Abdullatif ACAR

Kurban ve Teslimiyet

e-Posta Yazdır PDF

Teslim olmayı, itaat etmeyi, boyun eğmeyi kabul eden Müslüman, Allah’ın emirlerini yerine getirirken bunu ispat etmiş olur. Zira her ibadet teslimiyetin bir göstergesidir. Allah’a kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet, insanın Allah’a yaklaşmasına, onun rızasına nail olmaya vesiledir. Kurban bir yönüyle fedakârlığın en büyük nişanelerindendir. Kurbanın manasında da zaten Allah’a yakınlaşma, kurbiyet peyda etme vardır. Aslında her ibadet belli bir fedakârlığı gerektirir.  İlk insan ve ilk peygamberden beri var olan kurban ibadeti sembolik bir fedakarlığı ifade ederken kullukla ilgili her alanda  teslimiyetin kodlarını da bizlere göstermektedir. Kulluk Rabbin yolunda her şeyimizle kurban olabilmektedir; bu, bize ait her şey için söz konusudur. Çünkü insan kendisine verilen her şeyi onun yolunda kurban etmek için imtihana tabi tutulmuştur.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“And olsun ki biz, biraz korku, açlık,  mallardan, canlardan ürünlerden biraz azalma(fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Habibim) sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendisine bir bela gelip çattığı zaman, biz Allah(ın kazasıyla) varız.  Biz ona döndürüleceğiz derler”…(Bakara, 1551579)


Başka bir ayeti kerimede ise:

“Biliniz ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz, birer denenme aracıdır Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır” (enfal,28) buyuruluyor.


Habilerden Mi Yoksa Kabillerin Miyiz?


İlk insanın imtihan serüvenini kurban üzerinden kulluk ölçüsüne koyarak ne güzel ifade etmiştir Yüce yaratan:


(Ey Muhammed) onlara Ademin iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti de ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen “andolsun mutlaka seni öldüreceğim” demişti. Öteki; “Allah ancak kendisinden sakınanlardan kabul eder” (maide,529)


Hz. Ademin oğullarından Kabil, bir miktar değersiz ekin, Habil ise gösterişli, en sevdiği bir koçu kurban etti. Habilin samimiyeti, ihlası ve fedakarlığı sayesinde kurbanı kabul görürken Kabil’inki kabul görmedi. Kurbanıyla hiçbir şey elde edemeyen Kabil, hasetin çırasını tutuşturdu. Kötülüyü başlattı; kötü bir çığır açtı. Halife olarak yaratılan insanla ilgili, meleklerin “kan mı dökecek birini yaratacaksın?” sorusu ve o sorunun cevabında ki hikmetin talihsiz figüranı oldu. Habil ise kıyamete kadar ihlasın, samimiyetin, teslimiyetin sembolü olarak kabul gördü.

İbrahim’i bir Fedakarlık, İsmail’i bir Teslimiyettir Kurban

Bidirildiğine göre İbrahim aleyhisselam mancılıkla ateşe atıldığında, Cebrail gelerek, “bir şey istiyor musun” diye sorduğunda,  İbrahim aleyhisselam, “Senden hiçbir dileğim yok, Allah bana yeter, o ne güzel vekildir”dedi. Allah, bu teslimiyet karşısında  ateşe emir verdi “İbrahim için serin ve selamet ol” diye. Ve ateş Halilullah’ı yakmadı. 


Kuranda yer verdiği İbrahim aleyhisselam’ın kıssasıyla  İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyetin formülünü gösteriyor Yüce Yaradan.  Bu imtihan sadece İbrahimlerin İsmaillerin, anne Hacerlerin değil, kıyamete kadar bütün “teslim oldum” diyenlerin, ahdedip söz verenlerin, kurban etmeyi/ kurban olmayı vaat edenlerin imtihanı. Bu imtihanla doğru sözlüyle yalancı ayıklanacaktır. Söz verip sözünde sebat eden belirlenecektir.  


Hz. Ademden beri Allah’ın kabul ettiği hak dinin ortak adı olan İslam kelimesi,   Kuran’a göre  kişinin kendisini yalnız Allaha teslim etmesi,  yalnız ona kul olması,   ona ibadet etmesi demektir.  Allah, bu dini kabul etmiş olanları  kuran’ı mübininde şöyle uyarıyor:


“İnsanlar sırf inandık demekle, hiçbir sınavdan geçirilmeksizin, bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar. Biz onlardan önceki kuşakları sınavdan geçirdik. Bu sınav ile Allah, doğru sözlüler ile yalancıları kesinlikle belirliyecektir.”(Ankebut,3-4)  


Evet, Hz. İbrahim yüce Rabbinden dilekte bulundu: “Yarabbi bana hayırlı bir evlat verirsen onu senin yolunda kurban edeceğim.” Allah’ta ona hayırlı, Salihlerden  bir evlat  verdi.


Yüce Allah buyuruyor ki:

Halil olan İbrahim bize:

“Yarabbi bana bir hayırlı erkek evlat ver” (Saffat,100) diye dua etti.

“Biz ona halim bir erkek evlat müjdeledik.”(Saffat,101) 


Birkaç yıl sonra İbrahim’in, Hacer validemizden Hz. İsmail gibi nur topu bir erkek evladı oldu.  Allah o evladı halim vasfıyla sıfatlandırmıştı. Öyle ki bu vasfını ilerde en barız bir şekilde Allah’ın emrine olan teslimiyetiyle gösterecekti.


Evet, Allah İbrahim’in duasını kabul etmişti. Şimdi, İbrahim aleyhisselamın sözünü yerine getirme zamanıdır. Her nasılsa unuttu sözünü İbrahim aleyhisselam. Kimbilir belki de unutturuldu. İnsan zaten unutkan değil mi ki. Allah hatırlattı verilen sözü. Rüyasında, çocuğunu kurban edeceğine dair “verilen nezrini yerine getir” diye uyarılıyordu. Bu hak bir rüyaydı. Biliyorsunuz peygamberlerin rüyaları vahiydir.


Oğlu İsmail ise artık yürüyecek çağa gelmişti. Ağır mı ağır bir imtihandı baba için. Ancak onu kendisine bahşeden Allah, verilen sözün yerine getirilmesini istiyordu. Yapılacak bir şey yoktu.   Zaten hayat dediğimiz şey de iki şey arasında tercih yapmaktan ibarettir?  Ya Allah’ı tercih edecek kazanacaksın ya onun dışındaki şeylere gönlünü verip kayıp edeceksin. Niyetinizi doğrulttunuz mu gerisi meşakkatli ve zorlu bir yolculuktan ibarettir.  Halbuki Halilüllah, oğlu ismailini kurban etmeye karar vermeden önce Allah’a yakın olmak için  1000 tane koç, 300 sığır, 100 deve kurban etmişti de melekleri bile şaşırtmıştı. Fedakarlığa sınır koyduğunuzda teslimiyetinizi  sınırladığınızda imanınızda da zafiyetler yaşarsınız,  peygamberimiz buyurmuyor mu:


“Bir kimse Allah ve Rasülünü her şeyden daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz” (Buhari)


İbrahim aleyhisselam evladını Allah yolunda kurban etmeye karar verdiğinde   annesine, çocuğu hazırlamasını söyledi. 


Ziyafete götürecek diye güzel elbiselerini giydirdi, kokular sürdü, öptü kokladı ve uğurladı annesi, kurban İsmail’i.


İbrahim aleyhisselam bir bıçak ve ip alıp beraberce koyuldular yola. Aslında herkes bu yolun yolcusu. Bu yola çıkamayanlarda var, yolda kalanlarda…  Bu yol ne zorlu ve meşakkatli bir yoldur.  Bu yolun üzerine kurulmuş nice tuzaklar vardır. Şeytan ve havarileri adeta pusuda her an beklemekte. İnsana, nefsinin hoşuna giden şeylerle yaklaşmakta.  Sizi aaf noktalarından alt etmeye çalışmakta. Duygularınızla oynayarak  güzel ve süslü sözlerle   istikametten alıkoymak istemekte.

Şeytanın aldatmacalarına kanmayan onunla mücadele edip istikametini şaşırtmayanlarla ilgili Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“Rabbimiz Allah’tır deyip isikamet üzere olan kullara ne bir korku vardır ne de hüzün” (Fussilet,30)  


Hani şeytan, “insana secde et” emri ilahisine kibirlenerek karşı çıktığından dergahı ilahiden kovulmuştu. Allahtan müsaade istedi insanları istikametten alıkoymak için. Allah’ta müsaade etti. Ta ki inanlar ve isyan edenler meydana çıksın. Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki:


“İblis dedi ki; beni azdırmana karşılık  mutlaka bende yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım ancak içlerinde ihlaslı kulların müstesna”(Hicr,39-40)


İlk önce  baba İbrahim’e sokuldu: “Bu çocuğu nasıl keseceksin buna kıyılır mı, Sen babasın bunu nasıl yapıyorsun?”


İbrahim aleyhisselam tek kelimeyle kararlığını ifadede etti:

“Allah emrettiği için keseceğim.”


Bundan ümidini kesen şeytan Hacer validemize geldi.

“Nasıl oturuyorsun İbrahim oğlunu kesmeye götürdü.”  

Hacer validemiz:

“Nasıl olur bir baba oğlunu keser mi?” dediğinde şeytan:


“Güya Allah’ın emrini yerine getirecekmiş.” diye cevap verdi.


Evet,  Bir anne evladına hitap ederken , “sana kurban olurum canımdan aziz bildiğim çiğerparem, yavrum, sana gelecek sıkıntı bana gelsin” der. Evladın ayağına diken batsa onu ilk önce anne hisseder. Fakat kulluk;  kurban olduğunu da Rabbin uğruna kurban etmektir. Bunu şöyle ifade ederek şeytana tepki gösterir Hacer validemiz.


“Nebiler batıl ile emrolunmazlar.  Ruhum Allah’ın uğruna feda olsun. Oğlum Allah’ın uğruna feda olsun.”


Şeytan bu cevap karşısında iyice ümitsizliğe düşer. Ancak yine de boş durmaz, İsmail aleyhisselamın yanına gelerek, son bir ümitle, onu da kandırmaya çalışır: 

“Sen gülüp oynuyorsun halbuki baban seni bıçakla kesecek, zannediyor ki bunu Allah emretmiş”.


İsmail aleyhisselam:

“İşittim ve rabbimin emrine itaat ettim” deyince şeytan ısrarla kandırmak için konuşmasına devam eder. İsmail aleyhisselam yerden bir taş alıp şeytana atar. Şeytan perişan bir vaziyette oradan uzaklaşır. Bunun için hac mevsiminde Mina da şeytan taşlamak vaciptir. Bu İsmail’in bir sünnetidir.


Şeytan taşlama mahalline gelindiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna durumu anlatmaya karar veriyor.


Ayette bu şöyle anlatılır: 

“Ben rüyamda görüyorum ki, seni boğazlıyorum. Artık bak ne düşünürsün”(çocuk ona şöyle) dedi:


 “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap,  inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Ta ki bu surette ikisi de ,(baba-oğul, Allah’ın emrine) teslim  oldular. İbrahim çocuğu yanı üzerine yıktı bizde ona şöyle nida ettik:


   “Ey İbrahim, gerçekten rüyana sadakat gösterdin,  şüphesiz ki biz güzel ameller işleyenleri  işte böyle mükafatlandırırız.  Muhakkak ki bu açık bir imtihandı.  (Oğlunu kesmeye karşılık)  ona büyük bir kurbanlık (semiz koç)  fidye verdik( saffat süresi 99-107)


Koçu getiren Cebrail aleyhisselam :

“Allahü Ekber, Allahü Ekber”derken.


Hz. İbrahim de:

“Lailahe illallahü vallahü Ekber” der.

Hz. İsmail de:

Ekberü velillahül hamt diyerek tamamlıyor tekbirlerini. Bizde bu şekilde onlara uyarak tekbirlerle kurbanımızı kesiyoruz.

Kim Cömert 

      Rivayet edildiğine göre İsmail aleyhisselam ile oğlu arasında şöyle bir konuşma geçer: 


   İsmail aleyhisselam:

   “Baba sen mi cömertsin ben mi?”  

  

  İbrahim aleyhisselam:

  “Ben daha cömerdim, zira oğluma kıymaktayım; sen bir defa ölür, kurtuluşa erersin ancak ben, seni her hatırladığım da adeta ta tekrar tekrar ıstırap duyarım.” 


   İsmail aleyhisselam:

  “Ey babacığım! Ben cömerdim zira senin iki tane oğlun var,  kalan oğlunla avuna bilirsin, zira benim ikinci bir canım yok ki onunla yaşayayım.  


  Allah ise:

  “Ben ikinizden de cömerdim, zira oğlunu sana bağışladım, onun yerine şu gönderdiğim koçu kurban ettiniz.” meleklere dönerek te:


“Ey meleklerim, biz Ademi yaratınca sizler “bunlar fesat çıkarırlar.  Bizler sana bağlıyız” demiştiniz.  İşte şu baba ve oğulun durumuna bakınız”  buyurarak teslimiyetin zirvesini  gösterir.

İnsan yokluktan bu dünyaya geldi, varlık sahibi kılındı. Her şey emrine verildi ancak gel gör ki emanet olarak verilen her şeyi kendisinin zannetti. Sıktı elini, tuttu bırakması gerekeni, verenin isteklerine kulaklarını tıkadı. Sahip olduğunda bir şeylere, sevindiği halde elinden çıktığında üzüldü ve isyanlara düştü.


Evet,  imtihan için bize verilen her şeyden vazgeçmeden Yaradan’a ulaşılmaz. Kalbinde Allah’ın sevgisinden gayrı sevgiler varsa o, Rabbinle senin aranda engeldir. Baba İbrahim gibi en sevdiğini; İsmail’ini sunacaksın, İsmail gibi boğazını uzatacaksın kes diye. kendisine  bu kadar yaklaşan  kulunun boğazının kesilmesine  razı olur mu Allah. 


Allah bir ayetinde: “Kim ihsanda bulunan biri olarak yüzünü Allaha teslim ederse, gerçekten o, kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allaha varır”(Lokman,22) buyuruyor.


“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda güzel örnek vardır…”(mümtehine,4)

Söz Verdiniz, Sözünüzü Yerine Getirin, Şeytanı Taşlayın

Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”(Nahl,91)


Ahde vefa, verilen sözü tutmak, yapılan sözleşmeye uymaktır. Mümin her şeyden önce Allah’a verdiği sözü yerine getirmek mecburiyetindedir. Allah’a itaat ve ibadet etmeyen bir insandan başkalarının hakkına hukukuna riayet etmesi beklenemez.

Bir düşünelim!  Söz verdik kalu belada. Kelime-i şehadet teslimiyetin nişanıdır; ödemeye hazır olduğumuz, imzaladığımız senet, sözleşmedir. Büluğ çağı sözlerimizi yerine getirmenin zamanıdır. Ahde vefa göstermek gerekir. Allah bizi kuranı mübiniyle her an uyarıyor. Acaba İbrahimce bir tavır sergileyebiliyor, önümüze çıkan imtihanları, engelleri teker teker aşabiliyor muyuz?  Peygamberimiz: “Namaz her müttakinin  kurbanıdır.”(müsnet,1,181) buyuruyor ya. O zaman,  Namazla elinizin tersiyle benliğinizi, rükünuzla kibrinizi kurban ederken, secdeyle size ait her şeyi Rabbinizin kapısına dökerek Allah’a yaklaşmış olduğunuz halde namaz kılmayı ertelediğinizde bunun içinde şeytanın bir oyunu var diye hiç düşündünüz mü? Mala mülke olan sevdanız, ihtirasınız,  sizin hakkınız olmayan fakirin hakkını dahi yerine ulaştırmaya engel olurken, şeytan ihtiras kılıcıyla sizi alt etmiş olmasın. Fakir  fukarayı  görüp gözetirken, yetimin hakkını öderken dikkat edin şeytan  sizin de karşınıza çıkmasın. Kardeşlerinize karşı beslediğiniz kin ve nefreti Allah ile aranızda perde olarak çektiğinde bu şeytanın aldatmacasıdır deyip hiç taşladınız mı onu? Kendin için istediğini kardeşin için istemiyorsan insanlar senin yanında kendilerini güvende hissedemiyorsa düşünmek gerek şeytan hangi mevziden size bir  saldırıda bulundu da ona mukavemet gösteremediniz.  Aklınızı, nefsinizi kurban ettiniz mi? Kalbinizde Allahtan gayrı sevgilerinizle Allah’a olan sevginiz arasındaki fark sizi kurtaracak mı? İbrahim aleyhisselam evladını kurban ederken elinin titremesi bile Allah’a olan sevgisini bulandırmışken. 

Kaç Türlü Kurban Var

İrfan sahipleri kurbanla ilgili şöyle der:

Kurban vardır saadet  ve kurbanı-ı kabuldür, kabilin kestiği kurban gibi. Kurban vardır şekavettir, Habil’in kurbanı gibi,  Habil’in bir sürü koyunları vardı, en iyisini kesti ancak kabul görmedi. Kurban vardır, Abdullmuttalib’in, oğlu nur Muhammed’in babası, Abdullah için kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki bunun adı peygamberin ümmeti için kestiği şefkat kurbanıdır. Bir kurbanda vardır ki fazilet ve menfaat kurbanıdır, bu,  hacıların ve umre yapanların kestiği kurbandır.  Bir kurbanda vardır ki muhabbet ve rahmet kurbanıdır. Bu, ümmetin kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki sebebi kuvvetli sevmektir, Kurban edecekleri bir hayvan bulamadıklarında şiddetli üzüntüden kendi canlarını kurban etmek isterler böyleleri. Bir çeşit kurbanda vardır ki, nefislerini Allah tealanın yolunda yok etmiş seçkinlerin kurbanıdır bunlar, “ölmeden önce ölünüz” emri gereği nefsi emmarelerini Allah için yok etmişler, mutmain bir nefise kavuşmuşlardır.

Hayat, Bir Arayış ve Hicrettir.

Hayat bir yönüyle de sefa ile merve arasında, emanet bilinciyle,  evlada belki eşe dosta hatta  bütün insanlığa abı hayat olmak  için, Hacer validemiz ihlasıyla koşmaktır; işe koşmaktır, aşa koşmaktır. Ayrıca  her şeye muhtaç bir çoğunun çırpınışıyla çölde de olsa Allah’ın lütfuna mazhar olmaktır. Bazen düşmanların karşısında tevekkülünüzün ve teslimiyetinizin denendiği bir zamanda onların sizi atmak için yaktıkları ateşler karşısında nice tekliflere rağmen  “söz söylemeye ne hacet, deyip yakanın ateş değil o ateşin sahibi olduğu bilinciyle,  ateşlerin serin ve selamet olduğuna şahit olmaktır.”


 Hayat bir hicrettir.  Hicret varlığın tohumunu hayat tarlasına terk edip ahirette bin bir başakla karşılık bulmaktır. Kavuşabilmek için terk edebilmek, yaklaşmak için kurban etmek,  bulmak için yitirmek, almak için vermek gerek. Terk ettiğinin büyüklüğü kadar kavuşacağın mükafat söz konusudur. Terk etmeyi başaramayanlar kavuşmanın hayaliyle yaşamaya mahkum olurlar.  Terkin İsmaillerin olursa ulaştığın makam halilüllah olur. Sebeplerin dize geldiği yakıcının yakmadığı kesicinin kesmediği ötelerin ötesinde seni koruyup kollayan gönlünde gerçek sevgili olur. 

Sözün Özü

Herkesin bir ismali var, sizin İsmailiniz nedir? İsmailleriniz isteniyor sizden. Yani makam mevkiniz, belki şanınız şöhretiniz, nefsi istekleriniz, şehvetleriniz, rahat ve lüks hayatınız, malınız mülkünüz, paranız pulunuz sizler için fitne sebebi  olan evladı iyaliniz isteniyor. Rahata zevke düşkünlüğünüzü, belki zorlu ve meşakkatli bir o kadar onurlu bir yaşama kurban etmeniz isteniyor. Zaman sermayesinden yatırım yapmanız  isteniyor, rıza-i, ilahi uğrunda.  Emri bil maruf nehyi anil münker yapmak için zorluklara göğüs germeniz sabır ve sebat sahibi olmanız isteniyor.  İbrahim’i bir duruşunuz, ismaili bir teslimiyetiniz olmadığı müddetçe asla cennetten gönderilen  koçlarınız fidyeniz olmayacak.  Kestiğiniz kurbanla elinize etten başka bir şey geçmeyecek. Kıldığınız namazlar sizi fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymayacak. Belki paçavra gibi yüzünüze çarpılacak.  Tuttuğunuz oruçla aç ve susuz kalacaksınız. O oruç size, şükrü, zikri öğretmeyecek; kötülüklere kalkan olmayacak. Hac ibadetiyle arınamayacaksınız.  Minada  attığınız taşlarla  şeytanlar yanınızdan uzaklaşmayacak,  Arafatta kestiğiniz kurbanla da  Allahla aranızdaki uzaklığı kapatamayacaksınız.  Ceza olarak kestiğiniz kurbanla hata ve kusurlarınızı telafi edemeyeceksiniz. Zekatla malınızı temizlemeyeceksiniz. Allah benim vekilimdir demediğiniz sürece  nemrutlarınızın yaktığı  ateşler  sizin için serin ve selamet olmayacak.  


    Belirli vakitlerde belirli şartları taşıyan hayvanlarınızı usulünce kesmek için yere yatırdığınızda Cebrail’in tekbirine eşlik edin. İsmail’in teslimiyetini düşünün İbrahim gibi bir babanın taklidini yaparak, şu anda yerdeki evladımda olsa Allah için kesmeye hazırım deyiverin.  Ayetin bizlere öğrettiği gibi:  “Şüphesiz benim namazım, ibadetim(kurbanım) hayatım ve ölümüm, Allemlerin Rabbi olan Allah içindir”(Enam,62) diyerek samimiyet ve ihlasınızı, kurban kesmedeki niyet ve gayenizi teyit edin. Her an her şeyinizi öyle feda etmeye razı olun ki o anda canınız, evladınız istense “ben ona da varım”  diyebilesiniz. 


  Yüce Rabbimizin bir ayetiyle bitirelim:

“Onların (kurbanlarınızın) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat ona sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac, 37) buyuruyor.


Selam ve dua ile

 

Selamla Hayatı İnşa Etmek

e-Posta Yazdır PDF

 Allah’ın bir sıfatı olarak,  insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, afet hastalık, acizlik, ölüm, vb. şeylerden beri olan,  yarattıklarını afet ve belalardan kurtaran, zulmetmeyen, güven arayanları güvene erdiren anlamlarına gelen selam, İnsanların birbirleriyle karşılaştıklarında,”es-selamü aleyküm” veya  selamün aleyküm” diye birbirlerine dua etmelerine denir. Bu kullanımda selamın anlamı,  “selam sizin üzerinize olsun,  Allah, sizi her türlü kazadan, beladan muhafaza etsin; size sağlık, selamet, afiyet versin. Selamet içerisinde yaşayasınız.”   demektir.


Selam, Hz. Adem’den beri var olan bir iletişim aracıdır. Bu hususta Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyuruyor:


“Allah Teala Hz. Adem’i yarattığı vakit: “Git şu oturan meleklere selam ver,  selamını nasıl karşılayacaklarını dinle, zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Adem:”Esselamü aleyküm” dedi. Meleklerde: “Esselamü eleyke verahmetüllah’i” diye mukabelede bulundular. Rahmetüllahi kelimesini ziyade ettiler.” (Riyazu’s Salihin c. 2;s. 227)


Yüce Rabbimiz bir ayeti kerimede de selam ile ilgili bizlere şöyle emir buyuruyor: 


“Bir selam ile selamlandığınız zaman,  sizde ondan daha güzeli ile selamlayın, yahut aynı ile karşılık verin, şüphesiz Allah,  her şeyin hesabını arayandır.” (Nisa,86)


Selamı, yürüyenin oturana,  binitlinin yayaya, küçüğün büyüye(yalnız alıştırmak maksadıyla büyük küçüğe verebilir, peygamberimiz çocuklara selam verir onların selamını menmuniyetle alırdı), azınlığın çoğunluğa vermesi gerekir, sünnete uygun olan budur. Ayrıca, hutbede, yüksek sesle kuran okurken, ders okuturken,  ezan ve kamet esnasında verilen selama cevap verilmez.  Tuvalet ve banyo gibi yerlerde bulunan kimselerle,  içki ve kumar gibi bir günahı işlemekte olan kimseye bu günahı işlediği esnada selam verilmesi uygun değildir. Bu çerçevede selam,  Müslümanın yerine getirmesi gereken çok önemli bir sünnet, almak ise farzdır. 


Yukarıdaki ayeti kerimede de belirtildiği gibi selam verildiğinde onu ziyadesiyle almamız gerekir, hiç olmazsa aynıyla mukabelede bulunmalıyız. Zira bu, Allah’ın bir emridir. Müslüman her şeyin en güzelini yapmayı hedef haline getirmeli, azimetle amel etmeli. Bu davranış hem kendisine mükâfat üstüne mükâfat kazandıracak hem de ibadet hususunda sağlam ve sarsılmaz bir irade elde etmesine vesile olacaktır. Allah, selam hususunda  insanın sorumluluğunun en asgarisini emrederken, daha güzeline dikkatleri çekerek insanları uyarmaktadır. Diyelim ki birisi bize “es-sselamü aleyküm” diye selam verdi;  biz onun selamına “ve aleykümselam verahmetüllahi ve berakatühü (Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun) diyerek mukabelede bulunmalıyız. Selam vermeyi sadaka olarak nitelendiren Allah Resülü verilen selama ziyadesiyle mukabelede  bulunulduğunda  söylenilen fazladan her söz için ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir.  


Selam  Haktır, Vermeli


İslam dini, insanlar arasındaki ilişkilerin sevgi, saygı temelleri üzerine bina edilmesine özen göstermiş, huzur ve mutluluğumuzun temini için, ahiret ve dünya saadetimizi sağlamak için bir birimize karşı yerine getirmemiz gereken bir çok görev ve sorumluluklar yüklemiştir.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu görev ve sorumluluklarımızın bir kısmını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:


“Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları beştir: Selam vermek ve selam almak, hastayı ziyaret etmek, cenaze ile yürümek,  davete icabet etmek,  aksırıp,”elham dülillah” diyene “yerhamükellah demek.” (et-Terhip ve’ Terğib,c.3; s,426)   Bu  ve bunun gibi daha bir çok  vazifelerimizin en  önemlilerinden biride  hiç şüphesiz, selamlaşmaktır. Çünkü selam, bütün müspet ilişkilerin başlangıcıdır. Selamsız bir ilişkinin sağlam bir zeminde devam etmesi mümkün değildir. Selam vermeden size yaklaşan insandan tedirgin olur, ondan kuşkulanırsınız.  Böyle insanların sözünde, sohbetinde bereket ve fayda da ümit edilmez. Selamla sözüne başlayan bir insana karşı düşünceleriniz daha olumludur. Selam, müminlerin birbirlerine karşı verdikleri dostluk ve güven teminatıdır. İslam’ın parolası ve şiarıdır. Dost düşman onunla ayırt edilir. Bu nedenle “selam kelamdan önce” Nebevi uyarısı müminlerin hayatında bir kural olarak kabul edilmelidir. 


Selam veren bir insan, benden sana zarar gelmez, bana güvenebilirsin, benim sana karşı beslediğim kin, nefret, düşmanlık ve haset söz konusu değil, seni Allah’a emanet ediyor, hayırlı olan şeyleri hakkında temenni ediyorum, selamet ve saadet diliyorum, demiş oluyor. İnsan ilk sözüyle böyle güven verir,  ayrılıp giderken de, selamı tekrarlayarak aynı güveni pekiştirirse güzellik üstüne güzellik, teminat üstüne teminat vermiş olmaz mı? İlk ve son sözün “selam” olması ne güzel bir davranış değil mi?


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: 

“Biriniz bir meclise gelince selam versin, kalkmak isteyince de selam versin, birinci selam sonuncudan evla değildir. (ikisi de aynı ölçüde ehemniyettedir) (kütübi Sitte, c. 9;s.401)


Nice kırgınlıkların ve dargınlıkların, düşmanlıkların yok olmasına vesile olan selam, “gönül kapılarını” gir diye, başkalarına açmak demektir. Gönülden gönle kurunca köprüleri elbette ki gireni olacaktır; küs olan yaklaşacak, kin güden pişman olacaktır, düşmanlar; “Dostluk ne güzelmiş” görecektir.   Müslüman kardeşlerimizle üç günden fazla küs durmanın caiz olmadığını bildiren dinimiz, ilk selamla barışma teklifinde bulunanın kazanacağı müjdesini vermiştir. Biri, küslüğü bitirme, diğeri de ilk selam verme nedeniyle elde edilen kazançtır.


Selama Uygun Bir Hayata İhtiyacımız Var

  

Bugün kalabalıklar içerisinde insanlar yalnızlıkları yaşamaktadırlar. İnsanlar bir birlerine yabancılaşmış, tanıdıklar bile birbirlerini görmemezlikten geliyor.  Paylaşım azaldığından selamlaşma ya işlevsiz bir hale gelmiş ya da adetten ve gelenekten öteye geçememiş. Başka inanç ve kültürlerden ithal edilen good baay, günaydın, tünaydın, iyi günler, ne haber, her şey gönlünce olsun vb.  gibi sözler dinimizin emrettiği  selamın yerini tutmayacağı gibi, onun  içerisindeki bütün temenni ve duaları da ihtiva etmez. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarıyor, başkalarına benzemeyin ve  bu benzeme işeretle dahi olsa  yanlıştır, diye.  Maalesef başka inanç ve kültürlerin selamlarını içlerine sindiren, o kelimelerle selam vermeyi farklılık eddeden, medenilik zanneden, kendi “selamını” vermekten çekinen Müslümanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Öyle iletişim hataları yaşıyor, “selam verip borçlumu çıkayım” anlayışıyla selam  vermeyi yük görüyoruz ki, bir apartmanda oturan insanlar bile birbirlerinden habersiz hayat sürmek zorunda kalıyor;  Bir asansörde dahi bir birlerinin yüzlerine bakmayan  komşuların yalnızlığını bir düşünün.  Böyle insanlar bir çatı altında gününü geçirmenin ıstırabını çekmektedirler.  Sıla-i rahimin unutulduğu günümüzde akrabalar akrep olmuş. Dostların dostluğuna da güven kalmamış. Menfaatler, çıkarlar hep ön planda.  Kimse kimseye arkasını dönemiyor.  Sevgilerin kaynağı   Allah’a dayanmıyor.” Kardeşlik” sözlerimizi süslüyor sadece. En yakınınız olan kişilerden, güvendiğin insanlardan bile beklenmedik darbelere muhatap oluyorsunuz. Böyle bir güvensizlik hayatımızın her alanında bizleri tedirgin etmektedir. Burada çözüm tek kelimeyle: Selam vermek ve selama uygun bir hayat sürmektir, o zaman dünyamız cennete dönecektir inanın! 


Selam İmandandır


Selam, Müslümanların parolasıdır. Allah’ın ismiyle selam veren Müslümanlığını beyan etmektedir. Çünkü bizler insanların kalbinde olanı bilmeyiz, nasıl bir niyet taşıdığını anlamayız. Dolayısıyla hükümlerimiz ancak zahire göredir. 


Nitekim peygamber efendimiz(s.a.v) zamanında Süleyman oğullarından, yanında koyunu olan bir kişi sahabeden bir guruba selam verdiğinde sahabeler düşman olarak gördükleri bu adamın korkudan salam verdiğini düşündüklerinden öldürmüşlerdi. Bunun üzerine indirilen ayeti kerimeyle bunlar uyarılmış. “Sen mümin değilsin” denilmemesi gerektiği bildirilmiştir.


Selam sevgi kazandırır, sevgi Müslümanları bir binanın tuğlaları bir vücudun uzuvları gibi bir arada tutar. Herkes cenneti ister ancak cennet için imanın gereğini yerine getirmek gerek, iman ile amel çoğu zaman iç içedir. Birbirinden ayırmanız mümkün olmaz. Peygamberimiz sevmeyi iman olarak görüyor. O sevginin yolunun da selamlaşmaktan geçtiğini bildiriyor şu hadisi şerifiyle:

“Siz mümin olmadıkça cennete giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız taktirde sevişeceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız” (Müslim)


Selam, selamet ve saadet kapılarını her iki tarafa açan, gönüller tarlasına saadet semasından nice rahmetler saçan, çölleşmiş, kurak gönülleri yeşerten, kin, nefret, haset gibi hastalıklara merhem olan bir dermandır aynı zamanda.


Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadisinde         buyuruyor ki:


“Ey insanlar selamı yayınız, yemek yediriniz, akrabaları ziyaret ediniz, insanlar uykuda iken namaz kılınız, selametle cennete giriniz. (Riyaz’s Salihin,c.2 ;s. 228)


Sahabeler her fırsatta birbirlerine selam verir selamın yayılması hususunda elinden gelen gayreti gösterirlerdi. Çünkü onlar, selamın birlik ve beraberliğin inşası adına, muhabbet ve ülfetin gerçekleşmesi hususunda ne kadar önemli bir yere  sahip olduğunu yakinen biliyorlardı. Öyle ki çarşıya sırf selam vermek ve selam almak için çıkanlar dahi vardı. Peygambere  bağlılığıyla tanınmış olan Abdullah b. Ömer bunlardan biriydi. Tufeyl b. Ubeyd bin Ka’b (r.a) anlatıyor, diyor ki:


Abdullah b. Ömer’e gelir onunla beraber çarşıya çıkardım. Biz çarşıya çıkınca Abdullah ,  bütün satıcıların yanından geçer onlara selam verirdi. Günün birinde yine Abdullah yanıma geldi. Beraber çarşıya gitmemi istedi. Ben kendisine:

“Çarşıda ne yapacaksın alış veriş işlerine vakıf değilsin. Eşyanın fiyatını sormaz ve pazarlığa girmezsin Pazar yerlerinde oturmazsın.  Bana şu cevabı verdi”:


“Biz pazara başka bir şey için değil selam vermek için çıkıyoruz.”


Müslümanın Bir Günü


Mümin ailesine selam vererek,  besleme çekerek evinden çıkar. Her karşılaştığı insana selam verir. Ya da verilen selamı alır;  işinde, alışverişinde, yolda yürürken  otobüse binerken;  insanlarla her ilişki öncesinde… Bu böyle gün boyu devam eder gider. Hele birisinin evine girerken adaba ve edebe dikkat etmeli, başkaların mahremiyetine özen göstermeliyiz.   Bu hususta Allah bizi uyarıyor. “Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere girdiğinizi fark edip, (izin alıp) ev halkına selam vermedikçe girmeyin bu sizin için daha iyidir” (Nur,27) bu vesileyle  insanların size karşı sevgi ve muhabbeti artar. Karşılıksız bir sevgi kazanmış olursunuz.  Kısaca gün boyu dua alır ve başkalarına selam ve esenlik dileyerek dua etmiş oluruz.   İnsanların birbirleri hakkında samimi bir şekilde yaptıkları duayı Allah’ın reddetmeyeceğini düşündüğümüzde selamın önemini daha iyi anlıyoruz.   Öyleyse tanıdığımız ve tanımadığımız her karşılaştığımız insandan  hatta  ahirete göçenlerden bile  Allah’ın selamını esirgememeliyiz. Peygamberimiz Medine kabristanına( baki’e) gittiğinde:


“Selam size ey müminler diyarı! Size yarın verileceği vaad edilen şey verilmiştir. Sizler bekletilmektesiniz, inşaallah bizde size katılacağız. Allah’ım bakide yatanlara merhamet et” (Müslim) diye selam vermesi,  biz müminlere, ahirete göçenleri de unutmamamız gerektiğini öğretmiştir.


Peygamberimiz sadece tanıdıklara selam vermeyi ise  kıyametin alametlerinden saymış, insanların en cimrisinin selam vermeyen olduğunu bildirmiştir.  Onun için değil midir ki vurup yanından geçen, selam vermeyen insanlara “selamsız sabahsız nereye böyle” diye tepki gösterilir. Kin ve nefret güdülen insan dahi vermişse selamı, selam Allah’ın selamı diye alınır. Selam hususunda cimrilik edene Allah’ın selamını mı esirgiyorsun diye uyarılır. Selamda başkaları da unutulmaz onlara da selamlar gönderilir. Selamı iletecek olan insan onu bir emanet titizliğiyle yerine ulaştırmaya özen gösterir; üzerimde kalmasın, diye iletir. Evet, selam emanettir selam vermek cömertliktir. Selam vermek ibadettir. Selam vermek tevazudur. Selam vermek amellerin en hayırlılarındandır. Bu hususta Kainatın efendisi:  Bir sahabenin “ İslam’ın hangi ameli daha hayırlıdır.“ diye sorduğunda: “Yemek yedirmekliğin,  tanıdığın tanımadığın herkese selam vermekliğindir.” diye uyarmadı  mı?  Tanıdıklarımıza verilen selam, sevgi ve muhabbetimizin artmasına, tanımadığımıza verilen selam ise tanışıp kaynaşmamıza vesiledir. Yine peygamberimiz. “Aranızda selamı yayınız” diye buyuruyor, malumünüz.  Selamda hiç kimseye farklı muamele de bulunmak asla bir mümine  yakışmaz. Köylüsü efendisi yaşlısı genci, ağası paşası, amiri memuru, zengini fakiri,  bunda müsavidir.

İbadetlerimiz de hep selam ve dua eksenlidir.  Günde beş defa Rabbimizin huzuruna namaza duruyoruz.  Namazda malümünüz tahiyyatı okuruz. baştan sonuna kadar duadır bu; selamlarla doludur. Burada Peygamber Allaha selam veriyor, Allah, peygamberine selam veriyor, peygamber  ümmetine selam veriyor.  Melekler şehadet ediyor bu duruma . Namazdan çıkarken; dualarla dolu bir namazı bitirirken, yine selamlarla çıkmıyor muyuz, sağımızda, solumuzda bulunan kardeşlerimizi ve melekleri niyet ederek.  Allah ve melekleri Peygambere selam verirken onun ismi anıldığı zaman ona salat ve selam vermek bizim üzerimize vacip değil mi? Salavatlarla her dem hayatımızı süslüyoruz. Kazançlı bir günün sonunda evimizden içeri girerken,  selamla çıktığımız eve, selamla giriyoruz. Heybemiz dolu, evi bereketle dolduracak bir selamla… Hz Enes anlatıyor: peygamberimiz buyuruyor ki:


“Ey oğulcuğum, ailene girdiğin zaman selam ver ki selamın,  hem senin üzerine  hem de aile halkına bereket olsun” (Kütübi Sitte, c. 9; s. 402)


İslam’ın Şiarı Selam


Cennetin bir ismi de “Darü’s Selam’dır( Barış ve esenlik yurdu)dur.  Allah kullarını, O’nun Peygamberi, ümmetini bu güzel yurda çağırmaktadır.


“Onlar (müminler) için  Rableri katında,  selam yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostlarıdır.”(En’am ,127)   Mümin Allah’a inanan kişi demektir.  Başkalarına güven veren kimse demek olan mümin, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Bu güven sadece sözde değil bütün davranışlarda kendisini göstermeli. Benden sana zarar gelmez teminatının altını doldurmalıyız. Selamet ve esenlik dileklerine uygun hareket etmeliyiz. Kardeşlerimize dua ederken; Allah’ın selamını verirken, onların hemen aleyhine davranışlarda bulunmamalıyız. Selam vermeyi ve almayı ibadet şuuruyla yerine getirmeliyiz.  Sözümüzle eylemimiz birbirine uymadığından verdiğimiz selam, ihlas ve samimiyet içerisinde yapılan bir dua olmaz. Halbuki ibadetlerde ihlas o ibadetin fayda sağlamasının yegane şartıdır. Yani kısacası selam madem bir güven teminatıdır,  o teminatın hayatımızda karşılığı olmalı,  onun altını doldurmalıyız.


“Es- selam” kelimesi  “İslam” gibi kurtuluşa erme,  teslim olma barış yapma manasında s-l-m kökünden geldiğini düşündüğümüzde  “Müslüman” sıfatına layık olan insanın adeta selam ve esenliğin hem tebliğcisi hem de uygulayıcısı olarak kendini göstermesi gerekir.  Barış insanı olan, herkesin iyiliğini isteyen, kimseye kalbinde kötülük beslemeyen Müslüman, başkalarının hata ve kusurlarını da örter.  Yardıma muhtaç olana, imdat dileyene, eman bekleyene de ilgi ve alakasız ve duyarsız kalmaz. Hoşgörü onun güzelliği, bütün mahlukata olan sevgi, onun en belirgin özelliğidir. Kendine karşı işlenen hata ve kusurları bir peygamber müntesibi olarak hemen unutuverir.  Müslüman, kötülüğün değil, iyiliğin uygulayıcısıdır.  Birleştirici, yapıcı ve onarıcı olan Müslüman, başkalarının menfaatini her şeyden ali görür. Komşusuyla sulh içerisindedir. Ailesinin  hukukunu gözetir. Anne babasına öf bile demez. Kimseyi aldatmaz. Müslüman kardeşleriyle birlik ve beraberlik içesinde olmanın huzur ve sükünetin  temeli olduğunu bilir. Tevazu sahibidir, kibir hastalığından kendini korur.  Yardım eder, yardım görür kimseye zulmetmez, kimseyi zulme teslim etmez. Özet olarak:


Müminin hayatı hep selam ve saadet temennileriyle doludur.  Böyle bir hayatın neticesi, selam yurdu cennetle müşerref olmaktır, orada müminler birbirlerini selamlar, melekler cennetlikleri selamlar  bir ismi de selam olan Allah, rızasına erenleri  selamlar ve  Cemalüllahla müşerref kılar.


Allah, dünyasını  selam ve saadet yurdu olarak yaşayan, ahireti barış  ve esenlik olan kullarından eylesin. (Amin)  

 

Ramazanı Kuşanmak

e-Posta Yazdır PDF

Yine Ramazan bütün güzelliği ve bereketiyle üzerimizi bir rahmet sarmalı gibi kapladı. Hamdolsun Rabbimize.  Peygamberimiz (s.a.v.)’in duası bizler içinde kabul oldu adeta. Üç aylar başladığında “Allah’ım Recep ve Şaban ayını hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazana kavuştur.” diye dua ederdi Allah Resulü.  Gerçi Ramazan hazırlığı ta Recep ayından başlamıştı. Oralardaki ihmalkârlıklarımız bizi, inşallah on bir ayın sultanına mahcup etmez. Çünkü Peygamberimiz(s.a.v.)’in ifadesiyle, “Recep ekim ayı. Şaban bakım ayı, Ramazan ise mahsul ayıdır.”  Yine  “Recep Allah’ın ayı Şaban benim ayım Ramazan ümmetimin aydır” buyurmuştur yüce Resul.


Ekmeden biçme olmaz. Ancak gün içinde gün, zaman içinde zaman, mekân içinde mekân yaratmak Allah’a asla zor değildir. Bin aydan daha hayırlı olan, kur’ anla insanın buluştuğu mukaddes zaman dilimi olan,  bir ömrü içerisin de barındıran, Allah bize kadrini bilelim diye, kadir gecesini bahşetmedi mi? Onun değerini ve kıymetini hakkıyla bilmek zordur.  O gece melekler birçok iş için yeryüzüne iner de iner. O gece tanyeri ağarıncaya kadar esenliktir.( bknz.Kadir süresi)


“O öyle bir gecedir ki,  sabahında güneş parlak doğmaz”(Tirmizi, Savm,72) güneşin ziyası insanların zahiri yönünü aydınlatırken kadir gecesi batıni yönüne, iç dünyasına ışık tutmaktadır. Nasıl bir nur ki güneş dahi o ziya karşısında saygısından boyun bükmektedir. Çünkü O gün adeta gökler yere akmış, lahuti âlem yeryüzüyle buluşmuş, insan muhatap alınmış,  Allah, insanla konuşmuş. Hem de onun en güzel bir şekilde anlayacağı bir lisanla. Ufak bir mağara dünyanın aydınlığına talip olmuştu o gece. Bir meleğin bir insanı sıkarak oku demesi ne kadar derin mesajlar içermektedir bir düşünün! “Bilmem ben okumayı” dediği halde Fahri Kâinat efendisi, Cebrail’in ısrarı neyin nesiydi acaba. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye, okumanın nasıl olması gerektiğini vurgulaması bugün bülbül gibi şakıyan mukabele karilerine neler anlatmaktadır. “Kuranı okuyan, ancak okudukları gırtlaklarını aşmayan,(okuduklarına inanan, ancak onlarla amel etmeyen)”(Ahmet II,621) hazımsız, ihlassız, ispatsızlara neleri hatırlatmaktadır. Bakan, gören gözlere, işiten kulaklara, düşünen dimağlara nasıl bir yol göstermektedir?


Evet,  Rabbimiz ayeti kerimede buyurduğu gibi: “Ramazan ayı (öylesine faziletli bir aydır ki) insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın delilleri olarak kuran(bu ayda) indirildi”(Bakara,185) Bu nedenle Ramazan delildir, insanlara yol yordam gösterici burhandır. Ramazan ayı berekettir, ziyafettir, zerafettir. Ramazan ayı, ibadettir, mağfirettir. Ramazan ayı ruh ve nefis için, birey ve toplum için takvadır. Ramazan ayı, selamdır, esenliktir.  sükunettir, sekinettir.  Ramazan ayı kardeşliktir, yardımlaşma ve dayanışmadır.  Ramazan,  here şeyden önce kuran ayı, vahyin aydınlığıdır. Bu ayın girmesiyle adeta yeniden vahyin atmosferine girip, yeniden hırayı, ilk oku emri ilahisini hatırlamaya başladık. Cebrail aleyhi selam ilk vahyi Rasulüllah’a fısıldarken, bir kul olmanın duyarlığıyla, onu kulaklarımızda bizzat bizde, hissettik. Ancak, Hıra gibi bir dağın, Sevr gibi bir sığınağın koynundan Mekke’ye, hicaza baktığımız gibi günümüz dünyasına bakıp “ne olacak bu insanlığın hali” diye düşünebiliyor muyuz? 


Aynen bin dört yüz sene öncesinde olduğu gibi haksızlığın, zulmün, inkârın, isyanın, küfrün, cehaletin kiri ve pasıyla uğraşırken, mazlumların masumların, çaresizlerin iniltilerinin ıstırabını yaşarken,  hidayet rehberinin, kurtuluş reçetesinin insanlığa hayat bahşeden,  dirilten sesini soluğunu yeniden hisseder gibi oluyoruz Ramazanın bereketiyle. 


İlk önce okumaktan başlıyoruz kutlu vazifeye. Ancak ilk önce derdi okumak gerek, derdini bilemeyen derman bulabilir mi?  Bugün inanan, inancını yerine getirmediği için dertli, inanmayan, inanmadığı için dertli. Herkes dert küpü olmuş. Fakirin derdi başka, zenginin derdi daha başka. Hasta derdiyle  imtihan edilirde sağlıklı olan imtihan edilmez mi? O da imtihanda. Baba-ana dertli, bir dokunsan bin ah işitirsin. Evlat dertsiz mi sanırsın, oda dertli. Komşu dertli, bacı dertli, kardeş dertli.  Dert, dertli; bilinmemenin derdi içerisinde. Asrımız dert yumağı haline gelmiş; tapılan putların adı değişmiş, kimse taptığına put demiyor. Karşısında boyun bükülen şey bazen para pul, bazen makam mevki, bazen şan şöhret,  hırs, tamah olmuş.  Kuran,  bu mübarek ayda bütün dertlere derman olsun diye inmiştir. O bütün âlemlere uyarıcıdır. Müminler ve muttakiler için öğüttür. Kalplere şifa, dertlere dermandır. İnanmayan için hidayettir. Allah’ın en sağlam ipidir.  O bir zikirdir Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Kur’an okuyan Rabbiyle konuşmuştur. Müslümanlar, müminler ve muhlisler için şifadır o.  Rabbimizden şüphesi olmayan açık delildir. O kesin bir bilgidir.  Kısacası o bütün dertlilerin kurtuluş reçetesidir.


Ancak inkarı kabil olmayan bir gerçek vardır:  Bugün Hıra dağı yüklendiği davayı çoktan devretti nice dağların sırtına. Rasulüllah, ben size dininizi tamamladım, dedi. Şahit tuttu gökyüzündeki yıldızları. İnsanlığın sapıtmaması için iki şey bıraktığını buyurdu. Birincisi kuran, ikincisi sünnet. Kurtuluşun yolunu da gösterdi.   Bugün, uzletlerimiz uzun olmamalı, ancak verimli geçmeli. Yeniden kuran gelmeyecek, vahiy meleği kanatlarıyla okşamayacak.  Bu Ramazan da itikâflarımızın konusu birazda “insanlığın hali nece olacak” olsun.

Evet,  “Ey örtüsüne bürünen, kalk ta uyar!  Rabbini yücelt ve nefsini arındır…  İlk önce rabbinin emrini yakınlarından başlayarak anlat.” Emri ilahisi bizde de yankı buluyor mu? Bir düşünelim! Örtüsüne bürünen insanlığın bugün kalkmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Müslümanlar uzun zamandır uykuda. gafletin pençesine yakalanmış, kendini, kayıp ettiği kimliğini arıyor; vahyin ağırlığını hissedemiyor; kuranın,  ayet ayet, süre süre inişiyle aslında rahmet rahmet yağışının heyecanını duyamıyor.  Onun için, vahiy ve insanın vuslatı olan Ramazan,  yüzükoyun kapandığımız yerden yeniden doğrulmanın da fırsatıdır. Karanlıkların yerini aydınlığa terk etmesi ancak ona sımsıkı tutunmakla mümkündür. İlk önce o kuranı hayatımıza hâkim kılıp, sonra da evlerimize, sokağımıza, mahallemize memleketimize hatta bütün insanlığa onu anlatmalıyız. Yeryüzünün hilafeti gibi bir ağırlığın altında ezilmenin yerine onu taşıya bilmenin mesuliyetidir bu. Her şeyden,  Bunları yaparken isimlerimizin başımda el- emin sıfatı olmalı. Peygamberimiz bizi “Elinden ve dilinden başkalarının emniyette olduğu kimse” diye tanıtmıyor mu? Söylediklerimizle yaptıklarımız bir birine uyumlu olmalı. Ku’ran ahlakı, ahlakımız olmalı. Sadece onu okuyan değil, yaşayan; mukabele eden değil, onunla hayatımızı muhasebe eden olmalıyız. Aksi taktirde namaz kılsak ta oruç tutsakta yerimiz cehennem olur.(Allah muhafaza)     


Herkes bize güvenmeli derken inkâr eden dahi emniyetimizden şüphe etmemeli de demek istedik. Resulullah’ın Muhammed-ül emin(Güvenilir Muhammed) olduğunu kendisine inanmayanlar bile itiraf etmişlerdir.  Emri ilahi gereği, hakkı  yakınlarından başlayarak anlatması emredildiğinde Peygamberimiz(s.a.v.)’in, topladığı kalabalığa: “Şu dağın arkasında düşman var desem ne dersiniz bana inanır mısınız” dediği gibi diyemesek te, işimizde, gücümüzde doğru olmalıyız; aşımızın helal olmasına dikkat etmeliyiz; dünyaları önümüze serseler de doğruluktan ayrılmamalı, en yakınımızda olsa adaletten taviz vermemeliyiz. Dünyanın altında ezilen değil, dünyanın sırtında kul olmanın edasıyla gezinen olmalıyız. Peygamberden aldığımız bu kutlu davadan, bir elimize güneşi öteki alimize de ayı verseler asla vaz geçmemeliyiz.


Ramazan vahiy ayıdır dedik ya! Onun için Kur’an’ın okunması da başkadır bu ayda. Onu bu ayda daha bir aşk ve heyecanla, hem nefsimize hem neslimize okur, yaşayarak günahlarla kirlenen, paslanan kalplerimizi temizlemiş oluruz. “Kur’an’ı ezberleyip okuyan kişi,  vahiy melekleriyledir”(Buhari, Tefsir,Amese,1) müjdesiyle kuranı mukabele ederken  onu,  Cebrail’in okuduğunu düşünerek dinleriz bir peygamber edasıyla; biz okuruz Cebrail ve Rasulüllah dinler, Kur’an’ı indiren  Rabbimiz dinler, “Kullarım beni zikrediyor diye meleklerine gösterir. Onların yanında anar kendisini zikredenleri. “Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim sakın nankörlük etmeyin” buyurmuyor mu Rabbimiz?  Okurken kuran ayetlerini bazen kâh ümitleniriz, ümidin kucağında uyumamak için korku ayetleriyle irkiliriz. Ümit ve korku arasında mukabele okur, dinler, rahmet ikliminde gül olur gülistana döneriz. Her haluk karda kur’an’ı biz okurken aslında kuranın bizi okuduğuna şahit oluruz,  Orucu tutarken de orucun bizi tuttuğunu görürüz.


On bir ayın sultanı rahmetiyle kapımızın tokmağına dokunduğunda her yer bir sevinç ve huzur cümbüşüne döner,  Mukabelelerle, teravihlerle şenlenir camiler, evler; rahmetin esintileri tenlerimize kalplerimize dokunur.  Mahyalarla, kandillerle caminin etrafındaki çocuk cıvıltılarıyla ramazanı görmeyenlere adeta ilan edilir on bir ayın sultanının geldiği.  Bir hazırlıktır ki, özellikle iftara yakın zamanda insanların o tarafa bu tarafa koşuşturmaları neler oluyor caba diye heyecanlandırır herkesi.  Hoş geldin diye karşılayan, bittiğinde üzüntüsünü gözyaşlarıyla ifade eden duyarlı ve akıllı müminler kavuştukları rahmetin sevincini en doruk noktada yaşarlar Ramazan boyunca.  Geldiğine sevinmenin bile mükâfat olduğu bir aydır Ramazan. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“Ramazanın gelişine sevinen müminlerin cesedini Allah, cehenneme haram kılar.”


Ramazan ayında Yerde bin bir türlü hazırlık yapılır da ötelerin ötesinde hazırlık yapılmaz mı? Göklerde hazırdır, meleklerde. Her işin bir zamanı ve mevsimi var ya! Ekmenin de mevsimi var toplamanın da… Yağmurunda mevsimi var. Mevsim bahar,  bulutlar rahmet yüklü.  On bir ay su görmemiş çoraklaşmış gönüllerin mahzun bakışlarını bekliyor.  “Yok mu? bir şey isteyen, isteğini vereyim”( bknz. kalplerin keşfi, s. 686) nidasını duyup “ben varım” diye cevap verecek kulları bekliyor. Nefisin sınırsız pervasız isteklerini elinin tersiyle iten sabır, sebat kahramanlarını bekliyor. Allah’ın rahmeti geniştir ancak ramazanda o rahmete sınır çizmek mümkün değildir. Adeta cömert olan rabbim hazinesinin kapılarını sonuna kadar açmıştır bu ayda.   Bu müjdeyi kâinatın efendisi şu hadisi şerifte nede güzel özetleyerek veriyor.


“Ey insanlar!   Büyük bir ay sizi gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allah Teâlâ oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibadet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim ki bu ayda iyi bir amelle Allah’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz amel yerine getirirse diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir.  Bu ay başkalarının derdine, sıkıntısına ortak olma ayıdır.  Bu ay kendisinde müminin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse,  bu onun günahlarının bağışlanmasına,  cehennem azabından kurtulmasına sebep olur.  Bu onun kendi mükâfatından hiçbir şey eksiltmeden bir oruç tutma sevabına daha nail olmasına sebep olur.” (Ebu Davut, Savm,55)  


Ramazanla adeta gökler ile yer birleşmiş, melekler insanın iyiliği için sefer ber olmuştur. “Ramazan ayı girdiğinde Allah Teâlâ arşı taşıyan meleklere,  tespihten ellerini çekip, Muhammet ümmetine ve müminlere istiğfarda bulunmalarını emreder.(Rumuz’ul Ehadis s.45), “Faziletine inanarak, mükafatını umarak Allah rızası için,  Ramazanın gecesini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları mağfiret olunur”(Riyazüssalihin, c,2;s.463) Her şey, inanan insanın lehine dönmüştür Ramazanda. Tüm dünya, Allah’ın arşının gölgesine girmiş, şeytan yalnız kalmış, nefis kaçacak yer bulma telaşında.  Cennet kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, amansız düşmanımız şeytanın zincire vurulduğu, nefsin ateşinin sabırla söndürüldüğü bir aydır Ramazan. Allah, bir kapıyı kapatırsa başka bir kapıyı açar, derler ya! Bugün bütün kapanan kapıların yerine rahmet, mağfiret, bereket, mükâfat kapıları açılmıştır. Bugün ihlaslı oruç tutanlara has olan cennetin Reyyan kapısı da açılmıştır. Adeta Bugün zincir ve prangalarımızdan kurtulma zamanı. Zincirlerini koparmış üzerimize gelen şehvet, iştah hırs, öfke, kin, nefret, kibir ve kıskançlıktan kurtulma zamanı. Bugün Ramazanlaşma, Ramazana sığınma Rabbe kulluğun hürriyetine kavuşma zamanıdır.


Yağdığında kiri, pası, tozu silip süpüren yağmura “ramza” demişlerdir araplar. Bir görüşe göre Ramazan ismi buradan gelmektedir.  Ramazanda insanın günahlarının kalpteki kirini pasını temizler. İnsanın bütün kötülüklerden nefsani ve şehevi arzulardan el etek çekmesine vesile olur. Bazıları da Ramazanı güneşin kavurucu sıcağından taşların yanmasını  “ramaz” kelimesinden türetilmiştir derler.  Böyle düşündüğümüzde de kulun bütün kötü arzularını yok eden eriten bir kor olur Ramazan.  Bazı pislikler nasıl ki yanmadan temizlenemezse, nefsin arzu ve pislikleri de Ramazanın kavurucu sıcağından geçmeden,  orucun sabır teknesinde pişmeden, nimetin şükür ve sabır terazisinden elenmeden temizlenmez.


İnsanın eline fırsat her zaman geçmeyebilir. Geçen Ramazanda aramızda olup ta bu ramazanda ölümün köprüsünde geçip, ahiret yurduna göçen nice insanlar var. Ancak ora, ya mükâfat yeri ya da pişmanlık yurdudur.  Yarın bizim ne olacağımız belli değil. Emanetimizin sahibi bizi, ne zaman huzuruna çağıracağını bilmiyoruz.  Öyle ise dem bu dem, zaman bu zamandır. Ümmetine çok düşkün bir  Peygamberimiz(s.a.v.)’in, Ramazana yetişip te değerlendirmeyen, fırsatı ellerinden kaçıranların durumuyla alakalı: “Günahlarını bağışlatmadan Ramazanı geçirmiş olanın burnu yerde sürtünsün” (Tirmizi, daavat,100) buyurması ne kadar düşündürücüdür. 

Oruç, Maddenin Manaya Yolculuğudur


Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik ilmik dokunmuş kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç.  Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır.  Oruçta sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin yollarında gezintiye çıkarsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini  sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Körelen hissiyatın benlik uykusundan yeniden uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız.  


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, nede şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz.  İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan kanınızdaki damarlarınızda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” derken... Rasülüllah (s.a.v.),  mideyle gönlün, maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı kurmuştur. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini tezkin etme olarak görmesidir, Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar,  azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yemek içmekten başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak vasıtadır.  Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meyledip, ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında gezintiye çıkmaktır. Ruhun yücelmesi ve asli yetini yakalamasıdır. Bu kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin katedilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur.   Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta.  Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


Orucun Mükâfatı Sınırsız Verilir


İnsanın iç dünyasındaki niyetin bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir.  Diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetine riya ve gösteriş karışamaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır.  Onun için orucun farklı bir yeri vardır, Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken bu ayda. Oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir”(Et-Terhip Vet Terğib,c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:  

“Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.”(Müslim, siyam,164; Tirmizi, savm,55)

Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır, sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek.  Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir.  Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır.  Nasıl ki ilmin başı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, asla haddini bilmez, varlığından büyük işlere kalkışır, çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak, oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Rivayet edildiğine göre:  

Cenabı Hak mahlûkatı yaratmadan evvel aklı yarattı. Akla buyurdu:

“Ey akıl! Bana dön.” akıl döndü. Sonra Allah Teâlâ “Sen kimsin ben kimim” diye sordu. Akıl:

“Sen halik, ben ise mahlûkum” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu:

“Ey akıl senden daha aziz ve şerefli bir şey halk etmedim.” 

 Sonra Cenab-ı Hak nefsi yarattı ve ona da aynı soruyu sordu.

“Ey nefis bana dön.” Dedi nefis hiç cevap vermedi. Sonra Allah ona şöyle buyurdu:

“Sen kimsin, ben kimim.” Nefis:

“Sen, sensin. Ben, benim.” Dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak nefsi cehenneme atıp, yüz sene azap etti.  Yüz seneden sonra nefsi zindandan çıkarıp aynı soruyu sordu. Nefis küstahça aynı cevabı verdi:

“Sen sensin, ben benim.” dedi

Bu sefer yüce Mevla Nefsi yüz sene açlık azabına tabi tuttu. Yüz seneden sonra azap bitince nefse sordu: 

“Ey nefis, sen kimsin ben kimim” diye sordu. Bu sefer pes eden,  Allah’ın büyüklüğünü, kadiri mutlak olduğunu inkâr edemeyeceğini anlayan Nefis:

“Ben kulum, sende benim Rabbimsin” dedi. İşte bundan sonra yüce Mevla ıslah edilmeyen nefsin terbiye, ruhun tezkiye edilmesi için orucu emir buyurdu.  

Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun.  Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.”(Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek… Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır,  nehiylerinden kaçınma hususunda sabır,  Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz.  Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez.  Her nimet elden çıkınca kıymeti bilinir.   Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün!  Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu anlar.  Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç.  İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla,  “Bana ne”  anlayışı yerini merhamete yardımlaşmaya terk eder

Oruçlunun Sevinç Anı                


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor.  Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda.  İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar.  Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir.  Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki.  Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç,  diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç.” (Müslim)  buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 

Evet, yemek vardır zehir olur, yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir.  Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. ”Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari,Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez.   İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 


İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz buyuruyor ki:


“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir? Bir düşünün!  Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark  sahur yapmaktır”(Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır”(Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir.    

Niye Oruç Tutulmalı ki?


Kulluğun tezahürü olan ibadetler ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmanı esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler,  insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.

     

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.”(Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir.    


Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın isbatı,  müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde.  Çünkü,  dost doğru kılınan, bir namaz  insanı o namazla Allahın murat ettiğin yere  ulaştırır.. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor...”(Ankebut,45)


Namazda  kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır.  Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


“Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”


Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peydah etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın,  takvan kadar yol alırsın. 

Yüce Rabbim buyuruyor ya:

“Onların(kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


Takva, korunmanın adeta can damarıdır. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya,  kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, bütün  kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh, bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler, her şeylerini korku ve ümit arasındaki bir denge üzerinde ayarlarlar, Rablerini severek ondan korkarlar. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder,  yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Rabbe akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak süretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç,  insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan, takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.

   

Yüce Allah’ta:

“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz”(Bakara,183) 


Oruç tutan bir insanın, o oruçtan gerçek manada fayda edebilmesi, ancak onun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. İnsan midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor. Yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir.   Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin.  Peygamber efendimiz buyuruyor ya:  “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) buyuruyor.  Bu, insanın  hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir.  “Kalkan savaşta  koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi”(İbni Mace,Savm,1)


Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513)  buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


Evet, Ramazan bütün yönleri ile bir mücadeledir. İştahınız kabardı yemekler karşısında helal olsa da, Allah müsaade etmiyor o şeyi yemenizi. Yemeyeceksiniz.  Kavurucu ve yakıcı sıcağın karşısında şarıl şarıl akan çeşmenin karşısında nefsinizi tutacaksınız. Dilinize bir söz geldi rengi ister gıybet ister yalan, ne olursa olsun yutkunup yutkunup ibadet halinde olduğunuzu düşünüp susacaksınız.  Eğer böyle yapmazsanız, yani  oruca değer vermezseniz. Allah ta size ve tuttuğunuz  oruca değer vermez.  Peygamberimiz buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez”(Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)

Sonuç Olarak


Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor?   Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik.  Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu?  Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimiz’e ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme  zamanıdır. Zaten Ramazan Bayramının öteki adı da “toplu iftar” anlamında  İdul- fıtr’dır.


 Erzurum’un manevi dinamiklerinden olan Alvarlı Efe hazretlerinin şu beyitleriyle, yazımı bitiriyorum:

   

Can bula cananını,

Bayram o bayram ola.


Kul bula sultanını, 

Bayram o bayram ola.


Hüznü keder def ola,

Dilde hicap ref ola,


Cümle günah af ola,

Bayram o bayram ola.

 

İslam Güzellikler Dinidir…

e-Posta Yazdır PDF

S-l-m kökünden gelen İslam, barış, barışa girmek iç ve dış ile ilgili her türlü eksiklikten salim olmak, boyun eğmek, buyruğa uymak, doğrudan ayrılmamak Allah’ın hükmüne razı olmak anlamlarına gelmektedir. İslam, Allah’ın şefkat ve merhametinin yeryüzünde tecellisinin bir göstergesidir. İslam, insanlara huzur ve barış dolu bir hayatı sunmaktadır. Sevginin ve hoş görünün hâkim olduğu bir toplumu arzulayan Allah, din olarak seçtiği ve kabul ettiği İslam’ı sözlerin en güzeli diye nitelendirdiği kerim kitabıyla biz insanlara vaaz etmiştir. İnsanların hep birlikte barışa girmelerini, şeytanın tarafında olmamalarını emir buyurmuştur: “Ey insanlar hep birlikte barışa girin sakın şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır”(1)


İslam’da öncelikli olan barıştır. Savaş zorunlu durumlarda, en son başvurulabilecek bir yoldur. İlle de savaş olacaksa da bundaki gaye de Allah’ın dininin yaşanmasının önündeki engelleri kaldırmak, ila-i kelimetüllahı hakim kılmak, adaleti tesis edip zulme mani olmak, haksızlık ve hukuksuzluğun önüne geçmektir. Savaş baskı aracı asla değildir, dünyevi menfaat elde etmek hiç değildir. İslam, savaşın hukukunu da belirlemiştir; savaşta aşırı gidilmemesi emredilmiş,savaşa dahil olmayanlara, yaşlı, kadın ve çocuklara, çalışılanlara dokunulmamasını emretmiştir. Bu emri ilahi gereği, Allah’ın barış emrine uyan islam toplulukları, fethedilen yerlerdeki çeşitli inanç sahibi insanların haklarının korunmasına özen göstermiş, değerlerini yaşamalarına mani olmamışlar, hatta ibadetlerini kolayca yapabilecekleri ortamları kendileri için hazırlamışlardır. İslam, Eğer düşmanların bir haksızlığı olmuşsa da onu cezalandırmak yerine yine de affetmeyi tavsiye etmiştir, bu husustaki sabrın, en hayırlısı olduğu bildirilmiştir. İslam affetmeyi bir erdemlilik sayar. Affetmek büyük olmanın, insanları kazanmanın en etkili yöntemidir çünkü. Kinin, öfkenin, intikam alma duygularının hâkim olduğu bir insan, insanların İslam’ı sevmelerine değil, nefret etmelerine sebep olur. İslam zorlaştırmayı değil, kolaylaştırmayı, nefret ettirmeyi değil, sevdirmeyi tavsiye eder. İnsanların gönüllerine girmenin yolu, onları hak ve hakikatin etrafında birleştirmenin yöntemi budur. En güzel şeyler sevgi, saygı ve hoş görü temelleri üzerine bina edilir.


Bütün insani ilişkilerde hep yapıcı olmayı, barışçıl tutum sergilemeyi sevgi, saygı ve hoş görüyü esas alır İslam. Güzel sonuçlara ulaşa bilmek, mükâfata nail olmak ancak “Müslüman” ismine layık bir hayat sürmekle mümkündür. Onun için Müslümanlarının bir birleriyle üç günden fazla küs durmaları yasaklanmıştır. Küs, kırgın ve dargın olan insanların varlığı karşısında bir Müslümanın duyarsız kalmaması gerektiğini de emir buyurulmuştur, öyle ki bu barıştırma teşebbüsünü en efdal sadaka olarak nitelendirilmiştir, Peygamberimiz(s.a.v.).(2) “Kim bir insanın arasını düzeltirse Allah’ta o insanın işlerini düzeltir. O insanın her kelimesine bir köle azat etmiş gibi sevap verilir. Ve o kimse, geçmiş günahları bağışlanmış olarak döner.”(3)

İslam Affetmeyi İster


Cenabı hak, Hz. Yusuf’un kıssasını “kıssaların en güzeli” olarak nitelendirir. Sabrın güzel olanını tavsiye eder. Sabır insanı sultan eder, nice makam ve mevkilere çıkarır. Hz Yusuf’un sabrı onu, mısıra melik etti. Sabırsızlığı nedeniyle Züleyha’yı, zelil etti.


Kötülüğe kötülükle muamele her kişi işidir, kötülüğe iyilik ve güzellikle karşılık vermek ise Ahlakı en güzel olan kişinin işidir. “Bir kötülüğün karşılığı onun gibi bir kötülüktür. (ona denk bir cezadır) ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Çünkü Allah, zalimleri sevmez”(4) buyuruluyor. İslam, er olmayı, farklı olmayı, o farklılıkla insanlara ders vermeyi, bunu yaparken de rıza-i ilahiyi gözetmeyi ister. Hz. Yusuf’un kendisini kuyuya atan kardeşlerine hadi gidin serbestsiniz, ben sizi affettim, dediği gibi, peygamberimizin de aynı merhameti ve engin hoş görüyü göstererek, Mekke’yi fethinde müşriklere: “Serbestsiniz, size bir şey yapmayacağım” dediği gibi Taifte kendisine zulmü reva görenlerin helak olmasını istemediği, bunca zulüm ve haksızlık karşısında, beddua et, teklifi karşısında “ben rahmet peygamberiyim, lanet değil” diyerek bütün teklifleri geri çevirdiği gibi… Biz de; O ulu peygamberleri örnek alıp, Yusuf yüzlü, Yusuf özlü olmak, Hz. Muhammed(s.a.v.)’i bir ahlaka kavuşmak için, bizi haksızlıklarla zulümlerle hayatın derin kuyularına atan Müslüman kardeşlerimize, “hadi gidin serbestsiniz” demeli/diyebilmeliyiz. Güçsüz, kolu kanadı kırık bir duruma düştüğümüzde, çeşitli şekillerde haksızlıklara uğradığımızda, sonra Allah’ın yardımıyla güçlü duruma geldiğimizde, “Hadi gidin serbestsiniz” deme güç ve kuvvetinde ve iradesinde olmalıyız. Haksızlıkla, hileyle, yalanla, dolanla bizi alt ettiklerinde, zulmün kılıcını göstererek “Seni benim elimden kim kurtaracak” dediklerinde bir mazlumun intizarıyla “Allah” deyip, Allah’ın yardımı tecelli ettiğinde de, Allah’ın kılıcını nefis eline alması nedeniyle “Hadi kalkın ayağı, vurmaktan vazgeçtim, serbestsiniz” demeli/ diyebilmeliyiz.


Bu bir peygamberi ahlaktır. Hem, affetmek büyük olmanın yolu hem de insanları büyük etmenin yöntemidir. Bu, affetmeyi seven Allah’ın bir emri, onu uygulayan peygamberlerin asla ellerinden bırakmadığı bir sünnetidir.

Allah ayetinde “(Resulüm) sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir”(5) diye buyuruyor. Örneklerin en güzeli olan Rasulüllah(s.a.v.), hayatında her şeye rağmen, merhamet peygamberi gibi hareket etti asla kimseye şahsı için beddua etmedi, kin gütmedi, insanların kusurlarını affetti. Hz Aişe Vailedimiz, Peygamberimiz(s.a.v.)’in, kendisine yapılan kötülüklerle ilgili, intikam peşinde koşmadığını, bildirmiştir.


O Allah’ın Resulü(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Seninle ilişkiyi kesen kimse ile ilişkini sürdür, seni mahrum edene ver, sana zulmedeni bağışla.”(6) Güzele ve doğruya giden, insanı saadete ulaştıran yolun üzerinde engeller çok. Bu engeller bazen nefsimize şiddetle dokunur, bazen benliğin yamaçların da yol alırken sarp kayalıklarla rast getirir bizi. Bazen hedefi unutup “güzel” den gaflet edip ulaşacağımız / insanları ulaştıracağımız saadetin kokusunu taşıyan Allah’ın merhamet esintilerine karşı, duyarsız, hissiz ve anlayışsız bırakır. Elimizi, kolumuzu ve kanadımızı kırar. Ancak şunu unutmamalı; izzete ulaşmak, gerçek zilletten kurtulmak, İslam’ın güzelleriyle/ güzelliğiyle buluşmak için, dövene elsiz, sövene dilsiz olmak, gelmeyene gitmek zulmedeni bağışlamak, vermeyene vermek ve daha nice badirelerden geçmek gerek. Dini, hayatlarına yansıtanlar, kendilerine İslam’ın temsilcisi gözüyle bakanlara hidayet kapılarını aralarlar. Tam tersinde ise kötü örnek olduklarından sorumlu olurlar.


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“İyilik, iyi söz ve davranış ile kötülük, kötü söz ve davranış bir değildir. Kötülüğü en güzel biçimde sav, birde bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak ve samimi bir dost oluvermiş.”(7)

İslam Sevgi Dinidir


Müslüman, güvenilir insan olmalı, başkalarına güven telkin ederek İslam’ın güzelliğini göstermeli. Müslüman, kimseye haksızlık etmez, kimseye zulmetmez, kimseyi zulme teslim etmez, kin gütmez, nefret etmez, haset etmez. Yaratılan yaratandan ötürü sevilince sevgi, başka bir manaya ve güzelliğe bürünüyor. Her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan her mahlûk Allahtan hatıralar ve izler taşır. Onun için İslam’da sevginin esas dayanağı Allah’tır. Allah’ın sevgisinin en önemli nişanı da Allah’ın, “Habibim” dediği Resullüllah’tır, Ona olan sevgidir. Onun için ona olan sevginin Allah’a götürmesi daha kolaydır. Ancak onu seven insanın onun sevdiğini de, sevdiğinin sevdiğini de sevmesi gerekir. Rasullullahı seven onun sünnetini yaşar onun sünnetini yaşayan ahirette onunla komşu olur.


Yine Yüce Resul: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” buyurarak İslam’ın sevgi boyutunu imanın bir gereği olarak dile getirmiştir. Müminler arasındaki bağ ve ünsiyet ancak sevgiyle muhabbetle sağlanabilir. Çünkü Müslümanlar, peygamberimizin ifadesiyle, bir binanın tuğlaları gibi bir birlerine kenetlenmiş, bir vücudun uzuvları gibi bir birlerine şefkat ve merhamet etmiş insanlardır. Buda, İslam kardeşliğine oturtulmadan, sevgiyle karılmadan, muhabbetle yoğrulmadan olmaz.


Kinin, hasedin, kibir ve bencilliğin, kötülük ve düşmanlığın, kalpleri kemiren daha birçok hastalıkların tahribatlarından kurtulmak, barış ve esenlik elde etmek için sevgi tohumlarının yeşermesine vesile olan selam vermeyi tavsiye ediyor Allah’ın Resulü. Buyuruyorlar ki:


Bir birinizi sevmenize vesile olacak şeyi söyleyeyim mi?

“Aranızda selamı yayınız” (8)


Müslüman, selam kelimesini kullanarak adeta İslam’ın barış ve sevgi dini olduğunu sancaklaştırmıştır. Müslümanlar bir araya gelirlerken, bir birlerinden ayrılırken selam verirler. Bu, gün boyu Müslümanların barışı temenni anlamına gelen bir duadır. Selam, Müslümanların şiarıdır, Müslümanın, Müslümana verdiği güven teminatıdır. Bu şekilde selam vermek sünnet, almak farz olarak kabul görmüştür. Bir memnuniyetin ifadesi olarak da daha güzeliyle almak hem verene bir iltifat hem de Yaratan’a itaattir. Yüce Rabbimiz ayetinde:


“Ve bir selamla selamlandığınız zaman, o takdirde siz ondan daha güzeli ile selam verin, veya onu (aynen) iade edin.”(9) buyurarak daha güzele, daha özel olmaya davet etmiştir insanları.


Müslümanın kalbi, Allah’ın sevgisiyle doludur. Yumuşak bir kalbe sahiptir Müslüman; o kalpte merhamet vardır, o kalp, hüsnü zan ile doludur. Hüsnü zan, güzel olan zan, iyi zan, demektir. Hep iyi düşünmek, işleri kötüye yormamak, insanların davranışlarını, tam anlamıyla bilmeden, araştırmadan hareket etmemek yani su-i zan’a düşmemektir. Müslüman, kendi günahları kendini zaten meşgul ettiğinden, başkalarının kusur ve hatalarının peşine düşmez. Başkalarının kusurlarını araştırmak, insanı çekiştirmeye, gıybet etmeye su-i zana sürüklemeye iftiraya, yalana götüreceğinden de şiddetle yasaklanmıştır. Hüsnü zanda insan, isabet etmese bile sevap kazanırken, su-i zanda isabet edilse de zarar sözkonusudur.


Bir gün İsa aleyhisselam ile havarileri yolda yürürlerken bir köpek laşesi görüyorlar. O pis koku nedeniyle yanındakilerin burunlarını kapattığını gören İsa aleyhisselam, onların davranışlarının yanlışlığını anlatmak için “bakın bakın! Şu köpeğin dişleri de ne kadar da güzelmiş” diyerek tepkisini gösterir.


Evet, ölmüş hayvanda bile mutlaka bir güzel taraf varsa ya insan… İnsan da nice güzellikler vardır aslında. Ancak bakışlarımız bozuk olunca baktığımız şeylerde de haliyle hep hata ve kusurları görüyoruz. Hoşgörü, insana olan dostluğumuzla, yanlış davranışlara olan düşmanlığımızı ayrı tutmaktır. İnsan gerçek güzellikleri İslam’dan alır. Her şeydeki güzelliği keşfe çıkarken insanın inşası adına, tutunacak dal, hamle yapmak için sıçrama tahtası bulmak olmalı hedefimiz.

Ahlakı Güzel eyler İslam


İslam, “Adaleti, iyiliği akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, kötülük ve azgınlığı da yasaklar…”(10) Sözün güzelini emreden İslam’ın peygamberi: “Filan kadın oruç tutar, gece namazı kılar, bununla beraber komşusuna eza(eziyet) eder.” ( hakkında ne buyurulur) diye sorduklarında Canab-ı peygamber(s.a.v.): “O kadın ateştedir”(11) buyurur.


İbadet bireysel yapılmış olsa da, toplumu dışlayan, topluma fayda vermeyen ya da insanların unutulduğu insanlara güven telkin edilmediği hiçbir ibadet anlayışı o insanın rıza-i ilahiye kavuşmasına vesile olmaz.


Kur’an’ı kerimin, sözlerin en güzeli olduğunu bildiren Allah, onu insanlığa tebliğ eden, bizzat yaşayarak hayatında gösteren peygamberi’de Usve-i hasene (güzel örnek) olarak tanıtmıştır. Sözlerin en güzeli elbette güzele, doğruya ve hidayete ulaştıran Allah’ın sözüdür. Güzel olmayan söz hakka değil batıla, merhamete değil, zulme; hidayete değil, delalete; sevgiye değil, nefrete sürükler insanı. Onun için Allah: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine (kur’an’a) sımsıkı tutunun…”(12) buyurmuştur.


Fahri kâinatın Efendimiz “Ben güzel Ahlakı tamamlamak için gönderildim” (13) diye kendini insanlığa tanıtırken, yine güzel olana vurgu yapmıştır. Yüce Rabbimiz de Resulüllah için: “Andolsun ki Allah’ın elçisinde sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”(14) buyurarak, güzel olan şeylere kavuşmak için onu hayatımıza model kabul etmemiz gerektiğini vurgulamıştır. O kadar ki Allah, kendisine uymuş olmak için Rasülüne uymak gerektiğini, özellikle, vurgulamıştır.


Peygamberimiz’(s.a.v.)’in ahlakı kur’an’ın ahlakıydı. Kur’an’ın hayat veren iklimiyle ilk defa O muhatap oldu. “Allah’ım yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel yap” (15) diye dua eden Rasulüllah’ı Allah, bizzat terbiye etti, onun ahlakını güzelleştirdi. O’nun hayatını Kur’an’ın yürüyen hali ve canlı bir örneği olarak sergiledi.


Kur’an’a uyan Rasülüllah’ın ahlakını kuşanır, Rasülüllah’tan uzaklaşan kur’an’dan uzaklaşır. Güzel bir insan olmak, güzel ahlak sahibi olmakla mümkündür. Peygamberimiz(s.a.v.) “Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanızdır.”(16) buyuruyor.


Said b. Haşim, Hz. Aişe validemize, Resülüllah(s.a.v.)’in ahlakını sormuş, oda: “ Sen kur’an okumuyor musun?” demiş. “Evet” demesi üzerine:


“Rasülüllah’ın ahlakı Kur’an idi” buyurmuş. (17)


O peygamber ki sözleriyle hayatı asla farklı değildi. Her söylediğini bizzat en güzel şekilde yaşardı. Zaten o sözden çok, yaşayarak örnek olmuştur insanlara.


Yüce Mevla’mız Kur’an-ı keriminde, birçok ayette, güzel davranışı ve inanışı över ve emreder. En güzel isimler de Allah’ındır. Onun isimlerine esmayı Hüsna( güzel isimler) denmiştir. “El- cemal” yani “güzel” Mevla’mızın isimlerindedir. Onun için yüce Mevlan’ın güzel isimleriyle dua edilmesi istenmştir.

Peygamberimizde:

“Allah güzeldir güzeli sever.” Buyuruyor.

Allah, insanın her şeyinin güzel olmasını istemiş, işini güzel yapmasını, aşını helalinden kazanmasını, insanlarla güzel geçinmesini; ailesine Ana babasına, komşusuna iyilik etmesini, sıla-i rahimi kesmemesini, yetimin başını başını okşamasını, mazlumun yanında olmasını istemiş, zikrini, fikrini, işini gücünü, kısaca her şeyini güzel etmesini emir buyurmuştur.


Peygamberimiz imanı Tarif ederken: “İman yetmiş(veya altmış) kusur şu’be (haslet)’tir. En yükseği, “Allahtan başka ilah yoktur demek, en aşağısı ise yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Utanmakta imanın bir şubesidir”(18) buyurarak güzel bir davranışı imanın olmazsa olmaz bir şubesi olarak kabul etmiştir.


Bir tebessüm ve güzel bir sözü dahi sadaka sayan İslam’ın peygamberi buyuruyor ki: “Din kardeşinin kabına kovandan su boşaltmak sadakadır. Emri bil maruf nehyi anil münker yapmak sadakadır. Kardeşine iltifat etmek yoldan taş, vs. kaldırmak, kılavuzluk etmek sadakadır.” İnsanlarla ilgili yapılan hiç bir davranış asla karşılıksız değildir. Zerre kadar hayır yapanda, zerre miktarı kötülük yapanda karşılığını mutlaka görecektir.


Adeta, birbirlerine mirasçı kılacak derecede komşulara haklar yükleyen güzel dinimiz, peygamberimizin ifadesiyle “kötülüğünden emin olmayan komşunun cennete giremeyeceğini” (19) bildirmiştir. Yine Allah’ın Resulü, komşuyla ilgili bir çok görevlerin bulunduğunu başka hadislerde belirtirken, bunun yeteli olmayacağını, aynı zamanda komşudan gelen eziyetlere katlanmanın da Allah’ın, o insanı sevdiği kulların arasına dahil edeceği müjdesini vermiştir: “Allah’ın sevdiği kimselerden biride; kendisine eziyet eden bir komşusu vardır. Oda buna sabreder, nihayet ölüm yahut göç etmek aralarını ayırır.”(20) Bu, İslam’ın ne büyük bir erdemlilik ve fedakarlık dini olduğunu bizlere göstermesi açısından önemlidir. İslam dini, fakire, düşküne, yolda kalmışa, darda kalmışa, yetim ve kimsesizlere yardım etmeyi emretmiş, kapıya geleni geri döndürmeyi asla uygun bulmamıştır. Yetimin hakkının ihlal edildiği bir toplumda arşı alanın titrediğine ne demeli… Allah’ın hakkından sonra gelen anne ve babamıza iyi davranmak emredilirken “öf” bile demenin çirkinliği vurgulanmış, onlara tatlı ve güzel söz söylenmesi istenmiştir. (21) Kul hakkı söz konusu olduğunda o insanın, namaz kılsa da oruç tutsa da zekat vermiş olsa da, ona buna sövmüş iftira etmiş, kanını akıtmış, dövmüş olduğundan iflas etmiş olacağını peygamberimiz(s.a.v.)’in bildirmesi, kazanmanın yine Ahlaki güzellikte, insanlarla iyi geçinmekte olduğunu gösteriyor. İslam, “malın fazlasından Allah yolunda tasadduk” emriyle infakın alt sınırını gösterirken, “…kendileri fakru zaruret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. (kendilerine tercih ederler) (22) ayetiyle daha yukarılarda olmayı yani güzel olanın daha güzeline talip olmayı istemiş ve fedakarlığın zirvelerinde olanları övmüştür.

İşi Güzel Eylemek


Doğru olmak yeterli değildir, işi doğru eylemekte gereklidir. Diyelim ki namazınızı dost doğru kıldınız, tadil-i erkâna riayet ederek kıldınız, ayrıca güzelliğine de riayet etmelisiniz. Namazdaki güzellik içerde huşu, dışarda hudu şeklinde yansımalı. Estetiğe uygun bir namaz kılarken namazdaki yaşanan derinliği de yaşamalısınız. Zahmet değil, hayat soluğu taşımalı namaz. Zekatı kurallarına uygun verirken güzelce vermeye de özen göstermelisiniz. Verdiğiniz yardımların altında ezerseniz fakir ve miskini, güzelliğini kayıp etmiş olursun zekâtın; başa kalkarsanız, beklentiye girerseniz güzel amelinizi, çirkinleştirmiş bulunursunuz. Oruç tutarken haccınızı eda ederken, kurbanınızı keserken… Daha birçok ibadette güzellik o ibadetlerin şartları kadar önemlidir. Çünkü dinimiz içte yaşanan bir huzurdur. Hem o hayırlı ameli yapana hem de karşıdakine huzur vermeli ibadetler; kimsenin ne göz zevkini nede gönül huzurunu bozmalı, kısaca hem özünüzle hem de sözünüzle güzel olmalısınız.


Bir insan gece sabahlara kadar namaz kılsa, gündüzlerini hep oruçlu olarak geçirse, hayır hasenatını yapsa, tespihi elinden hiç bırakmasa, Sözüyle, davranışlarıyla, çatık kaşıyla, anlayışsız tavırlarıyla, vurdumduymaz bir yapısıyla insanları kendinden uzaklaştırırsa o insan, yaptığı ibadetlerin güzelliğini elde edememiş demektir. Müslüman başkalarının kendinden feyiz aldığı, faydalandığı insandır. Zaten ibadetler, insanı, Ahlaken olgunlaştırmayı hedefler. İslam, “Cibril hadisi” diye meşhur olan hadis-i şerifte de bildirildiği gibi, “iman”, “İslam” ve “ihsan” şeklinde özetlenir. İman, her şeyin başlangıcı ve bütün davranışların temelidir. O temel üzerinde ibadetler yani İslam’ın şartları yükselir, ondan sonra ki “ihsandır ki buda, ibadetlerin insanı ulaştırdığı en zirve noktadır. İhsan, İslam’ın ahlaki yönünü, yani İslam’ın güzelliğini ifade eder. İhsan, Allah’ı görür gibi olmaktır; “biz onu görmüyor isek te o bizi görüyor” düsturu ve inancıyla hareket etmektir. Böyle bir güzellik ihmal edilirse kulluk, Allah’ın istediği şekilde yapılmamış olur.

Sözü Güzel Eylemek


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Bir hurma yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun, kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun”(23) Evet, söz, insanı ateşten koruduğu gibi o insanın amelini de korur. Zira verilen sadakayla ihtiyaç giderilirken, üslup hatasına düşerek gönül kırıldığından, fayda değil zarar etmiş olursunuz. Yüce Allah buyuruyor ki:


“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ceza (gönül kırma) gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir.”(24)


Söz vardır kese savaşı söz vardır kestirir başı söz vardır insanı insan eder belki de sultan. Söz vardır rezilde eder vezirde. Sözünüz doğruysa onu güzel ve yerinde kullanmanız da gerekir. Çünkü doğru söz her zaman yeterli olmaya bilir. Her doğru her yerde söylenmez, söylenecekse de sözün ahlakına, kuralına ve muhatabın anlayışına uygun bir şekilde söylenmeli yani söz güzel olmalı. İşte o zaman aşılamayacak vadi geçilemeyecek engel, girilemeyecek gönül kalmaz. Atalarımız, güzel söz yılanı deliğinden çıkarır, demişlerdir. Ne iyilik kötülükle birdir ne güzel söz, kötü söze denktir. Düşmanca tutum ve davranışların ilacı güzel sözde saklıdır. Onu başara bilen insan nice dostlara kavuşur. İslam, ateşe körükle gitmeyi değil, o yanan ateşe serinlik olmayı, su olup onu söndürmeyi ister. Yoksa dünya çekilmez olur, hayat çıkılmaz bir hal alır.


Peygamberimiz’(s.a.v.)in hayatındaki başarının sırrı güzel üslup ve anlayışta saklıdır. Yoksa kısa bir zamanda insanların bölük bölük, İslam’la tanışmaları mümkün olur muydu?


Yüce Allah peygamberimizin bu durumuyla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı ey Muhammet, sen onlara karşı yumuşak davrandın, eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi…”(25)


Allah bizi güzelliğini anlatmakla bitiremeyeceğimiz İslam’la güzelleştirsin, en güzel örnek ve önder Resullüh’ın hayatıyla özel kul eylesin…(Amin)


Selam ve dua ile…


Kaynaklar

1-(Bakara,208)

2-(Seçme hadisler s. 237)

3-(Seçme hadisler,241)

4-(Şura,40)

5-(Araf,199)

6-(Ahmet ıv,158)

7-( Fussilet,44)

8-(Müslim)

9-(Nisa ,86)

10-(Nahl, 90)

11-(İhya-i ulumiddin terc. C.4,s.574)

12-(Ali İmran,103)

13-(Ahmet II,381)

14-(Ahzap 21)

15-(Ahmet,I,403)

16-(Buhari Müslim, Tirmizi)

17-(Taberani)

18-(Müslüm, iman, 12. No 58)

19-( Müslim,İman,46)

20-(Ahmet’i müsned, c.5,s.151)

21-(İsra,24)

22-(Haşr,9)

23-(Buhari Edep,34)

24-(Bakara,263)

25-(Ali imran,159)

 

Beden Ülkesinin Sultani Kalp

e-Posta Yazdır PDF

Arapça bir kelime olan, çevirme döndürme, değiştirme anlamlarına gelen kalp, tasavvufta ilahi hitabın mahalli ve muhatabı, marifet ve irfanın kaynağı, keşf ve ilham mahalli, anlamlarına gelir. Kalp, gerek madde ve gerekse mana olarak bütün organların, his ve duyguların merkezidir. Nasıl ki maddi kalp, kendine bağlı olan, bütün organların damarları ile her organa kan pompalayarak hayat veriyorsa, işlevini yapamadığında da bütün organlar bundan etkileniyorsa; rabbani, nurani ve ilahi bir cevher olan hakiki kalp de, ulvi ve süfli hilkate bürünen insanın hakikatini temsil ediyor. Haset, gazap, nefret gibi kötü duygular kalpte bulunduğu gibi, iman, Allah korkusu, hilm ve takva gibi birçok duygularda kalbe isnat edilmektedir. Oranın sağlıklı olması insanın huzur ve mutlu olması demektir, işlevini yapamaması, bozuk olması yani hastalıklı olması da huzursuzluklara ve nice sıkıntılara sebeptir.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kalp dört kısımdır. Biri etrafına ışık saçan kandiller gibi halis ve temiz olan kalptir ki buda müminlerin kalbidir ve (etrafına saçtığı) ışıkta nurdur.


İkincisi de mühürlenmiş kalptir ki buda kâfirin kalbidir.


Üçüncüsü, ters çevrilmiş kalptir ki buda münafığın kalbidir. Önce tanır, sonrada inkâr eder.


Dördüncüsü, iki tarafa meyilli olan, yani hem imanlı hem de nifaklı kalptir.


İmanlı kalbi sebzeye benzetebiliriz. Çünkü her ikisini de temiz su (iman için amel) besler ve yaşatır. Nifaklı kalbi de çıbana benzetebiliriz çünkü her ikisinin de ürünü, irin ve sarı sudur. Günah neticesinde kararan kalp, iman ve nifaktan hangisi üstün gelirse kulun amellerinde söz sahibi olur.”(Ahmet B. Hambel)


Ebu Hureyre, kalbi, ordusunun başındaki sultana benzeterek şöyle tasvir etmiştir:

“Kalp sultandır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa askerlerde iyi olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri pertraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerlerde iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur”(Abdurrezzak, Müsannef)

 Evet, Kalp, beden ülkesinin sultanı olduğundan bütün azalar kalbin hizmetçisi ve kalbe musahhar olmuşlardır. Kalp, emri altındakileri tasarrufu altında bulundurur. Hiçbir aza oranın onayını ve olurunu almadan her hangi bir davranışta bulunamaz, bütün organların davranışları kalbe yüklenmektedir.


Kalp her davranışın birinci dereceden sorumlu olduğu yerdir. İstisnai olarak, azalar kalbe rağmen bazı davranışlarda buluna bilirlerse de bu, bir taklidi davranış olur. Taklitte de rahatlık, huzur ve samimiyet olmaz. Kalbe rağmen bir davranışın zuhur etmesi insanın, o eylem nedeniyle memnuniyetini göstermez, bu belki zoraki bir davranış olur. Kalpten bağımsız meydana çıkan davranışlar adeta bir ülkeyi yöneten hükümdara isyan anlamındadır.  Kalp zalim, asi, münkir, münafıksa, Allah’ın emri ve kanunlarına göre hükmetmiyorsa azalar ile ona muhalefet etmek gereklidir. Zira bu onu istikamete sokma açısından değerlidir. Hem de günah işlenmemiş olunur. Gaye de zaten bozuk olan kalbi düzeltmektir. Ancak kalp, Allah’ın boyasıyla boyanmış, onun sevgi ve muhabbetiyle dolup taşmışsa, Allah’ın kanun ve emirlerini kalp ülkesinin anayasası kabul edip bütün karar ve hükümlerini ona göre veriyorsa, azaların oraya itaat etmesi şattır. Hem de bu daha kolaydır, rahatlığa ve huzura da vesiledir. Kalp, huzurlu olursa etbaıda huzurlu olur. Kalbin huzuru yakalaması da orayı, yaratılış gayesi doğrusunda kullanmakla mümkündür. Tatmini yakalayamayan bir kalp, sıkıntılı ve iradesizdir. Dolayısıyla da emri altındaki azalara doğru ve faydalı talimatlar vermesi beklenemez. Bütün bu hakikatlere rağmen hali hazırdaki durumumuz nedeniyle de Mevlana’nın ifadesiyle; ya olduğumuz gibi görünmek ya da göründüğümüz olmaktır asıl olan. Böyle bir doğruluk, şeffaflık hem genelde, başkalarını hem de özelde kendimizi aldatmamaktır. Kalp te olanı Allahtan başka kimse bilmez. Asıl olanda onun bilmesi değil midir ki.


Peygamber efendimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Dikkat edin insanın bedeninde bir et parçası vardır ki o iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Bilesiniz ki o kalptir” (Buhari, İman,39; Müslim, Müsekat,20)


Kalpler Mücadele Alanıdır


Kalp, bu kadar önem arz eden bir yer olduğundan hayır ile şerrin, iman ile küfrün, sevgi ile nefretin, iyilik ile kötülüğün devamlı mücadele ettiği stratejik harp alanıdır. Nefis ve şeytan devamlı oraya hücum ederek kendi sıfatlarının hâkim olmasını ister. Kalpteki küçük bir ihmalkârlık kalbin düşmesine, şeytan ve nefsin esaretine girmesine neden olur. Buda imtihanı kayıp etmek ve mağlubiyet anlamına gelir.  İlk teslim alınması gereken, asla teslim edilemeyecek yer kalptir. Her Müslümanın kalp, ihtisas alanı olmalı, onu iyi tanımalı, düşmanların nüfus edebileceği yerleri görmeli ve tedbirde kusur etmemeli. Disiplinli bir kalp eğitimi ve terbiyesi, kalbin korunmasının en önemli şartıdır.



Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir Hadis-i şerifte, kalp çok değişken bir varlık olduğu belirtilmektedir. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki;


“Kalbe kalp denilmesinin sebebi, onun çok değişken olmasıdır. Kalbin misali çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misali gibidir. Rüzgar onu bir oraya bir buraya savurur.” (İbni Hambel)


Başka bir hadis-i şerifinde, kalbin değişkenliğini, ateşin üzerinde kaynayan bir tencereye, benzetmiştir. Zaten kalp,  değişken olduğundan, her an halden hale girdiğinden kalp halini almıştır.


Bu değişme özelliğinden dolayı, Allah’ın yardım ve inayeti olmadan kalbin, hidayet üzere olmayacağından, Peygamberimiz bile, günde yüz defa Allahtan mağfiret dilediğini, ifade etmiştir.


Devamlı nefisle mücadele halinde olan insan, nasıl ki düşmanla cihat ederken Allah’tan yardım talebinde bulunuyorsa büyük cihatta da yani kalbini, nefsinin hile ve desiselerinden korumak için de kalpleri elinde bulunduran, istediği gibi evirip çeviren, hidayetle mükâfatlandıran, huzurla genişleten ya da delaletle cezalandıran, inkarla daraltan, günahla kirleten Allahtan, yardım talebinde bulunması gerekir.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta şöyle dua ederdi:

“Ey kalpleri değiştiren evirip çeviren Allah, kalbimi dinin ve itaatin üzerine sabit kıl” (Müslim, Tirmizi)

Kalpler Yalan Söylemez


Kalp yalan söylemez çünkü kalp ikiyüzlü davranmaz, orada gösteriş ve riya olmayacağından da yüce dinimiz niyetlerin hep kalp ile yapılmasını esas almıştır. Başta, Müslüman olmak için kelime-i şehadeti “kalp ile tasdik dil ile ikrar” şeklinde tarif ediyoruz. Asıl olan kalben tasdiktir. Allah, aklın devre dışı kalmasını, iradesiz bir yönelişi asla kabul etmiyor. Kalp ile onaylanmayan bir şeyin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. “Çünkü ameller niyetlere göredir.”

 

Allah,Samimiyetle, sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder,(Nesai) insanın suretine, malına değil, kalbine ve amellerine bakar.”(Müslim) Azalarla edilen amellerde her zaman riya tehlikesi vardır.


Kalben olmayan amel, samimiyeti içerisinde barındırmayan ameldir. Bir insan kalben bir şeye niyet eder onu her hangi bir sebeple yerine getiremezse sırf niyetinden dolayı bile mükâfata nail olur. Kalpte olanlar Allah ile kul arasında adeta sırdır. “Kalplerde olanlar Allaha gizli değildir.”(Hud,55) Orada olanı Allahtan başka kimse bilmez. Ancak dışa yansıyan davranışların kalbin aynası olduğu gerçeği de bir kaidedir. Bugün kalpleriyle eylem ve davranışlarını ayrı düşünenler,  bu ikisinin arasındaki kuvvetli bağı ve irtibatı anlamak istemeyenler, Allah ile kul arasında ki kulluğu sadece kalpte başlayıp kalpte biten bir eylem olarak hesap edenler. “Sen benim kalbime bak ben günah işliyorum ama benim kalbim temiz” safsatasını ileri sürerek kendilerini kandırıyorlar. Hâlbuki bal küpünden sızan sirke olmayacağı gibi, sirke küpünden sızanda bal olmaz, değil mi? Kalbi temiz olan insan Allah’ın emirlerini yerine getirir, nehiylerinden sakınır. Kalbi temiz olan insanın eli harama uzanmaz, gözü harama bakmaz, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etmez, kalp kırmaz, haram yemez… komşunun hakkına riayet eder ana babasına hizmet eder sıla-i rahime dikkat eder. Yardıma muhtaç olana yardım eder. Kendisi için istediğini başkaları içinde ister.

Kalp Allah’ın Nazargah Alanıdır


Kalp insanın Allah’la irtibata geçtiği yerdir. Oradan gerçek hakikatlere ulaşılır. Feyiz ve bereketlerin aktığı, nice güzelliklerin ulaşıldığı mekân kalp olduğundan adeta ilahi âleme açılan yegâne penceredir orası. Allah kalbi muhatap alıyor. Nefisin ıslahı ve terbiyesi, kalbi selime ulaşmak içindir. Bu da aklıselimin yardımıyla mümkündür. Aklıselim, özelliğini, güzelliğini ve işlevliğini kayıp etmemiş akıldır. Kalp nasıl ki son karar yeri, onay mercii olarak bedenin sultanıysa, akılda o sultanın veziridir. Kalbin doğru karar vermesinde vezirin(aklın), kirletilmemiş, aldatılmamış, doğruyu, yanlışı ayırt edebilecek, safiyette ve selamette olması bundan dolayı önemlidir. Hâkimler hâkimi, sultanlar sultanı olan, her şeyin kudretini elinde bulunduran Allah’ta insanı, sultan diye nitelendirdiğimiz kalbiyle muhatap alıyor, oraya bakıp, oraya nazar ediyor.


Kâbe, Allah’ın Resulünden izler taşır hatıralar barındırır. Kalp, Allahtan izler taşır onun ayetlerinden numuneler sunar, onun sevgisi ve muhabbetinden esintiler ulaştırır insana. Kabeye varmak için nasıl ki engelleri aşmak çölleri geçmek gerekiyorsa kalpte Allah ile vuslatı gerçekleştirmek, onunla itminana kavuşmak içinde şehvetin badirelerini, nefisin çöllerini, şeytanın tuzaklarını aşmak gerekir.


Kalp Allah’ın nazargah alanı olduğundan, orası müminin hayatı için en öncelikli hedef olmalı. Oranın ıslahıyla mücadeleye başlamalıyız. İnsanların dış görünüşümüze nazarları karşısında nasıl ki kendimize çeki düzen veriyor isek, Allah’ın nazar ettiği yeri de günahlardan temizlemek ve arındırmak gerekir.


Allah insanın kalbine nazar ettiğinde eğer o kalpte farklı şeyler görür, Kendi sevgisini ve muhabbetini görmezse, oradan çıkar gider; nurunu, idrakini feyzini bereketini nasip etmez o insana.


Kalbin bakımını yapmalı, ihtiyaçlarını gidermeliyiz. Kalpleri yaratan ve elinde bulunduran Allah, oranın ihtiyacının ne olduğunu da bildirmiştir. O da, ibadet ve itaat, zikir ve fikir, Allah’ın sevgi ve muhabbetidir. Ancak o zaman kalbimizi doyurur, huzur ve saadeti yakalayabiliriz. Yoksa kalbimize soktuğumuz her şey bizi farklı mecralara, sıkıntılara sürükler.

İnsanın merkezi, hayatın özü olan, Allah’ın sevgisiyle girmeyi kabul ettiği, feyziyle bereketiyle merhametiyle misafir olduğu kalbin geçici ve fani olanlarla mutmain olması mümkün olur mu? gözü ebetlerde olan, bir yönü Allah’ın kutsiyetine bakan, ilimle marifeti arzulayan, gayb alemin keşfine talip olan kalbi, bu ihtiyaçları istikametinde donattığınız zaman orayı doyura bilir, mutlu olursunuz. Bunu başaran insanlarla ilgili Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki “Onlar, iman eden ve Allah’ı anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.”(Ra’d,28)

Kalp Gözü Açık Olmak


İnsan bilmediğinin düşmanıdır, ancak bilmek ve anlamak içinde görmek, hissetmek gerek. Oda kalbin safiyetini korumasıyla yani kalp gözünün açık olmasıyla mümkündür.


Baş gözüyle zahiri âlem seyreylerken kalp gözüyle hakiki âlem seyredilir. Kalp eşyanın ruhuyla ilgilenirken baş gözü zahiriyle ve kabuğuyla ilgilenir. Kalp gözü açık olanlar nice görünmeyen âlemlerde yolculuk yapar, nice ilim ve hikmetlere ulaşabilirler.

 

“… Yalnız gözler kör olmaz,  göğüslerde olan kalplerde kör olur” (Hac,46) buyuruyor         Allah(c.c.).


Evet, görmek nedir ki sizce? İşin aslını göstermeyen gözümdür? Yoksa gerçek mahiyetiyle her şeyi önüne seren gözümdür? Nice görenler vardır ki takılıp kaldıklarından gördüklerine, sadece hakikati ondan ibaret sanırlar. Madde insanı olanlar, sadece gözlerinin gördüklerine inanmaya başlarlar, bunlar, bir adım öteden nasipsiz olduklarından yani kalp gözleri kör olduğundan gözlerin göremediği âlemin büyüklüğünden habersiz ve hakikatin aslından bağımsız bir hayatın insanı olurlar, o da insanın hayvani ve nefsani tarafını teşkil ettiğinden Rablerine kulluk yerine nefislerine ve şehvetlerine kul ve köle bir hayat sürerler. O hayatta kula kulluk bütün mahlûkata kölelik vardır. Ancak hiçbir zaman mutluluk ve huzur yoktur.

Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki

“Dünyada kalp gözü kör olanlar, Ahirette de kördür” (İsra 72)


Dünyada kalp gözü kör olduğundan hakikatleri müşahede edemeyen, Allah’ın büyüklüğünü göremeyen onun verdiği nimetlerin şükrünü eda edemeyen insanlar ahirette de kör olarak haşredilecektir. Allah’ın verdiği ahiret nimetlerinin güzelliklerini göremeyecek ve onlardan faydalanamayacaktır.

Kalbin Hastalanması


Kalp ruhun sarayı, insanın aslıdır, insani özelliklerin toplandığı yerdir. Kalp bir yönüyle Allah’ın kutsiyetine ayine darlık yapan bir ayna gibidir. Kalpte Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının hissedilişi, korku ve ümit arasında bir denge, kalbin Allah’ın merhametle nazar ettiği bir mekân halini almasına, insanın, Allah’ın kendisini her an görüp gözetmesi nedeniyle tedbirde asla kusur etmemesine vesile olur. Böyle bir kalp işlevini hakkıyla yapar. Nasıl ki kirli ve paslı bir ayna hakikatleri gerçek mahiyetiyle aksettirmediğinden göremeyen bir göz şeklini aldığından insana faydası değil, belki zararı dokunuyorsa kalp aynası da günah kirleriyle özelliğini ve saf iliğini kayıp edince hakikatler, marifetler ve hikmetler  o aynada aksetmez. Buda insanın Allah’a olan kulluğunu yerine getirememesi demektir.

Gerek inançsızlık, gerek işlenen günahlar, insanı, şeytanın ve nefsinin oyuncağı haline getirir. Böyle bir teslimiyet insanın aklını kullanmasına, basiretinin bağlanmasına, ferasetinin körelmesine sebep olabilir

 

Bir ayeti kerimede Yüce Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalpler de körelir”(Hac,46)


Kalbi hastalıklar, insana zararları ölçüsünde bir birlerinden farklılık arz etmesine rağmen, genelde şu şekilde sıralana bilir: Haset, kibir, bencillik, su-i zanda bulunmak, iftira atmak gıybet etmek, kul hakkına girmek, kin nefret tuzağına müptela olmak, sözde durmamak dünyaya karşı tül-i emel beslemek vb. gibi. Her hastalığın kendine göre teşhis ve tedavi yöntemleri farklıdır.


Maddi kalp, hakiki kalple işlevsel açıdan büyük örnek teşkil etmektedir. Kalp bütün vücudun damarlarındaki mevcut kanı pompalar, bu sayede vücudun hayatını devam ettirir. Ancak damarlardaki, her hangi bir dış etken nedeniyle, kan bozulursa, katılaşırsa, pıhtılaşırsa, o kanın devrini sağlamaya muktedir olamadığından kalp, görevini yapamaz duruma gelir. Kanın bozukluğu kalbi zorlar. Yani hem kalp sağlam hem de kanımızda dolaşan bizlere hayat veren kan, temiz ve hastalıksız olması lazım. Hakiki kalpte böyledir; en büyük düşmanımız şeytan, damarlarımızdaki kanımızda dolaşacak kadar yakın ve sinsidir. Uyuduğumuz zaman uyumayan, kendisinden gaflet ettiğimiz halde bizden gaflet etmeyen şeytan, günahlarla kalbimizi zorlar. Kalp, ne kadar temiz olursa olsun görevini yapamaz. Kalbimize hâkim hale getirdiğimiz Allah’ın sevgi ve muhabbetini damarlar vasıtasıyla bütün azalara pompalayarak huzur bulabilir ve mutlu olabiliriz.


Hükemadan biri şöyle demiştir: “Kalp altı kapılı bir ev gibidir(sahibine) denir ki sakın bir kapılardan bir şey giripte senin ifsadına sebep olmasın. Kalp işte o evdir kapıları da gözler, dil, kulaklar, zihin,(basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılırsa, ev zayi olur.”


Evet, bütün azalar kalbe açılan kapılardır. Oralardan giren ve çıkana dikkat etmeli. Cephede düşmanı, gözümüzü kırpmadan beklediğimiz gibi, belki, daha uyanık bir şekilde kalbimizi istila etmek isteyen düşmanlarımızı da gözetmemiz gerekir. Kalbe açılan kapılardan sızan her günah virüsü bir ok gibi kalbimize saplanır. Bir bomba misali tahribatlara sebep olur. Kalp direncindeki zayıflık nedeniyle de zamanla kalbi hastalıklar baş gösterir. Göz harama açıldı mı, zinayı çağrıştırıp kalpte şehvetin uyanmasına sebep olur. Dil haram olanı konuştu mu, yani peygamberimizin ifadesiyle dili doğru olmadı mı bir insanın, kalbide doğru olmaz, kalbi doğru olmayanın imanı da doğrulmaz. Kulaklardan sızan haram bir söz, o sözün istekle ve hevesle dinlenmesi, kalbe adeta akıtılan bir katran ve kurşun gibi zarar verir. Eller uzansa harama, ayaklar yürüse günaha o gidiş Allahtan uzaklaşmak, şeytana ve nefisin kucağına düşmek olur. Öyle bir zaman gelir ki kalp mücadelede yorgunluk yaşar. O yorgunluk kalbin bozulmasına, safiyetini kayıp etmesine sebep olur. Allah’ın nurunun kalpte sönmesine, hakikatlere açılan pencerelerin kapanmasına, hikmetlerin ve nurların girişlerin önüne surlar ve engellerin dikilmesine sebebiyet verir. Nihayet kalp, işlenen günahların ağırlığı altında ezildikçe sapma, hastalanma, katılık, perdelenme, körelme ve kilitlenme gibi çeşitli hastalıklara muhatap olur. Böyleleri için yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki;


“Onların kalpleri var fakat onunla gerçeği anlamazlar.” (Araf, 179)


Başka bir ayeti kerime de böyle bir körelme ve katılaşmanın neticesini Kur’an şöyle ifade etmektedir.


“Yahut (inkârcıların küfür içindeki halleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar… İnsan elini çıkarsa nerdeyse onu bile göremeyecek”(Nur, 40)


Peygamberimizde, temiz ve sağlıklı bir kalbin Müslümanın kalbi olacağını, adeta çevresini aydınlatan kandile benzeterek ifade ederken, kâfirin hastalıklı kalbini de simsiyah ve pis olarak nitelendirmiştir:


“Müminin kalbi halis ve temizdir, onda parlayan kandil vardır. Kâfirin kalbi ise küfür ile karışık,  simsiyah,  pis ve tersi dönmüş haldedir”


Ebu Turap en Nahşi buyuruyor ki: Kararmış kalbin üç alameti vardır bunlar: Günahlardan ürperti duymamak, itaat ve ibadetlerden lezzet almamak, nasihatlerin tesir etmemesi.


 Peygamberimiz Müslümanın kalbinin nasıl olması gerektiğini yani temiz kalbi, başka bir ifadeyle kalbi selimi, bir hadis- i şerifte de, şöyle anlatır:


Vabisa ibni, Ma’bed şöyle anlatıyor:

“Rasulüllah’ın huzuruna varmıştım, bana şöyle buyurdu: İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin? Bende: Evet, Ya Resülüllah dedim, buyurdular ki:


“Kalbine danış, iyilik, sana uygun gelen ve yapılmasını kalbinin tasdik ettiği şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları yap diye nice fetva verse bile içinde şüphe tereddüt uyandıran şeydir.”(Ahmet b. Hambel,Müsned)


İnsan kalbini kontrol etmek istediği zaman, günahlar ve sevaplar karşısında ki hissiyatının ibresinin nereyi gösterdiğine baksın! Günahlarına üzülüyor sevaplarına seviniyorsa kalpte hala canlılık var demektir, günahlarına üzülmüyor, sevaplarına sevinemiyorsa kalbi hastadır, bir an önce gereken teşhisi yaptırıp tedaviye koyulmalı.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“Bir insan bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur, bir leke oluşur. Tövbe ederse kalbi cilalanır, yani leke silinir yeniden parlar.  Tövbe etmez günah işlemeye devam ederse, siyah lekeler kalbini tamamen karartır. “İşte bu: Allah Teâlâ’nın “asla öyle değil, fakat onların yapmış olduğu günahlar. Kalplerini iyice kaplamıştır” ayetinde anlatılan, kalbin kapanması ve günahla örtünmesidir.”( Tirmizi, İbni Mace, Ahmet b. Hambel)


Ancak insan kendini günah işlemeye alıştırırsa onun tövbesinde ki samimiyeti sorgulanır duruma gelir, zira tövbenin aslı pişmanlıktır, pişmanlık ise ikinci bir defa günah işlemeyi engeller. İşin bir de şu tarafını görmek gerek; tövbeyle bir insan, günahlardan temizlense de, kalbi cilalanıp parlasa da yine de kalbin nurunda eksilme olur.

Kalbin Tedavisi


Kalbi hastalık, cismani bir hastalık olmadığından, elle tutulup duyularla hissedilmediğinden tedavisi daha zordur. Belki uzun ve meşakkatli bir zaman gerektirir. Her kalbi hastalık farklı bir tedavi yöntemi gerektirse de ortak tedavi yöntemi bilinçli bir iman ve o imanın gereği ibadet, itaat, güzel ahlak ve zikirdir.


Kalp yaratılışının icabı mutlaka hep meşguliyet içerisindedir. İlle de bir şeylerle meşgul ve tatmin olmak ister. Orayı gerçek manada tatmin edemeyecek, dünyalık, makam mevki, para pul, şan şöhret gibi şeylerle meşgul ederseniz hayal kırıklığına uğrar, ömrünüzü boşuna heba etmiş olursunuz. Çünkü böyle durumlarda kalp gaflette ve kasvettedir. Allahtan gayrı şeyler perdelemiştir orayı. Kalp nuru sönmüş kalp gözü körelmiş, günahlarla kirlenmiştir. Kalp dünyaya yüzünü dönerse Allahtan uzaklaşır, Allah’a dönerse dünyanın tehlikelerinden korunmuş olur. Allah’ı sevmek kalbin sağlıklı olmasıdır, ondan gayrıya bel bağlamak en ağır hastalık halidir. Bu hastalıktan kurtarmanın yolu, fani olan şeylerin sevgisini kalpten söküp atmaktır.


Bir toprak içerisindeki zararlı maddeleri temizlemeden, taşını kayasını ayıklamadan, dikenini, çalısını çırtısını, yabancı otlarını söküp atmadan sonra ektiğin tohumun bakımını yapıp, gereken itinayı göstermeden nasıl ki mahsul elde edemiyoruz… Aynen bunun gibi, kalbimizde hikmet ve marifet elde etmek istiyorsak ta ilk önce oradan yabancı fikir ve düşünceleri, fani olanların sevgisini, günahların kararttığı kiri ve pası kasveti ve gafleti, fena işleri ve kötü niyetleri oradan temizlemeli. Oda, başlangıç olarak, samimi bir tövbeyle mümkündür. O tövbenin nasıl olması gerektiğini bir Allah dostu şöyle anlatır: “Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırmalı, gönül havanına koyarak güzelce hamur etmeli, pişmanlığın gücüyle, aşk ateşiyle bir miktar içine muhabbet balı katıp sonra sabah akşam bunu hamt ve sena kaşığıyla yudumlamalı. Artık günah illetinden hiçbir hastalık kalmaz.”


Sonra imanın nuruyla sevgi tohumunu atmalı, muhabbetle sürmeli, aşkla bakmalı, zikirle sulamalı. Buna, sabırla devam etmemeli. İşte o zaman Allah bize yolunu gösterecek, işimizi kolaylaştıracak; hikmet ve marifet meyvelerini toplayacağız. “Allah’ın kuldan, kulunda Allahtan razı olduğu kullara ilhak olacağız.”

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Paslanan her şeyin bir cilası vardır kalbin cilası “Estağfirullah” demektir”(Beyhâki)


İmam Rabbani hazretleri diyor ki:

“Kalbe gelen lekeleri temizlemek için, tövbe ve istiğfar ederek Allah’a sığınmalıdır.”


Evet, özet olarak: kalp meşgul olduğu şeye karşı sevgi besler. “Allah, insanın içinde iki kap yaratmıştır”(Ahzap,4) o kaba neyi doldurmak istersen o şeye Allah müsaade eder. Ancak kendi sevgisinden başkasına razı değildir. Kalpte fani şeyleri görünce de o kalbi daraltarak, bunaltarak daha bu dünyada ceza verir.

 Kalbin İlacı


Kalp, zikrini yaptığı şeyin fikrini savunur, onun boyasına ve rengine bürünür, ilgi ve alaka duyduğundan gayrı, her şeyden uzaklaşır. Oturuşu kalkışı gezmesi tozması kısaca her şeyi o değer verdiği şey olur. Samimi bir tövbeden sonra, Kalbin en önemli ilacı zikirdir. Dil ile ya da doğrudan kalp ile yapılan zikir olduğu gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetleri yerine getirmek nehyettiklerinden kaçınmak da fili zikirlerdir. İnsan, Allah’ı zikrettiğinde kalbini Allah’a alıştırmış olur. Örnek olarak; namaz doğrudan günahlarınızın temizlenmesine vesile olur, günde beş defa gafletten uyanırsınız, beş defa tozlanan kalbinizi parlatırsınız.


Zekâtla malınızı temizlendiğiniz gibi kalbinizdeki cimrilik hastalığınızda tedavi etmiş olursunuz. Oruçla adeta şahlanan nefsani istek ve arzularınıza gem vurur, nankörlük hastalığına set çeker, varlığın içerisindeki gafleti öldürür ve uyanıklığı diriltirsiniz. Hac ibadetiyle daha nice hikmetlerle birçok hastalığın tedavisi için kalbin kapılarına dayanırsınız. Burada sayamayacağımız kadar Salih amellerle yani fili zikirlerle kalbe ders verir orayı ıslah etmeye uğraşırsınız.


Dil ile ya da kalp ile zikrettiğinizde, günahlarla kirlenen kalp nedeniyle, bu, ilk başlarda hep taklidi olur. Ancak ısrarla sabırla devam edilirse tahkike dönüşür; bilerek ve anlayarak yapılmaya başlar. Hani derler ya su damlacıkları taşın üzerinde iz bırakıyorsa bu o damlacıkların gücünden değil devamlılığındandır.


İnsanda Allah’ı zikrettiğinde hemen neticesini beklememeli bu uzun ve meşakkatli ve sabır gerektiren bir tedavi sürecidir. Tedaviye ısrarla devam edilirse zamanla o zikir, kalbi kaplayan günah kir ve pas katmanlarını teker teker aşındırıp kalbin asli yetine dokunmaya başlar. Allah lafzı celalinin feyz ve bereketiyle iyileşen kalp, bundan sonrada nice hikmetlerin ve marifetin yeşertildiği yer haline gelir. Kalp gözü açılır. Allah’ın nuru parlar. İlham yağmaya başlar Allah onun gören gözü işiten kulağa konuşan dili, yürüyen ayağı olur.



Bir kutsi hadiste yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Hangi kulumun kalbinde benim zikrim galip olursa onun iradesini üzerime alırım.  Onun arkadaşı ve yoldaşı olurum”



Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Üç şey vardır kalbe kasvet verir. Yemeyi, uykuyu ve rahat olmayı sevmek.”(Deylemi)

 

Her hastalığın virüsü ancak o virüsün anti virüsüyle tedavi edilir. Nefse düşkünlük nefsi beslemek adeta düşmanımızı semirtmek onun güçlü olmasını sağlamak demektir. Kalbin tedavisi, nefsani arzulardan orayı temizlemekle mümkündür. Hadiste belirtilen şeyler ise insanın nefsinin hoşuna giden şeylerdir. Riyazet( nefsin arzularını yapmamak) ve mücadele(nefsin istemediği şeyleri yapmak) en önemli tedavi yöntemidir bu süreçte. Böyle bir mücadelede sonuca ulaşacağımızı yüce Allah(c.c.) bizlere müjdeliyor, Buyuruyor ki:


“Bizim için, bizim uğrumuzda, mücahade edenleri elbette kendi yollarımıza kavuştururuz”(Ankebut,69)


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “kalpler demirin paslandığı gibi paslanır.”


Sahabeler: “O pası gideren şey nedir? Ey Allah’ın Resulü”  diye sorduklarında.


Kâinatın efendisi buyurdular ki:

“O pası gideren ölümü hatırlamak ve kuran okumaktır”(Beyhaki)


Kalbin en büyük hastalığı gaflettir çünkü gaflette olan bir insan daha nice günahlar işleye bilir. En büyük hastalık, hasta olduğunu dahi bilmemektir, gafil insan, işte bunlardandır. Ölümü düşünen insan, mutlaka bir gün öleceğini, Allah’ın, kendisinden her şeyin hesabını soracağını anlar, ona göre ibadetlerinde kusur etmemeye çalışır, Allah tarafından kendine emanet edilen şeyleri, onun istemediği yerlerde kullanarak hıyanet etmez. Ölümlü olduğumuzu düşünmek, fani olan şeylerin kalpte yer etmesine mani olur, gelip geçici dünyalık şeylerin gönülden sevilmeye layık şeyler olmadığı anlaşılır. Fani yerine baki olan Allah’ın sevgisi ve muhabbetinin yerleşmesine vesiledir, ölümlü olduğumuzu düşünmek.

Kuran, “Tabi bul kulüptür” (Bakara,97) O şifa kaynağı, ancak okumakla insana faydalı olabilir. Kuran okuyan insan, hem doğrudan zikir yapmış olur hem de kurtuluş reçetesini uygulayarak gerçek kurtuluşa ve şifaya kavuşur.

Sadıklarla Beraber Olmak


Birde gönül erleriyle gönül ehliyle olmak gerekir. Onlar gönülden gönülle nasıl girileceğini bildiklerinden kalplere faydalı olurlar. Gönül adamı olanlar, kendi gönüllerini ihya eden, başkalarını da ihya edebilecek ferasette, keramette olan insanlardır. Sadakatli bir insan olmak sadıklarla olmayı gerektirir.


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Ey iman edenler, Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun”(Tevbe,119)

Her an Allah’ı hatırlatan insanlarla beraber olanlar kolay kolay gaflete düşmezler. Kişi kimi severse onun gibi olmayı hedefine koyar, ahirette de onunla olur. Uyanık bir kalbin sahibi kendisiyle olanı da uyandırır. Bunlarda kâmil mürşitlerdir. Kamil mürşitler adeta kendilerini sevenlerin her an uyarıcısı ve koruyucusudur. Onlar kalp gözleri açık olduklarından işin hakikatiyle meşgul olur, tabi olanları da gerçeklerle meşgul ederler. Onların bakışları derindir, adeta gözleri, kalplerinin gördüklerinin ağırlığını ve manasını taşır. Öyle bir bakışın boş olmadığını, Allah’ın izniyle kalplere faydalı olacağını İmam rabbani Hz. şöyle ifade ediyor:

“Kamil mürşidin bir nazarı, kalpte bulunan hastalıkları giderir. Onun bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları siler süpürür.”


Mevlana Celaleddin Rumi de şöyle der:

“Salih ve sadıklardan uzak kalp, dünyaya bağlanan ve nefsine ram olan kişi âleme sultan olsa da gerçekte ölüdür”


Öyle değil mi ki? Nice sultanlar krallar unutulmuş ancak gönül sultanları asla unutulmamış. Dünya sultanlarını peşinde sürükleyen nice Allah’ın veli kulları vardır. Ölü olan kalplerini, tahtlarında değil, onların yanlarında dirilten nice sultanlar vardır.


“Allah bizi, kalpleri uyanık, Allah’ı seven onun sevdiğini seven gönül gözü açık, gönül ehli insanlara ilhak eylesin.” diyor peygamberimizin şu duasıyla bitiriyorum:


“Ey kalpleri sabit kılan Allah, kalplerimizi dinin ve itaatin üzerine sabit kıl.” (ibni Mace) (Amin)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL