Abdullatif ACAR

Dosdoğru NAMAZ

e-Posta Yazdır PDF

Allah, insanoğlunu yarattığında  bütün meleklere, secde edin, emrini verdi. Şeytan bu emre muhalefet etti ve Allah’ın dergahından kovuldu. Allah’ın huzurundan kovulan şeytan alehillaneh bizlere düşman kılınarak imtihanımız oldu. Ta ki Allah’a teslim olanla olmayan, secde edenle etmeyen belli olsun. Bu nedenle secde yani namaz en büyük düşmanımız olan şeytana muhalefettir.  Şeytanı kahreden haslet namazdır. Şeytana  muhalefet ettiğimiz, onun telkin ve kandırmalarına karşı mukavemet gösterdiğimiz oranında Allah’ın rızasına nail olabiliriz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Âdemoğlu secdeyi emreden ayeti okuduktan sonra secde ederken şeytan kendisinden uzaklaşır, ağlar ve derki:


Yazıklar olsun bana! Şu adamcağız secdeyle emrolundu, bu emre uydu. Cenneti kazandı. Secde emrine isyan eden bana ise ateş vardır.” (İhya c.1,s.383)

“Tevhit inancından sonra Allah, namazdan daha sevimli bir vazifeyi kullarına farz kılmamıştır. Eğer namazdan daha sevimli bir vazife olsaydı muhakkak Cenab-ı Hak meleklerini o vazifeyle görevlendirecekti. Halbuki meleklerin bir kısmı rükuda, bir kısmı secde de, bir kısmı kıyamda bir kısmı da ka’de dedir” (Müslim,Ebu Hureyre)


Onun için namaz ibadetlerin özüdür meleklerin sevgisi enbiyanın sünneti amellerin kabulüdür.


Allaha karşı yapılması gereken en önemli ibadetlerden biri olan namaz, itaat ve teslimiyetin ispat alanı, itiraz ve bencilliğin panzehri, kibrin ve gururun ilacı, şeytanın korkusudur.  İslam’ın beş temel esaslarından olan namaz, İmandan sonra en önemli hakikat, ahirette ilk hesabı sorulacak olan ameldir.


Namaz insanın ruhunun gıdasıdır, Allaha yaklaşmanın/yakınlığın ifadesidir.  


Namaz müminin şefaatçisi, kabirde arkadaşı, kıyamet gününde gölgesi,  başında tacı, önünde yol gösteren nurudur.


Namaz müminin nişanı, Allah huzurunda hücceti, sırattan geçme izni, cennetin anahtarıdır.


Namaz gözün nuru, kalbin ilacıdır.


Namaz duadır, zikirdir arınmadır, korunmadır, şeytan ve nefse karşı uyanık olmaktır.

Namaz, Müminin miracı, dertlerin ilacı, dinin direğidir. 


Namaz , tesbihdir, tahmiddir, tenzihdir, münacattır, tevazudur, huşudur, huzurdur taharettir, kıraat-ı kurandır, rükudur sücuddür, kısacası bütün ibadetleri içerisinde barındıran kulluğun özüdür.           


Allah,  bir çok ayeti kerimede namaz kılmayı,  kılarken dosdoğru olmayı emretmiş, namaz kılmanın mümine ağır gelmeyeceğini bildirmiş, üşene üşene kılmayı,  terk etmeyi münafıklık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiş ve  müminleri şiddetle uyarmıştır.  


Yüce Allah buyuruyor ki.

“Namaz kılın ve zekâtı verin” (Bakara 110)


 “Namazı dost doğru kılın, çünkü namaz müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.” (Nisa,103)


  “Onlar dini sadece Allaha has kılarak, Allah’ı birleyerek, ancak Allaha ibadet etmekle,  namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dost doğru yol budur.” (Beyyine,5)


Müslümanın en önemli özelliği güvenilir, dürüst ve istikamet üzere olmasıdır. Dosdoğru bir hayat sürmek Allah’ın emrettiklerini harfiyen yerine getirmek ve nehyettiklerinden şiddetle kaçınmakla mümkündür.


Efendimize birisi sormuş: “Ey Allah’ın Resulü! bana öyle bir şey öğret ki kolay olsun, onu yaptığımda da cennete gireyim.” Allah Resulü: “Allaha inandım, de ve dosdoğru ol.” (Müslüm, iman) buyurmuştur.

İbadetler insanın ahlaken olgunlaşmasına, ruhen doyuma ulaşmasına bunlara bağlı olarak huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesine vesiledir. Yeter ki ibadetlerimizi manasına ve gayesine uygun bir şekilde yerine getirelim. 


Namazda doğru olmak ne demektir?  Bir insan namaz kıldığı halde o insan her şeyinde doğru ve istikamet üzere midir? Namaz kılan insanı, namaz kılıyor mu? Namazı ikame edip günlük meşgalelerin kucağına kendimizi attığımızda hala o namaz ruhu bizi kontrol ediyor mu?  Namazlarımız bizi kötülüklerden alıkoyuyor mu?  Bugün ısrarla üzerinde durulması gereken mesele hiç şüphesiz bulardır. Günümüzde nice namaz kılanlar var ki hala yaşayışları büyük oranda İslami  ve kur ani değil,  elinden dilinden kimse güven içerisinde olamıyor.  


Namaz insanın fikir, kalp ve niyet temizliğini temin eder, kötülüklerden uzak kalmasını temin eder. Her türlü kötülük ve ahlaksızlıktan korur. Namazın faydasını görmek için onu dosdoğru bir şekilde kılmak gerekir.


Allah, namazı emreden ayetlerinde istikamet üzere olmanın şartını “Dos doğru” namaz kılmaya bağlamış, namazın şeklinden çok manası üzerinde durmuştur. Böyle bir namazın insan üzerindeki müspet etkisini hayatın her alanında göstereceğini şu ayetle bildirmiştir.


“(Ey Muhammet)! Kitaptan sana vahyolunanı oku  namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkor Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”(Ankebut,45)


Namazın dosdoğru kılınması onun şekil ve mana şartlarının yerine getirilmesiyle mümkündür. İşte ikame edilen/ayağa kaldırılan namaz budur. Sadece zahirine bakıp, yani fıkhi yönünü dikkate alıp, anlamını unutmak namazı şekilden ibaret görmek,  onu ruhtan ve manadan yoksun hale sokar. Buda, namazdaki gerçek gayeye insanı ulaştırmaz.  Yani namazı ikame etmek/onu ayağa kaldırmak/onunla kalkmak, onunla doyuma ulaşmak ancak onu huşu ve hudu ile ihlas ve samimiyet içerisinde kılmakla mümkündür.


Allah, “Beni anmak için namaz kılın…” (Taha,14) ve “Gafillerden olma…” (Araf,205) buyuruyor. “Zikir” olan namazla gaflet birbirine zıt olan şeylerdir. Şuursuz bir şekilde yerine getirilen hiçbir amel taklitten öteye geçemez. Allah bizden tahkiki bir iman ve onun neticesi ihlas ve samimiyetle eda edilen ibadet istiyor. Allah’ın huzurunda başka meşguliyetlere dalmak, dilin kıraatinden kalbin habersiz olması, yerine getirilen şart ve rükünlerin şekilden öteye geçememesi namaz da ki faydayı yok eder. Öyleyse uyanık bir kalple namaz kılmalı, Allah’a yüzümüzü dönerken gönlümüzü de dönmeli. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah’ı görür gibi namaz kılın”. Kalplerimizde olanı da açığa vurduğumuzu da biliyor Rabbimiz. Bedenimizle namazda, ruhumuzla nice vadilerde gezdiğimizi de görüyor. Öyleyse namaz yalnızlık değil her şeyi gören duyan rabbimizle beraber olma anıdır. Biz Onu görmüyorsak da o bizi görüyor.       


Kalp Ve Kalıpla Namaz Kılmalı


Namaz imanın alametidir. Vücutta ki baş ne ise dinde de namaz odur. Namaz asli görevimizdir. Onun için Namazı hayatımızın tam orta yerine koymalı, bütün meşguliyetlerimizi ve randevularımızı Allah’la olan randevumuza yani namaza ayarlamalıyız. Namaz boş adam işi değil, her yerde ve her zaman mümin olan adam işidir. Dünyevi meşgalelerimizden fırsat bulursak nefsani ve şeytani işlerimizden arta kalan zamanlarda, iki arada bir derede kısa bir zamanda geçiştirilecek, kılmış olmak için kılınacak, dibe köşe itilecek angarya bir iş değil, hayatın gayesi, sorumluluğumuzun baş amilidir namaz. onu amelden ziyade  imani bir mesele olarak  bilmeli. “Her şeyin bir alameti vardır imanın alametide namazdır”(Buhari,iman) “namaz insan ile şirk ve küfür arasında  bir perdedir namazı terk etmekse bu perdeyi kaldırmaktır” buyuruyor Allah Resulü. 


Allah Teala da:

“O kimseler ki namazlarını dost doğu kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar” (Enfal,3) buyurarak muttakileri övmüştür.


Namaz asıl olarak kalp işidir.  Her ibadette niyetlerin önemli olması bundandır. çünkü niyet kalbin amelidir. Peygamberimiz namaz niyetlerini hep kalp ile yapardı. O kâinatın efendisi buyuruyor ki: “kalp ile bedeni birlikte bulunmayan namaza Allah iltifat etmez”(İbni Mace)


Kalp bozuk olunca, kasvetli ve gaflet içerisinde olursa her rükün yerli yerinde yapılmaz, yerli yerinde yapılsa da huzur vermez.  Böyle bir insan namazdan sıkılır, gelişi güzel, borç ödeme anlayışıyla, yükten biran önce kurtulma niyetiyle kılar namazı. Halbu ki mümin için namazın bizzat kendisi rahatlama ve huzur bulma vesilesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)  bir nimete kavuştuğunda namaz kılar bir belaya müptela olduğunda sıkıntısını namazla bastırırdı o namazı ferahlama olarak görür. Hz Bilal’e “ Ya Bilal! Ezan vakti geldi, ezan oku da bizi rahatlat” derdi.


Allah’la Olunca Her Şeyi Çıkarmalı Aradan 


Namazda masivayı aradan çıkarmayınca Allah’la beraber olamazsınız. Miraçta nasıl ki Cebrail bile çıktıysa aradan, miraç hediyesi olan, “Müminin miracı” diye ifade edilen namazda da hiçbir şey Rabbimizle aramıza girmemeli. Kıyamla  şeytanın karşısında dik duruşunuzu ve kararlığınızı, Allah’ın huzurunda doğruluğunuzu ve duruluğunuzu gösterirken niyetlerde riya kibir ve enaniyet varsa; Göz secde yerinde, gönül başka yerlerde, eller huzurda bağlıyken kalp, huzursuzluğuyla isyan içerisindeyse, Rükûuyla saygı gösterildiği halde hala iç dünyalarda itirazlar var ise; secdeyle “asıl ben buyum/aslım budur” denildiği, başlar toprakla buluştuğu  halde bencilliğin başını yere koyamıyor, nefsinizin yüzünü toprağa sürtemiyorsanız Allah’la aranızda çok engel  var demektir.  İşte o namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir, o namaz, insanı kötülükler karşısında koruyan kalkan olamaz.   Hâlbuki ki peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştu:  “Kimin namazı kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymazsa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”(İhya,c.1,s.385)


Dinimizin direği olan namazı ikame ederken onu sağlam ve sarsılmayacak bir zeminde inşa etmeliyiz. Tabiri caizse onun ne çimentosundan nede demirinden çalmalıyız. Huşusunu, hudusunu, huzurunu, ihlas ve samimiyetini de koyup karmalıyız rükûmuzla, secdemizle, kıyamımızla. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanların hırsızlık yönünden en kötüsü namazdan çalandır.”(Ahmet ve Hakim)  


Korku Ve Ümit Arasında Bir Namaz.


Namaz değişme ve olgunlaşmadır, namaz istektir, tutkudur Rable beraber olma anıdır, Allah’ın, kulunu muhatap aldığı büyük buluşmadır. Büyük buluşmanın hazırlığı da büyük olmalı. Çeki düzen verirken elbisenize kalbinizi de ruhunuzu da hazırlamalısınız. Üzerinizdeki lekeleri abdestle temizlersiniz, namazla itiraf ettiyseniz de, günahlarınızı da temizlemiş olursunuz. Bir çocuk annesinden korkarken yine onun kucağında teselli bulur. Ve ya Bir çocuğun ağlaması korkmak mıdır annesinden. Yoksa isteklerinizin karşılanmasının yegâne şartı mıdır? Bir yavrunun en rahat ettiği yerde yine anne kucağıdır.  Namaz, Kulunu çok seven rabbimizin merhamet kucağıdır. Kalbinizin tencere gibi tokurdaması olmayınca  seccadeniz ıslanmayınca onun kapısına koyduğunuz baş kalkmaya isteksiz davranmayınca namazda bir şeyler ihmal edilmiş demektir.  İsteklerinizin icabet bulması için korku ve ümit arasında biraz göz yaşı biraz samimiyet ihlas ve huşunun gerekliliği fazla talep olmasa gerek.

“Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öğle kılın” (Buhari) buyuran Allah Resulünün namaz da ki durumunu Hz Aişe validemiz şöyle anlatır:


“Hz Peygamberle oturuyor konuşuyoruz o konuşuyor, biz dinliyoruz. Biz konuşuyoruz o dinliyor. Ancak namaz vakti girdiğinde öğle değişirdi ki biz onu tanımaz olurduk.”


“Peygamber namaza durduğunda da kalbinden tencere tokurtusuna benzer sesler duyulurdu” işte peygamberin namazı buydu. Sahabeler bir vakit namazları geçtiğinde evlerine kapanır günlerce ağlar, matem tutarlardı, diğer sahabeler onu teselli etmek için taziyeye gider onu teselli ederlerdi.


Daha dünyada cennetle müjdelenen Hz Ömer’e boşuna cennet ehlinin kandili denmemiştir.


İranlı siyahi bir köle tarafından hançer darbeleriyle yaralanmış upuzun yatıyor. Ne bir ses veriyor nede tepki. Kendisine yemek veya su getirildiğinde ya susuyor ya da gözleriyle hayır deyip geçiştiriyor. Ancak “müminlerin emiri namaz vakti” denince “ha işte kalkıyorum,  namazı terk edenin İslam’dan  nasibi olmaz,” deyip vücudundan kan aka aka namazını kılıyor, terketmiyordu.


Evet, onlar namazı böyle anladılar. Ya biz işin ciddiyetinin farkında mıyız? samimiyetin neresinde yer alıyoruz. Kulluğumuzu nasıl ve ne şekilde ispat ediyoruz.


Hz Ali, namaz vakti girdiğinde sarsılır, yüzünün rengi değişirdi. “Sana ne oluyor ey müminlerin emiri” diye sorduklarında:


“Allah, göklere, yere, dağlara arz ettiği ve hiçbirisinin kabule yanaşmadığı ancak insanın yüklendiği emaneti ödemenin zamanı geldi” derdi.

Evet, namaz emanettir onu hakkıyla ödemeli. Onu itinayla tartmalı, güzel ve doğru bir şekilde kılmalıdır, aksi takdir de emanete hıyanet edilmiş, Allah’ın hakkı ödenmemiş olunur. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Namaz meselesi terazi meselesine benzer kim onu doğru tartarsa aynı muamele ile karşılaşır” (Beyhaki)

Namazla Yardım Talebinde Bulunmak


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Birde sabırla, namazla yardım isteyin, Şüphesiz ki bu,(Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir”(Bakara 45)


Birisi peygamberimize gelerek:

“Ya Resülullah sen dua ettiğinde Allah senin duanı reddetmez.  Benim için dua eder misin?” dediğinde Resulüllah(s.a.v.):


“Sende sabır ve namazla bana yardımcı ol.” buyurmuştur.(Müslim)


Namaz    kuranı kerimde dua anlamındadır. Her rükün büyük bir acziyet ve fakriyat içerisinde yapılırsa Allah’ta bizi yardımsız bırakmaz. Her şeyin bir sebebi vardır hiçbir şey yapmadan Allahtan yardım talep etmek olmaz. Sabrı kuşanmalı, namaza tutunmalı sonra onun rahmet kapısının eşiğinde ısrarla beklemeli. 

Secde namazın özeti,  zirvesi hatta semeresidir adeta.  Namaz kılarken,  secdeyle en değerli yerinizi, başınızı ayakların bastığı yere yani hamurunuz olan toprağa koydunuz attınız sırtınızdan nefsinizin yüklediği bütün ağırlıkları, döktünüz eteğinizdeki taşları. Kırdınız benlik ve bencilliğinizi. kibrinizi gömdünüz toprağa. Kısaca her engeli aşıp size çok yakın olan rabbinize sizde yakın oldunuz namazla. “Secde et yaklaş” buyuran Allah, yakınlığınızı kabul etti. Öyleyse böyle bir fırsatı iyice değerlendirmeli  ondan  ne isteyeceğinizi varsa ona arz etmelisiniz. Mesela dünya saadeti, ahiret saadeti her şeyden önce rabbinizin rızasını. Resülüllah ta şöyle buyurmuyor mu:


“Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır o sırada duayı çok yapınız.”(Müslim)       


Son Söz olarak:

Yaklaştığında büyük buluşma elimiz kolumuz kanadınız yanımıza düşmeli. Seslerimizin titrekliği, kalbimizin atışlarına eşlik ederken namaza olan muhtaçlığımız ve onunla buluşmanın heyecanı hafif tebessümlerimizle hoş ve anlamlı korkuya bürünmeli. Aciz ve güçsüz olduğumuzu canlı tutmalıyız ki okuyuşumuz, duruşumuz, duamız daha içten olsun. Sonra bırakmalıyız namazın kucağına kendimizi. Emmeliyiz, eme bildiğimiz kadar onun kurnalarından. Ağzımızı değil, kalbimizi yanaştırmalıyız, dolsun dola bildiği kadar. 


Namazı hem eda etme esnasında hem de ettikten sonra muhafaza etmeliyiz; sermayemizden yer isek, doldurduğumuzun fazlasını günahlarla boşaltmış oluruz. Namazın bir de hukuku vardır onun hukukuna riayet etmeli ki başkaları da bizim hukukunuza ve hakkınıza riayet etsin. Namazla elde edemediğimizi başka hiçbir şeyle elde edemeyiz. Namazın telafisini başka hasenelerle ve ibadetlerle doldurmak mümkün değildir. Dünyada nice şeylere üzülmüyor, nice şeyler için gözyaşı dökmüyoruz ki bir hiç uğruna. Bir günde işimiz adaletle olsun. Allah için üzülelim, namaz için çekilelim bir köşeye düşünelim! Kılmadığımız namazlar için ağlayalım. Ağlayalım ki göz yaşlarımız cehennemin ateşini söndürsün ve sözlerimizin aciz, kelimelerimizin yetersiz kaldığı bir zamanda göz yaşlarımız tercüman olsun muhtaçlığımıza ve Rabbim bizlerle beraber olsun.


Selam ve dua ile…

 

İlim Öğrenmekten Maksat Ne Olmalı?

e-Posta Yazdır PDF

Âlimlerden biri, şöhreti her tarafa yayılmış, zenginliği ve nüfusuyla tanınmış birisinin davetine icabet etmiş, konağına misafir olmuş. Bakmış ki konağın her tarafı paha biçilmez kumaşlarla donatılmış, halıları alabildiğine göz kamaştırıcı,  konağın here tarafı altın yaldızlarla süslenmiş, hiçbir tarafta kusur görmeniz mümkün değil. Her detay düşünülmüş.  Her şey yerli yerine konmuş. Ancak konak sahibi, ilim ve irfandan zerre kadarda olsa nasiplenememiş; cahil mi? cahil. Bilgisiz mi?  Bilgisiz. İslamiyet hakkında hiçbir şey bilmiyor; Allah bizi niye yaratmış,  peygamber niye gönderilmiş, umurunda değil. Böyle zengin bir adamın, konağını bu kadar mamur ettiği halde İslamiyet ve hayatın gerçek gayesi adına hiçbir şey bilmemesi alimin zoruna gitmiş. Tüküresi gelmiş tepki mahiyeti de. Ancak nereye bakmışsa tükürecek bir yer bulamamış. Öyle ya! O kadar şaşalı konakta tükürecek yer bulmak pek mümkün olmasa gerek.

“Tuuh” diyerek, bu kadar zenginliğe sahip olup, İslam hakkın da hiçbir şey bilmeyen cahil adamın yüzüne tükürüvermiş.


Adam hayretler içerisinde birazda öfkeyle: “Aman efendim siz ne yapıyorsunuz böyle, demiş. Alim içinde olanı hemen dilinden döküvermiş:


“Kusuruma bakmayın… Ama! Zekâ ve kabiliyetinizi kullanarak Karun’a yaklaşmayı becerdiğiniz halde, mensubu olduğunuz dininizle, sizi yoktan var eden Allah’la ilgili hiçbir bilgi edinememiş, aklınızı kullanıp halikınıza yaklaşamamışsınız. Müsait bir yer bulamadım. Bütün bu anormalliklerin müsebbibi sizi görüp yüzünüze tükürdüm.” 


Evet, bu âlim iyi mi yapmış, kötümü? Bilemeyeceğim. Ancak, nice hata ve kusurların tek ve yegâne müsebbibinin de insan olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.  Düşüne bilmek ve okuyabilmek,  bildiklerini uygulamak insana ait bir özellik olmasına rağmen insan, aklını, zikrini, fikrini, ilmini dünya için kullanıp, yaradılış gayesini düşünmezse, kınananlardan ve zarar edenlerden olmaz mı? İlim dünyanın yükünü taşımak değil, yüklendiğimiz sorumluluklarımızı yerine getirip kulluk yükümüzü hafifletmektir. Dünyanın altında ezilenler ya cahil insanlardır ya da ilmiyle amil olmayanlardır. Dünyayı Rabbinin emrinde kullananlar ise hem akıllı hem de gerçek ilme sahip olanlardır. Allah için ilim sahibi olanların hem dünyaları hem de ahiretleri mamur olur, ilimleriyle dünyayı talep edenlerin ise hem dünyaları hem ahiretleri berbat olur.

Sevgili peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:


“Allah Teala Süleyman aleyhisselam’a mal-mülk ve ilim arasında muhayyer buyurdu. (hangisini seçeceği hususunda serbest bıraktı) Süleyman aleyhisselam ilmi  tercih ettiği için Cenab-ı Hak kendisine bu davranışından dolayı hem ilmi verdi hem de mal ve mülk ihsan etti.”(Muhterul ehadis, s.75)


Hz. Ali buyurmuştur ki:

“Gerçek ilim, bütün dünya malından daha hayırlıdır; çünkü ilim seni korur. Malı ise sen korursun. İlim hâkimdir, mal ise mahkûmdur. Harcamak malı azaltır, ilim ise çoğaltır.”     


Cahilin suçu cehaletidir, âlimin mazereti ise yoktur. Bilmemekten dolayı işlenen suç nedeniyle insana niye bilmediği sorulurken, bildiğiyle amel etmeyenin ise bilerek yapmadığının hesabı sorulur, bu ise çok çetin ve ağırdır. İlim denen ulvi bir değeri dünya denen fani şeyler için kullanmak cehaletin en ağırıdır. İlim ahireti kazanmak için bir sermayedir, onu dünyevi menfaatler için kullanmak, bir hiç uğruna heba etmek, onunla, Allah’ın rızasını kazanmak mümkünken, insanların övgüsü ve taktirini beklemek akıl işi değildir. Böyle bir düşünce insanın değerini ve kıymetini yok eder. İnsanı belki hayvanlardan da aşağı bir dereceye düşürür.


Muaz b. Cebel,  yaşanıldığı taktirde, ilmin önemini  şöyle anlatır:

“Zira alim, kalpleri cehaletten kurtaran hayat,  gözleri karanlıktan kurtaran kandil,  bedenleri zafiyetten kurtaran kuvvettir. Hayırlı ve Allah katında derecesi yüksek kişilerin mertebesine ancak ilimle ulaşılır. Gerek dünyevi, gerek uhrevi yüce derecelere ancak ilimle ulaşılır.  İlmin tefekkürü gündüzleyin oruca,  müzakeresi de geceleyin namaza denktir. Akraba ve yakınlara onunla kavuşulur. Helal haram onunla bilinir. İlim önderdir. Amel ise ona tabidir, ondan sonra gelir. İlme ancak bahtiyarlar nail olur. Bedbahtlar ise ondan mahrum kalır.”


İlim, iç dünyanızı onarır, ahlakınızı güzelleştir, sizi fıtratınızla buluşturur. Gerçek alimler, irfan ve marifet sahipleri, görünüşleriyle değil, tevazularıyla ve güzel ahlaklarıyla bilinir, ferasetleriyle takdir edilir. Onlar, zahirleriyle değil, özleriyle ve gönülleriyle farklıdır,  huşudan ve ihlastan daha güzel elbise bilmezler, yedikleri nur, içtikleri cennet şarabıdır. Onların uykusu ibadet, susmaları tefekkür, konuşmaları zikir, bakışları ibrettir.


İlim sahibi olup onunla amel etmeyen insanları ise yüce Allah,  şu ayeti kerimesiyle uyarıyor:


“Kitabı okuyup durduğunuz yerde başkalarına iyilikle mi emredersiniz? Düşünmez misiniz?” (Bakara,44)


Peygamberimiz(s.a.v.)’de:

“İnsanlar arasında, kıyamet günü, en şiddetli azap çekecek olan kimse, ilmiyle amel etmeyen (ilmi kendisine menfaat sağlamayan) alimdir”(Keşf’ul Hafa c.1,s.145) buyurarak ilmiyle amel etmeyenin cezaya müstahak olacağını bildirmiştir. 


Münafık Alimler

Dili başka, gönlü başka, ameli daha başka alimler münafıklık alameti üzerinde taşıyan insanlardır. Zira böyle âlimler bildiklerini dahi kalplerine yerleştirip kabul etmemişlerdir ki, onunla amel edebilsinler. Başkalarına anlattıklarında da faydalı olabilsinler. Onun için denmiştir ki “İlim satırlardan ziyade sadırlardadır.” Yani ilim gönül işidir, kalp işidir. Kalbi imar ve ıslah etmeyen ilim, kuru bir yüktür. Böyle ilim sahipleri de ancak dilleriyle âlimdir. Faydası dokunmayan bir ilim, yarın huzuru mahşerde insanın aleyhine delil olacaktır. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“İlim iki çeşittir. Biri kalbe yerleşen ilimdir ki; bu sahibi için faydalı ilimdir. Diğeri sadece dilde  dolaşan ilimdir;  bu Adem oğlunun aleyhine  Allah’ın bir hüccetidir.”(et’terğib, ve’t –Terhib, c.1,s. 2003)


Hz Ömer: “Bu ümmet hakkında en korktuğum şey münafık alimlerdir” der. Yanındakiler: “Münafık alimler nasıl olur?” diye sorduklarında, Hz. Ömer:     


“Âlimin münafığı diliyle alim,  kalbiyle cahil olan kimsedir,” buyurur.


Asıl Gaye İyi Bir Kul Olmaktır

Evet, bugün okumanın erdemli bir davranış olduğunu bilmeyen yoktur. En cahil insan bile cehaletini tasvip etmez. Evlatlarına tavsiyeleri dahi itiraf mahiyetindedir: “Sen oku adam ol, biz okuyamadık cahil kaldık ancak sen alim ol.”  Okumanın  gayesi dünya elde etmek için olmamalı, okuyup meslek sahibi olurken iyi bir kul olmayı da hedef haline getirmeliyiz.  Hangi alanda ilerleyecekseniz ilerleyin, işinizin aslı; Allah’ın istediği, beğendiği bir kul olup, ahiret azığınızı temin etmek olmalı.


Allah, “Bilenlere bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer,9) buyururken; cahil ile alim arasındaki farkı, bilgi hamallığı olarak görmemiş,  İlmiyle amil olmayanı, kitap yüklü merkebe, benzetmiş başka bir ayeti kerimesinde


Yine “Allahtan ancak âlimler korkar.”(Fatır,28) buyuran Rabbimiz,   ilmin, Allah’ın yasaklarından korunmaya emirlerini yerine getirmeye vesile olduğunu, bildiriyor. 


“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden daha hayırlıdır”   


“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz”,


“İlim Çin de olsa da gidip alın”(Suyuti, Feyzu’ul-Kadir,c.1,s.524) Nebevi uyarıları, hayatın ihmale gelmeyeceğini, bir anlık gaflet ve cehaletin insanın ebedi saadetine mal olacağını, ilimsiz geçen her saniyenin zarar olduğunu ve  ilmin, insan için ne kadar önem arz ettiğini göstermesi açısından çok önemlidir.ilim, insanı bilinçli  bir kulluğa yönlendirir. Nerede ve nasıl hareket edeceğini, ibadetini nasıl yapacağını bilen alim,  hem imanını hem de amelini, hem dünyasını hem de ukbasını  muhafaza eder. Cahil, Allah’ı hakkıyla bilmediğinden O’na yaklaşamaz, ibadet ve itaatleri hep eksik ve kusurludur, küçük bir vesvesede, basit bir şüphede hemen kendini farklı mihraklara ve düşüncelere teslim eder. Cahilin ibadetinden sadece kendi faydalanırken, alim, etrafını aydınlatan bir mum gibi herkese faydalı olur ve başkalarına muhtaç olmaktan da kendini kurtarır, öldükten sonra bile amel defteri kapanmaz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanların en faziletlisi o mümin alimdir ki, eğer ona muhtaç olunursa fayda verir, eğer kendisine ihtiyaç duyulmazsa,  o da kendi başına kalır ve başkalarına muhtaç olmaz” (Beyhaki)


İnsanın şerefini artıran ilim nice köleleri padişahlık makamına yükseltmiştir, cehalet ve amel edilmeyen ilim ise, nice sultanları köle durumuna düşürmüştür.   İlmiyle amil olanın yüzüne bakmak sadakayken  cahillerle beraber olmak dahi insanı Allahtan uzaklaştırır. Çünkü, yüce Allah: “ Cahillerden yüz çevir”(Araf,199)  diye emir buyuruyor.


İlim, Allah’ı Bulmaktır

Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.  Onları gerçek bir sebeple yarattık fakat onların çoğu bilmiyorlar”(Duhan 38-39) 


Bilmeyenlerden olmamak için ibretle bakmak ve görmek gerek “Bir saat tefekkür altmış yıllık ibadete denk olması”  bundandır. Çünkü tefekkürün sonunda bilmek vardır, tefekkür okumaktır; kâinat kitabını okumak,  kitabın ayetleriyle kâinatın ayetlerini okumak.  Okumak ilme, ilim amele, amel marifete insanı kavuşturur.


Peygamberimiz(s.a.v.) “Hikmet ve ilim, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alsın.” (Tirmizi, İlim,9) buyuruyor.


Yüce Allah ta bir kutsi hadiste şöyle buyuruyor:

“Ben gizli bir hazineydim bilinmem için mahlukatı yarattım”( Musahabe 6. Kitap, s.115)


Peygamberimiz(s.a.v.)’e daha vahiy gelmeden, Nur dağında ki Mekke’yi yüksekten gören Hira mağarasına çıkıyor, oradan cehaleti, cahillerin içler acısı halini izliyordu. Üzülüyor, üzülüyordu… Kendince Rabbini düşünüyor, bu insanlığın hali ne olacak diye kaygılanıyordu. Ümmi bir peygamberdi; bizim anladığımız şekilde, okuma yazma bilmezdi ancak O’nun risaletten önceki, Hira mağarasında ki bu hali, bir yönüyle, okumak değil de neydi? Melek ilk emir olarak “Oku” diye birkaç kez tekrarlayınca, her defasında  “Ne okuyayım, ben okuma yazma bilmem” dedi.  “Yarat Rabbinin adıyla oku” derken okumanın şeklini ve şemalini, rengini ve yöntemini de belirtti  Rabbi ona.   “O insanı kan pıhtısından yarattı” “oku, senin rabbin sonsuz kerem(iyilik ve ihsan) sahibidir.” “Kalemle (yazı yazmayı)öğreten odur.” “İnsana bilmediğini o öğretti”.(Alak,1-5)  


İslam’ın, ilk inen ayetinin “oku” olması, Allah’ı tanımanın yolunun, O’na kullukta ilk yapılması gerekenin ilim olduğu gösteriyor. Allah,  “Oku” derken belirli bir ilime işaret yoktur.  Yani her şey okunabilir; toprak, ağaç, nebatat, doğan güneş, dönen dünya, esen rüzgar yağan yağmur okunur. Uçan kuşlar, açan çiçekler “Allah Allah” diye akan ırmaklar okunur.


Her ilimde Allaha giden nice yollar vardır.  Öyleyse fende okumalı, astronomi de okumalı, kimyada, biyolojide okumalı. Ancak fizik kanununa inandığınız kadar, yerçekimi kanunundan şüphe etmediğiniz kadar, en küçük hücrelerden, en büyük canlı organizmalar  arasındaki hakikatleri gördüğünüz kadar   bütün bu şeylerin yaratıcısı Allah’ın kanunlarına da  inanmalısınız. Mahlukat onun  Esma-ı Hüsnasının (güzel isimlerinin) bir tecellisi olduğunu bilmelisiniz.  Bu nedenle onun ismiyle başlanmayan hiçbir işte hayır yoktur. O’na dayanmayan hiçbir ilim insanı asla, gerçek manada, hakikate ulaştırmaz.  Besmele, sadece  bir kelime değil, o kelimenin ifade ettiği  inançtır.   Böyle bir inançla yapılan ilim tahsillerinin  neticesinde alimi mutlak olan Allaha ulaşılır. Bu hakikate vakıf olanlar, eşyanın hakikatini  gölgeleriyle değil, asıllarıyla anlayanlar,  belki de,  Necip fazılın dediği gibi diyeceklerdir mutlaka:


“Anladım işi, Sanat Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”


Nefsini Bilmeyen Rabbini Bilemez

Yüce Allah buyuruyor ki:

“İnsanlara, ufuklarda ve iç dünyalarında, ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (kuranın)gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet,53)


İlim sahibi olmak için insanın kendini okumaktan başlaması gerekir; hiçlik libasını giymeden gerçek varlığın hakikatine ulaşılmaz. Tevazu erdemliğine ulaşamayan, muttaki ve muvahhit yolculuğu yapamaz. Kibirden, hasetten arınamayanlar, cehaletin kirlettiğini başka hiçbir şeyle temizleyemez. Kendi cahiliye dönemini okumayanın bir ömürlük asrı, saadet asrına dönmez. Kendi faniliğini anlayan, Allah’ın karşısında, O’nun huzurunda diz çöker, O’na kulluk eder.  İç dünyalarını çözenler, akledenler, feraset sahibi olanlar Allaha güvenir, onun şahit olarak gösterdiklerine itiraz etmezler.   İnsanla Allah arasında en büyük engelin yine insanın kendisi olduğunu unutmamalı. İnsan kendini kayıp edince, cehaletin karanlık çukurlarında bocalayıp duruyor; inanç adına, ahlak adına her şeyini de kayıp ediyor. Her şeyini kayıp edince imtihanı kayıp ediyor. Yüce Allah böyleleriyle ilgili:


“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”(Alak, 6-8) buyuruyor


Derviş Yunus’un şu mısraları ne kadar ders mahiyetindedir:


“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir 

Sen kendini bilmezsen 

Bu nice okumaktır.”   


İlim, Vahyin Karşısında Ümmi’leşmektir

İlim yolunda ilerlerken  vahyin karşısında ümmi’leşmek gerektiğini de unutmamalı. Size ait her şeyden soyutlanmadıkça, aklı, vahyin emrinde  kullanarak, başka şeylerin kırıntı ve kuruntularından temizlenmedikçe vahyin aydınlığına kavuşulmaz. Ümmi’leşmeden ilmi’leşmek mümkün değildir. Ön yargılardan kurtulmadan enaniyet ve bencilliğin kirlettiği, fikir ve taassupların kararttığı kalplere hakikat ilmi yerleşmez.  Kendi cehaletini okumayanlar, ilimle müşerref olamazlar.  Dünyayı imar için Medine’ye yaptığımız hicretin koynunda kendini saklayan iç dünyamıza yaptığımız hicrettir ilim. Cehaleti terek edip saadete hicret… Medine yolculuklarımızın medeniyete dönüşmesi için ilmin başının sabır, sonunun zafer olduğunu bilmeliyiz.  Bu zaferin neticesinde ilim denen bir ganimet vardır. O ki peygamberin ümmetine bıraktığı yegâne mirastır. Yüce Resul, bu dünyadan ahirete irtihal ederken kimseye ne mal mülk ne para pul bıraktı. Ancak insanlığın kurtuluşu için kuran ve sünnetini bıraktı. İlim denen tükenmeyen bir hazine bıraktı. Onun taliplileri âlimlerdir onun için denmedi mi “âlimler peygamberlerin gerçek varisleridir” diye.


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Ey Allah’ım fayda vermeyen ilimden, sana yükselmeyen(kabul olmayan) amelden, işitilmeyecek(kabul olmayacak duadan) sana sığınırım”(Musahabe,5. Kitap, s. 7)

 

Kurban ve Teslimiyet

e-Posta Yazdır PDF

Teslim olmayı, itaat etmeyi, boyun eğmeyi kabul eden Müslüman, Allah’ın emirlerini yerine getirirken bunu ispat etmiş olur. Zira her ibadet teslimiyetin bir göstergesidir. Allah’a kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet, insanın Allah’a yaklaşmasına, onun rızasına nail olmaya vesiledir. Kurban bir yönüyle fedakârlığın en büyük nişanelerindendir. Kurbanın manasında da zaten Allah’a yakınlaşma, kurbiyet peyda etme vardır. Aslında her ibadet belli bir fedakârlığı gerektirir.  İlk insan ve ilk peygamberden beri var olan kurban ibadeti sembolik bir fedakarlığı ifade ederken kullukla ilgili her alanda  teslimiyetin kodlarını da bizlere göstermektedir. Kulluk Rabbin yolunda her şeyimizle kurban olabilmektedir; bu, bize ait her şey için söz konusudur. Çünkü insan kendisine verilen her şeyi onun yolunda kurban etmek için imtihana tabi tutulmuştur.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“And olsun ki biz, biraz korku, açlık,  mallardan, canlardan ürünlerden biraz azalma(fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Habibim) sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendisine bir bela gelip çattığı zaman, biz Allah(ın kazasıyla) varız.  Biz ona döndürüleceğiz derler”…(Bakara, 1551579)


Başka bir ayeti kerimede ise:

“Biliniz ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz, birer denenme aracıdır Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır” (enfal,28) buyuruluyor.


Habilerden Mi Yoksa Kabillerin Miyiz?


İlk insanın imtihan serüvenini kurban üzerinden kulluk ölçüsüne koyarak ne güzel ifade etmiştir Yüce yaratan:


(Ey Muhammed) onlara Ademin iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti de ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen “andolsun mutlaka seni öldüreceğim” demişti. Öteki; “Allah ancak kendisinden sakınanlardan kabul eder” (maide,529)


Hz. Ademin oğullarından Kabil, bir miktar değersiz ekin, Habil ise gösterişli, en sevdiği bir koçu kurban etti. Habilin samimiyeti, ihlası ve fedakarlığı sayesinde kurbanı kabul görürken Kabil’inki kabul görmedi. Kurbanıyla hiçbir şey elde edemeyen Kabil, hasetin çırasını tutuşturdu. Kötülüyü başlattı; kötü bir çığır açtı. Halife olarak yaratılan insanla ilgili, meleklerin “kan mı dökecek birini yaratacaksın?” sorusu ve o sorunun cevabında ki hikmetin talihsiz figüranı oldu. Habil ise kıyamete kadar ihlasın, samimiyetin, teslimiyetin sembolü olarak kabul gördü.

İbrahim’i bir Fedakarlık, İsmail’i bir Teslimiyettir Kurban

Bidirildiğine göre İbrahim aleyhisselam mancılıkla ateşe atıldığında, Cebrail gelerek, “bir şey istiyor musun” diye sorduğunda,  İbrahim aleyhisselam, “Senden hiçbir dileğim yok, Allah bana yeter, o ne güzel vekildir”dedi. Allah, bu teslimiyet karşısında  ateşe emir verdi “İbrahim için serin ve selamet ol” diye. Ve ateş Halilullah’ı yakmadı. 


Kuranda yer verdiği İbrahim aleyhisselam’ın kıssasıyla  İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyetin formülünü gösteriyor Yüce Yaradan.  Bu imtihan sadece İbrahimlerin İsmaillerin, anne Hacerlerin değil, kıyamete kadar bütün “teslim oldum” diyenlerin, ahdedip söz verenlerin, kurban etmeyi/ kurban olmayı vaat edenlerin imtihanı. Bu imtihanla doğru sözlüyle yalancı ayıklanacaktır. Söz verip sözünde sebat eden belirlenecektir.  


Hz. Ademden beri Allah’ın kabul ettiği hak dinin ortak adı olan İslam kelimesi,   Kuran’a göre  kişinin kendisini yalnız Allaha teslim etmesi,  yalnız ona kul olması,   ona ibadet etmesi demektir.  Allah, bu dini kabul etmiş olanları  kuran’ı mübininde şöyle uyarıyor:


“İnsanlar sırf inandık demekle, hiçbir sınavdan geçirilmeksizin, bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar. Biz onlardan önceki kuşakları sınavdan geçirdik. Bu sınav ile Allah, doğru sözlüler ile yalancıları kesinlikle belirliyecektir.”(Ankebut,3-4)  


Evet, Hz. İbrahim yüce Rabbinden dilekte bulundu: “Yarabbi bana hayırlı bir evlat verirsen onu senin yolunda kurban edeceğim.” Allah’ta ona hayırlı, Salihlerden  bir evlat  verdi.


Yüce Allah buyuruyor ki:

Halil olan İbrahim bize:

“Yarabbi bana bir hayırlı erkek evlat ver” (Saffat,100) diye dua etti.

“Biz ona halim bir erkek evlat müjdeledik.”(Saffat,101) 


Birkaç yıl sonra İbrahim’in, Hacer validemizden Hz. İsmail gibi nur topu bir erkek evladı oldu.  Allah o evladı halim vasfıyla sıfatlandırmıştı. Öyle ki bu vasfını ilerde en barız bir şekilde Allah’ın emrine olan teslimiyetiyle gösterecekti.


Evet, Allah İbrahim’in duasını kabul etmişti. Şimdi, İbrahim aleyhisselamın sözünü yerine getirme zamanıdır. Her nasılsa unuttu sözünü İbrahim aleyhisselam. Kimbilir belki de unutturuldu. İnsan zaten unutkan değil mi ki. Allah hatırlattı verilen sözü. Rüyasında, çocuğunu kurban edeceğine dair “verilen nezrini yerine getir” diye uyarılıyordu. Bu hak bir rüyaydı. Biliyorsunuz peygamberlerin rüyaları vahiydir.


Oğlu İsmail ise artık yürüyecek çağa gelmişti. Ağır mı ağır bir imtihandı baba için. Ancak onu kendisine bahşeden Allah, verilen sözün yerine getirilmesini istiyordu. Yapılacak bir şey yoktu.   Zaten hayat dediğimiz şey de iki şey arasında tercih yapmaktan ibarettir?  Ya Allah’ı tercih edecek kazanacaksın ya onun dışındaki şeylere gönlünü verip kayıp edeceksin. Niyetinizi doğrulttunuz mu gerisi meşakkatli ve zorlu bir yolculuktan ibarettir.  Halbuki Halilüllah, oğlu ismailini kurban etmeye karar vermeden önce Allah’a yakın olmak için  1000 tane koç, 300 sığır, 100 deve kurban etmişti de melekleri bile şaşırtmıştı. Fedakarlığa sınır koyduğunuzda teslimiyetinizi  sınırladığınızda imanınızda da zafiyetler yaşarsınız,  peygamberimiz buyurmuyor mu:


“Bir kimse Allah ve Rasülünü her şeyden daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz” (Buhari)


İbrahim aleyhisselam evladını Allah yolunda kurban etmeye karar verdiğinde   annesine, çocuğu hazırlamasını söyledi. 


Ziyafete götürecek diye güzel elbiselerini giydirdi, kokular sürdü, öptü kokladı ve uğurladı annesi, kurban İsmail’i.


İbrahim aleyhisselam bir bıçak ve ip alıp beraberce koyuldular yola. Aslında herkes bu yolun yolcusu. Bu yola çıkamayanlarda var, yolda kalanlarda…  Bu yol ne zorlu ve meşakkatli bir yoldur.  Bu yolun üzerine kurulmuş nice tuzaklar vardır. Şeytan ve havarileri adeta pusuda her an beklemekte. İnsana, nefsinin hoşuna giden şeylerle yaklaşmakta.  Sizi aaf noktalarından alt etmeye çalışmakta. Duygularınızla oynayarak  güzel ve süslü sözlerle   istikametten alıkoymak istemekte.

Şeytanın aldatmacalarına kanmayan onunla mücadele edip istikametini şaşırtmayanlarla ilgili Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“Rabbimiz Allah’tır deyip isikamet üzere olan kullara ne bir korku vardır ne de hüzün” (Fussilet,30)  


Hani şeytan, “insana secde et” emri ilahisine kibirlenerek karşı çıktığından dergahı ilahiden kovulmuştu. Allahtan müsaade istedi insanları istikametten alıkoymak için. Allah’ta müsaade etti. Ta ki inanlar ve isyan edenler meydana çıksın. Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki:


“İblis dedi ki; beni azdırmana karşılık  mutlaka bende yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım ancak içlerinde ihlaslı kulların müstesna”(Hicr,39-40)


İlk önce  baba İbrahim’e sokuldu: “Bu çocuğu nasıl keseceksin buna kıyılır mı, Sen babasın bunu nasıl yapıyorsun?”


İbrahim aleyhisselam tek kelimeyle kararlığını ifadede etti:

“Allah emrettiği için keseceğim.”


Bundan ümidini kesen şeytan Hacer validemize geldi.

“Nasıl oturuyorsun İbrahim oğlunu kesmeye götürdü.”  

Hacer validemiz:

“Nasıl olur bir baba oğlunu keser mi?” dediğinde şeytan:


“Güya Allah’ın emrini yerine getirecekmiş.” diye cevap verdi.


Evet,  Bir anne evladına hitap ederken , “sana kurban olurum canımdan aziz bildiğim çiğerparem, yavrum, sana gelecek sıkıntı bana gelsin” der. Evladın ayağına diken batsa onu ilk önce anne hisseder. Fakat kulluk;  kurban olduğunu da Rabbin uğruna kurban etmektir. Bunu şöyle ifade ederek şeytana tepki gösterir Hacer validemiz.


“Nebiler batıl ile emrolunmazlar.  Ruhum Allah’ın uğruna feda olsun. Oğlum Allah’ın uğruna feda olsun.”


Şeytan bu cevap karşısında iyice ümitsizliğe düşer. Ancak yine de boş durmaz, İsmail aleyhisselamın yanına gelerek, son bir ümitle, onu da kandırmaya çalışır: 

“Sen gülüp oynuyorsun halbuki baban seni bıçakla kesecek, zannediyor ki bunu Allah emretmiş”.


İsmail aleyhisselam:

“İşittim ve rabbimin emrine itaat ettim” deyince şeytan ısrarla kandırmak için konuşmasına devam eder. İsmail aleyhisselam yerden bir taş alıp şeytana atar. Şeytan perişan bir vaziyette oradan uzaklaşır. Bunun için hac mevsiminde Mina da şeytan taşlamak vaciptir. Bu İsmail’in bir sünnetidir.


Şeytan taşlama mahalline gelindiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna durumu anlatmaya karar veriyor.


Ayette bu şöyle anlatılır: 

“Ben rüyamda görüyorum ki, seni boğazlıyorum. Artık bak ne düşünürsün”(çocuk ona şöyle) dedi:


 “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap,  inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Ta ki bu surette ikisi de ,(baba-oğul, Allah’ın emrine) teslim  oldular. İbrahim çocuğu yanı üzerine yıktı bizde ona şöyle nida ettik:


   “Ey İbrahim, gerçekten rüyana sadakat gösterdin,  şüphesiz ki biz güzel ameller işleyenleri  işte böyle mükafatlandırırız.  Muhakkak ki bu açık bir imtihandı.  (Oğlunu kesmeye karşılık)  ona büyük bir kurbanlık (semiz koç)  fidye verdik( saffat süresi 99-107)


Koçu getiren Cebrail aleyhisselam :

“Allahü Ekber, Allahü Ekber”derken.


Hz. İbrahim de:

“Lailahe illallahü vallahü Ekber” der.

Hz. İsmail de:

Ekberü velillahül hamt diyerek tamamlıyor tekbirlerini. Bizde bu şekilde onlara uyarak tekbirlerle kurbanımızı kesiyoruz.

Kim Cömert 

      Rivayet edildiğine göre İsmail aleyhisselam ile oğlu arasında şöyle bir konuşma geçer: 


   İsmail aleyhisselam:

   “Baba sen mi cömertsin ben mi?”  

  

  İbrahim aleyhisselam:

  “Ben daha cömerdim, zira oğluma kıymaktayım; sen bir defa ölür, kurtuluşa erersin ancak ben, seni her hatırladığım da adeta ta tekrar tekrar ıstırap duyarım.” 


   İsmail aleyhisselam:

  “Ey babacığım! Ben cömerdim zira senin iki tane oğlun var,  kalan oğlunla avuna bilirsin, zira benim ikinci bir canım yok ki onunla yaşayayım.  


  Allah ise:

  “Ben ikinizden de cömerdim, zira oğlunu sana bağışladım, onun yerine şu gönderdiğim koçu kurban ettiniz.” meleklere dönerek te:


“Ey meleklerim, biz Ademi yaratınca sizler “bunlar fesat çıkarırlar.  Bizler sana bağlıyız” demiştiniz.  İşte şu baba ve oğulun durumuna bakınız”  buyurarak teslimiyetin zirvesini  gösterir.

İnsan yokluktan bu dünyaya geldi, varlık sahibi kılındı. Her şey emrine verildi ancak gel gör ki emanet olarak verilen her şeyi kendisinin zannetti. Sıktı elini, tuttu bırakması gerekeni, verenin isteklerine kulaklarını tıkadı. Sahip olduğunda bir şeylere, sevindiği halde elinden çıktığında üzüldü ve isyanlara düştü.


Evet,  imtihan için bize verilen her şeyden vazgeçmeden Yaradan’a ulaşılmaz. Kalbinde Allah’ın sevgisinden gayrı sevgiler varsa o, Rabbinle senin aranda engeldir. Baba İbrahim gibi en sevdiğini; İsmail’ini sunacaksın, İsmail gibi boğazını uzatacaksın kes diye. kendisine  bu kadar yaklaşan  kulunun boğazının kesilmesine  razı olur mu Allah. 


Allah bir ayetinde: “Kim ihsanda bulunan biri olarak yüzünü Allaha teslim ederse, gerçekten o, kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allaha varır”(Lokman,22) buyuruyor.


“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda güzel örnek vardır…”(mümtehine,4)

Söz Verdiniz, Sözünüzü Yerine Getirin, Şeytanı Taşlayın

Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”(Nahl,91)


Ahde vefa, verilen sözü tutmak, yapılan sözleşmeye uymaktır. Mümin her şeyden önce Allah’a verdiği sözü yerine getirmek mecburiyetindedir. Allah’a itaat ve ibadet etmeyen bir insandan başkalarının hakkına hukukuna riayet etmesi beklenemez.

Bir düşünelim!  Söz verdik kalu belada. Kelime-i şehadet teslimiyetin nişanıdır; ödemeye hazır olduğumuz, imzaladığımız senet, sözleşmedir. Büluğ çağı sözlerimizi yerine getirmenin zamanıdır. Ahde vefa göstermek gerekir. Allah bizi kuranı mübiniyle her an uyarıyor. Acaba İbrahimce bir tavır sergileyebiliyor, önümüze çıkan imtihanları, engelleri teker teker aşabiliyor muyuz?  Peygamberimiz: “Namaz her müttakinin  kurbanıdır.”(müsnet,1,181) buyuruyor ya. O zaman,  Namazla elinizin tersiyle benliğinizi, rükünuzla kibrinizi kurban ederken, secdeyle size ait her şeyi Rabbinizin kapısına dökerek Allah’a yaklaşmış olduğunuz halde namaz kılmayı ertelediğinizde bunun içinde şeytanın bir oyunu var diye hiç düşündünüz mü? Mala mülke olan sevdanız, ihtirasınız,  sizin hakkınız olmayan fakirin hakkını dahi yerine ulaştırmaya engel olurken, şeytan ihtiras kılıcıyla sizi alt etmiş olmasın. Fakir  fukarayı  görüp gözetirken, yetimin hakkını öderken dikkat edin şeytan  sizin de karşınıza çıkmasın. Kardeşlerinize karşı beslediğiniz kin ve nefreti Allah ile aranızda perde olarak çektiğinde bu şeytanın aldatmacasıdır deyip hiç taşladınız mı onu? Kendin için istediğini kardeşin için istemiyorsan insanlar senin yanında kendilerini güvende hissedemiyorsa düşünmek gerek şeytan hangi mevziden size bir  saldırıda bulundu da ona mukavemet gösteremediniz.  Aklınızı, nefsinizi kurban ettiniz mi? Kalbinizde Allahtan gayrı sevgilerinizle Allah’a olan sevginiz arasındaki fark sizi kurtaracak mı? İbrahim aleyhisselam evladını kurban ederken elinin titremesi bile Allah’a olan sevgisini bulandırmışken. 

Kaç Türlü Kurban Var

İrfan sahipleri kurbanla ilgili şöyle der:

Kurban vardır saadet  ve kurbanı-ı kabuldür, kabilin kestiği kurban gibi. Kurban vardır şekavettir, Habil’in kurbanı gibi,  Habil’in bir sürü koyunları vardı, en iyisini kesti ancak kabul görmedi. Kurban vardır, Abdullmuttalib’in, oğlu nur Muhammed’in babası, Abdullah için kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki bunun adı peygamberin ümmeti için kestiği şefkat kurbanıdır. Bir kurbanda vardır ki fazilet ve menfaat kurbanıdır, bu,  hacıların ve umre yapanların kestiği kurbandır.  Bir kurbanda vardır ki muhabbet ve rahmet kurbanıdır. Bu, ümmetin kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki sebebi kuvvetli sevmektir, Kurban edecekleri bir hayvan bulamadıklarında şiddetli üzüntüden kendi canlarını kurban etmek isterler böyleleri. Bir çeşit kurbanda vardır ki, nefislerini Allah tealanın yolunda yok etmiş seçkinlerin kurbanıdır bunlar, “ölmeden önce ölünüz” emri gereği nefsi emmarelerini Allah için yok etmişler, mutmain bir nefise kavuşmuşlardır.

Hayat, Bir Arayış ve Hicrettir.

Hayat bir yönüyle de sefa ile merve arasında, emanet bilinciyle,  evlada belki eşe dosta hatta  bütün insanlığa abı hayat olmak  için, Hacer validemiz ihlasıyla koşmaktır; işe koşmaktır, aşa koşmaktır. Ayrıca  her şeye muhtaç bir çoğunun çırpınışıyla çölde de olsa Allah’ın lütfuna mazhar olmaktır. Bazen düşmanların karşısında tevekkülünüzün ve teslimiyetinizin denendiği bir zamanda onların sizi atmak için yaktıkları ateşler karşısında nice tekliflere rağmen  “söz söylemeye ne hacet, deyip yakanın ateş değil o ateşin sahibi olduğu bilinciyle,  ateşlerin serin ve selamet olduğuna şahit olmaktır.”


 Hayat bir hicrettir.  Hicret varlığın tohumunu hayat tarlasına terk edip ahirette bin bir başakla karşılık bulmaktır. Kavuşabilmek için terk edebilmek, yaklaşmak için kurban etmek,  bulmak için yitirmek, almak için vermek gerek. Terk ettiğinin büyüklüğü kadar kavuşacağın mükafat söz konusudur. Terk etmeyi başaramayanlar kavuşmanın hayaliyle yaşamaya mahkum olurlar.  Terkin İsmaillerin olursa ulaştığın makam halilüllah olur. Sebeplerin dize geldiği yakıcının yakmadığı kesicinin kesmediği ötelerin ötesinde seni koruyup kollayan gönlünde gerçek sevgili olur. 

Sözün Özü

Herkesin bir ismali var, sizin İsmailiniz nedir? İsmailleriniz isteniyor sizden. Yani makam mevkiniz, belki şanınız şöhretiniz, nefsi istekleriniz, şehvetleriniz, rahat ve lüks hayatınız, malınız mülkünüz, paranız pulunuz sizler için fitne sebebi  olan evladı iyaliniz isteniyor. Rahata zevke düşkünlüğünüzü, belki zorlu ve meşakkatli bir o kadar onurlu bir yaşama kurban etmeniz isteniyor. Zaman sermayesinden yatırım yapmanız  isteniyor, rıza-i, ilahi uğrunda.  Emri bil maruf nehyi anil münker yapmak için zorluklara göğüs germeniz sabır ve sebat sahibi olmanız isteniyor.  İbrahim’i bir duruşunuz, ismaili bir teslimiyetiniz olmadığı müddetçe asla cennetten gönderilen  koçlarınız fidyeniz olmayacak.  Kestiğiniz kurbanla elinize etten başka bir şey geçmeyecek. Kıldığınız namazlar sizi fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymayacak. Belki paçavra gibi yüzünüze çarpılacak.  Tuttuğunuz oruçla aç ve susuz kalacaksınız. O oruç size, şükrü, zikri öğretmeyecek; kötülüklere kalkan olmayacak. Hac ibadetiyle arınamayacaksınız.  Minada  attığınız taşlarla  şeytanlar yanınızdan uzaklaşmayacak,  Arafatta kestiğiniz kurbanla da  Allahla aranızdaki uzaklığı kapatamayacaksınız.  Ceza olarak kestiğiniz kurbanla hata ve kusurlarınızı telafi edemeyeceksiniz. Zekatla malınızı temizlemeyeceksiniz. Allah benim vekilimdir demediğiniz sürece  nemrutlarınızın yaktığı  ateşler  sizin için serin ve selamet olmayacak.  


    Belirli vakitlerde belirli şartları taşıyan hayvanlarınızı usulünce kesmek için yere yatırdığınızda Cebrail’in tekbirine eşlik edin. İsmail’in teslimiyetini düşünün İbrahim gibi bir babanın taklidini yaparak, şu anda yerdeki evladımda olsa Allah için kesmeye hazırım deyiverin.  Ayetin bizlere öğrettiği gibi:  “Şüphesiz benim namazım, ibadetim(kurbanım) hayatım ve ölümüm, Allemlerin Rabbi olan Allah içindir”(Enam,62) diyerek samimiyet ve ihlasınızı, kurban kesmedeki niyet ve gayenizi teyit edin. Her an her şeyinizi öyle feda etmeye razı olun ki o anda canınız, evladınız istense “ben ona da varım”  diyebilesiniz. 


  Yüce Rabbimizin bir ayetiyle bitirelim:

“Onların (kurbanlarınızın) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat ona sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac, 37) buyuruyor.


Selam ve dua ile

 

Selamla Hayatı İnşa Etmek

e-Posta Yazdır PDF

 Allah’ın bir sıfatı olarak,  insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, afet hastalık, acizlik, ölüm, vb. şeylerden beri olan,  yarattıklarını afet ve belalardan kurtaran, zulmetmeyen, güven arayanları güvene erdiren anlamlarına gelen selam, İnsanların birbirleriyle karşılaştıklarında,”es-selamü aleyküm” veya  selamün aleyküm” diye birbirlerine dua etmelerine denir. Bu kullanımda selamın anlamı,  “selam sizin üzerinize olsun,  Allah, sizi her türlü kazadan, beladan muhafaza etsin; size sağlık, selamet, afiyet versin. Selamet içerisinde yaşayasınız.”   demektir.


Selam, Hz. Adem’den beri var olan bir iletişim aracıdır. Bu hususta Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyuruyor:


“Allah Teala Hz. Adem’i yarattığı vakit: “Git şu oturan meleklere selam ver,  selamını nasıl karşılayacaklarını dinle, zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Adem:”Esselamü aleyküm” dedi. Meleklerde: “Esselamü eleyke verahmetüllah’i” diye mukabelede bulundular. Rahmetüllahi kelimesini ziyade ettiler.” (Riyazu’s Salihin c. 2;s. 227)


Yüce Rabbimiz bir ayeti kerimede de selam ile ilgili bizlere şöyle emir buyuruyor: 


“Bir selam ile selamlandığınız zaman,  sizde ondan daha güzeli ile selamlayın, yahut aynı ile karşılık verin, şüphesiz Allah,  her şeyin hesabını arayandır.” (Nisa,86)


Selamı, yürüyenin oturana,  binitlinin yayaya, küçüğün büyüye(yalnız alıştırmak maksadıyla büyük küçüğe verebilir, peygamberimiz çocuklara selam verir onların selamını menmuniyetle alırdı), azınlığın çoğunluğa vermesi gerekir, sünnete uygun olan budur. Ayrıca, hutbede, yüksek sesle kuran okurken, ders okuturken,  ezan ve kamet esnasında verilen selama cevap verilmez.  Tuvalet ve banyo gibi yerlerde bulunan kimselerle,  içki ve kumar gibi bir günahı işlemekte olan kimseye bu günahı işlediği esnada selam verilmesi uygun değildir. Bu çerçevede selam,  Müslümanın yerine getirmesi gereken çok önemli bir sünnet, almak ise farzdır. 


Yukarıdaki ayeti kerimede de belirtildiği gibi selam verildiğinde onu ziyadesiyle almamız gerekir, hiç olmazsa aynıyla mukabelede bulunmalıyız. Zira bu, Allah’ın bir emridir. Müslüman her şeyin en güzelini yapmayı hedef haline getirmeli, azimetle amel etmeli. Bu davranış hem kendisine mükâfat üstüne mükâfat kazandıracak hem de ibadet hususunda sağlam ve sarsılmaz bir irade elde etmesine vesile olacaktır. Allah, selam hususunda  insanın sorumluluğunun en asgarisini emrederken, daha güzeline dikkatleri çekerek insanları uyarmaktadır. Diyelim ki birisi bize “es-sselamü aleyküm” diye selam verdi;  biz onun selamına “ve aleykümselam verahmetüllahi ve berakatühü (Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun) diyerek mukabelede bulunmalıyız. Selam vermeyi sadaka olarak nitelendiren Allah Resülü verilen selama ziyadesiyle mukabelede  bulunulduğunda  söylenilen fazladan her söz için ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir.  


Selam  Haktır, Vermeli


İslam dini, insanlar arasındaki ilişkilerin sevgi, saygı temelleri üzerine bina edilmesine özen göstermiş, huzur ve mutluluğumuzun temini için, ahiret ve dünya saadetimizi sağlamak için bir birimize karşı yerine getirmemiz gereken bir çok görev ve sorumluluklar yüklemiştir.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu görev ve sorumluluklarımızın bir kısmını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:


“Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları beştir: Selam vermek ve selam almak, hastayı ziyaret etmek, cenaze ile yürümek,  davete icabet etmek,  aksırıp,”elham dülillah” diyene “yerhamükellah demek.” (et-Terhip ve’ Terğib,c.3; s,426)   Bu  ve bunun gibi daha bir çok  vazifelerimizin en  önemlilerinden biride  hiç şüphesiz, selamlaşmaktır. Çünkü selam, bütün müspet ilişkilerin başlangıcıdır. Selamsız bir ilişkinin sağlam bir zeminde devam etmesi mümkün değildir. Selam vermeden size yaklaşan insandan tedirgin olur, ondan kuşkulanırsınız.  Böyle insanların sözünde, sohbetinde bereket ve fayda da ümit edilmez. Selamla sözüne başlayan bir insana karşı düşünceleriniz daha olumludur. Selam, müminlerin birbirlerine karşı verdikleri dostluk ve güven teminatıdır. İslam’ın parolası ve şiarıdır. Dost düşman onunla ayırt edilir. Bu nedenle “selam kelamdan önce” Nebevi uyarısı müminlerin hayatında bir kural olarak kabul edilmelidir. 


Selam veren bir insan, benden sana zarar gelmez, bana güvenebilirsin, benim sana karşı beslediğim kin, nefret, düşmanlık ve haset söz konusu değil, seni Allah’a emanet ediyor, hayırlı olan şeyleri hakkında temenni ediyorum, selamet ve saadet diliyorum, demiş oluyor. İnsan ilk sözüyle böyle güven verir,  ayrılıp giderken de, selamı tekrarlayarak aynı güveni pekiştirirse güzellik üstüne güzellik, teminat üstüne teminat vermiş olmaz mı? İlk ve son sözün “selam” olması ne güzel bir davranış değil mi?


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: 

“Biriniz bir meclise gelince selam versin, kalkmak isteyince de selam versin, birinci selam sonuncudan evla değildir. (ikisi de aynı ölçüde ehemniyettedir) (kütübi Sitte, c. 9;s.401)


Nice kırgınlıkların ve dargınlıkların, düşmanlıkların yok olmasına vesile olan selam, “gönül kapılarını” gir diye, başkalarına açmak demektir. Gönülden gönle kurunca köprüleri elbette ki gireni olacaktır; küs olan yaklaşacak, kin güden pişman olacaktır, düşmanlar; “Dostluk ne güzelmiş” görecektir.   Müslüman kardeşlerimizle üç günden fazla küs durmanın caiz olmadığını bildiren dinimiz, ilk selamla barışma teklifinde bulunanın kazanacağı müjdesini vermiştir. Biri, küslüğü bitirme, diğeri de ilk selam verme nedeniyle elde edilen kazançtır.


Selama Uygun Bir Hayata İhtiyacımız Var

  

Bugün kalabalıklar içerisinde insanlar yalnızlıkları yaşamaktadırlar. İnsanlar bir birlerine yabancılaşmış, tanıdıklar bile birbirlerini görmemezlikten geliyor.  Paylaşım azaldığından selamlaşma ya işlevsiz bir hale gelmiş ya da adetten ve gelenekten öteye geçememiş. Başka inanç ve kültürlerden ithal edilen good baay, günaydın, tünaydın, iyi günler, ne haber, her şey gönlünce olsun vb.  gibi sözler dinimizin emrettiği  selamın yerini tutmayacağı gibi, onun  içerisindeki bütün temenni ve duaları da ihtiva etmez. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarıyor, başkalarına benzemeyin ve  bu benzeme işeretle dahi olsa  yanlıştır, diye.  Maalesef başka inanç ve kültürlerin selamlarını içlerine sindiren, o kelimelerle selam vermeyi farklılık eddeden, medenilik zanneden, kendi “selamını” vermekten çekinen Müslümanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Öyle iletişim hataları yaşıyor, “selam verip borçlumu çıkayım” anlayışıyla selam  vermeyi yük görüyoruz ki, bir apartmanda oturan insanlar bile birbirlerinden habersiz hayat sürmek zorunda kalıyor;  Bir asansörde dahi bir birlerinin yüzlerine bakmayan  komşuların yalnızlığını bir düşünün.  Böyle insanlar bir çatı altında gününü geçirmenin ıstırabını çekmektedirler.  Sıla-i rahimin unutulduğu günümüzde akrabalar akrep olmuş. Dostların dostluğuna da güven kalmamış. Menfaatler, çıkarlar hep ön planda.  Kimse kimseye arkasını dönemiyor.  Sevgilerin kaynağı   Allah’a dayanmıyor.” Kardeşlik” sözlerimizi süslüyor sadece. En yakınınız olan kişilerden, güvendiğin insanlardan bile beklenmedik darbelere muhatap oluyorsunuz. Böyle bir güvensizlik hayatımızın her alanında bizleri tedirgin etmektedir. Burada çözüm tek kelimeyle: Selam vermek ve selama uygun bir hayat sürmektir, o zaman dünyamız cennete dönecektir inanın! 


Selam İmandandır


Selam, Müslümanların parolasıdır. Allah’ın ismiyle selam veren Müslümanlığını beyan etmektedir. Çünkü bizler insanların kalbinde olanı bilmeyiz, nasıl bir niyet taşıdığını anlamayız. Dolayısıyla hükümlerimiz ancak zahire göredir. 


Nitekim peygamber efendimiz(s.a.v) zamanında Süleyman oğullarından, yanında koyunu olan bir kişi sahabeden bir guruba selam verdiğinde sahabeler düşman olarak gördükleri bu adamın korkudan salam verdiğini düşündüklerinden öldürmüşlerdi. Bunun üzerine indirilen ayeti kerimeyle bunlar uyarılmış. “Sen mümin değilsin” denilmemesi gerektiği bildirilmiştir.


Selam sevgi kazandırır, sevgi Müslümanları bir binanın tuğlaları bir vücudun uzuvları gibi bir arada tutar. Herkes cenneti ister ancak cennet için imanın gereğini yerine getirmek gerek, iman ile amel çoğu zaman iç içedir. Birbirinden ayırmanız mümkün olmaz. Peygamberimiz sevmeyi iman olarak görüyor. O sevginin yolunun da selamlaşmaktan geçtiğini bildiriyor şu hadisi şerifiyle:

“Siz mümin olmadıkça cennete giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız taktirde sevişeceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız” (Müslim)


Selam, selamet ve saadet kapılarını her iki tarafa açan, gönüller tarlasına saadet semasından nice rahmetler saçan, çölleşmiş, kurak gönülleri yeşerten, kin, nefret, haset gibi hastalıklara merhem olan bir dermandır aynı zamanda.


Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadisinde         buyuruyor ki:


“Ey insanlar selamı yayınız, yemek yediriniz, akrabaları ziyaret ediniz, insanlar uykuda iken namaz kılınız, selametle cennete giriniz. (Riyaz’s Salihin,c.2 ;s. 228)


Sahabeler her fırsatta birbirlerine selam verir selamın yayılması hususunda elinden gelen gayreti gösterirlerdi. Çünkü onlar, selamın birlik ve beraberliğin inşası adına, muhabbet ve ülfetin gerçekleşmesi hususunda ne kadar önemli bir yere  sahip olduğunu yakinen biliyorlardı. Öyle ki çarşıya sırf selam vermek ve selam almak için çıkanlar dahi vardı. Peygambere  bağlılığıyla tanınmış olan Abdullah b. Ömer bunlardan biriydi. Tufeyl b. Ubeyd bin Ka’b (r.a) anlatıyor, diyor ki:


Abdullah b. Ömer’e gelir onunla beraber çarşıya çıkardım. Biz çarşıya çıkınca Abdullah ,  bütün satıcıların yanından geçer onlara selam verirdi. Günün birinde yine Abdullah yanıma geldi. Beraber çarşıya gitmemi istedi. Ben kendisine:

“Çarşıda ne yapacaksın alış veriş işlerine vakıf değilsin. Eşyanın fiyatını sormaz ve pazarlığa girmezsin Pazar yerlerinde oturmazsın.  Bana şu cevabı verdi”:


“Biz pazara başka bir şey için değil selam vermek için çıkıyoruz.”


Müslümanın Bir Günü


Mümin ailesine selam vererek,  besleme çekerek evinden çıkar. Her karşılaştığı insana selam verir. Ya da verilen selamı alır;  işinde, alışverişinde, yolda yürürken  otobüse binerken;  insanlarla her ilişki öncesinde… Bu böyle gün boyu devam eder gider. Hele birisinin evine girerken adaba ve edebe dikkat etmeli, başkaların mahremiyetine özen göstermeliyiz.   Bu hususta Allah bizi uyarıyor. “Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere girdiğinizi fark edip, (izin alıp) ev halkına selam vermedikçe girmeyin bu sizin için daha iyidir” (Nur,27) bu vesileyle  insanların size karşı sevgi ve muhabbeti artar. Karşılıksız bir sevgi kazanmış olursunuz.  Kısaca gün boyu dua alır ve başkalarına selam ve esenlik dileyerek dua etmiş oluruz.   İnsanların birbirleri hakkında samimi bir şekilde yaptıkları duayı Allah’ın reddetmeyeceğini düşündüğümüzde selamın önemini daha iyi anlıyoruz.   Öyleyse tanıdığımız ve tanımadığımız her karşılaştığımız insandan  hatta  ahirete göçenlerden bile  Allah’ın selamını esirgememeliyiz. Peygamberimiz Medine kabristanına( baki’e) gittiğinde:


“Selam size ey müminler diyarı! Size yarın verileceği vaad edilen şey verilmiştir. Sizler bekletilmektesiniz, inşaallah bizde size katılacağız. Allah’ım bakide yatanlara merhamet et” (Müslim) diye selam vermesi,  biz müminlere, ahirete göçenleri de unutmamamız gerektiğini öğretmiştir.


Peygamberimiz sadece tanıdıklara selam vermeyi ise  kıyametin alametlerinden saymış, insanların en cimrisinin selam vermeyen olduğunu bildirmiştir.  Onun için değil midir ki vurup yanından geçen, selam vermeyen insanlara “selamsız sabahsız nereye böyle” diye tepki gösterilir. Kin ve nefret güdülen insan dahi vermişse selamı, selam Allah’ın selamı diye alınır. Selam hususunda cimrilik edene Allah’ın selamını mı esirgiyorsun diye uyarılır. Selamda başkaları da unutulmaz onlara da selamlar gönderilir. Selamı iletecek olan insan onu bir emanet titizliğiyle yerine ulaştırmaya özen gösterir; üzerimde kalmasın, diye iletir. Evet, selam emanettir selam vermek cömertliktir. Selam vermek ibadettir. Selam vermek tevazudur. Selam vermek amellerin en hayırlılarındandır. Bu hususta Kainatın efendisi:  Bir sahabenin “ İslam’ın hangi ameli daha hayırlıdır.“ diye sorduğunda: “Yemek yedirmekliğin,  tanıdığın tanımadığın herkese selam vermekliğindir.” diye uyarmadı  mı?  Tanıdıklarımıza verilen selam, sevgi ve muhabbetimizin artmasına, tanımadığımıza verilen selam ise tanışıp kaynaşmamıza vesiledir. Yine peygamberimiz. “Aranızda selamı yayınız” diye buyuruyor, malumünüz.  Selamda hiç kimseye farklı muamele de bulunmak asla bir mümine  yakışmaz. Köylüsü efendisi yaşlısı genci, ağası paşası, amiri memuru, zengini fakiri,  bunda müsavidir.

İbadetlerimiz de hep selam ve dua eksenlidir.  Günde beş defa Rabbimizin huzuruna namaza duruyoruz.  Namazda malümünüz tahiyyatı okuruz. baştan sonuna kadar duadır bu; selamlarla doludur. Burada Peygamber Allaha selam veriyor, Allah, peygamberine selam veriyor, peygamber  ümmetine selam veriyor.  Melekler şehadet ediyor bu duruma . Namazdan çıkarken; dualarla dolu bir namazı bitirirken, yine selamlarla çıkmıyor muyuz, sağımızda, solumuzda bulunan kardeşlerimizi ve melekleri niyet ederek.  Allah ve melekleri Peygambere selam verirken onun ismi anıldığı zaman ona salat ve selam vermek bizim üzerimize vacip değil mi? Salavatlarla her dem hayatımızı süslüyoruz. Kazançlı bir günün sonunda evimizden içeri girerken,  selamla çıktığımız eve, selamla giriyoruz. Heybemiz dolu, evi bereketle dolduracak bir selamla… Hz Enes anlatıyor: peygamberimiz buyuruyor ki:


“Ey oğulcuğum, ailene girdiğin zaman selam ver ki selamın,  hem senin üzerine  hem de aile halkına bereket olsun” (Kütübi Sitte, c. 9; s. 402)


İslam’ın Şiarı Selam


Cennetin bir ismi de “Darü’s Selam’dır( Barış ve esenlik yurdu)dur.  Allah kullarını, O’nun Peygamberi, ümmetini bu güzel yurda çağırmaktadır.


“Onlar (müminler) için  Rableri katında,  selam yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostlarıdır.”(En’am ,127)   Mümin Allah’a inanan kişi demektir.  Başkalarına güven veren kimse demek olan mümin, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Bu güven sadece sözde değil bütün davranışlarda kendisini göstermeli. Benden sana zarar gelmez teminatının altını doldurmalıyız. Selamet ve esenlik dileklerine uygun hareket etmeliyiz. Kardeşlerimize dua ederken; Allah’ın selamını verirken, onların hemen aleyhine davranışlarda bulunmamalıyız. Selam vermeyi ve almayı ibadet şuuruyla yerine getirmeliyiz.  Sözümüzle eylemimiz birbirine uymadığından verdiğimiz selam, ihlas ve samimiyet içerisinde yapılan bir dua olmaz. Halbuki ibadetlerde ihlas o ibadetin fayda sağlamasının yegane şartıdır. Yani kısacası selam madem bir güven teminatıdır,  o teminatın hayatımızda karşılığı olmalı,  onun altını doldurmalıyız.


“Es- selam” kelimesi  “İslam” gibi kurtuluşa erme,  teslim olma barış yapma manasında s-l-m kökünden geldiğini düşündüğümüzde  “Müslüman” sıfatına layık olan insanın adeta selam ve esenliğin hem tebliğcisi hem de uygulayıcısı olarak kendini göstermesi gerekir.  Barış insanı olan, herkesin iyiliğini isteyen, kimseye kalbinde kötülük beslemeyen Müslüman, başkalarının hata ve kusurlarını da örter.  Yardıma muhtaç olana, imdat dileyene, eman bekleyene de ilgi ve alakasız ve duyarsız kalmaz. Hoşgörü onun güzelliği, bütün mahlukata olan sevgi, onun en belirgin özelliğidir. Kendine karşı işlenen hata ve kusurları bir peygamber müntesibi olarak hemen unutuverir.  Müslüman, kötülüğün değil, iyiliğin uygulayıcısıdır.  Birleştirici, yapıcı ve onarıcı olan Müslüman, başkalarının menfaatini her şeyden ali görür. Komşusuyla sulh içerisindedir. Ailesinin  hukukunu gözetir. Anne babasına öf bile demez. Kimseyi aldatmaz. Müslüman kardeşleriyle birlik ve beraberlik içesinde olmanın huzur ve sükünetin  temeli olduğunu bilir. Tevazu sahibidir, kibir hastalığından kendini korur.  Yardım eder, yardım görür kimseye zulmetmez, kimseyi zulme teslim etmez. Özet olarak:


Müminin hayatı hep selam ve saadet temennileriyle doludur.  Böyle bir hayatın neticesi, selam yurdu cennetle müşerref olmaktır, orada müminler birbirlerini selamlar, melekler cennetlikleri selamlar  bir ismi de selam olan Allah, rızasına erenleri  selamlar ve  Cemalüllahla müşerref kılar.


Allah, dünyasını  selam ve saadet yurdu olarak yaşayan, ahireti barış  ve esenlik olan kullarından eylesin. (Amin)  

 

Ramazanı Kuşanmak

e-Posta Yazdır PDF

Yine Ramazan bütün güzelliği ve bereketiyle üzerimizi bir rahmet sarmalı gibi kapladı. Hamdolsun Rabbimize.  Peygamberimiz (s.a.v.)’in duası bizler içinde kabul oldu adeta. Üç aylar başladığında “Allah’ım Recep ve Şaban ayını hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazana kavuştur.” diye dua ederdi Allah Resulü.  Gerçi Ramazan hazırlığı ta Recep ayından başlamıştı. Oralardaki ihmalkârlıklarımız bizi, inşallah on bir ayın sultanına mahcup etmez. Çünkü Peygamberimiz(s.a.v.)’in ifadesiyle, “Recep ekim ayı. Şaban bakım ayı, Ramazan ise mahsul ayıdır.”  Yine  “Recep Allah’ın ayı Şaban benim ayım Ramazan ümmetimin aydır” buyurmuştur yüce Resul.


Ekmeden biçme olmaz. Ancak gün içinde gün, zaman içinde zaman, mekân içinde mekân yaratmak Allah’a asla zor değildir. Bin aydan daha hayırlı olan, kur’ anla insanın buluştuğu mukaddes zaman dilimi olan,  bir ömrü içerisin de barındıran, Allah bize kadrini bilelim diye, kadir gecesini bahşetmedi mi? Onun değerini ve kıymetini hakkıyla bilmek zordur.  O gece melekler birçok iş için yeryüzüne iner de iner. O gece tanyeri ağarıncaya kadar esenliktir.( bknz.Kadir süresi)


“O öyle bir gecedir ki,  sabahında güneş parlak doğmaz”(Tirmizi, Savm,72) güneşin ziyası insanların zahiri yönünü aydınlatırken kadir gecesi batıni yönüne, iç dünyasına ışık tutmaktadır. Nasıl bir nur ki güneş dahi o ziya karşısında saygısından boyun bükmektedir. Çünkü O gün adeta gökler yere akmış, lahuti âlem yeryüzüyle buluşmuş, insan muhatap alınmış,  Allah, insanla konuşmuş. Hem de onun en güzel bir şekilde anlayacağı bir lisanla. Ufak bir mağara dünyanın aydınlığına talip olmuştu o gece. Bir meleğin bir insanı sıkarak oku demesi ne kadar derin mesajlar içermektedir bir düşünün! “Bilmem ben okumayı” dediği halde Fahri Kâinat efendisi, Cebrail’in ısrarı neyin nesiydi acaba. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye, okumanın nasıl olması gerektiğini vurgulaması bugün bülbül gibi şakıyan mukabele karilerine neler anlatmaktadır. “Kuranı okuyan, ancak okudukları gırtlaklarını aşmayan,(okuduklarına inanan, ancak onlarla amel etmeyen)”(Ahmet II,621) hazımsız, ihlassız, ispatsızlara neleri hatırlatmaktadır. Bakan, gören gözlere, işiten kulaklara, düşünen dimağlara nasıl bir yol göstermektedir?


Evet,  Rabbimiz ayeti kerimede buyurduğu gibi: “Ramazan ayı (öylesine faziletli bir aydır ki) insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın delilleri olarak kuran(bu ayda) indirildi”(Bakara,185) Bu nedenle Ramazan delildir, insanlara yol yordam gösterici burhandır. Ramazan ayı berekettir, ziyafettir, zerafettir. Ramazan ayı, ibadettir, mağfirettir. Ramazan ayı ruh ve nefis için, birey ve toplum için takvadır. Ramazan ayı, selamdır, esenliktir.  sükunettir, sekinettir.  Ramazan ayı kardeşliktir, yardımlaşma ve dayanışmadır.  Ramazan,  here şeyden önce kuran ayı, vahyin aydınlığıdır. Bu ayın girmesiyle adeta yeniden vahyin atmosferine girip, yeniden hırayı, ilk oku emri ilahisini hatırlamaya başladık. Cebrail aleyhi selam ilk vahyi Rasulüllah’a fısıldarken, bir kul olmanın duyarlığıyla, onu kulaklarımızda bizzat bizde, hissettik. Ancak, Hıra gibi bir dağın, Sevr gibi bir sığınağın koynundan Mekke’ye, hicaza baktığımız gibi günümüz dünyasına bakıp “ne olacak bu insanlığın hali” diye düşünebiliyor muyuz? 


Aynen bin dört yüz sene öncesinde olduğu gibi haksızlığın, zulmün, inkârın, isyanın, küfrün, cehaletin kiri ve pasıyla uğraşırken, mazlumların masumların, çaresizlerin iniltilerinin ıstırabını yaşarken,  hidayet rehberinin, kurtuluş reçetesinin insanlığa hayat bahşeden,  dirilten sesini soluğunu yeniden hisseder gibi oluyoruz Ramazanın bereketiyle. 


İlk önce okumaktan başlıyoruz kutlu vazifeye. Ancak ilk önce derdi okumak gerek, derdini bilemeyen derman bulabilir mi?  Bugün inanan, inancını yerine getirmediği için dertli, inanmayan, inanmadığı için dertli. Herkes dert küpü olmuş. Fakirin derdi başka, zenginin derdi daha başka. Hasta derdiyle  imtihan edilirde sağlıklı olan imtihan edilmez mi? O da imtihanda. Baba-ana dertli, bir dokunsan bin ah işitirsin. Evlat dertsiz mi sanırsın, oda dertli. Komşu dertli, bacı dertli, kardeş dertli.  Dert, dertli; bilinmemenin derdi içerisinde. Asrımız dert yumağı haline gelmiş; tapılan putların adı değişmiş, kimse taptığına put demiyor. Karşısında boyun bükülen şey bazen para pul, bazen makam mevki, bazen şan şöhret,  hırs, tamah olmuş.  Kuran,  bu mübarek ayda bütün dertlere derman olsun diye inmiştir. O bütün âlemlere uyarıcıdır. Müminler ve muttakiler için öğüttür. Kalplere şifa, dertlere dermandır. İnanmayan için hidayettir. Allah’ın en sağlam ipidir.  O bir zikirdir Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Kur’an okuyan Rabbiyle konuşmuştur. Müslümanlar, müminler ve muhlisler için şifadır o.  Rabbimizden şüphesi olmayan açık delildir. O kesin bir bilgidir.  Kısacası o bütün dertlilerin kurtuluş reçetesidir.


Ancak inkarı kabil olmayan bir gerçek vardır:  Bugün Hıra dağı yüklendiği davayı çoktan devretti nice dağların sırtına. Rasulüllah, ben size dininizi tamamladım, dedi. Şahit tuttu gökyüzündeki yıldızları. İnsanlığın sapıtmaması için iki şey bıraktığını buyurdu. Birincisi kuran, ikincisi sünnet. Kurtuluşun yolunu da gösterdi.   Bugün, uzletlerimiz uzun olmamalı, ancak verimli geçmeli. Yeniden kuran gelmeyecek, vahiy meleği kanatlarıyla okşamayacak.  Bu Ramazan da itikâflarımızın konusu birazda “insanlığın hali nece olacak” olsun.

Evet,  “Ey örtüsüne bürünen, kalk ta uyar!  Rabbini yücelt ve nefsini arındır…  İlk önce rabbinin emrini yakınlarından başlayarak anlat.” Emri ilahisi bizde de yankı buluyor mu? Bir düşünelim! Örtüsüne bürünen insanlığın bugün kalkmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Müslümanlar uzun zamandır uykuda. gafletin pençesine yakalanmış, kendini, kayıp ettiği kimliğini arıyor; vahyin ağırlığını hissedemiyor; kuranın,  ayet ayet, süre süre inişiyle aslında rahmet rahmet yağışının heyecanını duyamıyor.  Onun için, vahiy ve insanın vuslatı olan Ramazan,  yüzükoyun kapandığımız yerden yeniden doğrulmanın da fırsatıdır. Karanlıkların yerini aydınlığa terk etmesi ancak ona sımsıkı tutunmakla mümkündür. İlk önce o kuranı hayatımıza hâkim kılıp, sonra da evlerimize, sokağımıza, mahallemize memleketimize hatta bütün insanlığa onu anlatmalıyız. Yeryüzünün hilafeti gibi bir ağırlığın altında ezilmenin yerine onu taşıya bilmenin mesuliyetidir bu. Her şeyden,  Bunları yaparken isimlerimizin başımda el- emin sıfatı olmalı. Peygamberimiz bizi “Elinden ve dilinden başkalarının emniyette olduğu kimse” diye tanıtmıyor mu? Söylediklerimizle yaptıklarımız bir birine uyumlu olmalı. Ku’ran ahlakı, ahlakımız olmalı. Sadece onu okuyan değil, yaşayan; mukabele eden değil, onunla hayatımızı muhasebe eden olmalıyız. Aksi taktirde namaz kılsak ta oruç tutsakta yerimiz cehennem olur.(Allah muhafaza)     


Herkes bize güvenmeli derken inkâr eden dahi emniyetimizden şüphe etmemeli de demek istedik. Resulullah’ın Muhammed-ül emin(Güvenilir Muhammed) olduğunu kendisine inanmayanlar bile itiraf etmişlerdir.  Emri ilahi gereği, hakkı  yakınlarından başlayarak anlatması emredildiğinde Peygamberimiz(s.a.v.)’in, topladığı kalabalığa: “Şu dağın arkasında düşman var desem ne dersiniz bana inanır mısınız” dediği gibi diyemesek te, işimizde, gücümüzde doğru olmalıyız; aşımızın helal olmasına dikkat etmeliyiz; dünyaları önümüze serseler de doğruluktan ayrılmamalı, en yakınımızda olsa adaletten taviz vermemeliyiz. Dünyanın altında ezilen değil, dünyanın sırtında kul olmanın edasıyla gezinen olmalıyız. Peygamberden aldığımız bu kutlu davadan, bir elimize güneşi öteki alimize de ayı verseler asla vaz geçmemeliyiz.


Ramazan vahiy ayıdır dedik ya! Onun için Kur’an’ın okunması da başkadır bu ayda. Onu bu ayda daha bir aşk ve heyecanla, hem nefsimize hem neslimize okur, yaşayarak günahlarla kirlenen, paslanan kalplerimizi temizlemiş oluruz. “Kur’an’ı ezberleyip okuyan kişi,  vahiy melekleriyledir”(Buhari, Tefsir,Amese,1) müjdesiyle kuranı mukabele ederken  onu,  Cebrail’in okuduğunu düşünerek dinleriz bir peygamber edasıyla; biz okuruz Cebrail ve Rasulüllah dinler, Kur’an’ı indiren  Rabbimiz dinler, “Kullarım beni zikrediyor diye meleklerine gösterir. Onların yanında anar kendisini zikredenleri. “Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim sakın nankörlük etmeyin” buyurmuyor mu Rabbimiz?  Okurken kuran ayetlerini bazen kâh ümitleniriz, ümidin kucağında uyumamak için korku ayetleriyle irkiliriz. Ümit ve korku arasında mukabele okur, dinler, rahmet ikliminde gül olur gülistana döneriz. Her haluk karda kur’an’ı biz okurken aslında kuranın bizi okuduğuna şahit oluruz,  Orucu tutarken de orucun bizi tuttuğunu görürüz.


On bir ayın sultanı rahmetiyle kapımızın tokmağına dokunduğunda her yer bir sevinç ve huzur cümbüşüne döner,  Mukabelelerle, teravihlerle şenlenir camiler, evler; rahmetin esintileri tenlerimize kalplerimize dokunur.  Mahyalarla, kandillerle caminin etrafındaki çocuk cıvıltılarıyla ramazanı görmeyenlere adeta ilan edilir on bir ayın sultanının geldiği.  Bir hazırlıktır ki, özellikle iftara yakın zamanda insanların o tarafa bu tarafa koşuşturmaları neler oluyor caba diye heyecanlandırır herkesi.  Hoş geldin diye karşılayan, bittiğinde üzüntüsünü gözyaşlarıyla ifade eden duyarlı ve akıllı müminler kavuştukları rahmetin sevincini en doruk noktada yaşarlar Ramazan boyunca.  Geldiğine sevinmenin bile mükâfat olduğu bir aydır Ramazan. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“Ramazanın gelişine sevinen müminlerin cesedini Allah, cehenneme haram kılar.”


Ramazan ayında Yerde bin bir türlü hazırlık yapılır da ötelerin ötesinde hazırlık yapılmaz mı? Göklerde hazırdır, meleklerde. Her işin bir zamanı ve mevsimi var ya! Ekmenin de mevsimi var toplamanın da… Yağmurunda mevsimi var. Mevsim bahar,  bulutlar rahmet yüklü.  On bir ay su görmemiş çoraklaşmış gönüllerin mahzun bakışlarını bekliyor.  “Yok mu? bir şey isteyen, isteğini vereyim”( bknz. kalplerin keşfi, s. 686) nidasını duyup “ben varım” diye cevap verecek kulları bekliyor. Nefisin sınırsız pervasız isteklerini elinin tersiyle iten sabır, sebat kahramanlarını bekliyor. Allah’ın rahmeti geniştir ancak ramazanda o rahmete sınır çizmek mümkün değildir. Adeta cömert olan rabbim hazinesinin kapılarını sonuna kadar açmıştır bu ayda.   Bu müjdeyi kâinatın efendisi şu hadisi şerifte nede güzel özetleyerek veriyor.


“Ey insanlar!   Büyük bir ay sizi gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allah Teâlâ oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibadet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim ki bu ayda iyi bir amelle Allah’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz amel yerine getirirse diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.  Bu ay başkalarının derdine, sıkıntısına ortak olma ayıdır.  Bu ay kendisinde müminin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse,  bu onun günahlarının bağışlanmasına,  cehennem azabından kurtulmasına sebep olur.  Bu onun kendi mükâfatından hiçbir şey eksiltmeden bir oruç tutma sevabına daha nail olmasına sebep olur.” (Ebu Davut, Savm,55)  


Ramazanla adeta gökler ile yer birleşmiş, melekler insanın iyiliği için sefer ber olmuştur. “Ramazan ayı girdiğinde Allah Teâlâ arşı taşıyan meleklere,  tespihten ellerini çekip, Muhammet ümmetine ve müminlere istiğfarda bulunmalarını emreder.(Rumuz’ul Ehadis s.45), “Faziletine inanarak, mükafatını umarak Allah rızası için,  Ramazanın gecesini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları mağfiret olunur”(Riyazüssalihin, c,2;s.463) Her şey, inanan insanın lehine dönmüştür Ramazanda. Tüm dünya, Allah’ın arşının gölgesine girmiş, şeytan yalnız kalmış, nefis kaçacak yer bulma telaşında.  Cennet kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, amansız düşmanımız şeytanın zincire vurulduğu, nefsin ateşinin sabırla söndürüldüğü bir aydır Ramazan. Allah, bir kapıyı kapatırsa başka bir kapıyı açar, derler ya! Bugün bütün kapanan kapıların yerine rahmet, mağfiret, bereket, mükâfat kapıları açılmıştır. Bugün ihlaslı oruç tutanlara has olan cennetin Reyyan kapısı da açılmıştır. Adeta Bugün zincir ve prangalarımızdan kurtulma zamanı. Zincirlerini koparmış üzerimize gelen şehvet, iştah hırs, öfke, kin, nefret, kibir ve kıskançlıktan kurtulma zamanı. Bugün Ramazanlaşma, Ramazana sığınma Rabbe kulluğun hürriyetine kavuşma zamanıdır.


Yağdığında kiri, pası, tozu silip süpüren yağmura “ramza” demişlerdir araplar. Bir görüşe göre Ramazan ismi buradan gelmektedir.  Ramazanda insanın günahlarının kalpteki kirini pasını temizler. İnsanın bütün kötülüklerden nefsani ve şehevi arzulardan el etek çekmesine vesile olur. Bazıları da Ramazanı güneşin kavurucu sıcağından taşların yanmasını  “ramaz” kelimesinden türetilmiştir derler.  Böyle düşündüğümüzde de kulun bütün kötü arzularını yok eden eriten bir kor olur Ramazan.  Bazı pislikler nasıl ki yanmadan temizlenemezse, nefsin arzu ve pislikleri de Ramazanın kavurucu sıcağından geçmeden,  orucun sabır teknesinde pişmeden, nimetin şükür ve sabır terazisinden elenmeden temizlenmez.


İnsanın eline fırsat her zaman geçmeyebilir. Geçen Ramazanda aramızda olup ta bu ramazanda ölümün köprüsünde geçip, ahiret yurduna göçen nice insanlar var. Ancak ora, ya mükâfat yeri ya da pişmanlık yurdudur.  Yarın bizim ne olacağımız belli değil. Emanetimizin sahibi bizi, ne zaman huzuruna çağıracağını bilmiyoruz.  Öyle ise dem bu dem, zaman bu zamandır. Ümmetine çok düşkün bir  Peygamberimiz(s.a.v.)’in, Ramazana yetişip te değerlendirmeyen, fırsatı ellerinden kaçıranların durumuyla alakalı: “Günahlarını bağışlatmadan Ramazanı geçirmiş olanın burnu yerde sürtünsün” (Tirmizi, daavat,100) buyurması ne kadar düşündürücüdür. 

Oruç, Maddenin Manaya Yolculuğudur


Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik ilmik dokunmuş kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç.  Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır.  Oruçta sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin yollarında gezintiye çıkarsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini  sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Körelen hissiyatın benlik uykusundan yeniden uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız.  


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, nede şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz.  İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan kanınızdaki damarlarınızda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” derken... Rasülüllah (s.a.v.),  mideyle gönlün, maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı kurmuştur. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini tezkin etme olarak görmesidir, Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar,  azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yemek içmekten başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak vasıtadır.  Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meyledip, ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında gezintiye çıkmaktır. Ruhun yücelmesi ve asli yetini yakalamasıdır. Bu kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin katedilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur.   Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta.  Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


Orucun Mükâfatı Sınırsız Verilir


İnsanın iç dünyasındaki niyetin bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir.  Diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetine riya ve gösteriş karışamaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır.  Onun için orucun farklı bir yeri vardır, Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken bu ayda. Oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir”(Et-Terhip Vet Terğib,c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:  

“Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.”(Müslim, siyam,164; Tirmizi, savm,55)

Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır, sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek.  Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir.  Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır.  Nasıl ki ilmin başı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, asla haddini bilmez, varlığından büyük işlere kalkışır, çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak, oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Rivayet edildiğine göre:  

Cenabı Hak mahlûkatı yaratmadan evvel aklı yarattı. Akla buyurdu:

“Ey akıl! Bana dön.” akıl döndü. Sonra Allah Teâlâ “Sen kimsin ben kimim” diye sordu. Akıl:

“Sen halik, ben ise mahlûkum” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu:

“Ey akıl senden daha aziz ve şerefli bir şey halk etmedim.” 

 Sonra Cenab-ı Hak nefsi yarattı ve ona da aynı soruyu sordu.

“Ey nefis bana dön.” Dedi nefis hiç cevap vermedi. Sonra Allah ona şöyle buyurdu:

“Sen kimsin, ben kimim.” Nefis:

“Sen, sensin. Ben, benim.” Dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak nefsi cehenneme atıp, yüz sene azap etti.  Yüz seneden sonra nefsi zindandan çıkarıp aynı soruyu sordu. Nefis küstahça aynı cevabı verdi:

“Sen sensin, ben benim.” dedi

Bu sefer yüce Mevla Nefsi yüz sene açlık azabına tabi tuttu. Yüz seneden sonra azap bitince nefse sordu: 

“Ey nefis, sen kimsin ben kimim” diye sordu. Bu sefer pes eden,  Allah’ın büyüklüğünü, kadiri mutlak olduğunu inkâr edemeyeceğini anlayan Nefis:

“Ben kulum, sende benim Rabbimsin” dedi. İşte bundan sonra yüce Mevla ıslah edilmeyen nefsin terbiye, ruhun tezkiye edilmesi için orucu emir buyurdu.  

Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun.  Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.”(Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek… Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır,  nehiylerinden kaçınma hususunda sabır,  Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz.  Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez.  Her nimet elden çıkınca kıymeti bilinir.   Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün!  Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu anlar.  Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç.  İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla,  “Bana ne”  anlayışı yerini merhamete yardımlaşmaya terk eder

Oruçlunun Sevinç Anı                


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor.  Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda.  İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar.  Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir.  Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki.  Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç,  diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç.” (Müslim)  buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 

Evet, yemek vardır zehir olur, yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir.  Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. ”Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari,Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez.   İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 


İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz buyuruyor ki:


“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir? Bir düşünün!  Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark  sahur yapmaktır”(Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır”(Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir.    

Niye Oruç Tutulmalı ki?


Kulluğun tezahürü olan ibadetler ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmanı esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler,  insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.

     

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.”(Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir.    


Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın isbatı,  müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde.  Çünkü,  dost doğru kılınan, bir namaz  insanı o namazla Allahın murat ettiğin yere  ulaştırır.. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor...”(Ankebut,45)


Namazda  kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır.  Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


“Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”


Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peydah etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın,  takvan kadar yol alırsın. 

Yüce Rabbim buyuruyor ya:

“Onların(kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


Takva, korunmanın adeta can damarıdır. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya,  kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, bütün  kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh, bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler, her şeylerini korku ve ümit arasındaki bir denge üzerinde ayarlarlar, Rablerini severek ondan korkarlar. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder,  yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Rabbe akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak süretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç,  insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan, takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.

   

Yüce Allah’ta:

“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz”(Bakara,183) 


Oruç tutan bir insanın, o oruçtan gerçek manada fayda edebilmesi, ancak onun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. İnsan midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor. Yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir.   Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin.  Peygamber efendimiz buyuruyor ya:  “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) buyuruyor.  Bu, insanın  hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir.  “Kalkan savaşta  koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi”(İbni Mace,Savm,1)


Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513)  buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


Evet, Ramazan bütün yönleri ile bir mücadeledir. İştahınız kabardı yemekler karşısında helal olsa da, Allah müsaade etmiyor o şeyi yemenizi. Yemeyeceksiniz.  Kavurucu ve yakıcı sıcağın karşısında şarıl şarıl akan çeşmenin karşısında nefsinizi tutacaksınız. Dilinize bir söz geldi rengi ister gıybet ister yalan, ne olursa olsun yutkunup yutkunup ibadet halinde olduğunuzu düşünüp susacaksınız.  Eğer böyle yapmazsanız, yani  oruca değer vermezseniz. Allah ta size ve tuttuğunuz  oruca değer vermez.  Peygamberimiz buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez”(Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)

Sonuç Olarak


Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor?   Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik.  Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu?  Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimiz’e ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme  zamanıdır. Zaten Ramazan Bayramının öteki adı da “toplu iftar” anlamında  İdul- fıtr’dır.


 Erzurum’un manevi dinamiklerinden olan Alvarlı Efe hazretlerinin şu beyitleriyle, yazımı bitiriyorum:

   

Can bula cananını,

Bayram o bayram ola.


Kul bula sultanını, 

Bayram o bayram ola.


Hüznü keder def ola,

Dilde hicap ref ola,


Cümle günah af ola,

Bayram o bayram ola.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL