Abdullatif ACAR

Amellerin Değeri İhlas

e-Posta Yazdır PDF

Anlatıldığına göre; büyük zatlardan birini rüya da görüp, 


Allah sana ne yaptı diye sorarlar. O zat şöyle der: 


“Allah için yaptığım her şeyi sevaplar kefesinde buldum. Yolda düşürülüp de benim aldığım nar tanesini ve evimde ölen kediyi bile sevap kefesinde buldum.  Külhanımda kalan bir ipek telini de günahlar kefesinde buldum. Yüz altın değerinde bir merkebim ölmüştü. Onu sevaplar kefesinde bulamadım. Sübhanellah bir kedi sevaplar kefesinde olurda yüz altın değerindeki merkep olmaz bu ne hikmettir” dedim. Denildi ki: 


“Merkebi nereye gönderdiysen ordadır. Sen onun öldüğünü duyunca:” Allahın lanetine” dedin. Eğer “Allah yolunda deseydin, onu da sevaplar kefesinde bulurdun.” dendi. 


“Allah için sadakalar vermiştim, insanlar benim verdiğim sadakaları görürlerdi, onun ne sevabını nede günahını gördüm”  

Süfyanı Sevri bunu işitince: “Bunun zararını  görmediyse  büyük bir saadettir” dedi. 


Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki: 

“Kim Rabbin(in rızasına ve onun nimetlerine) kavuşmayı arzu ediyorsa, ihlaslı ameller yapsın ve Rabbine ibadette hiç bir kimseyi  (ve hiçbir şeyi) ortak koşmasın”( Kehf, 324) 


İhlas, halis, iyi niyet, saf, temiz ve duru anlamlarına gelir. İbadet ve itaatte ihlaslı olmak ibadetleri sırf Allah rızası için yapmak, gösteriş ve riyadan uzak olmak demektir. Nasıl ki süt, hayvanın kan ve pisliklerinden korunarak saf ve temizliğini muhafaza ediyor, bu şekliyle insanlara fayda sağlıyorsa  İbadetler de böyledir. Onlardan fayda sağlamak, yapıp ettiklerimizle Allah’a yaklaşmak, onun rızasına nail olmak için niyetlerimizi riya ve gösterişten uzak tutmamız gerekir, o ibadetlerin Saflığına ve temizliğine leke kondurmamamız gerekir.  


Sadece ibadetlerde değil, bütün işlerimizde Allah’ın rızasına ermek için ihlas üzere olmaya çalışmamız lazım. O zaman her davranış ibadet hükmünü alır. Bir insan hayırlı bir işe niyet edip elinde olmayan sebeple o işi gerçekleştiremezse yine de niyetinden dolayı sevap alır. Ancak kötü bir işe niyetlenip de yapmasa günah yazılmaz. Peygamberimiz(s. a. v.) buyuruyor ki:  


“Bütün işler ve ameller niyetlere göredir…” başka bir hadisinde de: 


“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” buyuruyor. 

Niyetler ne kadar sağlam ve temiz olursa yapılan ibadetlerden de o derece  lezzet alınır, hem bu dünyada hem de ahirette  fayda görülür. Ancak şunu da unutmamak gerekir: niyetteki zorluktan daha zordur ihlası devamlı kılmak.  Başta ki iyi niyet zamanla riya ve gösteriş kirlerine bulaşabilir. Burada önemli olan ihlasımızı korumak için gerekli bilgiye ve donanıma  sahip olmak  o bilginin gereğini irademizin hakkını vererek yerine getirmektir.  

İlim ve İhlas 

   

Bilerek yapılan az amelin bilmeyerek yapılan çok amelden makbul olması, amellerdeki arı ve duruluğu,  gönüldeki saf ve temizliği, insanın  ayırt etme kabiliyeti ve feraseti sebebiyledir. Cahil ameldeki afetleri bilemez, yaptığı amellerin ihlaslarına karışacak yabancı düşünce ve havatırların  kalbe nüfus etmesini engelleyemez. Cahil ihlaslı olduğunu zanneder aslında ihlasızdır. Kazandığını zanneder aslında iflas edenlerdendir.  Temiz ve iyi niyetli olduğunu düşünür. Fakat  niyetindeki bozukluk amellerini boşa çıkarmıştır. Niyetler deki karışım altın madenindeki karışım gibidir. Altın madenindeki karışımı ancak o işin mütehassısı sarraf bilir. Bilirde saf altını ayırır, işler ve onu insanların faydasına sunar. Cahil ise sarı olan her şeyi altın sanır,  büyük bir hazinenin üzerinde oturması ona fayda sağlamaz,  ham altını saf altın zanneder, zengin olduğunu düşünür. 

  

Peygamberimiz buyuruyorlar ki: 


Denilmiştir ki, ilim tohumdur, amel ziraat... Onun suyu ihlastır. 

İlimsiz amel nereye gidileceği belli olmayan, bir yolculuktur. Amelsiz ilim hammalık ve sorumluluktur. İhlassız amel  yorgunluk ve avuntudur. İhlasla yapılan amel ise   fayda ve mükafattır ancak tehlikelerden de ari değildir. 

Amelin Kabul Olması İhlasa Bağlıdır 


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki: 

“Ey insanlar Allah için yaptığınız amellerinizi ihlas ile işleyiniz,  zira Allah, halis hane yapılan şeyden başkasını kabul etmez”(et- Terğip ve’t terhip c.1 s.55) 


    Başka bir hadisi şerifinde ise: 

   “İçinde hardal tanesi ağırlığında riyadan eser bulunan bir işi Allah kabul etmez.”(et- Terğip ve’t Terhip. C.s.72)  buyuruyor. 


    Bir kova sütü düşünün, bir damlada olsa o süte dışardan yabancı, necis bir madde damlatılsa, o süte  saf ve durudur diyebilir miyiz? O sütten fayda görebilir miyiz?  Elbetteki hayır. Öyleyse “Şu ibadetimle  Allah’ı memnun  etmeye çalışırken insanlarda iltifat etseler ne olur”  diyemeyiz.  Bir insanın gözünde İnsanların yermesi ve övmesi müsavi olmadı mı ihlas olmaz. Övgüden memnuniyet, yergiden üzüntü ihlastaki  safiliğin olmadığının belirtisidir. Ehli hikmetten biri şöyle der: 


“Ameller hususunda kişi koyun çobanından edep öğrenmeli, onun gibi olmalıdır.  


Kendisine bunun ne demek olduğu sorulunca şu cevabı vermiş: 


“Koyun çobanı sürünün yanında namazını kılar, fakat kıldığı bu namaz sebebiyle koyunların kendisini  meth etmesini beklemez. İşte ibadetlerde böyle olmalı. insanların kendisi hakkında ne diyeceklerini, nasıl bir tavır alacaklarını önemsemez.  Orada sanki kendisinden başka kimse yokmuş gibi davranır. Ne insan var diye fazladan bir iş yapar. Ne yok diye gevşer sadece kendisini Allah’ın görüp  gözettiğini düşünür. Ona göre davranır.” 


   Nefse ihlaslı olmak çok ağır gelir. Nefis övülmekten hoşlanır. Hep kibirli, bencilliği elinden bırakmayan nefis,  hoşuna giden her şeyi, her yolu meşru görür. Allah’a ibadet ederken bile kendine pay çıkarmak ister. Üzeri örtülü riyalar vardır ki bu durumda insanlar gerçekleri tam anlamıyla göremezler. Kendilerini muhlis sanırlar. Riya her an şekilden şekle girer, gizli ve sinsidir. Tevazunun içerisinde kibir saklı olduğu gibi, ihlasın içerisinde de riya saklıdır.  Bu zaten ihlastan sayılmaz,  görünüşte ihlas vardır, fakat o ihlasla yine riyaya girmek söz konusudur. Yani ihlasla övünmek, ihlas kılıfıyla yine kendini göstermek söz konusudur. Bunun gibi, bazen tevazuya bürünerek kibirlenen insanlara rastlarsınız. “Ben çok günahkar biriyim, ben kimim ki” diyen, bunu söylerken  “Ne kadarda  günahını farkeden biriymiş” desinler  isteği saklıdır aslında. Yaptığı ibadet ve hayır hasenatı  ettiği vaazı, yazdığı yazısı beğenilen, okuduğu kuranı takdir edilen  bir insan bu iltifatlardan azda olsa menmuniyet duyuyorsa  yaptığı bu güzel işleri halishane Allah için yapmış olmaz.  

İhlas Bir Sırdır 


Başta Allah Resulü olmak üzere sahabeler ve ondan sonra gelen Allah’ın veli ve muhlis  kulları ihlası adeta bir sır gibi korumuşlar. Ona zarar verecek davranışlardan şiddetle kaçınmışlar.   


Hazireti Ali’nin, müşrik rakibini tam yere yatırıp kılıçla boynunu vuracağı zaman müşriğin, O mübarek yüzüne tükürmesi nedeniyle aniden kılıcını geri çekip vurmaktan vaz geçtiğini, müşriğin, “vurmaktan niye vazgeçtin” diye sorduğunda da; “yüzüme tükürmeden önce seni Allah için öldürecektim. Şimdi ise öldürürsem nefsim için öldürmekten korkuyorum” dediğini hepiniz  duymuşsunuzdur.   


Eserlerinin altına isimlerini yazmaktan haya eden, ihlasları zarar görmesin,  diye  isimlerini  gizleyen nice muhlis insanlar vardı. Kerametleri ifşa olduğundan yaptığı hayır hasenat duyulduğundan riyanın  kokusu,  iltifatın okları nefsini okşayacak, gönlünü bulandıracak diye o beldeyi terk eden  Allah’ın veli kullarının olduğu da bir gerçektir.  

Büyüklerden biri der ki : “Her vakit namazı otuz yıl boyunca en ön safta kılardım fakat bir gün geç kaldım ve en son safta yer buldum, kalbime geç gelmiştir diye insanların beni ayıplayacakları geldi, anladım ki şimdiye kadar,  arzum ve nasibim insanların beni birinci safta görmeleri imiş, ondan sonra otuz yıllık kıldığım namazı kaza ettim.” 


Bir kutsi hadis-i şerifde de peygamberimiz(s.a.v.) Yüce Rabbimizin şöyle buyurduğunu nakleder: 

“İhlas benim sırrımdır, onu sevdiği kullarımın kalbine veririm onu yazmak için melek  ve ifsat etmek için şeytan müttali olamaz”  


  Allah’ın rızasına nail olmak, Onunla aramızdaki  her türlü engeli kaldırmakla  mümkündür. Kalp, makam mevki, şan şöhret, para pul gibi dünyevi haz ve lezzetlerin peşinde olursa insan ihlası elde edemez,  rıza-i ilahiye kavuşamaz.  


İhlaslı insanların kalplerindeki samimiyeti ve sadakati, dillerine hikmet,  bütün azalarına ihsan şeklinde yansır. Allah’ı görüyormuş gibi, hayatı istikamet üzere sokmak ancak ihlas sahibi insanlara nasip olur. Böyle insanların mükafatlarını melekler dahi bilemediğinden yazamazlar,   Allah-ü teala da sır olan bu  ihlası  özel  kayıt altına alır ve ahirette  insanın karşısına çıkarır. 

   

Peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyuruyor. 

“Kıyamet günü olduğunda Allah-ü teala bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler bütün yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyar. Allahü teala onlara: 

“Bakın hele kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?” diye sorar. Melekler: 


“Rabbimiz biz, kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık” derler . Allahü teala o kula: 


“Senin bizim yanımızda gizli muhafaza edilmiş bir defterin var. Onu melekler bilemezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir (ameldir)”(Haysemi)) buyurur. 


Evet, yapılan ibedetler sır gibi saklanırsa muhafazası kolay olur. Saklanamayacak durumdaysa da, yani bazı şeyler vardır ki alenen yapılması gerekir. O zamanda o amellerdeki ihlasınızı sır olarak bilmelisiniz. Çünkü  bunu Allah sizi sevdiğinden size emanet etmiştir.  

İhlas  Ve  Riya Hastalığı  


Ebu Bekir ed- Dekkak  şöyle demiştir: 

İhlas sahibi herkesin kusuru, ihlasını  görüyor olması, ihlaslı olduğunu düşünüyor olmasıdır. Allah bir kulun ihlasını halis kılmak istediği zaman, onun kendi ihlasını görmesini engeller.  O zaman kul muhlis (ihlas sahibi) değil, muhlas (ihlas sahibi  kılınan kimse) olur.         


Yusuf b. El- Hüseyin (Rahmetüllahi aleyh) de bunu başarmanın zorluğunu kendi hayatından verdiği örnekle şöyle anlatır:  

“İhlas dünyada bulunması en zor şeydir. Ben bütün gücümle kalbimden riyayı söküp atmaya çalışıyorum,  ama bakıyorum ki o yine kılık değiştirip kalbime girmiş.” 


Onun için Peygamberimiz(s.a.v.),  varlığıyla ihlası alıp götüren riyayı, gizli şirk olarak görmüş, en korkulan şey olarak nitelendirmiştir: 

“Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkuncu, Allaha şirk koşmaktır. Dikkat edin,  ben, güneşe taparlar, aya taparlar,  puta taparlar demiyorum,  Ancak Allahtan başkası için yapılan ameller ve gizli şehveti (kasdediyorum)”(ibni mace  c.1,s. 286) 


Fudayl b. İyaz şöyle emiştir: 

“İnsanların rızası için bir şeyleri terk etmek riya onların rızası için ibadet etmek ise şirktir. İhlas ise Allah’ın seni bu iki şeyden muhafaza etmesidir.” 


İhlas ve riya birbirlerinin  zıttı olan şeylerdir. Riya hastalığı ihlası saran kanser hücreleri gibidir. Bir defa yakalandınız mı, kolay kolay sıhhat ve afiyeti yakalayamaz,  saf ve duruluğa ulaşamazsınız.  Bir yanınız “Allah için” dem vururken öteki yanınız başkalarının alkışlarını gözetler. Bir gözünüzü hakka dikerken öteki gözünüzle halkın “demelerine” ve iltifatlarına hasretle bakarsınız. Kalbinizde sadece “Allah var” diye düşündüğünüz zamanda bile yaptığınız bir hayır nedeniyle insanlar övdüklerinde sizi, kalbinizin memnuniyetine şahit olursunuz. Bu memnuniyet Allah’ın değil aslında nefsinizin memnuniyetidir. Sizi takdirle işaret eden parmakların inmesini istemediğiniz zamanlar olur. Belki ihtiyaçları  nedeniyle, elinizi uzattıklarınız, size hiç iltifat etmediklerinde, başa kakar, bu hareketinizle  yaptığınız  iyiliklerin mükafatını burada ve Allahtan başkalarından beklersiniz. 


Örnek olarak diyelim ki  bir cami yaptırmış, han hamam inşa ettirmişsiniz. bir sohbet esnasında,  yeri geldi zannına kapılıp “Ben yaptırdım” dememek için nefsinizi zorlarsınız da, başaramazsınız o sözleri söylememeyi yani ihlasınızı kirletmemeyi.  Serbest bıraktığınızda kendinizi   dilinizi zorlayan, “ben ettim, ben yaptım” kelimelerini ağzınızdan  bir an döktürü verirsinz, suni bir rahatlık hissedersiniz, ancak aldanırsınız.   Yaptığınız o hayırlara isminizi yazdırmanın mazeretlerini bulursunuz  kendinizce. Ya da bir çok talebe okutmuşsunuzdur hayrıma deyip. Bir gün okuttuğunuz o talebelerden biri sizi görse, siz hemen beklentiye mi giresiniz, gelip elinizi öpmesi gerekir diye.  Yada çok fakir duruma düşmüş bir insanın bu  sıkıntısını giderseniz, elinden tutup iş, eş sahibi etseniz, zamanla bu insan sayenizde çok zengin olsa bu sefer siz aynı duruma düştüğünüzde vefa göstermesi gerekir kılıfıyla, onu borçlu,  kendinizi alacaklı mı olarak görürdünüz? Eğer “evet” dediyseniz riya var demektir. Riya hastalığına müptela olmuşsunuz demektir.  O zaman  Allahtan mükafat beklemeyin. 


Yüce Allah gerçek bir müminin ihlas ve samimiyetini şöyle ifade buyuruyor: 


“Zaten siz (müminler) ancak Allah’ın rızasını dileyerek verirsiniz.”(Bakara,272) 

Evet, hayır hasenat yapıldığında yapılan o iyilikleri hemencecik orada   unutmaktır asıl olan,  işlediğiniz  günahı da unutmamaktır ihlas.  

   

 Zünun-i Mısri şöyle demiştir: 

   “Şu üç şey ihlas alametlerindendir: insanların övmelerinin ve yermelerinin kulun gözünde  eşit olması,  yapılan amellerde bu amellere kıymet vermeyi terk etmek (yaptığın ameli gözünde büyütmemek) ve bu amellerin  ahirette  seni kurtaracağını unutmak”  

Amelin Ruhu İhlas 


Şekildeki mana, bedendeki ruh gibidir ihlas.  Ne, ruhsuz beden nede anlamsız şekil kıymet ifade eder. İhlasın olmadığı yerde iki yüzlülük vardır.  Zahirine verdiği önemi manasına  vermeyenler,  şekillerle süretlerle bir yerlere ulaşmayı amaç edinenler  ne insanların iltifatlarından, gerçek manada,  fayda görebilir nede Allah için bir adım atmış olurlar. 


İhlas kalp işidir, kalp sağlamlığı ve temizliğidir. Kalp Allah’ın nazargah alanıdır, samimiyet orada şekillenir. Gerçek hüviyetine kavuşur.  


Peygamberimiz buyuruyorlar ki. 

“Allah kalıbınıza  ve süretinize değil de kalplerinize bakar” (Riyazüssalihin c. 1, s. 12) 


Burada kalbinize bakar da ki gaye niyetinize ve samimiyetinize, yaptığınız işi kimin için yaptığınıza bakar ve ona göre değerlendirir anlamındadır. İnsanların içierisine karışırken   çarşı pazarda dolaşırken  giyim kuşamımıza dikkat eder üzerimizdeki bir anormallik varsa onu  hemen bertraf ederiz. En iyi görünmek için en iyi elbiselerimizi giyeriz bir yere misafirliğe giderken son derece eksik ve kusurlardan arınmış bir vaziyette gideriz. Ancak  İnsanların nazar ettiği alanlara dikkat ettiğimiz kadar, Allah’ın görüp gözettiği mükafat ve ceza için kriter kabul ettiği kalbimizi, niyetimizi ne kadar düzeltiyor, kalbimizin  bakımını yapmak adına ne yapıyoruz, bir düşünelim! 


Evet, ihlaslı olmak zordur. İhlaslı kalmak daha zordur. Ancak olmazsa olmazdır müminin hayatında.  Çünkü Peygamberimizin ifadesiyle şu üç konuda müminin kalbi fesat üzere olmaz; “Allah için ihlaslı amel,  müminlerin emirine karşı sadakatle nasihat ve müminler cemaatine sarılıp bağlı olmak” istikamet üzere olmanın tek şartı, değer ölçüsü, insanın kıymeti harbiyesi ihlastır çünkü. 

İhlas, Dini Allah’a Has Kılmanın Adıdır 


Şeytan aleyhillaneh kibirlendi niyetini bozdu benliğini ön plana çıkardı Allah’ın dergahından kovulduğunda müsaade istedi insanları Allahtan uzaklaştırmak için. 

Allah samimi ve ihlaslı kullarına güvenerek    buyurdu ki: 


“Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin hiçbir hakimiyet (ve nüfusun) yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar hariç.”                            (el- hicr -4142) 


Başka bir ayeti kerimesinde ise şöyle buyuruyor: 

“Elbette benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir tesirin olmayacaktır. (zira, onları) koruyucu olarak Rabbin yeter” (el- isra,65) 


Uluhiyyette Allah’ı birleyen müminin ubudiyyette bu sözünü yerine getirmesi gerekir. Allah bizi uyarıyor: 


“Dikkat edin! Halis din Allah’ındır”    (Zümer3) 


Din özü itibariyle ihlas ve samimiyetten ibarettir. Samimiyetin olmadığı, ihlasın bulunmadığı yerde dinden söz etmek mümkün olmaz. Bu samimiyeti üçe ayırarak, “Allaha, Resulüne  Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara” diye ifade etmiştir peygamberimiz. 


İslam dini hem inançta hem amelde tevhit dinidir. Rab’ının Allah olduğuna inanan bir insan nasıl olurda onun rızasının dışında hal ve hareketlere girer.  Peygamberimizin ihlas tarifinde de bu vardır. Buyuruyorlar ki:   


“İhlas,  Rabbimiz Allah’tır deyip hayatı Allah’ın rızasına dönük olarak emrolunduğumuz üzere dosdoğru yaşamaktır.” 


Her gün beş vakit namazda günde kırk kere böyle bir istikamet üzere olmayı talep ediyoruz  Rabbimizden. Bizi sırat-i müstakimden ayırma diye. Bundan önce ihlaslı olmanın sözünü vermek gerek, onu da veriyoruz. Sadece ibadeti ona has kılmak yardım istenecekse de ondan istemek için rabbimize “ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz diye ahdediyor fatiha süresinde. söz veriyoruz. Allah sözünü tutan ahde vefa gösteren kullarından eylesin”(Amin) 


Evet,  yaratan yaşatan hesap soracak olan her şeyin sahibi mutlak hakimiyeti elinde bulunduran Allah, hazinesi sonsuz olduğu kadar  merhameti ve cömertliği de  sınırsızdır.  Öyleyse başkalarına kullukta niye? Ebedi alem karşılığında üç günlük dünyaya bel bağlayan, insanların iltifatının peşinde sürüklenenler  ne kadar bedbaht ve talihsiz insanlardır değil mi? Böyle insanların durumu zengin, cömert ve adaletli, merhametli olan bir  padişahı unutup onun  hizmetçisinin   gözüne girmeye çalışan, onun iltifatına mazhar olmak  için köçeklik, dalkavukluk  yapan insanın durumuna benzer.  


Kula kul olup gerçek mabudu unutanlar Allah’ın ikramından ve iltifatından  mahrum olacaklar. Cennet nimetlerine büyük bir özlemle ve hasretle bakadururken, bir an kendilerini bekleyen en acıklı azapla yüz yüze kalacaklar. Öyle ya niyet neyse akıbet de o olur. Tutuğun yol nereye gidiyorsa varacağın yerde oradan başkası değil. Hicretin Allaha ise mükafatında ona aittir. Dünya ise de eline geçende  sadece o olur. İnsan neyi severse bu dünyada ne ile beraber ise, neye muhabbet besliyorsa ahirettede onunla olur. Allah tan gayrısından  medet umanlarra yarın Allah. “Gidin kimin için dünyanızı geçirdiyseniz mükafatınızıda ondan isteyin” diyecek. O zaman nereye gidecek kimden ne koparabileceğiz. 

Sevgili Peygmberimiz(s.a.v.), Hatemi Tak inin rivayet ettiği bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: 


“Kıyamet günü insanlardan bir bölük, cennete sevk edilir. Onlar oraya yaklaşıp cennetin kokularını duydukları, köşklerini ve Allah’ın cennet ehli için hazırladığı diğer nimet ve ihtişamları gördükleri anda  kendilerini oraya götürenlere seslenilir: 


Çevirin onları geri! Onların orada nasibi yoktur. 


Bunun üzerine, öyle bir hasret ve nedametle geri döndürülürler ki ne evvelkiler ne de sonrakiler  böylesine bir hasretle ve nedametle dönmemişlerdir. Bu sırada derler ki: 


“Ey Rabbimiz, ne olurdu,  evliya kullarına hazırladığın bu nimetleri  göstermeden koysaydın bizi cehenneme. 


Şanı yüce Allah onlara cevaben şöyle buyurur: 

“Ben bunu size bilhassa kastı mahsus ile yaptım, Zira siz yalnız bulunduğunuz zamanlarda,  büyüklük taslayarak benimle çekişiyor,  insanlarla karşılaştığınız anlarda ise onlara mütevazi görünüyordunuz, böylece kalbinizde mevcut duygunun hilafına, amellerinizle insanlara mürailik ediyordunuz.  İnsanlardan korkuyordunuz da benden korkmuyordunuz.  Onlara tevazu gösterip şanlarını yüceltiyordunuz da, bana tevazu gösterip şanımı yüceltmiyordunuz.  Her hangi  bir şeyi insanlardan korktuğunuzda terk ediyordunuz da benden korkunuzdan terk etmiyordunuz. Bugün size büyük sevabımı haram kıldığım gibi  azabımın en acıklısını da tattıracağım”( et- tergib ve’t Terhip c,1 s. 71) 


 Yazımızı bir ayeti kerimeyle bitirelim: 

 “Oysa onlar doğruya yönelerek, dini yalnız Allaha has kılarak ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. Dost doğru olan din budur.”(Beyyine ,5) 


  Allah bizi halis ve muhlis kullarının arasına ilhak eylesin sırati müstakimden ayırmasın(Amin) selam ve dua ile..   

 

Merhameti Kuşanmak II

e-Posta Yazdır PDF

Birlikte Rahmet Ayrılıkta Azap Vardır


Müslümanlar, bütün mahlukata merhamet etmekle görevlidir. Ancak kendi aralarında ki sevgi ve merhametin, birlik ve beraberliğin nasıl olması gerektiği de ayrıca İslam’ın üzerinde, hassasiyetle, durduğu bir meseledir. Bu birlik ve beraberlik bütün Müslümanları kuşatmalıdır. Ferdi planda  ne kadar iyilikleri ve güzellikleri yaşarsanız yaşayın, belli bir alandan öteye geçemezsiniz ya da Merhameti sadece ailenizle sınırladığınızda, yakın ilişki içerisine olduğunuz insanlarla daralttığınızda, onda ki derin ve kuşatıcı özelliğini göz ardı etmiş olursunuz. Sadece mahallenizdeki kediye, köpeğe merhametli olmanız yeterli değildir. Evinizde bulunanlara, elinizin altındakilere, yakın komşuya, uzak komşuya, annenize babanıza akrabalarınıza iyi davranmanız emredilmiştir. Fakat, Müslümanların güçlü olması, temsil ettiği inancı dünya sathında yaşaması, Allah’ın merhametini her tarafa taşıması ancak  ırkını, rengini, dilini, milletini ayrışmanın değil, kaynaşmanın, tanışmanın vesilesi bilip,  kendi içlerinde birlik ve beraberliği sağlamalarıyla  mümkündür.  İslam, müminleri kardeş ilan ederek bu birliğin oluşturulmasını ilahi vahye dayandırmıştır. Yüce Allah buyuruyor ki: 


“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size, merhamet edilsin.”( Hucurat,10) 


Peygamberimiz(s.a.v.)’de: “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” buyuruyor.  


Bir başka hadis-i şerifte de müminlerin, birbirlerine karşı sevgi ve şefkatte nasıl olması gerektiğini, çok çarpıcı örnekle, şöyle anlatıyor:  


“Müminler, birbirlerine karşı şefkat ve merhamette bir vücudun uzuvları gibidirler;  vücutta ki uzuvlardan biri rahatsız olunca, diğerleri de rahatsız ve uykusuz kaldığı gibi bir Müslümanın rahatsız olmasıyla da diğerleri de rahatsız olur.”(Ahmet b. Hambel, Müslim) 


Bir bedendeki gözle ayağın, ayakla başın, başla kolun birbirleriyle ilişkisi ne denli merhamet eksenliyse, aralarında ihtilaf söz konusu olmayacaksa,  müminlerde birbirlerine karşı aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir.


Müslüman, iradesinin hakkını verecek, içten içe sinsi bir şekilde bünyeyi tahrip eden davranışlardan, toplumu huzursuz eden tutumlardan,  birlik beraberliği, sekteye uğratacak fitne, dedikodu, fesatçılık, yalan, bühtan, su-i zan gibi marazlardan sakınacak, o virüslerin toplumun bünyesine girmemesi için mücadele edecek. Müslüman,   başkalarına zulmetmeyi, kardeşlerini zulme teslim etmeyi bırak,  bakışlarında dahi merhameti esirgemeyecek, konuşmaları merhamet eksenli dizilecek peşi peşine. Asıl merhamete nail olmak,  merhamete götürecek ameller işlemekle mümkündür.


Kardeşliğimizin erozyona uğradığı, bulaşıcı tefrika hastalığının kol gezdiği bir zamanda,  uyanışın, dirilişin, sıhhate kavuşmanın, merhametle buluşmanın yolunu gösteriyor yine kainatın efendisi şu hadisi şerifiyle: 


“Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez, onu haksızlık edenin eline bırakmaz. Bir kimse Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah’da ona yardım eder,  Bir kimse bir Müslümanın sıkıntısını giderirse,  Allah’ da ona mukabil,  kıyamet gününün kederlerinden birini giderir.  Bir kimse din kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter”(Riyazüssalihin)


Birlikten ayrılanın koruyucusu kollayıcısı olmaz;  ayrı yerde bulunmak; savunmasız kalmak,  tehlikelere açık hale gelmektir. Birlik güçlü olmanın yegane şartıdır. Birlikte bulunmak merhamete vesiledir. Tefrika, bir toplumu içten içe kemiren, kısa bir sürede yayılan bulaşıcı bir hastalık halidir. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki: 


“Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının, zira şeytan tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim, cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın.. Kimi,yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse işte o mümindir”(Tirmizi) 

Müminler aralarındaki kardeşlik bağlarını güçlendirdiklerinde dıştan gelen zulüm ve baskılara, haksızlıklara mukavemet gösterilebilirler. Aksi takdirde her insan bir tarafa savrulur. 


Malumunuz fırtınada, rüzgarda kum taneleri her tarafa savrulurken,  çimentoyla yoğrulup, beton halini aldıklarında ise asla savrulmazlar.    


Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki: 


“İşte bu, benim dost doğru yolumdur. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın yoksa o yollar sizi parça parça edip, doğru yoldan ayırır. İşte,  bunları sakınasınız diye Allah size emreder”(Enam,153)  


Müminlerin kalplerinde, birbirlerine karşı besledikleri sevgi vardır, merhamet vardır. Şefkatle okşanan yetimin dağınık saçları vardır. Düşenin imdadına uzanan el vardır. Dertleri dert edinmek, acıları hissetmek, gönülden gönüle girmek,  aşkla, heyecanla kucaklaşmak vardır. 


Sevgisiz iman kurumuş,  meyvesiz ağaca benzer. İmanla beraber sevgi, cennete insanı uçuran iki kanat gibidir. Rıza-ı ilahi’ye ancak, kalpten kalbe sevgi köprüleri  kurulduğunda  ulaşılır. Sevgi, kinin, nefretin dolayısıyla fitnenin, tefrikanın panzehridir.   


“Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Bir birinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”(Müslim) buyurarak Kainatın efendisi,  müminlerin birliğinin olmazsa olmaz şartı olan sevginin önemini ifade etmiştir. 


Müminler bir birlerine güven veren insanlardır. Emanete hiyanet etmez müslüman, başkalarının malında ırzında, namusunda, kanında gözü olmaz, kul hakkına girmez. Kendisi için istediğini başkasından esirgemez. Müslüman kardeşini  küçük gören bir insan,  nefsini büyüttüğünden küçüldükçe küçülür. nefsini hakir gören başkasını ali gören yücelir. Peygamberimiz” Sizden birisi kendisi için istediğini Müslüman kardeşi içinde istemedikçe(gerçek) mümin olamaz.”(Buhari) Buyuruyor. Başka bir hadisinde de: 


“Her Müslümanın, diğer Müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır. İnsana, kötülük bakımından, Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter” buyuruyor 


Bu birliğin başka bir harcı da yardımlaşmaktır. Bu, insanın yetişemediği yerde başka birisinin yetişmesi, veremediği yerde vermesi, güçsüz kaldığı yerde onun gücü kuvveti olmasıdır. Müminler asla şerde, kötülükte, zulümde bir araya gelmezler. Hayırda yarışır, hayır yapanın, hayır talep edenin yanında olurlar. 


Rabbımız buyuruyor ki: 

“İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın,  günah işlemek ve haddi aşmak hususunda yardımlaşmayın.”(Maide,2) 


Birliğimizi değil, ayrılığımızı hedefleyen, dostluğumuzu değil düşmanlığımızı isteyen, güçlü olmamızı değil, zayıflamamıza çalışanları, kardeşliğimizi hedef  alanları, fitne ve tefrikanın  oluşmasında  dahili bulunanları  şiddetle uyarmıştır kainatın efendisi: 

“Kim tefrika çıkarırsa bizden değildir” buyuruyor.


Başka bir hadisi şerifinde: 

“Fitne uyur, onu uyandıranı Allah rahmetinden uzaklaştırsın” diye beddua etmiştir.


Evet, mukaddes dinimiz, inanışta, duyuşta, istikbalde, ilahi gayede birleşmemizi istemektedir.  Tefrikanın talihsiz yolcuları, helak olmuş, hüsranlara uğramışlardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.    


Mehmet Akif bunu ne güzel ifade etmişlerdir: 


Girmeden tefrika, bir millete düşman giremez, 

Toplu vurdukça yürekler, onu top bile sindiremez. 


Bir milleti asırlarca ayakta tutan, dünyaya hükmettiren güç, kudret; birlik beraberlik, herkese karşı engin hoşgörüdür. Ecdadımız tarihte bunun en güzel örneğini sergilemişlerdir. Gittikleri yerlere İslam’ın saadet ve huzur iklimini taşımışlardır. Nerede bir zulüm, oraya uzanmışlardır.  Zalimin korkusu, mazlumun ümidi olmuşlardır. 


Ayağını yere basarken acaba bir canlının ölümüne sebep olur muyum diye korkan bir insanın merhametteki enginliğini düşünün! Çiçeklerin “hakkı” zikredişlerini sezebilecek kadar deruni bir bakışı olan, bunun için onu koparmaktan haya eden, yine, barınağını yapacağı yerde, karınca yuvasını gördüğünden: “yuva bozularak başka yuva yapılmaz” diyerek yuvasını oraya inşa etmekten vazgeçen geçmişin torunlarıyız. Göç edemeyen, kanadı kırık, yaralı kuşlar için kuş evleri yapan, yolcular için imarethaneleri, kervan sarayları, çeşmeler inşa, eden sokaklara koydukları sadaka kutularıyla fakirlere yardım ederken onların onurunu düşünen de bizim ecdadımız.  Ancak bize düşen, herhalde onların bu halleriyle övünmek kaldı.   


Merhamet Kayıp Edilince 


Günümüzde merhamet, öyle arada bir sözü edilen, bazen bize dokunulduğu zaman, üzerine basa basa ifade edilme gereği duyulan,  hem nefsimize hem de kulağa hoş gelen bir kelime oldu. Merhamet etmeyi nefislerinin sınırında kayıp edenler, menfaatlerinin olduğu yere kadar becerebilenler, ötesini, bencillik kılıcıyla öldürenler, enaniyet zehriyle zehirleyenler en büyük bozgunculardır. Bu da; maalesef çok zalim, cahil, nankör, az düşünen, kalpleri var zikredemeyen kulakları var duyamayan, gözleri var hakikatları görmeyen şu kainatın muntazam düzenini bozan insandan başkası değil.  Bir vahşi hayvanın merhametinden yoksun olan insanlık bugün, dünyayı kan gölüne döndürdü.  


Halbuki Allah’ın merhameti gereği bütün mahlukat birbirine merhamet eder; Aslan yavrusunu şefkatle büyütüyor, bir Sırtlan yediğinden fazlasına gözünü dikmiyor. Bir yılan, bir çiyan, dokunmayana dokunmuyor. Sevgi ve merhamet,  vahşi hayvanları evcilleştiriyor; bir köpek merhamet edene vefa örneği gösteriyor. Ancak evlat, belli bir yaştan sonra annesiyle, babasıyla bir evi paylaşamıyor. Annesinin yaşamasına tahammül edemeyip öldüren evlatlarla aynı havayı soluyoruz. Babasını kapının önüne bırakmaktan utanmayanlara şahit oluyoruz. İnsanı parçalara ayırıp poşetlerle çöp bidonuna atan insan görünümlü kasaplarla aynı dünyayı paylaşıyoruz. Vücuduna bombaları bağlayıp onlarca insanı hunharca katleden,   gözü dönmüş vahşilere ne demeli? İşte, sözün bittiği yerdeyiz. 


Evet, her şey değişti asrımızda. İnsan değerlerinden uzaklaşınca, kalpler taşlaşınca, yürekler başkalarına açılamayınca, kendi dünyamızda dahi birlik olamadık. Sağlam kulpa tutunamadık. Nefsimizin sesine kulak verdiğimiz kadar Rabbimiz’e kulak veremedik, bize çok düşkün önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in uyarılarına dikkat kesilemedik;  kardeşlik nasıl olurmuş, birlik beraberlik nasıl tesis edilirmiş onun hayatında okuyamadık. 


Aramıza atılan fitne tohumları kök saldı, Fitne uykudaydı uyandı. Yürekler titriyordu, taş kesildi, gönül tarlasında boy veren ağaçlar kurudu. Hissiyatımız yoksun kaldı hissetmekten.  Merhametimiz uzaklaştı kendimize dahi merhamet etmekten. Birliğimiz, dirliğimiz, gücümüz, kuvvetimiz Kur’an’a dayanmadı. Bir birimize düşüp gevşedikçe gücümüz elimizden gitti. Halbuki Allah, bizi uyarmıştı: 


“Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz, gücünüz, devletiniz elinden gider…”(Enfal,46) 


Ve maalesef gücümüz kuvvetimiz elimizden gidince de Çakalların maskarası olduk, İslam toplumu olarak, ümmet olarak.  Bugün, küçük bir menfaati uğruna dünyayı yakmaktan, yıkmaktan çekinmiyor haçlı zihniyet, Emperyalist batı. Eskiden düşman bir taneydi, şimdi bin tane.  Eskiden belliydi şimdi koyun postuna geziyorlar. 


Ebu Cehiller’in, Nemrutlar’ın, Firavunlar’ın yaptığını geçti bunların yıktıkları.  Dünyamızda, aslında, hakla batılın mücadelesi veriliyor. fakat bugün İslam düşmanlarının isimleri farklı. Merhameti kayıp edince her şeyimizi kayıp ettik ya onun için Moderin Ebreheler’in ordusunu ebabil kuşları helak etmek için gelmiyor.  Uçsuz bucaksız kızıl deniz,  Fravunlar’ın ordusunu boğmuyor.  İbrahim’i bir teslimiyet olmayınca Nemrut’un ateşi İbrahimleri, Ahmetleri, Ayşeleri, Fatmaları yakmaya devam ediyor. Muhammed’i merhametin zırhını kuşanamayınca,  Ebu cehiller, Ebu Lehepler dize gelmiyor. Dün, dünyaya hükmeden Müslümanlar, bugün garip,  Köy halini almış,  adeta ülkelerin arasında sınırlar kalkmış bir dünyada zulüm, haksızlık güçsüzlerin her öğün yemeği haline geldi adeta.  Cahiliye döneminin modern versiyonunu yaşıyoruz. Haklı olmak için güçlü olmak gerektiğini öğrendik bu asırda.  Nerede bir zulüm varsa orada mutlaka Müslümanlar… Bakın! dinliyorsunuz haberleri, görüyorsunuz; zulme uğrayanlar,  yerlerinden edilenler,  katledilenler hep Müslümanlar değil mi? Zulümden, kandan vahşetten kaçarak Avrupanın  kapısına dayanan  Müslümanlar maalesef.  Kaçarken denizlerde boğulan, yollarda telef olan,  yine Müslümanlar. Filistin, Suriye, Irak, Lübnan, mısır, dünyanın her yeri adeta kan gölüne döndü.  Bu akan kan müslümanların kanı.


“Düştünüz kucağımıza” diyerek bıyık altından sırıtan haçlı zihniyet, şart koşar duruma geldi.” Dininizi değiştirirseniz tamam, kapılarımızı açarız, yoksa asla! 


Müslümanların içerisine fitne tohumu atıp, birbirlerine kırdıran, Müslümanların katledilişlerini, bir film keyfiyle, votkasını yudumlayarak izleyen yine aynı zihniyet. 


Denizin sahile attığı balıkların ölüleri kadar sahile vuran çocuk cesetlerimiz gündem oluşturmuyor dünyada. Ya! Üç beş Yahudi öldürüldü diye dünya liderleri kol kola girip, yürüyüş yaparak, tepkilerini gösterirken binlerce 


Müslümanın; çoluk .ocuk, kadın, yaşlı demeden katledilişleri karşısında ağzını dahi açmayan Müslüman devletlerine ne demeli? 


Bütün bunları değerlendirirken, hep hata ve kusurları başkalarında görme hastalığından kurtarmalıyız kendimizi. Sağlıklı bir muhasebe yaparak kedimize dönüp bakmalıyız. Her Müslüman birey, inandığı değerleri, sorumlu olduğu alanda hayatına hakim kılmakla mükelleftir. Basit gördüğümüz bir hatanın,  koskocaman ümmetin felaketiyle yakından alakası vardır. Kendini aşamayan başkalarına ulaşamaz;  kendi dünyamızda inandığımız değerlerle ilgili problemler yaşıyorsak, İslam’ın emirlerini hayatımıza hakim hale getirememişsek, ümmetin geleceği adına yapabileceğimiz hiçbir şey yok demektir. Öyleyse, nerede hata yaptık,  nereyi es geçtik diye soralım  kendimize. Sonra, yıktığımız yerden değerlerimizi yeniden inşa etmeli, şeytan ve onun havarileriyle   gece gündüz demeden, mücadele etmeliyiz.   


Evet, uyanmak gerek, yeniden bir nefes, yeniden bir hayat gerek. Çoraklaşmış gönülleri yeşertmek gerek, körelmiş duyguları açmak, işlemeyen hasletleri işletmek gerek. Ölü toprağını üzerimizden silkeleyip uyanmak gerek. İmanın gereği kardeşliğimizi yeniden tesis etmek için merhamet zırhını giymeden, iman mihverini kuşanmadan olmaz. 

Müminlerin kardeşliğini hatırlatan Allah, bizleri her defasında  uyarıyor: 


“Müminler dinde ancak kardeştirler, onun için( ihtilaf ettikleri vaki) iki kardeşinizin arasını düzeltin ve (Allahtan ve Allahın emirlerine muhalefet etmek ten korkun ki) merhamet olunasınız”(Hucurat,10) 


Merhamet sahibi Yüce Allah, kurtuluşun yolunu şu ayetle nede güzel özetliyor: 


“Hepiniz toptan Allah’ın ipine (Kurana) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün! Hani siz, birbirinize düşman iken o sizin kalplerinizi birleştirmişti de, onun nimeti sayesinde, din kardeşi olmuştunuz. Hem siz ateşten bir çukurun kenarındayken O, sizi oradan kurtardı. İşte Allah size ayetleri böylece açıklıyor ki doğru yolu bulasınız”(Ali İmran ,103) 


Evet, ne zaman ki gönül toprağına Hz. Muhammed’in muhabbet damlasını düşürürüz, kuran’a sımsıkı tutunuruz, işte o an kardeşlik ağacı yeşerir, yemiş  verir, tefrikalar, vurup kırmalar, öldürmeler,  haksızlık, hukuksuzluk, insafsızlık, vicdansızlık, izansızlık son bulur. 


Ne zaman ki diller Allah’ı zikreder, gönüller onun aşkıyla çarpar, gözler, merhametten nisan çeşmesi gibi akar, işte o zaman, Rabbim’in rahmeti inecektir. Ne zaman ki merhameti benliğimize sindirir; evde, işte, köyde, şehirde, her insana ümit oluruz, her sıkıntıyı dert ediniriz. Bir acı görsek, onu kalbimizde hissederiz, ki ağlayanlarla ağlar, gülenle güler, bütün dünyayı  sığdıracak kadar yüreğimizi geniş tutarız yani yürekli insan oluruz,  işte o an kurumuş ağaçlar filizlenmeye başlayacak, karanlık dünya  yeniden  aydınlanacaktır. 


Ümmetleri ve milletleri iki cihanda saadete ve huzura taşıyacak işte bunlardır. Bekliyoruz büyük bir özlemle. Selam ve dua ile… 

 

Merhameti Kuşanmak I

e-Posta Yazdır PDF

Allah’ın Merhameti


Merhamet, acımak, esirgemek, korumak, bağışlamak, nimet vermek, kalp inceliği anlamlarına gelir. Merhamet her şeyden önce Allah’ın Rahman ve Rahimt sıfatının bir tecellisidir. Hiç bir şey ayırt etmeden, canlı, cansız, her şeye merhamet eder. O Halık-ı Zülcelal. güneşin doğuşunda, yağmurun damla damla inişinde, nebadatın vazife şuuruyla toprağı yarıp çıkışında, dünyanın belli bir düzlem içerisinde dönüşünde, onun merhameti vardır. Rüzgar tenleri okşayarak eser, incinmesin diye canlılar. Bin bir çeşit meyveleri sunmak için ellerini uzatan ağaçlar yüca Allah’ın ikramından başka nedir ki. Bir solucanda, bir böcekte kendince onu anlatır. Bir ejderhada taşır üzerinde onun merhametini, Bir karıncaya mide veren O mideyi rızıkla doyuran yine onun merhametidir. 


İnsan, başlangıç olarak pis, necis bir sudur, o sudan gören göz, yürüyen ayak, duyan kulak, tutan el veren Allah, insanı çocukken hiçbir ihtiyacını gideremeyek kadar ihtiyaçlı kıldı, o ihtiyacını, annenin, fıtratına yerleştirdiği sevgi ve merhametle giderdi.  Allah, Sayılayamayacak kadar, bu nimetler karşısında bizden sadece şükretmemizi, her şeye merhametle muamele etmemizi emir buyurdu. 


Şükür ve merhamet imtihanına tabi tutulan insan nefsine uyduğunda , şeytana aldandığında , yolunu şaşırdığında, Allah yine o kuluna mühlet verir. Merhametiyle tövbe kapısını son ana kadar kapamaz. İsyan etti, asi oldu, inanmadı diye bu dünyada kimseyi nimetlerinden mahrum etmez. 


Kainatın efendisi yeryüzünde Allah’ın merhametinin en güçlü temsilcisi olarak gönderilmiştir. Yüce Allah onu, “seni başka bir şey için değil sadece alamlere rahmet olarak gönderdim.” diye tanıtmıştır. Adeta kulluk merhamet etmek şeklinde özetlene bilir. Her ibadetin özünde, mayasında bir şekilde merhamet saklıdır. Ya da şöyle diyelim: Allah için olan her iyilik, yapılan her yardım, ibadettir. Mutat olarak yerine getirdiğimiz ibadetler, insanı ahlaken olgunlaştırmayı hedefler. Bu da neticesi itibariyle, insanlara karşı davranışların sevgi, saygı ve merhamet eksenli olmasını sağlar.


Namaz ibadetinin insanı fuhşiyattan ve münkerattan alı koyması, cemaatle namazın, birlik ve beraberlikte, yardımlaşmada müminler arasında ünsiyet peyda etmesi, bunun en büyük delillerindendir. Mesela zekat vermek, doğrudan merhamet eksenlidir. O merhamet ibadet şeklinde Allah’ın, kullarına teminatıdır. Oruç ibadeti, sabır eğitiminde, nefsin terbiye ve tezkin edilmesinde, muhtaçlığın yaşayarak anlaşılmasında çok önemli bir eğitimdir. Hac ibadeti İslam kardeşliğinin, ümmet şuurunun birlik ve beraberliğin başka bir talimidir. Görüldüğü gibi hiçbir ibadet insani ilişkilerden bağımsız değildir.


İhlas ve samimiyetten uzak, gerçek manasından soyutlanmış, bu dünyada semere vermeyen ibadetlerin, Allah’ın katında kıymeti yoktur. 


Bu hususta Kainatın efendisi bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: 


“Ümmetimin seçkinleri, çok oruç tuttukları, çok namaz kıldıkları için değil, herkese karşı temiz kalpli, cömert ve merhametli davranmaları sayesinde cennete girerler”(Beyhaki) 


Yine Peygamberimize bir kadın hakkında” Falan kadın gündüzleri oruç tutup, geceleri nafile namaz kılıyor fakat komşularını rahatsız ediyor” dediklerine Peygamberimizin, “o cehennemliktir” buyurmasında da aynı hakikat vurgulanmaktadır.


Merhameti Gazabını Geçen Allah (c.c.) 


Yüce Allah “Merhametim gazabımı geçti.” Buyurarak, merhametinin celalinden önde olduğunu bildirmiştir. O’nun merhametinin ne kadar geniş, şefkatinin ne denli derin olduğunu Peygamberimiz (s.a.v.), annenin evladına olan merhametiyle örneklendirerek veciz bir şekilde ifadelendirmiştir. Bir gazve dönüşü bir grup esir getirilir. İçlerinden bir kadın telaş içerisinde, yavrusunu aramaya başlar. Sonra yavrusunu bulur bulmaz büyük bir şefkat ve merhametle emzirmeye başlar. Bunu gören Resulüllah: “Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağına inanır mısınız?” diye sorar. Sahabeler hayır cevabını verdiklerinde, Allah Resulü şöyle buyurur: “Bilin ki, Allah’ın kullarına olan merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha fazladır”.


Yine Peygamberimiz’in(s.a.v.) bildirildiği üzere: 

“Allah Rahmetini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını yanında alı koydu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir rahmet sebebiyle, bütün mahlukat bir birlerine merhametli davranırlar, hatta (kısrak yavrusunu emzirirken) basıp da zarar verme korkusuyla ( bu rahmetin eseriyle) ayağını kaldırır”(Buhari) 


Evet, O çok merhametli, merhametli olanları seviyor. Merhametli olmak Allah’a yakın olmaya, onun rızasına nail olmaya vesiledir. Merhametli olabilmek insanın en büyük imtihanıdır. Bu merhamet duygusunu insanların fıtratına yerleştiren Allah, o fıtratın gereği olarak hayat sürmemizi emir buyurmuştur. Fıtratını tahrip eden, insani özelliklerini kayıp eden, günah kirleriyle kalbini karartan bir insan ne kendine merhamet eder nede başkalarına.


Madem biz deki merhamet duygusu Allah’ın Rahman sıfatının yansımalarıdır, o zaman, kalp aynası temiz olmalı, günahlardan arınmış ve korunmuş olmalı. Kirli ve paslı bir ayna her şeyi gerçek çehresiyle yansıtmadığı gibi, özelliğinden ve güzelliğinden uzaklaşmış isyanlarla kirlenmiş bir kalpte de merhamet olmaz. Böyle insanlar hissiyatsız ve duyarsız bir hayat sürerler. Ne kırıp döktüklerinden, yakıp yıktıklarından nede vurup öldürdüklerinden muzdarip olurlar. 


Merhamet Kalpte Başlar


Merhamet, kalp yumuşaklığı ve inceliğidir. Acıma duygusu olanlara; yardım sever, duyarlı anlayışlı, düşünceli, hak hukuk tanıyan yani merhametli olanlara, ‘onun kalbi yufkadır, yumuşak kalplidir’ demeleri bundandır. Tam tersine sahip; insafsız merhametsiz olanları ise, katı kalplidir, diye ifade ederler. Yürekler açık olunca şefkat ve merhamete, orada sevgi boy verir, huzur iklimi oluşur, kul olmanın zevkine varılır. Hem sevilmeye hem sevmeye vesiledir merhamet. Allah bir insana gazap etmek istediği zaman, ilk önce onun utanma duygusunu sonra güvenirliği, sonra da kalbinden merhameti alır. Bir seferinde Peygambermiz çok sevdiği torunlarını öperken öpen bir bedevinin: “Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız.” Demesi üzerine Allah Resulü’nün cevabı çok önemlidir: “Allah kalbinden merhameti çekip almışsa ben senin için ne yapabilirim ki.” (Buhari, Müslim) 


Merhamet etmeyene merhamet olunmaz


Merhamet damarını kurutanlar, insafsız, katı yürek taşıyanlar gün gelir o kuruttukları pınardan içemeyecek, merhametle muamele göremeyeceklerdir. Merhamette cömert olana Allah, cömert davranacaktır. Bu dünya imtihanında takılıp kalanlara ne rütbe vardır ne de makam. Çalışıp çabalamayana mükafat değil, ceza vardır. Yardım etmeyene yardım edilmez. Görmeyen gözetilmez. Duymayanın çığlıkları duyulmaz. Yalnız bırakan yalnızlığa terk edilir. Allah’ın emanetini gözetmeyen, onun yarattığına merhamet nazarıyla bakmayana Allah da merhametle muamele etmez. Sevgi yoksunu olan, Allah’ın sevgisinden mahrum kalır.


Peygamberimiz buyuruyorlar ki: 

“Bu Allah’ın kullarına yerleştirdiği bir merhamettir ve Allah merhametli kullarına merhamet eder.” (Müslim, Buhari) 


Bir kutsi hadiste de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 


“Benim için bir birini ziyaret edenler, benim sevgimi kazanmıştır. Benim için sevişenler, benim sevgime mazhar olmuştur. Benim için verenler benim sevgimi hak etmiştir. Benim rızam için bir birine yardımda bulunanlar, benim sevgimi kazanmıştır” (Ahmet b. Hambel) 


Merhamet duygusu yaşandıkça değer ifade eder. Merhamet, pasif bir duygu değildir. İnsanı fiiliyata, gereğini yerine getirmeye zorlar. Merhamette acımakta vardır. Ancak kendilerini farklı gören, üstün adleden başkalarına acıdıklarında merhamet etmiş olmazlar. 


Ayrıca merhametle iman arasında sıkı bir ilişki vardır. Allaha inanan bir insanın, onun merhamet ettiklerine zulmetmesi, onun verdiklerine haset etmesi, onun sevdiklerinden nefret etmesi, onlara kin gütmesi, haksızlık etmesi O’nun yarattıklarına karşı hissiz, duyarsız kalması mümkün değildir. Seven sevdiğinin, sevdiğini de sever. Bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını mutlaka vereceğini, kul hakkına girdiği insanın, hakkını helal etmeden affedilmeyeceğini bilen bir insan, çok dikkatli hareket eder. Her şey, Allah’ın bir eseri, o’nu anlatan bir kitaptır. Mahlukların üzerinde Allah’ın büyüklüğünü anlatan ayetler vardır. 


Bütün yaratılmışlarda onun mührü vardır. Eser onun olunca, o her şeye değer verince her mahluk sevilmeye layık, merhamet edilmeye namzettir. Yaratanı yaratandan ötürü sevmek Allah’a yakınlığın alametidir. Sevginin temeli Allah’a dayanır, mahlukatla boy verir. Dalları ahirete uzanınca meyvelerinin toplanma yeri de ahiret olur. 


Merhamet, Sadece Kendine Değildir 


Merhamet, insanın kendisinde başlar, başkalarında meyveye durur. Sadece kendisini düşünmekle yetinen bir insan, merhametin genişliğini daraltmış, onu enaniyetin, bencilliğin ateşinde yok etmiş olur. Müslüman, diyergam insandır, hep başkalarının menfaati üzerine planlarını yaparak, asıl merhametin zevkine varır. Başkalarıyla kendi menfaati arasında tercih yapmak mecburiyetinde kaldığında tereddütsüz “başkaları” diyen insandır asıl merhametli. Böylelerini yüce Allah, kerim kitabımızda övmüştür.


İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen; insanların birbirlerine karşı görev ve sorumluluğunu belirleyen İslam, bu görevi adeta merhametle bütünleştirmiştir. Çünkü bakışlarda, duyuşlarda, görüşlerde bütün ilişkilerde bu duygu olmazsa orada anlayış olmaz, hak hukuka riayet olmaz. 


Hep başkalarını düşünen Merhamet Peygamberi buyuruyor ki: 

“Sadece merhametliler cennete girecekler” 

Orada bulunan sahabeler: 

“Hepimiz merhametliyi” dediler 

Rasüllüllah buyurdular ki. 

“Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir. Merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyen kimsedir”


Mümindeki merhamet, güneş gibi doğmalı, yağmur gibi yağmalı, hiç kimseyi ayırt etmemeli, yakınlarına arkadaşlarına menfaatini düşündüğü insanlara merhamet etmek marifet değil, asıl merhamet dosta olduğu gibi düşmana da Müslümana olduğu gibi müslüman olmayana da, sövene de sayana da yılana da çiyana da zalime de mazluma da.. mazluma merhamet, onu zulme teslim etmemek, zulümden kurtarmak, zalime merhamet, zulümden onu vazgeçirmektir. 


Kütülüye kötülükle muamele etmek her kişi işidir, kötülüğe iyilikle muamele er kişi işidir. Er olmak, büyük olmak af etmekle, kötülüğe düşeni yüzü koyun bırakmak yerine, onu tutup kaldırmakla olur. ‘Kötülüğe düşman olanlara şaşarım, Kendilerine kötülük edenlere, kötülük ettiklerini gördükçe’ der bir mütefekkir. 


Rahmet Peygamberi’nin Merhameti 


Nefsine rağmen fedakarlık yaparak insanların saadetini düşünmek, peygamberlerin hasletlerindendir. Bu hususta iki cihan serveri bizler için en büyük örnektir. O’nun merhameti, alemleri kuşatmıştı. Yumuşak ve hassas bir kalbe sahipti. Kimseyi incitmez, kimseyi hor görmezdi. Mütevazi bir hayat sürerdi, nefsi için kızmaz, intikam gütmezdi. Nerede bir darda kalan varsa onun sıkıntısını gidermeden rahat edemezdi. Evine geleni, asla geri çevirmezdi. Çocuklarla çocuk, yaşlılarla yaşlı, gençlerle genç oludu. Dertlinin dermanı, borçlunun kefili, kimsesizin kimsesiydi. Yetimin babası, mazlumun yanındaydı. Onun bu engin rahmeti nedendir ki yüce Allah onu övmüş. Bu davranışının insanları kazanma da ne kadar önemli olduğunu bildirmiştir: 


“O vakit, Allahtan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi”( Ai İmran, 159) 


Kalplere ancak sevgi, şefkat ve merhametle girilir. Kalpler hassastır kırmaya incinmeye gelmez, hak ve hakikate giden, hidayete kapı açan, ince kalpli olmak, af etmek ve bağışlamaktır. Bunu bilen Resüllüllah kendisine reva görülen her şeye sabretti; zulmettiler, yürüdüğü yollara dikenler attılar, deve işkembesini o mübarek başına koydular, “Bunlar için beddua et” dediklerinde sahabeler, “Ben lanet okumak için gelmedim, ben rahmet peygamberiyim.” diyerek geri çevirdi bu isteklerini. O istese dağlar, yerinden oynar O istese güneşin ateşi söner, O istese dünya cehenneme döner. Allah ona Habibim demiş alemleri O’nun yüzü suyu hürmetine yaratmış, ismiyle ismini yazmış. Ancak O cehenneme döndürmek için değil, dünyayı gül bahçesine döndürmek için geldiğini biliyor. O, karanlık için değil, aydınlatmak için doğduğunun şuurunda. O’nun için, melik peygamber olmayı değil, kul peygamber olmayı tercih etti. 


Ümmeti için, insanlık için gece sabahlara kadar, gözyaşları içerisinde, dua etti, yalvardı yakardı. 


O’nun merhameti alemleri kuşatmıştı. O alemin içerisinde sadece insanlar yoktu. Bazen bir çiçek, bazen bir diken bazen bir taş, bazen bir sinek onun merhametinin sıcaklığını hissetti. Bir seferinde Rahmet Peygamberi, Medineli Müslümanların birisinin bahçesine girdi, orada ki deve O’nu görünce inledi gözlerinden yaş geldi Nebi, devenin yanına yaklaşıp başını okşayınca deve sakinleşti devenin sahibini uyararak, “Allah’ın bu deve hakkında Allahtan korkmuyor musun deve bana şikayette bulundu. O bana senin kendisini aç bıraktığını ve fazla çalıştırarak yorduğunu şikayet etti.” buyurdu. Yine Hz. Peygamberin anlattığına göre: 


Bir adamın köpeğe acıyıp kuyudan su çıkarıp su vermesi nedeniyle Allah’ın mağfiretine nail olmuştur. Yine, kediyi evinde aç, susuz bıraktığından onun ölümüne sebep olan bir kadınında cehennemlik olduğunu bildirmiştir. Sahabeler “Hayvanları sulayınca da sevaba erişir miyiz?” diye sorduklarında da Allah’ın Resulü şöyle buyurmuştur: 


“Elbette her hayat sahibini sulama karşılığında size ecir vardır.”(Ebu Davut) 

Bir Düşün bakalım! 


Merhamet, insanın kalbine yerleştirilen bir sermayedir. Onu yerinde ve zamanında kullanmadığında, gelecek adına zarar eder, pişman olursun. Merhameti talep etmeye layık olmak için başkalarına merhamet etme imtihanında başarılı olmak gerek. Oradan aldığın icazettir senin, Rabbine sunacağın dilekçe, o dilekçede. “Ey Rabbim! Senin merhamet ettiğine, bana emanet ettiğine bende merhamet ettim sende bana merhamet et, beni bağışla” yazılıdır. Kendin için istediğin kadar başkaları için de isteye bilme olgunluğuna erişememişsen, kalbine dön bak, oradaki imanını kontrol et. Mesela bir evladının acısının kaçta kaçını zulümle katledilen kardeşlerin içinde hissedebiliyorsun? Komşunun açlığına rağmen başını yastığa koyup rahat uyuyabiliyor musun? Kapına geleni sıkılmadan geri dödürdüğünde Pegamberin’in, kapısına geleni asla geri döndürmediğini; olursa verdiğini, olmazsa vermeyi taahhüt ettiğini, düşünüp tövbe ediyor musun? Müslüman kardeşlerinin hallerini, onların yersiz yurtsuz kalışlarını, evlatlarının, gözlerinin önünde katledilişleri, namuslarının kirletilişleri basit bir eksikliğindeki gibi başının ağırmasına sebep oluyor mu? 


Bir müslümanın duruşunu, hassasiyetini anlatan, Merhum Mehmet Akif’in şu mısralarıyla yazımızın bu bülümüne son verelim: 


“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta çiğerim, 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim, 

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım, 

Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım”

 

Allah’a Güvenmek ve Tevekkül

e-Posta Yazdır PDF

Neden Tevekkül Etmeliyiz?


Tevekkül, Allah’a güvenmek, bağlanmak, O’nun rızasına dayanmak, O’ndan gelen her şeyi gönül rahatlığı içerisinde karşılamaktır. En güvenilir makam, ilmi ve merhameti sonsuz, bütün noksanlıklardan münezzeh olan, her şeyin kudretini elinde bulunduran Allah’dır. O’nu vekil kabul eden, O’na sığınan O’nun emrinde kul olan hiç bir şeyden mahrum olmaz. O’ndan uzak olan, hiç bir şeye kavuşamaz, hiç bir şeyden emin olamaz. Güvenilir bir ortamda hayat sürmek, huzur ve mutluluğu yakalamak, kayatsız ve şartsız bir şekilde Allah’a bağlanmakla mümkündür.


Bugün insanların mutlu ve huzurlu olamamalarının arkasında tevekkülün ve teslimiyetin eksikliği yatmaktadır. İnsan, mahlukat içerisinde en mükerrem ve müşerref varlıktır. Ancak bu onun mutlak mükemmelliği anlamına gelmez. İşte insan hep burada aldanır. Kendisini varlık aynasında, her şeyden üstün, her şeyi halladebileceği, herşeye yeteceği bir varlık olarak görür, hataya düşer. Sahip olduğu dünyaya tutunmaya çalışır. Ömür bitmeyecek, malk mülk tükenmeyecek, evlad-ı iyal bırakmayacak zanneder. Kendi benliğine dönüp baktığında, bencilce kendini değerlendirdiğinde acizliyini görmek, nice eksiklerinin olduğunu anlamak yerine, sahip olduklarını ön plana çıkarıp Allah’ı unutur. Yüce Allah bu hususta insanları uyarıyor:


“Size verilen herhangi bir şey sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise iman edip sadece Rablerine güvenen kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır”. (Şura 36)


Akıllı insan; dünyanın kulu, nefsinin kölesi olup onların altında ezilen, dünya meşgalelerine dalıp her aklının yetmediği, gücünün çatmadığı, mantığının tartmadığı yerde, karşılaştığı sorunların altında iniltilerle, üflerle, püflerle, eyvahlarla kaygı ve telaşlarla, isyanlarla hayatını zindan eden, zayi eden değil; Akıllı insan, şu koskocaman dünyanın başı boş olmadığını, mutlaka bir hikmet üzere yaratıldığını bilip kendisinin ise bu alemde gücünün yettiği yerde yetkili, etkili, yeryüzünün en mükemmel varlığı, halifesi, görev ve sorumluluk sahibi, yetmediği yerde,adeta boşlukta hayata tutunmaya çalışan, kaderinin önünde bir o tarafa bir bu tarafa sürüklenen, uçsuz bucaksız bu alemin içerisinde cisim olarak bir nokta kadar küçük, korkuları dağlar kadar büyük, ihtiyaçları sınırsız bilip, korktuğundan emin, umduğuna nail olmak için yüce Yaratıcıyı vekil olarak kabul eden, her şeyi ona havale edip, ona bırakan insandır. Vekil olarak Allah ne güzeldir. Ne sağlam bir kabı, ne emniyetli yerdir.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kim sırf Allah’a güvenirse Allah, ona her türlü desteği yetiştirir ve ummadığı yerden rızkını sağlar, kim sırf dünyaya yönelirse Allah onu dünyaya havale eder.”( Taberani)


Yüce Allah’da bir ayetinde:

“Müminler Allah’a tevekkül etsinler” (ibrahim,11) buyuruyor.


Başka bir ayeti kerimede ise:

“Eğer Mümin iseniz Allah’a tevekkül edin.” (Maide,23) buyurarak inanmış bir insanın başka şeylere dayanıp güvenmesini, fani şeylerden medet ummasını yasaklamış, hikmetsiz hiç bir işinin olmadığı, insanı koruyup kollayan, onun ebedi saadetini isteyen Allah’a güvenmesini emir buyurmuştur.


Bildirildiğine göre İbrahim aleyhisselam mancılıkla ateşe atıldığı zaman, yanına Cebrail (a.s.) gelerek:


“Bir şey istiyormusun”? diye sorar,


Hz. ibrahim (a.s.) de ateşe atıldığı zaman söylediği: “Allah bana yeter, O, ne ne güzel vekildir” sözüne bağlı kalarak Cebrail’a(a.s.):


“Senden hiçbir dileğim yok.” diye cevap verir.


İbrahim aleyhisselamın gözü Allah’dan gayrı bir şey görmüyordu, ilahi müşadeye dalmıştı. teslimiyetin zevk denizinde yüzüyor, huzur ikliminde gül bahçesi umuyordu, öyle olmadımı ki. Yakan, ateş değil insanın kendi kendine yaptığı zalimliktir, Allah’dan gayrısına bel bağlamaktır. Sebeplerin bittiği yerde “Allah bana yeter diyebilmektir” asıl olan.


Evet, Allah’dan gayrısına dayanmak ve güvenmek, insanı aldatır, insanı anlamsız kuruntularla meşgul eder. Fani olan insan baki olan şeylere heveslidir. Güçsüz olanın sığınağı güçlü olandan taraftır. İhtiyaçlı olan variyetli olanın kapısan da umduğunu bulur. Yetersiz olan yetirecek olana, merhamet dilenen merhametli olana ram olmak ister. İşte insan bunun için Allah’la mütmain olur. Allah’dan gayrı fani şeyler, tatmin vesilesi değil hüsran sebebidir.


Gerçek hüküm sahibi Allah’ın takdirinin önüne hiçbir şey geçemez; onun ol dediğinin dışında bir yaprak dahi yerinden kımıldamaz, olma dediğine de kimsenin gücü yetmez.


Yüce Allah, Davut aleyhisselam’a şöyle vahyetti: “Yarattıklarıma değilde bana güvenen kula, bütün yer ve gök ehli ile karşısına dikilse bile çıkış yolu gösteririm.”


Ne, mal mülk huzur vesilesi ne de evlad-ı iyal, makam mevki, övünme ve güvenme sebebidir. Eğer öyle olsaydı hayattayken üzerlerine tirtir titredikleri mal- mülklerini öldüklerinde bırakıp gitmezlerdi insanlar. Ya da zenginler, biten ömürlerinin bir dakikalarını geri getirmek için bütün mallarını mülklerini ortaya dökerlerdi de ömürlerini azda olsa uzatırlardı. Dertlerinin çaresini bulamayan, servetleri kendilerine yetmeyen, hastalıklarla boğuşan o kadar variyet arasında kuru bir ekmeye talim eden nice insanlar var değil mi? Ya! güvendiği, zamanın da öve öve bitiremediği, ihtiyarlandıklarında, evlatları, kendilerini kapının önüne koyduğunda “güvendiğim dağlara karyağdı” diyen babalara , analara ne demeli?


Yediği arkasında yemediği önünde olan, bir gün villasında intihar haberini okuduğumuz, şan şöhret sahiplerinden nasıl dersler çıkarmalıyız bir düşünelim!?


Bu dünyada insanın sahip olduğu şeyler çoğaldıkça huzuru azalıyor, rahatı kaçıyor, düzeni bozuluyor. Çünkü o fani şeyler, gönülden isteniyor, çok seviliyor, onlara sonsuz güven bağlanıyor. Ve neticede insanı o şeyler taşıyamıyor. Bunlara güvenmeyi Yüce Allah örümcek ağına sığınmaya benzetiyor bir ayetinde.

Ayağınızı sağlam yere basmalısınız. Tutunacak dalınız kuran, sığınılacak limanınız islamın emirleri olmalı. Allah, sevgileriniz başı olmalı, onun sevdiği, razı olduğu amelleri işlemelisiniz. Sevdiğin O olunca sevenin de O olur. O sevince de her şey senin hizmetine verilir. O sevince her şey sana sevimli gelir, “ kahrında hoş lutfunda hoş” dersin o zaman. O olunca gam olmaz, keder olmaz, O olunca, güvendiğin dağlara kar yağmaz. Sen dünyanın değil, dünya senin peşine sürüklenir. Mütevekkilin yükü hafif, gönlü rahat, hayatı huzurla doludur.


Allah buyuruyor ki:

“( Ey Muhammed) Karar verip azmettiğin zaman, Allah’a dayan, muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(Ali imran, 159)


Zünnün-i Mısri, tevekkülün ne olduğunu soran birisine şöyle demiştir: “Tevekkül, mal- mülk ve diğer bütün itimat ettiğin şeyi kalbinden söküp atman ve sadece Allah’a itimat etmendir.” soruyu soran kişi biraz daha izahat isteyincede şöyle cevap vermiştir: “ Tevekkül, nefsini Rab olma konumundan çıkarıp kul olma konumuna sokmandır.”


Evet, tevekkül kayıtsız ve şartsız bir şekilde Allah’a güvenmektir. Bu, hem sebepleri yerine getirirken hemde sebeplerden sonra güveni ifade eder. Yoksa biz hakkımızdaki bir şeyin şermi hayırmı olduğunu bilemeyiz. Şer gördüğümümüz şey hayır, hayır gördüğümüz şeyler şer olabilir. Nasıl bir gayret içerisinde olursak olalım her halukarda niyetlerimiz hayırlı olanın tarafında olmalı. Buda Allah’a gerçek bir teslimiyetle mümkündür. Hakkımızda gerçekleşen mükedderatın bize bakan zahiri yönüne bakıp tevekküldeki durumumuzu gevşetmemeliyiz. Allah’a gerçek manada bir güven, itirazssız bir teslimiyet her şeyi insanın hayrına döndürebilir. Burada ki asıl olan şey, başımıza gelen şeylerin neticelerinin ne olduğu değil, bize faydasının dokunup dokunmadığıdır. Olayların zahiri yönleri sadece imtihan sebebidir. Bazen şükürsüzlük tevekkülsüzlüktür bazen de sabırsızlık...

Peyganberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki.

“Müminin durumu ne kadar şaşırtıcıdır, zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece Mümine mahsustur. O’na menmun edeceği bir şey gelse şükreder kazanır, bir zarar dokunsa sabreder yine kazanır.”( Müslim,7692)

Ebu Turap en- Nahşebi de tevekkülün şartlarını şöyle sıralamıştır:


- Bedenin tamamen kulluğa hasredilmesi,

- Kalbin tamamen rububiyyete bağlı olması,

- Allah tarafından verilen her şeyin yeterli olacağına güvenip sukun içerisinde olmak,

-Allah’ın verdiğine şukretmek vermediğinede sabretmek.( uşeyri risalesi)


Yine İbrahim Hakkı Hazretleri de, Arif-i billah bir bakışla mütevekkil bir duruşla gerçek bir teslimiyetle Allah’a güvenmenin nasıl olması gerektiğini ne güzel ifade etmiştir:


Hak şerleri hayreyler

Zannetmeki gayreyler

Arif olan seyreyler

Görelim mevlam neyler

Neylerse güzel eyler.

Sebepler ve tevekkül


Tasavvuf büyüklerinden birisine, tevekkül nedir,? diye sorulduğunda, en anlaşılır ve etkili bir şekilde şu cevabı vermiştir:


“Tevekkül, on bin lira paran varken bir kuruş borcun olduğu zaman, o bir kuruş borcu ödemeden yani borçlu olarak ölmekten emin olmaman ve on bin lira borcun olup da bunu ödeyecek tek kuruşun olmadığı durumda da Allah tarafından senin borcunun ödeneceğinden ümit kesmemendir”


Şu alemde her şeyin bir düzen ve nizam içerisinde cereyan ettiğini görüyoruz. Ancak bu olaylar sebep ve sonuçlar çercevesinde cereyan ediyor; hiç bir olay olmasınki belli bir sebebe bağlanmasın, biz buna, Allah’ın koyduğu kanun yani sünnetüllah diyoruz. Allah koyduğu kanunlarla kendini bağlamaz çünkü o gerçek hüküm sahibidir, isterse sebepsizde yaratır herşeyi. Ancak biz, onun kanunlarrına uymakla mükellefiz, gerçek bir tevekkül sebepleri devre dışı bırakarak olmaz, yani Allah’ın emrine, kanununa muhalefet ederek O’na güvenmiş olunamaz. Tam aksine elimizden geleni yerine getirip neticesini teslimiyetle Allah’dan beklemeliyiz. Sebepleri, mutlak bir neticeye ulaşmak olarak düşünmekte başka bir hataya düşmek olur; “Ben yaptım olmadı, niye şöyle sonuçlanmadı da böyle oldu, halbuki elimden geleni yapmıştım” demek, tevekkülü tam anlamıyla özümsememekten kaynaklanır. Böyle bir anlayış sebepleri, Allah’ın kudretinin önüne geçirmek olur. Evet, sebeplerle onun kapısını vururuz, iserse açar o kapıyı isterse açmaz.


Zünnün-i Mısri şöyle buyurmuşur bununla alakalı:


Tevekkül, kendi başına tedbir almayı bırakman, kendine ait herhangi bir gücün, kuvvetin bulunduğunu içinden söküp atmandır. Doğrusu, insan içinde bulunduğun her halin, Allah tarafından görülüp bilindiği kanaatinde olmadıkça tevekküle ulaşamaz.


Tedbirsiz tevekkül olmaz


Enes b. Malikden gelen bir rivayete göre, bir adam Hz. Peygamber(s.a.v.)’in yanına gelir ve “Ey Allah’ın Peygamberi! Devemi bağlayıp ta mı yoksa serbest bırakıp ta mı Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorar. Peygamberimizde(s.a.v.) şöyle cevap verir:


“Hayır! önce deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyame,60)


Peygamberimiz(s.a.v.), bizlere sözleriyle, yaşantısıyla her konuda örnek olduğu gibi tevekkül konusunda da eşi ve benzeri olmayan bir örnek olmuştur.


Onda ki Allah’a olan tevekkül derinliği, dünyayı karşısına alacak kadar büyüklükte idi; Amcası aracılığıyla, dünya da sahip olacağı her şey karşılığında, bu davasından vazgeçmesi teklifi kendisine iletildiğinde: “Ey Amcam Allah’a yemin ederim ki ayı bir elime göneşi de öteki elime verseler yinede bu davadan vazgeçmem” cevabını, korkusuzca vermiştir.


Tedbirde kusur etmez elinden geleni yaptıktan sonra işin sonucundan da son derece emin olurdu. Allah’ın bu dini tamamlayacağına, kendilerine yardım edeceğine güveni tamdı. Hz. Ebu bekirle hicret ederken müşrikleri yanıltmak için farklı yol izlemesi, sevr mağarasına saklanması, onun sebeplere ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Hicret esnasında, sevr mağarasında saklandıkları bir zamanda müşrikler, tam mağaranın kapısına geldiklerinde mağaranın kapısını örünceklerin ağ bağladığını görüp, burada kimsenin olamayacağını zannedip, geri dönmüşlerdi. Ancak Hz. Ebu bekir bu kadar yaklaşmalarından tedirgin olduğundan peygamberimiz “korkma, gam yeme Allah bizimle beraberdir” diye onu tezkin etmiştir. Sebeplerle samimi bir tevekkül, sebepsiz dahi Allah’ın yardımına vesiledir. Sevr mağarasının kapısının bir an örüncek ağlarıyla örülmesi bunun göstergesidir. Yine peygamberimiz(s.a.v.)’in uykusundan faydalanıp bir bedevinin ağaca asılı kılıcı alıp peyganberimize hucum ederek “Benim elimden seni kim kurtaracak” dediğinde hiç tereddütsüz “Allah” diyen peygamberimiz (s.a.v.)’in bu teslimiyeti karşısında, bedevinin elinden kılıcın aniden düşmesi Allah’ın başka bir yardımıdır.


Medine şehrinin etrafını hendeklerle kazması tedbir açısından başka bir örnektir. Evet, O’nun hayatı tedbirlerle bu vesileyle Allah’ın kendisine ulaştırdığı yardımlarla doludur. Hiç bir zaman “Ben Allah’ın Resülüyüm, Allah bana, bu dinini tamamlamak için, sebepsizde yardım eder” demedi. O zaman, görev ve sorumluluğun ne anlamı olurdu. İmtihan için gönderildiğimizi nasıl izah edebilirdik.


Evet, tedbirsiz tevekkül olmaz, öncelikle insanın görevi, üzerine düşeni yerine getirmesi, iradesini saf dışı bırakmadan gayret etmesidir. Miskin miskin oturmak, hiçbir şey yapmadan Allah’dan bir şeyler beklemek asla uygun değildir. İslam böyle birşeyi kabul etmez. Gayretsiz rahmet, zahmetsiz nimet olmaz. Çalışıp çabalamadan Allah’dan bir şey beklemek, kendi işini Allah’ın yapmasını istemektir. Halbuki Allah sana bir irade vermiş, güç, kuvvet vermiş, sen isteyeceksin, filiyata dökeceksin, duanı kavli duayla tamamlayacaksın, sonucuna da razı olacaksın.


Bir insan yırtıcı bir hayvanla karşılaşsa, tedbir almadan, ben Allaha tevekkül ettim, nasıl olsa Allah beni korur diyebilir mi? Elbet isterse korur, Ancak tedbir alamayanı Allah korumaz, tohumu toprağa atacaksın, bakımını yapıp suyunu vereceksin o tohum başak verirse sebeplerini yerine getirdiğin için Allah senin duanı kabul etti demektir. Vermezse de şunu bil ki, sebepleri yerine getirmek sadece istemektir. Hastalandıysan işini yapacaksın şifa bulmak için, hastahaneye gidecek, gerekli tedaviyi yaptıracaksın, ilacını kullanıp talimatları uygulayacaksın, “şifanda hoş hastalığında” deyip sabır ve şükrünü ifa edeceksin.


Hz. Ömer, hiçbir işle meşgül olmayan, boş boş oturan bir gurubun yanından geçerken onlara soruyor:

“Sizler kimlersiniz, burada boşu boşuna niye oturuyorsunuz.” onlar:


“Biz mü tevekkilleriz” diye cevap verdiklerinde Hz. Ömer:


“Hayır sizler mütevekkiller değil hazır yiyicilersiniz, mütevekkiller, tohumu toprağa atıp sonra Allah’a tevekkül edenlerdir.”


Hayatın her alanıyla ilgili tevekkül söz konusu olduğu gibi ibadet hususundada tevekkül gereklidir. Hatta bu Allah’a güvenin en önemli göstergesidir. Nasıl ki bu dünyada çalışmadan, para kazanmak geçimini temin etmek, karnını doyurmak mümkün değilse ebedi alemi kazanmakta ibadetsiz mümkün değildir. “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur”(Necm,39). Ahiretin nasıl kazanılacağınıda yüce Allah bizlere göstermiştir. Hazır cennetciler olmamalıyız. Allah’a yakınlaşacak gayretlerden uzak olanlar ne yüzle O’ndan mükafat talep edecekler, rızasını umacaklar.Tevbe etmeden af talep edilmez, zekat vermeden mal temizlenmez, duası olmayanın icabeti olmaz. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Kısacası, ibadet sebebine yapışmadan, ibadet tohumu hayat tarlasına atmadan biz Allah’a güveniyoruz, biz mütevekkilleriz, Allah bizi affeder, O merhamet eder, atmadığımız tohumu rıza başağı şeklinde lutfeder, diyebilirmiyiz.

Öksürmeden dahi olmuyor


Şöyle bir hikaye anlatılır: vaktiyle medresede okuyan öğrencilerden biri demiş: Allah’u Teala  Kur’an’ı Kerim’inde rızıkla ilgili:


“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah’ın üzerinedir”(Hud,6) buyuruyor. “O zaman benim çalışmama ne gerek var, tevekkül edeyim o rızık gelir beni bulur” demiş. Arkadaşları bunun yanlış olduğunu söylüyorsalarda öğrenci yi ikna edemiyorlar. Sabah yemek için arkadaşları sıraya girip çorba alıyorlarken bu bir köşede bekliyor, sessizce. “nasıl olsa rızık beni gelir bulur” diyor. Ahçı, sıra bittiğinde, herkes yemeyini aldıktan sonra bağırıyor “yemek almayan var mı”? diye. Ancak bu öğrenci öyle sessizce bekliyor bir kenarda. Öğle yemeyi geliyor yine yemek sırası bittiğinde ahçı: aynı şekilde yemek almayan varmı diye bağırıyor. Aynı düşünceyle, güya kendisine gelecek rızkı bekleyen öğrenci bakıyorki hiçbir şey getiren yok. Ancak aç kalmıştır artık. Akşam yemeyi olduğunda. Ahçının aynı seslenişi karşısında yine aç kalacağından korkan bu öğrenci bu sefer beni fark etsin diye öksürüyor. Aşçı: “Ne öksürüyorsun yemek almadınsa tabağını al ve gelde yemek vereyim karnını doyur” dediğinde, güya mütevekkil, öğrenci hemen tabağını alıp gidip yemeyini alıyor. Kendisini gözlemleyen arkadaşlarına dönerek: “Allah rızkımızı vereceğini bildirmiş ancak öksürmeden de vermiyor.” diyor.


Evet, öksürmeden vermiyor. Öksürmekle de olmuyor. Olmayacağını herkes de biliyor ve uyarıyor, yapman gerekenler hatırlatılıyor. Bir çocuğun ağlaması karnının doyması, altının temizlenmesi, sancısının dindirilmesi için yeterli, yapacağı başka şeyi yoktur, gücü ona yeter. Merhametli annesi duyar ve ihtiyacını acilen giderir. Ancak delikanlının yapacağıyla çocuğun, ihtiyarın yapacağı bir değildir. Gücünün yettiğince terleyecek, yorulacak, elinden geleni ertelemeyeceksin. Hem ahiretini hem dünyanı yapacaksın ahirette kalacağın kadar ahirete dünyada kalacağın kadar dünyaya çalışacaksın o zaman gerçek bir tevekülle ve teslimiyetle Allaha kul olmuş olur, onun rızasına kavuşursun.


Allah bizi bize bırakmasın, rızasına nail eylesin. (Amin)

 

Müslüman’ın Öncelikleri Neler Olmalıdır?

e-Posta Yazdır PDF

Amir İbni Avf Ensari(r.a.)’ dan rivayet edildiğine göre, Rasülüllah(s.a.v.), Ebu Ubeyde İbnül Cerrah(r.a.)’ı cizye tahsildarı olarak Bahreyn’e göndermişti. Ebu Ubeyde’ cizye ve topladığı mal ile Bahreyn’den geldi. Ensar, Ebu Ubeyde’nin geldiğini duyar duymaz sabah namazını Peyganber(s.a.v.) ile kılmak için geldiler. Peygamber(s.a.v.) namazı kılıp gitmeye kalkınca önüne durdular. Rasülüllah(s.a.v.) onları bu vaziyette görünce gülümsedi ve şöyle dedi:


“Ebu Ubeyde’nin, Bahreyn’den malla geldiğini duydunuz zannediyorum” Ensarda:


“Evet, Yaresülellah” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz(s.a.v.), onların şahsında, malı mülkü görüp ahireti unutanlar için şu uyarılırda bulundular:


“Sevininiz, ileride sizi sevindirecek şeyler bekleyiniz. Allah’a yemin olsun ki sizin hakkınızda korktuğum şey fakirlik değildir. Fakat, ben sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarışıp, ahireti unuttukları gibi sizinde yarışa girmenizden ve bu uğurda mahv olmanızdan korkuyorum.” (Buhari Rikak, 7, Müslim, Züht, 6)


Ya biz? Hayatımızda öncelediğimiz, önce olmasını istediğimiz şeyler nelerdir acaba? Geçen günlerimizi şöyle bir düşündüğümüzde en fazla zamanımızı ve enerjimizi nerelere harcıyoruz? İki şey arasında tercih yapmamız gerektiğinde, ilk yapmak istediğimiz şey, dünyaya asıl geliş gayemizle ne kadar alakalı? İşlediğimiz bir amel, öncelikle yaptığımız, bitirdiğimiz bir iş, bize ne kazandırıyor ya da o işin kayıp ettirdikleri nelerdir? Samimi bir şekilde muhasebemizi yaptığımızda göreceğiz ki, hayatımızın tam orta yerine koyduğumuz, üç günlük dünyada bütün varlığımızla dört elle sarıldığımız, elde etmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmadığımız şeyler, hiç de o kadar saadetimizi ve mutluluğumuzu, mutlak manada, temin edecek şeyler değiller. Zira asli görevimizden kopuk, kulluğumuzu unutturacak meşguliyetlerin insanı huzura ve mutluluğa taşıması mümkün değildir.


Mutlu olmak herkesin aradığı, kavuşmak istediği şey. Ancak, önceliğimizin mutluluk olmasının yanında o hedefe ulaştıracak şeylerin neler olması gerektiği de çok önemli. O da şüphesiz yaratılış gayemize uygun yaşamak, tercihlerimizi hep kuran ve sünneti seniye istikanetinde kullanmaktır. Zira, mutlu olmayı islamın emrirlerinde göremeyince, gerçek huzuru dünyadan ibaret sanınca, inandığımız hakikatlerden uzak bir yaşam hüsrana uğramamıza sebep oluyor. Bulmak istediğimiz şeyi yanlış yerlerde arama hatasına düşüyoruz. Mutlu olmayı hep bir adım ötede görüyor, oraya ulaştığımızda daha başka ötelere dikiyoruz gözümüzü. Bu, çölde susuzluğumuzu gidermek için serabı su zannetmeye benziyor. Ancak her seferinde sonuç hüsan oluyor. Hayallerle avunduğumuz yolun sonu koskocaman bir pişmanlıktır. O pişmanlığın da bize hiç faydası yoktur. Zira yol bitmiş, ömür son bulmuştur.


Dünyevi Meşguliyetlerimiz Asli Görevlemizin Önüne Geçmemeli


Yüce Rabbimiz, bir müminin hayatta önceliğinin ne olması gerektiğini, geçici olan şeylerin asli görevleri nasılda perdeleyeceğini bizlere bildirerek uyarıyor:


“Ey iman edenler, mallarınız ve canlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunları yaparsa işde hüsrana uğrayanlar bunlardır.”(Münafikun,9)


Husrana uğramamak, zarar etmemek için dünya ve dünyaya ait olan şeylerin çekiçi cazibesine aldanmamalı. Asıl olanın ahiret hayatı olduğu bilinciyle yaşamalıyız. Yüce Allah, bu hakikatı görmemiz, bu gerçekleri bilmemiz ve saadete ermemiz için, başka bir ayeti kerimeyle yine bizleri uyarıyor:


“Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise işde asıl hayat odur. Keşke bu gerçeği tüm insanlar bilselerdi.”(Ankebut, 64)


Bu ayette, dünya hayatının oyun ve eylenceye benzetilmesiyle, nice hikmetler ve nükteler saklıdır. Oyun ve eylence geçici şeylerdir. Bir anlık heves gelip geçer. Ne, gerçek hayatın aslı oyun ne de insanın yaratılış gayesi eğlenmektir.

Çocukların halini bir düşünün: Oynamak için özene bezene topraktan dağlar, yollar; çamurdan çanak çömlekler yaparlar. Oyunda ki herkese rol biçer, baba evlat gibi eş dost patron işçi gibi ciddiyet içerisinde oynarlar. Akşam olduğunda, gece karanlığı çöktüğünde; evden çağrıldıklarında yaptıkları her şeyi bir tekmeyle yıkar, gerçek hayata, asıl olana, evlerine dönerler. Bizde ebedi değiliz. Belki, biçilen rolerimizi oynuyoruz. oyunlar içerisinde nice imtihanlara muhatap oluyoruz. Çünkü oyun asıl değil, roller gerçek değil. Bu dünyadan çağrıldığımızda gideceğiz. Çocuklarınkinden tek farkla; ne zaman çarılacağımızı, ne zaman göz kapaklarımız kapanıp güneşimizin batacağını, karanlığın bizi sarmalayacağını bilemiyoruz.


Evet, bilemediler insanlar önceliklerini. Aldandılar. Asıl hayatlarını düşünmek yerine dünyalarını gaye haline getirdiler. Malk mülk, makam mevki, evladı iyal gözlerini kör etti insanların. Bizler hakkında peyganberimiz(s.a.v.)’in korktuğuda zaten bu değilmi ki. buyuruyorlarki:


“Benden sonra, size dünya nimetlerinin ve güzelliklerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptıracağınızdan korkuyorum.” (Buhari, Zekat,47)


Yaşadığımız şu karanlık dünyada şöyle bir sorsanız insanlara: “Hayatta en fazla arzuladığınız, elde etmek istediğiniz nelerdir” diye. Cevaplar, her zaman duymaya alıştığımız şeylerdir mutlaka: İyi bir iş sahibi olmak, hayırlısıyla emekli olup bir ev almak, okulu bitirip devletin kolunda bir yer işgal etmek, çocuklarımı iyi bir yerde görmek, vb...


Ancak bunların içerisinde, ‘Rabbım’a iyi bir kul olmak, hayır sever salih bir mümin, abid bir müslüman, müttaki, müvahhit bir insan olmak’ yoktur maalesef. Onun için kayıp ediyor, mutlu olamıyoruz. ‘Daha gençtir’ diyor, çocuklarımızın ibadetsizliklerine göz yumuyoruz. Yaşken eğip islama göre şekil veremediğiniz evlatlarımız büyüdüklerinde de Allah ve Peygmber sevgisini kalplerine yerleştirmede zorlanıyoruz. Çok ısrarcı olduğunuzda kuru bir ağaç misali hem kırıyor, hemde kırılıyoruz. Acaba, nerede hata yaptım diyerek kendi kendinize hayıflanıyoruz. 


Çocuklarınızı evlendirirken, eş seçerken araştırdığınız şey onların ahlakı seviyeleri olmuyor. Talip olduğunuz kız ve erkeğin dini diyaneti önceliğiniz de bulunmuyor. ‘Dünyevi şeyleri varmı’? diyor, maaşını, evini arabasını soruyorsunuz. Evlendikten üç döt ay sonra boşanmak için mahkemeye başvuruyorlar. huzursuz oluyor, evlatlarınızı da huzursuz ediyorsunuz. Halbuki yüce Rasül(s.a.v.) bizleri böyle bir pişmanlık yaşamamak için uyarıyor: 


“Çocuğunuza bırakacağınız ‘en güzel miras’ onu hem dünya hemde ahiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir”( Tirmizi) 


Yüce Allah’ın “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 56) buyruğunda ifade ettiği gibi başı boş olarak bu dünyaya gönderilmedik. O, bizleri eşrefi mahluk olarak yaratıp her şeyi bizim hizmetimize verirken (bkz. Isra,70) asıl vazifemiz olan, yer yüzünün imar ve ıslahı için halife olara tayin etti. İşte asıl olan budur, gerisi gayeye ulaştırabilecek kadar değerlidir. Hiçbir vesile, hiçbir şart ve ortamda gayenin önüne geçme hususunda öncelikli olamamalı.

Hayatın idamesi için yemek içmek zaruridir. Bunun için de çalışıp çabalamak gerek, iş meslek sahibi olmak gerek. Bu zaten, hakkın rızasına dönük olduğu muddetçe İslam’ın emridir. Hayır hasenat yapmak için zenginde olmalı. Güzel bir ev, iyi bir iş, salih bir eş, evliliğin meyvesi olan çocuk sahibi olmakta gereklidir. Çocukların geleceği açısından fedakarlıklarda bulunmakta da anne babanın vazifelerindendir.


Ancak bizim burada anlatmak istediğimiz, Bunları, asıl gayeye ulaştıracak vesileler olarak görmeden, hak rızasını gözetmeden, nefsani duygu ve düşünceler şeklinde istemek. Bunları isterken, asıl olan ibadet ve itaatten feragat etmemek. Öncelediğimiz dünyevi isteklerimizi yaratılış gayemizin önüne getirip, ömrümüzü bir hiç uğruna feda etmemektir.


Bir düşünelim! bir öğretmenin talebelerini eğitmek ve onlara bildiklerini aktarmaktan başka, önceliyi ne olabilir? Mühendis, asıl meşguliyeti, plan proje cizmek iken, “o işi yapamam” vaktim yok diyebilir mi? Bir doktorun, bütün ömrünü hastalarını muayene etmekten alıkoyan önceliği ne kadar akıllıcadır?


Evet, bu dünyada nasıl bir meşguliyetimiz olursa olsun her zaman görevler üstü bir görevimizin olduğunu, Allah’a karşı yerine getirmemiz gerek ağır sorumluluklar içerisinde bulunduğumuzu asla unutmamalıyız. Ne iş yaparsak yapalım önceliğimiz hakkın rızası olmalı. Bir işin doğruluğunu ve yanlışlığını İslam’ın emir ve yasaklarına, kural ve kiriterlerine göre değerlendirmeliyiz. Bu bağlamda ibadetlerimizin önünde asla daha önemli ve daha öncelikli şeylerimiz olamaz/olmamalıdır da. Böyle bir şuur içerisinde olmak hem bu dünya hemde ahiret saadetimizin olmazsa olmaz şartıdır.


İbadetler Asıl ve Hayati Önceliklerimizdir.


Örnek olarak, namaz kılmamanın sebebi sorulduğunda, ‘Hiç vakit bulamıyorum, işlerim çok yoğun, zaman olmuyor’. dediğimizde ilk önce neyi değerli görmüş oluyoruz bir düşünelim! Ya da namaz vaktini pek önemsemediğğimiz bir zamanda, o vakit gelip geçtiğinde ‘Eyvah daha geçmiş namazımı kılmadım -fazla ızdırapta duymadan- neyse kaza ederiz diyerek ibadeti boş kalındığında, bütün meşguliyetler durulduğuna kılınacak hatırlanacak şeyler olarak mı görüyoruz? Müslüman namazlarını tali şeyler olarak gördüğü andan itibaren kayıp etmiş demektir. Namaz boş adam işi değil, mümin olan adam işidir. Dinin direğini dikmeden, din ikame edilmez. Bu, ‘bir binanın duvarlarını çatısını yapayım da, boyasını cilasını vurayım da nasıl olsa sonra kolonlarını dikerim’ demekten farksızdır.


İnsan işini namaz vakitlerine göre ayarlamalı. Her meşguliyet, ibadetlerin etrafında şekillenmeli. Bir iş teklif edilirken, randevu verilirken, alınırken o vaktin ibadet zamanına denk gelmemesine dikkat etmeli, ‘o vakit namaz vakti, Rabbım’la randevu zamanı’ diyerek neyi öncelediğimizi göstermak süretiyle müslüman kimliğimizin gereğini yapmalıyız.


Müminle kafir arasındaki fark namazdır. Farkımızı, namazı hayatımızın orta yerine koyarak göstermeliyiz. Malınızın içerisine karışmışsa fakirin hakkı yani zekat verebilecek seviyeye gelmiş, öyle bir zamana erişmişseniz halal malınızı haram hale sokarak ne kadar dürüst bir hayat sürebilir, diğer ibadetlerden feyiz ve bereket umabilirsiniz. Düşen birisini yerden tutup kaldırma fırsatınız varken o ızdıraplar ve iniltiler arasında kulaklarınız, imdat çığlıklarıyla yankılanırken başka önceliklerin bahaneleriyle nereye kadar kaçabilirsiniz.


Rütin hayatınız devam ediyor; her sabah işe gidiyor, akşamleyin dönüyorsunuz. Alış veriş yapıyor, eş dost ziyaretine devam ediyorsunuz. Öğreciyseniz, amirseniz, memursanız, patron veya işçiyseniz azda olsa bazı farklılıklarla yine devam ediyorsunuz, öyle veya böyle, hayatı yaşamaya. Ancak bir sabah kalktığınızda sizin ya da yan komşunuzun evinin yandığını görürseniz. ‘Şimdi onunla uğraşamam, benim daha önemli işlerim, randevularım var, onu sonra hallerderim’ diyebilir misiniz? Aynen bunun gibi bugün maneviyatımız adeta tutuşmuş yanıyor, canlarımız kardeşlerimiz yanıyor. İmanımıza her taraftan saldırılıyor. Amellerimiz boşa çıkarılıyor. ‘Ben ilk önce kendimi düşünürüm’ diyebilir misiniz?


Bir kardeşinizle karşılaştığınızda tebessüm etmeniz sadaka sayılmış, eksikiğinde onun gönlünü kırmak söz konusu olacağından. Bir merhaba gereklidir o an. Selam paroladır, müminin müminle ünsiyet peyda etmesinde. Bunların önüne geçirebilezceğiniz daha kazançlı öncelikleriniz ne olabilir?


Bir insan olarak acziyetimizin ertelenmediği, fakirliğimizin hissedilmediği, muhtaçlığımızın üzerimizden düşmediği, bizim bize yetmediğimiz bir hayatla imtihan edilirken bizi bizden daha iyi bilen, bizi, bir annenin evladından daha çok seven, hazinesi sonsuz olan Rabbimiz’e dönmeyerek, dualarımızla ondan istemeyi başka zamanlara nasıl erteleyeceksiniz. Tevbe pişmanlıktır, hatanızdan döneceğiniz yerde daha sonra nasıl olsa pişman olurum diyebilirmisiniz? Hem pişman olmaya vaktinizin olacağını nereden garanti edebilirsiniz. Sabır müminin en büyük silahıdır, insanın düştüğü yerden kendisine uzanan rahmandan bir eldir. ısdırap ve sıkıntılar içerisinde kıvranırken başka bir zaman sarılırım o ipe diyebilirmisiniz. Daha nice şeyler vardır ki ertelenmesi asla söz konusu olmayacak kadar ali şeyler, hayati önem taşıyan hasletlerdir.


İnsan İbadetlerle

Ruhunu Doyurmalı


Evet, nasılki vucudumuzun gıdaya ihtiyacı varsa ruhumuzunda olmazsa olmaz ihtiyaçları vardır. Yemek yemeyi unutmadığımız gibi ibadet etmeyide unutmamalıyız. Su, hava hayatın devamı için ne kadar zarüriyse ibadet ve itaatte ruhumuz için en az onlar kadar önemlidir.


İnsan, bir hayvanın hayatı gibi bir hayat süremez. Hayvanatın öncelikleri sadece karınlarını doyurup hayatlarını devam ettirmektir. Bu nedenle hataları edepsizlikleri, ahlaksızlıkları nedeniyle hayvanların yadırgandığına, kınandığına şahit olmadım. Ancak, insan akıl sahibi bir mahluktur. Adeta bir alemi içerisinde barındırır. Rabbının sevgisinin içerisine sığdığı bir kalbe sahiptir. Duyguları vardır. Her şey onu tatmin etmez. Onun ruhunu ibadetten başka hiç bir şey doyurmaz. Öyleyse insan, ibadeti, Allah’a kulluğu ertelememeli. Ruhunu ölüme mahküm etmemeli, gönlünü başka şeylere döndürmemeli. Ertelenen her ibadet, gerilere itilen her güzel davranış ruhun sıhhatına vurulan bir darbe, güçten kuvvetten düşmesine sebep olan çok ciddi amillerdir.


Nelere Üzülüyor,

Nelere Seviniyoruz?


Hissiyat sahibiyle duyarsız; facirle müminin karşılaştırmasını yapan Fahri kainat Efendimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:


“Mümin, günahları sanki dibine oturup ta üzerine düşeceğini sandığı bir dağ gibi görür, Facir ise günahlarını burnuna konan bir sinek gibi görür.” (Tirmizi,Kıyame,49)


Evet insan, değer verdiği neyse ilgisi neyin üzerinde yoğunlaşmışsa o şeylere karşı hassas davranır. Her insan yaptığı işe, tercih ettiği mesleye alaka duyar. Bildikleri, yaptıkları ya da yapacakları dikkatini çeker. ‘Korktuğundan’ çekinir, ‘umduğundan’ ümitvar olur. Neye değer veriyorsa ona kavuşmak, ona ulaşmak en öncelikli işi olur.


Müslümanın önceliği madem rızai ilahiye ulaşmak, Rabbı’nın cemaliyle buluşmak, Resülünün muhabbetiyle yoğrulup onun sünnetiyle bütünleşmek, dünyaya değil ahirete talip olmak, zevale değil bekaya yatırım yapmak, cehennem den uzaklaşıp cennete kucak açmak günahlarla fıtratını kirlemekten korkup sevaplarla heybesini doldurmak, zulumden kaçıp adaletle hükmetmek, bencillik hastalığından kurtulup diğargam dermanıyla buluşmak, zulüm karanlığından kaçıp merhamet limanına sığanmak olmalı, o zaman hassasiyetleri de bu istikamette şekillenmeli, bu minval üzerinde yol almalı. Müslüman insani melekelerini buralardan gelen uyarılara, sinyallare açık ve faal bir halde bulundurmalı. Yoksa duyarsız, anlayışsız bir insan neyin değerli neyin değersiz olduğunu bilemez. Ne ile üzüleceğini ne ile sevineceğini anlayamadığında da hayatını nice anlamsız ve değersiz şeyler uğruna heba eder. Paranın kulu, dünyanın kölesi, makam mevkinin deli divanesi olur.


Kainatın Efendisi bu hususta bir ölçü veriyor, ortaya bir muhasebe kriteri koyuyor ve buyuruyor ki:


“Seni iyi amellerin sevindirir, kötü amellerin üzerse sen Müminsin”(Ahmet)


Düşünün! Üzüntülü bir şekilde bir kenarda oturan hatta göz yaşları döken birisine rastlasanız, yanına yaklaşıp kendisine bu kadar kederlenmesinin sebebini sorsanız, aldığınız cevap alışa geldiğiniz cevaplardan pek farklı olmazdı her halde. Ya ağır bir hastası vardır, ödemekte zorlandığı borcu söz konusudur, ailesiyle huzursuzluk yaşamaktadır ya da en sevdiği yakınını kayıp etmiştir vb. vb... Elbette ki bunlar da üzülme sebepleridir. Ancak, bu kadar üzülmemize sebep olan bu gibi şeylere rağmen ya ahittretimiz adına ne kadar üzülüyorüz? Benim vurgulamak istediğim bu. Ahireti dert ediniyormuyuz. Yarın huzuru mahşerde yüce Allah’ın bizi her şeyden hesaba çekeceği halde kendimizi oraya hazırlıyormuyuz? Mesela, bir vakit geçirdiğimiz namaz için hiç ağladığımız oldu mu? Cemaate yetişemeyip kayıp etmenin ısdırabını ruhunda hissedip, bir köşeye çekilip, “Bu günde kayıp ettim, fırsatı kaçırdım” deyip, derin derin düşünenlere rasladınız mı? Rabbim, ihtiyaçlı birisini kapısına gönderdiği halde onu geri çeviren birisinin “Ah, ben ne yaptım” dediğine de az rastladığınız olmuştur herhalde. Bir insana, haksızlık etmiş olmanın vepalini nasıl öderim diye düşünebilmek kaç kişiye nasip olur? Zekatını vermediğinde, orucunu tutmadığında, komşusunu görüp gözetmediğinde, müslümanların derdiyle dertlenmediğinde, anne babasının duasını alamadığında, onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmediğinde, ısdırap duyup haksızlık ettiklerinin kapısına dayanıp helallik istemek, Rabın’ın kapısına vararak başını secdeye çivileyip göz yaşlarıyla af dilemek, dua etmek kaç kişiye nasip olur.


İşte müslümanın kimliği, kırmızı çizgileri, hasssasiyetleri böyle bir derinlikte olmalı.


Bizlere çok yakın olan Rabbımız’a yaklaşmak, onun yakın olduklarına yakınlık sağlamakla, onun razı olduğuna razı olmakla, onun nehyettiğinden ateşten kaçar gibi kaçmakla, onun öncelediğini öncelemekle mümkündür. İnsanın niyeti neyse kavuşacağı şey de başkaSı değildir. Hayatınızda öncelediğiniz, öne aldığınız ibadetler kadar Allah’ın öncelediği insan haline gelebilirsiniz. Merhameti celbetmek, affa mazhar olmak, salih bir kul olmak, ancak müslüman olarak önceliklerimizi pratiğe döktüğümüzde mümkündür. Unutmayalım!


Selam ve dua ile...

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL