Abdullatif ACAR

Dilini Tut

e-Posta Yazdır PDF

     Yüce Allah  buyuruyor ki:

   “ Biz ona bir dil ve iki dudak vermedik mi”(Beled,9)

     Allah Teala hiçbir canlıya vermediği konuşabilme yeteneğini insana lütfetmiştir. İnsan Allah’ın verdiği nimetlerle insandır. Her  verilen nimet nice sorumlulukları da beraberinde  getirir. İşte dil de bu nimetlerin en önemlilerindendir. Dil, hayrında şerrinde kapısını açan iki taraflı bir anahtar gibidir; cennete de kapı açar cehenneme de… Dil insanı hakkın rızasına da ulaştırabilir, şeytana veya nefsine de esir edebilir. Dil insanı insan, bekli de sultan eder. İnsanı  vezir de eden rezil de eden yine dildir. İnsanı yüzü koyun cehennemin gayyalarına sürükleyen dilden başkası değildir.

    Davut Aleyhisselam bir koyun keser, Lokman hekime koyunun en iyi uzvundan getirmesini emreder. Lokman hekim dil ile yüreğini getirir. 

    Başka bir zaman yine bir koyun keser  bu defa da en kötü iki uzvunu ister. Lokman hekim yine iki uzvunu; dil ile yüreğini getirir. Davut aleyhisselam bunun sebebini sorunca Lokman hekim şu cevabı verir: 

     “Bu iki uzuv iyi olursa her şey iyi olur, eğer kötü olursa her şey kötü olur.” 

  Evet, insan aslında dili ile yüreğinden ibarettir, farklılığı bunlardır. Dili Hz Ali teraziye benzetmiş ve şöyle buyurmuştur:  “O, cehaleti ile hafifler aklı ile ağırlaşır.” 

    Dil yerinde kullanılırsa insan için ibadet olur, mükafat üstüne mükafat kazanmaya vesile olur. Ancak her ağzımıza geleni sarf etmek insanı nice dönülmez badirelere sürükler. Dil yaydan çıkan ok, namludan fırlayan mermi gibidir. Hedef iyi tayin edilmeli, söyleyeceğimiz sözün karı ve zararı iyiden iyiye yapılmalı  yoksa  geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olunur. Diyor ki: “Söz söylemeden önce senin esirindir, söyledikten sonra sen onun esiri olursun.”  

   Yunus emre der ki: 

   Sözü bilen kişinin, yüzünü ak eder bir söz 

   Sözü pişirip, diyenin işini sağ ede bir söz 

   Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı 

   Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz 

 

      Dil,  Emanettir

 

      Dil, emanettir ve Allah, rızası istikametinde onu kullanmaya razıdır. Zikirle, Kur’an okumakla, emri bil maruf  nehyi anil münker yapmakla, ilim tahsil etmekle, hayır konuşup insanlara faydalı olmakla onu kullanmalı, aksi taktirde her kelimenin hesabını vermek mecburiyetindeyiz. Bunu unutmamalıyız. Cenab-ı Allah kitabında buyuruyor ki:  “Hatırla ki İnsanın sağında hem solunda, onun amellerini tespit etmekte olan iki(melek) vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.”( Kaf , 17-18). Allah korkusu taşıyan bir Müslüman, Allah’ın kendisini her an görüp gözlemlediği bilinciyle; ihsan derecesinde bir hayat sürmeye gayret eder.

   Hz İbrahim der ki:

  “Akıl sahibi, dilini boş ve lüzumsuz  sözlerden muhafaza etmelidir.  Kim ki her söylediği sözün amel olduğunu ve onun hesabını vereceğini düşünürse az konuşur”

 

    Mümin elinden ve ilinden başkalarının selamette olduğu kimsedir.”Onlar ki, boş(sözden) ve faydasız işlerden yüz çevirirler”(Mü’minun,3) Lokman süresinde ise,  lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı  fasıklık ve delalet olarak nitelendirmiştir yüce Allah. Tebessümün dahi sadaka sayıldığı yüce dinimiz İslam,  hikmetle ve  güzel sözle  insanları  dine davet etmeyi emir buyurmuştur. Katı ve kaba bir üslubun insanların nefretini kazanmaya sebep olacağı

 

 aşikardır. Peygamberimiz(s.a.v.)’in etrafında insanların kısa bir zamanda toplanması  onun eşsiz uslübu ve metodu   sayesindedir. Dİli bütün kötülüklerden muhafaza etmek her şeyden önce imani hakikatlere vakıf olabilmenin bir şartıdır.

    Peygamber Efendimiz(s.a.v)  buyuruyor ki: 

 “ Kul imanın hakikatine eremez, dilini hazine gibi muhafaza etmedikçe.”(Taberni).

    Nizami derki: 

“Vefa bile olsa sana verilmedikçe alma, senden bir şey sorulmadıkça doğru bile olsa söyleme, madem sözün bal oldu ucuz satma. Sakın balın sineklere açma.” 

   Sukut etmekten kimse zarar etmez ancak konuşmak suretiyle zarar edenler çoktur. Söz az ve yeterince olduğunda kıymet ifade eder. Fazlası israf ve samimiyetsizliktir, israfsa haramdır. Niyetler bozuk olunca söylediğin  söz hakkın tebliği maksadıyla olsa da  Allah’ın katında kıymet ifade etmez. 

 

   Nefis Konuşmayı Sever

 

  Nefis çoğu zaman konuşmayı sever,  sen nefsin isteğini  değil, Allah’ın razı olduğunu yerine getirmelisin. Fazla söz mubah olsa da fuzuli ve malayanidir, bu da  insanın yanılmasına, günaha dalmasına  sebeptir.  Günahta ısrar edenin kalbi kararır en nihayet tedbir alınmazsa o kalp  ölür. Peygamber Efendimiz (s.a.v) uyarıyor: “Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın! Çünkü Allah’ı unutarak yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olan kimsedir.”(Tirmizi). Onun için; “Kim ki selamette kalmayı seviyorsa, sukuttan ayrılmasın.” (Beyhaki).  Susulması gereken yerde susmasını bilmeyen, nerde konuşması gerektiğini de bilmez.

     Kısaca susulacak yerde susmayı,  konuşulacak yerde konuşmayı, bağırılacak yerde avazımız çıkana kadar bağırmayı  ölçü ve kural telakki etmeliyiz. Her şeyi yerli yerinde kullanmanın kanun ve kuralı  içerisinde dilimize daha fazla  dikkat kesilmeliyiz.  Bin düşünüp bir konuşmalı. Kelimelerimizi özenle seçmeli kısa ve öz cümleler kurmalıyız. Sözlerin haram ve helalliğine dikkat etmeliyiz.  

 

     Sadi Şirazi der ki: 

   “Akılı kimsenin yanında susmak, edep icabıdır ve terbiye böyle gerektirir ama yeri gelmişse sözü söylemeli. İki şey akıl hafifliğindendir. Biri, konuşulacağı ve söyleneceği vakit susmak,  öbürü de susmak icap ettiği vakit konuşmaktır.” 

  Kainatın Efendisi bir gün Ashabı Kirama sordu: 

 “Hangi amel daha sevimlidir?” 

  Sahabeler sukut ettiler. 

  Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdular ki: 

  “Dili muhafaza etmek.”(Beyhaki) 

 

 

   Sukut Etmek Zordur Ancak Başarmalıyız 

 

   Dilin kilidi yoktur ki kilitlensin, açıktır orası gireni çıkanı çoktur,  kulaklarını açmış dinleyenleri de vardır. Nimetteki külfet budur belki. Kapalı olan yerin muhafazasındaki  kolaylık yoktur açık olan yeri muhafaza etmede.  Hafif bir vahamet ve gaflet nedeniyle  esir ettiğiniz, tuttuğunuz  sözler fırsat bu fırsat deyip çıkıverir ağzınızdan. Sonra nice günahlara bulanırsınız. Kendinize geldiğinizde “nerden düştüm buraya” der belki pişman olursunuz. Bugün nice insanlar vardır ki ibadet ve itaatindedir zikir ve fikirle meşguldür. Ancak sıra dile geldiğinde, birçoğu dilin tuzağına düşerler.            Hamdele ve salveleyle başlayıp, gıybet gıybet devam eden sohbetlere şahit olmuşsunuzdur. Çok konuşup hak ihlallerine giren nice kitap yüklü  insanlara rastlıyoruz. Allah rızası görüntüsünde, bir gözü Allah’ın rızasında  öteki gözüyle kendisini gösterecek, takdir edecek parmakları gözlemleyen insanların konuşmaları afet değil de nedir. Hele birde konuşmanın kolaylığı, nefsin telkinleri  ve şeytanın ayartmaları karşısında teyakkuz halinde olmazsanız, duruşunuz gevşek, iradeniz zayıf ise gıybetin yanında yalan, iftira, koğuculuk,  alay edici sözler, lanet,  sırrı açığa vurmak, tecessüs, lüzumsuz ve manasız konuşmak gibi nice günahlarla dininizde ve imanınızda  onarılmaz yaralar açarsınız. Onun için dilin muhafazası dinin muhafazasıdır.  

  Peygamber Efendimiz (s.a.v) günaha sürükleyen insanların hemencecik aldandıkları iki organa dikkatleri çekerek buyurmuştur ki: 

     “Kim ki diline ve tenasül organına kefil olur, haramda kullanmayacağına dair Allah’a söz verirse ben de onun için cennete kefil olurum.”(Buhari).  Yine, “Kim ki ahret gününe inanıyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.”(Tirmizi) buyuran Allah Resulü,  bir sahabenin; “bana öyle bir şey söyle ki onunla kendimi cehennemden korunayım” isteği karşısında: 

 “Rabbim Allah de sonra dosdoğru ol.” buyurmuştur.  Sahabe:  “Benim hakkımda en fazla korktuğun şey nedir” diye sorduğunda da, Peygamber Efendimiz (s.a.v), dilini tutarak,  ‘işte budur.’ (Tirmizi) diye uyarmıştır.

   Dil bir anlaşma aracı oluğundan güzeldir. Fakat tek yöntem bu değildir. Yani konuşmak dertler ve meramların anlatılması için çoğu kez yeterli olmayabilir. Bazen susmanın  ikrardan daha  etkili ve tesirli yöntem oluğu inkâr edilemez bir gerçektir. Söz istisna, susmak esas olmalı. Sukut vatan, söz sıla olmalı. 

    Ebu Bekir El- Farisi şöyle demiştir: 

  “Kim sukut halini vatan edinmemişse diliyle sessiz kalsa bile  boş işlerle  uğraşıyor demektir.” 

 

    Hal Dilinizi Kullanın

  

   Dil, anlaşma aracı olarak madem kıymet ifade ediyor o zaman nice konuşmalara rağmen  anlaşılamamanın arkasındaki eksikliğin ne olduğunu iyice düşünmeliyiz.  Sözlerimizle kalbimizin, hayatımızın farklılığı, sözlerde ki suni samimiyeti,  taklidi söylemleri ön plana çıkarıyor bu da içi farklı dışı farklı bir insan  imajı oluşturduğundan muhataplar tarafından pek  dikkate alınmıyor. Bunun, için en etkili yöntem  hal ehli ve yaşantı sahibi olmaktır.   Dilimizin anlatamadığını halimiz fevkalade anlatıyor. Hal ehli olmak samimiyet ve ihlasın bir neticesidir. Yaşantı ehli olanların tesirli ve etkili olmaları bundandır. Etrafına nice kitleleri toplayan Allah dostları bunu yaşantı ehli olmalarına borçludurlar. 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Müslüman’ı susmuş vakur gördüğünüz zaman ona yaklaşınız çünkü o hikmet telkin ediyor.”( İbni Mace) buyurmuştur. 

    Kainatın efendisi ashabını dünyanın her tarafına İslam’ı anlatmalar için gönderdiğinde sahabeler gittikleri beldelerdeki konuşulan dileri bilmiyorlardı onların yaşantılarına bakanlar, ashabın samimiyet ve ihlaslarıyla harmanladıkları hayatlarının tesiri altına kalıyor, kısa bir zaman da  fevç -fevç İslam sancağı altında toplanıyorlardı. Asıl dil hal dilidir, söz halinizi anlamayanlar olduğunda ikinci bir yöntemdir.  

   Hasan-ı Basri Hz. buyuruyor ki: 

  “Mümin bir kimsenin dili kalbinin arkasındadır, konuşmak istediği zaman o şeyi düşünür. Sonra diliyle onu geçiştirir. Münafığın dili,  kalbinin önündedir bir şeyi kastettiğinde onu diliyle söyler kalbiyle düşünmez.” 

  Susmak gönlün konuşmasına vesiledir.  Belli bir kıvama ulaşamamış kimseler dilleriyle konuşurken aslında  gönüllerinin ağızlarını bağlamış olurlar. O gönülleri sustururlar. Gönül susunca  hak ve hakikat adına her şey susar. İnsan etki ve yetkisini kaybedip, gönül de söz sahibi  olmayınca  şeytan orda karargah kurar. Kalbin şeytan tarafından istilası da her azanın günaha girmesi anlamına gelir.  

  Muaz b.Cebel Hz. şöyle buyurmuştur:  “ İnsanlarla az, Rabbinle çok konuş, böylece umulur ki kalbin Allah’ı müşahede eder.” 

 

     Dilinizin  Esiri Olmayın 

 

     Dil, bütün azaları kendine tabi hale getiren bir organdır. İnsanı esaret altına sokan düşünmeden söylenen bir sözden başkası değildir. Onun için, Âdemoğlu sabahladığında bütün azalar dile hatırlatıcı olukları halde sabahlarlar yani derler ki; ‘ bizim hakkımızda Allahtan kork, zira sen müstakim olursan  biz de müstakim (doğru) oluruz.  Sen inhiraf edersen(yanlış konuşursan) biz de inhiraf ederiz( yanlış) oluruz’ (Tirmizi).

   Bir söz söylersiniz düşünmeden, yanlış oluğunu bildiğiniz halde,  nefsinize ve gururunuza yediremediğinizden, ben yanlış söyledim diyemezsiniz,  adeta o sözün doğru olduğunu ispat etmek için bin dereden su getirtirsiniz. Diyelim ki gıybet ettiniz, insanlar nazarında itibarınız var  sizin takva ehli biri olduğunuzu düşünüyorlar  ben hatalıyım diyemiyorsunuz. İnanmadığınız şeye inanmış gibi, doğru olmadığını bildiğiniz sözü doğruymuş gibi kendinizi koruma refleksiyle hareket ediyorsunuz. Yani yanlış sözünüzün esaretini yaşıyorsunuz.  

  Bir insana yalan söyleyerek ve iftira atarak zarar verseniz. Hakkını helal etmesi erdemli bir davranış olmasına rağmen helal etmezse ona verdiğiniz zararı nasıl telafi edecek, onun karşısında düştüğünüz halden hangi imkanlarla kurtulacaksınız. Ya da koskocaman bir toplumu, bir cemaati veya  bir tarikatı, kişiye yalan olarak yeten, başkalarından duyduğunuz bir söz üzerine, zannın haramlığını düşünmeden, pek önemsemediğiniz bir kelimeyle de olsa zarara uğratsanız  kime gidip kimin zararını telafi edeceksiniz. Böyle bir duruma düşen, o kadar büyük   bir toplumun hakkı altında ezilen   bir insan başını kaldırıp rahat  gezebilir mi, ya da tanıyıp tanımadığı herkese “hakkını helal et” deme imkanı bulabilir mi? İşte bunlar sözün insanı nasıl da esir alabileceğine dair sadece birkaç örnektir. 

   Yarın huzuru mahşerde bu nedenle bütün azalar dilden şikayetçi olacak (Bknz, İbni Ebi dünya) İnsanın her azası insanın aleyhine şahitlik yapacak.(bkz.Nur, 25) insan şaşırıp kalacak. İtiraz edecek ancak bu itirazı asla kabul görmeyecek.

 

   İmam Gazali Hz. Dil ile azaların irtibatını  farklı bir açıdan şöyle ifade ediyor:  

  “Dil görünüşte bir et parçasıdır ama her şey onun tasarrufu altındadır. Dilin kalp gibi  bütün azalarla münasebeti vardır. Dil ile yalvarır ağlar, sızlar ağlama sesleri çıkarsa kalp bundan bir incelik yanma ve üzüntü sıfatı edinir. Kalpteki ateşin alevi beyni kaplar. Ve gözlerden yaş akmaya başlar… kötü sözler söylerse kalp kararır. Doğru ve iyi şeyler konuşursa  kalp nurlanmaya, parlamaya başlar.”  

 

     İmam-ı Şafi buyurur ki:  

   “Söz yırtıcı hayvana benzer. Onu daima bağlı tutmalıdır. Bağlanmasa sahibine hücum eder.” 

     Atalarımız ne güzel demiş: 

  “Bana benden olur ne olursa 

    Başım selamet olur dilim susarsa 

   Dil söyleyip saklanır, baş belaya katlanır 

    İyi kulların kabirleri, sırların kabirleridir. 

  

    Dil Yarası İyileşmez

 

     Atalarımız, “Kılıç yarası onarılır ancak dil yarası onarılmaz. “ demişlerdir. En büyük yara dilin açtığı yaradır. Zaman geçtikçe kılıcın açtığı yara iyileşir, unutulur gider. Ancak dilin açtığı yara her geçen gün daha da derinleşir. Hoş olmayan, haram olan kötü sözler kin ve nefretin tohumudur. Onu eke urun hemen kök salar. Nice  huzur ve saadeti söker atar.   Senelerce dost olduklarınızla bir anda düşman olursunuz. Huzurunuz kaçar ailedeki ilişkileriniz bozulur. Merhametin yerini zülüm alır. Huzurun yerine huzursuzluk gelir. İyilik gider kötülük ön plana çıkar. Aldatma hak hukuk ihlalleri birbirini izler. Birlik , dirlik bozulur  onun için “ Kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler . Sonra şeytan aralarını bozar. Şeytan  insanın apaçık düşmanıdır”(isra,53) buyurarak yüce Allah bizleri uyarmaktadır.

 

    Dil doğru olmadıkça Kalp Doğrulmaz

 

    Doğru ve güzel söz,  Allah korkusunun belirtisidir, “ Ey iman enler Allahtan korkun (emirlerine bağlanın yasaklarından sakının) ve doğru söz söyleyin “(Ahzap,70)  buyuruyor Yüce Allah.  

   Peygamber Efendimiz (s.a.v) dilin doğru olmasını imanla irtibatlandırmıştır. Buyurmuşlar ki: “ Bir kulun imanı doğrulmaz kalbi doğrulmadıkça, kalbi doğrulmaz dili doğru olmadıkça.”( İhya).

    Evet, söz deyip geçmemeli iki kelimenin belini kıralım, zamanımızı geçirelim diye  yalan,  gıybet, isyan, su-i zan,  malayani soluklarız da  imanımızın belini kırar,  hafife aldığımız  bir kelimeyle her şeyimizi yıkarız. Kim bilir belki  ibadet ve itaatlerle en zirvelere çıkmış oluğumuz halde. 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v)  buyuruyor ki bu hususta: 

  “Bir insan anlamını düşünmeden  bir söz söyleyiverir ki, o yüzden cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider” (Buhari) 

 “ Düşünceleri ifade eden yazı, söz kuşlarının kanatlarına bağlanmıştır. Daima taze görünen şu köhne alem içinde kılı kırk yaran sözden daha keskin bir şey yoktur. Düşüncelerin başı, sayının sonu hep sözdür. Söz, bunu iyi bil! Sultanlar ona sultan demişler. Başkaları başka vasıflar demişler”(Mahsen-i Esrar) 

     Akıl tam oluğunda söz noksanlaşır (Hz Ali k.v).  Akılsızların ve cahillerin sözü fazla ancak tesirsiz hatta zararlıdır; alimin sözü yaşantıyla desteklenince az ancak tesirlidir. 

 

   Son Söz Yerine:

   Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. dil ile ilgili söylenecek her şeyi şu mısralarda ne güzel özetlemiştir:  

  “ Doğru konuşmak insanı selamete götürür. Çok gülmek ayıp ve hafifliktir. Fazla şaka cehaletin alametidir. Fazla kelime mana ve kavram eksikliğinin sonucudur. Susmak vakar ve ağırbaşlılıktır aklın süsü ve cehaleti örtmektir.  Güzel sözlü, güleç yüzlü ve tatlı dilliler, gönüllerde azizdir. Şakası çok olanın aklı illetlidir. Gülmesi çok olanın kalbi ölür. Yalanı çok olanın doğrusu azdır. Gıybet eden uğursuzdur. Şakacının itibarı azdır. Gizli kusurları bulan kalp sevgilerini bulamaz. Kendilerini öven nefsini ve gururunu kabartmıştır. Kişi lisanıyla insandır halbuki dili kendisine düşmandır. Dedikoduyu terk eden gönül hoşluğunu bulur. Susmanın faydaları sonsuzdur, en azı selamettir. Canın ölümü dilin ucundadır. Sırrı sen sakla, sır kimseye emanet edilmez. Dostuna her şey verebilirsin sakın sırrını verme. Sırrı açıklayanın sonu pişmanlıktır.”(Marifetname).

 

Sabrı Kuşanmak

e-Posta Yazdır PDF

İnsanoğlunun hayatı her zaman güllük gülistanlık olmaz. Bazen varlıkla bazen de yoklukla deneniriz. Eşle, dostla, evlatla imtihan edilirken sağlık sıhhatle de imtihana tabi tutulduğumuz zamanlar olur. İnsan hayatı mevsimler gibidir bir hali bir haline uymaz; hem kışı, karı boranı olur hem baharı gülü, gülistanı   olur. Yazı, güzü, gel-gitleri, heyelanı depremi eksik olmaz. Ümitsizliğe düştüğümüz, bütün kapıların kapandığı bir durumda hesap edemediğimiz yerden yardım elinin uzandığına şahit olduğumuz da olmuştur. Bazen de “tamam” dediğimiz bir zamanda aslında bir arpa boyu yol almadığımızı anlarız. Kısacası, kendimize sormamız gereken: Sevinmemize vesile olan şeylere mi bel bağlamalı, üzüntümüzün sebepleri altında mı eriyip tükenmeliyiz? Asıl olan ne varlığın sevinci ne yokluğun üzüntüsüdür. Asıl olan imtihanı kazanıp hakkın rızasına ermektir. 

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demeleriyle bırakılı verileceklerini mi sanıyor.”(Ankebut,2) ayeti biz müminler için uyarıdır.

Geçmiş ümmetlerin bizim gibi bazen nimetlerle bazen musibetlerle imtihan edildiğini başka bir ayetinde bizlere haber veren Yüce Allah, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat etmemizi emretmiştir, taki kurtuluşa erenlerden olabilelim.

 Biz, dünyaya ait hesaplarımızı yapıp dururken Allah’ın bizim için hesap yaptığını unutuveririz. Allah’ın hakkımızda kalem-kalem, nakış-nakış çizdiği, rahmet ya da gazap görüntüsünde bizim irademize bıraktığı şeylerin arkasında, aslında imtihan vardır. Hayat sadece dünyevi maişetimiz için değil, Allah’ın yolunda gitmek, başımıza gelenlere sabretmek, verdiği nimetlere şükrümüzü göstermek için bir imtihandır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk,2) 

Başka bir ayeti kerimesinde çeşitli imtihanların olacağını bildirirken başarıyla, anlımızın akıyla bu imtihanlardan geçmenin yolunu da gösteriyor: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ürünlerden biraz azaltmak ile deneriz, (Ey peygamberim) sabredenleri müjdele.” (Bakara,155)

 Bir kutsi hadiste de Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Kullarımdan birine, bedenine , evladına veya malına bir musibet gönderdiğim de o da sabrı cemil ile karşılarsa kıyamet günü ona hesap sormağa haya ederim.”(Hakim)

Suratlarınızı Asmayın!

 İstediğimiz olmadı diye elinden oyuncağı alınan bir çocuk gibi suratlarımızı asmaya, yüzümüzü buruşturmaya, kalbimizi daraltmaya, başkalarına Rabbi şikayet etmeye ne hacet teslimiyetin rahatlığı varken. Evet, “Bunun zamanı mı her şey yoluna girmişken?” diyerek “zamanı” mı, bilinmez, yoksa ters giden işimizi gücümüzü mü sorgularız teslimiyetsiz bir ruh haleti içinde. Göye bak anlamsız ve uygunsuzluk göremezsin. Bir daha, bir daha bak gözler yorgun bitkin halde geri döner. Kış soğuk, ateş yakıcı olduğu için ceza değildir insanlara. yağan yağmur, esen rüzgarında hikmeti var. Yerde sürünen akrep ısırırsa da “gayesi ısırmak mı” diye sorgular mısın? O da bu düzenin bir parçası. Yılanı yılan eden, aslanı sırtlanı dengenin bir parçası haline getiren Allah, insanın sevdiğini, nefsinin hoşuna gideni değil hayrına olanı var etmiş. Hiçbir şey eksik değil, insan için taktir edilende mi eksiklik arıyor da sabretmiyoruz. Eksiklik baktığımız şeyler de değil, bakışlardadır. Eksikliğimiz hayrı, şer şeri hayır görüştedir. “Olur ki bir şey hoşunuza gitmez, fakat o sizin için hayırlıdır. Bir şeyi de seversiniz fakat o, sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”(Bakara, 216) buyurmuyor mu Allah.

 Dünya hali hep sıkıntı ve dertlerle doludur. Her nimette külfet, her külfette nimetler ve hikmetler saklıdır. Abdul kadir Geylani Hz. derki: “Dünyanın hepsi afet ve musibettir, bunun dışında müstesna olan varsa bu da nadirattandır. Hiçbir nimet yoktur ki yanı başında bir hikmet bulunmasın. Hiçbir ferahlık yoktur ki beraberinde sıkıntı olmasın hiçbir genişlik yoktur ki onunla birlikte bir darlık bulunmasın.” Biz meselelerin hep görünür tarafına bakıp değerlendirdiğimizde yanılıyor, hayal kırıklığına uğruyoruz. 

 İnsan cüz-i iradesini külli iradenin emrine verdiğinde sabır denen hasleti yakalamış olur. Sızlanmalar ve yakınmalar Allah’ın taktirinin önüne geçemez. Allah bir insan hakkında ne dilemişse onu kimse engelleyemez. Kime de nimet ihsan etmişse onu da kimse elinden alamaz. “Deki, bize Allah’ın yazdığından başka başımıza musibet gelmez. O , dostumuzdur. Müminler Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe,51)

 İnsanların sınırsız ihtiyaçları söz konusu. Ölümden öteleri gözeten ve arzulayan ruhi ve kalbi bir yapıya sahibiz. Bize merhametli ve çok şefkatli Rabbimize güvenmeli ve ona dayanmalıyız. Buda nefsimizin isteklerine sabretmekle, bir anlık zevk ve lezzetlere rağmen direnmekle mümkündür. Allah, ancak bundan razı olur. Allah Taala kutsi hadiste “Ey adem oğlu, benim verdiğim belalara sabreden benden razı olmuştur.” buyuruyor. Kurtuluş buradadır. Allah bir kulunu sevdi mi onu razı olacağı şeylerle istihdam eder, ona sabredeceği şeyleri ihsan eder. 

 Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Allah, onlardan razı, onlarda Allahtan razı. İşte bu en büyük kurtuluş ve saadettir.” (Maide,119) “Onlar ki sabretmiş, yalnız rablerine güvenmişlerdir.”(Nahl.42 ) buyuruyor.

 Evet, Allah’ın bir insandan razı olması insanın Allah’ın takdirinden razı olmasına bağlıdır. Bu rıza makamı sabrın meyvesidir. Yani her şeyi gönülden kabul etmek, her emre ve yasağa razı olmak, bela ve musibete sabırla göğüs gererken kalpte bir itminan ve huzur hissetmek. İman kalple ilgili olduğu gibi sabırda kalp işidir; müspet eylem ve tavır gerektirir. 

 “Sizi mutlaka imtihana tabi tutacağız, ta ki içinizden cihada çıkanları (dini ve dünyası için çalışanları) ve (zorluklara) sabredenleri, bilelim (yaptıklarınızla ilgili) haberlerinizi (imanınızı) deneyelim.”(Muhammet,31) buyuran rabbimiz bizleri uyarıyor. İmanda ispatın, amelde samimiyetin, işte güçte başarının sırrı sabırla mümkündür.

Hidayete ermek sabrı gerektirir. Sahip olduğumuz imanı muhafaza etmekte sabırla mümkündür. İmanı, salih amel işlemekle muhafaza edebiliriz, salih amelde sabırla yerine getirilir. Bir insan her başına gelene sabretmediği, Allah’ın emirlerine devam edip yasaklarından sakınmadığı, nefsinin istek ve arzularını dizginleyemediği müddetçe kamil bir imanın sahibi olamaz. Sabrı karekterimiz haline getirmeliyiz. Gelgitler yaşanmamalı, zikzaklar çizilmemeli. Bir gün öyle bir gün böyle değil, her gün istikamet üzere bir hayat sürmeli.

 İmam gazali sabrı, “Şeytani ve rahmani duyguların karşılaşması anında rahmani duyguların galip gelmesi; şehvete zorlayan kuvvet karşısında, dinin gereklerini yerine getirmekte gösterilen sebat ve nefsin arzularını ve tembelliği terk ederek dinin gereklerini yerine getirmektir” diye tarif etmiştir.

 Ragıp el-isfahani ise sabrı, “aklın ve şeriatın gerektirdiği şeylere karşı nefsi tutmaktır” diye tarif eder:

 Ebu Musa el-Ceriri şöyle demiştir:

 “Sabır, nimet ve sıkıntı hallerini birbirinden ayırt etmeksizin, her iki halde de kalp sükuneti içerisinde olmaktır. Zorlamayla olan sabır ise, sıkıntının ağırlığını hissederek bela anında feryat etmekten geri durmaktır.” 

Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Kimde üç şey varsa, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir: kazaya rıza, belaya sabır, rahatlıkta duadır” (Deylemi)

 Sabır müminin dayanağı ve tutanağıdır. Müminin silahı ve çıkış yoludur. Sabır ipini kuşanmadan teslimiyet zırhını giymeden hedefe ulaşmak mümkün değildir. Sabır imanın bir gereği, İslam’ın bir emridir. Onun için iman nedir? diye sorulduğunda Allah Resulü; “sabırlı ve hoşgörülü olmaktır” cevabını vermiştir. Abdullah b. Mesut, sabrı imanın yarısı, diye tarif ederken Hz Ali onu, vücuttaki başa, benzetmiştir. Öyle ya! Başsız vücudun hayatiyetini devam ettirmesi mümkün değildir. Kolsuz olurda, ayaksız idare edilirde başsız asla! Çünkü her başarının arkasında sabır vardır. Bu isterse dünyevi şeyler için olsun isterse ahiretle ilgili olsun böyledir. Sabır ışığı ve gücü kendinden olan bir güneş gibidir, ziyası hiçbir şeyi gölede bırakmaz. İbadetin başı namaz olduğu gibi ahlakın başı da sabırdır. Sabır başı acı ama sonu selamettir. Bütün davranışların tutucu dizginleyici, elidir. Sabır kontrol mekanizmasıdır. Sabır, başına gelen bela ve musibetler nedeniyle başkalarına Allah’ı şikayet etmemektir. Her şey Allah’ın mülküyken kimi, kime şikayet edebiliriz. Onun için sabırsızlık hadsizlik ve edepsizliktir, Rabbe karşı isyan etmek ve onunla cedelleşmektir.(Allah muhafaza). Mütevekkillere sabır ağır gelmez. Mütevekkil her işini Allah’a bırakmış sabrı rıza makamında yaşayan insandır. “Kahrında hoş lütfunda, bana seni gerek seni” sözü aşk ve derin bir muhabbetin neticesinde Allah’ın hoşnutluğunu arzulamanın bir ifadesidir. Şöyle denilmiştir: Allah için sabretmek meşakkatlidir, Allah ile sabretmek bekadır. Allah yolunda sabır imtihandır. Allah ile birlikte olmaya sabır vefadır. Allahtan gayrı kalmaya sabır ise cefadır. Sabır cennetin hazinelerinden bir hazine, Allah’ın kulunu sevmesine, onunla olmasına vesile olan bir haslettir. Seven sevdiğinin her şeyine razı olur Allah’ın sevgisini kalbine yerleştirmiş bir insan her nimeti şükür, her sıkıntıyı kurtuluş vesilesi bilir. 

 Anlatılana göre; Şibli hapse atılmış sevenleri ziyaretine gitmiş. Onlara niye beni ziyarete geldiniz dediğinde. Biz seni çok seviyoruz onun için görmek istedik demişler. Şibli taşları eline alıp ziyaretine gelenleri taşlamış, kaçıştıklarını gördüğünde : “Yalancılar beni gerçekten sevseydiniz musibetime katlanırdınız” demiş. Biz yalancılardan olmamalı. Ondan gelene, ona olan sevgi ve muhabbetimizle karşılık vermeli. bu sayede mükafatlara ve lütuflara mazhar olabiliriz. 

 Sabır, ibadetin başı, en hayırlı vasıtadır. Sabır insana özgü bir davranış peygamberi bir ahlaktır. İlmin başı, kazancın şartı, temiz ve günahsız kalmanın yolu, teslimiyetin ana damarı tevekkülün harcı, bela ve musibetin ilacı, sabırdır. Onun için sabır her amelden hayırlıdır. Resulüllah “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı, daha çok nimet verilmemiştir.”(Buhari) buyuruyor. 

“Sabır Allahtan, acelecilik şeytandandır.” Öfkenin kontrolü sabırla sağlanır. öfke aklı perdeler düşünme melekesini yok eder. Kin nefret kalpten sabırla Allah’ın hatırı için sökülüp atılır. Affetmek büyük bir erdemliliktir oda sabırla mümkündür. Sabırsız insanın ani hareketlerle nice dönülmez yollara, telafisi mümkün olmayan nice yıkımlara ve felaketlere sebebiyet verir.

 Sabır Ve Şükür Birlikteliği 

 Peygamberimiz (s.a.v.) insanı cenneti alaya uçuran iki kanadı yani sabrın ve şükrün imanın gereği olduğunu anlatmıştır. Buyurmuştur ki: “imanın bir yarısı şükür, diğer yarsısı sabırdır.”

 Sebepleri farklı olmasına rağmen ikisi de kazandırır. Şükrün devamı da sabırla mümkündür. Şükürsüz bir sabır olmayacağı gibi sabırsız şükürde kıymet ifade etmez. Ancak bazen bela ve musibetin ağırlığı insanı zorladığında zayıf ve dirençsiz bir karşılık nedeniyle isyanlar baş gösterir. Bazen de şükrü gerektirecek rahatlık insanı, nefsine uydurup gaflete dalmasına, vahamete kapılmasına sebep olabilir. Her halü karda gaye, rıza-i ilahi olmalı, yoksa şükür anlamsız bir teşekkür şekline bürünür, sabırda zoraki katlanmak mecburiyetinde olunan, netice vermeyen bir kabullenme olur.

 Her hali hayır olan Müslümanın durumunu yüce Resul birazda tebessüm ederek                şöyle anlatır:

 “Müslümanın durumu ne kadar şaşırtıcıdır? Zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece mümine mahsustur. Ona memnun olacağı bir şey isabet eder şükreder , bu hayırdır. Hoşlanmayacağı bir zarar gelse, sabreder bu da onun için hayırdır.” (Müslim, Züht,6)

 Sabır Ve Namaz

“Ey iman edenler sabır ve namazla Allahtan yardım dileyin. Muhakkak Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara,153)

 Allahtan yardım görmenin iki önemli unsurunu zikretmektedir bu ayeti kerime. Biri sabır, öteki ise namaz. Namaz ibadetlerin en önemlisidir. Zira zorluğa katlanabilmenin, nimetlere şükretmenin günahlardan kendimizi korumanın en önemli yolu namazdır. Peygamberimiz zorlu ve sıkıntılı zamanlarda namazla teselli bulmuş, sahabede onu takip etmiştir. Ancak her ibadette olduğu gibi namazda da gerçek manada kazanç elde edebilmemiz onu sabırla eda etmemizle mümkündür. Acelecilik, yalancılığın göstergesidir. Huşu ve huzur içerisinde kılınan bir namaz sabırla mümkündür. Namazı hakkıyla eda edenlerde Allaha karşı kopmaz bir bağlılık ve teslimiyet olur. Buda Ondan gelene sabretmeye vesile olur. “Gerçekten insanoğlu sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda sızlanır. Ona bir iyilik gelince de kimseye vermez. Ancak namazlarını daima kılanlar başka” (Mücadele,10-23) 

 Her namazda sabır gereklidir Her sabırda namaz gerekli değildir. Buda gösteriyor ki sabır, bütün hayatımıza şamil bir haslettir. Sabırla abdestini alan, kalbi ve bedeniyle huzurda olduğunu hisseden, okudukları üzerinde tefekkür eden bir insan; niyetinde halis olmayı sabırla başarmış, sonra bu huzur ve sükun halini koruyan, buna her vakit devam edip namaz dışında da o namaza uygun bir yaşam sürerek, “namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar.” ayeti kerimesinin işaret buyurduklarına dahil olmuştur. 

Müminin Hali

Resülü Ekrem(s.a.v.), mümin ve kafirin bela musibetler karşısın da durumunu şöyle anlatır:

Müminin hali, ekin sapının hali gibidir ki, onu rüzgar kah böyle sağa, kah böyle sola meylettirir. Rüzgar durduğu vakit, onunda sağa sola meyletmesi durur. Kafirin ise hali dimdik duran katı çam ağacının hali gibidir. Ta ki Allah onu yılıp helak eder. (Sahih-i buhari)

 Evet, mümin kırılmaz, Allahtan gelene darılmaz, güzel güzel karşılar rabbinden geleni. Müminin ağırlığı vardır, bu ağırlık ve farklılığı rabbine olan imanı ve güvenidir. İnsan olması nedeniyle üzülmesi bir bela karşısında gözyaşı dökmesi o şeye itiraz etmesinden değildir, beşer olmasındandır. Kalbi vardır hüzünlenir, gözü vardır yaşarır ancak bu şeyler müminin ne imanına ne samimiyetine zarar verir. Duruşunda bozulma, kalbinde burukluk olmaz. Aksine bela ve musibet müminin daha da olgunlaşmasına, pişmesine vesile olur. Sabredenin Günahları affedilir, cennetle mükâfatlandırılır. Kâfir ise, kırılır burkulur, karamsarlığa kapılır, kendisini yalnız ve yardımsız hisseder. Bu nedenle isyanlara dalar, bunalımlara girer, davranışları bozulur. İsyanlarına isyan, küfrüne küfür eklenir. Allah mümini mükâfatlandırmak için sabır verirken kafire ceza çektirmek için verir. 

 Sabır İlk Tosladığı Anda Olmalı

 Sabrı gerektirecek bir bela ve musibetle karşılaştığımız ilk zamanda ki durumumuz çok önemli. Allahtan geleni rıza haliyle bekleyen, ondan gelen her şeyi hayrına olduğunu düşünen bir insan asla sarsılmaz. Hali hazırdaki durumu lehine ve kazancına çevirmenin telaşı ve kaygısıyla hareket eder. Bunu başarmanın yegane silahı şüphesiz sabırdır. Bela ve musibetin ilk tosladığı anda imtihan başarıyla geçirilirse zaten sonucu hayırla neticelenir. İnsan zamanla her şeye alışır. Nice sıkıntılar vardır ki “zaman her şeyin ilacı” diye ilgili insan teselli edilir. Ancak alışılmış bir musibet, sabır neticesinde göğüs gerilen bir sıkıntı olmadığından mükâfatı da olmaz. Her şey Rabbin rızası için olursa, ona güvenin bir neticesinde zuhur ederse kıymet arz eder. Zoraki, zaten katlanılmaktan başka çare yok anlayışıyla sabretmek, istenilen sabır değildir. 

 Enes b. Malik den rivayet edildiğine göre , Nebi(s.a.v.), çocuğunun mezarı başında bağıra çağıra ağlayan bir kadının yanından geçti, ona:

 “Allahtan kork ve sabret” buyurdu. Kadın şöyle dedi:

 “Çek git başımdan, benim başıma gelen felaket senin başına gelmemiştir”

 Kadın Hz. Peygamberi tanıyamamıştı (belki tanısaydı, böyle davranmayacaktı) kendisine onun peygamber olduğunu söylediklerinde bunu duyar duymaz Resulüllah(s.a.v.)’ın yanına koştu. Özür beyan etmek üzere ona şöyle dedi:

 “Sizi tanıyamadım” peygamber ona cevaben dedi ki:

 “Sabır dediğin, felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır” (Ebu Davut, Cenaiz, 23)

 Sabrın Mükâfatı 

İbadetlerin mükafatı fedakarlık oranındadır. Bir çok haslet vardır ki elde etmek diğerlerine göre çok zordur. Sabır işte bunlardandır. Meşakkati ,zahmeti, mücadelesi zor ancak neticesi iyi, mükâfatı fazladır. İnsanlardan gelen bela ve musibet karşısında sabretmenin zorluğunu düşünün! Hele hele cezalandırma gücü eline geçtiğinde sabredip onu serbest bırakmak her yiğidin harcı değildir. infak ederken, zekat verirken tedirgin olmadan, gönül hoşluğuyla vermek güzel olduğu kadar zordur. İbadette yılgınlık göstermemek, son nefese kadar devam etmek, ihlaslı olmak, riyaya bulaşmamak başkalarının iltifatından rahatsız olmak zordur. Düşmanla mücadelede başarı elde etmek kolay değildir. Bu ve bunun gibi birçok tehlike ancak sabrın gücüyle aşılır. Sabır imtihanında Allahtan yardım istemeli onun yardımı olmadan sıkıntılı ve zorlu bu yolu geçmek mümkün değildir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim sabır isterse Allah ona sabır ihsan eder”(Buhari, Rikak,20) Allah’ın sabır ihsan ettiklerinin mükafatı hesapsız verilir.(bkz. Zümer,10) 

 Peygamberimizde(s.a.v.): “Mükafatın büyüklüğü, belanın şiddetine göredir…” (Tirmizi, Züht,57) buyuruyor.

 İbadetlerle ulaşılamayan, derecelere sabırla ulaşılır. Sabır, nice derecelere ve makamlara ulaştıran en etkili yoldur. Yeter ki sabrı gerektirecek şeyler üzerinde düşünelim verilmek istenen dersten kendimize pay çıkaralım. Sabırla yüzleşen insan, gaflete kolay kolay dalmaz. Bizzat o şeye muhatap olduğundan hakikatlere ulaşması, oradan da Allaha yaklaşması daha kolay olur. Atalarımız “bir musibet bin nasihatten daha hayırlıdır” derken bunu anlatmak istemişlerdir. 

 Peygamber Efendimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kul Allah’ın kendisi için taktir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa Allah, onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir oda bunlara sabrederse, böylece Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ulaşır”(Ahmet B. Hambel, c.5,s, 242)

 Günahlara keffaret olan, huzuru mahşerde imrenilecek makamlara insanları ulaştıran sabır insanı eğitir, pişirir olgunlaştırır. Demirin tavında olduğu zamanlarda nasıl ki şekil verilebilirse, sabır ateşinde pişmeyen, belli bir kıvama gelmeyene de salih, muhlis şekli verilmez. Peygamberimizin buyurduğu gibi: “Şüphe edilen altını ateşte muayene ettikleri gibi Allah Taala insanları dertle imtihan eder. Bazısı bela ateşinden halis olarak çıkar bazısı da bozuk olarak çıkar”… samimi mümini ayıklamak için bela ve musibetin çemberinden geçmeden olmaz. Yani sabır yanmak ve pişmek kadar zor olduğundan altın kadar değerli ve kıymetlidir. 

Sabır Ne Değildir

Sabır tedbirden, tedaviden uzaklaşmak, musibetler ve belalardan kendimizi korumamak, miskinlik ve tembellik göstermek asla değildir. İnsan elinden gelen gayreti göstermeli, neticesinde Allaha güvenmeli ve dayanmalıdır. Sabır eylemsizlik, pasif duruma düşmek, tepkisiz kalmak her şeyi kabul etmek değil, aksine dik durma çabasıdır. Müminin görevi büyük, sorumluluğu ağırdır. Öyleyse sabır, Dünyanın süsü, nefislerin ayartması batıl yolda olanların çokluğuna rağmen, hayır olanı yerine getirmek, bu uğurda canla başla mücadele etmektir. Diri olmalı, iri olmalı ve irademizin hakkını vermeliyiz. Her yönden düşmanlardan daha donanımlı olurken, onlardan gelen tehlikeler ve zararlar karşısında ümitsizliğe düşmeden kendimizi muhafaza edebilecek ferasete de sahip olmalıyız. Sabır düşmanla yarış halidir, adaletten hakkaniyetten asla taviz vermeden zafere ulaşma yoludur. Hiçbir şey yapmamak sabır değil zoraki tahammül göstermektir. Bir insan zalimin karşısında hakkı haykırmaz, onun zulmüne eliyle, diliyle hiç olmasa gönlüyle buğz ederek o şeye taraf olmadığını göstermese bu sorumluluk gerektirir. Sabırla zilleti, gafleti ve tembelliği bir birine karıştırmamak gerekir. Zulme rıza zülümdür şerre rıza şerdir. İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak her müminin kurtuluş ve saadet vesilesidir. 

 Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Ey müminle! (ibadetin meşakketlerine ve musibetlere) sabredin. (harp sıkıntılarına tahammül göstererek Allah düşmanlarına) galip gelip (kafirlerle) Cihada hazır ve uyanık olun, cihada devam edin ve onda sebat edin. Allaha karşı gelmekten sakının ki böylece kurtuluşa (ve başarıya)eresiniz” (Ali İmran 146) 

 Şu Ayeti kerimeyle bitirelim yazımızı:

 “Ey Rabbimiz, dar zamanda, bize sabır ihsan et ve yürekten sana bağlanan kimseler olarak canımızı al”(Araf,126)

 Selam ve dua ile…Yazı

 

İstikamet Üzere Olmak

e-Posta Yazdır PDF

Dini terim olarak istikamet; hakka tabi olmak, adaleti yerine getirmek, doğru yola girmek, itaat olan şeyleri yapıp isyan olan şeylerden sakınmak, verdiği sözü tutmak ve haktan meyletmemek demektir. Bu kimseye ve hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan dümdüz ve dosdoğru şeye müstakim denir.(1)


Müstakim kelimesi, kur’anda tartının, Allah yolunun ve Allah yoluna giren insanın sıfatı olarak kullanılmıştır. İbni Abbas’ın beyanına göre İslam dinide “sıratı müstakim” olarak nitelendirilmiştir.


Sırat-ı müstakim dediğimiz, dosdoğru yol diye tarif ettiğimiz yol elbette ki Allah’ın razı olduğu, İslam, diye nitelendirdiği, bütün hayatın düzen ve nizamını sağlayan, hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden İslam dinidir. İstikamet bütün davranışlar da  hatta ibadet ve itaatlerde dahi uyulması gereken ölçüdür.  İmanın, amelin ve ahlakın kendisiyle mükemmelleştiği, değer kazandığı, insana fayda sağladığı kural ve kanunların bütünüdür. Ne ifrat ne de tefritin aşırılıklarına kapılmadan mutedil olmanın adıdır.  Dünyadan soyutlanmadan, ahiret hayatını unutmadan her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda anlamlandırmaktır. Evde, işte, çarşıda, pazarda, hazarda, seferde, aile de ve toplumda  hayatın her alanında ölçülü ve dengeli olmaktır. İnsan hayatındaki denge, dolayısıyla fıtratı zedelemeden, onun kodlarını tahrip etmeden benimsenen  bir yaşam tarzı, hayatı anlamlı kıldığı gibi o anlam içerisindeki insanı da huzurlu ve mutlu eder. Bugün toplumlarda ki huzursuzlukların nedeni olarak, insanların istikamet üzere olamayışı; ilişkilerde hak- hukuk kurallarına özen gösterilmemesi, “ben” merkezli bir hayattan “biz” merkezli hayata geçişteki problemlerin bir türlü çözülememesi, dünyevi menfaatlerin öncelikli bir hayat tarzı olarak benimsenmesi, uhrevi hayatın unutulması yatmaktadır.  İnsanlığın her zamankinden daha muhtaç olduğu doğruluk ancak Halik-ı Zülcelal’in koyduğu kanunlarla sağlanabilir.


Her gün Dua ediyoruz Onun için… 

 Her gün beş vakit namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha suresinde  “ihdinessaradal müstakim” (Bizi dosdoğru yola ilet)(2) Diye Rabbimize dua ve niyazda bulunuyoruz. Bu yol; “Allah’ın nimete erdirdiklerinin yolu,  gazaba uğramışların, doğrudan sapmışların yolu değildir.”(3)


Namazdaki gayede istikamet üzere olması hususunda insanı uyanık tutmak, dosdoğru bir hayat sürmesini sağlamaktır. Her gün en az kırk defa İlgili ayettin namazlarda  okunması, istikamet üzere bir hayat sürebilmen  Allah’ın izniyle olacağına dair, bir tembih ve hatırlatmadır. Allah’tan sabırla ve namazla dünyevi ve uhrevi her işimiz için yardım dilemeli, O’nun emirlerine sımsıkı sarılmalıyız. O’nun yardımı olmadan ne yol almak nede yol bulmak mümkündür. Bize düşen; Yüce yaratıcının irşat ve uyarılarını dikkate alıp, kendi kabiliyet ve aklımızı da kullanarak doğru yol üzere olma hususunda asla gevşeklik göstermemektir.


İstikamet Üzere Olmak Mücadele Gerektirir

İstikamette yol almak çok meşakkatli ve zor bir iştir. Şeytan yolumuzun üzerinde durmuş bizi kötülüklere ve günahlara her an davet etmekte, önümüzden, arkamızdan, sağımız ve solumuzdan yanaşıp bizi istikametten alıkoymakta.   Maalesef çoğu zaman nefsimizin dizginlerini tutamıyor istek ve önceliklerimizi kontrol altına alamıyoruz.  Şekilden manaya, bedenden ruha, alışageldiklerimizden sıyrılıp istikamete varamıyoruz.   Ümmetin fesada uğradığı bir zamanı yaşıyoruz.  Dikenli bir yolda yürümenin zorluğundan daha zor, Allah’ın emirlerini uygulamak. Fakat şunu iyi biliyor ve inanıyoruz ki;  çilesiz ve meşakkatsiz, gayretsiz ve mücadelesiz  rahmete ulaşılmaz. Bu dünya imtihan dünyası…  Hiçbir şey boşuna değil. Her şeyin hesabı var ve hızlı bir şekilde hesap vermeye gidiyoruz. İşin sonunda gazaba uğramakta, mükâfata nail olmakta var. Ancak biz Allah’ın rızasına talip olmalıyız.


Allah’ın sevdiği bir kul olmak için onun sevdiklerini sevmeli,  günlük hayatımızda sıradanlaşan günahlarımıza ve alışkanlıklarımıza dur demeli, zikzaklar çizmeden, yalana sarılmadan, sahte kanun ve nizamlara kulak kabartmadan, sahip olduklarımızı kendimizden bilmeden, makam mevkiinin sarhoşluğuna kapılmadan, ihlası kuşanıp niyetlerimizi doğrultup,  her şeyi Rabbimizin emrine uygun hale getirmeliyiz.  Kalp ve sözlerimizle, içimiz ve dışımızla amel ve ahlakımızla Allah ve Resulüne itaat etmeliyiz.  İstikamet üzere olmanın tek yolu da bundan başkası değildir. “Kim Allah ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendisine nimet verdiği peygamberlerle Sıddıklarla, şehitlerle, Salihlerle, beraberdir. Onlar ne güzel arkadaşlardır.”(4) buyuruyor Rabbimiz.


Sırat-i müstakim, en fazla bela ve musibete muhatap olan, imtihanlarla en fazla denenen peygamberlerin, Salihlerin, sadıkların yoludur. Onlar çok çektiler, asla taviz vermediler, sebat ettiler Allah’ın vaadinin hak olduğundan şüphe duymadılar. Karanlık çökmeden, ömür bitmeden yolda heba olmamak için bir an olsun gafil davranmadılar. Amellerine de güvenmediler, makam mevkilerine itibar etmediler.  “Ayı bir elime güneşi de öteki elime alsam yine de bu davamdan vazgeçmem” diye işkenceye ve zulme razı oldular. Ölümü şerbet gibi iştahla yudumladılar. Evlatla imtihan edildiler, malla mülkle imtihan edildiler ateşle sınandılar düşmanla denendiler işkenceyle yoklandılar. Geri dönmeyi akıllarından geçirmediler. İşte nimete eren peygamberlerin,  Salihlerin ve Sıddıkların takip ettiği yol…


Dosdoğru yolu bir hadis de yer alan örnekle de açıklayacak olursak;  yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağrıcı var. Ve o: “Ey insanlar!  Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız” diye sesleniyor, birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan başka bir çağrıcı sesleniyor, “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!“(5)


Evet, o yol İslam’dır. Duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.  Kapılar haramlardır.  Yolun başındaki çağrıcı Allah’ın kitabıdır. Yukarıdaki çağrıcı ve uyarıcı her müminin kalbindeki ilahi öğütçüdür. Böylece İslam da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.(6) 


İhtiyarlatan Emir

Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki:

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol,  beraberindeki tövbe edenlerde dosdoğru olsunlar,  hak ve adalet ölçülerini aşmayın,  şüphesiz o yaptıklarınızı mutlaka görür.”(7) Bu ayeti kerime peygamberimizin şahsında bütün insanlığa uyarı mahiyetindedir. Allah’ın özel övgüsüne mazhar olan, dosdoğru yolda olduğu ayetle sabit olan, ahlakı en güzel, diye övülen peygamber bu ayet indiğinde onun ağırlığından adeta ezilmiş ve dehşete kapılmıştı, bir günde saçlarına ağlar düşmüştü. “Beni Hud süresi ihtiyarlattı” buyurmuştu.” Aslında kaygısı ümmetinin bu yol üzerinde olma hususundaki zaafiyetleri ve tereddütleridir. Bu yol üzerinde olmanın çok gayret ve mücadele gerektireceğidir. Herkes de bunu başaramaz ancak biz vasat bir çizgide hayatımızı Allah’ın emrine göre yaşamaya gayret edip, işlediğimiz günahlar nedeniyle de hemen tövbeyle rabbimize sığınmalıyız.


Ebu Ali eş-Şebevi şöyle anlatmıştır:


Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm: “Ey Allah’ın peygamberi, Hud süresi  saçlarımı ağarttı, sözü gerçekten size mi aittir.  Doğru ise Hud süresinin hangi bölümü saçlarınızı ağartmıştır?  O süredeki peygamber kıssalarımı, yoksa geçmiş milletlerin  helak olmalarına dair haberleri mi?” Diye sordum. O’da bana şöyle dedi: Hayır benim saçlarımı ağartan şey,  Rabbimin, emrolunduğun gibi dosdoğru ol, sözüdür.” buyurdu. 


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Tam olarak güç yetiremezseniz de,  yine de istikamet üzere olunuz ve biliniz ki,  dini hükümlerin en hayırlısı namazdır ve mümin olandan başkası abdestti muhafaza edemez.”(8)


İstikamet üzere olmanın, kuvvetle irtibatlandırılarak, namaza ve abdeste bağlanmış olması ne kadarda manidardır.  Ancak dosdoğru bir namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar. Buda gösteriyor ki namaz başta olmak üzere ibadetlerimizde dosdoğru olmalı, niyetlerimizi halis tutmalıyız. Hayata hazırlayan ibadetler bizlere istikamet üzere bir yaşam vaat etmektedir. İbadetlerde dosdoğru olamayan insanlar başka zamanlarda nefislerinin ve şehvetlerinin karşısında daha güçsüz, günahlara daha açık bir vaziyettedirler şüphesiz.


İmam Kuşeyri derki:  İstikamet her işin kemalinin husule geldiği,  dini bir derecedir. Her türlü hayırlı şeyin ortaya çıkması, ancak istikamet ile mümkündür. Ahvalinde istikamet üzere olmayan kişinin çabaları boşa gider, yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“İpliği, güzel bir şekilde eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olmayınız.”(9)


Her bulunduğun derece ve makamın kendi şartları içerisinde uyulması gereken kuralları ve kanunları vardır. İstikamet her şeyi bazen yerli yerine koymak şeklinde karşınıza çıkarken bazen ahde vefa diye kendini gösterir. Adaletle hükmetmek şeklinde imtihanın olur. İstikamet, Yokluk zamanında isyana düşmemek varlık zamanında infak etmek; hastalık zamanında sabretmek sıhhat zamanında şükretmektir; insanlar içerisine günah işlemediğin gibi yalnız olduğun zamanlarda da günaha düşmemektir. Niyetlerinde samimi ibadetlerinde ihlaslı, davranışlarında isabetli olmaktır istikamet. Bazen de istikamet, doğru bir hedefe tereddütsüz, şüphesiz bir şekilde kararlı ve donanımlı yürümek şeklinde özlü bir çehresiyle çıkar karşınıza.  İsyanlardan günahlardan ateşe atılmaktan korktuğun gibi korkmaktır bazen, İki şey arasında tercih yapmak mecburiyetinde kaldığında hakkın tercihinden taraf olmaktır, sabır ve sebat etmektir. 


Hz Ebu Bekir(r.a.), istikameti, “Allah’a şirk koşmamak” diye tarif etmiştir. Çünkü inanmak istikametin başlangıcıdır. Bu iman, şirkten, nifaktan, tereddütten uzak, bir bütünü ifade eden, tevhit üzere olan imandır. Tevhidi bir imanın sahibi olmayan, riya ve gösterişten, başkalarının iltifatını beklemekten kendisini koruyabilir mi?  Tevhit üzere imanı kalbimize yerleştirmeliyiz ki amellerimizde de istikamet üzere olabilelim.  


Hz. Ömer, istikameti “tilki gibi eğri büğrü hareket etmemek ve dosdoğru olmak” şeklinde tarif etmemiştir. Müslüman zamana ve mekâna göre şekil almaz, adamına göre konuşmaz.  Allah’ın boyasıyla boyanan Müslüman, bulunduğu ortamın şartlar ve kurallarına göre değişmez. Kimsenin iltifatına kavuşmak için şerefini, haysiyetini ayaklar altında çiğnetmez. Kendi öz değerlerini, dinini gizlemez.  Allah’ın emrini yapmaktan utanmaz. Kimsenin memnuniyetine göre davranışlarında sapma meydana getirmez. Allahtan korkar,  Allah için yaşar, O’nun rızasında başka bir şey düşünmez. Diyor ki: müstakim dağ gibi olmalı çünkü dağ sıcaktan erimez, soğuktan donmaz,  rüzgârdan devrilmez sele kapılıp gitmez. 


İstikamet Üzere Olmanın  Mükâfatı

İstikamet üzere olanları, ne nefsin sınırsız istekleri ne şehvetin doyumsuz arzuları ne de dünyanın aldatıcı özellikleri yolundan alıkoyabilir. Böylelerine ne dünyada ne kabirde nede mahşerde korku vardır. Onların işlerini Allah melekler vasıtasıyla kolaylaştırır. Allah, istikamet sahibi olanlara elbette yollarını gösterecek yardımını esirgemeyecektir. Bunlar ahirette cennetle mükâfata nail olacaklardır hem de peygambere şehitlere ve Salihlere komşu olarak. Allah böyleleri için müjde veriyor şu ayeti kerimeyle:


“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır, deyip de sonra dosdoğru olanlar var ya,  onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:  korkmayın, üzülmeyin,  size (dünyada iken) vaat edilmekte olan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da,  ahirette de sizin dostlarınız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allahtan bir ağırlama olarak,  orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizler için.”(10) 


Bana Öyle Bir Şey Söyle ki…

 Süfyan ibni es- Sakafi bir gün peygamberimiz(s.a.v.)’e:

“Ya Resulüllah bana Müslümanlığı öyle tarif etki başkasına sorma ihtiyacı hissetmeyeyim” Peygamber(s.a.v.) bu sorunun cevabını verirken İslamiyeti iki önemli hususla özetlemiş oluyor:

“Allaha inandım de ve dosdoğru ol.” 


Evet, iman istikamet üzere olmanın temeli, amel ise üstüne bina edilen yapısıdır. İnsan kalbine imanı yerleştirdikten sonra onun gereğini yapmalı. Sözüyle özü bir olmalı. Müslüman, güvenilir ve dürüstlüğü en büyük veli nimet bilmeli, doğrulukta tehlike görse bile asla ondan vazgeçmemeli. İşinde, alış verişinde, insanlarla muamelesinde doğru olmalı, kimseyi aldatmamalı, kimseye zulmetmemeli, kul hakkına riayet etmeli, eline diline ve beline hâkim olmalı, kalbini her an kontrol altında bulundurmalı. 


Üç Önemli Azanın İstikamet Üzere Olması 

Şöyle denilmiştir: “Sözdeki istikamet, gıybeti terk etmek. Fiillerdeki istikamet, bidatleri terk etmek.  Amellerdeki istikamet,  gevşekliği terk etmek.  Ahvaldeki istikamet ise hakka perde olan şeylerin kaldırılmasıdır.”  


Dosdoğru bir yolda olmak için kalbin, dilin ve gözün önemi çok büyüktür. Kalp doğru olursa azalar ona tabi olur. Bu nedenle ilk önce kalbimizde ki muhalefetin ve zıtlıkların izalesinden başlamalıyız.  Kalbinde inhiraflar yaşayan, itminandan uzak, sıkıntı ve tereddütlerin girdabında bocalayan bir insanın hayatında zıtlıklar yaşayacağı muhakkaktır. Kalp temizliği ancak azaların istikamet üzere olmasıyla ispat edilebilir, yoksa günahlarla hayatını geçiren bir insanın kalbinin temizliğinden söz etmek mümkün olmaz. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ya:


“Dikkat edin muhakkak ki vücutta  bir et parçası var ki o iyi olursa azalarda istikamet üzere olur. O kötü olursa azalarda kötü olur. Dikkat edin! O, kalptir.”(11)


Ancak bazen kalbin safiyetini bozan, kalpte ki tevhit ve istikameti etkileyen, oradaki duruluğu bulandıran davranışlarda yok değildir. Salih ameller kalpteki imanı takviye ederken, işlenen günahlarda aynı oranda belki daha fazla kalbe olumsuz yönde etki eder. Yine Kâinatın Efendisi bu hususta buyuruyorlar ki:


“Bir kimse günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur. Tövbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalp, kapkara olur.”(12)


Kalbin tercümanı olarak kabul edilen kalpteki olanların aşikâra çıkmasına vesile olan dilin, yalan, gıybet, iftira, kötü söz gibi günahlarla istikametten sapması, eğrilip bükülmesi kalbe, hatta diğer azalara da etki eder.


Peygamberimiz(s.a.v.): “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”(13) buyurmuştur.

Bakın! burada dilin doğruluğu nasılda imanla ilişkilendirilmiştir. Çünkü iman kalp işidir. Kalp tasdik yeridir ancak dildeki bir sapma kalpteki imana ok gibi saplanıp dengenin kayıp olmasına sebep olur. 


Ayrıca gözde, kalbin istikametten şaşmasına sebep olur. Zira göz, harama nazar ettiğinde doğrudan kalpte yankı bulur. Kalp nazar edilen şeye meyleder, şehvet ve nefisin devreye girmesiyle de kalp kendisini savunamaz duruma gelir. Günaha götüren her şeyde bunun için günahtır.  Gözün istikamet üzere olmasının en önemli ve en etkili yolu Allah korkusudur.  Allah korkusu yaydan çıkan oku bile geri döndürürken haram niyetiyle açılan gözleri niye kapatamasın. 


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki: “Bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur.   Bu sebeple, Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk eden kimseye, mükâfat olarak Allah öyle bir iman verir ki onu kalbinde hisseder.”(14)


Dil diğer azalarla da irtibatlıdır. Zira dil bütün azaları kendine esir hale getiren bir organdır. Dil diğer azaları adeta peşinde sürükleyen bir organdır. Dilini muhafaza edemeyen dinini de muhafaza edemez. Dil kolay bir şekilde günaha meylettiği halde tahribatları ve yıkımları ağır ve telafisi çok zordur.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta diğer azaların dile tembihlerini şöyle anlatır.


“Her sabah bütün organlar dile bizim hakkımız  da Allahtan kork.  Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz.  Sen eğri olursan bizde eğriliriz, derler”(15)


Allah bizleri istikametten ayırmasın. (amin)

Selam ve dua ile…


Kaynakça

1- Dini kavramlar-D.Y.

2- Fatiha,6

3- Bkz. Fatiha, 7

4- Nisa,69 

5- Müsned                                               

6- Kuran Yolu Tefsiri, D.Y.                             

7- Hud,112 

8- İbni Mace, Taharet, 4

9- Nahl, 9

10- Fussilet,30-32

11- Buhari

12- İbni Mace,Züht:29

13- Müsned 

14- Hakim

15- Tirmizi, Züht,61


 

Dosdoğru NAMAZ

e-Posta Yazdır PDF

Allah, insanoğlunu yarattığında  bütün meleklere, secde edin, emrini verdi. Şeytan bu emre muhalefet etti ve Allah’ın dergahından kovuldu. Allah’ın huzurundan kovulan şeytan alehillaneh bizlere düşman kılınarak imtihanımız oldu. Ta ki Allah’a teslim olanla olmayan, secde edenle etmeyen belli olsun. Bu nedenle secde yani namaz en büyük düşmanımız olan şeytana muhalefettir.  Şeytanı kahreden haslet namazdır. Şeytana  muhalefet ettiğimiz, onun telkin ve kandırmalarına karşı mukavemet gösterdiğimiz oranında Allah’ın rızasına nail olabiliriz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Âdemoğlu secdeyi emreden ayeti okuduktan sonra secde ederken şeytan kendisinden uzaklaşır, ağlar ve derki:


Yazıklar olsun bana! Şu adamcağız secdeyle emrolundu, bu emre uydu. Cenneti kazandı. Secde emrine isyan eden bana ise ateş vardır.” (İhya c.1,s.383)

“Tevhit inancından sonra Allah, namazdan daha sevimli bir vazifeyi kullarına farz kılmamıştır. Eğer namazdan daha sevimli bir vazife olsaydı muhakkak Cenab-ı Hak meleklerini o vazifeyle görevlendirecekti. Halbuki meleklerin bir kısmı rükuda, bir kısmı secde de, bir kısmı kıyamda bir kısmı da ka’de dedir” (Müslim,Ebu Hureyre)


Onun için namaz ibadetlerin özüdür meleklerin sevgisi enbiyanın sünneti amellerin kabulüdür.


Allaha karşı yapılması gereken en önemli ibadetlerden biri olan namaz, itaat ve teslimiyetin ispat alanı, itiraz ve bencilliğin panzehri, kibrin ve gururun ilacı, şeytanın korkusudur.  İslam’ın beş temel esaslarından olan namaz, İmandan sonra en önemli hakikat, ahirette ilk hesabı sorulacak olan ameldir.


Namaz insanın ruhunun gıdasıdır, Allaha yaklaşmanın/yakınlığın ifadesidir.  


Namaz müminin şefaatçisi, kabirde arkadaşı, kıyamet gününde gölgesi,  başında tacı, önünde yol gösteren nurudur.


Namaz müminin nişanı, Allah huzurunda hücceti, sırattan geçme izni, cennetin anahtarıdır.


Namaz gözün nuru, kalbin ilacıdır.


Namaz duadır, zikirdir arınmadır, korunmadır, şeytan ve nefse karşı uyanık olmaktır.

Namaz, Müminin miracı, dertlerin ilacı, dinin direğidir. 


Namaz , tesbihdir, tahmiddir, tenzihdir, münacattır, tevazudur, huşudur, huzurdur taharettir, kıraat-ı kurandır, rükudur sücuddür, kısacası bütün ibadetleri içerisinde barındıran kulluğun özüdür.           


Allah,  bir çok ayeti kerimede namaz kılmayı,  kılarken dosdoğru olmayı emretmiş, namaz kılmanın mümine ağır gelmeyeceğini bildirmiş, üşene üşene kılmayı,  terk etmeyi münafıklık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiş ve  müminleri şiddetle uyarmıştır.  


Yüce Allah buyuruyor ki.

“Namaz kılın ve zekâtı verin” (Bakara 110)


 “Namazı dost doğru kılın, çünkü namaz müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.” (Nisa,103)


  “Onlar dini sadece Allaha has kılarak, Allah’ı birleyerek, ancak Allaha ibadet etmekle,  namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dost doğru yol budur.” (Beyyine,5)


Müslümanın en önemli özelliği güvenilir, dürüst ve istikamet üzere olmasıdır. Dosdoğru bir hayat sürmek Allah’ın emrettiklerini harfiyen yerine getirmek ve nehyettiklerinden şiddetle kaçınmakla mümkündür.


Efendimize birisi sormuş: “Ey Allah’ın Resulü! bana öyle bir şey öğret ki kolay olsun, onu yaptığımda da cennete gireyim.” Allah Resulü: “Allaha inandım, de ve dosdoğru ol.” (Müslüm, iman) buyurmuştur.

İbadetler insanın ahlaken olgunlaşmasına, ruhen doyuma ulaşmasına bunlara bağlı olarak huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesine vesiledir. Yeter ki ibadetlerimizi manasına ve gayesine uygun bir şekilde yerine getirelim. 


Namazda doğru olmak ne demektir?  Bir insan namaz kıldığı halde o insan her şeyinde doğru ve istikamet üzere midir? Namaz kılan insanı, namaz kılıyor mu? Namazı ikame edip günlük meşgalelerin kucağına kendimizi attığımızda hala o namaz ruhu bizi kontrol ediyor mu?  Namazlarımız bizi kötülüklerden alıkoyuyor mu?  Bugün ısrarla üzerinde durulması gereken mesele hiç şüphesiz bulardır. Günümüzde nice namaz kılanlar var ki hala yaşayışları büyük oranda İslami  ve kur ani değil,  elinden dilinden kimse güven içerisinde olamıyor.  


Namaz insanın fikir, kalp ve niyet temizliğini temin eder, kötülüklerden uzak kalmasını temin eder. Her türlü kötülük ve ahlaksızlıktan korur. Namazın faydasını görmek için onu dosdoğru bir şekilde kılmak gerekir.


Allah, namazı emreden ayetlerinde istikamet üzere olmanın şartını “Dos doğru” namaz kılmaya bağlamış, namazın şeklinden çok manası üzerinde durmuştur. Böyle bir namazın insan üzerindeki müspet etkisini hayatın her alanında göstereceğini şu ayetle bildirmiştir.


“(Ey Muhammet)! Kitaptan sana vahyolunanı oku  namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkor Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”(Ankebut,45)


Namazın dosdoğru kılınması onun şekil ve mana şartlarının yerine getirilmesiyle mümkündür. İşte ikame edilen/ayağa kaldırılan namaz budur. Sadece zahirine bakıp, yani fıkhi yönünü dikkate alıp, anlamını unutmak namazı şekilden ibaret görmek,  onu ruhtan ve manadan yoksun hale sokar. Buda, namazdaki gerçek gayeye insanı ulaştırmaz.  Yani namazı ikame etmek/onu ayağa kaldırmak/onunla kalkmak, onunla doyuma ulaşmak ancak onu huşu ve hudu ile ihlas ve samimiyet içerisinde kılmakla mümkündür.


Allah, “Beni anmak için namaz kılın…” (Taha,14) ve “Gafillerden olma…” (Araf,205) buyuruyor. “Zikir” olan namazla gaflet birbirine zıt olan şeylerdir. Şuursuz bir şekilde yerine getirilen hiçbir amel taklitten öteye geçemez. Allah bizden tahkiki bir iman ve onun neticesi ihlas ve samimiyetle eda edilen ibadet istiyor. Allah’ın huzurunda başka meşguliyetlere dalmak, dilin kıraatinden kalbin habersiz olması, yerine getirilen şart ve rükünlerin şekilden öteye geçememesi namaz da ki faydayı yok eder. Öyleyse uyanık bir kalple namaz kılmalı, Allah’a yüzümüzü dönerken gönlümüzü de dönmeli. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah’ı görür gibi namaz kılın”. Kalplerimizde olanı da açığa vurduğumuzu da biliyor Rabbimiz. Bedenimizle namazda, ruhumuzla nice vadilerde gezdiğimizi de görüyor. Öyleyse namaz yalnızlık değil her şeyi gören duyan rabbimizle beraber olma anıdır. Biz Onu görmüyorsak da o bizi görüyor.       


Kalp Ve Kalıpla Namaz Kılmalı


Namaz imanın alametidir. Vücutta ki baş ne ise dinde de namaz odur. Namaz asli görevimizdir. Onun için Namazı hayatımızın tam orta yerine koymalı, bütün meşguliyetlerimizi ve randevularımızı Allah’la olan randevumuza yani namaza ayarlamalıyız. Namaz boş adam işi değil, her yerde ve her zaman mümin olan adam işidir. Dünyevi meşgalelerimizden fırsat bulursak nefsani ve şeytani işlerimizden arta kalan zamanlarda, iki arada bir derede kısa bir zamanda geçiştirilecek, kılmış olmak için kılınacak, dibe köşe itilecek angarya bir iş değil, hayatın gayesi, sorumluluğumuzun baş amilidir namaz. onu amelden ziyade  imani bir mesele olarak  bilmeli. “Her şeyin bir alameti vardır imanın alametide namazdır”(Buhari,iman) “namaz insan ile şirk ve küfür arasında  bir perdedir namazı terk etmekse bu perdeyi kaldırmaktır” buyuruyor Allah Resulü. 


Allah Teala da:

“O kimseler ki namazlarını dost doğu kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar” (Enfal,3) buyurarak muttakileri övmüştür.


Namaz asıl olarak kalp işidir.  Her ibadette niyetlerin önemli olması bundandır. çünkü niyet kalbin amelidir. Peygamberimiz namaz niyetlerini hep kalp ile yapardı. O kâinatın efendisi buyuruyor ki: “kalp ile bedeni birlikte bulunmayan namaza Allah iltifat etmez”(İbni Mace)


Kalp bozuk olunca, kasvetli ve gaflet içerisinde olursa her rükün yerli yerinde yapılmaz, yerli yerinde yapılsa da huzur vermez.  Böyle bir insan namazdan sıkılır, gelişi güzel, borç ödeme anlayışıyla, yükten biran önce kurtulma niyetiyle kılar namazı. Halbu ki mümin için namazın bizzat kendisi rahatlama ve huzur bulma vesilesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)  bir nimete kavuştuğunda namaz kılar bir belaya müptela olduğunda sıkıntısını namazla bastırırdı o namazı ferahlama olarak görür. Hz Bilal’e “ Ya Bilal! Ezan vakti geldi, ezan oku da bizi rahatlat” derdi.


Allah’la Olunca Her Şeyi Çıkarmalı Aradan 


Namazda masivayı aradan çıkarmayınca Allah’la beraber olamazsınız. Miraçta nasıl ki Cebrail bile çıktıysa aradan, miraç hediyesi olan, “Müminin miracı” diye ifade edilen namazda da hiçbir şey Rabbimizle aramıza girmemeli. Kıyamla  şeytanın karşısında dik duruşunuzu ve kararlığınızı, Allah’ın huzurunda doğruluğunuzu ve duruluğunuzu gösterirken niyetlerde riya kibir ve enaniyet varsa; Göz secde yerinde, gönül başka yerlerde, eller huzurda bağlıyken kalp, huzursuzluğuyla isyan içerisindeyse, Rükûuyla saygı gösterildiği halde hala iç dünyalarda itirazlar var ise; secdeyle “asıl ben buyum/aslım budur” denildiği, başlar toprakla buluştuğu  halde bencilliğin başını yere koyamıyor, nefsinizin yüzünü toprağa sürtemiyorsanız Allah’la aranızda çok engel  var demektir.  İşte o namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir, o namaz, insanı kötülükler karşısında koruyan kalkan olamaz.   Hâlbuki ki peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştu:  “Kimin namazı kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymazsa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”(İhya,c.1,s.385)


Dinimizin direği olan namazı ikame ederken onu sağlam ve sarsılmayacak bir zeminde inşa etmeliyiz. Tabiri caizse onun ne çimentosundan nede demirinden çalmalıyız. Huşusunu, hudusunu, huzurunu, ihlas ve samimiyetini de koyup karmalıyız rükûmuzla, secdemizle, kıyamımızla. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanların hırsızlık yönünden en kötüsü namazdan çalandır.”(Ahmet ve Hakim)  


Korku Ve Ümit Arasında Bir Namaz.


Namaz değişme ve olgunlaşmadır, namaz istektir, tutkudur Rable beraber olma anıdır, Allah’ın, kulunu muhatap aldığı büyük buluşmadır. Büyük buluşmanın hazırlığı da büyük olmalı. Çeki düzen verirken elbisenize kalbinizi de ruhunuzu da hazırlamalısınız. Üzerinizdeki lekeleri abdestle temizlersiniz, namazla itiraf ettiyseniz de, günahlarınızı da temizlemiş olursunuz. Bir çocuk annesinden korkarken yine onun kucağında teselli bulur. Ve ya Bir çocuğun ağlaması korkmak mıdır annesinden. Yoksa isteklerinizin karşılanmasının yegâne şartı mıdır? Bir yavrunun en rahat ettiği yerde yine anne kucağıdır.  Namaz, Kulunu çok seven rabbimizin merhamet kucağıdır. Kalbinizin tencere gibi tokurdaması olmayınca  seccadeniz ıslanmayınca onun kapısına koyduğunuz baş kalkmaya isteksiz davranmayınca namazda bir şeyler ihmal edilmiş demektir.  İsteklerinizin icabet bulması için korku ve ümit arasında biraz göz yaşı biraz samimiyet ihlas ve huşunun gerekliliği fazla talep olmasa gerek.

“Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öğle kılın” (Buhari) buyuran Allah Resulünün namaz da ki durumunu Hz Aişe validemiz şöyle anlatır:


“Hz Peygamberle oturuyor konuşuyoruz o konuşuyor, biz dinliyoruz. Biz konuşuyoruz o dinliyor. Ancak namaz vakti girdiğinde öğle değişirdi ki biz onu tanımaz olurduk.”


“Peygamber namaza durduğunda da kalbinden tencere tokurtusuna benzer sesler duyulurdu” işte peygamberin namazı buydu. Sahabeler bir vakit namazları geçtiğinde evlerine kapanır günlerce ağlar, matem tutarlardı, diğer sahabeler onu teselli etmek için taziyeye gider onu teselli ederlerdi.


Daha dünyada cennetle müjdelenen Hz Ömer’e boşuna cennet ehlinin kandili denmemiştir.


İranlı siyahi bir köle tarafından hançer darbeleriyle yaralanmış upuzun yatıyor. Ne bir ses veriyor nede tepki. Kendisine yemek veya su getirildiğinde ya susuyor ya da gözleriyle hayır deyip geçiştiriyor. Ancak “müminlerin emiri namaz vakti” denince “ha işte kalkıyorum,  namazı terk edenin İslam’dan  nasibi olmaz,” deyip vücudundan kan aka aka namazını kılıyor, terketmiyordu.


Evet, onlar namazı böyle anladılar. Ya biz işin ciddiyetinin farkında mıyız? samimiyetin neresinde yer alıyoruz. Kulluğumuzu nasıl ve ne şekilde ispat ediyoruz.


Hz Ali, namaz vakti girdiğinde sarsılır, yüzünün rengi değişirdi. “Sana ne oluyor ey müminlerin emiri” diye sorduklarında:


“Allah, göklere, yere, dağlara arz ettiği ve hiçbirisinin kabule yanaşmadığı ancak insanın yüklendiği emaneti ödemenin zamanı geldi” derdi.

Evet, namaz emanettir onu hakkıyla ödemeli. Onu itinayla tartmalı, güzel ve doğru bir şekilde kılmalıdır, aksi takdir de emanete hıyanet edilmiş, Allah’ın hakkı ödenmemiş olunur. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Namaz meselesi terazi meselesine benzer kim onu doğru tartarsa aynı muamele ile karşılaşır” (Beyhaki)

Namazla Yardım Talebinde Bulunmak


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Birde sabırla, namazla yardım isteyin, Şüphesiz ki bu,(Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir”(Bakara 45)


Birisi peygamberimize gelerek:

“Ya Resülullah sen dua ettiğinde Allah senin duanı reddetmez.  Benim için dua eder misin?” dediğinde Resulüllah(s.a.v.):


“Sende sabır ve namazla bana yardımcı ol.” buyurmuştur.(Müslim)


Namaz    kuranı kerimde dua anlamındadır. Her rükün büyük bir acziyet ve fakriyat içerisinde yapılırsa Allah’ta bizi yardımsız bırakmaz. Her şeyin bir sebebi vardır hiçbir şey yapmadan Allahtan yardım talep etmek olmaz. Sabrı kuşanmalı, namaza tutunmalı sonra onun rahmet kapısının eşiğinde ısrarla beklemeli. 

Secde namazın özeti,  zirvesi hatta semeresidir adeta.  Namaz kılarken,  secdeyle en değerli yerinizi, başınızı ayakların bastığı yere yani hamurunuz olan toprağa koydunuz attınız sırtınızdan nefsinizin yüklediği bütün ağırlıkları, döktünüz eteğinizdeki taşları. Kırdınız benlik ve bencilliğinizi. kibrinizi gömdünüz toprağa. Kısaca her engeli aşıp size çok yakın olan rabbinize sizde yakın oldunuz namazla. “Secde et yaklaş” buyuran Allah, yakınlığınızı kabul etti. Öyleyse böyle bir fırsatı iyice değerlendirmeli  ondan  ne isteyeceğinizi varsa ona arz etmelisiniz. Mesela dünya saadeti, ahiret saadeti her şeyden önce rabbinizin rızasını. Resülüllah ta şöyle buyurmuyor mu:


“Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır o sırada duayı çok yapınız.”(Müslim)       


Son Söz olarak:

Yaklaştığında büyük buluşma elimiz kolumuz kanadınız yanımıza düşmeli. Seslerimizin titrekliği, kalbimizin atışlarına eşlik ederken namaza olan muhtaçlığımız ve onunla buluşmanın heyecanı hafif tebessümlerimizle hoş ve anlamlı korkuya bürünmeli. Aciz ve güçsüz olduğumuzu canlı tutmalıyız ki okuyuşumuz, duruşumuz, duamız daha içten olsun. Sonra bırakmalıyız namazın kucağına kendimizi. Emmeliyiz, eme bildiğimiz kadar onun kurnalarından. Ağzımızı değil, kalbimizi yanaştırmalıyız, dolsun dola bildiği kadar. 


Namazı hem eda etme esnasında hem de ettikten sonra muhafaza etmeliyiz; sermayemizden yer isek, doldurduğumuzun fazlasını günahlarla boşaltmış oluruz. Namazın bir de hukuku vardır onun hukukuna riayet etmeli ki başkaları da bizim hukukunuza ve hakkınıza riayet etsin. Namazla elde edemediğimizi başka hiçbir şeyle elde edemeyiz. Namazın telafisini başka hasenelerle ve ibadetlerle doldurmak mümkün değildir. Dünyada nice şeylere üzülmüyor, nice şeyler için gözyaşı dökmüyoruz ki bir hiç uğruna. Bir günde işimiz adaletle olsun. Allah için üzülelim, namaz için çekilelim bir köşeye düşünelim! Kılmadığımız namazlar için ağlayalım. Ağlayalım ki göz yaşlarımız cehennemin ateşini söndürsün ve sözlerimizin aciz, kelimelerimizin yetersiz kaldığı bir zamanda göz yaşlarımız tercüman olsun muhtaçlığımıza ve Rabbim bizlerle beraber olsun.


Selam ve dua ile…

 

İlim Öğrenmekten Maksat Ne Olmalı?

e-Posta Yazdır PDF

Âlimlerden biri, şöhreti her tarafa yayılmış, zenginliği ve nüfusuyla tanınmış birisinin davetine icabet etmiş, konağına misafir olmuş. Bakmış ki konağın her tarafı paha biçilmez kumaşlarla donatılmış, halıları alabildiğine göz kamaştırıcı,  konağın here tarafı altın yaldızlarla süslenmiş, hiçbir tarafta kusur görmeniz mümkün değil. Her detay düşünülmüş.  Her şey yerli yerine konmuş. Ancak konak sahibi, ilim ve irfandan zerre kadarda olsa nasiplenememiş; cahil mi? cahil. Bilgisiz mi?  Bilgisiz. İslamiyet hakkında hiçbir şey bilmiyor; Allah bizi niye yaratmış,  peygamber niye gönderilmiş, umurunda değil. Böyle zengin bir adamın, konağını bu kadar mamur ettiği halde İslamiyet ve hayatın gerçek gayesi adına hiçbir şey bilmemesi alimin zoruna gitmiş. Tüküresi gelmiş tepki mahiyeti de. Ancak nereye bakmışsa tükürecek bir yer bulamamış. Öyle ya! O kadar şaşalı konakta tükürecek yer bulmak pek mümkün olmasa gerek.

“Tuuh” diyerek, bu kadar zenginliğe sahip olup, İslam hakkın da hiçbir şey bilmeyen cahil adamın yüzüne tükürüvermiş.


Adam hayretler içerisinde birazda öfkeyle: “Aman efendim siz ne yapıyorsunuz böyle, demiş. Alim içinde olanı hemen dilinden döküvermiş:


“Kusuruma bakmayın… Ama! Zekâ ve kabiliyetinizi kullanarak Karun’a yaklaşmayı becerdiğiniz halde, mensubu olduğunuz dininizle, sizi yoktan var eden Allah’la ilgili hiçbir bilgi edinememiş, aklınızı kullanıp halikınıza yaklaşamamışsınız. Müsait bir yer bulamadım. Bütün bu anormalliklerin müsebbibi sizi görüp yüzünüze tükürdüm.” 


Evet, bu âlim iyi mi yapmış, kötümü? Bilemeyeceğim. Ancak, nice hata ve kusurların tek ve yegâne müsebbibinin de insan olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.  Düşüne bilmek ve okuyabilmek,  bildiklerini uygulamak insana ait bir özellik olmasına rağmen insan, aklını, zikrini, fikrini, ilmini dünya için kullanıp, yaradılış gayesini düşünmezse, kınananlardan ve zarar edenlerden olmaz mı? İlim dünyanın yükünü taşımak değil, yüklendiğimiz sorumluluklarımızı yerine getirip kulluk yükümüzü hafifletmektir. Dünyanın altında ezilenler ya cahil insanlardır ya da ilmiyle amil olmayanlardır. Dünyayı Rabbinin emrinde kullananlar ise hem akıllı hem de gerçek ilme sahip olanlardır. Allah için ilim sahibi olanların hem dünyaları hem de ahiretleri mamur olur, ilimleriyle dünyayı talep edenlerin ise hem dünyaları hem ahiretleri berbat olur.

Sevgili peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:


“Allah Teala Süleyman aleyhisselam’a mal-mülk ve ilim arasında muhayyer buyurdu. (hangisini seçeceği hususunda serbest bıraktı) Süleyman aleyhisselam ilmi  tercih ettiği için Cenab-ı Hak kendisine bu davranışından dolayı hem ilmi verdi hem de mal ve mülk ihsan etti.”(Muhterul ehadis, s.75)


Hz. Ali buyurmuştur ki:

“Gerçek ilim, bütün dünya malından daha hayırlıdır; çünkü ilim seni korur. Malı ise sen korursun. İlim hâkimdir, mal ise mahkûmdur. Harcamak malı azaltır, ilim ise çoğaltır.”     


Cahilin suçu cehaletidir, âlimin mazereti ise yoktur. Bilmemekten dolayı işlenen suç nedeniyle insana niye bilmediği sorulurken, bildiğiyle amel etmeyenin ise bilerek yapmadığının hesabı sorulur, bu ise çok çetin ve ağırdır. İlim denen ulvi bir değeri dünya denen fani şeyler için kullanmak cehaletin en ağırıdır. İlim ahireti kazanmak için bir sermayedir, onu dünyevi menfaatler için kullanmak, bir hiç uğruna heba etmek, onunla, Allah’ın rızasını kazanmak mümkünken, insanların övgüsü ve taktirini beklemek akıl işi değildir. Böyle bir düşünce insanın değerini ve kıymetini yok eder. İnsanı belki hayvanlardan da aşağı bir dereceye düşürür.


Muaz b. Cebel,  yaşanıldığı taktirde, ilmin önemini  şöyle anlatır:

“Zira alim, kalpleri cehaletten kurtaran hayat,  gözleri karanlıktan kurtaran kandil,  bedenleri zafiyetten kurtaran kuvvettir. Hayırlı ve Allah katında derecesi yüksek kişilerin mertebesine ancak ilimle ulaşılır. Gerek dünyevi, gerek uhrevi yüce derecelere ancak ilimle ulaşılır.  İlmin tefekkürü gündüzleyin oruca,  müzakeresi de geceleyin namaza denktir. Akraba ve yakınlara onunla kavuşulur. Helal haram onunla bilinir. İlim önderdir. Amel ise ona tabidir, ondan sonra gelir. İlme ancak bahtiyarlar nail olur. Bedbahtlar ise ondan mahrum kalır.”


İlim, iç dünyanızı onarır, ahlakınızı güzelleştir, sizi fıtratınızla buluşturur. Gerçek alimler, irfan ve marifet sahipleri, görünüşleriyle değil, tevazularıyla ve güzel ahlaklarıyla bilinir, ferasetleriyle takdir edilir. Onlar, zahirleriyle değil, özleriyle ve gönülleriyle farklıdır,  huşudan ve ihlastan daha güzel elbise bilmezler, yedikleri nur, içtikleri cennet şarabıdır. Onların uykusu ibadet, susmaları tefekkür, konuşmaları zikir, bakışları ibrettir.


İlim sahibi olup onunla amel etmeyen insanları ise yüce Allah,  şu ayeti kerimesiyle uyarıyor:


“Kitabı okuyup durduğunuz yerde başkalarına iyilikle mi emredersiniz? Düşünmez misiniz?” (Bakara,44)


Peygamberimiz(s.a.v.)’de:

“İnsanlar arasında, kıyamet günü, en şiddetli azap çekecek olan kimse, ilmiyle amel etmeyen (ilmi kendisine menfaat sağlamayan) alimdir”(Keşf’ul Hafa c.1,s.145) buyurarak ilmiyle amel etmeyenin cezaya müstahak olacağını bildirmiştir. 


Münafık Alimler

Dili başka, gönlü başka, ameli daha başka alimler münafıklık alameti üzerinde taşıyan insanlardır. Zira böyle âlimler bildiklerini dahi kalplerine yerleştirip kabul etmemişlerdir ki, onunla amel edebilsinler. Başkalarına anlattıklarında da faydalı olabilsinler. Onun için denmiştir ki “İlim satırlardan ziyade sadırlardadır.” Yani ilim gönül işidir, kalp işidir. Kalbi imar ve ıslah etmeyen ilim, kuru bir yüktür. Böyle ilim sahipleri de ancak dilleriyle âlimdir. Faydası dokunmayan bir ilim, yarın huzuru mahşerde insanın aleyhine delil olacaktır. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“İlim iki çeşittir. Biri kalbe yerleşen ilimdir ki; bu sahibi için faydalı ilimdir. Diğeri sadece dilde  dolaşan ilimdir;  bu Adem oğlunun aleyhine  Allah’ın bir hüccetidir.”(et’terğib, ve’t –Terhib, c.1,s. 2003)


Hz Ömer: “Bu ümmet hakkında en korktuğum şey münafık alimlerdir” der. Yanındakiler: “Münafık alimler nasıl olur?” diye sorduklarında, Hz. Ömer:     


“Âlimin münafığı diliyle alim,  kalbiyle cahil olan kimsedir,” buyurur.


Asıl Gaye İyi Bir Kul Olmaktır

Evet, bugün okumanın erdemli bir davranış olduğunu bilmeyen yoktur. En cahil insan bile cehaletini tasvip etmez. Evlatlarına tavsiyeleri dahi itiraf mahiyetindedir: “Sen oku adam ol, biz okuyamadık cahil kaldık ancak sen alim ol.”  Okumanın  gayesi dünya elde etmek için olmamalı, okuyup meslek sahibi olurken iyi bir kul olmayı da hedef haline getirmeliyiz.  Hangi alanda ilerleyecekseniz ilerleyin, işinizin aslı; Allah’ın istediği, beğendiği bir kul olup, ahiret azığınızı temin etmek olmalı.


Allah, “Bilenlere bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer,9) buyururken; cahil ile alim arasındaki farkı, bilgi hamallığı olarak görmemiş,  İlmiyle amil olmayanı, kitap yüklü merkebe, benzetmiş başka bir ayeti kerimesinde


Yine “Allahtan ancak âlimler korkar.”(Fatır,28) buyuran Rabbimiz,   ilmin, Allah’ın yasaklarından korunmaya emirlerini yerine getirmeye vesile olduğunu, bildiriyor. 


“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden daha hayırlıdır”   


“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz”,


“İlim Çin de olsa da gidip alın”(Suyuti, Feyzu’ul-Kadir,c.1,s.524) Nebevi uyarıları, hayatın ihmale gelmeyeceğini, bir anlık gaflet ve cehaletin insanın ebedi saadetine mal olacağını, ilimsiz geçen her saniyenin zarar olduğunu ve  ilmin, insan için ne kadar önem arz ettiğini göstermesi açısından çok önemlidir.ilim, insanı bilinçli  bir kulluğa yönlendirir. Nerede ve nasıl hareket edeceğini, ibadetini nasıl yapacağını bilen alim,  hem imanını hem de amelini, hem dünyasını hem de ukbasını  muhafaza eder. Cahil, Allah’ı hakkıyla bilmediğinden O’na yaklaşamaz, ibadet ve itaatleri hep eksik ve kusurludur, küçük bir vesvesede, basit bir şüphede hemen kendini farklı mihraklara ve düşüncelere teslim eder. Cahilin ibadetinden sadece kendi faydalanırken, alim, etrafını aydınlatan bir mum gibi herkese faydalı olur ve başkalarına muhtaç olmaktan da kendini kurtarır, öldükten sonra bile amel defteri kapanmaz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanların en faziletlisi o mümin alimdir ki, eğer ona muhtaç olunursa fayda verir, eğer kendisine ihtiyaç duyulmazsa,  o da kendi başına kalır ve başkalarına muhtaç olmaz” (Beyhaki)


İnsanın şerefini artıran ilim nice köleleri padişahlık makamına yükseltmiştir, cehalet ve amel edilmeyen ilim ise, nice sultanları köle durumuna düşürmüştür.   İlmiyle amil olanın yüzüne bakmak sadakayken  cahillerle beraber olmak dahi insanı Allahtan uzaklaştırır. Çünkü, yüce Allah: “ Cahillerden yüz çevir”(Araf,199)  diye emir buyuruyor.


İlim, Allah’ı Bulmaktır

Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.  Onları gerçek bir sebeple yarattık fakat onların çoğu bilmiyorlar”(Duhan 38-39) 


Bilmeyenlerden olmamak için ibretle bakmak ve görmek gerek “Bir saat tefekkür altmış yıllık ibadete denk olması”  bundandır. Çünkü tefekkürün sonunda bilmek vardır, tefekkür okumaktır; kâinat kitabını okumak,  kitabın ayetleriyle kâinatın ayetlerini okumak.  Okumak ilme, ilim amele, amel marifete insanı kavuşturur.


Peygamberimiz(s.a.v.) “Hikmet ve ilim, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alsın.” (Tirmizi, İlim,9) buyuruyor.


Yüce Allah ta bir kutsi hadiste şöyle buyuruyor:

“Ben gizli bir hazineydim bilinmem için mahlukatı yarattım”( Musahabe 6. Kitap, s.115)


Peygamberimiz(s.a.v.)’e daha vahiy gelmeden, Nur dağında ki Mekke’yi yüksekten gören Hira mağarasına çıkıyor, oradan cehaleti, cahillerin içler acısı halini izliyordu. Üzülüyor, üzülüyordu… Kendince Rabbini düşünüyor, bu insanlığın hali ne olacak diye kaygılanıyordu. Ümmi bir peygamberdi; bizim anladığımız şekilde, okuma yazma bilmezdi ancak O’nun risaletten önceki, Hira mağarasında ki bu hali, bir yönüyle, okumak değil de neydi? Melek ilk emir olarak “Oku” diye birkaç kez tekrarlayınca, her defasında  “Ne okuyayım, ben okuma yazma bilmem” dedi.  “Yarat Rabbinin adıyla oku” derken okumanın şeklini ve şemalini, rengini ve yöntemini de belirtti  Rabbi ona.   “O insanı kan pıhtısından yarattı” “oku, senin rabbin sonsuz kerem(iyilik ve ihsan) sahibidir.” “Kalemle (yazı yazmayı)öğreten odur.” “İnsana bilmediğini o öğretti”.(Alak,1-5)  


İslam’ın, ilk inen ayetinin “oku” olması, Allah’ı tanımanın yolunun, O’na kullukta ilk yapılması gerekenin ilim olduğu gösteriyor. Allah,  “Oku” derken belirli bir ilime işaret yoktur.  Yani her şey okunabilir; toprak, ağaç, nebatat, doğan güneş, dönen dünya, esen rüzgar yağan yağmur okunur. Uçan kuşlar, açan çiçekler “Allah Allah” diye akan ırmaklar okunur.


Her ilimde Allaha giden nice yollar vardır.  Öyleyse fende okumalı, astronomi de okumalı, kimyada, biyolojide okumalı. Ancak fizik kanununa inandığınız kadar, yerçekimi kanunundan şüphe etmediğiniz kadar, en küçük hücrelerden, en büyük canlı organizmalar  arasındaki hakikatleri gördüğünüz kadar   bütün bu şeylerin yaratıcısı Allah’ın kanunlarına da  inanmalısınız. Mahlukat onun  Esma-ı Hüsnasının (güzel isimlerinin) bir tecellisi olduğunu bilmelisiniz.  Bu nedenle onun ismiyle başlanmayan hiçbir işte hayır yoktur. O’na dayanmayan hiçbir ilim insanı asla, gerçek manada, hakikate ulaştırmaz.  Besmele, sadece  bir kelime değil, o kelimenin ifade ettiği  inançtır.   Böyle bir inançla yapılan ilim tahsillerinin  neticesinde alimi mutlak olan Allaha ulaşılır. Bu hakikate vakıf olanlar, eşyanın hakikatini  gölgeleriyle değil, asıllarıyla anlayanlar,  belki de,  Necip fazılın dediği gibi diyeceklerdir mutlaka:


“Anladım işi, Sanat Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”


Nefsini Bilmeyen Rabbini Bilemez

Yüce Allah buyuruyor ki:

“İnsanlara, ufuklarda ve iç dünyalarında, ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (kuranın)gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet,53)


İlim sahibi olmak için insanın kendini okumaktan başlaması gerekir; hiçlik libasını giymeden gerçek varlığın hakikatine ulaşılmaz. Tevazu erdemliğine ulaşamayan, muttaki ve muvahhit yolculuğu yapamaz. Kibirden, hasetten arınamayanlar, cehaletin kirlettiğini başka hiçbir şeyle temizleyemez. Kendi cahiliye dönemini okumayanın bir ömürlük asrı, saadet asrına dönmez. Kendi faniliğini anlayan, Allah’ın karşısında, O’nun huzurunda diz çöker, O’na kulluk eder.  İç dünyalarını çözenler, akledenler, feraset sahibi olanlar Allaha güvenir, onun şahit olarak gösterdiklerine itiraz etmezler.   İnsanla Allah arasında en büyük engelin yine insanın kendisi olduğunu unutmamalı. İnsan kendini kayıp edince, cehaletin karanlık çukurlarında bocalayıp duruyor; inanç adına, ahlak adına her şeyini de kayıp ediyor. Her şeyini kayıp edince imtihanı kayıp ediyor. Yüce Allah böyleleriyle ilgili:


“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”(Alak, 6-8) buyuruyor


Derviş Yunus’un şu mısraları ne kadar ders mahiyetindedir:


“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir 

Sen kendini bilmezsen 

Bu nice okumaktır.”   


İlim, Vahyin Karşısında Ümmi’leşmektir

İlim yolunda ilerlerken  vahyin karşısında ümmi’leşmek gerektiğini de unutmamalı. Size ait her şeyden soyutlanmadıkça, aklı, vahyin emrinde  kullanarak, başka şeylerin kırıntı ve kuruntularından temizlenmedikçe vahyin aydınlığına kavuşulmaz. Ümmi’leşmeden ilmi’leşmek mümkün değildir. Ön yargılardan kurtulmadan enaniyet ve bencilliğin kirlettiği, fikir ve taassupların kararttığı kalplere hakikat ilmi yerleşmez.  Kendi cehaletini okumayanlar, ilimle müşerref olamazlar.  Dünyayı imar için Medine’ye yaptığımız hicretin koynunda kendini saklayan iç dünyamıza yaptığımız hicrettir ilim. Cehaleti terek edip saadete hicret… Medine yolculuklarımızın medeniyete dönüşmesi için ilmin başının sabır, sonunun zafer olduğunu bilmeliyiz.  Bu zaferin neticesinde ilim denen bir ganimet vardır. O ki peygamberin ümmetine bıraktığı yegâne mirastır. Yüce Resul, bu dünyadan ahirete irtihal ederken kimseye ne mal mülk ne para pul bıraktı. Ancak insanlığın kurtuluşu için kuran ve sünnetini bıraktı. İlim denen tükenmeyen bir hazine bıraktı. Onun taliplileri âlimlerdir onun için denmedi mi “âlimler peygamberlerin gerçek varisleridir” diye.


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Ey Allah’ım fayda vermeyen ilimden, sana yükselmeyen(kabul olmayan) amelden, işitilmeyecek(kabul olmayacak duadan) sana sığınırım”(Musahabe,5. Kitap, s. 7)

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL