Abdullatif ACAR

Ramazanı Kuşanmak

e-Posta Yazdır PDF

Yine Ramazan bütün güzelliği ve bereketiyle üzerimizi bir rahmet sarmalı gibi kapladı. Hamdolsun Rabbimize.  Peygamberimiz (s.a.v.)’in duası bizler içinde kabul oldu adeta. Üç aylar başladığında “Allah’ım Recep ve Şaban ayını hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazana kavuştur.” diye dua ederdi Allah Resulü.  Gerçi Ramazan hazırlığı ta Recep ayından başlamıştı. Oralardaki ihmalkârlıklarımız bizi, inşallah on bir ayın sultanına mahcup etmez. Çünkü Peygamberimiz(s.a.v.)’in ifadesiyle, “Recep ekim ayı. Şaban bakım ayı, Ramazan ise mahsul ayıdır.”  Yine  “Recep Allah’ın ayı Şaban benim ayım Ramazan ümmetimin aydır” buyurmuştur yüce Resul.


Ekmeden biçme olmaz. Ancak gün içinde gün, zaman içinde zaman, mekân içinde mekân yaratmak Allah’a asla zor değildir. Bin aydan daha hayırlı olan, kur’ anla insanın buluştuğu mukaddes zaman dilimi olan,  bir ömrü içerisin de barındıran, Allah bize kadrini bilelim diye, kadir gecesini bahşetmedi mi? Onun değerini ve kıymetini hakkıyla bilmek zordur.  O gece melekler birçok iş için yeryüzüne iner de iner. O gece tanyeri ağarıncaya kadar esenliktir.( bknz.Kadir süresi)


“O öyle bir gecedir ki,  sabahında güneş parlak doğmaz”(Tirmizi, Savm,72) güneşin ziyası insanların zahiri yönünü aydınlatırken kadir gecesi batıni yönüne, iç dünyasına ışık tutmaktadır. Nasıl bir nur ki güneş dahi o ziya karşısında saygısından boyun bükmektedir. Çünkü O gün adeta gökler yere akmış, lahuti âlem yeryüzüyle buluşmuş, insan muhatap alınmış,  Allah, insanla konuşmuş. Hem de onun en güzel bir şekilde anlayacağı bir lisanla. Ufak bir mağara dünyanın aydınlığına talip olmuştu o gece. Bir meleğin bir insanı sıkarak oku demesi ne kadar derin mesajlar içermektedir bir düşünün! “Bilmem ben okumayı” dediği halde Fahri Kâinat efendisi, Cebrail’in ısrarı neyin nesiydi acaba. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye, okumanın nasıl olması gerektiğini vurgulaması bugün bülbül gibi şakıyan mukabele karilerine neler anlatmaktadır. “Kuranı okuyan, ancak okudukları gırtlaklarını aşmayan,(okuduklarına inanan, ancak onlarla amel etmeyen)”(Ahmet II,621) hazımsız, ihlassız, ispatsızlara neleri hatırlatmaktadır. Bakan, gören gözlere, işiten kulaklara, düşünen dimağlara nasıl bir yol göstermektedir?


Evet,  Rabbimiz ayeti kerimede buyurduğu gibi: “Ramazan ayı (öylesine faziletli bir aydır ki) insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın delilleri olarak kuran(bu ayda) indirildi”(Bakara,185) Bu nedenle Ramazan delildir, insanlara yol yordam gösterici burhandır. Ramazan ayı berekettir, ziyafettir, zerafettir. Ramazan ayı, ibadettir, mağfirettir. Ramazan ayı ruh ve nefis için, birey ve toplum için takvadır. Ramazan ayı, selamdır, esenliktir.  sükunettir, sekinettir.  Ramazan ayı kardeşliktir, yardımlaşma ve dayanışmadır.  Ramazan,  here şeyden önce kuran ayı, vahyin aydınlığıdır. Bu ayın girmesiyle adeta yeniden vahyin atmosferine girip, yeniden hırayı, ilk oku emri ilahisini hatırlamaya başladık. Cebrail aleyhi selam ilk vahyi Rasulüllah’a fısıldarken, bir kul olmanın duyarlığıyla, onu kulaklarımızda bizzat bizde, hissettik. Ancak, Hıra gibi bir dağın, Sevr gibi bir sığınağın koynundan Mekke’ye, hicaza baktığımız gibi günümüz dünyasına bakıp “ne olacak bu insanlığın hali” diye düşünebiliyor muyuz? 


Aynen bin dört yüz sene öncesinde olduğu gibi haksızlığın, zulmün, inkârın, isyanın, küfrün, cehaletin kiri ve pasıyla uğraşırken, mazlumların masumların, çaresizlerin iniltilerinin ıstırabını yaşarken,  hidayet rehberinin, kurtuluş reçetesinin insanlığa hayat bahşeden,  dirilten sesini soluğunu yeniden hisseder gibi oluyoruz Ramazanın bereketiyle. 


İlk önce okumaktan başlıyoruz kutlu vazifeye. Ancak ilk önce derdi okumak gerek, derdini bilemeyen derman bulabilir mi?  Bugün inanan, inancını yerine getirmediği için dertli, inanmayan, inanmadığı için dertli. Herkes dert küpü olmuş. Fakirin derdi başka, zenginin derdi daha başka. Hasta derdiyle  imtihan edilirde sağlıklı olan imtihan edilmez mi? O da imtihanda. Baba-ana dertli, bir dokunsan bin ah işitirsin. Evlat dertsiz mi sanırsın, oda dertli. Komşu dertli, bacı dertli, kardeş dertli.  Dert, dertli; bilinmemenin derdi içerisinde. Asrımız dert yumağı haline gelmiş; tapılan putların adı değişmiş, kimse taptığına put demiyor. Karşısında boyun bükülen şey bazen para pul, bazen makam mevki, bazen şan şöhret,  hırs, tamah olmuş.  Kuran,  bu mübarek ayda bütün dertlere derman olsun diye inmiştir. O bütün âlemlere uyarıcıdır. Müminler ve muttakiler için öğüttür. Kalplere şifa, dertlere dermandır. İnanmayan için hidayettir. Allah’ın en sağlam ipidir.  O bir zikirdir Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Kur’an okuyan Rabbiyle konuşmuştur. Müslümanlar, müminler ve muhlisler için şifadır o.  Rabbimizden şüphesi olmayan açık delildir. O kesin bir bilgidir.  Kısacası o bütün dertlilerin kurtuluş reçetesidir.


Ancak inkarı kabil olmayan bir gerçek vardır:  Bugün Hıra dağı yüklendiği davayı çoktan devretti nice dağların sırtına. Rasulüllah, ben size dininizi tamamladım, dedi. Şahit tuttu gökyüzündeki yıldızları. İnsanlığın sapıtmaması için iki şey bıraktığını buyurdu. Birincisi kuran, ikincisi sünnet. Kurtuluşun yolunu da gösterdi.   Bugün, uzletlerimiz uzun olmamalı, ancak verimli geçmeli. Yeniden kuran gelmeyecek, vahiy meleği kanatlarıyla okşamayacak.  Bu Ramazan da itikâflarımızın konusu birazda “insanlığın hali nece olacak” olsun.

Evet,  “Ey örtüsüne bürünen, kalk ta uyar!  Rabbini yücelt ve nefsini arındır…  İlk önce rabbinin emrini yakınlarından başlayarak anlat.” Emri ilahisi bizde de yankı buluyor mu? Bir düşünelim! Örtüsüne bürünen insanlığın bugün kalkmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Müslümanlar uzun zamandır uykuda. gafletin pençesine yakalanmış, kendini, kayıp ettiği kimliğini arıyor; vahyin ağırlığını hissedemiyor; kuranın,  ayet ayet, süre süre inişiyle aslında rahmet rahmet yağışının heyecanını duyamıyor.  Onun için, vahiy ve insanın vuslatı olan Ramazan,  yüzükoyun kapandığımız yerden yeniden doğrulmanın da fırsatıdır. Karanlıkların yerini aydınlığa terk etmesi ancak ona sımsıkı tutunmakla mümkündür. İlk önce o kuranı hayatımıza hâkim kılıp, sonra da evlerimize, sokağımıza, mahallemize memleketimize hatta bütün insanlığa onu anlatmalıyız. Yeryüzünün hilafeti gibi bir ağırlığın altında ezilmenin yerine onu taşıya bilmenin mesuliyetidir bu. Her şeyden,  Bunları yaparken isimlerimizin başımda el- emin sıfatı olmalı. Peygamberimiz bizi “Elinden ve dilinden başkalarının emniyette olduğu kimse” diye tanıtmıyor mu? Söylediklerimizle yaptıklarımız bir birine uyumlu olmalı. Ku’ran ahlakı, ahlakımız olmalı. Sadece onu okuyan değil, yaşayan; mukabele eden değil, onunla hayatımızı muhasebe eden olmalıyız. Aksi taktirde namaz kılsak ta oruç tutsakta yerimiz cehennem olur.(Allah muhafaza)     


Herkes bize güvenmeli derken inkâr eden dahi emniyetimizden şüphe etmemeli de demek istedik. Resulullah’ın Muhammed-ül emin(Güvenilir Muhammed) olduğunu kendisine inanmayanlar bile itiraf etmişlerdir.  Emri ilahi gereği, hakkı  yakınlarından başlayarak anlatması emredildiğinde Peygamberimiz(s.a.v.)’in, topladığı kalabalığa: “Şu dağın arkasında düşman var desem ne dersiniz bana inanır mısınız” dediği gibi diyemesek te, işimizde, gücümüzde doğru olmalıyız; aşımızın helal olmasına dikkat etmeliyiz; dünyaları önümüze serseler de doğruluktan ayrılmamalı, en yakınımızda olsa adaletten taviz vermemeliyiz. Dünyanın altında ezilen değil, dünyanın sırtında kul olmanın edasıyla gezinen olmalıyız. Peygamberden aldığımız bu kutlu davadan, bir elimize güneşi öteki alimize de ayı verseler asla vaz geçmemeliyiz.


Ramazan vahiy ayıdır dedik ya! Onun için Kur’an’ın okunması da başkadır bu ayda. Onu bu ayda daha bir aşk ve heyecanla, hem nefsimize hem neslimize okur, yaşayarak günahlarla kirlenen, paslanan kalplerimizi temizlemiş oluruz. “Kur’an’ı ezberleyip okuyan kişi,  vahiy melekleriyledir”(Buhari, Tefsir,Amese,1) müjdesiyle kuranı mukabele ederken  onu,  Cebrail’in okuduğunu düşünerek dinleriz bir peygamber edasıyla; biz okuruz Cebrail ve Rasulüllah dinler, Kur’an’ı indiren  Rabbimiz dinler, “Kullarım beni zikrediyor diye meleklerine gösterir. Onların yanında anar kendisini zikredenleri. “Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim sakın nankörlük etmeyin” buyurmuyor mu Rabbimiz?  Okurken kuran ayetlerini bazen kâh ümitleniriz, ümidin kucağında uyumamak için korku ayetleriyle irkiliriz. Ümit ve korku arasında mukabele okur, dinler, rahmet ikliminde gül olur gülistana döneriz. Her haluk karda kur’an’ı biz okurken aslında kuranın bizi okuduğuna şahit oluruz,  Orucu tutarken de orucun bizi tuttuğunu görürüz.


On bir ayın sultanı rahmetiyle kapımızın tokmağına dokunduğunda her yer bir sevinç ve huzur cümbüşüne döner,  Mukabelelerle, teravihlerle şenlenir camiler, evler; rahmetin esintileri tenlerimize kalplerimize dokunur.  Mahyalarla, kandillerle caminin etrafındaki çocuk cıvıltılarıyla ramazanı görmeyenlere adeta ilan edilir on bir ayın sultanının geldiği.  Bir hazırlıktır ki, özellikle iftara yakın zamanda insanların o tarafa bu tarafa koşuşturmaları neler oluyor caba diye heyecanlandırır herkesi.  Hoş geldin diye karşılayan, bittiğinde üzüntüsünü gözyaşlarıyla ifade eden duyarlı ve akıllı müminler kavuştukları rahmetin sevincini en doruk noktada yaşarlar Ramazan boyunca.  Geldiğine sevinmenin bile mükâfat olduğu bir aydır Ramazan. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“Ramazanın gelişine sevinen müminlerin cesedini Allah, cehenneme haram kılar.”


Ramazan ayında Yerde bin bir türlü hazırlık yapılır da ötelerin ötesinde hazırlık yapılmaz mı? Göklerde hazırdır, meleklerde. Her işin bir zamanı ve mevsimi var ya! Ekmenin de mevsimi var toplamanın da… Yağmurunda mevsimi var. Mevsim bahar,  bulutlar rahmet yüklü.  On bir ay su görmemiş çoraklaşmış gönüllerin mahzun bakışlarını bekliyor.  “Yok mu? bir şey isteyen, isteğini vereyim”( bknz. kalplerin keşfi, s. 686) nidasını duyup “ben varım” diye cevap verecek kulları bekliyor. Nefisin sınırsız pervasız isteklerini elinin tersiyle iten sabır, sebat kahramanlarını bekliyor. Allah’ın rahmeti geniştir ancak ramazanda o rahmete sınır çizmek mümkün değildir. Adeta cömert olan rabbim hazinesinin kapılarını sonuna kadar açmıştır bu ayda.   Bu müjdeyi kâinatın efendisi şu hadisi şerifte nede güzel özetleyerek veriyor.


“Ey insanlar!   Büyük bir ay sizi gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allah Teâlâ oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibadet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim ki bu ayda iyi bir amelle Allah’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz amel yerine getirirse diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.  Bu ay başkalarının derdine, sıkıntısına ortak olma ayıdır.  Bu ay kendisinde müminin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse,  bu onun günahlarının bağışlanmasına,  cehennem azabından kurtulmasına sebep olur.  Bu onun kendi mükâfatından hiçbir şey eksiltmeden bir oruç tutma sevabına daha nail olmasına sebep olur.” (Ebu Davut, Savm,55)  


Ramazanla adeta gökler ile yer birleşmiş, melekler insanın iyiliği için sefer ber olmuştur. “Ramazan ayı girdiğinde Allah Teâlâ arşı taşıyan meleklere,  tespihten ellerini çekip, Muhammet ümmetine ve müminlere istiğfarda bulunmalarını emreder.(Rumuz’ul Ehadis s.45), “Faziletine inanarak, mükafatını umarak Allah rızası için,  Ramazanın gecesini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları mağfiret olunur”(Riyazüssalihin, c,2;s.463) Her şey, inanan insanın lehine dönmüştür Ramazanda. Tüm dünya, Allah’ın arşının gölgesine girmiş, şeytan yalnız kalmış, nefis kaçacak yer bulma telaşında.  Cennet kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, amansız düşmanımız şeytanın zincire vurulduğu, nefsin ateşinin sabırla söndürüldüğü bir aydır Ramazan. Allah, bir kapıyı kapatırsa başka bir kapıyı açar, derler ya! Bugün bütün kapanan kapıların yerine rahmet, mağfiret, bereket, mükâfat kapıları açılmıştır. Bugün ihlaslı oruç tutanlara has olan cennetin Reyyan kapısı da açılmıştır. Adeta Bugün zincir ve prangalarımızdan kurtulma zamanı. Zincirlerini koparmış üzerimize gelen şehvet, iştah hırs, öfke, kin, nefret, kibir ve kıskançlıktan kurtulma zamanı. Bugün Ramazanlaşma, Ramazana sığınma Rabbe kulluğun hürriyetine kavuşma zamanıdır.


Yağdığında kiri, pası, tozu silip süpüren yağmura “ramza” demişlerdir araplar. Bir görüşe göre Ramazan ismi buradan gelmektedir.  Ramazanda insanın günahlarının kalpteki kirini pasını temizler. İnsanın bütün kötülüklerden nefsani ve şehevi arzulardan el etek çekmesine vesile olur. Bazıları da Ramazanı güneşin kavurucu sıcağından taşların yanmasını  “ramaz” kelimesinden türetilmiştir derler.  Böyle düşündüğümüzde de kulun bütün kötü arzularını yok eden eriten bir kor olur Ramazan.  Bazı pislikler nasıl ki yanmadan temizlenemezse, nefsin arzu ve pislikleri de Ramazanın kavurucu sıcağından geçmeden,  orucun sabır teknesinde pişmeden, nimetin şükür ve sabır terazisinden elenmeden temizlenmez.


İnsanın eline fırsat her zaman geçmeyebilir. Geçen Ramazanda aramızda olup ta bu ramazanda ölümün köprüsünde geçip, ahiret yurduna göçen nice insanlar var. Ancak ora, ya mükâfat yeri ya da pişmanlık yurdudur.  Yarın bizim ne olacağımız belli değil. Emanetimizin sahibi bizi, ne zaman huzuruna çağıracağını bilmiyoruz.  Öyle ise dem bu dem, zaman bu zamandır. Ümmetine çok düşkün bir  Peygamberimiz(s.a.v.)’in, Ramazana yetişip te değerlendirmeyen, fırsatı ellerinden kaçıranların durumuyla alakalı: “Günahlarını bağışlatmadan Ramazanı geçirmiş olanın burnu yerde sürtünsün” (Tirmizi, daavat,100) buyurması ne kadar düşündürücüdür. 

Oruç, Maddenin Manaya Yolculuğudur


Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik ilmik dokunmuş kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç.  Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır.  Oruçta sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin yollarında gezintiye çıkarsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini  sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Körelen hissiyatın benlik uykusundan yeniden uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız.  


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, nede şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz.  İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan kanınızdaki damarlarınızda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” derken... Rasülüllah (s.a.v.),  mideyle gönlün, maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı kurmuştur. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini tezkin etme olarak görmesidir, Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar,  azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yemek içmekten başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak vasıtadır.  Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meyledip, ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında gezintiye çıkmaktır. Ruhun yücelmesi ve asli yetini yakalamasıdır. Bu kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin katedilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur.   Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta.  Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


Orucun Mükâfatı Sınırsız Verilir


İnsanın iç dünyasındaki niyetin bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir.  Diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetine riya ve gösteriş karışamaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır.  Onun için orucun farklı bir yeri vardır, Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken bu ayda. Oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir”(Et-Terhip Vet Terğib,c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:  

“Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.”(Müslim, siyam,164; Tirmizi, savm,55)

Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır, sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek.  Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir.  Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır.  Nasıl ki ilmin başı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, asla haddini bilmez, varlığından büyük işlere kalkışır, çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak, oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Rivayet edildiğine göre:  

Cenabı Hak mahlûkatı yaratmadan evvel aklı yarattı. Akla buyurdu:

“Ey akıl! Bana dön.” akıl döndü. Sonra Allah Teâlâ “Sen kimsin ben kimim” diye sordu. Akıl:

“Sen halik, ben ise mahlûkum” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu:

“Ey akıl senden daha aziz ve şerefli bir şey halk etmedim.” 

 Sonra Cenab-ı Hak nefsi yarattı ve ona da aynı soruyu sordu.

“Ey nefis bana dön.” Dedi nefis hiç cevap vermedi. Sonra Allah ona şöyle buyurdu:

“Sen kimsin, ben kimim.” Nefis:

“Sen, sensin. Ben, benim.” Dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak nefsi cehenneme atıp, yüz sene azap etti.  Yüz seneden sonra nefsi zindandan çıkarıp aynı soruyu sordu. Nefis küstahça aynı cevabı verdi:

“Sen sensin, ben benim.” dedi

Bu sefer yüce Mevla Nefsi yüz sene açlık azabına tabi tuttu. Yüz seneden sonra azap bitince nefse sordu: 

“Ey nefis, sen kimsin ben kimim” diye sordu. Bu sefer pes eden,  Allah’ın büyüklüğünü, kadiri mutlak olduğunu inkâr edemeyeceğini anlayan Nefis:

“Ben kulum, sende benim Rabbimsin” dedi. İşte bundan sonra yüce Mevla ıslah edilmeyen nefsin terbiye, ruhun tezkiye edilmesi için orucu emir buyurdu.  

Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun.  Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.”(Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek… Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır,  nehiylerinden kaçınma hususunda sabır,  Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz.  Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez.  Her nimet elden çıkınca kıymeti bilinir.   Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün!  Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu anlar.  Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç.  İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla,  “Bana ne”  anlayışı yerini merhamete yardımlaşmaya terk eder

Oruçlunun Sevinç Anı                


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor.  Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda.  İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar.  Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir.  Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki.  Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç,  diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç.” (Müslim)  buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 

Evet, yemek vardır zehir olur, yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir.  Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. ”Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari,Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez.   İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 


İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz buyuruyor ki:


“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir? Bir düşünün!  Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark  sahur yapmaktır”(Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır”(Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir.    

Niye Oruç Tutulmalı ki?


Kulluğun tezahürü olan ibadetler ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmanı esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler,  insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.

     

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.”(Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir.    


Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın isbatı,  müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde.  Çünkü,  dost doğru kılınan, bir namaz  insanı o namazla Allahın murat ettiğin yere  ulaştırır.. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor...”(Ankebut,45)


Namazda  kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır.  Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


“Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”


Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peydah etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın,  takvan kadar yol alırsın. 

Yüce Rabbim buyuruyor ya:

“Onların(kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


Takva, korunmanın adeta can damarıdır. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya,  kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, bütün  kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh, bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler, her şeylerini korku ve ümit arasındaki bir denge üzerinde ayarlarlar, Rablerini severek ondan korkarlar. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder,  yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Rabbe akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak süretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç,  insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan, takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.

   

Yüce Allah’ta:

“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz”(Bakara,183) 


Oruç tutan bir insanın, o oruçtan gerçek manada fayda edebilmesi, ancak onun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. İnsan midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor. Yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir.   Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin.  Peygamber efendimiz buyuruyor ya:  “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) buyuruyor.  Bu, insanın  hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir.  “Kalkan savaşta  koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi”(İbni Mace,Savm,1)


Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513)  buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


Evet, Ramazan bütün yönleri ile bir mücadeledir. İştahınız kabardı yemekler karşısında helal olsa da, Allah müsaade etmiyor o şeyi yemenizi. Yemeyeceksiniz.  Kavurucu ve yakıcı sıcağın karşısında şarıl şarıl akan çeşmenin karşısında nefsinizi tutacaksınız. Dilinize bir söz geldi rengi ister gıybet ister yalan, ne olursa olsun yutkunup yutkunup ibadet halinde olduğunuzu düşünüp susacaksınız.  Eğer böyle yapmazsanız, yani  oruca değer vermezseniz. Allah ta size ve tuttuğunuz  oruca değer vermez.  Peygamberimiz buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez”(Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)

Sonuç Olarak


Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor?   Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik.  Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu?  Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimiz’e ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme  zamanıdır. Zaten Ramazan Bayramının öteki adı da “toplu iftar” anlamında  İdul- fıtr’dır.


 Erzurum’un manevi dinamiklerinden olan Alvarlı Efe hazretlerinin şu beyitleriyle, yazımı bitiriyorum:

   

Can bula cananını,

Bayram o bayram ola.


Kul bula sultanını, 

Bayram o bayram ola.


Hüznü keder def ola,

Dilde hicap ref ola,


Cümle günah af ola,

Bayram o bayram ola.

 

İslam Güzellikler Dinidir…

e-Posta Yazdır PDF

S-l-m kökünden gelen İslam, barış, barışa girmek iç ve dış ile ilgili her türlü eksiklikten salim olmak, boyun eğmek, buyruğa uymak, doğrudan ayrılmamak Allah’ın hükmüne razı olmak anlamlarına gelmektedir. İslam, Allah’ın şefkat ve merhametinin yeryüzünde tecellisinin bir göstergesidir. İslam, insanlara huzur ve barış dolu bir hayatı sunmaktadır. Sevginin ve hoş görünün hâkim olduğu bir toplumu arzulayan Allah, din olarak seçtiği ve kabul ettiği İslam’ı sözlerin en güzeli diye nitelendirdiği kerim kitabıyla biz insanlara vaaz etmiştir. İnsanların hep birlikte barışa girmelerini, şeytanın tarafında olmamalarını emir buyurmuştur: “Ey insanlar hep birlikte barışa girin sakın şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır”(1)


İslam’da öncelikli olan barıştır. Savaş zorunlu durumlarda, en son başvurulabilecek bir yoldur. İlle de savaş olacaksa da bundaki gaye de Allah’ın dininin yaşanmasının önündeki engelleri kaldırmak, ila-i kelimetüllahı hakim kılmak, adaleti tesis edip zulme mani olmak, haksızlık ve hukuksuzluğun önüne geçmektir. Savaş baskı aracı asla değildir, dünyevi menfaat elde etmek hiç değildir. İslam, savaşın hukukunu da belirlemiştir; savaşta aşırı gidilmemesi emredilmiş,savaşa dahil olmayanlara, yaşlı, kadın ve çocuklara, çalışılanlara dokunulmamasını emretmiştir. Bu emri ilahi gereği, Allah’ın barış emrine uyan islam toplulukları, fethedilen yerlerdeki çeşitli inanç sahibi insanların haklarının korunmasına özen göstermiş, değerlerini yaşamalarına mani olmamışlar, hatta ibadetlerini kolayca yapabilecekleri ortamları kendileri için hazırlamışlardır. İslam, Eğer düşmanların bir haksızlığı olmuşsa da onu cezalandırmak yerine yine de affetmeyi tavsiye etmiştir, bu husustaki sabrın, en hayırlısı olduğu bildirilmiştir. İslam affetmeyi bir erdemlilik sayar. Affetmek büyük olmanın, insanları kazanmanın en etkili yöntemidir çünkü. Kinin, öfkenin, intikam alma duygularının hâkim olduğu bir insan, insanların İslam’ı sevmelerine değil, nefret etmelerine sebep olur. İslam zorlaştırmayı değil, kolaylaştırmayı, nefret ettirmeyi değil, sevdirmeyi tavsiye eder. İnsanların gönüllerine girmenin yolu, onları hak ve hakikatin etrafında birleştirmenin yöntemi budur. En güzel şeyler sevgi, saygı ve hoş görü temelleri üzerine bina edilir.


Bütün insani ilişkilerde hep yapıcı olmayı, barışçıl tutum sergilemeyi sevgi, saygı ve hoş görüyü esas alır İslam. Güzel sonuçlara ulaşa bilmek, mükâfata nail olmak ancak “Müslüman” ismine layık bir hayat sürmekle mümkündür. Onun için Müslümanlarının bir birleriyle üç günden fazla küs durmaları yasaklanmıştır. Küs, kırgın ve dargın olan insanların varlığı karşısında bir Müslümanın duyarsız kalmaması gerektiğini de emir buyurulmuştur, öyle ki bu barıştırma teşebbüsünü en efdal sadaka olarak nitelendirilmiştir, Peygamberimiz(s.a.v.).(2) “Kim bir insanın arasını düzeltirse Allah’ta o insanın işlerini düzeltir. O insanın her kelimesine bir köle azat etmiş gibi sevap verilir. Ve o kimse, geçmiş günahları bağışlanmış olarak döner.”(3)

İslam Affetmeyi İster


Cenabı hak, Hz. Yusuf’un kıssasını “kıssaların en güzeli” olarak nitelendirir. Sabrın güzel olanını tavsiye eder. Sabır insanı sultan eder, nice makam ve mevkilere çıkarır. Hz Yusuf’un sabrı onu, mısıra melik etti. Sabırsızlığı nedeniyle Züleyha’yı, zelil etti.


Kötülüğe kötülükle muamele her kişi işidir, kötülüğe iyilik ve güzellikle karşılık vermek ise Ahlakı en güzel olan kişinin işidir. “Bir kötülüğün karşılığı onun gibi bir kötülüktür. (ona denk bir cezadır) ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Çünkü Allah, zalimleri sevmez”(4) buyuruluyor. İslam, er olmayı, farklı olmayı, o farklılıkla insanlara ders vermeyi, bunu yaparken de rıza-i ilahiyi gözetmeyi ister. Hz. Yusuf’un kendisini kuyuya atan kardeşlerine hadi gidin serbestsiniz, ben sizi affettim, dediği gibi, peygamberimizin de aynı merhameti ve engin hoş görüyü göstererek, Mekke’yi fethinde müşriklere: “Serbestsiniz, size bir şey yapmayacağım” dediği gibi Taifte kendisine zulmü reva görenlerin helak olmasını istemediği, bunca zulüm ve haksızlık karşısında, beddua et, teklifi karşısında “ben rahmet peygamberiyim, lanet değil” diyerek bütün teklifleri geri çevirdiği gibi… Biz de; O ulu peygamberleri örnek alıp, Yusuf yüzlü, Yusuf özlü olmak, Hz. Muhammed(s.a.v.)’i bir ahlaka kavuşmak için, bizi haksızlıklarla zulümlerle hayatın derin kuyularına atan Müslüman kardeşlerimize, “hadi gidin serbestsiniz” demeli/diyebilmeliyiz. Güçsüz, kolu kanadı kırık bir duruma düştüğümüzde, çeşitli şekillerde haksızlıklara uğradığımızda, sonra Allah’ın yardımıyla güçlü duruma geldiğimizde, “Hadi gidin serbestsiniz” deme güç ve kuvvetinde ve iradesinde olmalıyız. Haksızlıkla, hileyle, yalanla, dolanla bizi alt ettiklerinde, zulmün kılıcını göstererek “Seni benim elimden kim kurtaracak” dediklerinde bir mazlumun intizarıyla “Allah” deyip, Allah’ın yardımı tecelli ettiğinde de, Allah’ın kılıcını nefis eline alması nedeniyle “Hadi kalkın ayağı, vurmaktan vazgeçtim, serbestsiniz” demeli/ diyebilmeliyiz.


Bu bir peygamberi ahlaktır. Hem, affetmek büyük olmanın yolu hem de insanları büyük etmenin yöntemidir. Bu, affetmeyi seven Allah’ın bir emri, onu uygulayan peygamberlerin asla ellerinden bırakmadığı bir sünnetidir.

Allah ayetinde “(Resulüm) sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir”(5) diye buyuruyor. Örneklerin en güzeli olan Rasulüllah(s.a.v.), hayatında her şeye rağmen, merhamet peygamberi gibi hareket etti asla kimseye şahsı için beddua etmedi, kin gütmedi, insanların kusurlarını affetti. Hz Aişe Vailedimiz, Peygamberimiz(s.a.v.)’in, kendisine yapılan kötülüklerle ilgili, intikam peşinde koşmadığını, bildirmiştir.


O Allah’ın Resulü(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Seninle ilişkiyi kesen kimse ile ilişkini sürdür, seni mahrum edene ver, sana zulmedeni bağışla.”(6) Güzele ve doğruya giden, insanı saadete ulaştıran yolun üzerinde engeller çok. Bu engeller bazen nefsimize şiddetle dokunur, bazen benliğin yamaçların da yol alırken sarp kayalıklarla rast getirir bizi. Bazen hedefi unutup “güzel” den gaflet edip ulaşacağımız / insanları ulaştıracağımız saadetin kokusunu taşıyan Allah’ın merhamet esintilerine karşı, duyarsız, hissiz ve anlayışsız bırakır. Elimizi, kolumuzu ve kanadımızı kırar. Ancak şunu unutmamalı; izzete ulaşmak, gerçek zilletten kurtulmak, İslam’ın güzelleriyle/ güzelliğiyle buluşmak için, dövene elsiz, sövene dilsiz olmak, gelmeyene gitmek zulmedeni bağışlamak, vermeyene vermek ve daha nice badirelerden geçmek gerek. Dini, hayatlarına yansıtanlar, kendilerine İslam’ın temsilcisi gözüyle bakanlara hidayet kapılarını aralarlar. Tam tersinde ise kötü örnek olduklarından sorumlu olurlar.


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“İyilik, iyi söz ve davranış ile kötülük, kötü söz ve davranış bir değildir. Kötülüğü en güzel biçimde sav, birde bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiş.”(7)

İslam Sevgi Dinidir


Müslüman, güvenilir insan olmalı, başkalarına güven telkin ederek İslam’ın güzelliğini göstermeli. Müslüman, kimseye haksızlık etmez, kimseye zulmetmez, kimseyi zulme teslim etmez, kin gütmez, nefret etmez, haset etmez. Yaratılan yaratandan ötürü sevilince sevgi, başka bir manaya ve güzelliğe bürünüyor. Her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan her mahlûk Allahtan hatıralar ve izler taşır. Onun için İslam’da sevginin esas dayanağı Allah’tır. Allah’ın sevgisinin en önemli nişanı da Allah’ın, “Habibim” dediği Resullüllah’tır, Ona olan sevgidir. Onun için ona olan sevginin Allah’a götürmesi daha kolaydır. Ancak onu seven insanın onun sevdiğini de, sevdiğinin sevdiğini de sevmesi gerekir. Rasullullahı seven onun sünnetini yaşar onun sünnetini yaşayan ahirette onunla komşu olur.


Yine Yüce Resul: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” buyurarak İslam’ın sevgi boyutunu imanın bir gereği olarak dile getirmiştir. Müminler arasındaki bağ ve ünsiyet ancak sevgiyle muhabbetle sağlanabilir. Çünkü Müslümanlar, peygamberimizin ifadesiyle, bir binanın tuğlaları gibi bir birlerine kenetlenmiş, bir vücudun uzuvları gibi bir birlerine şefkat ve merhamet etmiş insanlardır. Buda, İslam kardeşliğine oturtulmadan, sevgiyle karılmadan, muhabbetle yoğrulmadan olmaz.


Kinin, hasedin, kibir ve bencilliğin, kötülük ve düşmanlığın, kalpleri kemiren daha birçok hastalıkların tahribatlarından kurtulmak, barış ve esenlik elde etmek için sevgi tohumlarının yeşermesine vesile olan selam vermeyi tavsiye ediyor Allah’ın Resulü. Buyuruyorlar ki:


Bir birinizi sevmenize vesile olacak şeyi söyleyeyim mi?

“Aranızda selamı yayınız” (8)


Müslüman, selam kelimesini kullanarak adeta İslam’ın barış ve sevgi dini olduğunu sancaklaştırmıştır. Müslümanlar bir araya gelirlerken, bir birlerinden ayrılırken selam verirler. Bu, gün boyu Müslümanların barışı temenni anlamına gelen bir duadır. Selam, Müslümanların şiarıdır, Müslümanın, Müslümana verdiği güven teminatıdır. Bu şekilde selam vermek sünnet, almak farz olarak kabul görmüştür. Bir memnuniyetin ifadesi olarak da daha güzeliyle almak hem verene bir iltifat hem de Yaratan’a itaattir. Yüce Rabbimiz ayetinde:


“Ve bir selamla selamlandığınız zaman, o takdirde siz ondan daha güzeli ile selam verin, veya onu (aynen) iade edin.”(9) buyurarak daha güzele, daha özel olmaya davet etmiştir insanları.


Müslümanın kalbi, Allah’ın sevgisiyle doludur. Yumuşak bir kalbe sahiptir Müslüman; o kalpte merhamet vardır, o kalp, hüsnü zan ile doludur. Hüsnü zan, güzel olan zan, iyi zan, demektir. Hep iyi düşünmek, işleri kötüye yormamak, insanların davranışlarını, tam anlamıyla bilmeden, araştırmadan hareket etmemek yani su-i zan’a düşmemektir. Müslüman, kendi günahları kendini zaten meşgul ettiğinden, başkalarının kusur ve hatalarının peşine düşmez. Başkalarının kusurlarını araştırmak, insanı çekiştirmeye, gıybet etmeye su-i zana sürüklemeye iftiraya, yalana götüreceğinden de şiddetle yasaklanmıştır. Hüsnü zanda insan, isabet etmese bile sevap kazanırken, su-i zanda isabet edilse de zarar sözkonusudur.


Bir gün İsa aleyhisselam ile havarileri yolda yürürlerken bir köpek laşesi görüyorlar. O pis koku nedeniyle yanındakilerin burunlarını kapattığını gören İsa aleyhisselam, onların davranışlarının yanlışlığını anlatmak için “bakın bakın! Şu köpeğin dişleri de ne kadar da güzelmiş” diyerek tepkisini gösterir.


Evet, ölmüş hayvanda bile mutlaka bir güzel taraf varsa ya insan… İnsan da nice güzellikler vardır aslında. Ancak bakışlarımız bozuk olunca baktığımız şeylerde de haliyle hep hata ve kusurları görüyoruz. Hoşgörü, insana olan dostluğumuzla, yanlış davranışlara olan düşmanlığımızı ayrı tutmaktır. İnsan gerçek güzellikleri İslam’dan alır. Her şeydeki güzelliği keşfe çıkarken insanın inşası adına, tutunacak dal, hamle yapmak için sıçrama tahtası bulmak olmalı hedefimiz.

Ahlakı Güzel eyler İslam


İslam, “Adaleti, iyiliği akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, kötülük ve azgınlığı da yasaklar…”(10) Sözün güzelini emreden İslam’ın peygamberi: “Filan kadın oruç tutar, gece namazı kılar, bununla beraber komşusuna eza(eziyet) eder.” ( hakkında ne buyurulur) diye sorduklarında Canab-ı peygamber(s.a.v.): “O kadın ateştedir”(11) buyurur.


İbadet bireysel yapılmış olsa da, toplumu dışlayan, topluma fayda vermeyen ya da insanların unutulduğu insanlara güven telkin edilmediği hiçbir ibadet anlayışı o insanın rıza-i ilahiye kavuşmasına vesile olmaz.


Kur’an’ı kerimin, sözlerin en güzeli olduğunu bildiren Allah, onu insanlığa tebliğ eden, bizzat yaşayarak hayatında gösteren peygamberi’de Usve-i hasene (güzel örnek) olarak tanıtmıştır. Sözlerin en güzeli elbette güzele, doğruya ve hidayete ulaştıran Allah’ın sözüdür. Güzel olmayan söz hakka değil batıla, merhamete değil, zulme; hidayete değil, delalete; sevgiye değil, nefrete sürükler insanı. Onun için Allah: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine (kur’an’a) sımsıkı tutunun…”(12) buyurmuştur.


Fahri kâinatın Efendimiz “Ben güzel Ahlakı tamamlamak için gönderildim” (13) diye kendini insanlığa tanıtırken, yine güzel olana vurgu yapmıştır. Yüce Rabbimiz de Resulüllah için: “Andolsun ki Allah’ın elçisinde sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”(14) buyurarak, güzel olan şeylere kavuşmak için onu hayatımıza model kabul etmemiz gerektiğini vurgulamıştır. O kadar ki Allah, kendisine uymuş olmak için Rasülüne uymak gerektiğini, özellikle, vurgulamıştır.


Peygamberimiz’(s.a.v.)’in ahlakı kur’an’ın ahlakıydı. Kur’an’ın hayat veren iklimiyle ilk defa O muhatap oldu. “Allah’ım yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel yap” (15) diye dua eden Rasulüllah’ı Allah, bizzat terbiye etti, onun ahlakını güzelleştirdi. O’nun hayatını Kur’an’ın yürüyen hali ve canlı bir örneği olarak sergiledi.


Kur’an’a uyan Rasülüllah’ın ahlakını kuşanır, Rasülüllah’tan uzaklaşan kur’an’dan uzaklaşır. Güzel bir insan olmak, güzel ahlak sahibi olmakla mümkündür. Peygamberimiz(s.a.v.) “Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanızdır.”(16) buyuruyor.


Said b. Haşim, Hz. Aişe validemize, Resülüllah(s.a.v.)’in ahlakını sormuş, oda: “ Sen kur’an okumuyor musun?” demiş. “Evet” demesi üzerine:


“Rasülüllah’ın ahlakı Kur’an idi” buyurmuş. (17)


O peygamber ki sözleriyle hayatı asla farklı değildi. Her söylediğini bizzat en güzel şekilde yaşardı. Zaten o sözden çok, yaşayarak örnek olmuştur insanlara.


Yüce Mevla’mız Kur’an-ı keriminde, birçok ayette, güzel davranışı ve inanışı över ve emreder. En güzel isimler de Allah’ındır. Onun isimlerine esmayı Hüsna( güzel isimler) denmiştir. “El- cemal” yani “güzel” Mevla’mızın isimlerindedir. Onun için yüce Mevlan’ın güzel isimleriyle dua edilmesi istenmştir.

Peygamberimizde:

“Allah güzeldir güzeli sever.” Buyuruyor.

Allah, insanın her şeyinin güzel olmasını istemiş, işini güzel yapmasını, aşını helalinden kazanmasını, insanlarla güzel geçinmesini; ailesine Ana babasına, komşusuna iyilik etmesini, sıla-i rahimi kesmemesini, yetimin başını başını okşamasını, mazlumun yanında olmasını istemiş, zikrini, fikrini, işini gücünü, kısaca her şeyini güzel etmesini emir buyurmuştur.


Peygamberimiz imanı Tarif ederken: “İman yetmiş(veya altmış) kusur şu’be (haslet)’tir. En yükseği, “Allahtan başka ilah yoktur demek, en aşağısı ise yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Utanmakta imanın bir şubesidir”(18) buyurarak güzel bir davranışı imanın olmazsa olmaz bir şubesi olarak kabul etmiştir.


Bir tebessüm ve güzel bir sözü dahi sadaka sayan İslam’ın peygamberi buyuruyor ki: “Din kardeşinin kabına kovandan su boşaltmak sadakadır. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmak sadakadır. Kardeşine iltifat etmek yoldan taş, vs. kaldırmak, kılavuzluk etmek sadakadır.” İnsanlarla ilgili yapılan hiç bir davranış asla karşılıksız değildir. Zerre kadar hayır yapanda, zerre miktarı kötülük yapanda karşılığını mutlaka görecektir.


Adeta, birbirlerine mirasçı kılacak derecede komşulara haklar yükleyen güzel dinimiz, peygamberimizin ifadesiyle “kötülüğünden emin olmayan komşunun cennete giremeyeceğini” (19) bildirmiştir. Yine Allah’ın Resulü, komşuyla ilgili bir çok görevlerin bulunduğunu başka hadislerde belirtirken, bunun yeteli olmayacağını, aynı zamanda komşudan gelen eziyetlere katlanmanın da Allah’ın, o insanı sevdiği kulların arasına dahil edeceği müjdesini vermiştir: “Allah’ın sevdiği kimselerden biride; kendisine eziyet eden bir komşusu vardır. Oda buna sabreder, nihayet ölüm yahut göç etmek aralarını ayırır.”(20) Bu, İslam’ın ne büyük bir erdemlilik ve fedakarlık dini olduğunu bizlere göstermesi açısından önemlidir. İslam dini, fakire, düşküne, yolda kalmışa, darda kalmışa, yetim ve kimsesizlere yardım etmeyi emretmiş, kapıya geleni geri döndürmeyi asla uygun bulmamıştır. Yetimin hakkının ihlal edildiği bir toplumda arşı alanın titrediğine ne demeli… Allah’ın hakkından sonra gelen anne ve babamıza iyi davranmak emredilirken “öf” bile demenin çirkinliği vurgulanmış, onlara tatlı ve güzel söz söylenmesi istenmiştir. (21) Kul hakkı söz konusu olduğunda o insanın, namaz kılsa da oruç tutsa da zekat vermiş olsa da, ona buna sövmüş iftira etmiş, kanını akıtmış, dövmüş olduğundan iflas etmiş olacağını peygamberimiz(s.a.v.)’in bildirmesi, kazanmanın yine Ahlaki güzellikte, insanlarla iyi geçinmekte olduğunu gösteriyor. İslam, “malın fazlasından Allah yolunda tasadduk” emriyle infakın alt sınırını gösterirken, “…kendileri fakru zaruret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. (kendilerine tercih ederler) (22) ayetiyle daha yukarılarda olmayı yani güzel olanın daha güzeline talip olmayı istemiş ve fedakarlığın zirvelerinde olanları övmüştür.

İşi Güzel Eylemek


Doğru olmak yeterli değildir, işi doğru eylemekte gereklidir. Diyelim ki namazınızı dost doğru kıldınız, tadil-i erkâna riayet ederek kıldınız, ayrıca güzelliğine de riayet etmelisiniz. Namazdaki güzellik içerde huşu, dışarda hudu şeklinde yansımalı. Estetiğe uygun bir namaz kılarken namazdaki yaşanan derinliği de yaşamalısınız. Zahmet değil, hayat soluğu taşımalı namaz. Zekatı kurallarına uygun verirken güzelce vermeye de özen göstermelisiniz. Verdiğiniz yardımların altında ezerseniz fakir ve miskini, güzelliğini kayıp etmiş olursun zekâtın; başa kalkarsanız, beklentiye girerseniz güzel amelinizi, çirkinleştirmiş bulunursunuz. Oruç tutarken haccınızı eda ederken, kurbanınızı keserken… Daha birçok ibadette güzellik o ibadetlerin şartları kadar önemlidir. Çünkü dinimiz içte yaşanan bir huzurdur. Hem o hayırlı ameli yapana hem de karşıdakine huzur vermeli ibadetler; kimsenin ne göz zevkini nede gönül huzurunu bozmalı, kısaca hem özünüzle hem de sözünüzle güzel olmalısınız.


Bir insan gece sabahlara kadar namaz kılsa, gündüzlerini hep oruçlu olarak geçirse, hayır hasenatını yapsa, tespihi elinden hiç bırakmasa, Sözüyle, davranışlarıyla, çatık kaşıyla, anlayışsız tavırlarıyla, vurdumduymaz bir yapısıyla insanları kendinden uzaklaştırırsa o insan, yaptığı ibadetlerin güzelliğini elde edememiş demektir. Müslüman başkalarının kendinden feyiz aldığı, faydalandığı insandır. Zaten ibadetler, insanı, Ahlaken olgunlaştırmayı hedefler. İslam, “Cibril hadisi” diye meşhur olan hadis-i şerifte de bildirildiği gibi, “iman”, “İslam” ve “ihsan” şeklinde özetlenir. İman, her şeyin başlangıcı ve bütün davranışların temelidir. O temel üzerinde ibadetler yani İslam’ın şartları yükselir, ondan sonra ki “ihsandır ki buda, ibadetlerin insanı ulaştırdığı en zirve noktadır. İhsan, İslam’ın ahlaki yönünü, yani İslam’ın güzelliğini ifade eder. İhsan, Allah’ı görür gibi olmaktır; “biz onu görmüyor isek te o bizi görüyor” düsturu ve inancıyla hareket etmektir. Böyle bir güzellik ihmal edilirse kulluk, Allah’ın istediği şekilde yapılmamış olur.

Sözü Güzel Eylemek


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Bir hurma yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun, kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun”(23) Evet, söz, insanı ateşten koruduğu gibi o insanın amelini de korur. Zira verilen sadakayla ihtiyaç giderilirken, üslup hatasına düşerek gönül kırıldığından, fayda değil zarar etmiş olursunuz. Yüce Allah buyuruyor ki:


“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ceza (gönül kırma) gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir.”(24)


Söz vardır kese savaşı söz vardır kestirir başı söz vardır insanı insan eder belki de sultan. Söz vardır rezilde eder vezirde. Sözünüz doğruysa onu güzel ve yerinde kullanmanız da gerekir. Çünkü doğru söz her zaman yeterli olmaya bilir. Her doğru her yerde söylenmez, söylenecekse de sözün ahlakına, kuralına ve muhatabın anlayışına uygun bir şekilde söylenmeli yani söz güzel olmalı. İşte o zaman aşılamayacak vadi geçilemeyecek engel, girilemeyecek gönül kalmaz. Atalarımız, güzel söz yılanı deliğinden çıkarır, demişlerdir. Ne iyilik kötülükle birdir ne güzel söz, kötü söze denktir. Düşmanca tutum ve davranışların ilacı güzel sözde saklıdır. Onu başara bilen insan nice dostlara kavuşur. İslam, ateşe körükle gitmeyi değil, o yanan ateşe serinlik olmayı, su olup onu söndürmeyi ister. Yoksa dünya çekilmez olur, hayat çıkılmaz bir hal alır.


Peygamberimiz’(s.a.v.)in hayatındaki başarının sırrı güzel üslup ve anlayışta saklıdır. Yoksa kısa bir zamanda insanların bölük bölük, İslam’la tanışmaları mümkün olur muydu?


Yüce Allah peygamberimizin bu durumuyla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı ey Muhammet, sen onlara karşı yumuşak davrandın, eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi…”(25)


Allah bizi güzelliğini anlatmakla bitiremeyeceğimiz İslam’la güzelleştirsin, en güzel örnek ve önder Resullüh’ın hayatıyla özel kul eylesin…(Amin)


Selam ve dua ile…


Kaynaklar

1-(Bakara,208)

2-(Seçme hadisler s. 237)

3-(Seçme hadisler,241)

4-(Şura,40)

5-(Araf,199)

6-(Ahmet ıv,158)

7-( Fussilet,44)

8-(Müslim)

9-(Nisa ,86)

10-(Nahl, 90)

11-(İhya-i ulumiddin terc. C.4,s.574)

12-(Ali İmran,103)

13-(Ahmet II,381)

14-(Ahzap 21)

15-(Ahmet,I,403)

16-(Buhari Müslim, Tirmizi)

17-(Taberani)

18-(Müslüm, iman, 12. No 58)

19-( Müslim,İman,46)

20-(Ahmet’i müsned, c.5,s.151)

21-(İsra,24)

22-(Haşr,9)

23-(Buhari Edep,34)

24-(Bakara,263)

25-(Ali imran,159)

 

Beden Ülkesinin Sultani Kalp

e-Posta Yazdır PDF

Arapça bir kelime olan, çevirme döndürme, değiştirme anlamlarına gelen kalp, tasavvufta ilahi hitabın mahalli ve muhatabı, marifet ve irfanın kaynağı, keşf ve ilham mahalli, anlamlarına gelir. Kalp, gerek madde ve gerekse mana olarak bütün organların, his ve duyguların merkezidir. Nasıl ki maddi kalp, kendine bağlı olan, bütün organların damarları ile her organa kan pompalayarak hayat veriyorsa, işlevini yapamadığında da bütün organlar bundan etkileniyorsa; rabbani, nurani ve ilahi bir cevher olan hakiki kalp de, ulvi ve süfli hilkate bürünen insanın hakikatini temsil ediyor. Haset, gazap, nefret gibi kötü duygular kalpte bulunduğu gibi, iman, Allah korkusu, hilm ve takva gibi birçok duygularda kalbe isnat edilmektedir. Oranın sağlıklı olması insanın huzur ve mutlu olması demektir, işlevini yapamaması, bozuk olması yani hastalıklı olması da huzursuzluklara ve nice sıkıntılara sebeptir.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kalp dört kısımdır. Biri etrafına ışık saçan kandiller gibi halis ve temiz olan kalptir ki buda müminlerin kalbidir ve (etrafına saçtığı) ışıkta nurdur.


İkincisi de mühürlenmiş kalptir ki buda kâfirin kalbidir.


Üçüncüsü, ters çevrilmiş kalptir ki buda münafığın kalbidir. Önce tanır, sonrada inkâr eder.


Dördüncüsü, iki tarafa meyilli olan, yani hem imanlı hem de nifaklı kalptir.


İmanlı kalbi sebzeye benzetebiliriz. Çünkü her ikisini de temiz su (iman için amel) besler ve yaşatır. Nifaklı kalbi de çıbana benzetebiliriz çünkü her ikisinin de ürünü, irin ve sarı sudur. Günah neticesinde kararan kalp, iman ve nifaktan hangisi üstün gelirse kulun amellerinde söz sahibi olur.”(Ahmet B. Hambel)


Ebu Hureyre, kalbi, ordusunun başındaki sultana benzeterek şöyle tasvir etmiştir:

“Kalp sultandır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa askerlerde iyi olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri pertraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerlerde iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur”(Abdurrezzak, Müsannef)

 Evet, Kalp, beden ülkesinin sultanı olduğundan bütün azalar kalbin hizmetçisi ve kalbe musahhar olmuşlardır. Kalp, emri altındakileri tasarrufu altında bulundurur. Hiçbir aza oranın onayını ve olurunu almadan her hangi bir davranışta bulunamaz, bütün organların davranışları kalbe yüklenmektedir.


Kalp her davranışın birinci dereceden sorumlu olduğu yerdir. İstisnai olarak, azalar kalbe rağmen bazı davranışlarda buluna bilirlerse de bu, bir taklidi davranış olur. Taklitte de rahatlık, huzur ve samimiyet olmaz. Kalbe rağmen bir davranışın zuhur etmesi insanın, o eylem nedeniyle memnuniyetini göstermez, bu belki zoraki bir davranış olur. Kalpten bağımsız meydana çıkan davranışlar adeta bir ülkeyi yöneten hükümdara isyan anlamındadır.  Kalp zalim, asi, münkir, münafıksa, Allah’ın emri ve kanunlarına göre hükmetmiyorsa azalar ile ona muhalefet etmek gereklidir. Zira bu onu istikamete sokma açısından değerlidir. Hem de günah işlenmemiş olunur. Gaye de zaten bozuk olan kalbi düzeltmektir. Ancak kalp, Allah’ın boyasıyla boyanmış, onun sevgi ve muhabbetiyle dolup taşmışsa, Allah’ın kanun ve emirlerini kalp ülkesinin anayasası kabul edip bütün karar ve hükümlerini ona göre veriyorsa, azaların oraya itaat etmesi şattır. Hem de bu daha kolaydır, rahatlığa ve huzura da vesiledir. Kalp, huzurlu olursa etbaıda huzurlu olur. Kalbin huzuru yakalaması da orayı, yaratılış gayesi doğrusunda kullanmakla mümkündür. Tatmini yakalayamayan bir kalp, sıkıntılı ve iradesizdir. Dolayısıyla da emri altındaki azalara doğru ve faydalı talimatlar vermesi beklenemez. Bütün bu hakikatlere rağmen hali hazırdaki durumumuz nedeniyle de Mevlana’nın ifadesiyle; ya olduğumuz gibi görünmek ya da göründüğümüz olmaktır asıl olan. Böyle bir doğruluk, şeffaflık hem genelde, başkalarını hem de özelde kendimizi aldatmamaktır. Kalp te olanı Allahtan başka kimse bilmez. Asıl olanda onun bilmesi değil midir ki.


Peygamber efendimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Dikkat edin insanın bedeninde bir et parçası vardır ki o iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Bilesiniz ki o kalptir” (Buhari, İman,39; Müslim, Müsekat,20)


Kalpler Mücadele Alanıdır


Kalp, bu kadar önem arz eden bir yer olduğundan hayır ile şerrin, iman ile küfrün, sevgi ile nefretin, iyilik ile kötülüğün devamlı mücadele ettiği stratejik harp alanıdır. Nefis ve şeytan devamlı oraya hücum ederek kendi sıfatlarının hâkim olmasını ister. Kalpteki küçük bir ihmalkârlık kalbin düşmesine, şeytan ve nefsin esaretine girmesine neden olur. Buda imtihanı kayıp etmek ve mağlubiyet anlamına gelir.  İlk teslim alınması gereken, asla teslim edilemeyecek yer kalptir. Her Müslümanın kalp, ihtisas alanı olmalı, onu iyi tanımalı, düşmanların nüfus edebileceği yerleri görmeli ve tedbirde kusur etmemeli. Disiplinli bir kalp eğitimi ve terbiyesi, kalbin korunmasının en önemli şartıdır.



Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir Hadis-i şerifte, kalp çok değişken bir varlık olduğu belirtilmektedir. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki;


“Kalbe kalp denilmesinin sebebi, onun çok değişken olmasıdır. Kalbin misali çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misali gibidir. Rüzgar onu bir oraya bir buraya savurur.” (İbni Hambel)


Başka bir hadis-i şerifinde, kalbin değişkenliğini, ateşin üzerinde kaynayan bir tencereye, benzetmiştir. Zaten kalp,  değişken olduğundan, her an halden hale girdiğinden kalp halini almıştır.


Bu değişme özelliğinden dolayı, Allah’ın yardım ve inayeti olmadan kalbin, hidayet üzere olmayacağından, Peygamberimiz bile, günde yüz defa Allahtan mağfiret dilediğini, ifade etmiştir.


Devamlı nefisle mücadele halinde olan insan, nasıl ki düşmanla cihat ederken Allah’tan yardım talebinde bulunuyorsa büyük cihatta da yani kalbini, nefsinin hile ve desiselerinden korumak için de kalpleri elinde bulunduran, istediği gibi evirip çeviren, hidayetle mükâfatlandıran, huzurla genişleten ya da delaletle cezalandıran, inkarla daraltan, günahla kirleten Allahtan, yardım talebinde bulunması gerekir.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta şöyle dua ederdi:

“Ey kalpleri değiştiren evirip çeviren Allah, kalbimi dinin ve itaatin üzerine sabit kıl” (Müslim, Tirmizi)

Kalpler Yalan Söylemez


Kalp yalan söylemez çünkü kalp ikiyüzlü davranmaz, orada gösteriş ve riya olmayacağından da yüce dinimiz niyetlerin hep kalp ile yapılmasını esas almıştır. Başta, Müslüman olmak için kelime-i şehadeti “kalp ile tasdik dil ile ikrar” şeklinde tarif ediyoruz. Asıl olan kalben tasdiktir. Allah, aklın devre dışı kalmasını, iradesiz bir yönelişi asla kabul etmiyor. Kalp ile onaylanmayan bir şeyin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. “Çünkü ameller niyetlere göredir.”

 

Allah,Samimiyetle, sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder,(Nesai) insanın suretine, malına değil, kalbine ve amellerine bakar.”(Müslim) Azalarla edilen amellerde her zaman riya tehlikesi vardır.


Kalben olmayan amel, samimiyeti içerisinde barındırmayan ameldir. Bir insan kalben bir şeye niyet eder onu her hangi bir sebeple yerine getiremezse sırf niyetinden dolayı bile mükâfata nail olur. Kalpte olanlar Allah ile kul arasında adeta sırdır. “Kalplerde olanlar Allaha gizli değildir.”(Hud,55) Orada olanı Allahtan başka kimse bilmez. Ancak dışa yansıyan davranışların kalbin aynası olduğu gerçeği de bir kaidedir. Bugün kalpleriyle eylem ve davranışlarını ayrı düşünenler,  bu ikisinin arasındaki kuvvetli bağı ve irtibatı anlamak istemeyenler, Allah ile kul arasında ki kulluğu sadece kalpte başlayıp kalpte biten bir eylem olarak hesap edenler. “Sen benim kalbime bak ben günah işliyorum ama benim kalbim temiz” safsatasını ileri sürerek kendilerini kandırıyorlar. Hâlbuki bal küpünden sızan sirke olmayacağı gibi, sirke küpünden sızanda bal olmaz, değil mi? Kalbi temiz olan insan Allah’ın emirlerini yerine getirir, nehiylerinden sakınır. Kalbi temiz olan insanın eli harama uzanmaz, gözü harama bakmaz, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etmez, kalp kırmaz, haram yemez… komşunun hakkına riayet eder ana babasına hizmet eder sıla-i rahime dikkat eder. Yardıma muhtaç olana yardım eder. Kendisi için istediğini başkaları içinde ister.

Kalp Allah’ın Nazargah Alanıdır


Kalp insanın Allah’la irtibata geçtiği yerdir. Oradan gerçek hakikatlere ulaşılır. Feyiz ve bereketlerin aktığı, nice güzelliklerin ulaşıldığı mekân kalp olduğundan adeta ilahi âleme açılan yegâne penceredir orası. Allah kalbi muhatap alıyor. Nefisin ıslahı ve terbiyesi, kalbi selime ulaşmak içindir. Bu da aklıselimin yardımıyla mümkündür. Aklıselim, özelliğini, güzelliğini ve işlevliğini kayıp etmemiş akıldır. Kalp nasıl ki son karar yeri, onay mercii olarak bedenin sultanıysa, akılda o sultanın veziridir. Kalbin doğru karar vermesinde vezirin(aklın), kirletilmemiş, aldatılmamış, doğruyu, yanlışı ayırt edebilecek, safiyette ve selamette olması bundan dolayı önemlidir. Hâkimler hâkimi, sultanlar sultanı olan, her şeyin kudretini elinde bulunduran Allah’ta insanı, sultan diye nitelendirdiğimiz kalbiyle muhatap alıyor, oraya bakıp, oraya nazar ediyor.


Kâbe, Allah’ın Resulünden izler taşır hatıralar barındırır. Kalp, Allahtan izler taşır onun ayetlerinden numuneler sunar, onun sevgisi ve muhabbetinden esintiler ulaştırır insana. Kabeye varmak için nasıl ki engelleri aşmak çölleri geçmek gerekiyorsa kalpte Allah ile vuslatı gerçekleştirmek, onunla itminana kavuşmak içinde şehvetin badirelerini, nefisin çöllerini, şeytanın tuzaklarını aşmak gerekir.


Kalp Allah’ın nazargah alanı olduğundan, orası müminin hayatı için en öncelikli hedef olmalı. Oranın ıslahıyla mücadeleye başlamalıyız. İnsanların dış görünüşümüze nazarları karşısında nasıl ki kendimize çeki düzen veriyor isek, Allah’ın nazar ettiği yeri de günahlardan temizlemek ve arındırmak gerekir.


Allah insanın kalbine nazar ettiğinde eğer o kalpte farklı şeyler görür, Kendi sevgisini ve muhabbetini görmezse, oradan çıkar gider; nurunu, idrakini feyzini bereketini nasip etmez o insana.


Kalbin bakımını yapmalı, ihtiyaçlarını gidermeliyiz. Kalpleri yaratan ve elinde bulunduran Allah, oranın ihtiyacının ne olduğunu da bildirmiştir. O da, ibadet ve itaat, zikir ve fikir, Allah’ın sevgi ve muhabbetidir. Ancak o zaman kalbimizi doyurur, huzur ve saadeti yakalayabiliriz. Yoksa kalbimize soktuğumuz her şey bizi farklı mecralara, sıkıntılara sürükler.

İnsanın merkezi, hayatın özü olan, Allah’ın sevgisiyle girmeyi kabul ettiği, feyziyle bereketiyle merhametiyle misafir olduğu kalbin geçici ve fani olanlarla mutmain olması mümkün olur mu? gözü ebetlerde olan, bir yönü Allah’ın kutsiyetine bakan, ilimle marifeti arzulayan, gayb alemin keşfine talip olan kalbi, bu ihtiyaçları istikametinde donattığınız zaman orayı doyura bilir, mutlu olursunuz. Bunu başaran insanlarla ilgili Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki “Onlar, iman eden ve Allah’ı anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”(Ra’d,28)

Kalp Gözü Açık Olmak


İnsan bilmediğinin düşmanıdır, ancak bilmek ve anlamak içinde görmek, hissetmek gerek. Oda kalbin safiyetini korumasıyla yani kalp gözünün açık olmasıyla mümkündür.


Baş gözüyle zahiri âlem seyreylerken kalp gözüyle hakiki âlem seyredilir. Kalp eşyanın ruhuyla ilgilenirken baş gözü zahiriyle ve kabuğuyla ilgilenir. Kalp gözü açık olanlar nice görünmeyen âlemlerde yolculuk yapar, nice ilim ve hikmetlere ulaşabilirler.

 

“… Yalnız gözler kör olmaz,  göğüslerde olan kalplerde kör olur” (Hac,46) buyuruyor         Allah(c.c.).


Evet, görmek nedir ki sizce? İşin aslını göstermeyen gözümdür? Yoksa gerçek mahiyetiyle her şeyi önüne seren gözümdür? Nice görenler vardır ki takılıp kaldıklarından gördüklerine, sadece hakikati ondan ibaret sanırlar. Madde insanı olanlar, sadece gözlerinin gördüklerine inanmaya başlarlar, bunlar, bir adım öteden nasipsiz olduklarından yani kalp gözleri kör olduğundan gözlerin göremediği âlemin büyüklüğünden habersiz ve hakikatin aslından bağımsız bir hayatın insanı olurlar, o da insanın hayvani ve nefsani tarafını teşkil ettiğinden Rablerine kulluk yerine nefislerine ve şehvetlerine kul ve köle bir hayat sürerler. O hayatta kula kulluk bütün mahlûkata kölelik vardır. Ancak hiçbir zaman mutluluk ve huzur yoktur.

Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki

“Dünyada kalp gözü kör olanlar, Ahirette de kördür” (İsra 72)


Dünyada kalp gözü kör olduğundan hakikatleri müşahede edemeyen, Allah’ın büyüklüğünü göremeyen onun verdiği nimetlerin şükrünü eda edemeyen insanlar ahirette de kör olarak haşredilecektir. Allah’ın verdiği ahiret nimetlerinin güzelliklerini göremeyecek ve onlardan faydalanamayacaktır.

Kalbin Hastalanması


Kalp ruhun sarayı, insanın aslıdır, insani özelliklerin toplandığı yerdir. Kalp bir yönüyle Allah’ın kutsiyetine ayine darlık yapan bir ayna gibidir. Kalpte Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının hissedilişi, korku ve ümit arasında bir denge, kalbin Allah’ın merhametle nazar ettiği bir mekân halini almasına, insanın, Allah’ın kendisini her an görüp gözetmesi nedeniyle tedbirde asla kusur etmemesine vesile olur. Böyle bir kalp işlevini hakkıyla yapar. Nasıl ki kirli ve paslı bir ayna hakikatleri gerçek mahiyetiyle aksettirmediğinden göremeyen bir göz şeklini aldığından insana faydası değil, belki zararı dokunuyorsa kalp aynası da günah kirleriyle özelliğini ve saf iliğini kayıp edince hakikatler, marifetler ve hikmetler  o aynada aksetmez. Buda insanın Allah’a olan kulluğunu yerine getirememesi demektir.

Gerek inançsızlık, gerek işlenen günahlar, insanı, şeytanın ve nefsinin oyuncağı haline getirir. Böyle bir teslimiyet insanın aklını kullanmasına, basiretinin bağlanmasına, ferasetinin körelmesine sebep olabilir

 

Bir ayeti kerimede Yüce Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalpler de körelir”(Hac,46)


Kalbi hastalıklar, insana zararları ölçüsünde bir birlerinden farklılık arz etmesine rağmen, genelde şu şekilde sıralana bilir: Haset, kibir, bencillik, su-i zanda bulunmak, iftira atmak gıybet etmek, kul hakkına girmek, kin nefret tuzağına müptela olmak, sözde durmamak dünyaya karşı tül-i emel beslemek vb. gibi. Her hastalığın kendine göre teşhis ve tedavi yöntemleri farklıdır.


Maddi kalp, hakiki kalple işlevsel açıdan büyük örnek teşkil etmektedir. Kalp bütün vücudun damarlarındaki mevcut kanı pompalar, bu sayede vücudun hayatını devam ettirir. Ancak damarlardaki, her hangi bir dış etken nedeniyle, kan bozulursa, katılaşırsa, pıhtılaşırsa, o kanın devrini sağlamaya muktedir olamadığından kalp, görevini yapamaz duruma gelir. Kanın bozukluğu kalbi zorlar. Yani hem kalp sağlam hem de kanımızda dolaşan bizlere hayat veren kan, temiz ve hastalıksız olması lazım. Hakiki kalpte böyledir; en büyük düşmanımız şeytan, damarlarımızdaki kanımızda dolaşacak kadar yakın ve sinsidir. Uyuduğumuz zaman uyumayan, kendisinden gaflet ettiğimiz halde bizden gaflet etmeyen şeytan, günahlarla kalbimizi zorlar. Kalp, ne kadar temiz olursa olsun görevini yapamaz. Kalbimize hâkim hale getirdiğimiz Allah’ın sevgi ve muhabbetini damarlar vasıtasıyla bütün azalara pompalayarak huzur bulabilir ve mutlu olabiliriz.


Hükemadan biri şöyle demiştir: “Kalp altı kapılı bir ev gibidir(sahibine) denir ki sakın bir kapılardan bir şey giripte senin ifsadına sebep olmasın. Kalp işte o evdir kapıları da gözler, dil, kulaklar, zihin,(basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılırsa, ev zayi olur.”


Evet, bütün azalar kalbe açılan kapılardır. Oralardan giren ve çıkana dikkat etmeli. Cephede düşmanı, gözümüzü kırpmadan beklediğimiz gibi, belki, daha uyanık bir şekilde kalbimizi istila etmek isteyen düşmanlarımızı da gözetmemiz gerekir. Kalbe açılan kapılardan sızan her günah virüsü bir ok gibi kalbimize saplanır. Bir bomba misali tahribatlara sebep olur. Kalp direncindeki zayıflık nedeniyle de zamanla kalbi hastalıklar baş gösterir. Göz harama açıldı mı, zinayı çağrıştırıp kalpte şehvetin uyanmasına sebep olur. Dil haram olanı konuştu mu, yani peygamberimizin ifadesiyle dili doğru olmadı mı bir insanın, kalbide doğru olmaz, kalbi doğru olmayanın imanı da doğrulmaz. Kulaklardan sızan haram bir söz, o sözün istekle ve hevesle dinlenmesi, kalbe adeta akıtılan bir katran ve kurşun gibi zarar verir. Eller uzansa harama, ayaklar yürüse günaha o gidiş Allahtan uzaklaşmak, şeytana ve nefisin kucağına düşmek olur. Öyle bir zaman gelir ki kalp mücadelede yorgunluk yaşar. O yorgunluk kalbin bozulmasına, safiyetini kayıp etmesine sebep olur. Allah’ın nurunun kalpte sönmesine, hakikatlere açılan pencerelerin kapanmasına, hikmetlerin ve nurların girişlerin önüne surlar ve engellerin dikilmesine sebebiyet verir. Nihayet kalp, işlenen günahların ağırlığı altında ezildikçe sapma, hastalanma, katılık, perdelenme, körelme ve kilitlenme gibi çeşitli hastalıklara muhatap olur. Böyleleri için yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki;


“Onların kalpleri var fakat onunla gerçeği anlamazlar.” (Araf, 179)


Başka bir ayeti kerime de böyle bir körelme ve katılaşmanın neticesini Kur’an şöyle ifade etmektedir.


“Yahut (inkârcıların küfür içindeki halleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar… İnsan elini çıkarsa nerdeyse onu bile göremeyecek”(Nur, 40)


Peygamberimizde, temiz ve sağlıklı bir kalbin Müslümanın kalbi olacağını, adeta çevresini aydınlatan kandile benzeterek ifade ederken, kâfirin hastalıklı kalbini de simsiyah ve pis olarak nitelendirmiştir:


“Müminin kalbi halis ve temizdir, onda parlayan kandil vardır. Kâfirin kalbi ise küfür ile karışık,  simsiyah,  pis ve tersi dönmüş haldedir”


Ebu Turap en Nahşi buyuruyor ki: Kararmış kalbin üç alameti vardır bunlar: Günahlardan ürperti duymamak, itaat ve ibadetlerden lezzet almamak, nasihatlerin tesir etmemesi.


 Peygamberimiz Müslümanın kalbinin nasıl olması gerektiğini yani temiz kalbi, başka bir ifadeyle kalbi selimi, bir hadis- i şerifte de, şöyle anlatır:


Vabisa ibni, Ma’bed şöyle anlatıyor:

“Rasulüllah’ın huzuruna varmıştım, bana şöyle buyurdu: İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin? Bende: Evet, Ya Resülüllah dedim, buyurdular ki:


“Kalbine danış, iyilik, sana uygun gelen ve yapılmasını kalbinin tasdik ettiği şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları yap diye nice fetva verse bile içinde şüphe tereddüt uyandıran şeydir.”(Ahmet b. Hambel,Müsned)


İnsan kalbini kontrol etmek istediği zaman, günahlar ve sevaplar karşısında ki hissiyatının ibresinin nereyi gösterdiğine baksın! Günahlarına üzülüyor sevaplarına seviniyorsa kalpte hala canlılık var demektir, günahlarına üzülmüyor, sevaplarına sevinemiyorsa kalbi hastadır, bir an önce gereken teşhisi yaptırıp tedaviye koyulmalı.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“Bir insan bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur, bir leke oluşur. Tövbe ederse kalbi cilalanır, yani leke silinir yeniden parlar.  Tövbe etmez günah işlemeye devam ederse, siyah lekeler kalbini tamamen karartır. “İşte bu: Allah Teâlâ’nın “asla öyle değil, fakat onların yapmış olduğu günahlar. Kalplerini iyice kaplamıştır” ayetinde anlatılan, kalbin kapanması ve günahla örtünmesidir.”( Tirmizi, İbni Mace, Ahmet b. Hambel)


Ancak insan kendini günah işlemeye alıştırırsa onun tövbesinde ki samimiyeti sorgulanır duruma gelir, zira tövbenin aslı pişmanlıktır, pişmanlık ise ikinci bir defa günah işlemeyi engeller. İşin bir de şu tarafını görmek gerek; tövbeyle bir insan, günahlardan temizlense de, kalbi cilalanıp parlasa da yine de kalbin nurunda eksilme olur.

Kalbin Tedavisi


Kalbi hastalık, cismani bir hastalık olmadığından, elle tutulup duyularla hissedilmediğinden tedavisi daha zordur. Belki uzun ve meşakkatli bir zaman gerektirir. Her kalbi hastalık farklı bir tedavi yöntemi gerektirse de ortak tedavi yöntemi bilinçli bir iman ve o imanın gereği ibadet, itaat, güzel ahlak ve zikirdir.


Kalp yaratılışının icabı mutlaka hep meşguliyet içerisindedir. İlle de bir şeylerle meşgul ve tatmin olmak ister. Orayı gerçek manada tatmin edemeyecek, dünyalık, makam mevki, para pul, şan şöhret gibi şeylerle meşgul ederseniz hayal kırıklığına uğrar, ömrünüzü boşuna heba etmiş olursunuz. Çünkü böyle durumlarda kalp gaflette ve kasvettedir. Allahtan gayrı şeyler perdelemiştir orayı. Kalp nuru sönmüş kalp gözü körelmiş, günahlarla kirlenmiştir. Kalp dünyaya yüzünü dönerse Allahtan uzaklaşır, Allah’a dönerse dünyanın tehlikelerinden korunmuş olur. Allah’ı sevmek kalbin sağlıklı olmasıdır, ondan gayrıya bel bağlamak en ağır hastalık halidir. Bu hastalıktan kurtarmanın yolu, fani olan şeylerin sevgisini kalpten söküp atmaktır.


Bir toprak içerisindeki zararlı maddeleri temizlemeden, taşını kayasını ayıklamadan, dikenini, çalısını çırtısını, yabancı otlarını söküp atmadan sonra ektiğin tohumun bakımını yapıp, gereken itinayı göstermeden nasıl ki mahsul elde edemiyoruz… Aynen bunun gibi, kalbimizde hikmet ve marifet elde etmek istiyorsak ta ilk önce oradan yabancı fikir ve düşünceleri, fani olanların sevgisini, günahların kararttığı kiri ve pası kasveti ve gafleti, fena işleri ve kötü niyetleri oradan temizlemeli. Oda, başlangıç olarak, samimi bir tövbeyle mümkündür. O tövbenin nasıl olması gerektiğini bir Allah dostu şöyle anlatır: “Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırmalı, gönül havanına koyarak güzelce hamur etmeli, pişmanlığın gücüyle, aşk ateşiyle bir miktar içine muhabbet balı katıp sonra sabah akşam bunu hamt ve sena kaşığıyla yudumlamalı. Artık günah illetinden hiçbir hastalık kalmaz.”


Sonra imanın nuruyla sevgi tohumunu atmalı, muhabbetle sürmeli, aşkla bakmalı, zikirle sulamalı. Buna, sabırla devam etmemeli. İşte o zaman Allah bize yolunu gösterecek, işimizi kolaylaştıracak; hikmet ve marifet meyvelerini toplayacağız. “Allah’ın kuldan, kulunda Allahtan razı olduğu kullara ilhak olacağız.”

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Paslanan her şeyin bir cilası vardır kalbin cilası “Estağfirullah” demektir”(Beyhâki)


İmam Rabbani hazretleri diyor ki:

“Kalbe gelen lekeleri temizlemek için, tövbe ve istiğfar ederek Allah’a sığınmalıdır.”


Evet, özet olarak: kalp meşgul olduğu şeye karşı sevgi besler. “Allah, insanın içinde iki kap yaratmıştır”(Ahzap,4) o kaba neyi doldurmak istersen o şeye Allah müsaade eder. Ancak kendi sevgisinden başkasına razı değildir. Kalpte fani şeyleri görünce de o kalbi daraltarak, bunaltarak daha bu dünyada ceza verir.

 Kalbin İlacı


Kalp, zikrini yaptığı şeyin fikrini savunur, onun boyasına ve rengine bürünür, ilgi ve alaka duyduğundan gayrı, her şeyden uzaklaşır. Oturuşu kalkışı gezmesi tozması kısaca her şeyi o değer verdiği şey olur. Samimi bir tövbeden sonra, Kalbin en önemli ilacı zikirdir. Dil ile ya da doğrudan kalp ile yapılan zikir olduğu gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetleri yerine getirmek nehyettiklerinden kaçınmak da fili zikirlerdir. İnsan, Allah’ı zikrettiğinde kalbini Allah’a alıştırmış olur. Örnek olarak; namaz doğrudan günahlarınızın temizlenmesine vesile olur, günde beş defa gafletten uyanırsınız, beş defa tozlanan kalbinizi parlatırsınız.


Zekâtla malınızı temizlendiğiniz gibi kalbinizdeki cimrilik hastalığınızda tedavi etmiş olursunuz. Oruçla adeta şahlanan nefsani istek ve arzularınıza gem vurur, nankörlük hastalığına set çeker, varlığın içerisindeki gafleti öldürür ve uyanıklığı diriltirsiniz. Hac ibadetiyle daha nice hikmetlerle birçok hastalığın tedavisi için kalbin kapılarına dayanırsınız. Burada sayamayacağımız kadar Salih amellerle yani fili zikirlerle kalbe ders verir orayı ıslah etmeye uğraşırsınız.


Dil ile ya da kalp ile zikrettiğinizde, günahlarla kirlenen kalp nedeniyle, bu, ilk başlarda hep taklidi olur. Ancak ısrarla sabırla devam edilirse tahkike dönüşür; bilerek ve anlayarak yapılmaya başlar. Hani derler ya su damlacıkları taşın üzerinde iz bırakıyorsa bu o damlacıkların gücünden değil devamlılığındandır.


İnsanda Allah’ı zikrettiğinde hemen neticesini beklememeli bu uzun ve meşakkatli ve sabır gerektiren bir tedavi sürecidir. Tedaviye ısrarla devam edilirse zamanla o zikir, kalbi kaplayan günah kir ve pas katmanlarını teker teker aşındırıp kalbin asli yetine dokunmaya başlar. Allah lafzı celalinin feyz ve bereketiyle iyileşen kalp, bundan sonrada nice hikmetlerin ve marifetin yeşertildiği yer haline gelir. Kalp gözü açılır. Allah’ın nuru parlar. İlham yağmaya başlar Allah onun gören gözü işiten kulağa konuşan dili, yürüyen ayağı olur.



Bir kutsi hadiste yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Hangi kulumun kalbinde benim zikrim galip olursa onun iradesini üzerime alırım.  Onun arkadaşı ve yoldaşı olurum”



Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Üç şey vardır kalbe kasvet verir. Yemeyi, uykuyu ve rahat olmayı sevmek.”(Deylemi)

 

Her hastalığın virüsü ancak o virüsün anti virüsüyle tedavi edilir. Nefse düşkünlük nefsi beslemek adeta düşmanımızı semirtmek onun güçlü olmasını sağlamak demektir. Kalbin tedavisi, nefsani arzulardan orayı temizlemekle mümkündür. Hadiste belirtilen şeyler ise insanın nefsinin hoşuna giden şeylerdir. Riyazet( nefsin arzularını yapmamak) ve mücadele(nefsin istemediği şeyleri yapmak) en önemli tedavi yöntemidir bu süreçte. Böyle bir mücadelede sonuca ulaşacağımızı yüce Allah(c.c.) bizlere müjdeliyor, Buyuruyor ki:


“Bizim için, bizim uğrumuzda, mücahade edenleri elbette kendi yollarımıza kavuştururuz”(Ankebut,69)


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “kalpler demirin paslandığı gibi paslanır.”


Sahabeler: “O pası gideren şey nedir? Ey Allah’ın Resulü”  diye sorduklarında.


Kâinatın efendisi buyurdular ki:

“O pası gideren ölümü hatırlamak ve kuran okumaktır”(Beyhaki)


Kalbin en büyük hastalığı gaflettir çünkü gaflette olan bir insan daha nice günahlar işleye bilir. En büyük hastalık, hasta olduğunu dahi bilmemektir, gafil insan, işte bunlardandır. Ölümü düşünen insan, mutlaka bir gün öleceğini, Allah’ın, kendisinden her şeyin hesabını soracağını anlar, ona göre ibadetlerinde kusur etmemeye çalışır, Allah tarafından kendine emanet edilen şeyleri, onun istemediği yerlerde kullanarak hıyanet etmez. Ölümlü olduğumuzu düşünmek, fani olan şeylerin kalpte yer etmesine mani olur, gelip geçici dünyalık şeylerin gönülden sevilmeye layık şeyler olmadığı anlaşılır. Fani yerine baki olan Allah’ın sevgisi ve muhabbetinin yerleşmesine vesiledir, ölümlü olduğumuzu düşünmek.

Kuran, “Tabi bul kulüptür” (Bakara,97) O şifa kaynağı, ancak okumakla insana faydalı olabilir. Kuran okuyan insan, hem doğrudan zikir yapmış olur hem de kurtuluş reçetesini uygulayarak gerçek kurtuluşa ve şifaya kavuşur.

Sadıklarla Beraber Olmak


Birde gönül erleriyle gönül ehliyle olmak gerekir. Onlar gönülden gönülle nasıl girileceğini bildiklerinden kalplere faydalı olurlar. Gönül adamı olanlar, kendi gönüllerini ihya eden, başkalarını da ihya edebilecek ferasette, keramette olan insanlardır. Sadakatli bir insan olmak sadıklarla olmayı gerektirir.


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Ey iman edenler, Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun”(Tevbe,119)

Her an Allah’ı hatırlatan insanlarla beraber olanlar kolay kolay gaflete düşmezler. Kişi kimi severse onun gibi olmayı hedefine koyar, ahirette de onunla olur. Uyanık bir kalbin sahibi kendisiyle olanı da uyandırır. Bunlarda kâmil mürşitlerdir. Kamil mürşitler adeta kendilerini sevenlerin her an uyarıcısı ve koruyucusudur. Onlar kalp gözleri açık olduklarından işin hakikatiyle meşgul olur, tabi olanları da gerçeklerle meşgul ederler. Onların bakışları derindir, adeta gözleri, kalplerinin gördüklerinin ağırlığını ve manasını taşır. Öyle bir bakışın boş olmadığını, Allah’ın izniyle kalplere faydalı olacağını İmam rabbani Hz. şöyle ifade ediyor:

“Kamil mürşidin bir nazarı, kalpte bulunan hastalıkları giderir. Onun bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları siler süpürür.”


Mevlana Celaleddin Rumi de şöyle der:

“Salih ve sadıklardan uzak kalp, dünyaya bağlanan ve nefsine ram olan kişi âleme sultan olsa da gerçekte ölüdür”


Öyle değil mi ki? Nice sultanlar krallar unutulmuş ancak gönül sultanları asla unutulmamış. Dünya sultanlarını peşinde sürükleyen nice Allah’ın veli kulları vardır. Ölü olan kalplerini, tahtlarında değil, onların yanlarında dirilten nice sultanlar vardır.


“Allah bizi, kalpleri uyanık, Allah’ı seven onun sevdiğini seven gönül gözü açık, gönül ehli insanlara ilhak eylesin.” diyor peygamberimizin şu duasıyla bitiriyorum:


“Ey kalpleri sabit kılan Allah, kalplerimizi dinin ve itaatin üzerine sabit kıl.” (ibni Mace) (Amin)

 

Ana - Baba Hakkı

e-Posta Yazdır PDF

Aile, bir tolumun en küçük yapı taşı olmasına rağmen toplumun huzur ve saadetini sağlayan, geleceğini şekillendiren en önemli unsurdur. Ailede ahlaken olgunlaşmayan sevgi ve saygı temelleri üzerine yetiştirilmeyen, hayatın gayesini ve toplum içerisinde olmanın sorumluluğunu öğrenmeyen, dini ve milli değerlere bağlılığı temin edilmeyen, hiçbir çocuk geleceğin büyükleri olarak, topluma asla faydalı olamaz. Aile, sosyal, kültürel ve dini değerlerin bir sonraki nesillere aktarılmasında ve bunların toplum düzleminde yaşanmasında en önemli köprü görevini yerine getirmektedir. Çocuklar karşılık beklemeden yardımlaşmayı, dayanışmayı, sevgi ve saygıyı aile ortamında öğrenirler. Aile bireyleri arasında yaşanamayan merhamet, aile dışındaki insanlar arasında kolay kolay yer bulamaz. Şiddet gören, şiddeti benimsemiş bir aile ortamında yetişen, sevgi, saygı nedir bilmeyen çocuk büyüdüğünde, toplumla buluştuğunda, zihnine yerleştirdiği, kabullendiği bu kötü alışkanlıkları insanlara uygulamaktan asla çekinmiyor. Saadetin vesilesi değil felaketlerin ve huzursuzlukların müsebbibi durumuna geliyor. Onun için İslam, aileyi ciddi bir şekilde ele almış, aileye büyük önem vermiş; aile bireyleri arasındaki görevlerin ne olduğunu ilahi ve nebevi kanunlarla düzenlemiştir. 

 

İslam dini bir hayat nizamıdır, bu düzen ve kanun, insanla ilgili her yerde ve her alanda mevcuttur. İnsan, sosyal bir varlık olması nedeniyle, daha dünyaya gözünü açar açmaz, bir şekilde ihtiyacının başkaları tarafından giderilmesine olan muhtaçlığını hissetmeye başlıyor. Bu bağlamda ilk önce anne ve babasıyla irtibata geçiyor. Yani hayat insanlarla yaşanan bir olgudur. Dolayısıyla hiçbir ilişki İslam’ın göz ardı ettiği, es geçtiği bir realite değildir. Nerde insan varsa orada İslam’ın emri ve nehyi vardır. İslam insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde, bunların tesis ve devam ettirilmesinde önemli kurallar koymuştur. Bu kuraların ve kanunların dışına çıkılması, hak hukukun ihlali olduğundan daha bu dünyadaki huzursuzluğun temeli de bu şekilde atılmış olur. İnsan, hayatını yaşarken bencilce bir tutumdan şiddetle kaçınmalıdır. Sahip olduklarını kullanmanın sınırını başkalarının hakkının sınırına kadar görmeli ve hatta herkese karşı kendisine yüklenen sorumluluk ve görevleri yerine getirmeyi de Allah tarafından, kendisinin eliyle başkalarına bahşedilen bir hak olarak bilmelidir. 

 

Bu ister komşularımıza ister akrabalarımıza karşı; ister bütün din kardeşlerimize, ister kan bağıyla bağlı olduğumuz akrabalarımıza karşı olsun, hatta bütün insanlara ve hayvanlara karşı olsun böyledir. Yani insanın kendisi dışındaki, az veya çok, herkese karşı yerine getirmesi gereken görevleri vardır. Bunların içerisinde anne ve babalarımıza karşı görevlerimiz hem ailenin, hem de toplumun İslami ve ahlaki bir yapıda şekillenmesi bu bağlamda insanlar arasında ki ilişkilerin düzenlenmesi, toplumun değerlerinin tesis ve inşa edilebilmesi açısından daha önem arz etmektedir. Çünkü yukarıda da ifade ettiğim gibi toplumun temeli ailelerden oluşur. Ailenin temeli de meşru bir yolla hayatlarını birleştiren karı kocadan meydana gelir. Eşlerin, ilk etapta sadece kendi aralarında huzuru ve sükûnu tesis etmekle sınırlı birer görevleri var iken sonra, bu aileye evlatların dâhil olmasıyla sorumlulukları ve görevleri daha da artmaktadır. Anne-babanın, ilerde toplumun aktif bir ferdi olarak toplumun geleceğini etkileyecek evlatlara karşı görevleri olduğu gibi elbette ki evlatların da baba ve anneye karşı görevleri vardır. İslam, “baba ve anne” yetiştirme gibi ulvi ve mukaddes görevleri olan anne ve babaya özel bir hassasiyetle muamelede bulunmamızı emir buyurmuştur. Anneye Ve Babaya İyilik Allah’ın Emridir 

 

Yüce Allah, kendisine kulluktan sonra anne ve babaya itaat etmeyi emir buyurmuş, onlara karşı bir bıkkınlık, bezginlik ve memnuniyetsizliğin göstergesi olan, “öf” bile demeyi uygun bulmamıştır. 

 

Rabbimiz buyuruyor ki: 

 “Rabbiniz, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana babanıza iyilik etmenizi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “öf” bile demeyesin, onları azarlamayasın, ikisine de hep tatlı söz söyleyesin” (İsra,3) 

  

Var oluşumuz, bu kadar sayısız nimetlere lütuflara mazhar oluşumuz yüce Allah’ın bizzat kendi istemesi ve dilemesiyledir. O bizi eşrefi mahlûk olarak yaratmış, bütün mahlûkatı bizlerin emrine amade kılmıştır. Gerçek güç ve kudret sahibi Allah’tır. O dilemese hiçbir şeyi elde edemeyiz. Öyleyse kullukla gerçek şükrümüzü Rabbimize göstermeliyiz. Ona itaat ve ibadette teslimiyet içerisinde olmalıyız. Anne ve baba eliyle bizlere merhamet eden Allah, şefkatle bizleri büyüten bu dünyaya gelmemize vesile olan, Rabbimize kulluğumuzu yerine getirmemize aracı olan, daha üzerimizde nice hakları bulunan anne -babamızı da unutmamamızı istemektedir. Zira kuluna şükrünü bilemeyen, Rabbine de kulluğunu bilemez. Allah, bu ayetiyle kendisine kullukla anaya ve babaya itaati müsavi kılmış, insanları bu hususta uyarmış, onlara karşı devamlı sevecen tavırlar içerisinde olmamızı, güler yüzle ve tatlı dille muamele etmemizi, en küçük bir kırgınlığa ve üzüntüye sebep olacak davranışlardan şiddetle kaçınmamızı emir buyurmuştur. 

 

Yüce Allah  bir ayetinde buyuruyor ki: 

“Deki: gelin Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: ona hiç bir şeyi ortak koşmayın, Ana-Babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.” (Enam 151) 

 

Allaha şirk koşmanın nasıl ki hiç bir mazereti yoksa anne ve babaya hizmet etmemenin, onların yardımında bulunmamanın da hiçbir mazereti söz konusu değildir. Onlara itaatte ve yardımda geri duranların, onların üzülmesine sebep olacak davranışlara girişenlerin büyük günah işlemiş olacağını Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle ifade ediyor: 

 

“Bir kimse Ana-babasının üzüleceklerini gerektirecek harekette bulunursa, büyük günah sahibi olur .” (Kenzül irfan. S.191, no 437) 

 

Başka bir hadisi şerifinde de şöyle buyuruyor: 

“Anaya-babaya muhabbetle bakmak evlat için ibadet makamındadır.” (Kenzül irfan, c,191, no 439) 

 

Anne ve babaya meşru olan şeyler hususunda itaat etmemek, onların kalbini kıracak sözlü ve fili davranışlarda bulunmak sıla-i rahimi kesmek diğer ibadetlerimizdeki değeri ve faydayı da yok eder. 

 

Peygamber efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: 

“Üç şey vardır ki kişide bunlardan biri bulunduğu müddetçe onun amelleri fayda vermez. Bunlar: 

 

Allah’a şirk koşmak, 

Ana babaya karşı gelmek, 

Savaş meydanından kaçmak”tır. (Et-Terğip ve’t Terhip c. 3, s. 328) 

 

Anaya ve babaya asi olan bir insan, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Dünya ve ahiret saadetine ermek isteyen ise anne ve babasını memnun etmesi gerekir. Onlar memnun edilmeden ne cennet nimetine nede Allah’ın rızasına nail olunur.

 

Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki: 

“Ana ve babaya asi olmaktan sakının, zira cennetin kokusu bin yıllık yoldan alınır. Allah’a yemin ederim ki, ana-babaya asi olan, sıla-i rahimi terk eden, zina yapan ihtiyar, elbisesi kibir ve azametli komşu -zira azamet ancak Allah’a mahsustur- cennetin kokusunu duyamaz.” (Abdullatif Terc.s. 223) 

 

Hele Yaşlılıkların Da Çok Daha Dikkatli Olmalı 

 

Anaya ve babaya iyi davranmak her zaman ve her yaşta gereklidir. Bu gerekliliği yerine getirmek onların genç zamanlarında hatta kendilerine muhtaç olduğumuzu hissettiğimiz dönemlerde daha kolaydır. Zaten bu zamanlarda pek muhtaç durumda da değillerdir, takdir edersiniz ki. Ancak, her insan gibi onlarında yaşlanması, eski enerji ve kuvvetlerini yitirmesi, duygularını kullanma kabiliyetlerini kayıp etmesi, bazen de algılama güçlerini kayıp etmeleriyle iletişimde sorunlar yaşamaları söz konusudur. İhtiyarlığın vermiş olduğu kazalarda muhtemeldir. İşte, böyle bir zaman da onlara karşı daha hassasiyet içerisinde olmamız gerekir. Bu dönemler onların en kırılgan ve alıngan dönemleridir. Sizin küçük ve basit gördüğününüz şeyleri onlar çok daha ciddiye alabilir üzülebilirler. Öyle hassas olduğu dönemler de hiçbir bahanenin arkasına sığınmadan, hiçbir mazeret ileri sürmeden onlara karşı görevlerimizde asla kusur etmemeli, güler yüzle tatlı dille muamele ederek gönülleri alınmalı. Seslerimizi yükselterek, kendilerinin istenmeyen kişiler oldukları kanaatlerine sebebiyet vermemeli. Bu durumda kendilerine karşı güven duyguları zedelendiği, size bağladıkları ümit yok olduğu için çevreleriyle de uyumlu bir iletişim kuramaz ve huzursuz olurlar. 

 Anne-babaya içtenlikle yapılan her hizmet, gönüllerini almak için söylenen güzel bir söz, onların morallerini düzeltecek her sohbet sadece mükâfat kazanmaya değil aynı zamanda günahların affedilmesine de vesile olmaktadır. Cenneti kazanmak kolay değil, bir şeylerden feragat etmek gerekir. Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmenin yanında günahlarımızdan da arınmış olmamız gerekir. Anaya ve babaya itaat buna vesiledir. 

 

İmtihan için önümüze konan her fırsatı değerlendirerek yüce Allah’ın rızasına gözümüzü ve gönlümüzü dikmemiz gerekir. Bu imtihan bazen evlatlarımız bazen sahip olduğumuz malımız mülkümüz bazen varlığımız bazen darlığımız bazen sıhhatimiz bazen de sağlığımızdır. Her şeyi bir imtihan sorusu olarak görmek ve onu başarmak için gayret sarf etmeliyiz. İşte, anne babalarımızın ihtiyarlık zamanlarındaki hallerine de bu açıdan bakıp onlara karşı sevgi ve saygımızdan taviz vermeden, hizmetlerinde kusur etmeden Allah’ın mükâfatına nail olmaya çalışmamız gerekir. Aksi takdir de kınananlardan ve fırsatı kaçıranlardan olmuş oluruz. 

 

Peygamberimiz (s.a.v) bir gün: 

 “Burnu yerde sürünsün, burnu yerde sürünsün, burnu yerde sürünsün” demiş 

 

Sahabeler: 

“Kimin burnu yede sürünsün Ey Allah’ın Resulü?” dediklerinde 

 

Peygamberimiz (sav) : 

“İhtiyarlığı anında annesi ile babasından birine yahut her ikisine yetişip de, onlar sebebiyle cennete giremeyenin” (Müslim, Birr,9) buyurmuştur. 

 Anneye Ve Babaya Bakmak Dini Bir Görevdir 

 

Evlatların anne ve babalarına bakmaları duygusallıkla sınırlı, acımakla ilintili bir şey de değildir sadece. Bu, Allah tarafından bizlere yüklenen bir görevdir her şeyden önce. Dinen zengin sayılan birisinin zekât veremeyeceği insanlar arasında anne ve babasının olması onlara zaten bakmakla mükellef olduğundandır. Bu görev ve sorumluluğu sadece maddi bir sorumluluk olarak da düşünemeyiz. Bir annenin ve babanın öyle şefkate ve merhamete ihtiyaçları olur ki, önlerine dünyaları da serseniz, hizmetçilerde tutsanız sizin şefkatinizden başka şeylerle onu telafi edemezsiniz. 

 

Bir insanın iman etmesi onun gereği amelleri işlemesi kulluk görevidir. İşte anne ve babaya yardım etmek onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek, onları yalnızlığa terk etmemek, özellikle onların yaşlılık dönemde hayatla irtibatlarının devamını sağlamak da bir evlat için en faziletli amellerdendir. 

Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: 

 

Abdullah B. Mesut anlatıyor: 

Allah’ın elçisine “amellerin hangisinin daha faziletli olduğunu” sordum. 

 

Hz. Peygamber: 

“Vaktinde kılınan namazdır” buyurdu. 

 

“Ondan sonra hangisidir” diye sordum. 

 

“Anaya-babaya iyilik yapmaktır” buyurdu. (Müslüm, İman, 137) 

 

Evet, bir insanın, cenneti kazanması da cehenneme müstehak hale gelmesi de anne ve babasına karşı tutum ve davranışlarıyla ilgilidir. Çünkü Allah’ın rızası anne ve babanın rızasına, Allah’ın gazabı da anne ve babanın gazabına bağlanmıştır. 

 

Bir adam Resulü Ekrem’e gelip Anne ve babanın evlat üzerindeki hakları nelerdir diye sorduğunda. Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyurmuştur: 

 

“Onlar (senin) ya cennetin ya da cehennemindir” (Seçme Hadisler, s.138) 

 

Anne ve babasına karşı görevlerini yerine getiren, onlara ihsanda ve ikramda bulunanların ilerde çeşitli sıkıntılarla karşılaştıklarında dualarının kabul edileceğini bildirmiştir Allah’ın Resulü (s.a.v). 

 

Onların Hakkı Kolay Kolay Ödenmez 

 

Anne-babanın hakkı kolay kolay ödenmez. Onlar ki evlatları için her fedakârlığa katlanmış, yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, giymemiş giydirmişlerdir. Çocuklarının geleceği için kendi hayatlarını ortaya koymuşlardır. Nice şeylerden fedakârlık etme hususunda asla tereddüt yaşamamışlardır. Geleceklerini teminat altına almak için gece gündüz demeden çalışmışlardır. En büyük miras olarak belki dinlerini öğretmişler, Allah(c.c), Peygamber(s.a.v) sevgisiyle bezemişlerdir. Ahlaklı birer insan olarak toplumu, hayatı, hayatın gayesini öğretmişlerdir. Özellikle annenin evladı için yapmış olduğu fedakârlığı kelimeler ifade etmekte yetersiz kalır. O ki; gece uykusunu bölerek çocuğunun karnını doyurur, altını temizlemekten imtina etmez, ağzından çıkarır çocuğunun ağzına koyar, lokmasını. Bunları yaparken de küçük bir memnuniyetsizlik ifadesine rastlamazsınız. Dokuz ay karnında taşıması bile, başka bir şey yapmamış olsa bile, hiçbir evladın kolay kolay ödeyebileceği bir şey değildir. 

 

Bunun için bir adam peygamberimize (s.a.v.) gelerek “insanlar arasında iyi davranmama en çok layık olan kimdir?” diye sorduğunda üç defa peş peşe aynı soruya “annendir, annendir, annendir. Sonrada babandır “ diye cevap vermiştir. 

 

“Cennet anaların ayakları altındadır” iltifatı ayrıcalığı da yine Anneye mahsustur. 

 

Yüce rabbimiz bir ayetinde buyuruyor ki: 

 “Biz insana anne babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü annesi onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (işte bunun için) önce bana sonra da anne ve babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş, ancak banadır” (Lokman,14) 

 

Peygamberimizde(s.a.v.): 

 “Hiçbir evlat, anne - babasının hakkını tam olarak eda edemez (ödeyemez) babasının esir pazarında satılırken görse de onu satın alıp azat etse ancak o zaman ödeyebilir.” (Et-Terğib ve’t Terhib c.3 s.314) buyuruyor. 

 

Hasan-ı Basri hazretleri bir gün, kabeyi tavaf ederken arkasında zembilli bir delikanlıya rast gelip zembilde ne olduğunu sordu. O delikanlı: “Ya imam zembilde anam var” dedi. Ve devam etti: 

 

“Biz fakiriz senelerdir anam kabeyi ziyaret etmek isterdik fakat bizim mali durumumuz müsait olmadığı için kabeye gelemezdik. Anam’ın bu arzusunu biliyordum. Kendisi iyice ihtiyarlaştı, gelmesine de hiç imkan kalmadı. Ancak kabe aşkı her geçen gün kendisinde daha da alevleniyor, aklına geldikçe gözyaşlarını tutamıyordu. Anamın bu haline dayanamaz oldum. Anamı bunun için arkama alıp kabeyi tavaf ettiriyorum. Acaba ya imam ana baba hakkı büyüktür derler acaba anama yaptığım bu iyilikle onun hakkını ödeyebildi mi?” dediğinde Hasan-ı Basri hazretleri şöyle buyurdu: 

 

“Yetmiş defa kabil olsa da şamdan ananı sırtında kebeye getirip böylece tavaf ettirsen, ananın karnında iken bir defa attığın tekmeye karşı hakkını ödeyemezsin” 

 

Bir evladın anne ve babasına karşı görevleri sadece bu dünyayla sınırlı değildir. Öldüklerinde de onlara karşı görevlerimiz devam etmektedir. Hayırlı bir evlat, anne ve babası öldükten sonrada, onların amel defterlerine sevap yazılması için onlar adına hayır hasenat yapan, onların dostlarının ziyaretine giden, onların sevdiklerini seven, vasiyetlerini, taahhütlerini yerine getiren, yakınlığı onlar vasıtasıyla olan, amca, hala, dayı, teyze gibi akrabaları ziyaret eden, onların dostlarına ikram ve izzette bulunan evlattır. 


Peygamberimiz (s.a.v.) bunu iyiliklerin en iyisi olarak nitelendirmiştir: 

“En iyi iyilik, babasının samimi dostuna, iyiliği ve ihsanı devam ettirmesidir.” (Müslim) 

 

Yine başka bir hadisi şerifinde de şöyle buyuruyor: 

“İyiliğin en iyisi evladın baba dostlarını ziyaret etmesidir” (Müslim) 

 Anne Babaya Nerelerde İtaat Edilmez 

 

Anne ve babaya itaat şarttır, onlara iyilik etmek Allah katında en faziletli ameldir. Cennete girmeye cihat etmiş mükâfatına nail olmaya, dualarımızın kabulüne vesiledir. Ancak bu itaati, diğer insanlara olduğu gibi, kayıtsız ve şartsız bir itaat olarak düşünemeyiz. Şöyle ki; Allah’u Teâlâ’nın emirleri hayatımızda, bütün davranışlarımızda kırmızı çizgilerimizdir. Nerede Allah’a (c.c) isyan varsa orada, tepkimiz ve duyarlılığımız devreye girmeli. Dolayısıyla kim olursa olsun, Allah’ın (c.c) emrine uymayan bir istekte bulunursa onu yerine getiremeyiz. “Onun hakkı benim üzerimde çok, onun söylediklerini yapmasam darılır gibi düşünemeyiz. Her şeyin üzerinde Allah’ın hakkı vardır. İnsanların değil Allah’ın rızası önceliğimiz olmalı. Anne ve baba hakkını da bu çerçevede düşünmeliyiz. 

 

Allah’ın rızasını ummadan, onun referansı olmadan hiçbir amelin, ne kadar iyi olursa olsun, kıymeti ve değeri olmaz. Zaten, her davranışımızda mükâfata nail olabilmek, yüce Allah’ın iyi gördüğünü iyi görmek, kötü diye nitelendirdiğini de kötü bilmekle mümkündür. 

 

Peygamberimiz buyuruyorlar ki: 

“Halık’a (Allah’a) isyan olan işte,  mahlûkata itaat olmaz” (Keşfü’l Hafâ) 

 

Saad Müslüman olduğunda, annesi yememek ve içmemek üzere yemin etti 

 

Annesi Saad’a: 

 - Bak oğlum! Sen eski dinine dönmedikçe ben yiyip içmeyeceğim, sonunda ölürsem sana, annesinin katili olmuş derler ve seni kınarlar. 

 

Saad annesine: 

 -Bak anne ne yaparsan yap ben bu dini bırakmam, diye kararlılığını gösterdiği halde annesi hala yemiyor ve içmiyor, oğlunun dininden dönmesi için ısrar ediyordu. 

 

Saad annesinin karşısında, kesin kararlığını gösterip dedi ki: 

 -Vallahi anne senin yüz canın olsa da bunlar birer bire çıksa da imanımdan vaz geçmem” 

 

Annesi oğlunun bu kararlığı karşısında inadını terk edip yeme ve içmeye başladı. 

 Bu olaydan sonra şu ayeti kerimenin nazil olduğu bildirilmiştir: 

 

“Biz ana babasına iyilik etmesini emrettik, şayet onlar seni, hakkındaki, bir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme, dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı haber vereceğim” (Ankebut,8) 

 

Bu verilen ölçüler çerçevesinde anne baba müşrikte olsa, o durumlarını tasvip etmemekle beraber, onlara yine merhamet kanatlarımızı germeli, anne ve baba olmaları hasebiyle, sevgi ve saygıda kusur etmemeli, hidayete ermeleri için dua etmeli. Kur’an’ı kerimde İbrahim aleyhisselam’ın iman etmemiş “Azer” adındaki babasına karşı davranışı bizler için en büyük üslup ve saygı örneğidir. 

 

Hz Ebu Ebu Bekir’in kızı Esma(r.a.) müşrike olan annesiyle ilgili olarak şöyle anlatır:

-Annem (benden bir şey istemek için) geldi. Bende Peygamberimize (s.a.v): 

 

-Annem geldi benimle görüşmek istiyor, görüşeyim mi?” diye sordum. 

 

Evet, annen ile görüş” buyurdu.(Buhari, Edep, 7) 

 Onların Duasını Almalı 

 

 Dua; sadece kendimize yaptığımız dualardan ibaret değildir. Birde başkalarının bizler hakkında yaptığı dualar vardır ki bunlar çok önemlidir. Biz, kendimize dua ederken dualarımızla rabbimiz arasında işlediğimiz günah engelleri vardır. O günahlar dualarımızın kabulüne engel olur. Ancak başkaları bizler hakkında günah işlemeyeceğinden bizler için yaptıkları dualar kabule şayandır. Hele bunlardan bazıları vardır ki onlar asla ret olunmazlar, anne babanın evlatları hakkında yaptıkları dualar gibi. 

 

Bir evlat için bu kadar hakları üzerinde olan ana- babasının memnuniyetinin bir ifadesi olarak, onların duasını almak ne büyük bir bahtiyarlıktır. Günlük hayatımızda da çoğu zaman bunu ifade ederiz; bir sıkıntıdan, felaketten başımızı kurtardığımızda ya da ferah ve huzura kavuştuğumuzda, bir şeyler elde ettiğimizde. “O annesinin babasının duasını almıştır veya annesinin duası onun üzerindedir” gibi sözlerle. Çünkü anne ve babanın çocuklar için gönülden yapacağı duayı Allah reddetmez. 

 

Peygamberimiz(s.a.v) buyuruyor ki bir hadisi şerifte: 

 “Üç dua var var bunların kabul olunacağından şüphe yoktur: mazlumun (haksızlığa uğramış kimsenin) duası, misafirin (ikramını gördüğü kimseler için) duası ve anne ve babanın çocuklarına olan duasıdır” (Timizi , Birr,7) 

 

Bu bir “dua alma” yarışıdır. Anne ve babalarımıza sırf dualarını almak için bile hizmet edilir. Onlar için yapılan her fedakârlık bizler için geleceğimiz adına yapılan bir yatırımdır. Onların hoşnutluğu, kabul olmuş dua şeklinde bizlere döner, yaptığımız asla boşuna değildir. 

 

Abdullah B. Evfa anlatıyor: Peygamberimizin(s.a.v.) huzurunda bulunduğumuz sırada birisi geldi ve şöyle dedi.


- Ey Allah’ın Resulü! ölüm döşeğinde can çekişen bir genç var, kendisine “la ilahe illallah” denildiği halde bunu bir türlü söyleyemiyor. Peygamberimiz (s.a.v.) sordu: 

 

- Bu genç namaz kılar mıydı. Adam:

 

-Evet, kılardı, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) kalkıp adımın yanına gitti, bizde onunla beraber gittik. Ve ona: 

 

- Laa ilahe illallah, de buyurdu. Genç: 

 

Söyleyemiyorum, dedi. 

 

-Peygamberimiz (s.a.v.) niçin söyleyemiyorsun? Diye sorunca peygamberimize (s.a.v.) gelen adam: 

 

-Annesine itaatsizdi, dedi. 

 

-Annesi sağ mı? Diye sordu. Orada olanlar: 

-Evet, sağdır, dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): 

 

- Çağırın gelsin, buyurdu. Onlarda kadını çağırdı, kadın geldiğinde sordu peygamberimiz(s.a.v.): 

 

-Şurada büyük bir ateş hazırlansa da sana: “oğluna şafkat edersen onu ateşte yakmayız, şefkat etmezsen onu bu ateşte yakarız” deseler ne yaparsın? Diye sordu. Kadın: 

 

-Onun şefaatçisi ben olurum. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): 

 

- O halde bu oğlundan razı olduğuna ve hakkını helal ettiğine Allah-ü Teâlâ’yı ve beni şahit göster, buyurdu. Kadın: 


-Allah’ım, yüce zatını ve peygamberini(s.a.v) şahit tutuyorum, oğlumdan razı oldum, dedi. Bunun üzerine peygamberimiz(s.a.v) gence dönerek: - “Laa ilahe illlallaü vehdehüle şerikeleh ve eş he dü ennne muhammeden abduhü ve resülühü” de, buyurdu. Hasta genç hemen şehadet getirince, peygamberimiz(s.a.v.): 

 

- Allaha hamdolsun ki, benim vasıtam ile bu genci cehennem ateşinden kurtardı, buyurdu. (Taberani, Ahmet Bin. Hambel) 

  Suçlu Kim? 

 

Her insan ya anne babadır veya anne baba adayıdır, ancak her halükarda evlattır. Her insan, maişeti altındakilerden sorumlu olduğu gibi, anne babalarda çocuklarının, kendilerine Allah(c.c) tarafından verilen birer emanet olması nedeniyle onların dini ve ahlaki gelişimlerinden sorumludur. Evlatlar evliliğin meyvesi diye bilinir. Her nimetin bir külfeti vardır. Her külfet fedakârlık gerektirir. Ancak bu fedakârlık, sadece evlatların maddi ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Zira maddi ihtiyaç geçici şeylerdir, kalıcı olan, ruhunu doyuran manevi ihtiyaçlardır. Baba ve anne evlatlarının eğitimi hususunu göz ardı ederlerse, onları salih bir mümin olarak yetiştirme hususunda ihmalkâr davranırsalar, o boşluktan faydalanan farklı mihraklar devreye girip anne babanın eğitemediği o çocukları farklı şekil ve inançlarla eğitmiş olurlar, o zaman evladınız elden gider sadece dünyaları değil ahiretleri de heba olur. 

 

Evlatlarının, çocukluk dönemlerinde “ilerde daha yapar” deyip onların ibadet etmelerinin ertelemesine sebep olan, gençlikte işledikleri hatalar nedeniyle “cahildir, sonra anlar doğruyu” diyerek onları yaptıkları hata ve günahların pençesine bile bile atan, büyüdüklerinde, “koskocaman adam olmuş kendi kararını kendi veriyor, zamanın evladı, baba-anne dinler mi?” diyerek pişmanlığını izhar etmek mecburiyetinde kalan babanın yapacağı bundan sonra ne kalmış olabilir ki. Yaşken ağaca şekil vermediğinizde kuruduğunda şekillendirmek isterseniz hem kırar hem de kırılırsınız. 

 

Sokakların eğittiği, bilgisayar ve televizyonun karşısında gününü geçirerek monoton ve ruhsuz, mekanik bir insan halini aldığı, garbın eğitim sistemine emanet edilerek tarihini kültürünü, dinini, ahlakını Allah’ın c.c istediği, peygamberin(sav) talim ettiği gibi değil, başkalarının uydurduğu din anlayışıyla, medeniyet dedikleri özgürlük safsatasıyla sahte ve anlamsız hayatları, hayat tarzı olarak kabul eden bir evlat, annesinin çektiğini, babasının fedakarlığını anlayamaz, Allah’ın kendine imandan sonra onlara itaati emrettiğini de bilmez. 

 Evet, öğle değil mi ki? Anne baba, çocuğu konuştuğunda gözleri ışıl ışıl parlarken, şimdi nice evlatlar anne ve babasının konuşmasına tahammül edemiyor. Onları “eski ve geri kafalı” olarak algılıyor. “Sen ne anlarsın baba” diyerek susturuyor. Bir anne baba “yedi” evladına karşılıksız, severek bakarken “yedi” evlat bir babasına bakamıyor. Evlat anne kucağında, baba ocağın da kendini rahat huzurlu ve güvende hissettiği gibi ihtiyar anne ve baba, evlatlarının evinde kendini yabancı olarak görüyor. Bir köşeye sıkışıp kalmaktansa her şeye rağmen köyüne, kendinin bir odalı evine gitmek istediğinde yine azarlanıyor. “Babamda, annemde çok huysuz, bakmak istiyoruz, durmuyor yanımızda neyini noksan ediyoruz ki, yediği önünde yemediği arkasında, birazda dilini tutsun canım, hiçbir şeye karışmasın geçinip gitsin işte” diyor. 

 

Şimdi huzur evi koymuşlar hayırsız evlatların baba ve annelerinin kaldığı sığınma evlerine. Bu sefer 400 metre karelik yerde oturan evlat haftada bir gün babasının ve ya annesinin ziyaretine, huzur evine, gitmeyi gönül alma olarak görerek kendini avunduruyor. Anne ve babalara senede, ede ede, bir gün tahsis ettiler; babalar günü, anneler günü, diye. O günde bir defa telefonla ararlarsa evlatlar, anne- baba “buna da şükür” demeye başladılar. 

 

 Ektiğimizi Mi Biçiyoruz? 

 

Aslında insanlar her konuda olduğu gibi, anne -babasına gösterdiği tavırlarla da evladına örnek olmaktadır. Anne- baba yaşantılarıyla, aile içerisindeki değerleriyle hem çocukların hem de kendilerinin geleceğini belirliyor. Bir insan, diken ekerse diken, gül ekerse gül biter. Çocuklarına “anne baba” hakkını öğretme, onu bizzat yaşama hususunda örnek ve önder olamayan baba ve anne ihtiyarlandıklarında kendilerinin yaptıklarının aynısını evlatlarından görecektir. “İyiliğin karşılığı olsa olsa iyiliktir. ” (Rahman,60) Buyuruyor Rabbimiz 

 

Peygamberimiz(s.a.v) buyuruyor ki: 

“Bir genç bir ihtiyara yaşlı olmasından dolayı ikramda bulunursa, Allah, yaşlandığı zaman kendisine ikramda bulunacak bir kimseyi kendisine hazırlar.” (Timizi, birr,75) 

 

Ebu Bekir’den rivayetle peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadis-i şerif de ise şöyle buyuruyor: 

 

“Allah Teâlâ bütün günahlardan dilediklerinin( cezasını ) kıyamet gününe kadar tehir eder. Yalnız anaya ve babaya yapılan isyanın Allah Teâlâ sahibine ölmeden öncede dünyada verecektir” (et-Terğip ve’ Terhip,c.3;s.331) 

 Biz bunun cezasının kimin eliyle olacağını bilemeyiz. Bu, çoğu zaman misliyle olur. Babasına itaat etmeyenin evladı da kendisine itaat etmez, anne babasına asi olanın, evladı da kendisine asi olur. Çünkü çocuk babadan ve anneden gördüğünü uyguluyor, onların yaptığının doğru olduğunu düşünüyor. 

  Babasını Öldürmek İsteyen Evlat 

 

Bir evlat felçli olan babasına bakmaktan usanmış. “Gel baba seni biraz kırlarda gezdireyim, hem hava almış olursun deniş. Sırtına almış götürmüş kırlara. Babasını çukur bir yere atıp üzerini toprakla kapatıp ölmesini istiyormuş aslında. Kendisini atmak için çukur aradığını fark eden, evladının kendisini öldürmek istediğini anlayan baba: 

 

-Evladım zahmet çekme, ben babamı şuracıkta gömmüştüm, sende beni oraya göm, demiş. Bu sözlerle aniden irkilen, hayretler içerisinde kalan adam: 

 

- Sen ne söylüyorsun! Yani sen dedemi çukura atarak ölümüne mi sebep oldun? demiş. 

 

-Evlat! Evlat! Bende babama karşı böyle bir hata işledim, babam benim gibi felç geçirmişti, ondan usandım, senin gibi buraya getirdim ve gömdüm. Bunun üzerine adam korku, dehşet ve ibret içerisinde şunu sorar babasına: 

 

- Baba! Babasına bunu reva görenin evladı da kendisine aynısını yapar mı? diye sorar. Babası: 

 

-Evet, evlat, insan ne ekerse onu biçer, ben ektiğimi biçiyorum, yaptığımın cezasını şimdi, evladım olan senin elinle çekiyorum. Sende aynı muamele ile karşılaşmak istiyorsan beni buraya göm, yok istemiyorsan vazgeç bundan. Sen bilirsin. 

Bunun üzerine günahkâr adam, ben böyle ne yapıyorum diye hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Tövbe ediyor. Yaptığı hatadan dönüp babasını evine götürüyor. Bundan sonra babasının, hürmette ve saygıda kusur etmeden, sevgi ve saygıyla ömür boyu hizmetinde bulunup duasını almaya çalışıyor. 


“İnsanlara merhamet etmeyene Allah (c.c.)’ da merhamet etmez.” (Buhari, Müslim) buyuruyor peygamberimiz (s.a.v.). Bugün her baba kendi babalarına yaptıklarını çekiyor aslında. Anasına babasına hakaret eden, onları azarlayan, sözlerini dinlemeye dahi tenezzül etmeyen insanlar, neler ektiklerini, ilerde ne ile karşılaşacaklarını bilmeliler. Bir insana, nefsimize uyup kötülük yapacağımız zaman o günahtan dönmek için, ben onun yerinde olsam aynı şey bana yapılsa nasıl bir tepki gösteririm diye düşünmeli, kendine reva görmediğini başkalarına da reva görmemeli kendisi için istediğini başkaları içinde istemeli, bu mümin olmanın göstergesidir. Peygamberimiz bu hususta bizleri defaatle uyarıyor. 

 

Bir hadis-i şerifinde: 

“Bizim küçüklerimize merhamet etmeyen, bizim büyüklerimizin hakkını bilmeyen kimse bizden değildir.” (Muhtaru ’ l Ehadis s. 148) buyuruyor. 

 

Ancak bu, baba ve anneler açısından gerçek bir vakaysa da, hiçbir evlat, anne ve babasından bunları öğrendi diye kendi babasına aynı şeyleri yapma hakkını kendisinde göremez. Bu bilmemenin sorumluğu şeklinde de kabul edilmez. Çünkü bilmemek mazeret değildir. Aksine bencilliği ve ena niyeti bir tarafa bırakıp rabbimizin emirlerine kulak vermeliyiz. “İyiliğe iyilikle muamele herkesin işidir, kötülüğe kötülükle muamele “er” kişi işidir” derler. “kötü örnek, emsal teşkil etmez” diye bir kural vardır. 

 

Bu hususta zalim olsa bile, müşrik olsa, günahkâr olsa bile anaya ve babaya yardım edilir, onlara iyilik edilir. 

 

İbni Abbas’ın sevgili peygamberimizden yaptığı rivayet de : 

“Her kim sabah akşam anne ve babasını kendisinden razı olarak gününü geçirirse, sabah ve akşam ona cennetten iki kapı açılır. Ve eğer sabah ve akşamda, anne ve babasını kızdırırsa, ona da cehennemden iki kapı açılır. O sıra da orada bulunan birisi: ya Resulellah, eğer analar çocuklarına zulmediyorlarsa, dedi. Canab-ı Peygamber: Evet, zulmetseler dahi yine onlara karşı gelmemek ve asi olmamak gerekir ” buyurdu. 

 

Bu konuda peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor: 

 

“Tavrımızı diğer insanlara göre ayarlarız: Herkes iyilik ettiği sürece, bizde iyilik yaparız. Ama başkaları eziyet edince bizde buna eziyetle karşılı k veririz ” diyen sıradan insanlar olmayın (Tirmizi Birr,63)! 

 

 Allah bizi rızasına erecek işlerle istihdam etsin, nefsimize ve şeytana uydurmasın. (Amin) selam ve dua ile… 

 

Kurtuluş Reçetemiz Kur’an

e-Posta Yazdır PDF

Merhameti sonsuz olan Allah, insanı yaratır yaratmaz, gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla onu başı boş bırakmamış, dağların dahi kaldıramayacağı büyük sorumluluğunu ve görevini hatırlatarak ona merhamet etmiştir. Doğruları ve yanlışları insanın önüne sererek sağlıklı bir seçim yapmasını sağlamıştır. Kur’an insana bazı sorular sorar, düşünmeye sevk eder, aklını ve iradesini kullanarak hem dünyasını hem de ahiretini kazanmanın yollarını gösterir. İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olarak gönderilmesi dahi işin ciddiyetini anlamak açısından önemlidir. Yüz yirmi dörtbin peygamber gönderilmiştir. Ancak, hidayet yoksunu, kalpleri taşlaşmış insanlar bu uyarılardan nasiplenememiş, küfürde isyanda sınır tanımayan bir kısım kavimler daha bu dünyada Allah’ın gazabına müstahak olmuşlardır. Bazı peygamberlere birkaç kişiden başka kimse tabi olmamıştır. En vahimi de Allah’ın kitaplarını tahrif ederek onları kendi arzuları istikametinde değiştirmişlerdir. Yüce Rabbimiz buyuruyor:


“Bu kur’an,Rahman ve ve Rahim tarafından indirilmedir”(Fussilet,2)


Gerçek hükmün sahibi olan Allah, önceki gönderdiği kitapların hükmünü kaldırıp insanları yeni kitaplarla ve peygamberlerle irşat ederek yine merhametini esirgememiştir.


Kur’an Meydan Okuyor


Peygamber zincirinin son altın halkası hazreti Muhammet’tir. Son kitap ise Kur’anı Kerimdir. Allah, bu sebeple kur’anı özel koruma altına almış, onu koruyacağını vaad etmiştir. Kur’an indiği zaman arap toplumu edebiyatta çok ileri bir düzeydeydi, buna rağmen kuranın olağan üstü üslubu karşısında herkes hayran kalmış, güzel sesli Hz. Ebubekir gibi sahabiler kur’anı okuduklarında müşrikler dahi etraflarına toplanır kuranı dinlerlerdi. Kimse Kur’an’ın bir benzerini yerine getirememiştir. Çeşitli zamanlarda tahrip etme teşebbüsleri de hüsranla sonuçlanmıştır. Bu gün dünyanın her tarafında hafızlar aynı kuranı terennüm ediyor, bir harfi dahi değişmemiş ayetlerini okuyor.


Bu hususta yüce Allah, kuran düşmanlarına meydan okuyor:


“Eğer kulumuza(Muhammed)’e indirdiğimiz (kuran) hakkında şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir süre getirin ve doğru söyleyenler iseniz, Allah’dan başka (yardımcılarınızı da)çağırın ve bunu isbat edin”(Bakara,23)

O kur’an en yüksek hakikatleri ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin nice asırlar sonra ortaya koyduğu hakikatleri 1400 sene öncesinden haber vermektedir. Bu bile kur’anın doğrudan doğruya Allah’ın kelamı olduğunun delilidir. Dünya yaşlandıkça kuran gençleşiyor. İhtiva ettiği hakikatler kendisinin Allah kelamı olduğunu haykırıyor. İlim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin asla kur’an’ın ilmine aykırı düşmez. Bu, olsa olsa kur’an-i hakikatlerin tezahüründen, onu teyit etmekten başka ileriye gidemez. İlimler, yeni keşifler kur’anın tefsiri olarak onun hakikatlerini ispat etmektedir.


Kalpleri kararmış, ruhları ölmüş, önyargılı bir şekilde kurana yaklaşan, onun göz kamaştırıcı hakikatleri karşısında yarasa ruhlu insanlar, kuranın gerçekleri karşısında deve kuşu misali, kafsalarını kuma gömerek Allah’ın takdirinden muaf olacaklarını zannettiler. Düşmanca tutum ve davranışlarla güneşi üflemekle söndürebilecekleri ahmaklığına kapıldılar. Tarihte bu böyleyiydi, bugünde böyle, yarında öyle olacak...


Allah her şeyden haberdardır. Gözlerini hakikata kapatanlar ancak kendi dünyalarını karartırlar. Ahirette onlar için büyük pişmanlık ve korku vardır. Bu dünyadada o inkarcılar ne İslama ve kurana düşmanlıktan geri dururlar. nede huzuru yakalayabilirler.


Yüca Allah, böyle inkarcılarla ilgili şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz kur’an Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür. Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu biliyoruz. Şüphesiz kur’an kafirler için mutlaka bir pişmanlık sebebidir. Şüphesiz kuran, gerçek kesin bilgidir. O halde sen yüce Rabbinin adıyla tesbih et.” ( Hakka,48-52)


Asıl olan biz müminler, rehber ve aydınlığımız olarak kabul ettiğimiz Allah’ın kelamını ne kadar okuyor ve anlıyoruz. Anladığımız hakikatleri hayatımızda nekadarını uyguluyoruz. Bunu sorgulamak gerekir. müslümanların en öncelikli meselesi bu olmalı. Kurtuluşu yakalamak ancak suni gerçeklerle değil, aklın, şeytanın telkinleriyle kulağımızı üflediği hakikat adına beşeri yalanlarla değil, yanılmaz vahyin gerçekleriyle mümkündür. Dünyanın, bütün insanlığın maddi ve manevi terakkisi ve ıslahı ancak kur’anı, hayat kitabı yapmakla mümkündür. Fakat bu gerçekler her zaman temenniler şeklinde müslümanların hayatında yer etti, daha öteye yeterince geçemedi. Kuranla müslümanın arası açıldığından, bu derece kitabına müslüman yabancılaşdığından tarihin hiçbir devrinde insanlık bu kadar sefalet, cehalet, karanlık, zulüm ve haksızlık i içinde kalmamıştı. Onun için dünyanın üzerindeki karabulutlar bir türlü dağılmıyor. Karanlık koyu, ancak nerdeyse bir asırdır şafak sökmüyor, huzur fakiri, ibadet ve itaat cimrisi, hak ve hukuk yoksunu insanlarla dolu dünyamızda.


Gecenin karanlığı, şafağın yakınlığının belirtisidir. Umarım ki bu karanlık ufuktan doğacak güneşin insanları aydınlatmak için hazırlığının müjdesidir. Ancak sancı çekmeden doğum olmayacağı gibi çile çekmeden, irademizin hakkını vermeden, Şeytan ve nefsimizle amansız bir şekilde mücadele etmeden de saadet ve huzur olmaz, hasretle beklediğimiz şafak sökmez.


Rehbersiz Yolculuk Olmaz


Peygamberimiz(s.a.v.)’in ifadesiyle, dünya bir gölgelik biz ise yolcu, kısa bir süre dinlenip yolculuğumuza devam edeceğiz. Evet, Dünyada ebedi olarak kimse kalmıyor; er veya geç bir gün ecelin oku bizi de avlayacak. Önümüzde kabir, arkamızda Azrail. Sağımızda cennet, solumuzda cehennem, yürüdüğümüz yol kıldan ince kılıçtan keskin. Hesaba yaklaşıyoruz, defterimiz yarın önümüze konacak, Rabbim “Ne yaptın” diye soracak, ne cevap vereceğiz? Ömür kısa olmasına rağmen görevimiz ağır, hedefe ulaşmanın önünde engeller çok; her köşe başında şeytan ve havarileri bizi bekliyor, pusu kurmuş bizi avlamak istiyor. Nefis pervasızca, ısrarla kendine kul olmamızı istiyor. Yaşadığımız dünya adeta isyanda yarışıyor. Çarşıda isyan, Pazarda isyan, komşuda isyan, akrabalarda isyan, işveren kandırmanın peşinde, işçi kaytarmanın hesabını yapıyor, menfaat için dinini satan insanlar hak hukuk cellatları, konuşan çok, yaşayan az; günaha davet eden arkadaşlar kurana davet etmiyor. Yolsuzlukta ısrar eden dostlar “namaz kıl” diye ısrar etmiyor. Para kazanmak için haramı meşru göstermeye çalışanlar, Allah’ın rızasını kazanmada bu kadar gayret sarf etmiyor. Yere kapandığında seni tutup kaldıranlar, günaha battığında elinden tutup kaldırmıyor. Evin yandığında üzülenler, günahla cehenneme koşarken üzülmüyor. Evet, böyle bir hayatın içerisindeyiz, onun için günümüzde istikamet üzere olmak çok zor. Dikenli yolda yürümek ne kadar dikkat gerektirirse bu zamanda günaha bulaşmamakta o derece zordur. Günaha kapalı ortamlarda, Allah’ın emirlerinin yaşandığı bir toplumda insan kendini muhafaza edebilir kolayca. Ancak başını döndürdüğün her taraf günaha davet ediyorsa, günah, isyan, küfür normal bir davranış halini almışsa Allah’ın istediği kulluğu yaşamanız çok zorlaşır. Böyle durumda kuranın ipine sıkıca tutunmaktan peygamberin sünnetine sarılmaktan başka çıkış yoktur.


Mehameti sonsuz olan Yüce Allah, bu gibi tehlikeli ortamda, istikamet üzere kalabilmek için kitabı mübinini işaret ediyor şu ayeti kerimesiyle:


“Şüphesiz, bu benim dost doğru yolumdur. Buna uyun (başka) yollara sapmayın. Sonra onlar sizi Allahı’n yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah, bunları emretti”(Enam,153)


Örnek, önder, kur’anın yürüyen hali, hayatıyla, yaşantısıyla kuranı talim eden, uygulayarak gösteren, asla nefsinden konuşmayan, Allah’ın Habibi, Peygamberimiz (s.a.v.)’de bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:


“Sözlerin en doğrusu, Allah’ın kitabı, hal ve tavırların en güzeli ise Muhammedin hal ve tavrıdır.”(Nesai) Bize şahdamarımızdan daha yakın olan, bizi, bir annenin evladına olan sevgisinden bizi daha fazla seven, ateşin azabından korumak için rehber olarak kur’anı gönderen Allah, buyuruyor ki:


“Bu kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir” (Bakara,2)


Evet, Rabbimizin son vahyi olan bu kitap kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Ancak o, gönlünü kendisine açanlara yol gösterir. Kur’an gönül işidir. Ona ittiba sözle olmaz. Bizzat yaşayarak olur. Şaşı bir bakış, iradesiz bir duruş, ihlassız bir kabul ondaki faydayı engeller. Bulandırılmamış bir akılla kirletilmemiş bir kalple, gerçek manada tasdik edilmiş bir imanla ona tutunmak gerek, o zaman yol hakkın rızasına çıkar şüphesiz.


Kur’an Hayat Kitabıdır


Hayatı bize bahşeden sonra imanla, salih amelle ruhlarımızı dirilten yüce Rabbimiz, hayat kitabımız kur’anda bütün insanlığa hitaben buyuruyor ki:

“Ey insanlar! İşte size rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber, ve rahmet (olan kuran )geldi”(Yunus, 57)


Yine Başka bir ayette de:

“(Ey peygamberim) İşte sana emrimizle bir ruh, kalpleri dirilten bir kitap vahyettik.” (Şura,52) buyuruyor.


Kur’an ölü kalplere ab-ı hayattır. Kuran bütün insanlığa bir hitaptır inanmayanlara imana çağrı, inananlara kulluğa çağrıdır. İnançsızlık girdabına yakalanmış, haktan hakikatten habersiz hayat sürenler, Rablerinden uzak olanlar gerçek manada ölüdürler, onun için kuran, İman eden gönüllere rahmet ve bereket kazandırır.


Kurumuş topraklara yağan yağmur nasıl rahmet olarak görülüyorsa, imandan yoksun kalplere hidayette rahmet olarak nitelendiriliyor. Kurumuş topraklar, yarık yarık olmuş bir vaziyette, boyunları bükük, üzerlerindeki ağaç ve nebatatların kurumuş dallarında bulunan, yağmurun hasretini izhar ederek gök yüzündeki bulutlara masum ve hevesli bakışlarla Allah’a yalvarıyorsalar, dirilmek ve hayat bulmak için insan da, inançsızlık girdabının kapı aralarından, kalbin bunalımından, hayatın monotofluğundan ve tatsızlığından, içindeki çözemediği kendisince, belirsiz sıkıntısından, varlık arasındaki darlıktan, dünyanın altındaki eziklikten, nefsinin yüzsüzlüğünden yani kısaca; hayatta gibi görünen ancak ölü bir hayattın penceresinden kur’anın rahmet damlalarını bekliyor aslında. Ancak ne talihsizliktir ki o beklediğine “kuran” demiyor yağmura “rahmet” dediği gibi…


Evet, bir ailede kuran adına hiçbir şey yaşanmıyorsa orada hayat belirtisi yoktur. Huzuru olmayan aile ortamında insanlar yaşamaktan çok yaşamamayı tercih ediyor; o ailede evlat babasını dinlemiyor, annesini “eski akıllı” görüyor. baba -anne evlatlarının kendilerine emanet olduğunu düşünmüyor, “evladın evin içinde, ev yanıyor” dediklerinde onu kurtarmak için kendini ateşe atmaktan çekinmeyen bir babaya “evladın bugün namazını kılmadı” haberini ulaştırsalar yerinden dahi kımıldamıyor; gençtir, ilerde yapar diyor, evladının yaptığı hatalara gülüyor, yaşayarak ona örnek olmuyor. Karı–kocanın, ailedeki görevlerinin ne olduğu hususunda kafaları allak bullak, sonra her şeyde dövüş- kavga, boşanmanın eşiğine geliyorlar. Yani huzur yok, mutluluktan uzak olan, kurandan uzak aileden. Komşular arasında çekişme her gün, her gün… Bu yüzden hayat bulmak için başka mahallede ev alanlar azımsanmayacak kadar çok. Bakıyor ki oradaki komşularda huzur yok. “Ev alma komşu al” sözünü bilirsiniz, ben şöyle desem yanlış olmaz: “Kur’an’la yaşayan insana komşu ol.” çünkü onda hayat vardır. İş yerinde hak hukuk olmayınca orada da hayat yok demektir. Haksızlığın olduğu bir yerde kuran yaşanmadığından dolayı huzur olur mu? Bu örnekleri çoğalta bilirsiniz.


Kur’an insanın başta kalbini sonra kalıbını ve nihayet hem dünyasını hem de ahiretini inşa eder. Bu, kulluğun inşasıdır. Bu, insanın insanlığının inşasıdır. Kur’anın pınarından kana kana içmeyen, onda hayat bulamayan, onunla ruhunu doğrultmayan insanlar talihsiz ve nasipsiz insanlardır.


Peygamberimiz bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:

“Kalbinde kur’andan hiçbir ayet ve süre bulunmayan kimse harap bir ev gibidir.”


Harap bir ev terkedilmiş bir evdir, hayat emaresi olmayan evdir, böyle evlerde kapı -baca yoktur. Harabe eve baykuşlar yuva yapar. Ayyaşların serkeşlerin, içkicilerin, karanlık insanların yani normal hayatı olmayan insanların yeridir böyle yerler. Buraya efendi gelip oturmaz, buraya misafir kabul edilmez. Buralar korunaksız, tehlikeli, metrup yerlerdir. Aynen bunun gibi kurandan uzak olan kalplere de hiçbir hikmet katresi düşmez, orada marifet yeşermez, Allah sevgisi filizlenmez muhabbet meyveye durmaz.


Allah’ın İpine (Kur’an’a)Topluca Sarılmak


Burada şuna çok dikkat etmek gerekir: Kuran’a hayat kitabı dedik, o hayatın içerisinde sadece insanın kendisinin olmayacağı muhakkaktır. Bu bağlamda birlik ve beraberlik içerisinde olmayan Müslümanların ferdi planda kurana “sarılmış” sayılmaları söz konusu değildir. İslam dini, Müslümanları kardeş ilan ettiği gibi birlik beraberlik içerisine olmalarını, ihtilafa düştükleri meselelerde hep birlikte kur’ana sımsıkı sarılmalarını da kurtuluşun vesilelerinden saymıştır.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size size olan nimetini hatırlayın ,Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında iken oradan da Allah sizi kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”(kurtuluşa eresiniz)(Ali imran,103)


Hz. Peygamber kur’anı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtmış ipi olarak tarif eder.” Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yolumuzu şaşırmamak için Allah’ın ipi kurana sıkı bir şekilde, topluca sarılmamız gerekir. Müminlerin birliğinin bozulduğu bir yerde İslami emirleri yaşayıp hak üzere olmak mümkün değildir. esaret altındaki bir insan, kendi kararlarını kendilerinin veremediği milletler Allah’ın emirlerini yerine getiremezler. On un için Allah, inançta birliği emrettiği gibi ibadette de birliği emir buyurmuştur. Toplu bir şekilde cemaatle namaz kılmak, hac ibadetini dünyanın her tarafındaki müslümanlarla aynı duygu ve coşku içerisinde yapmak ibadette ki birliğin en önemli örneklerindendir. Zekatta, oruçta, diğer bir çok ibadetlerde de aynı prensip ve kurallar söz konusudur. İhtilafların rahmete dönüşmesi, kurana müracat ettiğimiz zaman daha doğruyu bulmamıza, gerçeği görmemize vesile olur. Her Müslüman, ihtilaflarının çözüm yeri olara kuranı ve Resülullah’ın hayatını görmeli. Gerçek manada mümin Allah’ın kuranını onun Resülunün sünnetini şek ve şüphesiz kabul eder, bu İslam’ın ana kaynaklarını sorgulamaz. Ayetin ifadesiyle böyle insanların sözleri “dinledik ve boyun eğdik” (Nur,51) şeklindedir. Kurtuluşa gerçek manada erenler de zaten bunlardır.


Kur’an Şifadır


Fahri kainat efendimiz; tabipler tabibi Hz. Muhammet(s.a.v.), bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

“Gerçekten bu kuran Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Gücünüz yettiği kadar onun ziyafetini kabul ediniz, muhakkak bu kuran Allah’ın kopmaz ipidir, apaçık nurdur, faydalı bir şifadır .. kendisine yapışana tam bir koruyucudur (onu cehnneme düşmekten) kurtarır, uyana kurtuluş yoludur…”(hakim)


İnsana Allah, lütfunun gereği bir sofra uzatıyor, o sofrada dünya ve ahiretine yetecek gıda var, dertlerine derman olacak ilaçlar var. Dünya adeta çeşitli hastalıklar, bela ve sıkıntılar ile dolu hastahane, Peygamberimiz (s.a.v) bir doktor, kuran şifa verici ilaç ve yeterli gıdadır. Kurtuluş reçetemizdeki peygamberimizin talimatlarına uymalıyız. Kin, nefret, haset, gıybet inançsızlık, nefsi arzuların pislikleri, cimrilik, kıskançlık ve şeytanın verdiği vesveseler, şüphe, toplulukların huzurunu bozan; toplumsal yaralara sebep olan fitne, fesat, birlik beraberliği yok eden hastalıklar gibi daha nice hastalıklarımızın şifası ancak kur’anla mümkündür.


Yüce Allah kurtuluş reçetesini yani kur’anı insanlara sunuyor şu ayeti kerimeyle:

“Biz kur’andan müminler için, şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise kur’an, ancak zararını artırır”(isra,82)


Kalpteki hastalık bütün vücuda sirayet eder. Oranın sağlıklı olması bütün azaların işlevlerini tam anlamıyla Allah’ın emri doğrultusunda yapmalarına vesile olur. Kalp bozuk olunca azalarda bozuk olur. Kur’an sadece insanın kulağına değil, hissiyatına ve gönlüne de hitap ede. Kalpler, onun eşsiz hakikatlari karşısında katılığını kayıp eder, hidayete erer. Körelmiş vicdanlar onunla, karıncayı dahi incitmeyecek derecede hassasiyete kavuşur. Onun nağmelerinin ulaştığı küfrün surları güneşin karşısındaki buz gibi erir.


Kalplerin Pasını Gideren İki Haslet


Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdular ki :

“Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır”


Sahabeler soruyorlar:

Ya Resülullah, onun cilası nedir.


Oda buyuruyorlar ki:

“Kuran okumak ve ölümü hatırlamaktır” (Beyhaki)


Peygamberimiz (s.a.v.), yukarıdaki hadisi şerifle ayrıca ölümü düşünmeye sevkediyor insanları. Çünkü ölümü düşünen insan asla yanlış yapmaz, bir gün mahkeme-i kübrada mutlaka hesap vereceğini düşünür, geçici dünya hayatı için ahiretini heba etmez, ona göre, kur’ani ve İslami bir hayat sürmeye gayret eder. Düşünmek en önemli insani özelliktir, düşünce insanın muhasebe gücünü artırır, düşünmek insanın hatalarını anlamaya fırsat verir ve geleceği açısından kendini kontrole tabi tutmasını sağlar.


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Ağız tadını bozan ölümü çok hatırlayınız”(Tirmizi)


İnsan, nedamet taşı başına dokunmadan kendine gelmeli, iş işten geçmeden kur’ana kulaklarını açmalı, Rabbine itaate can atmalı, isyandan ve günahtan uzak durmalı. Kurtuluşa ermenin yolu kuranın gösterdiği ve Hz. peygamberin tarif ettiği yoldan yürümekle, hayırlı ameller işlemekle mümkündür.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“O gün ölçü tartı haktır. kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin tartıları da hafif geirse işte onlar ayetlerimize haksızlık ettiklerinden kendilerini ziyana sokanlardır”(Araf,8-9)


Allah’ın Kapısına Devam Etmeli


Rivayete göre garip adamın biri bir zaman Hz. Ömer’in kapısına devam etti, geliyor karnını orada doyuruyordu. Yine bir gün Hz. Ömer’in kapısına giderken bir ses duydu:


“Ey adam, Ömer’e mi baş vuruyorsun yoksa Allah’a mı? git kur’anı kerim öğrenmeye bak, o seni Ömer’e muhtaç olmaktan kurtarır, eteğine inciler doldurur.”


Yoksul ihtiyaç içerisinde kıvranan bu adam, bu uyarıdan sonra Hz. Ömer’in kapısına gitmekten vaz geçti. Kur’an kumaya başladı; onun emirlerini uygulamaya başladı, ondaki talimatları tatbik etti ve saadete erdi kısa bir zamanda.


Hz. Ömer kapısına devamlı gelen adamın niye gelmediğini öğrenmek için adamı aradı ve buldu, kendisine, niye gelmediğini sordu:

“Ey iyi huylu adam! niye bizi terk ettin? Artık kapımıza gelmez oldun? Yemeni, içmeni nerden karşılar oldun?”


Adam Ömer’in yüzüne baktı, gülümsedi ve dedi ki:

“Ey müminlerin emiri ben Rabbim’in kitabını okudum , o beni Ömer ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı, merak etme şimdi dopdoluyum”


Hz. Ömer ey Allah’ın sevdiği kul söyle bakalım, kur’anda ne buldun. Adam kurandaki şu ayeti okudu:


“Rızkınız ve size vaat olunan şeyler göklerdedir.”


Bu mübarek ayetleri görünce kendi kendime:  “Benim rızkım göklerdeymiş ancak ben onu yerlerde arıyorum. Benim istediklerim Allah’ın katındaymış ancak ben onu başkalarının kapısında arıyormuşum.” Bunu duyan Hz. Ömer, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış, bundan sonra adamı her daim ziyaret etmiş.


Evet, bizi yaratan Allah, ihtiyacımızı da gideriyor. Nelere muhtaç olduğumuzu bilip o şeyleri yaratmış. Yeter ki onun kapısına gidelim. İsteyeceğimizi ondan isteyelim. O bizi desteksiz ve yardımsız bırakmaz.


Kur’an bir hazinedir. Dünyayı mı istiyorsun onda… ahirete talipsen onda.. hem ahiretini hem de dünyanı mamur etmek isteyene de rehber yine o.


Allah Bize Yetmiyor mu?


Yüce Allah buyuruyor ki :

“Kendilerine okunan kitabı, sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda inanan bir kavim için rahmet ve bir öğüt vardır”(Ankebut,51)


“Evet, o bize yetiyor her ihtiyacımız da onda mevcut, Allah var gam yok, keder yok” diyerek onun ipine sarıldığımız zamanlar hayal kırıklığına asla uğramayız, kimseye muhtaç olmayız. Biz Kur’anı şiar edinen, rehber edinen bir millettik, her kanunumuzun referansını ondan alırdık, devleti yönetenler emir ve talimatlarını şeyhül islam’ın “islama uygundur” kararına göre verirlerdi. Dünyaya hükmettik, adaleti her yere götürdük, bizim dünyadaki sözümün üstüne kimse söz söyleyemezdi. Ancak gel gör ki ondan uzaklaşınca her şeye, herkese muhtaç duruma düştük. Kendi hayatımızın içerisine nefsimize ve şeytana esir olduk, millet olarak da başkalarına muhtaç duruma düştük. Allah’a hayran olamadığımızdan bizi Allah, başkalarına hayran etti. Onların kanunlarını, gelenek ve göreneklerini taklit etmeyi farklılık olarak gördük. Adeta kapılarının önünde yıllarca bekledik hala bekliyoruz. “Ne olur bizi de sizden kabul edin diye” halbuki “dinlerine girmediğimiz sürece onların bizi sevmeyeceğini” Allah kerim kitabımızda bizlere bildiriyor.


Kur’an müslümanların her alanda ilerlemesini, düşmanlar karşısında güçlü olmak için fende ilimde, ahlakta edepte güçlü olmasını emir buyurur. Başkalarına muhtaç duruma gelmemiz bütün müslümanları sorumlu hale getirir.


Buyuruyor ki Yüce Rabbimiz:

“Sabredin karanlıkla yarışın, düşmana karşı hazırlıklı olun (bir birinize dayanıp bağlanın) Allaha karşı gelmekten sakınınki başarıya ulaşa bilesiniz”(Ali imran,200)


Kur’an’ın Sadece Resmimi Kaldı?


Ebu Zer(r.a.)’den:

“Ey Allah’ın Resülü bana öğüt ver” dedim, buyurdular ki:

“Allah’dan kork; zira bütün işlerin özü Allah’dan korkmaktır.


Ben yine:

“Ey Allah’ın Resülu bana öğüt vermeye devam et,” dedim.


Allahın Rasülu bana şöyle buyurdular:

“(Ya Eba Zer) Kur’an oku, zira o, yeryüzünde senin için bir nurdur. Göklerde de yine senin için(sevap) dolu bir hazinedir.”(İbn-i Hibban)


Okumak ve ezberlemekle ilgili daha bir çok müjdeler var. Ancak okumadaki gaye anlamak olmalı; anlamak, yaşandığında anlam ifade eder. Kur’an, okunmasıyla da ibadet olan bir kitaptır. Bu, onun lafzıyla da Allah’ın kelamı olduğunun neticesidir. Asıl olan, onu sadece dilimize değil, kalbimize ve hayatımıza hakim hale getirmektir. Lafızlar değerini manalardan alır, o manalarda saklıdır hayat için faydalı olan şeyler. Bugün kur’anın sadece resmine, lafzına önem vererek, okumakla ona uymuş olacağımızı zannetmek bizi pasif, şekilden ibaret, aksiyondan yoksun ilerlemeden, gelişmekten geri bir millet haline getirir.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanlar için öyle bir zaman gelecek ki, o zaman kuranın resmi kalacak, (yine o zamanda) İslam’ın yalnız ismi kalacak, insanlar Müslüman ismiyle isimlendirildikleri halde İslamdan uzak olacak...”(Hakim ve Deylevi)


Acaba Kainatın Efendisi günümüzü mü tarif ediyor? Bir düşünün! Kur’anı kadife kılıflarda evimizin baş köşesine asmıyor muyuz? Elbette ki asılmalıyız… Saygıdan kur’ana doğru ayaklarımızı uzatmamak ne güzel.. bunu da yapıyoruz, elhamdülillah. Yerde arapça yazılı bir kağıdı, kur’an ayetleri zannederek alıp yüksek bir yere koyuyoruz, ne iyi! Bir düşünelim öyleyse : Ya! odamızın baş köşesine astığımız kur’anı gönlümüzün baş köşesine, hayatımızın orta yerine koyabildik mi? Ailemiz nezdinde uygulayabiliyor muyuz? Allah’ın ayetleri kirli ellerde, dillerde kirletilirken, küffarın ayaklarının altında çiğnenirken, ne kadar “onun yeri ora olamaz” deyip ıstırap duyuyoruz? “O Allah’ın kelamı, kimse onu çiğneyemez” diye ne kadar haykırıyoruz?


Kızlarımızın çehizlerine “kur’an” koymadığımızda eyvah kızın çehizine “kur’an” koymayı unuttuk” dediğimiz gibi, hayatın acımasız kucağına çocuklarımızı uğurlarken Allah, peygamber, ehli beyt ve kuran sevgisini onların heybelerine, gönüllerine koyuyor muyuz? Ahlak, İffet, haya, edep elbiselerini giydiriyor muyuz? çehizlerini hak, hukuk, adaletle tamamlıyor muyuz?


Öyle okuyucular var ki kuranı okurken adeta bülbül gibi çağlıyor. ancak okuduğu kuran gırtlağından geçmemiş, hayatına akmamış, dilinin okuduğunu kalbi yalanlıyor. Böyle insanların dilinde kuran garip, evinde, asılı duvarında garip, astığı dükkanında ayet garip, çehiz sandığında garip. Kuran bizden yarın şikayetçi olacak Resüllulah şikayetçi olacak.


Bir Ayette yüce Allah peygamberimizin şikayetini şöyle bildiriyor:

“Ey Rabbim! kavmim şu kuranı terk edilmiş bir kitap haline getirdi”(Furkan,30)


Kur’an Ölülerin Değil Dirilerin Kitabıdır


Hayat kitabı olan kur’anı insanların hayatından aldık ölülere terk ettik, okumayı, hafız olmayı, yakınlarımız öldüğünde gerekli olduğuna, onun için okumak, öğrenmek gerektiğine bağladık. Kur’an, ölü kitabı değildir. Elbette ki ölenlere de okunmalı, faydası da olur ancak kuran dirilere asıl faydayı sağlar. Diri iken kurana bir defa müracat etmeyen, onun boyasıyla boyanmayan onun ahlayıyla ahlakmayan, bir defa ona uymayan insan öldüğünde triliyonlarca hatim okunsa ne faydası olur ki.


Mehmet Akif bu durumumuzu ne güzel anlatmıştır:


“Lafzı muhkem yalnız anlaşılan kuranın,

Çünkü kaydında değil hiç birimiz, mananın,

Ya açar nazmı celilin yaprağına

Yahut üfler geçeriz ölünün toprağına

İnmemiştir hele kuran şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okumak nede fal bakmak için”


Peygamberimizin şu müjdesine kulak verelim buyuruyorlar ki:

“Kim kuranı okur ve ezberler, helal gösterdiğini helal, haram kıldığını haram sayarsa, Allah onu bu sebeple cennete sokar ve ona kendi ehlinden, cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat etme yetkisi verir”(Tirmizi)


Peygamberimizin, kurtuluşun yolunu gösteren, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı olan, şu hadis i şerifiyle bitirelim:


“Size iki şey bırakıyorum, bunlara uyduğunuz müddetçe, asla sapıtmayacaksınız. Bunlar: Allahın kitabı ve Resülünün sünnetidir” (Muvatt,kader)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL