeler: 

“Hepimiz merhametliyi” dediler 

Rasüllüllah buyurdular ki. 

“Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir. Merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyen kimsedir”


Mümindeki merhamet, güneş gibi doğmalı, yağmur gibi yağmalı, hiç kimseyi ayırt etmemeli, yakınlarına arkadaşlarına menfaatini düşündüğü insanlara merhamet etmek marifet değil, asıl merhamet dosta olduğu gibi düşmana da Müslümana olduğu gibi müslüman olmayana da, sövene de sayana da yılana da çiyana da zalime de mazluma da.. mazluma merhamet, onu zulme teslim etmemek, zulümden kurtarmak, zalime merhamet, zulümden onu vazgeçirmektir. 


Kütülüye kötülükle muamele etmek her kişi işidir, kötülüğe iyilikle muamele er kişi işidir. Er olmak, büyük olmak af etmekle, kötülüğe düşeni yüzü koyun bırakmak yerine, onu tutup kaldırmakla olur. ‘Kötülüğe düşman olanlara şaşarım, Kendilerine kötülük edenlere, kötülük ettiklerini gördükçe’ der bir mütefekkir. 


Rahmet Peygamberi’nin Merhameti 


Nefsine rağmen fedakarlık yaparak insanların saadetini düşünmek, peygamberlerin hasletlerindendir. Bu hususta iki cihan serveri bizler için en büyük örnektir. O’nun merhameti, alemleri kuşatmıştı. Yumuşak ve hassas bir kalbe sahipti. Kimseyi incitmez, kimseyi hor görmezdi. Mütevazi bir hayat sürerdi, nefsi için kızmaz, intikam gütmezdi. Nerede bir darda kalan varsa onun sıkıntısını gidermeden rahat edemezdi. Evine geleni, asla geri çevirmezdi. Çocuklarla çocuk, yaşlılarla yaşlı, gençlerle genç oludu. Dertlinin dermanı, borçlunun kefili, kimsesizin kimsesiydi. Yetimin babası, mazlumun yanındaydı. Onun bu engin rahmeti nedendir ki yüce Allah onu övmüş. Bu davranışının insanları kazanma da ne kadar önemli olduğunu bildirmiştir: 


“O vakit, Allahtan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi”( Ai İmran, 159) 


Kalplere ancak sevgi, şefkat ve merhametle girilir. Kalpler hassastır kırmaya incinmeye gelmez, hak ve hakikate giden, hidayete kapı açan, ince kalpli olmak, af etmek ve bağışlamaktır. Bunu bilen Resüllüllah kendisine reva görülen her şeye sabretti; zulmettiler, yürüdüğü yollara dikenler attılar, deve işkembesini o mübarek başına koydular, “Bunlar için beddua et” dediklerinde sahabeler, “Ben lanet okumak için gelmedim, ben rahmet peygamberiyim.” diyerek geri çevirdi bu isteklerini. O istese dağlar, yerinden oynar O istese güneşin ateşi söner, O istese dünya cehenneme döner. Allah ona Habibim demiş alemleri O’nun yüzü suyu hürmetine yaratmış, ismiyle ismini yazmış. Ancak O cehenneme döndürmek için değil, dünyayı gül bahçesine döndürmek için geldiğini biliyor. O, karanlık için değil, aydınlatmak için doğduğunun şuurunda. O’nun için, melik peygamber olmayı değil, kul peygamber olmayı tercih etti. 


Ümmeti için, insanlık için gece sabahlara kadar, gözyaşları içerisinde, dua etti, yalvardı yakardı. 


O’nun merhameti alemleri kuşatmıştı. O alemin içerisinde sadece insanlar yoktu. Bazen bir çiçek, bazen bir diken bazen bir taş, bazen bir sinek onun merhametinin sıcaklığını hissetti. Bir seferinde Rahmet Peygamberi, Medineli Müslümanların birisinin bahçesine girdi, orada ki deve O’nu görünce inledi gözlerinden yaş geldi Nebi, devenin yanına yaklaşıp başını okşayınca deve sakinleşti devenin sahibini uyararak, “Allah’ın bu deve hakkında Allahtan korkmuyor musun deve bana şikayette bulundu. O bana senin kendisini aç bıraktığını ve fazla çalıştırarak yorduğunu şikayet etti.” buyurdu. Yine Hz. Peygamberin anlattığına göre: 


Bir adamın köpeğe acıyıp kuyudan su çıkarıp su vermesi nedeniyle Allah’ın mağfiretine nail olmuştur. Yine, kediyi evinde aç, susuz bıraktığından onun ölümüne sebep olan bir kadınında cehennemlik olduğunu bildirmiştir. Sahabeler “Hayvanları sulayınca da sevaba erişir miyiz?” diye sorduklarında da Allah’ın Resulü şöyle buyurmuştur: 


“Elbette her hayat sahibini sulama karşılığında size ecir vardır.”(Ebu Davut) 

Bir Düşün bakalım! 


Merhamet, insanın kalbine yerleştirilen bir sermayedir. Onu yerinde ve zamanında kullanmadığında, gelecek adına zarar eder, pişman olursun. Merhameti talep etmeye layık olmak için başkalarına merhamet etme imtihanında başarılı olmak gerek. Oradan aldığın icazettir senin, Rabbine sunacağın dilekçe, o dilekçede. “Ey Rabbim! Senin merhamet ettiğine, bana emanet ettiğine bende merhamet ettim sende bana merhamet et, beni bağışla” yazılıdır. Kendin için istediğin kadar başkaları için de isteye bilme olgunluğuna erişememişsen, kalbine dön bak, oradaki imanını kontrol et. Mesela bir evladının acısının kaçta kaçını zulümle katledilen kardeşlerin içinde hissedebiliyorsun? Komşunun açlığına rağmen başını yastığa koyup rahat uyuyabiliyor musun? Kapına geleni sıkılmadan geri dödürdüğünde Pegamberin’in, kapısına geleni asla geri döndürmediğini; olursa verdiğini, olmazsa vermeyi taahhüt ettiğini, düşünüp tövbe ediyor musun? Müslüman kardeşlerinin hallerini, onların yersiz yurtsuz kalışlarını, evlatlarının, gözlerinin önünde katledilişleri, namuslarının kirletilişleri basit bir eksikliğindeki gibi başının ağırmasına sebep oluyor mu? 


Bir müslümanın duruşunu, hassasiyetini anlatan, Merhum Mehmet Akif’in şu mısralarıyla yazımızın bu bülümüne son verelim: 


“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta çiğerim, 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, 

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım, 

Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım”

 

Allah’a Güvenmek ve Tevekkül

e-Posta Yazdır PDF

Neden Tevekkül Etmeliyiz?


Tevekkül, Allah’a güvenmek, bağlanmak, O’nun rızasına dayanmak, O’ndan gelen her şeyi gönül rahatlığı içerisinde karşılamaktır. En güvenilir makam, ilmi ve merhameti sonsuz, bütün noksanlıklardan münezzeh olan, her şeyin kudretini elinde bulunduran Allah’dır. O’nu vekil kabul eden, O’na sığınan O’nun emrinde kul olan hiç bir şeyden mahrum olmaz. O’ndan uzak olan, hiç bir şeye kavuşamaz, hiç bir şeyden emin olamaz. Güvenilir bir ortamda hayat sürmek, huzur ve mutluluğu yakalamak, kayatsız ve şartsız bir şekilde Allah’a bağlanmakla mümkündür.


Bugün insanların mutlu ve huzurlu olamamalarının arkasında tevekkülün ve teslimiyetin eksikliği yatmaktadır. İnsan, mahlukat içerisinde en mükerrem ve müşerref varlıktır. Ancak bu onun mutlak mükemmelliği anlamına gelmez. İşte insan hep burada aldanır. Kendisini varlık aynasında, her şeyden üstün, her şeyi halladebileceği, herşeye yeteceği bir varlık olarak görür, hataya düşer. Sahip olduğu dünyaya tutunmaya çalışır. Ömür bitmeyecek, malk mülk tükenmeyecek, evlad-ı iyal bırakmayacak zanneder. Kendi benliğine dönüp baktığında, bencilce kendini değerlendirdiğinde acizliyini görmek, nice eksiklerinin olduğunu anlamak yerine, sahip olduklarını ön plana çıkarıp Allah’ı unutur. Yüce Allah bu hususta insanları uyarıyor:


“Size verilen herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır”. (Şura 36)


Akıllı insan; dünyanın kulu, nefsinin kölesi olup onların altında ezilen, dünya meşgalelerine dalıp her aklının yetmediği, gücünün çatmadığı, mantığının tartmadığı yerde, karşılaştığı sorunların altında iniltilerle, üflerle, püflerle, eyvahlarla kaygı ve telaşlarla, isyanlarla hayatını zindan eden, zayi eden değil; Akıllı insan, şu koskocaman dünyanın başı boş olmadığını, mutlaka bir hikmet üzere yaratıldığını bilip kendisinin ise bu alemde gücünün yettiği yerde yetkili, etkili, yeryüzünün en mükemmel varlığı, halifesi, görev ve sorumluluk sahibi, yetmediği yerde,adeta boşlukta hayata tutunmaya çalışan, kaderinin önünde bir o tarafa bir bu tarafa sürüklenen, uçsuz bucaksız bu alemin içerisinde cisim olarak bir nokta kadar küçük, korkuları dağlar kadar büyük, ihtiyaçları sınırsız bilip, korktuğundan emin, umduğuna nail olmak için yüce Yaratıcıyı vekil olarak kabul eden, her şeyi ona havale edip, ona bırakan insandır. Vekil olarak Allah ne güzeldir. Ne sağlam bir kabı, ne emniyetli yerdir.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kim sırf Allah’a güvenirse Allah, ona her türlü desteği yetiştirir ve ummadığı yerden rızkını sağlar, kim sırf dünyaya yönelirse Allah onu dünyaya havale eder.”( Taberani)


Yüce Allah’da bir ayetinde:

“Müminler Allah’a tevekkül etsinler” (ibrahim,11) buyuruyor.


Başka bir ayeti kerimede ise:

“Eğer Mümin iseniz Allah’a tevekkül edin.” (Maide,23) buyurarak inanmış bir insanın başka şeylere dayanıp güvenmesini, fani şeylerden medet ummasını yasaklamış, hikmetsiz hiç bir işinin olmadığı, insanı koruyup kollayan, onun ebedi saadetini isteyen Allah’a güvenmesini emir buyurmuştur.


Bildirildiğine göre İbrahim aleyhisselam mancılıkla ateşe atıldığı zaman, yanına Cebrail (a.s.) gelerek:


“Bir şey istiyormusun”? diye sorar,


Hz. ibrahim (a.s.) de ateşe atıldığı zaman söylediği: “Allah bana yeter, O, ne ne güzel vekildir” sözüne bağlı kalarak Cebrail’a(a.s.):


“Senden hiçbir dileğim yok.” diye cevap verir.


İbrahim aleyhisselamın gözü Allah’dan gayrı bir şey görmüyordu, ilahi müşadeye dalmıştı. teslimiyetin zevk denizinde yüzüyor, huzur ikliminde gül bahçesi umuyordu, öyle olmadımı ki. Yakan, ateş değil insanın kendi kendine yaptığı zalimliktir, Allah’dan gayrısına bel bağlamaktır. Sebeplerin bittiği yerde “Allah bana yeter diyebilmektir” asıl olan.


Evet, Allah’dan gayrısına dayanmak ve güvenmek, insanı aldatır, insanı anlamsız kuruntularla meşgul eder. Fani olan insan baki olan şeylere heveslidir. Güçsüz olanın sığınağı güçlü olandan taraftır. İhtiyaçlı olan variyetli olanın kapısan da umduğunu bulur. Yetersiz olan yetirecek olana, merhamet dilenen merhametli olana ram olmak ister. İşte insan bunun için Allah’la mütmain olur. Allah’dan gayrı fani şeyler, tatmin vesilesi değil hüsran sebebidir.


Gerçek hüküm sahibi Allah’ın takdirinin önüne hiçbir şey geçemez; onun ol dediğinin dışında bir yaprak dahi yerinden kımıldamaz, olma dediğine de kimsenin gücü yetmez.


Yüce Allah, Davut aleyhisselam’a şöyle vahyetti: “Yarattıklarıma değilde bana güvenen kula, bütün yer ve gök ehli ile karşısına dikilse bile çıkış yolu gösteririm.”


Ne, mal mülk huzur vesilesi ne de evlad-ı iyal, makam mevki, övünme ve güvenme sebebidir. Eğer öyle olsaydı hayattayken üzerlerine tirtir titredikleri mal- mülklerini öldüklerinde bırakıp gitmezlerdi insanlar. Ya da zenginler, biten ömürlerinin bir dakikalarını geri getirmek için bütün mallarını mülklerini ortaya dökerlerdi de ömürlerini azda olsa uzatırlardı. Dertlerinin çaresini bulamayan, servetleri kendilerine yetmeyen, hastalıklarla boğuşan o kadar variyet arasında kuru bir ekmeye talim eden nice insanlar var değil mi? Ya! güvendiği, zamanın da öve öve bitiremediği, ihtiyarlandıklarında, evlatları, kendilerini kapının önüne koyduğunda “güvendiğim dağlara karyağdı” diyen babalara , analara ne demeli?


Yediği arkasında yemediği önünde olan, bir gün villasında intihar haberini okuduğumuz, şan şöhret sahiplerinden nasıl dersler çıkarmalıyız bir düşünelim!?


Bu dünyada insanın sahip olduğu şeyler çoğaldıkça huzuru azalıyor, rahatı kaçıyor, düzeni bozuluyor. Çünkü o fani şeyler, gönülden isteniyor, çok seviliyor, onlara sonsuz güven bağlanıyor. Ve neticede insanı o şeyler taşıyamıyor. Bunlara güvenmeyi Yüce Allah örümcek ağına sığınmaya benzetiyor bir ayetinde.

Ayağınızı sağlam yere basmalısınız. Tutunacak dalınız kuran, sığınılacak limanınız islamın emirleri olmalı. Allah, sevgileriniz başı olmalı, onun sevdiği, razı olduğu amelleri işlemelisiniz. Sevdiğin O olunca sevenin de O olur. O sevince de her şey senin hizmetine verilir. O sevince her şey sana sevimli gelir, “ kahrında hoş lutfunda hoş” dersin o zaman. O olunca gam olmaz, keder olmaz, O olunca, güvendiğin dağlara kar yağmaz. Sen dünyanın değil, dünya senin peşine sürüklenir. Mütevekkilin yükü hafif, gönlü rahat, hayatı huzurla doludur.


Allah buyuruyor ki:

“( Ey Muhammed) Karar verip azmettiğin zaman, Allah’a dayan, muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(Ali imran, 159)


Zünnün-i Mısri, tevekkülün ne olduğunu soran birisine şöyle demiştir: “Tevekkül, mal- mülk ve diğer bütün itimat ettiğin şeyi kalbinden söküp atman ve sadece Allah’a itimat etmendir.” soruyu soran kişi biraz daha izahat isteyincede şöyle cevap vermiştir: “ Tevekkül, nefsini Rab olma konumundan çıkarıp kul olma konumuna sokmandır.”


Evet, tevekkül kayıtsız ve şartsız bir şekilde Allah’a güvenmektir. Bu, hem sebepleri yerine getirirken hemde sebeplerden sonra güveni ifade eder. Yoksa biz hakkımızdaki bir şeyin şermi hayırmı olduğunu bilemeyiz. Şer gördüğümümüz şey hayır, hayır gördüğümüz şeyler şer olabilir. Nasıl bir gayret içerisinde olursak olalım her halukarda niyetlerimiz hayırlı olanın tarafında olmalı. Buda Allah’a gerçek bir teslimiyetle mümkündür. Hakkımızda gerçekleşen mükedderatın bize bakan zahiri yönüne bakıp tevekküldeki durumumuzu gevşetmemeliyiz. Allah’a gerçek manada bir güven, itirazssız bir teslimiyet her şeyi insanın hayrına döndürebilir. Burada ki asıl olan şey, başımıza gelen şeylerin neticelerinin ne olduğu değil, bize faydasının dokunup dokunmadığıdır. Olayların zahiri yönleri sadece imtihan sebebidir. Bazen şükürsüzlük tevekkülsüzlüktür bazen de sabırsızlık...

Peyganberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki.

“Müminin durumu ne kadar şaşırtıcıdır, zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece Mümine mahsustur. O’na menmun edeceği bir şey gelse şükreder kazanır, bir zarar dokunsa sabreder yine kazanır.”( Müslim,7692)

Ebu Turap en- Nahşebi de tevekkülün şartlarını şöyle sıralamıştır:


- Bedenin tamamen kulluğa hasredilmesi,

- Kalbin tamamen rububiyyete bağlı olması,

- Allah tarafından verilen her şeyin yeterli olacağına güvenip sukun içerisinde olmak,

-Allah’ın verdiğine şukretmek vermediğinede sabretmek.( uşeyri risalesi)


Yine İbrahim Hakkı Hazretleri de, Arif-i billah bir bakışla mütevekkil bir duruşla gerçek bir teslimiyetle Allah’a güvenmenin nasıl olması gerektiğini ne güzel ifade etmiştir:


Hak şerleri hayreyler

Zannetmeki gayreyler

Arif olan seyreyler

Görelim mevlam neyler

Neylerse güzel eyler.

Sebepler ve tevekkül


Tasavvuf büyüklerinden birisine, tevekkül nedir,? diye sorulduğunda, en anlaşılır ve etkili bir şekilde şu cevabı vermiştir:


“Tevekkül, on bin lira paran varken bir kuruş borcun olduğu zaman, o bir kuruş borcu ödemeden yani borçlu olarak ölmekten emin olmaman ve on bin lira borcun olup da bunu ödeyecek tek kuruşun olmadığı durumda da Allah tarafından senin borcunun ödeneceğinden ümit kesmemendir”


Şu alemde her şeyin bir düzen ve nizam içerisinde cereyan ettiğini görüyoruz. Ancak bu olaylar sebep ve sonuçlar çercevesinde cereyan ediyor; hiç bir olay olmasınki belli bir sebebe bağlanmasın, biz buna, Allah’ın koyduğu kanun yani sünnetüllah diyoruz. Allah koyduğu kanunlarla kendini bağlamaz çünkü o gerçek hüküm sahibidir, isterse sebepsizde yaratır herşeyi. Ancak biz, onun kanunlarrına uymakla mükellefiz, gerçek bir tevekkül sebepleri devre dışı bırakarak olmaz, yani Allah’ın emrine, kanununa muhalefet ederek O’na güvenmiş olunamaz. Tam aksine elimizden geleni yerine getirip neticesini teslimiyetle Allah’dan beklemeliyiz. Sebepleri, mutlak bir neticeye ulaşmak olarak düşünmekte başka bir hataya düşmek olur; “Ben yaptım olmadı, niye şöyle sonuçlanmadı da böyle oldu, halbuki elimden geleni yapmıştım” demek, tevekkülü tam anlamıyla özümsememekten kaynaklanır. Böyle bir anlayış sebepleri, Allah’ın kudretinin önüne geçirmek olur. Evet, sebeplerle onun kapısını vururuz, iserse açar o kapıyı isterse açmaz.


Zünnün-i Mısri şöyle buyurmuşur bununla alakalı:


Tevekkül, kendi başına tedbir almayı bırakman, kendine ait herhangi bir gücün, kuvvetin bulunduğunu içinden söküp atmandır. Doğrusu, insan içinde bulunduğun her halin, Allah tarafından görülüp bilindiği kanaatinde olmadıkça tevekküle ulaşamaz.


Tedbirsiz tevekkül olmaz


Enes b. Malikden gelen bir rivayete göre, bir adam Hz. Peygamber(s.a.v.)’in yanına gelir ve “Ey Allah’ın Peygamberi! Devemi bağlayıp ta mı yoksa serbest bırakıp ta mı Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorar. Peygamberimizde(s.a.v.) şöyle cevap verir:


“Hayır! önce deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyame,60)


Peygamberimiz(s.a.v.), bizlere sözleriyle, yaşantısıyla her konuda örnek olduğu gibi tevekkül konusunda da eşi ve benzeri olmayan bir örnek olmuştur.


Onda ki Allah’a olan tevekkül derinliği, dünyayı karşısına alacak kadar büyüklükte idi; Amcası aracılığıyla, dünya da sahip olacağı her şey karşılığında, bu davasından vazgeçmesi teklifi kendisine iletildiğinde: “Ey Amcam Allah’a yemin ederim ki ayı bir elime göneşi de öteki elime verseler yinede bu davadan vazgeçmem” cevabını, korkusuzca vermiştir.


Tedbirde kusur etmez elinden geleni yaptıktan sonra işin sonucundan da son derece emin olurdu. Allah’ın bu dini tamamlayacağına, kendilerine yardım edeceğine güveni tamdı. Hz. Ebu bekirle hicret ederken müşrikleri yanıltmak için farklı yol izlemesi, sevr mağarasına saklanması, onun sebeplere ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Hicret esnasında, sevr mağarasında saklandıkları bir zamanda müşrikler, tam mağaranın kapısına geldiklerinde mağaranın kapısını örünceklerin ağ bağladığını görüp, burada kimsenin olamayacağını zannedip, geri dönmüşlerdi. Ancak Hz. Ebu bekir bu kadar yaklaşmalarından tedirgin olduğundan peygamberimiz “korkma, gam yeme Allah bizimle beraberdir” diye onu tezkin etmiştir. Sebeplerle samimi bir tevekkül, sebepsiz dahi Allah’ın yardımına vesiledir. Sevr mağarasının kapısının bir an örüncek ağlarıyla örülmesi bunun göstergesidir. Yine peygamberimiz(s.a.v.)’in uykusundan faydalanıp bir bedevinin ağaca asılı kılıcı alıp peyganberimize hucum ederek “Benim elimden seni kim kurtaracak” dediğinde hiç tereddütsüz “Allah” diyen peygamberimiz (s.a.v.)’in bu teslimiyeti karşısında, bedevinin elinden kılıcın aniden düşmesi Allah’ın başka bir yardımıdır.


Medine şehrinin etrafını hendeklerle kazması tedbir açısından başka bir örnektir. Evet, O’nun hayatı tedbirlerle bu vesileyle Allah’ın kendisine ulaştırdığı yardımlarla doludur. Hiç bir zaman “Ben Allah’ın Resülüyüm, Allah bana, bu dinini tamamlamak için, sebepsizde yardım eder” demedi. O zaman, görev ve sorumluluğun ne anlamı olurdu. İmtihan için gönderildiğimizi nasıl izah edebilirdik.


Evet, tedbirsiz tevekkül olmaz, öncelikle insanın görevi, üzerine düşeni yerine getirmesi, iradesini saf dışı bırakmadan gayret etmesidir. Miskin miskin oturmak, hiçbir şey yapmadan Allah’dan bir şeyler beklemek asla uygun değildir. İslam böyle birşeyi kabul etmez. Gayretsiz rahmet, zahmetsiz nimet olmaz. Çalışıp çabalamadan Allah’dan bir şey beklemek, kendi işini Allah’ın yapmasını istemektir. Halbuki Allah sana bir irade vermiş, güç, kuvvet vermiş, sen isteyeceksin, filiyata dökeceksin, duanı kavli duayla tamamlayacaksın, sonucuna da razı olacaksın.


Bir insan yırtıcı bir hayvanla karşılaşsa, tedbir almadan, ben Allaha tevekkül ettim, nasıl olsa Allah beni korur diyebilir mi? Elbet isterse korur, Ancak tedbir alamayanı Allah korumaz, tohumu toprağa atacaksın, bakımını yapıp suyunu vereceksin o tohum başak verirse sebeplerini yerine getirdiğin için Allah senin duanı kabul etti demektir. Vermezse de şunu bil ki, sebepleri yerine getirmek sadece istemektir. Hastalandıysan işini yapacaksın şifa bulmak için, hastahaneye gidecek, gerekli tedaviyi yaptıracaksın, ilacını kullanıp talimatları uygulayacaksın, “şifanda hoş hastalığında” deyip sabır ve şükrünü ifa edeceksin.


Hz. Ömer, hiçbir işle meşgül olmayan, boş boş oturan bir gurubun yanından geçerken onlara soruyor:

“Sizler kimlersiniz, burada boşu boşuna niye oturuyorsunuz.” onlar:


“Biz mü tevekkilleriz” diye cevap verdiklerinde Hz. Ömer:


“Hayır sizler mütevekkiller değil hazır yiyicilersiniz, mütevekkiller, tohumu toprağa atıp sonra Allah’a tevekkül edenlerdir.”


Hayatın her alanıyla ilgili tevekkül söz konusu olduğu gibi ibadet hususundada tevekkül gereklidir. Hatta bu Allah’a güvenin en önemli göstergesidir. Nasıl ki bu dünyada çalışmadan, para kazanmak geçimini temin etmek, karnını doyurmak mümkün değilse ebedi alemi kazanmakta ibadetsiz mümkün değildir. “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”(Necm,39). Ahiretin nasıl kazanılacağınıda yüce Allah bizlere göstermiştir. Hazır cennetciler olmamalıyız. Allah’a yakınlaşacak gayretlerden uzak olanlar ne yüzle O’ndan mükafat talep edecekler, rızasını umacaklar.Tevbe etmeden af talep edilmez, zekat vermeden mal temizlenmez, duası olmayanın icabeti olmaz. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Kısacası, ibadet sebebine yapışmadan, ibadet tohumu hayat tarlasına atmadan biz Allah’a güveniyoruz, biz mütevekkilleriz, Allah bizi affeder, O merhamet eder, atmadığımız tohumu rıza başağı şeklinde lutfeder, diyebilirmiyiz.

Öksürmeden dahi olmuyor


Şöyle bir hikaye anlatılır: vaktiyle medresede okuyan öğrencilerden biri demiş: Allah’u Teala  Kur’an’ı Kerim’inde rızıkla ilgili:


“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah’ın üzerinedir”(Hud,6) buyuruyor. “O zaman benim çalışmama ne gerek var, tevekkül edeyim o rızık gelir beni bulur” demiş. Arkadaşları bunun yanlış olduğunu söylüyorsalarda öğrenci yi ikna edemiyorlar. Sabah yemek için arkadaşları sıraya girip çorba alıyorlarken bu bir köşede bekliyor, sessizce. “nasıl olsa rızık beni gelir bulur” diyor. Ahçı, sıra bittiğinde, herkes yemeyini aldıktan sonra bağırıyor “yemek almayan var mı”? diye. Ancak bu öğrenci öyle sessizce bekliyor bir kenarda. Öğle yemeyi geliyor yine yemek sırası bittiğinde ahçı: aynı şekilde yemek almayan varmı diye bağırıyor. Aynı düşünceyle, güya kendisine gelecek rızkı bekleyen öğrenci bakıyorki hiçbir şey getiren yok. Ancak aç kalmıştır artık. Akşam yemeyi olduğunda. Ahçının aynı seslenişi karşısında yine aç kalacağından korkan bu öğrenci bu sefer beni fark etsin diye öksürüyor. Aşçı: “Ne öksürüyorsun yemek almadınsa tabağını al ve gelde yemek vereyim karnını doyur” dediğinde, güya mütevekkil, öğrenci hemen tabağını alıp gidip yemeyini alıyor. Kendisini gözlemleyen arkadaşlarına dönerek: “Allah rızkımızı vereceğini bildirmiş ancak öksürmeden de vermiyor.” diyor.


Evet, öksürmeden vermiyor. Öksürmekle de olmuyor. Olmayacağını herkes de biliyor ve uyarıyor, yapman gerekenler hatırlatılıyor. Bir çocuğun ağlaması karnının doyması, altının temizlenmesi, sancısının dindirilmesi için yeterli, yapacağı başka şeyi yoktur, gücü ona yeter. Merhametli annesi duyar ve ihtiyacını acilen giderir. Ancak delikanlının yapacağıyla çocuğun, ihtiyarın yapacağı bir değildir. Gücünün yettiğince terleyecek, yorulacak, elinden geleni ertelemeyeceksin. Hem ahiretini hem dünyanı yapacaksın ahirette kalacağın kadar ahirete dünyada kalacağın kadar dünyaya çalışacaksın o zaman gerçek bir tevekülle ve teslimiyetle Allaha kul olmuş olur, onun rızasına kavuşursun.


Allah bizi bize bırakmasın, rızasına nail eylesin. (Amin)

 

Müslüman’ın Öncelikleri Neler Olmalıdır?

e-Posta Yazdır PDF

Amir İbni Avf Ensari(r.a.)’ dan rivayet edildiğine göre, Rasülüllah(s.a.v.), Ebu Ubeyde İbnül Cerrah(r.a.)’ı cizye tahsildarı olarak Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde’ cizye ve topladığı mal ile Bahreyn’den geldi. Ensar, Ebu Ubeyde’nin geldiğini duyar duymaz sabah namazını Peyganber(s.a.v.) ile kılmak için geldiler. Peygamber(s.a.v.) namazı kılıp gitmeye kalkınca önüne durdular. Rasülüllah(s.a.v.) onları bu vaziyette görünce gülümsedi ve şöyle dedi:


“Ebu Ubeyde’nin, Bahreyn’den malla geldiğini duydunuz zannediyorum” Ensarda:


“Evet, Yaresülellah” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz(s.a.v.), onların şahsında, malı mülkü görüp ahireti unutanlar için şu uyarılırda bulundular:


“Sevininiz, ileride sizi sevindirecek şeyler bekleyiniz. Allah’a yemin olsun ki sizin hakkınızda korktuğum şey fakirlik değildir. Fakat, ben sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarışıp, ahireti unuttukları gibi sizinde yarışa girmenizden ve bu uğurda mahv olmanızdan korkuyorum.” (Buhari Rikak, 7, Müslim, Züht, 6)


Ya biz? Hayatımızda öncelediğimiz, önce olmasını istediğimiz şeyler nelerdir acaba? Geçen günlerimizi şöyle bir düşündüğümüzde en fazla zamanımızı ve enerjimizi nerelere harcıyoruz? İki şey arasında tercih yapmamız gerektiğinde, ilk yapmak istediğimiz şey, dünyaya asıl geliş gayemizle ne kadar alakalı? İşlediğimiz bir amel, öncelikle yaptığımız, bitirdiğimiz bir iş, bize ne kazandırıyor ya da o işin kayıp ettirdikleri nelerdir? Samimi bir şekilde muhasebemizi yaptığımızda göreceğiz ki, hayatımızın tam orta yerine koyduğumuz, üç günlük dünyada bütün varlığımızla dört elle sarıldığımız, elde etmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmadığımız şeyler, hiç de o kadar saadetimizi ve mutluluğumuzu, mutlak manada, temin edecek şeyler değiller. Zira asli görevimizden kopuk, kulluğumuzu unutturacak meşguliyetlerin insanı huzura ve mutluluğa taşıması mümkün değildir.


Mutlu olmak herkesin aradığı, kavuşmak istediği şey. Ancak, önceliğimizin mutluluk olmasının yanında o hedefe ulaştıracak şeylerin neler olması gerektiği de çok önemli. O da şüphesiz yaratılış gayemize uygun yaşamak, tercihlerimizi hep kuran ve sünneti seniye istikanetinde kullanmaktır. Zira, mutlu olmayı islamın emrirlerinde göremeyince, gerçek huzuru dünyadan ibaret sanınca, inandığımız hakikatlerden uzak bir yaşam hüsrana uğramamıza sebep oluyor. Bulmak istediğimiz şeyi yanlış yerlerde arama hatasına düşüyoruz. Mutlu olmayı hep bir adım ötede görüyor, oraya ulaştığımızda daha başka ötelere dikiyoruz gözümüzü. Bu, çölde susuzluğumuzu gidermek için serabı su zannetmeye benziyor. Ancak her seferinde sonuç hüsan oluyor. Hayallerle avunduğumuz yolun sonu koskocaman bir pişmanlıktır. O pişmanlığın da bize hiç faydası yoktur. Zira yol bitmiş, ömür son bulmuştur.


Dünyevi Meşguliyetlerimiz Asli Görevlemizin Önüne Geçmemeli


Yüce Rabbimiz, bir müminin hayatta önceliğinin ne olması gerektiğini, geçici olan şeylerin asli görevleri nasılda perdeleyeceğini bizlere bildirerek uyarıyor:


“Ey iman edenler, mallarınız ve canlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunları yaparsa işde hüsrana uğrayanlar bunlardır.”(Münafikun,9)


Husrana uğramamak, zarar etmemek için dünya ve dünyaya ait olan şeylerin çekiçi cazibesine aldanmamalı. Asıl olanın ahiret hayatı olduğu bilinciyle yaşamalıyız. Yüce Allah, bu hakikatı görmemiz, bu gerçekleri bilmemiz ve saadete ermemiz için, başka bir ayeti kerimeyle yine bizleri uyarıyor:


“Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise işde asıl hayat odur. Keşke bu gerçeği tüm insanlar bilselerdi.”(Ankebut, 64)


Bu ayette, dünya hayatının oyun ve eylenceye benzetilmesiyle, nice hikmetler ve nükteler saklıdır. Oyun ve eylence geçici şeylerdir. Bir anlık heves gelip geçer. Ne, gerçek hayatın aslı oyun ne de insanın yaratılış gayesi eğlenmektir.

Çocukların halini bir düşünün: Oynamak için özene bezene topraktan dağlar, yollar; çamurdan çanak çömlekler yaparlar. Oyunda ki herkese rol biçer, baba evlat gibi eş dost patron işçi gibi ciddiyet içerisinde oynarlar. Akşam olduğunda, gece karanlığı çöktüğünde; evden çağrıldıklarında yaptıkları her şeyi bir tekmeyle yıkar, gerçek hayata, asıl olana, evlerine dönerler. Bizde ebedi değiliz. Belki, biçilen rolerimizi oynuyoruz. oyunlar içerisinde nice imtihanlara muhatap oluyoruz. Çünkü oyun asıl değil, roller gerçek değil. Bu dünyadan çağrıldığımızda gideceğiz. Çocuklarınkinden tek farkla; ne zaman çarılacağımızı, ne zaman göz kapaklarımız kapanıp güneşimizin batacağını, karanlığın bizi sarmalayacağını bilemiyoruz.


Evet, bilemediler insanlar önceliklerini. Aldandılar. Asıl hayatlarını düşünmek yerine dünyalarını gaye haline getirdiler. Malk mülk, makam mevki, evladı iyal gözlerini kör etti insanların. Bizler hakkında peyganberimiz(s.a.v.)’in korktuğuda zaten bu değilmi ki. buyuruyorlarki:


“Benden sonra, size dünya nimetlerinin ve güzelliklerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptıracağınızdan korkuyorum.” (Buhari, Zekat,47)


Yaşadığımız şu karanlık dünyada şöyle bir sorsanız insanlara: “Hayatta en fazla arzuladığınız, elde etmek istediğiniz nelerdir” diye. Cevaplar, her zaman duymaya alıştığımız şeylerdir mutlaka: İyi bir iş sahibi olmak, hayırlısıyla emekli olup bir ev almak, okulu bitirip devletin kolunda bir yer işgal etmek, çocuklarımı iyi bir yerde görmek, vb...


Ancak bunların içerisinde, ‘Rabbım’a iyi bir kul olmak, hayır sever salih bir mümin, abid bir müslüman, müttaki, müvahhit bir insan olmak’ yoktur maalesef. Onun için kayıp ediyor, mutlu olamıyoruz. ‘Daha gençtir’ diyor, çocuklarımızın ibadetsizliklerine göz yumuyoruz. Yaşken eğip islama göre şekil veremediğiniz evlatlarımız büyüdüklerinde de Allah ve Peygmber sevgisini kalplerine yerleştirmede zorlanıyoruz. Çok ısrarcı olduğunuzda kuru bir ağaç misali hem kırıyor, hemde kırılıyoruz. Acaba, nerede hata yaptım diyerek kendi kendinize hayıflanıyoruz. 


Çocuklarınızı evlendirirken, eş seçerken araştırdığınız şey onların ahlakı seviyeleri olmuyor. Talip olduğunuz kız ve erkeğin dini diyaneti önceliğiniz de bulunmuyor. ‘Dünyevi şeyleri varmı’? diyor, maaşını, evini arabasını soruyorsunuz. Evlendikten üç döt ay sonra boşanmak için mahkemeye başvuruyorlar. huzursuz oluyor, evlatlarınızı da huzursuz ediyorsunuz. Halbuki yüce Rasül(s.a.v.) bizleri böyle bir pişmanlık yaşamamak için uyarıyor: 


“Çocuğunuza bırakacağınız ‘en güzel miras’ onu hem dünya hemde ahiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir”( Tirmizi) 


Yüce Allah’ın “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 56) buyruğunda ifade ettiği gibi başı boş olarak bu dünyaya gönderilmedik. O, bizleri eşrefi mahluk olarak yaratıp her şeyi bizim hizmetimize verirken (bkz. Isra,70) asıl vazifemiz olan, yer yüzünün imar ve ıslahı için halife olara tayin etti. İşte asıl olan budur, gerisi gayeye ulaştırabilecek kadar değerlidir. Hiçbir vesile, hiçbir şart ve ortamda gayenin önüne geçme hususunda öncelikli olamamalı.

Hayatın idamesi için yemek içmek zaruridir. Bunun için de çalışıp çabalamak gerek, iş meslek sahibi olmak gerek. Bu zaten, hakkın rızasına dönük olduğu muddetçe İslam’ın emridir. Hayır hasenat yapmak için zenginde olmalı. Güzel bir ev, iyi bir iş, salih bir eş, evliliğin meyvesi olan çocuk sahibi olmakta gereklidir. Çocukların geleceği açısından fedakarlıklarda bulunmakta da anne babanın vazifelerindendir.


Ancak bizim burada anlatmak istediğimiz, Bunları, asıl gayeye ulaştıracak vesileler olarak görmeden, hak rızasını gözetmeden, nefsani duygu ve düşünceler şeklinde istemek. Bunları isterken, asıl olan ibadet ve itaatten feragat etmemek. Öncelediğimiz dünyevi isteklerimizi yaratılış gayemizin önüne getirip, ömrümüzü bir hiç uğruna feda etmemektir.


Bir düşünelim! bir öğretmenin talebelerini eğitmek ve onlara bildiklerini aktarmaktan başka, önceliyi ne olabilir? Mühendis, asıl meşguliyeti, plan proje cizmek iken, “o işi yapamam” vaktim yok diyebilir mi? Bir doktorun, bütün ömrünü hastalarını muayene etmekten alıkoyan önceliği ne kadar akıllıcadır?


Evet, bu dünyada nasıl bir meşguliyetimiz olursa olsun her zaman görevler üstü bir görevimizin olduğunu, Allah’a karşı yerine getirmemiz gerek ağır sorumluluklar içerisinde bulunduğumuzu asla unutmamalıyız. Ne iş yaparsak yapalım önceliğimiz hakkın rızası olmalı. Bir işin doğruluğunu ve yanlışlığını İslam’ın emir ve yasaklarına, kural ve kiriterlerine göre değerlendirmeliyiz. Bu bağlamda ibadetlerimizin önünde asla daha önemli ve daha öncelikli şeylerimiz olamaz/olmamalıdır da. Böyle bir şuur içerisinde olmak hem bu dünya hemde ahiret saadetimizin olmazsa olmaz şartıdır.


İbadetler Asıl ve Hayati Önceliklerimizdir.


Örnek olarak, namaz kılmamanın sebebi sorulduğunda, ‘Hiç vakit bulamıyorum, işlerim çok yoğun, zaman olmuyor’. dediğimizde ilk önce neyi değerli görmüş oluyoruz bir düşünelim! Ya da namaz vaktini pek önemsemediğğimiz bir zamanda, o vakit gelip geçtiğinde ‘Eyvah daha geçmiş namazımı kılmadım -fazla ızdırapta duymadan- neyse kaza ederiz diyerek ibadeti boş kalındığında, bütün meşguliyetler durulduğuna kılınacak hatırlanacak şeyler olarak mı görüyoruz? Müslüman namazlarını tali şeyler olarak gördüğü andan itibaren kayıp etmiş demektir. Namaz boş adam işi değil, mümin olan adam işidir. Dinin direğini dikmeden, din ikame edilmez. Bu, ‘bir binanın duvarlarını çatısını yapayım da, boyasını cilasını vurayım da nasıl olsa sonra kolonlarını dikerim’ demekten farksızdır.


İnsan işini namaz vakitlerine göre ayarlamalı. Her meşguliyet, ibadetlerin etrafında şekillenmeli. Bir iş teklif edilirken, randevu verilirken, alınırken o vaktin ibadet zamanına denk gelmemesine dikkat etmeli, ‘o vakit namaz vakti, Rabbım’la randevu zamanı’ diyerek neyi öncelediğimizi göstermak süretiyle müslüman kimliğimizin gereğini yapmalıyız.


Müminle kafir arasındaki fark namazdır. Farkımızı, namazı hayatımızın orta yerine koyarak göstermeliyiz. Malınızın içerisine karışmışsa fakirin hakkı yani zekat verebilecek seviyeye gelmiş, öyle bir zamana erişmişseniz halal malınızı haram hale sokarak ne kadar dürüst bir hayat sürebilir, diğer ibadetlerden feyiz ve bereket umabilirsiniz. Düşen birisini yerden tutup kaldırma fırsatınız varken o ızdıraplar ve iniltiler arasında kulaklarınız, imdat çığlıklarıyla yankılanırken başka önceliklerin bahaneleriyle nereye kadar kaçabilirsiniz.


Rütin hayatınız devam ediyor; her sabah işe gidiyor, akşamleyin dönüyorsunuz. Alış veriş yapıyor, eş dost ziyaretine devam ediyorsunuz. Öğreciyseniz, amirseniz, memursanız, patron veya işçiyseniz azda olsa bazı farklılıklarla yine devam ediyorsunuz, öyle veya böyle, hayatı yaşamaya. Ancak bir sabah kalktığınızda sizin ya da yan komşunuzun evinin yandığını görürseniz. ‘Şimdi onunla uğraşamam, benim daha önemli işlerim, randevularım var, onu sonra hallerderim’ diyebilir misiniz? Aynen bunun gibi bugün maneviyatımız adeta tutuşmuş yanıyor, canlarımız kardeşlerimiz yanıyor. İmanımıza her taraftan saldırılıyor. Amellerimiz boşa çıkarılıyor. ‘Ben ilk önce kendimi düşünürüm’ diyebilir misiniz?


Bir kardeşinizle karşılaştığınızda tebessüm etmeniz sadaka sayılmış, eksikiğinde onun gönlünü kırmak söz konusu olacağından. Bir merhaba gereklidir o an. Selam paroladır, müminin müminle ünsiyet peyda etmesinde. Bunların önüne geçirebilezceğiniz daha kazançlı öncelikleriniz ne olabilir?


Bir insan olarak acziyetimizin ertelenmediği, fakirliğimizin hissedilmediği, muhtaçlığımızın üzerimizden düşmediği, bizim bize yetmediğimiz bir hayatla imtihan edilirken bizi bizden daha iyi bilen, bizi, bir annenin evladından daha çok seven, hazinesi sonsuz olan Rabbimiz’e dönmeyerek, dualarımızla ondan istemeyi başka zamanlara nasıl erteleyeceksiniz. Tevbe pişmanlıktır, hatanızdan döneceğiniz yerde daha sonra nasıl olsa pişman olurum diyebilirmisiniz? Hem pişman olmaya vaktinizin olacağını nereden garanti edebilirsiniz. Sabır müminin en büyük silahıdır, insanın düştüğü yerden kendisine uzanan rahmandan bir eldir. ısdırap ve sıkıntılar içerisinde kıvranırken başka bir zaman sarılırım o ipe diyebilirmisiniz. Daha nice şeyler vardır ki ertelenmesi asla söz konusu olmayacak kadar ali şeyler, hayati önem taşıyan hasletlerdir.


İnsan İbadetlerle

Ruhunu Doyurmalı


Evet, nasılki vucudumuzun gıdaya ihtiyacı varsa ruhumuzunda olmazsa olmaz ihtiyaçları vardır. Yemek yemeyi unutmadığımız gibi ibadet etmeyide unutmamalıyız. Su, hava hayatın devamı için ne kadar zarüriyse ibadet ve itaatte ruhumuz için en az onlar kadar önemlidir.


İnsan, bir hayvanın hayatı gibi bir hayat süremez. Hayvanatın öncelikleri sadece karınlarını doyurup hayatlarını devam ettirmektir. Bu nedenle hataları edepsizlikleri, ahlaksızlıkları nedeniyle hayvanların yadırgandığına, kınandığına şahit olmadım. Ancak, insan akıl sahibi bir mahluktur. Adeta bir alemi içerisinde barındırır. Rabbının sevgisinin içerisine sığdığı bir kalbe sahiptir. Duyguları vardır. Her şey onu tatmin etmez. Onun ruhunu ibadetten başka hiç bir şey doyurmaz. Öyleyse insan, ibadeti, Allah’a kulluğu ertelememeli. Ruhunu ölüme mahküm etmemeli, gönlünü başka şeylere döndürmemeli. Ertelenen her ibadet, gerilere itilen her güzel davranış ruhun sıhhatına vurulan bir darbe, güçten kuvvetten düşmesine sebep olan çok ciddi amillerdir.


Nelere Üzülüyor,

Nelere Seviniyoruz?


Hissiyat sahibiyle duyarsız; facirle müminin karşılaştırmasını yapan Fahri kainat Efendimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:


“Mümin, günahları sanki dibine oturup ta üzerine düşeceğini sandığı bir dağ gibi görür, Facir ise günahlarını burnuna konan bir sinek gibi görür.” (Tirmizi,Kıyame,49)


Evet insan, değer verdiği neyse ilgisi neyin üzerinde yoğunlaşmışsa o şeylere karşı hassas davranır. Her insan yaptığı işe, tercih ettiği mesleye alaka duyar. Bildikleri, yaptıkları ya da yapacakları dikkatini çeker. ‘Korktuğundan’ çekinir, ‘umduğundan’ ümitvar olur. Neye değer veriyorsa ona kavuşmak, ona ulaşmak en öncelikli işi olur.


Müslümanın önceliği madem rızai ilahiye ulaşmak, Rabbı’nın cemaliyle buluşmak, Resülünün muhabbetiyle yoğrulup onun sünnetiyle bütünleşmek, dünyaya değil ahirete talip olmak, zevale değil bekaya yatırım yapmak, cehennem den uzaklaşıp cennete kucak açmak günahlarla fıtratını kirlemekten korkup sevaplarla heybesini doldurmak, zulumden kaçıp adaletle hükmetmek, bencillik hastalığından kurtulup diğargam dermanıyla buluşmak, zulüm karanlığından kaçıp merhamet limanına sığanmak olmalı, o zaman hassasiyetleri de bu istikamette şekillenmeli, bu minval üzerinde yol almalı. Müslüman insani melekelerini buralardan gelen uyarılara, sinyallare açık ve faal bir halde bulundurmalı. Yoksa duyarsız, anlayışsız bir insan neyin değerli neyin değersiz olduğunu bilemez. Ne ile üzüleceğini ne ile sevineceğini anlayamadığında da hayatını nice anlamsız ve değersiz şeyler uğruna heba eder. Paranın kulu, dünyanın kölesi, makam mevkinin deli divanesi olur.


Kainatın Efendisi bu hususta bir ölçü veriyor, ortaya bir muhasebe kriteri koyuyor ve buyuruyor ki:


“Seni iyi amellerin sevindirir, kötü amellerin üzerse sen Müminsin”(Ahmet)


Düşünün! Üzüntülü bir şekilde bir kenarda oturan hatta göz yaşları döken birisine rastlasanız, yanına yaklaşıp kendisine bu kadar kederlenmesinin sebebini sorsanız, aldığınız cevap alışa geldiğiniz cevaplardan pek farklı olmazdı her halde. Ya ağır bir hastası vardır, ödemekte zorlandığı borcu söz konusudur, ailesiyle huzursuzluk yaşamaktadır ya da en sevdiği yakınını kayıp etmiştir vb. vb... Elbette ki bunlar da üzülme sebepleridir. Ancak, bu kadar üzülmemize sebep olan bu gibi şeylere rağmen ya ahittretimiz adına ne kadar üzülüyorüz? Benim vurgulamak istediğim bu. Ahireti dert ediniyormuyuz. Yarın huzuru mahşerde yüce Allah’ın bizi her şeyden hesaba çekeceği halde kendimizi oraya hazırlıyormuyuz? Mesela, bir vakit geçirdiğimiz namaz için hiç ağladığımız oldu mu? Cemaate yetişemeyip kayıp etmenin ısdırabını ruhunda hissedip, bir köşeye çekilip, “Bu günde kayıp ettim, fırsatı kaçırdım” deyip, derin derin düşünenlere rasladınız mı? Rabbim, ihtiyaçlı birisini kapısına gönderdiği halde onu geri çeviren birisinin “Ah, ben ne yaptım” dediğine de az rastladığınız olmuştur herhalde. Bir insana, haksızlık etmiş olmanın vepalini nasıl öderim diye düşünebilmek kaç kişiye nasip olur? Zekatını vermediğinde, orucunu tutmadığında, komşusunu görüp gözetmediğinde, müslümanların derdiyle dertlenmediğinde, anne babasının duasını alamadığında, onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmediğinde, ısdırap duyup haksızlık ettiklerinin kapısına dayanıp helallik istemek, Rabın’ın kapısına vararak başını secdeye çivileyip göz yaşlarıyla af dilemek, dua etmek kaç kişiye nasip olur.


İşte müslümanın kimliği, kırmızı çizgileri, hasssasiyetleri böyle bir derinlikte olmalı.


Bizlere çok yakın olan Rabbımız’a yaklaşmak, onun yakın olduklarına yakınlık sağlamakla, onun razı olduğuna razı olmakla, onun nehyettiğinden ateşten kaçar gibi kaçmakla, onun öncelediğini öncelemekle mümkündür. İnsanın niyeti neyse kavuşacağı şey de başkaSı değildir. Hayatınızda öncelediğiniz, öne aldığınız ibadetler kadar Allah’ın öncelediği insan haline gelebilirsiniz. Merhameti celbetmek, affa mazhar olmak, salih bir kul olmak, ancak müslüman olarak önceliklerimizi pratiğe döktüğümüzde mümkündür. Unutmayalım!


Selam ve dua ile...

 

Amansız Düşman Nefis Ve Onun Terbiyesi

e-Posta Yazdır PDF

Allah (c.c.) üç çeşit canlı türü yaratmıştır: Melekler, akılla donatıldığı halde kendilerine nefis verilmemiştir. Azgın istek ve arzuları yoktur. Her daim Allah’a ibadet ve itaat halindedirler. Hayvanlara da nefis, azgın istek ve arzular verildiği halde akıl ihsan edilmemiştir. İnsanlar ise hem akılla donatılmış, hem de nefis ve şeytan musallat kılınmıştır. Deniyor ki: İnsan aklını kullanıp nefsin istek ve telkinlerine kulak vermese, nefsini aklın iradesine bağlar, hakkın rızasına ayarlarsa bu yolda mücadele edip başarıya ulaşırsa, meleklerden üstün duruma gelir. Şayet akıl denen ulvi bir nimeti, nefis denen süfli bir düşmanın esaretine sokar, onun peşinden sürüklerse de hayvanlardan da daha aşağı duruma düşer. Zaten insanın imtihanı akılla nefis arasında cereyan etmiyor mu ki?

Nefis, hayra mani, akla zıttır. Aklın dediğini kabul etmez. Aklın ölçüsüyle ölçülmez, mantığın terazisinde tartılmaz, kendi başına buyruk hareket eder. Nefis şerrin sembolü mürüvvet perdesinin yırtılmasının baş amilidir. Akıl, eşrefi mahluk olmanın, Allah (c.c.) tarafından muhatap kabul edilmenin, hilafet cübbesi giydirilmenin, yetki ve sorumluluk sahibi kabul edilebilmenin sebebidir.  

Şimdi böyle insani bir melekeyi, hayvani sıfatın emrine verdiğinizde, boyun bükülecek, ibadet ve itaat edilecek Allah’a, onun emirlerine kapıları kapatıp, Allah’ın hakkı olan kulluğu nefsinize yaparak, onu mabud edinmiş olmaz mısınız?

Abdullah İbni Abbas böyle bir gafletin girdabında olanları kastederek diyor ki:  “Nefis Allahtan başka tapılan ilahtır.” 

Yüce Allah’ta Kuran-ı Keriminde:

“Habibim o nefsin arzusunu kendine ilah edineni gördün mü?”(Casiye,23) diye buyurarak nefise uymanın insanı nasıl tehlikelere sürükleyeceğine dikkatleri çekmiştir.

Birçok ayet-i kerimede akletmeyi aklı kullanmayı, onun yol göstericiliğine başvurmayı onunla hakka, hakikata ulaşmayı emir buyuruyor yüce yaradan. Çünkü Akıllı olmak bunu gerektiriyor. Bu da nefisle mücadeleyi şart koşmaktadır. Çünkü nefis insanın aklına galebe çalarsa, akıl işlevini yapamaz.

İmtihanda başarılı olmak, yüklendiğimiz görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirmek, Kalu beladaki verdiğimiz sözümüzün arkasında olabilmek, kelime-i şehadetle kabullendiğimiz teslimiyetin gereklerini uygulamak, nefsimizle amansız bir şekilde mücadele etmekle mümkündür. Nefisle mücadele hayatımızın en zor mücadelesidir, bedel isteyen fedakarlık, kararlılık, samimiyet, ihlas gerektiren bir mücadeledir.

Peygamberimiz (s.a.v.)  ashabıyla bir gazadan dönerken buyurdular ki: “Küçük cihattan(cihad-ı asğard) büyük cihada(cihad-ı ekber) döndük” Ashabı Güzin efendilerimiz: Ya resülallah çok zorlu bir mücadeleden döndüğümüzü zannediyorduk bize büyük cihadın ne olduğunu haber verirmisiniz?”

Peygamberimiz (s.a.v.) bunun üzerine buyurdular ki:

“Büyük cihat nefisle yapılan cihattır”(Acluni,1.422;Beyhaki.297)

Sahabiler bundan sonra, kafirlerle yaptıkları cihattan döndüklerinde: “Küçük cihattan, büyük cihada döndük” derlerdi birbirlerine.

Evet, bir düşünelim! Öyle değilmi ki:  Ordularıyla kıtalar fethetmiş, nice surları yıkmış, dağları aşmış, vadileri geçmiş olduğu halde kendini aşamamış, nefsinin tuzaklarına düşmüş, onun istek ve arzularında boğulmuş insanları.

Düşünün!  Milyonlarca kitlelere hükmetmiş, onları emrinin altında istedikleri gibi evirip çeviren ancak kendi nefislerine söz geçiremeyen ne kadar çok insanın olduğunu.

Düşünün –sözüm ona- hürriyet adına ömrünü verip, hürriyete kavuştuğunu zannedip, nefislerinin pranga ve zincirlerinden kendini bir türlü kurtaramayanları... Namazında niyazında olup eli cebine gitmeyenleri... Defaatle hacca gidip bir fakirin kapısına varmaya gücü ve takati olmayanları. Elinden tespihi düşürmeyip o elle bir düşeni kaldırmak için yerinden dahi kımıldamayanları. Gözlerini yumup tefekkür görüntüsüyle takva ehli olduğunu gösterip nefislerine hafifden dokunulduğunda hemen parlayıverenleri. 

Düşünün! İlim yüklü alim ünvanlıyla, göğüslerini gere gere, başlarını dikerek, salına salına yürüyenleri. İlmini riya ve kibirlenmenin sebebi bilip, nefsinin dediğinin dışına çıkmayan hammalları.

Demek ki, burada sayamayacağımız kadar birçok örnekle de görüle bileceği gibi nefis öyle umursanmayacak, ihmal edilecek, hafife alınacak, bir düşman değildir. Zira o, ayet-i kerimenin ifadesiyle, daima kötülüğü emreder. O bizi içten içe yıkan bizden biri gibi hareket eden, insana kendi istek ve arzularıyla hükmeden acımasız bir düşmandır. 

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifide bunu ifade babından:

“Senin en şiddetli düşmanın iki yanının(kaburgalarının) arasında bulunan nefsindir”(ihya terceme,c.6,s. 10) buyuruyor.

Zahiri düşmanla(görünen) mücadele etmek daha kolaydır. Ona karşı tedbir alma hususun da kusur etmezsin. Ancak nefis görünmeyen düşman olduğundan nerede nasıl davranacağı, çoğu zaman kestirilemez, bir anlık gafletle hemen tuzağına düşebilirsin. Zahiri düşmanla ara sıra mücadele ederken nefsinle her an mücadele içerisinde olmanız gerekir. Basit görünen bir ihmalkârlıkla bütün kazanımlarını kayıp eder, belki çıktığın zirvelerden alaşağı edilirsin. 

Savaş esnasında öldürülürsen derecelerin en yükseğine; şehitlik makamına kavuşursun. Hayatta kalırsan, gazilik unvanına layık görülür,  mükâfata nail olursun, Ancak nefsinden kurtulmak mümkün değildir. Mağlup olursan da cehenneme sürüklenirsen.

Kul ile Allah (c.c.) arasında en büyük perde nefistir. Daldığın heva ve heves, seni Allah (c.c.) tan gafil yaşamaya sevk eder. Gözlerin göremeyince, kulakların duyamayınca hakikati. Kalbin mutmain olamayınca kulluğunu bilemez, yaratılış gayeni düşünemezsin. Dünyayı oyun ve eğlenceden ibaret sanırsın. Hayatı yemek, içmek, alabildiğine pervasızca ölçüsüzce, kuralsızca yaşar, kendini ağır bir azaba müstahak hale getirmiş olursun.

Yüce Allah (c.c.) Davut aleyhisselamın şahsında bütün insanları uyararak şöyle buyuruyor:

“Ey Davut biz seni halife yaptık. Onun için insanlar arasında adaletle hükmet, nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.ç”(Sad,26)

Onun içindir ki Yüce Resul(s.a.v.):

“Yarap göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle baş başa bırakma”(Bezzar)

“Yarap bana doğru yolunu ilham et ve nefsimin fenalığından koru”(El camiu’s Sağır c.1,s.58) diye dua dua yalvarmıştır.

Arif-i billah olan büyüklerimiz nefisle ilgili şöyle demişlerdir:

“Nefsi deve kuşu gibi anla. Ne yük çeker ne de havada uçar. Huzura alsan “uç” desen  “deveyim” der. Sırtına yük koyup “taşı” desen. “kuşum” der. Nefsin rengi zehirli otun rengi gibidir.  Gönlü çeker( yemyeşildir) fakat tadı acı ve kokusu fenadır. Taata davet etsen gevşeklik gösterir lakin maiyete ( isyana) acele eder”


Lokman Hekim’de Oğluna:


Ey oğlum! Seni ilk sakındıracak olduğum şey nefsindir. Çünkü her nefsin bir hevası ve şehevi isteği vardır. Eğer nefse şehevi isteğini verirsen azar ve ondan başkasını talep eder. Çünkü çakmak taşında ateş gizli olduğu gibi şehevi isteklerde kalpte gizlidir. Çakılırsa ateş çıkar, çakılmazsa ateş gizli kalır” nasihatte bulunmuştur

Kasideii Bürde, Şairi İmam Bubusiri Hazretleri ne de güzel benzetmeyle anlatmış nefisi:

“Nefis tıpkı süt emen çocuğa benzer, onu kendi haline bırakıp duur demesen seni emerde emer ancak onu sütten kesersen hemen vazgeçiverir”.

Evet, kardeşim şunu unutma! Nefsini tek memnun eden şey vardır oda seni Allah’ın yolundan alıkoymak, onun gazabına müstehak hale getirmek. Sen ona ancak Allah’ın emrine boyun bükmesini sağlayarak iyilik etmiş olursun. Her davranışın da gizlilik saklı olan nefis. Seni yine senin zaaf noktalarınla alt eder. Önüne, koyduğu şeylerin güzelliğine aldanırsın faydalı zannedersin ancak dışı güzel olan o şeylerin içi zehir, sonu ölümdür. Bu ölüm dinin, insanlığının ölümüdür. Onun içindir ki o yolları biran öce kapatmalı ona hareket alanı tanımamalısın. Bir davranışın,  hoşuna giden tarafına, güzel olan yüzüne değil, seni götüreceği neticesine bakmalısın. Nice meşakkatlerle kat ettiğin yollar vardır ki, seni saadet yurduna çıkarır. Nice düz, engelsiz yollarda vardır ki sonu uçurumdur, tehlikelerle doludur. Sen yolun güzelliğine değil götürdüğü yere talipsin unutma!

Peygamberimiz (s.a.v.) bunu, rızanın neticesi, olan cenneti anlatırken ne kadarda güzel ifade ediyor:

“Nefsin arzu etmediği şeyler cennetin etrafını, nefsin arzu ettiği şeyler cehennemin etrafını etrafını çevrelemiştir”(Buhari,Tecrid-i Sarih.2035)

Abdulkadir Geylani hazretleride:

“Nefsinizi semirtmeyiniz zira sizi yer. Bu tıpkı yırtıcı bir köpek alarak onu besleyen, büyüten, semirten kişinin haline benzer ki bir gün azgın o köpek onunla yalnız kaldığı bir yerde onu yer.

Nefsin yularını bırakmayınız. Bıçaklarını bileyiniz, zira sizi ölüm vadisine atar ve aldatır. Onun yemini kesiniz, kendisini şehevi heveslerine salıvermeyiniz.(Sohbetler, s136)diye uyarmıştır.

Evet, kardeşim, nefsinle heran hesaplaşmalısın. Bir babanın asi bir evladı terbiye etmek için her günün sonunda onu karşısına oturtup yaptıklarının, ettiklerinin teker teker hesabını sorduğu gibi, sende nefsini hesaba çekmelisin. Hata ve kusurlarına asla göz yummamalısın, bir hata ve kusur neticesinde gevşeklik gösterirsen onu cesaretlendirmiş olursun. Cesaretlendiği yerde hemen cesaretini kıracak amellerde bulunmalısın. Mücadelede hep ilerde olmalısın bir sonraki günün bir önceki günden gerilerde olmamalı. Onun elini kolunu bağlamalı ibadet ve itaatle adeta bir mum gibi eritmeli sonra hakkın istediği şekli vermelisin.

Şüpheli şey yemişse de onu aç bırakmalı, harama gözünü kaydırmışsa, hep helale bakarak tefekküre dalarak saptığı yoldan istikamete sokmalı ellerini harama uzattıysa, o ellerle düşen birisini kaldırmanın telaşına girmeli, sadakalarla muhtaçlara el uzatmalı. Bakın! Hz Ömer her gün için defter tutar o günün sonunda yapıp ettiklerinden hesaba çekerdi nefsini. Yine bir vakit namazı cemaatle kılamadığından hurma bahçesini Allah (c.c.) yolunda sadaka olarak verdi nefsine misilleme olsun diye. “Abidlerden biri, eliyle bir kadına dokundu, nefsine ceza vermek için yanıncaya kadar elini ateşin üzerinde tuttu.” İbni Kezitider ki: “bir gece ihtilam oldum gusletmeye kalkarken nefsim tembellik etti,“Hava soğuk hasta olursan sabret yarın hamama gidersin” dedi. Ondan sonra nefsime muhalefet olsun diye entariyle gusletmeye yemin ettim ve öylede yaptım. Allah’u tealanın emrinde gevşeklik yapanın cezası budur dedim”.(Kimyaı Saadet, s.700, İmam Gazali). Evet, Allah’ın salih kullarının hayatlarına baktığımız zaman bu örneklerle dolu olduğunu görürüz.

Bize düşen bu mücadelede onların tuttuğu yolu tutmak, bu tehlikelerle dolu yolda onların eteğinden tutup, selamete kavuşmak, kulluğun tadını ve lezzetini almaktır.

Nefis terbiyesinde nefisin basamaklarını teker teker geçip, Allah’a ulaşmada en önemli yöntemlerden olan; tasavvufta da kaide olarak kabul edilen; az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Birde bunlara halktan belli bir süre uzak kalmak anlamında olan halvet ve çileyi katanlarda vardır.

Şeytan insanı yoldan çıkarmak için insanın nefsani arzu ve isteklerini kullanır. O zaaf noktalardan yol bulup insanları istikametten alır, Allah’tan uzaklaştırır. Peygamberimiz(s.a.v) bu hususta bizleri uyararak buyuruyor ki:

“Şeytan insanın kan damarları yolu ile dolaşır zira siz onun yolunu açlıkla daraltın” kıyamet günü Allah’ a en yakın olanınız  dünyada en fazla aç ve susuz kalanlardır” (Kalplerin Keşfi,s.15) Zira mide aşırı arzu ve isteklerin kaynağıdır. O kaynağı beslemek nefsin azgın ve isteklerine açık hale gelmektir”.

Hz. Adem’le, Havva’nın saadet yurdu cennetten kovulmalarına sebep olan yasaklanmış meyve den yemeleri değilmidir.

Yine İbni Attar derki;  “Nefsi ancak dört şey terbiye eder. Bunları söyleyeyim de hatırında tut ey aziz, bunlardan biri sukut bıçağı. İkincisi açlık kılıcı, üçüncüsü tenha yerlerde ibadet ve tefekküre dalmak, dördüncüsünde gece uykusunu terk etmektir. Herkim bu dört silahla silahlanmazsa o insan felah bulamaz.” Çünkü az uyku irade kararlılığı sağlar, az konuşmak birçok belaları önler, canlıları incitmemek insanın amacına ulaşmasını kolaylaştırır. Az uyku nefsin azgın arzularını öldürür. Çok yemek kalbi katılaştırır nurunu giderir hikmetin nuru açlıkla bağdaşır, oburluk ulu Allahtan uzaklaştırır”(kalplerin keşfi,27, İmam Gazali) tenha yerlerde ibadet ve tefekkürde bulunmak insanın nefsinin iniş çıkışlarını frenler mücadelesinde kolaylık sağlar. 

Evet, nefsin aşırı arzuları nice sultanları köle, sabırsa nice köleleri melik makamına yükseltti. Hz. Yusuf, önüne serilen bin bir türlü nefsin telkin ve kandırmaları karşısında sabretti, mısırın meliki oldu. Züleyha ise nefsine mağlup olup zavallı, düşkün, mahrum, zelil duruma düştü.

Nefis insanın aslında bizzat benliğidir, kendisidir, hep kendini düşünür hırsla inatla öfkeyle kendi istek ve arzuları için her yolu meşru sayar. Çeşitli bahanelerin arkasına saklanır. Başkalarını asla düşünmez, bencillik eder, riya ve kibirle hareket eder, hakikatleri duymamazlığa, görmemezliğe gelir. Yani en büyük engel insanın kendisidir, kendi nefsidir. Ne zamanki kendini ortadan kaldırır, kendini aşar -şöylede ifade edebiliriz- nefsini terbiye eder o zaman hakla buluşur hakikatle tanışır.

İmam Şibliye bu mertebeye nasıl ulaştığı sorulduğunda “bir köpeğin kılavuzluğu sayesinde” cevabını vermiş. Ve devam etmiş: “Bir köpeği suyun kenarında bitkin, yorgun bir halde gördüm. Su içmek için suya eğildiğinde sudaki akisini görünce gördüğüm başkası diye korkup geri çekiliyor. Sonra susuzluktan öyle bir hale geldi ki, bir an korkularını yenip hemen suya dalı verdi, artık suda gördüğü köpek kayıp olmuştu. Köpeki kendisi ile arzusu arasındaki engelin yine kendisi olduğunu anladı. Benim engelimde yine benim olduğunu anladım, onu alt ettiğimde Rabbımla buluştum”

Bir ayet-i kerimede yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:

“Kim nefsinin nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa, işte kurtuluşa erecek onlardır”(Haşr,9)

Evet ya biz! hayatı huzurla yaşamaya, mutlu olmaya, nefsimizin esaretinden kurtulup, Allah’a kul olma hürriyetine kavuşmaya, eşrefi mahluk olma, hilafet unvanına layık olup Allah’a verdiğimiz sözde durmaya. Hayatı anlamlı kılmaya, ebed ebed diye inleyen ruhumuzun isteklerine bu kadar susamışken,  kendimizden daha ne kadar daha korkacağız,  ne zamana kadar kendi kendimize düşmanlığa devam edeceğiz. Ne zaman toparlanıp ölmek üzere olan ruhumuzu dirilteceğiz nefsimizi aradan çıkarıp, benlik elbisesinden sıyrılıp. Mahbubumuzla buluşacağız.


Nefisin Makamları


İnsanın azgın nefsini terbiye etmesi, benliğinden tamamen sıyrılması bir süreçtir. Bu nefis terbiyesinde başarıya ulaşılması, ruhi olgunluğun yakalanması ancak kâmil bir mürşidin önderliğinde, ciddi bir tasavvuf eğitim ve terbiyesiyle mümkündür.

Biz ta başından beri nefis derken bu mücadelenin başlangıcı olan nefisin en azgın dönemini yani nefsi emmareyi anlatmaya çalıştık. Onunla mücadelenin önemine işaret ettik. Bu mücadelede ebetteki her insanın kabiliyeti, samimiyeti oranında başarı elde etmek mümkündür. Bu iniş çıkışlı yolda bazen insani(sultani) ruh nefsani ruh üzerinde hâkimiyet sağlarken, bazen de nefsani ruh insani ruhu etki alanına alabilir. Elde edilen başarılar, ulaşılan makamlar söz konusu olur. Biz buna nefisin mertebeleri ya da makamları diyoruz.

Her makam insanın mücadeledeki başarısını temsil eder. Bu makamlar insan için mutlak ta değildir. Düşmeler sürçmeler, hatta yüzü koyun yere kapanmalar da olabilir. Çıkılan zirvelerden -bulunulan makamın hakkı verilmese-alaşağı oluna bilinir. 

Şimdi nefisin makamları nelerdir onları görelim.

Nefs-i emmare: Ziyadesiyle emreden ısrarla isteyen manasına gelir. Nefsin ilk başlangıcıdır. Terbiyeden hiçbir nasibi olmamış nefistir. Yani hayvani ruhun sultani ruhu esir aldığı bir nefis. Bu durumdaki insanlar nefis ne derse yaparlar, adeta nefislerinin azgın istekleri, karakterleri haline gelmişlerdir, asla yaptıkları hatalardan işledikleri günahlardan pişmanlık duymadıkları gibi günahları işlemekten de  zevk alırlar seve seve hata ve kusurlara dalarlar. Kuran-ı kerimde: “Hiç şüphesiz nefis kötülüğü emreder, Rabbimin acıyıp korudukları müstesna”(Yusuf,12) ayeti bu nefsi anlatmaktadır.

Nefs-i Levvame: Pişman olup af dilenen nefis anlamına gelir. Allah’ın inayetiyle bu kısım nefis, hayvani ruhun emmarelik sıfatında  bir nebze çıkıp levvame derecesine yükselmiştir. İnsani özellikler kendini yavaş yavaş göstermeye başlamıştır. Hayvani özellikler azda olsa zayıflamıştır. Bu durumdaki insanlar, kötü davranışlara bulaştıklarında pişman olurlar, ancak ellerine fırsat geçtiklerinde tekrar günah işlemekten çekinmezler. Fakat yine pişman olurlar. İyilikle kötülük arasında bocalayıp dururlar. Kuranı kerim de bunları işaret için: “Kıyamet gününde ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederimki”(kıyame,1-2) buyurulmaktadır.

Nefs-i Mülhime: ilham alan nefis anlamına gelir. Bu makamdaki salikin hali, levvamenin halinden bir üst seviyedir, nefsini ayıplayarak pişmanlık yaşadığından tövbesinin arkasında durur. Günah işleme hususunda fırsat eline geçtiğinde o günaha düşmemek için daha sebatlı ve kararlıdır. Zira sultani ruh bir derece daha hayvani ruh üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Levvame de olduğu gibi, bunda iç eğriliği ve tereddüt yoktur. Ancak manevi bir tıkanıklık, tatminsizlik yaşadığıda kesindir. Nefsini kötü düşüncelerden arındırır, şehevi duygulardan korursa ilham ve feyiz almaya kabiliyetli hale gelebilir.

Nefs-i mutmainne: İtminana erişmiş nefis denir. Adından da anlaşılacağı üzere Allah’ın emirlerine, içte tereddüt yaşamadan tam anlamıyla teslimiyet içerisindedir. Bu makamdaki insan huzurludur. Çünkü sakinleşmiş, ızdırap adına  bir şey kalmamış, şüphe yok olmuş, rahatlamıştır. Dünya bir araya gelse inandığı davada “öyle değil” deseler de asla sarsılma yaşamazlar bu insanlar.

Bu nefise şu ayette işaret vardır: “Ey mutmain olmuş nefis,  Allah ile sukuna ulaşmış nefis sen ondan razı o da senden razı olarak rabbine dön. Gir salih kulların arasına”(Fecr,27)

Nefs-i Raziyye: Allah’tan razı olmuş nefis anlamındadır. Cenab-ı hakkın lutüf ve keremi ile kendisine her ne gelecek olsa hemen hepsine razı olur, her ne zaman bir ilahi temenniye tabi tutulacak olsa, “bu bize ilahi ihsandır” der. Gönülden kabullenir. Bu makamdaki bir insan kendi iradesini yüce Allah’ın iradesine teslim eder, her hareketini hakkın rızasına ayarlar. Çünkü bu makamdakilere yüce Allah mahviyet rütbesi ihsan etmiştir. Hiçbir lütfu kendisine bağlamaz, nefsine asla mal etmez.

Nefs-i Marziyye: Allah’ın razı olduğu nefistir. Raziye halleri bir insanda meleke haline gelirse Allah korkusunda ve mahviyette devamlı sebatlı olunursa bu makama erişilir ve o nefsin cümle işleri, huyları sözleri, bütün halleri Allah’ın rızasına uygun olur. Böylelikle hayvani ruh, sultani ruhun bütün görüşlerini kabul eder. Her bir emri zoraki değil gönül hoşnutluğuyla yapar. Bu nedenle sultani ruhtan hoşnuttur artık. raziye makamında nefis Allahtan razıdır. Bu makamda ise Allah ta nefisten razı olmuştur.

Nefs-iSafiyye: Kamil, olgun, temiz, tamamen arınmış nefis demektir. İşte bu makam en ali bir makamdır. Bu makamda hayvani ruh, kendi hallerinden tamamen geçip, sultani ruh ile hallenmiş, sultani ruhun bütün emirlerine teslim olmuştur. Bundan sonra aralarında düşmanlık kalkmış, güven hasıl oluştur. Bu nefis fenafillah, bekabillah, duraklarını aşmış hak ile hak olmuş ve mutlak sükûnu bulmuştur. Cenab-ı hak bu mertebedeki insanlara hilafet, gavsiyet, kutbiyet kamil müminlerden olma durumlarından birini veya hepsini ihsan eder. 

Allah bizleri nefsimizle göz açıp kapayıncaya kadar baş başa bırakmasın. Bizleri doğru yola ilham etsin ve nefsimizin fenalığından korusun, mücadelede yollarını göstersin, elimizden tutan mürşd-i kamillerle tanıştırsın(Amin)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL