Abdullatif ACAR

İstikamet Üzere Olmak

e-Posta Yazdır PDF

Dini terim olarak istikamet; hakka tabi olmak, adaleti yerine getirmek, doğru yola girmek, itaat olan şeyleri yapıp isyan olan şeylerden sakınmak, verdiği sözü tutmak ve haktan meyletmemek demektir. Bu kimseye ve hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan dümdüz ve dosdoğru şeye müstakim denir.(1)


Müstakim kelimesi, kur’anda tartının, Allah yolunun ve Allah yoluna giren insanın sıfatı olarak kullanılmıştır. İbni Abbas’ın beyanına göre İslam dinide “sıratı müstakim” olarak nitelendirilmiştir.


Sırat-ı müstakim dediğimiz, dosdoğru yol diye tarif ettiğimiz yol elbette ki Allah’ın razı olduğu, İslam, diye nitelendirdiği, bütün hayatın düzen ve nizamını sağlayan, hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden İslam dinidir. İstikamet bütün davranışlar da  hatta ibadet ve itaatlerde dahi uyulması gereken ölçüdür.  İmanın, amelin ve ahlakın kendisiyle mükemmelleştiği, değer kazandığı, insana fayda sağladığı kural ve kanunların bütünüdür. Ne ifrat ne de tefritin aşırılıklarına kapılmadan mutedil olmanın adıdır.  Dünyadan soyutlanmadan, ahiret hayatını unutmadan her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda anlamlandırmaktır. Evde, işte, çarşıda, pazarda, hazarda, seferde, aile de ve toplumda  hayatın her alanında ölçülü ve dengeli olmaktır. İnsan hayatındaki denge, dolayısıyla fıtratı zedelemeden, onun kodlarını tahrip etmeden benimsenen  bir yaşam tarzı, hayatı anlamlı kıldığı gibi o anlam içerisindeki insanı da huzurlu ve mutlu eder. Bugün toplumlarda ki huzursuzlukların nedeni olarak, insanların istikamet üzere olamayışı; ilişkilerde hak- hukuk kurallarına özen gösterilmemesi, “ben” merkezli bir hayattan “biz” merkezli hayata geçişteki problemlerin bir türlü çözülememesi, dünyevi menfaatlerin öncelikli bir hayat tarzı olarak benimsenmesi, uhrevi hayatın unutulması yatmaktadır.  İnsanlığın her zamankinden daha muhtaç olduğu doğruluk ancak Halik-ı Zülcelal’in koyduğu kanunlarla sağlanabilir.


Her gün Dua ediyoruz Onun için… 

 Her gün beş vakit namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha suresinde  “ihdinessaradal müstakim” (Bizi dosdoğru yola ilet)(2) Diye Rabbimize dua ve niyazda bulunuyoruz. Bu yol; “Allah’ın nimete erdirdiklerinin yolu,  gazaba uğramışların, doğrudan sapmışların yolu değildir.”(3)


Namazdaki gayede istikamet üzere olması hususunda insanı uyanık tutmak, dosdoğru bir hayat sürmesini sağlamaktır. Her gün en az kırk defa İlgili ayettin namazlarda  okunması, istikamet üzere bir hayat sürebilmen  Allah’ın izniyle olacağına dair, bir tembih ve hatırlatmadır. Allah’tan sabırla ve namazla dünyevi ve uhrevi her işimiz için yardım dilemeli, O’nun emirlerine sımsıkı sarılmalıyız. O’nun yardımı olmadan ne yol almak nede yol bulmak mümkündür. Bize düşen; Yüce yaratıcının irşat ve uyarılarını dikkate alıp, kendi kabiliyet ve aklımızı da kullanarak doğru yol üzere olma hususunda asla gevşeklik göstermemektir.


İstikamet Üzere Olmak Mücadele Gerektirir

İstikamette yol almak çok meşakkatli ve zor bir iştir. Şeytan yolumuzun üzerinde durmuş bizi kötülüklere ve günahlara her an davet etmekte, önümüzden, arkamızdan, sağımız ve solumuzdan yanaşıp bizi istikametten alıkoymakta.   Maalesef çoğu zaman nefsimizin dizginlerini tutamıyor istek ve önceliklerimizi kontrol altına alamıyoruz.  Şekilden manaya, bedenden ruha, alışageldiklerimizden sıyrılıp istikamete varamıyoruz.   Ümmetin fesada uğradığı bir zamanı yaşıyoruz.  Dikenli bir yolda yürümenin zorluğundan daha zor, Allah’ın emirlerini uygulamak. Fakat şunu iyi biliyor ve inanıyoruz ki;  çilesiz ve meşakkatsiz, gayretsiz ve mücadelesiz  rahmete ulaşılmaz. Bu dünya imtihan dünyası…  Hiçbir şey boşuna değil. Her şeyin hesabı var ve hızlı bir şekilde hesap vermeye gidiyoruz. İşin sonunda gazaba uğramakta, mükâfata nail olmakta var. Ancak biz Allah’ın rızasına talip olmalıyız.


Allah’ın sevdiği bir kul olmak için onun sevdiklerini sevmeli,  günlük hayatımızda sıradanlaşan günahlarımıza ve alışkanlıklarımıza dur demeli, zikzaklar çizmeden, yalana sarılmadan, sahte kanun ve nizamlara kulak kabartmadan, sahip olduklarımızı kendimizden bilmeden, makam mevkiinin sarhoşluğuna kapılmadan, ihlası kuşanıp niyetlerimizi doğrultup,  her şeyi Rabbimizin emrine uygun hale getirmeliyiz.  Kalp ve sözlerimizle, içimiz ve dışımızla amel ve ahlakımızla Allah ve Resulüne itaat etmeliyiz.  İstikamet üzere olmanın tek yolu da bundan başkası değildir. “Kim Allah ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendisine nimet verdiği peygamberlerle Sıddıklarla, şehitlerle, Salihlerle, beraberdir. Onlar ne güzel arkadaşlardır.”(4) buyuruyor Rabbimiz.


Sırat-i müstakim, en fazla bela ve musibete muhatap olan, imtihanlarla en fazla denenen peygamberlerin, Salihlerin, sadıkların yoludur. Onlar çok çektiler, asla taviz vermediler, sebat ettiler Allah’ın vaadinin hak olduğundan şüphe duymadılar. Karanlık çökmeden, ömür bitmeden yolda heba olmamak için bir an olsun gafil davranmadılar. Amellerine de güvenmediler, makam mevkilerine itibar etmediler.  “Ayı bir elime güneşi de öteki elime alsam yine de bu davamdan vazgeçmem” diye işkenceye ve zulme razı oldular. Ölümü şerbet gibi iştahla yudumladılar. Evlatla imtihan edildiler, malla mülkle imtihan edildiler ateşle sınandılar düşmanla denendiler işkenceyle yoklandılar. Geri dönmeyi akıllarından geçirmediler. İşte nimete eren peygamberlerin,  Salihlerin ve Sıddıkların takip ettiği yol…


Dosdoğru yolu bir hadis de yer alan örnekle de açıklayacak olursak;  yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağrıcı var. Ve o: “Ey insanlar!  Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız” diye sesleniyor, birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan başka bir çağrıcı sesleniyor, “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!“(5)


Evet, o yol İslam’dır. Duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.  Kapılar haramlardır.  Yolun başındaki çağrıcı Allah’ın kitabıdır. Yukarıdaki çağrıcı ve uyarıcı her müminin kalbindeki ilahi öğütçüdür. Böylece İslam da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.(6) 


İhtiyarlatan Emir

Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki:

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol,  beraberindeki tövbe edenlerde dosdoğru olsunlar,  hak ve adalet ölçülerini aşmayın,  şüphesiz o yaptıklarınızı mutlaka görür.”(7) Bu ayeti kerime peygamberimizin şahsında bütün insanlığa uyarı mahiyetindedir. Allah’ın özel övgüsüne mazhar olan, dosdoğru yolda olduğu ayetle sabit olan, ahlakı en güzel, diye övülen peygamber bu ayet indiğinde onun ağırlığından adeta ezilmiş ve dehşete kapılmıştı, bir günde saçlarına ağlar düşmüştü. “Beni Hud süresi ihtiyarlattı” buyurmuştu.” Aslında kaygısı ümmetinin bu yol üzerinde olma hususundaki zaafiyetleri ve tereddütleridir. Bu yol üzerinde olmanın çok gayret ve mücadele gerektireceğidir. Herkes de bunu başaramaz ancak biz vasat bir çizgide hayatımızı Allah’ın emrine göre yaşamaya gayret edip, işlediğimiz günahlar nedeniyle de hemen tövbeyle rabbimize sığınmalıyız.


Ebu Ali eş-Şebevi şöyle anlatmıştır:


Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm: “Ey Allah’ın peygamberi, Hud süresi  saçlarımı ağarttı, sözü gerçekten size mi aittir.  Doğru ise Hud süresinin hangi bölümü saçlarınızı ağartmıştır?  O süredeki peygamber kıssalarımı, yoksa geçmiş milletlerin  helak olmalarına dair haberleri mi?” Diye sordum. O’da bana şöyle dedi: Hayır benim saçlarımı ağartan şey,  Rabbimin, emrolunduğun gibi dosdoğru ol, sözüdür.” buyurdu. 


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Tam olarak güç yetiremezseniz de,  yine de istikamet üzere olunuz ve biliniz ki,  dini hükümlerin en hayırlısı namazdır ve mümin olandan başkası abdestti muhafaza edemez.”(8)


İstikamet üzere olmanın, kuvvetle irtibatlandırılarak, namaza ve abdeste bağlanmış olması ne kadarda manidardır.  Ancak dosdoğru bir namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar. Buda gösteriyor ki namaz başta olmak üzere ibadetlerimizde dosdoğru olmalı, niyetlerimizi halis tutmalıyız. Hayata hazırlayan ibadetler bizlere istikamet üzere bir yaşam vaat etmektedir. İbadetlerde dosdoğru olamayan insanlar başka zamanlarda nefislerinin ve şehvetlerinin karşısında daha güçsüz, günahlara daha açık bir vaziyettedirler şüphesiz.


İmam Kuşeyri derki:  İstikamet her işin kemalinin husule geldiği,  dini bir derecedir. Her türlü hayırlı şeyin ortaya çıkması, ancak istikamet ile mümkündür. Ahvalinde istikamet üzere olmayan kişinin çabaları boşa gider, yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“İpliği, güzel bir şekilde eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olmayınız.”(9)


Her bulunduğun derece ve makamın kendi şartları içerisinde uyulması gereken kuralları ve kanunları vardır. İstikamet her şeyi bazen yerli yerine koymak şeklinde karşınıza çıkarken bazen ahde vefa diye kendini gösterir. Adaletle hükmetmek şeklinde imtihanın olur. İstikamet, Yokluk zamanında isyana düşmemek varlık zamanında infak etmek; hastalık zamanında sabretmek sıhhat zamanında şükretmektir; insanlar içerisine günah işlemediğin gibi yalnız olduğun zamanlarda da günaha düşmemektir. Niyetlerinde samimi ibadetlerinde ihlaslı, davranışlarında isabetli olmaktır istikamet. Bazen de istikamet, doğru bir hedefe tereddütsüz, şüphesiz bir şekilde kararlı ve donanımlı yürümek şeklinde özlü bir çehresiyle çıkar karşınıza.  İsyanlardan günahlardan ateşe atılmaktan korktuğun gibi korkmaktır bazen, İki şey arasında tercih yapmak mecburiyetinde kaldığında hakkın tercihinden taraf olmaktır, sabır ve sebat etmektir. 


Hz Ebu Bekir(r.a.), istikameti, “Allah’a şirk koşmamak” diye tarif etmiştir. Çünkü inanmak istikametin başlangıcıdır. Bu iman, şirkten, nifaktan, tereddütten uzak, bir bütünü ifade eden, tevhit üzere olan imandır. Tevhidi bir imanın sahibi olmayan, riya ve gösterişten, başkalarının iltifatını beklemekten kendisini koruyabilir mi?  Tevhit üzere imanı kalbimize yerleştirmeliyiz ki amellerimizde de istikamet üzere olabilelim.  


Hz. Ömer, istikameti “tilki gibi eğri büğrü hareket etmemek ve dosdoğru olmak” şeklinde tarif etmemiştir. Müslüman zamana ve mekâna göre şekil almaz, adamına göre konuşmaz.  Allah’ın boyasıyla boyanan Müslüman, bulunduğu ortamın şartlar ve kurallarına göre değişmez. Kimsenin iltifatına kavuşmak için şerefini, haysiyetini ayaklar altında çiğnetmez. Kendi öz değerlerini, dinini gizlemez.  Allah’ın emrini yapmaktan utanmaz. Kimsenin memnuniyetine göre davranışlarında sapma meydana getirmez. Allahtan korkar,  Allah için yaşar, O’nun rızasında başka bir şey düşünmez. Diyor ki: müstakim dağ gibi olmalı çünkü dağ sıcaktan erimez, soğuktan donmaz,  rüzgârdan devrilmez sele kapılıp gitmez. 


İstikamet Üzere Olmanın  Mükâfatı

İstikamet üzere olanları, ne nefsin sınırsız istekleri ne şehvetin doyumsuz arzuları ne de dünyanın aldatıcı özellikleri yolundan alıkoyabilir. Böylelerine ne dünyada ne kabirde nede mahşerde korku vardır. Onların işlerini Allah melekler vasıtasıyla kolaylaştırır. Allah, istikamet sahibi olanlara elbette yollarını gösterecek yardımını esirgemeyecektir. Bunlar ahirette cennetle mükâfata nail olacaklardır hem de peygambere şehitlere ve Salihlere komşu olarak. Allah böyleleri için müjde veriyor şu ayeti kerimeyle:


“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır, deyip de sonra dosdoğru olanlar var ya,  onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:  korkmayın, üzülmeyin,  size (dünyada iken) vaat edilmekte olan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da,  ahirette de sizin dostlarınız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allahtan bir ağırlama olarak,  orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizler için.”(10) 


Bana Öyle Bir Şey Söyle ki…

 Süfyan ibni es- Sakafi bir gün peygamberimiz(s.a.v.)’e:

“Ya Resulüllah bana Müslümanlığı öyle tarif etki başkasına sorma ihtiyacı hissetmeyeyim” Peygamber(s.a.v.) bu sorunun cevabını verirken İslamiyeti iki önemli hususla özetlemiş oluyor:

“Allaha inandım de ve dosdoğru ol.” 


Evet, iman istikamet üzere olmanın temeli, amel ise üstüne bina edilen yapısıdır. İnsan kalbine imanı yerleştirdikten sonra onun gereğini yapmalı. Sözüyle özü bir olmalı. Müslüman, güvenilir ve dürüstlüğü en büyük veli nimet bilmeli, doğrulukta tehlike görse bile asla ondan vazgeçmemeli. İşinde, alış verişinde, insanlarla muamelesinde doğru olmalı, kimseyi aldatmamalı, kimseye zulmetmemeli, kul hakkına riayet etmeli, eline diline ve beline hâkim olmalı, kalbini her an kontrol altında bulundurmalı. 


Üç Önemli Azanın İstikamet Üzere Olması 

Şöyle denilmiştir: “Sözdeki istikamet, gıybeti terk etmek. Fiillerdeki istikamet, bidatleri terk etmek.  Amellerdeki istikamet,  gevşekliği terk etmek.  Ahvaldeki istikamet ise hakka perde olan şeylerin kaldırılmasıdır.”  


Dosdoğru bir yolda olmak için kalbin, dilin ve gözün önemi çok büyüktür. Kalp doğru olursa azalar ona tabi olur. Bu nedenle ilk önce kalbimizde ki muhalefetin ve zıtlıkların izalesinden başlamalıyız.  Kalbinde inhiraflar yaşayan, itminandan uzak, sıkıntı ve tereddütlerin girdabında bocalayan bir insanın hayatında zıtlıklar yaşayacağı muhakkaktır. Kalp temizliği ancak azaların istikamet üzere olmasıyla ispat edilebilir, yoksa günahlarla hayatını geçiren bir insanın kalbinin temizliğinden söz etmek mümkün olmaz. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ya:


“Dikkat edin muhakkak ki vücutta  bir et parçası var ki o iyi olursa azalarda istikamet üzere olur. O kötü olursa azalarda kötü olur. Dikkat edin! O, kalptir.”(11)


Ancak bazen kalbin safiyetini bozan, kalpte ki tevhit ve istikameti etkileyen, oradaki duruluğu bulandıran davranışlarda yok değildir. Salih ameller kalpteki imanı takviye ederken, işlenen günahlarda aynı oranda belki daha fazla kalbe olumsuz yönde etki eder. Yine Kâinatın Efendisi bu hususta buyuruyorlar ki:


“Bir kimse günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur. Tövbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalp, kapkara olur.”(12)


Kalbin tercümanı olarak kabul edilen kalpteki olanların aşikâra çıkmasına vesile olan dilin, yalan, gıybet, iftira, kötü söz gibi günahlarla istikametten sapması, eğrilip bükülmesi kalbe, hatta diğer azalara da etki eder.


Peygamberimiz(s.a.v.): “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”(13) buyurmuştur.

Bakın! burada dilin doğruluğu nasılda imanla ilişkilendirilmiştir. Çünkü iman kalp işidir. Kalp tasdik yeridir ancak dildeki bir sapma kalpteki imana ok gibi saplanıp dengenin kayıp olmasına sebep olur. 


Ayrıca gözde, kalbin istikametten şaşmasına sebep olur. Zira göz, harama nazar ettiğinde doğrudan kalpte yankı bulur. Kalp nazar edilen şeye meyleder, şehvet ve nefisin devreye girmesiyle de kalp kendisini savunamaz duruma gelir. Günaha götüren her şeyde bunun için günahtır.  Gözün istikamet üzere olmasının en önemli ve en etkili yolu Allah korkusudur.  Allah korkusu yaydan çıkan oku bile geri döndürürken haram niyetiyle açılan gözleri niye kapatamasın. 


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki: “Bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur.   Bu sebeple, Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk eden kimseye, mükâfat olarak Allah öyle bir iman verir ki onu kalbinde hisseder.”(14)


Dil diğer azalarla da irtibatlıdır. Zira dil bütün azaları kendine esir hale getiren bir organdır. Dil diğer azaları adeta peşinde sürükleyen bir organdır. Dilini muhafaza edemeyen dinini de muhafaza edemez. Dil kolay bir şekilde günaha meylettiği halde tahribatları ve yıkımları ağır ve telafisi çok zordur.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta diğer azaların dile tembihlerini şöyle anlatır.


“Her sabah bütün organlar dile bizim hakkımız  da Allahtan kork.  Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz.  Sen eğri olursan bizde eğriliriz, derler”(15)


Allah bizleri istikametten ayırmasın. (amin)

Selam ve dua ile…


Kaynakça

1- Dini kavramlar-D.Y.

2- Fatiha,6

3- Bkz. Fatiha, 7

4- Nisa,69 

5- Müsned                                               

6- Kuran Yolu Tefsiri, D.Y.                             

7- Hud,112 

8- İbni Mace, Taharet, 4

9- Nahl, 9

10- Fussilet,30-32

11- Buhari

12- İbni Mace,Züht:29

13- Müsned 

14- Hakim

15- Tirmizi, Züht,61


 

Dosdoğru NAMAZ

e-Posta Yazdır PDF

Allah, insanoğlunu yarattığında  bütün meleklere, secde edin, emrini verdi. Şeytan bu emre muhalefet etti ve Allah’ın dergahından kovuldu. Allah’ın huzurundan kovulan şeytan alehillaneh bizlere düşman kılınarak imtihanımız oldu. Ta ki Allah’a teslim olanla olmayan, secde edenle etmeyen belli olsun. Bu nedenle secde yani namaz en büyük düşmanımız olan şeytana muhalefettir.  Şeytanı kahreden haslet namazdır. Şeytana  muhalefet ettiğimiz, onun telkin ve kandırmalarına karşı mukavemet gösterdiğimiz oranında Allah’ın rızasına nail olabiliriz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Âdemoğlu secdeyi emreden ayeti okuduktan sonra secde ederken şeytan kendisinden uzaklaşır, ağlar ve derki:


Yazıklar olsun bana! Şu adamcağız secdeyle emrolundu, bu emre uydu. Cenneti kazandı. Secde emrine isyan eden bana ise ateş vardır.” (İhya c.1,s.383)

“Tevhit inancından sonra Allah, namazdan daha sevimli bir vazifeyi kullarına farz kılmamıştır. Eğer namazdan daha sevimli bir vazife olsaydı muhakkak Cenab-ı Hak meleklerini o vazifeyle görevlendirecekti. Halbuki meleklerin bir kısmı rükuda, bir kısmı secde de, bir kısmı kıyamda bir kısmı da ka’de dedir” (Müslim,Ebu Hureyre)


Onun için namaz ibadetlerin özüdür meleklerin sevgisi enbiyanın sünneti amellerin kabulüdür.


Allaha karşı yapılması gereken en önemli ibadetlerden biri olan namaz, itaat ve teslimiyetin ispat alanı, itiraz ve bencilliğin panzehri, kibrin ve gururun ilacı, şeytanın korkusudur.  İslam’ın beş temel esaslarından olan namaz, İmandan sonra en önemli hakikat, ahirette ilk hesabı sorulacak olan ameldir.


Namaz insanın ruhunun gıdasıdır, Allaha yaklaşmanın/yakınlığın ifadesidir.  


Namaz müminin şefaatçisi, kabirde arkadaşı, kıyamet gününde gölgesi,  başında tacı, önünde yol gösteren nurudur.


Namaz müminin nişanı, Allah huzurunda hücceti, sırattan geçme izni, cennetin anahtarıdır.


Namaz gözün nuru, kalbin ilacıdır.


Namaz duadır, zikirdir arınmadır, korunmadır, şeytan ve nefse karşı uyanık olmaktır.

Namaz, Müminin miracı, dertlerin ilacı, dinin direğidir. 


Namaz , tesbihdir, tahmiddir, tenzihdir, münacattır, tevazudur, huşudur, huzurdur taharettir, kıraat-ı kurandır, rükudur sücuddür, kısacası bütün ibadetleri içerisinde barındıran kulluğun özüdür.           


Allah,  bir çok ayeti kerimede namaz kılmayı,  kılarken dosdoğru olmayı emretmiş, namaz kılmanın mümine ağır gelmeyeceğini bildirmiş, üşene üşene kılmayı,  terk etmeyi münafıklık ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiş ve  müminleri şiddetle uyarmıştır.  


Yüce Allah buyuruyor ki.

“Namaz kılın ve zekâtı verin” (Bakara 110)


 “Namazı dost doğru kılın, çünkü namaz müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.” (Nisa,103)


  “Onlar dini sadece Allaha has kılarak, Allah’ı birleyerek, ancak Allaha ibadet etmekle,  namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dost doğru yol budur.” (Beyyine,5)


Müslümanın en önemli özelliği güvenilir, dürüst ve istikamet üzere olmasıdır. Dosdoğru bir hayat sürmek Allah’ın emrettiklerini harfiyen yerine getirmek ve nehyettiklerinden şiddetle kaçınmakla mümkündür.


Efendimize birisi sormuş: “Ey Allah’ın Resulü! bana öyle bir şey öğret ki kolay olsun, onu yaptığımda da cennete gireyim.” Allah Resulü: “Allaha inandım, de ve dosdoğru ol.” (Müslüm, iman) buyurmuştur.

İbadetler insanın ahlaken olgunlaşmasına, ruhen doyuma ulaşmasına bunlara bağlı olarak huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesine vesiledir. Yeter ki ibadetlerimizi manasına ve gayesine uygun bir şekilde yerine getirelim. 


Namazda doğru olmak ne demektir?  Bir insan namaz kıldığı halde o insan her şeyinde doğru ve istikamet üzere midir? Namaz kılan insanı, namaz kılıyor mu? Namazı ikame edip günlük meşgalelerin kucağına kendimizi attığımızda hala o namaz ruhu bizi kontrol ediyor mu?  Namazlarımız bizi kötülüklerden alıkoyuyor mu?  Bugün ısrarla üzerinde durulması gereken mesele hiç şüphesiz bulardır. Günümüzde nice namaz kılanlar var ki hala yaşayışları büyük oranda İslami  ve kur ani değil,  elinden dilinden kimse güven içerisinde olamıyor.  


Namaz insanın fikir, kalp ve niyet temizliğini temin eder, kötülüklerden uzak kalmasını temin eder. Her türlü kötülük ve ahlaksızlıktan korur. Namazın faydasını görmek için onu dosdoğru bir şekilde kılmak gerekir.


Allah, namazı emreden ayetlerinde istikamet üzere olmanın şartını “Dos doğru” namaz kılmaya bağlamış, namazın şeklinden çok manası üzerinde durmuştur. Böyle bir namazın insan üzerindeki müspet etkisini hayatın her alanında göstereceğini şu ayetle bildirmiştir.


“(Ey Muhammet)! Kitaptan sana vahyolunanı oku  namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkor Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”(Ankebut,45)


Namazın dosdoğru kılınması onun şekil ve mana şartlarının yerine getirilmesiyle mümkündür. İşte ikame edilen/ayağa kaldırılan namaz budur. Sadece zahirine bakıp, yani fıkhi yönünü dikkate alıp, anlamını unutmak namazı şekilden ibaret görmek,  onu ruhtan ve manadan yoksun hale sokar. Buda, namazdaki gerçek gayeye insanı ulaştırmaz.  Yani namazı ikame etmek/onu ayağa kaldırmak/onunla kalkmak, onunla doyuma ulaşmak ancak onu huşu ve hudu ile ihlas ve samimiyet içerisinde kılmakla mümkündür.


Allah, “Beni anmak için namaz kılın…” (Taha,14) ve “Gafillerden olma…” (Araf,205) buyuruyor. “Zikir” olan namazla gaflet birbirine zıt olan şeylerdir. Şuursuz bir şekilde yerine getirilen hiçbir amel taklitten öteye geçemez. Allah bizden tahkiki bir iman ve onun neticesi ihlas ve samimiyetle eda edilen ibadet istiyor. Allah’ın huzurunda başka meşguliyetlere dalmak, dilin kıraatinden kalbin habersiz olması, yerine getirilen şart ve rükünlerin şekilden öteye geçememesi namaz da ki faydayı yok eder. Öyleyse uyanık bir kalple namaz kılmalı, Allah’a yüzümüzü dönerken gönlümüzü de dönmeli. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah’ı görür gibi namaz kılın”. Kalplerimizde olanı da açığa vurduğumuzu da biliyor Rabbimiz. Bedenimizle namazda, ruhumuzla nice vadilerde gezdiğimizi de görüyor. Öyleyse namaz yalnızlık değil her şeyi gören duyan rabbimizle beraber olma anıdır. Biz Onu görmüyorsak da o bizi görüyor.       


Kalp Ve Kalıpla Namaz Kılmalı


Namaz imanın alametidir. Vücutta ki baş ne ise dinde de namaz odur. Namaz asli görevimizdir. Onun için Namazı hayatımızın tam orta yerine koymalı, bütün meşguliyetlerimizi ve randevularımızı Allah’la olan randevumuza yani namaza ayarlamalıyız. Namaz boş adam işi değil, her yerde ve her zaman mümin olan adam işidir. Dünyevi meşgalelerimizden fırsat bulursak nefsani ve şeytani işlerimizden arta kalan zamanlarda, iki arada bir derede kısa bir zamanda geçiştirilecek, kılmış olmak için kılınacak, dibe köşe itilecek angarya bir iş değil, hayatın gayesi, sorumluluğumuzun baş amilidir namaz. onu amelden ziyade  imani bir mesele olarak  bilmeli. “Her şeyin bir alameti vardır imanın alametide namazdır”(Buhari,iman) “namaz insan ile şirk ve küfür arasında  bir perdedir namazı terk etmekse bu perdeyi kaldırmaktır” buyuruyor Allah Resulü. 


Allah Teala da:

“O kimseler ki namazlarını dost doğu kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar” (Enfal,3) buyurarak muttakileri övmüştür.


Namaz asıl olarak kalp işidir.  Her ibadette niyetlerin önemli olması bundandır. çünkü niyet kalbin amelidir. Peygamberimiz namaz niyetlerini hep kalp ile yapardı. O kâinatın efendisi buyuruyor ki: “kalp ile bedeni birlikte bulunmayan namaza Allah iltifat etmez”(İbni Mace)


Kalp bozuk olunca, kasvetli ve gaflet içerisinde olursa her rükün yerli yerinde yapılmaz, yerli yerinde yapılsa da huzur vermez.  Böyle bir insan namazdan sıkılır, gelişi güzel, borç ödeme anlayışıyla, yükten biran önce kurtulma niyetiyle kılar namazı. Halbu ki mümin için namazın bizzat kendisi rahatlama ve huzur bulma vesilesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)  bir nimete kavuştuğunda namaz kılar bir belaya müptela olduğunda sıkıntısını namazla bastırırdı o namazı ferahlama olarak görür. Hz Bilal’e “ Ya Bilal! Ezan vakti geldi, ezan oku da bizi rahatlat” derdi.


Allah’la Olunca Her Şeyi Çıkarmalı Aradan 


Namazda masivayı aradan çıkarmayınca Allah’la beraber olamazsınız. Miraçta nasıl ki Cebrail bile çıktıysa aradan, miraç hediyesi olan, “Müminin miracı” diye ifade edilen namazda da hiçbir şey Rabbimizle aramıza girmemeli. Kıyamla  şeytanın karşısında dik duruşunuzu ve kararlığınızı, Allah’ın huzurunda doğruluğunuzu ve duruluğunuzu gösterirken niyetlerde riya kibir ve enaniyet varsa; Göz secde yerinde, gönül başka yerlerde, eller huzurda bağlıyken kalp, huzursuzluğuyla isyan içerisindeyse, Rükûuyla saygı gösterildiği halde hala iç dünyalarda itirazlar var ise; secdeyle “asıl ben buyum/aslım budur” denildiği, başlar toprakla buluştuğu  halde bencilliğin başını yere koyamıyor, nefsinizin yüzünü toprağa sürtemiyorsanız Allah’la aranızda çok engel  var demektir.  İşte o namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir, o namaz, insanı kötülükler karşısında koruyan kalkan olamaz.   Hâlbuki ki peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştu:  “Kimin namazı kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymazsa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”(İhya,c.1,s.385)


Dinimizin direği olan namazı ikame ederken onu sağlam ve sarsılmayacak bir zeminde inşa etmeliyiz. Tabiri caizse onun ne çimentosundan nede demirinden çalmalıyız. Huşusunu, hudusunu, huzurunu, ihlas ve samimiyetini de koyup karmalıyız rükûmuzla, secdemizle, kıyamımızla. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanların hırsızlık yönünden en kötüsü namazdan çalandır.”(Ahmet ve Hakim)  


Korku Ve Ümit Arasında Bir Namaz.


Namaz değişme ve olgunlaşmadır, namaz istektir, tutkudur Rable beraber olma anıdır, Allah’ın, kulunu muhatap aldığı büyük buluşmadır. Büyük buluşmanın hazırlığı da büyük olmalı. Çeki düzen verirken elbisenize kalbinizi de ruhunuzu da hazırlamalısınız. Üzerinizdeki lekeleri abdestle temizlersiniz, namazla itiraf ettiyseniz de, günahlarınızı da temizlemiş olursunuz. Bir çocuk annesinden korkarken yine onun kucağında teselli bulur. Ve ya Bir çocuğun ağlaması korkmak mıdır annesinden. Yoksa isteklerinizin karşılanmasının yegâne şartı mıdır? Bir yavrunun en rahat ettiği yerde yine anne kucağıdır.  Namaz, Kulunu çok seven rabbimizin merhamet kucağıdır. Kalbinizin tencere gibi tokurdaması olmayınca  seccadeniz ıslanmayınca onun kapısına koyduğunuz baş kalkmaya isteksiz davranmayınca namazda bir şeyler ihmal edilmiş demektir.  İsteklerinizin icabet bulması için korku ve ümit arasında biraz göz yaşı biraz samimiyet ihlas ve huşunun gerekliliği fazla talep olmasa gerek.

“Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öğle kılın” (Buhari) buyuran Allah Resulünün namaz da ki durumunu Hz Aişe validemiz şöyle anlatır:


“Hz Peygamberle oturuyor konuşuyoruz o konuşuyor, biz dinliyoruz. Biz konuşuyoruz o dinliyor. Ancak namaz vakti girdiğinde öğle değişirdi ki biz onu tanımaz olurduk.”


“Peygamber namaza durduğunda da kalbinden tencere tokurtusuna benzer sesler duyulurdu” işte peygamberin namazı buydu. Sahabeler bir vakit namazları geçtiğinde evlerine kapanır günlerce ağlar, matem tutarlardı, diğer sahabeler onu teselli etmek için taziyeye gider onu teselli ederlerdi.


Daha dünyada cennetle müjdelenen Hz Ömer’e boşuna cennet ehlinin kandili denmemiştir.


İranlı siyahi bir köle tarafından hançer darbeleriyle yaralanmış upuzun yatıyor. Ne bir ses veriyor nede tepki. Kendisine yemek veya su getirildiğinde ya susuyor ya da gözleriyle hayır deyip geçiştiriyor. Ancak “müminlerin emiri namaz vakti” denince “ha işte kalkıyorum,  namazı terk edenin İslam’dan  nasibi olmaz,” deyip vücudundan kan aka aka namazını kılıyor, terketmiyordu.


Evet, onlar namazı böyle anladılar. Ya biz işin ciddiyetinin farkında mıyız? samimiyetin neresinde yer alıyoruz. Kulluğumuzu nasıl ve ne şekilde ispat ediyoruz.


Hz Ali, namaz vakti girdiğinde sarsılır, yüzünün rengi değişirdi. “Sana ne oluyor ey müminlerin emiri” diye sorduklarında:


“Allah, göklere, yere, dağlara arz ettiği ve hiçbirisinin kabule yanaşmadığı ancak insanın yüklendiği emaneti ödemenin zamanı geldi” derdi.

Evet, namaz emanettir onu hakkıyla ödemeli. Onu itinayla tartmalı, güzel ve doğru bir şekilde kılmalıdır, aksi takdir de emanete hıyanet edilmiş, Allah’ın hakkı ödenmemiş olunur. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Namaz meselesi terazi meselesine benzer kim onu doğru tartarsa aynı muamele ile karşılaşır” (Beyhaki)

Namazla Yardım Talebinde Bulunmak


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Birde sabırla, namazla yardım isteyin, Şüphesiz ki bu,(Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir”(Bakara 45)


Birisi peygamberimize gelerek:

“Ya Resülullah sen dua ettiğinde Allah senin duanı reddetmez.  Benim için dua eder misin?” dediğinde Resulüllah(s.a.v.):


“Sende sabır ve namazla bana yardımcı ol.” buyurmuştur.(Müslim)


Namaz    kuranı kerimde dua anlamındadır. Her rükün büyük bir acziyet ve fakriyat içerisinde yapılırsa Allah’ta bizi yardımsız bırakmaz. Her şeyin bir sebebi vardır hiçbir şey yapmadan Allahtan yardım talep etmek olmaz. Sabrı kuşanmalı, namaza tutunmalı sonra onun rahmet kapısının eşiğinde ısrarla beklemeli. 

Secde namazın özeti,  zirvesi hatta semeresidir adeta.  Namaz kılarken,  secdeyle en değerli yerinizi, başınızı ayakların bastığı yere yani hamurunuz olan toprağa koydunuz attınız sırtınızdan nefsinizin yüklediği bütün ağırlıkları, döktünüz eteğinizdeki taşları. Kırdınız benlik ve bencilliğinizi. kibrinizi gömdünüz toprağa. Kısaca her engeli aşıp size çok yakın olan rabbinize sizde yakın oldunuz namazla. “Secde et yaklaş” buyuran Allah, yakınlığınızı kabul etti. Öyleyse böyle bir fırsatı iyice değerlendirmeli  ondan  ne isteyeceğinizi varsa ona arz etmelisiniz. Mesela dünya saadeti, ahiret saadeti her şeyden önce rabbinizin rızasını. Resülüllah ta şöyle buyurmuyor mu:


“Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır o sırada duayı çok yapınız.”(Müslim)       


Son Söz olarak:

Yaklaştığında büyük buluşma elimiz kolumuz kanadınız yanımıza düşmeli. Seslerimizin titrekliği, kalbimizin atışlarına eşlik ederken namaza olan muhtaçlığımız ve onunla buluşmanın heyecanı hafif tebessümlerimizle hoş ve anlamlı korkuya bürünmeli. Aciz ve güçsüz olduğumuzu canlı tutmalıyız ki okuyuşumuz, duruşumuz, duamız daha içten olsun. Sonra bırakmalıyız namazın kucağına kendimizi. Emmeliyiz, eme bildiğimiz kadar onun kurnalarından. Ağzımızı değil, kalbimizi yanaştırmalıyız, dolsun dola bildiği kadar. 


Namazı hem eda etme esnasında hem de ettikten sonra muhafaza etmeliyiz; sermayemizden yer isek, doldurduğumuzun fazlasını günahlarla boşaltmış oluruz. Namazın bir de hukuku vardır onun hukukuna riayet etmeli ki başkaları da bizim hukukunuza ve hakkınıza riayet etsin. Namazla elde edemediğimizi başka hiçbir şeyle elde edemeyiz. Namazın telafisini başka hasenelerle ve ibadetlerle doldurmak mümkün değildir. Dünyada nice şeylere üzülmüyor, nice şeyler için gözyaşı dökmüyoruz ki bir hiç uğruna. Bir günde işimiz adaletle olsun. Allah için üzülelim, namaz için çekilelim bir köşeye düşünelim! Kılmadığımız namazlar için ağlayalım. Ağlayalım ki göz yaşlarımız cehennemin ateşini söndürsün ve sözlerimizin aciz, kelimelerimizin yetersiz kaldığı bir zamanda göz yaşlarımız tercüman olsun muhtaçlığımıza ve Rabbim bizlerle beraber olsun.


Selam ve dua ile…

 

İlim Öğrenmekten Maksat Ne Olmalı?

e-Posta Yazdır PDF

Âlimlerden biri, şöhreti her tarafa yayılmış, zenginliği ve nüfusuyla tanınmış birisinin davetine icabet etmiş, konağına misafir olmuş. Bakmış ki konağın her tarafı paha biçilmez kumaşlarla donatılmış, halıları alabildiğine göz kamaştırıcı,  konağın here tarafı altın yaldızlarla süslenmiş, hiçbir tarafta kusur görmeniz mümkün değil. Her detay düşünülmüş.  Her şey yerli yerine konmuş. Ancak konak sahibi, ilim ve irfandan zerre kadarda olsa nasiplenememiş; cahil mi? cahil. Bilgisiz mi?  Bilgisiz. İslamiyet hakkında hiçbir şey bilmiyor; Allah bizi niye yaratmış,  peygamber niye gönderilmiş, umurunda değil. Böyle zengin bir adamın, konağını bu kadar mamur ettiği halde İslamiyet ve hayatın gerçek gayesi adına hiçbir şey bilmemesi alimin zoruna gitmiş. Tüküresi gelmiş tepki mahiyeti de. Ancak nereye bakmışsa tükürecek bir yer bulamamış. Öyle ya! O kadar şaşalı konakta tükürecek yer bulmak pek mümkün olmasa gerek.

“Tuuh” diyerek, bu kadar zenginliğe sahip olup, İslam hakkın da hiçbir şey bilmeyen cahil adamın yüzüne tükürüvermiş.


Adam hayretler içerisinde birazda öfkeyle: “Aman efendim siz ne yapıyorsunuz böyle, demiş. Alim içinde olanı hemen dilinden döküvermiş:


“Kusuruma bakmayın… Ama! Zekâ ve kabiliyetinizi kullanarak Karun’a yaklaşmayı becerdiğiniz halde, mensubu olduğunuz dininizle, sizi yoktan var eden Allah’la ilgili hiçbir bilgi edinememiş, aklınızı kullanıp halikınıza yaklaşamamışsınız. Müsait bir yer bulamadım. Bütün bu anormalliklerin müsebbibi sizi görüp yüzünüze tükürdüm.” 


Evet, bu âlim iyi mi yapmış, kötümü? Bilemeyeceğim. Ancak, nice hata ve kusurların tek ve yegâne müsebbibinin de insan olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.  Düşüne bilmek ve okuyabilmek,  bildiklerini uygulamak insana ait bir özellik olmasına rağmen insan, aklını, zikrini, fikrini, ilmini dünya için kullanıp, yaradılış gayesini düşünmezse, kınananlardan ve zarar edenlerden olmaz mı? İlim dünyanın yükünü taşımak değil, yüklendiğimiz sorumluluklarımızı yerine getirip kulluk yükümüzü hafifletmektir. Dünyanın altında ezilenler ya cahil insanlardır ya da ilmiyle amil olmayanlardır. Dünyayı Rabbinin emrinde kullananlar ise hem akıllı hem de gerçek ilme sahip olanlardır. Allah için ilim sahibi olanların hem dünyaları hem de ahiretleri mamur olur, ilimleriyle dünyayı talep edenlerin ise hem dünyaları hem ahiretleri berbat olur.

Sevgili peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:


“Allah Teala Süleyman aleyhisselam’a mal-mülk ve ilim arasında muhayyer buyurdu. (hangisini seçeceği hususunda serbest bıraktı) Süleyman aleyhisselam ilmi  tercih ettiği için Cenab-ı Hak kendisine bu davranışından dolayı hem ilmi verdi hem de mal ve mülk ihsan etti.”(Muhterul ehadis, s.75)


Hz. Ali buyurmuştur ki:

“Gerçek ilim, bütün dünya malından daha hayırlıdır; çünkü ilim seni korur. Malı ise sen korursun. İlim hâkimdir, mal ise mahkûmdur. Harcamak malı azaltır, ilim ise çoğaltır.”     


Cahilin suçu cehaletidir, âlimin mazereti ise yoktur. Bilmemekten dolayı işlenen suç nedeniyle insana niye bilmediği sorulurken, bildiğiyle amel etmeyenin ise bilerek yapmadığının hesabı sorulur, bu ise çok çetin ve ağırdır. İlim denen ulvi bir değeri dünya denen fani şeyler için kullanmak cehaletin en ağırıdır. İlim ahireti kazanmak için bir sermayedir, onu dünyevi menfaatler için kullanmak, bir hiç uğruna heba etmek, onunla, Allah’ın rızasını kazanmak mümkünken, insanların övgüsü ve taktirini beklemek akıl işi değildir. Böyle bir düşünce insanın değerini ve kıymetini yok eder. İnsanı belki hayvanlardan da aşağı bir dereceye düşürür.


Muaz b. Cebel,  yaşanıldığı taktirde, ilmin önemini  şöyle anlatır:

“Zira alim, kalpleri cehaletten kurtaran hayat,  gözleri karanlıktan kurtaran kandil,  bedenleri zafiyetten kurtaran kuvvettir. Hayırlı ve Allah katında derecesi yüksek kişilerin mertebesine ancak ilimle ulaşılır. Gerek dünyevi, gerek uhrevi yüce derecelere ancak ilimle ulaşılır.  İlmin tefekkürü gündüzleyin oruca,  müzakeresi de geceleyin namaza denktir. Akraba ve yakınlara onunla kavuşulur. Helal haram onunla bilinir. İlim önderdir. Amel ise ona tabidir, ondan sonra gelir. İlme ancak bahtiyarlar nail olur. Bedbahtlar ise ondan mahrum kalır.”


İlim, iç dünyanızı onarır, ahlakınızı güzelleştir, sizi fıtratınızla buluşturur. Gerçek alimler, irfan ve marifet sahipleri, görünüşleriyle değil, tevazularıyla ve güzel ahlaklarıyla bilinir, ferasetleriyle takdir edilir. Onlar, zahirleriyle değil, özleriyle ve gönülleriyle farklıdır,  huşudan ve ihlastan daha güzel elbise bilmezler, yedikleri nur, içtikleri cennet şarabıdır. Onların uykusu ibadet, susmaları tefekkür, konuşmaları zikir, bakışları ibrettir.


İlim sahibi olup onunla amel etmeyen insanları ise yüce Allah,  şu ayeti kerimesiyle uyarıyor:


“Kitabı okuyup durduğunuz yerde başkalarına iyilikle mi emredersiniz? Düşünmez misiniz?” (Bakara,44)


Peygamberimiz(s.a.v.)’de:

“İnsanlar arasında, kıyamet günü, en şiddetli azap çekecek olan kimse, ilmiyle amel etmeyen (ilmi kendisine menfaat sağlamayan) alimdir”(Keşf’ul Hafa c.1,s.145) buyurarak ilmiyle amel etmeyenin cezaya müstahak olacağını bildirmiştir. 


Münafık Alimler

Dili başka, gönlü başka, ameli daha başka alimler münafıklık alameti üzerinde taşıyan insanlardır. Zira böyle âlimler bildiklerini dahi kalplerine yerleştirip kabul etmemişlerdir ki, onunla amel edebilsinler. Başkalarına anlattıklarında da faydalı olabilsinler. Onun için denmiştir ki “İlim satırlardan ziyade sadırlardadır.” Yani ilim gönül işidir, kalp işidir. Kalbi imar ve ıslah etmeyen ilim, kuru bir yüktür. Böyle ilim sahipleri de ancak dilleriyle âlimdir. Faydası dokunmayan bir ilim, yarın huzuru mahşerde insanın aleyhine delil olacaktır. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:


“İlim iki çeşittir. Biri kalbe yerleşen ilimdir ki; bu sahibi için faydalı ilimdir. Diğeri sadece dilde  dolaşan ilimdir;  bu Adem oğlunun aleyhine  Allah’ın bir hüccetidir.”(et’terğib, ve’t –Terhib, c.1,s. 2003)


Hz Ömer: “Bu ümmet hakkında en korktuğum şey münafık alimlerdir” der. Yanındakiler: “Münafık alimler nasıl olur?” diye sorduklarında, Hz. Ömer:     


“Âlimin münafığı diliyle alim,  kalbiyle cahil olan kimsedir,” buyurur.


Asıl Gaye İyi Bir Kul Olmaktır

Evet, bugün okumanın erdemli bir davranış olduğunu bilmeyen yoktur. En cahil insan bile cehaletini tasvip etmez. Evlatlarına tavsiyeleri dahi itiraf mahiyetindedir: “Sen oku adam ol, biz okuyamadık cahil kaldık ancak sen alim ol.”  Okumanın  gayesi dünya elde etmek için olmamalı, okuyup meslek sahibi olurken iyi bir kul olmayı da hedef haline getirmeliyiz.  Hangi alanda ilerleyecekseniz ilerleyin, işinizin aslı; Allah’ın istediği, beğendiği bir kul olup, ahiret azığınızı temin etmek olmalı.


Allah, “Bilenlere bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer,9) buyururken; cahil ile alim arasındaki farkı, bilgi hamallığı olarak görmemiş,  İlmiyle amil olmayanı, kitap yüklü merkebe, benzetmiş başka bir ayeti kerimesinde


Yine “Allahtan ancak âlimler korkar.”(Fatır,28) buyuran Rabbimiz,   ilmin, Allah’ın yasaklarından korunmaya emirlerini yerine getirmeye vesile olduğunu, bildiriyor. 


“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden daha hayırlıdır”   


“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz”,


“İlim Çin de olsa da gidip alın”(Suyuti, Feyzu’ul-Kadir,c.1,s.524) Nebevi uyarıları, hayatın ihmale gelmeyeceğini, bir anlık gaflet ve cehaletin insanın ebedi saadetine mal olacağını, ilimsiz geçen her saniyenin zarar olduğunu ve  ilmin, insan için ne kadar önem arz ettiğini göstermesi açısından çok önemlidir.ilim, insanı bilinçli  bir kulluğa yönlendirir. Nerede ve nasıl hareket edeceğini, ibadetini nasıl yapacağını bilen alim,  hem imanını hem de amelini, hem dünyasını hem de ukbasını  muhafaza eder. Cahil, Allah’ı hakkıyla bilmediğinden O’na yaklaşamaz, ibadet ve itaatleri hep eksik ve kusurludur, küçük bir vesvesede, basit bir şüphede hemen kendini farklı mihraklara ve düşüncelere teslim eder. Cahilin ibadetinden sadece kendi faydalanırken, alim, etrafını aydınlatan bir mum gibi herkese faydalı olur ve başkalarına muhtaç olmaktan da kendini kurtarır, öldükten sonra bile amel defteri kapanmaz.


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanların en faziletlisi o mümin alimdir ki, eğer ona muhtaç olunursa fayda verir, eğer kendisine ihtiyaç duyulmazsa,  o da kendi başına kalır ve başkalarına muhtaç olmaz” (Beyhaki)


İnsanın şerefini artıran ilim nice köleleri padişahlık makamına yükseltmiştir, cehalet ve amel edilmeyen ilim ise, nice sultanları köle durumuna düşürmüştür.   İlmiyle amil olanın yüzüne bakmak sadakayken  cahillerle beraber olmak dahi insanı Allahtan uzaklaştırır. Çünkü, yüce Allah: “ Cahillerden yüz çevir”(Araf,199)  diye emir buyuruyor.


İlim, Allah’ı Bulmaktır

Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.  Onları gerçek bir sebeple yarattık fakat onların çoğu bilmiyorlar”(Duhan 38-39) 


Bilmeyenlerden olmamak için ibretle bakmak ve görmek gerek “Bir saat tefekkür altmış yıllık ibadete denk olması”  bundandır. Çünkü tefekkürün sonunda bilmek vardır, tefekkür okumaktır; kâinat kitabını okumak,  kitabın ayetleriyle kâinatın ayetlerini okumak.  Okumak ilme, ilim amele, amel marifete insanı kavuşturur.


Peygamberimiz(s.a.v.) “Hikmet ve ilim, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alsın.” (Tirmizi, İlim,9) buyuruyor.


Yüce Allah ta bir kutsi hadiste şöyle buyuruyor:

“Ben gizli bir hazineydim bilinmem için mahlukatı yarattım”( Musahabe 6. Kitap, s.115)


Peygamberimiz(s.a.v.)’e daha vahiy gelmeden, Nur dağında ki Mekke’yi yüksekten gören Hira mağarasına çıkıyor, oradan cehaleti, cahillerin içler acısı halini izliyordu. Üzülüyor, üzülüyordu… Kendince Rabbini düşünüyor, bu insanlığın hali ne olacak diye kaygılanıyordu. Ümmi bir peygamberdi; bizim anladığımız şekilde, okuma yazma bilmezdi ancak O’nun risaletten önceki, Hira mağarasında ki bu hali, bir yönüyle, okumak değil de neydi? Melek ilk emir olarak “Oku” diye birkaç kez tekrarlayınca, her defasında  “Ne okuyayım, ben okuma yazma bilmem” dedi.  “Yarat Rabbinin adıyla oku” derken okumanın şeklini ve şemalini, rengini ve yöntemini de belirtti  Rabbi ona.   “O insanı kan pıhtısından yarattı” “oku, senin rabbin sonsuz kerem(iyilik ve ihsan) sahibidir.” “Kalemle (yazı yazmayı)öğreten odur.” “İnsana bilmediğini o öğretti”.(Alak,1-5)  


İslam’ın, ilk inen ayetinin “oku” olması, Allah’ı tanımanın yolunun, O’na kullukta ilk yapılması gerekenin ilim olduğu gösteriyor. Allah,  “Oku” derken belirli bir ilime işaret yoktur.  Yani her şey okunabilir; toprak, ağaç, nebatat, doğan güneş, dönen dünya, esen rüzgar yağan yağmur okunur. Uçan kuşlar, açan çiçekler “Allah Allah” diye akan ırmaklar okunur.


Her ilimde Allaha giden nice yollar vardır.  Öyleyse fende okumalı, astronomi de okumalı, kimyada, biyolojide okumalı. Ancak fizik kanununa inandığınız kadar, yerçekimi kanunundan şüphe etmediğiniz kadar, en küçük hücrelerden, en büyük canlı organizmalar  arasındaki hakikatleri gördüğünüz kadar   bütün bu şeylerin yaratıcısı Allah’ın kanunlarına da  inanmalısınız. Mahlukat onun  Esma-ı Hüsnasının (güzel isimlerinin) bir tecellisi olduğunu bilmelisiniz.  Bu nedenle onun ismiyle başlanmayan hiçbir işte hayır yoktur. O’na dayanmayan hiçbir ilim insanı asla, gerçek manada, hakikate ulaştırmaz.  Besmele, sadece  bir kelime değil, o kelimenin ifade ettiği  inançtır.   Böyle bir inançla yapılan ilim tahsillerinin  neticesinde alimi mutlak olan Allaha ulaşılır. Bu hakikate vakıf olanlar, eşyanın hakikatini  gölgeleriyle değil, asıllarıyla anlayanlar,  belki de,  Necip fazılın dediği gibi diyeceklerdir mutlaka:


“Anladım işi, Sanat Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”


Nefsini Bilmeyen Rabbini Bilemez

Yüce Allah buyuruyor ki:

“İnsanlara, ufuklarda ve iç dünyalarında, ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (kuranın)gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet,53)


İlim sahibi olmak için insanın kendini okumaktan başlaması gerekir; hiçlik libasını giymeden gerçek varlığın hakikatine ulaşılmaz. Tevazu erdemliğine ulaşamayan, muttaki ve muvahhit yolculuğu yapamaz. Kibirden, hasetten arınamayanlar, cehaletin kirlettiğini başka hiçbir şeyle temizleyemez. Kendi cahiliye dönemini okumayanın bir ömürlük asrı, saadet asrına dönmez. Kendi faniliğini anlayan, Allah’ın karşısında, O’nun huzurunda diz çöker, O’na kulluk eder.  İç dünyalarını çözenler, akledenler, feraset sahibi olanlar Allaha güvenir, onun şahit olarak gösterdiklerine itiraz etmezler.   İnsanla Allah arasında en büyük engelin yine insanın kendisi olduğunu unutmamalı. İnsan kendini kayıp edince, cehaletin karanlık çukurlarında bocalayıp duruyor; inanç adına, ahlak adına her şeyini de kayıp ediyor. Her şeyini kayıp edince imtihanı kayıp ediyor. Yüce Allah böyleleriyle ilgili:


“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”(Alak, 6-8) buyuruyor


Derviş Yunus’un şu mısraları ne kadar ders mahiyetindedir:


“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir 

Sen kendini bilmezsen 

Bu nice okumaktır.”   


İlim, Vahyin Karşısında Ümmi’leşmektir

İlim yolunda ilerlerken  vahyin karşısında ümmi’leşmek gerektiğini de unutmamalı. Size ait her şeyden soyutlanmadıkça, aklı, vahyin emrinde  kullanarak, başka şeylerin kırıntı ve kuruntularından temizlenmedikçe vahyin aydınlığına kavuşulmaz. Ümmi’leşmeden ilmi’leşmek mümkün değildir. Ön yargılardan kurtulmadan enaniyet ve bencilliğin kirlettiği, fikir ve taassupların kararttığı kalplere hakikat ilmi yerleşmez.  Kendi cehaletini okumayanlar, ilimle müşerref olamazlar.  Dünyayı imar için Medine’ye yaptığımız hicretin koynunda kendini saklayan iç dünyamıza yaptığımız hicrettir ilim. Cehaleti terek edip saadete hicret… Medine yolculuklarımızın medeniyete dönüşmesi için ilmin başının sabır, sonunun zafer olduğunu bilmeliyiz.  Bu zaferin neticesinde ilim denen bir ganimet vardır. O ki peygamberin ümmetine bıraktığı yegâne mirastır. Yüce Resul, bu dünyadan ahirete irtihal ederken kimseye ne mal mülk ne para pul bıraktı. Ancak insanlığın kurtuluşu için kuran ve sünnetini bıraktı. İlim denen tükenmeyen bir hazine bıraktı. Onun taliplileri âlimlerdir onun için denmedi mi “âlimler peygamberlerin gerçek varisleridir” diye.


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Ey Allah’ım fayda vermeyen ilimden, sana yükselmeyen(kabul olmayan) amelden, işitilmeyecek(kabul olmayacak duadan) sana sığınırım”(Musahabe,5. Kitap, s. 7)

 

Kurban ve Teslimiyet

e-Posta Yazdır PDF

Teslim olmayı, itaat etmeyi, boyun eğmeyi kabul eden Müslüman, Allah’ın emirlerini yerine getirirken bunu ispat etmiş olur. Zira her ibadet teslimiyetin bir göstergesidir. Allah’a kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet, insanın Allah’a yaklaşmasına, onun rızasına nail olmaya vesiledir. Kurban bir yönüyle fedakârlığın en büyük nişanelerindendir. Kurbanın manasında da zaten Allah’a yakınlaşma, kurbiyet peyda etme vardır. Aslında her ibadet belli bir fedakârlığı gerektirir.  İlk insan ve ilk peygamberden beri var olan kurban ibadeti sembolik bir fedakarlığı ifade ederken kullukla ilgili her alanda  teslimiyetin kodlarını da bizlere göstermektedir. Kulluk Rabbin yolunda her şeyimizle kurban olabilmektedir; bu, bize ait her şey için söz konusudur. Çünkü insan kendisine verilen her şeyi onun yolunda kurban etmek için imtihana tabi tutulmuştur.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“And olsun ki biz, biraz korku, açlık,  mallardan, canlardan ürünlerden biraz azalma(fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Habibim) sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendisine bir bela gelip çattığı zaman, biz Allah(ın kazasıyla) varız.  Biz ona döndürüleceğiz derler”…(Bakara, 1551579)


Başka bir ayeti kerimede ise:

“Biliniz ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz, birer denenme aracıdır Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır” (enfal,28) buyuruluyor.


Habilerden Mi Yoksa Kabillerin Miyiz?


İlk insanın imtihan serüvenini kurban üzerinden kulluk ölçüsüne koyarak ne güzel ifade etmiştir Yüce yaratan:


(Ey Muhammed) onlara Ademin iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti de ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen “andolsun mutlaka seni öldüreceğim” demişti. Öteki; “Allah ancak kendisinden sakınanlardan kabul eder” (maide,529)


Hz. Ademin oğullarından Kabil, bir miktar değersiz ekin, Habil ise gösterişli, en sevdiği bir koçu kurban etti. Habilin samimiyeti, ihlası ve fedakarlığı sayesinde kurbanı kabul görürken Kabil’inki kabul görmedi. Kurbanıyla hiçbir şey elde edemeyen Kabil, hasetin çırasını tutuşturdu. Kötülüyü başlattı; kötü bir çığır açtı. Halife olarak yaratılan insanla ilgili, meleklerin “kan mı dökecek birini yaratacaksın?” sorusu ve o sorunun cevabında ki hikmetin talihsiz figüranı oldu. Habil ise kıyamete kadar ihlasın, samimiyetin, teslimiyetin sembolü olarak kabul gördü.

İbrahim’i bir Fedakarlık, İsmail’i bir Teslimiyettir Kurban

Bidirildiğine göre İbrahim aleyhisselam mancılıkla ateşe atıldığında, Cebrail gelerek, “bir şey istiyor musun” diye sorduğunda,  İbrahim aleyhisselam, “Senden hiçbir dileğim yok, Allah bana yeter, o ne güzel vekildir”dedi. Allah, bu teslimiyet karşısında  ateşe emir verdi “İbrahim için serin ve selamet ol” diye. Ve ateş Halilullah’ı yakmadı. 


Kuranda yer verdiği İbrahim aleyhisselam’ın kıssasıyla  İbrahim’i bir fedakarlık ve İsmail’i bir teslimiyetin formülünü gösteriyor Yüce Yaradan.  Bu imtihan sadece İbrahimlerin İsmaillerin, anne Hacerlerin değil, kıyamete kadar bütün “teslim oldum” diyenlerin, ahdedip söz verenlerin, kurban etmeyi/ kurban olmayı vaat edenlerin imtihanı. Bu imtihanla doğru sözlüyle yalancı ayıklanacaktır. Söz verip sözünde sebat eden belirlenecektir.  


Hz. Ademden beri Allah’ın kabul ettiği hak dinin ortak adı olan İslam kelimesi,   Kuran’a göre  kişinin kendisini yalnız Allaha teslim etmesi,  yalnız ona kul olması,   ona ibadet etmesi demektir.  Allah, bu dini kabul etmiş olanları  kuran’ı mübininde şöyle uyarıyor:


“İnsanlar sırf inandık demekle, hiçbir sınavdan geçirilmeksizin, bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar. Biz onlardan önceki kuşakları sınavdan geçirdik. Bu sınav ile Allah, doğru sözlüler ile yalancıları kesinlikle belirliyecektir.”(Ankebut,3-4)  


Evet, Hz. İbrahim yüce Rabbinden dilekte bulundu: “Yarabbi bana hayırlı bir evlat verirsen onu senin yolunda kurban edeceğim.” Allah’ta ona hayırlı, Salihlerden  bir evlat  verdi.


Yüce Allah buyuruyor ki:

Halil olan İbrahim bize:

“Yarabbi bana bir hayırlı erkek evlat ver” (Saffat,100) diye dua etti.

“Biz ona halim bir erkek evlat müjdeledik.”(Saffat,101) 


Birkaç yıl sonra İbrahim’in, Hacer validemizden Hz. İsmail gibi nur topu bir erkek evladı oldu.  Allah o evladı halim vasfıyla sıfatlandırmıştı. Öyle ki bu vasfını ilerde en barız bir şekilde Allah’ın emrine olan teslimiyetiyle gösterecekti.


Evet, Allah İbrahim’in duasını kabul etmişti. Şimdi, İbrahim aleyhisselamın sözünü yerine getirme zamanıdır. Her nasılsa unuttu sözünü İbrahim aleyhisselam. Kimbilir belki de unutturuldu. İnsan zaten unutkan değil mi ki. Allah hatırlattı verilen sözü. Rüyasında, çocuğunu kurban edeceğine dair “verilen nezrini yerine getir” diye uyarılıyordu. Bu hak bir rüyaydı. Biliyorsunuz peygamberlerin rüyaları vahiydir.


Oğlu İsmail ise artık yürüyecek çağa gelmişti. Ağır mı ağır bir imtihandı baba için. Ancak onu kendisine bahşeden Allah, verilen sözün yerine getirilmesini istiyordu. Yapılacak bir şey yoktu.   Zaten hayat dediğimiz şey de iki şey arasında tercih yapmaktan ibarettir?  Ya Allah’ı tercih edecek kazanacaksın ya onun dışındaki şeylere gönlünü verip kayıp edeceksin. Niyetinizi doğrulttunuz mu gerisi meşakkatli ve zorlu bir yolculuktan ibarettir.  Halbuki Halilüllah, oğlu ismailini kurban etmeye karar vermeden önce Allah’a yakın olmak için  1000 tane koç, 300 sığır, 100 deve kurban etmişti de melekleri bile şaşırtmıştı. Fedakarlığa sınır koyduğunuzda teslimiyetinizi  sınırladığınızda imanınızda da zafiyetler yaşarsınız,  peygamberimiz buyurmuyor mu:


“Bir kimse Allah ve Rasülünü her şeyden daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz” (Buhari)


İbrahim aleyhisselam evladını Allah yolunda kurban etmeye karar verdiğinde   annesine, çocuğu hazırlamasını söyledi. 


Ziyafete götürecek diye güzel elbiselerini giydirdi, kokular sürdü, öptü kokladı ve uğurladı annesi, kurban İsmail’i.


İbrahim aleyhisselam bir bıçak ve ip alıp beraberce koyuldular yola. Aslında herkes bu yolun yolcusu. Bu yola çıkamayanlarda var, yolda kalanlarda…  Bu yol ne zorlu ve meşakkatli bir yoldur.  Bu yolun üzerine kurulmuş nice tuzaklar vardır. Şeytan ve havarileri adeta pusuda her an beklemekte. İnsana, nefsinin hoşuna giden şeylerle yaklaşmakta.  Sizi aaf noktalarından alt etmeye çalışmakta. Duygularınızla oynayarak  güzel ve süslü sözlerle   istikametten alıkoymak istemekte.

Şeytanın aldatmacalarına kanmayan onunla mücadele edip istikametini şaşırtmayanlarla ilgili Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“Rabbimiz Allah’tır deyip isikamet üzere olan kullara ne bir korku vardır ne de hüzün” (Fussilet,30)  


Hani şeytan, “insana secde et” emri ilahisine kibirlenerek karşı çıktığından dergahı ilahiden kovulmuştu. Allahtan müsaade istedi insanları istikametten alıkoymak için. Allah’ta müsaade etti. Ta ki inanlar ve isyan edenler meydana çıksın. Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki:


“İblis dedi ki; beni azdırmana karşılık  mutlaka bende yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım ancak içlerinde ihlaslı kulların müstesna”(Hicr,39-40)


İlk önce  baba İbrahim’e sokuldu: “Bu çocuğu nasıl keseceksin buna kıyılır mı, Sen babasın bunu nasıl yapıyorsun?”


İbrahim aleyhisselam tek kelimeyle kararlığını ifadede etti:

“Allah emrettiği için keseceğim.”


Bundan ümidini kesen şeytan Hacer validemize geldi.

“Nasıl oturuyorsun İbrahim oğlunu kesmeye götürdü.”  

Hacer validemiz:

“Nasıl olur bir baba oğlunu keser mi?” dediğinde şeytan:


“Güya Allah’ın emrini yerine getirecekmiş.” diye cevap verdi.


Evet,  Bir anne evladına hitap ederken , “sana kurban olurum canımdan aziz bildiğim çiğerparem, yavrum, sana gelecek sıkıntı bana gelsin” der. Evladın ayağına diken batsa onu ilk önce anne hisseder. Fakat kulluk;  kurban olduğunu da Rabbin uğruna kurban etmektir. Bunu şöyle ifade ederek şeytana tepki gösterir Hacer validemiz.


“Nebiler batıl ile emrolunmazlar.  Ruhum Allah’ın uğruna feda olsun. Oğlum Allah’ın uğruna feda olsun.”


Şeytan bu cevap karşısında iyice ümitsizliğe düşer. Ancak yine de boş durmaz, İsmail aleyhisselamın yanına gelerek, son bir ümitle, onu da kandırmaya çalışır: 

“Sen gülüp oynuyorsun halbuki baban seni bıçakla kesecek, zannediyor ki bunu Allah emretmiş”.


İsmail aleyhisselam:

“İşittim ve rabbimin emrine itaat ettim” deyince şeytan ısrarla kandırmak için konuşmasına devam eder. İsmail aleyhisselam yerden bir taş alıp şeytana atar. Şeytan perişan bir vaziyette oradan uzaklaşır. Bunun için hac mevsiminde Mina da şeytan taşlamak vaciptir. Bu İsmail’in bir sünnetidir.


Şeytan taşlama mahalline gelindiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna durumu anlatmaya karar veriyor.


Ayette bu şöyle anlatılır: 

“Ben rüyamda görüyorum ki, seni boğazlıyorum. Artık bak ne düşünürsün”(çocuk ona şöyle) dedi:


 “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap,  inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Ta ki bu surette ikisi de ,(baba-oğul, Allah’ın emrine) teslim  oldular. İbrahim çocuğu yanı üzerine yıktı bizde ona şöyle nida ettik:


   “Ey İbrahim, gerçekten rüyana sadakat gösterdin,  şüphesiz ki biz güzel ameller işleyenleri  işte böyle mükafatlandırırız.  Muhakkak ki bu açık bir imtihandı.  (Oğlunu kesmeye karşılık)  ona büyük bir kurbanlık (semiz koç)  fidye verdik( saffat süresi 99-107)


Koçu getiren Cebrail aleyhisselam :

“Allahü Ekber, Allahü Ekber”derken.


Hz. İbrahim de:

“Lailahe illallahü vallahü Ekber” der.

Hz. İsmail de:

Ekberü velillahül hamt diyerek tamamlıyor tekbirlerini. Bizde bu şekilde onlara uyarak tekbirlerle kurbanımızı kesiyoruz.

Kim Cömert 

      Rivayet edildiğine göre İsmail aleyhisselam ile oğlu arasında şöyle bir konuşma geçer: 


   İsmail aleyhisselam:

   “Baba sen mi cömertsin ben mi?”  

  

  İbrahim aleyhisselam:

  “Ben daha cömerdim, zira oğluma kıymaktayım; sen bir defa ölür, kurtuluşa erersin ancak ben, seni her hatırladığım da adeta ta tekrar tekrar ıstırap duyarım.” 


   İsmail aleyhisselam:

  “Ey babacığım! Ben cömerdim zira senin iki tane oğlun var,  kalan oğlunla avuna bilirsin, zira benim ikinci bir canım yok ki onunla yaşayayım.  


  Allah ise:

  “Ben ikinizden de cömerdim, zira oğlunu sana bağışladım, onun yerine şu gönderdiğim koçu kurban ettiniz.” meleklere dönerek te:


“Ey meleklerim, biz Ademi yaratınca sizler “bunlar fesat çıkarırlar.  Bizler sana bağlıyız” demiştiniz.  İşte şu baba ve oğulun durumuna bakınız”  buyurarak teslimiyetin zirvesini  gösterir.

İnsan yokluktan bu dünyaya geldi, varlık sahibi kılındı. Her şey emrine verildi ancak gel gör ki emanet olarak verilen her şeyi kendisinin zannetti. Sıktı elini, tuttu bırakması gerekeni, verenin isteklerine kulaklarını tıkadı. Sahip olduğunda bir şeylere, sevindiği halde elinden çıktığında üzüldü ve isyanlara düştü.


Evet,  imtihan için bize verilen her şeyden vazgeçmeden Yaradan’a ulaşılmaz. Kalbinde Allah’ın sevgisinden gayrı sevgiler varsa o, Rabbinle senin aranda engeldir. Baba İbrahim gibi en sevdiğini; İsmail’ini sunacaksın, İsmail gibi boğazını uzatacaksın kes diye. kendisine  bu kadar yaklaşan  kulunun boğazının kesilmesine  razı olur mu Allah. 


Allah bir ayetinde: “Kim ihsanda bulunan biri olarak yüzünü Allaha teslim ederse, gerçekten o, kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allaha varır”(Lokman,22) buyuruyor.


“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda güzel örnek vardır…”(mümtehine,4)

Söz Verdiniz, Sözünüzü Yerine Getirin, Şeytanı Taşlayın

Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Anlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.”(Nahl,91)


Ahde vefa, verilen sözü tutmak, yapılan sözleşmeye uymaktır. Mümin her şeyden önce Allah’a verdiği sözü yerine getirmek mecburiyetindedir. Allah’a itaat ve ibadet etmeyen bir insandan başkalarının hakkına hukukuna riayet etmesi beklenemez.

Bir düşünelim!  Söz verdik kalu belada. Kelime-i şehadet teslimiyetin nişanıdır; ödemeye hazır olduğumuz, imzaladığımız senet, sözleşmedir. Büluğ çağı sözlerimizi yerine getirmenin zamanıdır. Ahde vefa göstermek gerekir. Allah bizi kuranı mübiniyle her an uyarıyor. Acaba İbrahimce bir tavır sergileyebiliyor, önümüze çıkan imtihanları, engelleri teker teker aşabiliyor muyuz?  Peygamberimiz: “Namaz her müttakinin  kurbanıdır.”(müsnet,1,181) buyuruyor ya. O zaman,  Namazla elinizin tersiyle benliğinizi, rükünuzla kibrinizi kurban ederken, secdeyle size ait her şeyi Rabbinizin kapısına dökerek Allah’a yaklaşmış olduğunuz halde namaz kılmayı ertelediğinizde bunun içinde şeytanın bir oyunu var diye hiç düşündünüz mü? Mala mülke olan sevdanız, ihtirasınız,  sizin hakkınız olmayan fakirin hakkını dahi yerine ulaştırmaya engel olurken, şeytan ihtiras kılıcıyla sizi alt etmiş olmasın. Fakir  fukarayı  görüp gözetirken, yetimin hakkını öderken dikkat edin şeytan  sizin de karşınıza çıkmasın. Kardeşlerinize karşı beslediğiniz kin ve nefreti Allah ile aranızda perde olarak çektiğinde bu şeytanın aldatmacasıdır deyip hiç taşladınız mı onu? Kendin için istediğini kardeşin için istemiyorsan insanlar senin yanında kendilerini güvende hissedemiyorsa düşünmek gerek şeytan hangi mevziden size bir  saldırıda bulundu da ona mukavemet gösteremediniz.  Aklınızı, nefsinizi kurban ettiniz mi? Kalbinizde Allahtan gayrı sevgilerinizle Allah’a olan sevginiz arasındaki fark sizi kurtaracak mı? İbrahim aleyhisselam evladını kurban ederken elinin titremesi bile Allah’a olan sevgisini bulandırmışken. 

Kaç Türlü Kurban Var

İrfan sahipleri kurbanla ilgili şöyle der:

Kurban vardır saadet  ve kurbanı-ı kabuldür, kabilin kestiği kurban gibi. Kurban vardır şekavettir, Habil’in kurbanı gibi,  Habil’in bir sürü koyunları vardı, en iyisini kesti ancak kabul görmedi. Kurban vardır, Abdullmuttalib’in, oğlu nur Muhammed’in babası, Abdullah için kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki bunun adı peygamberin ümmeti için kestiği şefkat kurbanıdır. Bir kurbanda vardır ki fazilet ve menfaat kurbanıdır, bu,  hacıların ve umre yapanların kestiği kurbandır.  Bir kurbanda vardır ki muhabbet ve rahmet kurbanıdır. Bu, ümmetin kestiği kurbandır. Bir kurban vardır ki sebebi kuvvetli sevmektir, Kurban edecekleri bir hayvan bulamadıklarında şiddetli üzüntüden kendi canlarını kurban etmek isterler böyleleri. Bir çeşit kurbanda vardır ki, nefislerini Allah tealanın yolunda yok etmiş seçkinlerin kurbanıdır bunlar, “ölmeden önce ölünüz” emri gereği nefsi emmarelerini Allah için yok etmişler, mutmain bir nefise kavuşmuşlardır.

Hayat, Bir Arayış ve Hicrettir.

Hayat bir yönüyle de sefa ile merve arasında, emanet bilinciyle,  evlada belki eşe dosta hatta  bütün insanlığa abı hayat olmak  için, Hacer validemiz ihlasıyla koşmaktır; işe koşmaktır, aşa koşmaktır. Ayrıca  her şeye muhtaç bir çoğunun çırpınışıyla çölde de olsa Allah’ın lütfuna mazhar olmaktır. Bazen düşmanların karşısında tevekkülünüzün ve teslimiyetinizin denendiği bir zamanda onların sizi atmak için yaktıkları ateşler karşısında nice tekliflere rağmen  “söz söylemeye ne hacet, deyip yakanın ateş değil o ateşin sahibi olduğu bilinciyle,  ateşlerin serin ve selamet olduğuna şahit olmaktır.”


 Hayat bir hicrettir.  Hicret varlığın tohumunu hayat tarlasına terk edip ahirette bin bir başakla karşılık bulmaktır. Kavuşabilmek için terk edebilmek, yaklaşmak için kurban etmek,  bulmak için yitirmek, almak için vermek gerek. Terk ettiğinin büyüklüğü kadar kavuşacağın mükafat söz konusudur. Terk etmeyi başaramayanlar kavuşmanın hayaliyle yaşamaya mahkum olurlar.  Terkin İsmaillerin olursa ulaştığın makam halilüllah olur. Sebeplerin dize geldiği yakıcının yakmadığı kesicinin kesmediği ötelerin ötesinde seni koruyup kollayan gönlünde gerçek sevgili olur. 

Sözün Özü

Herkesin bir ismali var, sizin İsmailiniz nedir? İsmailleriniz isteniyor sizden. Yani makam mevkiniz, belki şanınız şöhretiniz, nefsi istekleriniz, şehvetleriniz, rahat ve lüks hayatınız, malınız mülkünüz, paranız pulunuz sizler için fitne sebebi  olan evladı iyaliniz isteniyor. Rahata zevke düşkünlüğünüzü, belki zorlu ve meşakkatli bir o kadar onurlu bir yaşama kurban etmeniz isteniyor. Zaman sermayesinden yatırım yapmanız  isteniyor, rıza-i, ilahi uğrunda.  Emri bil maruf nehyi anil münker yapmak için zorluklara göğüs germeniz sabır ve sebat sahibi olmanız isteniyor.  İbrahim’i bir duruşunuz, ismaili bir teslimiyetiniz olmadığı müddetçe asla cennetten gönderilen  koçlarınız fidyeniz olmayacak.  Kestiğiniz kurbanla elinize etten başka bir şey geçmeyecek. Kıldığınız namazlar sizi fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymayacak. Belki paçavra gibi yüzünüze çarpılacak.  Tuttuğunuz oruçla aç ve susuz kalacaksınız. O oruç size, şükrü, zikri öğretmeyecek; kötülüklere kalkan olmayacak. Hac ibadetiyle arınamayacaksınız.  Minada  attığınız taşlarla  şeytanlar yanınızdan uzaklaşmayacak,  Arafatta kestiğiniz kurbanla da  Allahla aranızdaki uzaklığı kapatamayacaksınız.  Ceza olarak kestiğiniz kurbanla hata ve kusurlarınızı telafi edemeyeceksiniz. Zekatla malınızı temizlemeyeceksiniz. Allah benim vekilimdir demediğiniz sürece  nemrutlarınızın yaktığı  ateşler  sizin için serin ve selamet olmayacak.  


    Belirli vakitlerde belirli şartları taşıyan hayvanlarınızı usulünce kesmek için yere yatırdığınızda Cebrail’in tekbirine eşlik edin. İsmail’in teslimiyetini düşünün İbrahim gibi bir babanın taklidini yaparak, şu anda yerdeki evladımda olsa Allah için kesmeye hazırım deyiverin.  Ayetin bizlere öğrettiği gibi:  “Şüphesiz benim namazım, ibadetim(kurbanım) hayatım ve ölümüm, Allemlerin Rabbi olan Allah içindir”(Enam,62) diyerek samimiyet ve ihlasınızı, kurban kesmedeki niyet ve gayenizi teyit edin. Her an her şeyinizi öyle feda etmeye razı olun ki o anda canınız, evladınız istense “ben ona da varım”  diyebilesiniz. 


  Yüce Rabbimizin bir ayetiyle bitirelim:

“Onların (kurbanlarınızın) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat ona sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac, 37) buyuruyor.


Selam ve dua ile

 

Selamla Hayatı İnşa Etmek

e-Posta Yazdır PDF

 Allah’ın bir sıfatı olarak,  insanlara arız olan ayıp, kusur, eksiklik, afet hastalık, acizlik, ölüm, vb. şeylerden beri olan,  yarattıklarını afet ve belalardan kurtaran, zulmetmeyen, güven arayanları güvene erdiren anlamlarına gelen selam, İnsanların birbirleriyle karşılaştıklarında,”es-selamü aleyküm” veya  selamün aleyküm” diye birbirlerine dua etmelerine denir. Bu kullanımda selamın anlamı,  “selam sizin üzerinize olsun,  Allah, sizi her türlü kazadan, beladan muhafaza etsin; size sağlık, selamet, afiyet versin. Selamet içerisinde yaşayasınız.”   demektir.


Selam, Hz. Adem’den beri var olan bir iletişim aracıdır. Bu hususta Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyuruyor:


“Allah Teala Hz. Adem’i yarattığı vakit: “Git şu oturan meleklere selam ver,  selamını nasıl karşılayacaklarını dinle, zira onların karşılığı senin ve evladının selamı olacaktır,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Adem:”Esselamü aleyküm” dedi. Meleklerde: “Esselamü eleyke verahmetüllah’i” diye mukabelede bulundular. Rahmetüllahi kelimesini ziyade ettiler.” (Riyazu’s Salihin c. 2;s. 227)


Yüce Rabbimiz bir ayeti kerimede de selam ile ilgili bizlere şöyle emir buyuruyor: 


“Bir selam ile selamlandığınız zaman,  sizde ondan daha güzeli ile selamlayın, yahut aynı ile karşılık verin, şüphesiz Allah,  her şeyin hesabını arayandır.” (Nisa,86)


Selamı, yürüyenin oturana,  binitlinin yayaya, küçüğün büyüye(yalnız alıştırmak maksadıyla büyük küçüğe verebilir, peygamberimiz çocuklara selam verir onların selamını menmuniyetle alırdı), azınlığın çoğunluğa vermesi gerekir, sünnete uygun olan budur. Ayrıca, hutbede, yüksek sesle kuran okurken, ders okuturken,  ezan ve kamet esnasında verilen selama cevap verilmez.  Tuvalet ve banyo gibi yerlerde bulunan kimselerle,  içki ve kumar gibi bir günahı işlemekte olan kimseye bu günahı işlediği esnada selam verilmesi uygun değildir. Bu çerçevede selam,  Müslümanın yerine getirmesi gereken çok önemli bir sünnet, almak ise farzdır. 


Yukarıdaki ayeti kerimede de belirtildiği gibi selam verildiğinde onu ziyadesiyle almamız gerekir, hiç olmazsa aynıyla mukabelede bulunmalıyız. Zira bu, Allah’ın bir emridir. Müslüman her şeyin en güzelini yapmayı hedef haline getirmeli, azimetle amel etmeli. Bu davranış hem kendisine mükâfat üstüne mükâfat kazandıracak hem de ibadet hususunda sağlam ve sarsılmaz bir irade elde etmesine vesile olacaktır. Allah, selam hususunda  insanın sorumluluğunun en asgarisini emrederken, daha güzeline dikkatleri çekerek insanları uyarmaktadır. Diyelim ki birisi bize “es-sselamü aleyküm” diye selam verdi;  biz onun selamına “ve aleykümselam verahmetüllahi ve berakatühü (Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun) diyerek mukabelede bulunmalıyız. Selam vermeyi sadaka olarak nitelendiren Allah Resülü verilen selama ziyadesiyle mukabelede  bulunulduğunda  söylenilen fazladan her söz için ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir.  


Selam  Haktır, Vermeli


İslam dini, insanlar arasındaki ilişkilerin sevgi, saygı temelleri üzerine bina edilmesine özen göstermiş, huzur ve mutluluğumuzun temini için, ahiret ve dünya saadetimizi sağlamak için bir birimize karşı yerine getirmemiz gereken bir çok görev ve sorumluluklar yüklemiştir.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu görev ve sorumluluklarımızın bir kısmını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:


“Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları beştir: Selam vermek ve selam almak, hastayı ziyaret etmek, cenaze ile yürümek,  davete icabet etmek,  aksırıp,”elham dülillah” diyene “yerhamükellah demek.” (et-Terhip ve’ Terğib,c.3; s,426)   Bu  ve bunun gibi daha bir çok  vazifelerimizin en  önemlilerinden biride  hiç şüphesiz, selamlaşmaktır. Çünkü selam, bütün müspet ilişkilerin başlangıcıdır. Selamsız bir ilişkinin sağlam bir zeminde devam etmesi mümkün değildir. Selam vermeden size yaklaşan insandan tedirgin olur, ondan kuşkulanırsınız.  Böyle insanların sözünde, sohbetinde bereket ve fayda da ümit edilmez. Selamla sözüne başlayan bir insana karşı düşünceleriniz daha olumludur. Selam, müminlerin birbirlerine karşı verdikleri dostluk ve güven teminatıdır. İslam’ın parolası ve şiarıdır. Dost düşman onunla ayırt edilir. Bu nedenle “selam kelamdan önce” Nebevi uyarısı müminlerin hayatında bir kural olarak kabul edilmelidir. 


Selam veren bir insan, benden sana zarar gelmez, bana güvenebilirsin, benim sana karşı beslediğim kin, nefret, düşmanlık ve haset söz konusu değil, seni Allah’a emanet ediyor, hayırlı olan şeyleri hakkında temenni ediyorum, selamet ve saadet diliyorum, demiş oluyor. İnsan ilk sözüyle böyle güven verir,  ayrılıp giderken de, selamı tekrarlayarak aynı güveni pekiştirirse güzellik üstüne güzellik, teminat üstüne teminat vermiş olmaz mı? İlk ve son sözün “selam” olması ne güzel bir davranış değil mi?


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: 

“Biriniz bir meclise gelince selam versin, kalkmak isteyince de selam versin, birinci selam sonuncudan evla değildir. (ikisi de aynı ölçüde ehemniyettedir) (kütübi Sitte, c. 9;s.401)


Nice kırgınlıkların ve dargınlıkların, düşmanlıkların yok olmasına vesile olan selam, “gönül kapılarını” gir diye, başkalarına açmak demektir. Gönülden gönle kurunca köprüleri elbette ki gireni olacaktır; küs olan yaklaşacak, kin güden pişman olacaktır, düşmanlar; “Dostluk ne güzelmiş” görecektir.   Müslüman kardeşlerimizle üç günden fazla küs durmanın caiz olmadığını bildiren dinimiz, ilk selamla barışma teklifinde bulunanın kazanacağı müjdesini vermiştir. Biri, küslüğü bitirme, diğeri de ilk selam verme nedeniyle elde edilen kazançtır.


Selama Uygun Bir Hayata İhtiyacımız Var

  

Bugün kalabalıklar içerisinde insanlar yalnızlıkları yaşamaktadırlar. İnsanlar bir birlerine yabancılaşmış, tanıdıklar bile birbirlerini görmemezlikten geliyor.  Paylaşım azaldığından selamlaşma ya işlevsiz bir hale gelmiş ya da adetten ve gelenekten öteye geçememiş. Başka inanç ve kültürlerden ithal edilen good baay, günaydın, tünaydın, iyi günler, ne haber, her şey gönlünce olsun vb.  gibi sözler dinimizin emrettiği  selamın yerini tutmayacağı gibi, onun  içerisindeki bütün temenni ve duaları da ihtiva etmez. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarıyor, başkalarına benzemeyin ve  bu benzeme işeretle dahi olsa  yanlıştır, diye.  Maalesef başka inanç ve kültürlerin selamlarını içlerine sindiren, o kelimelerle selam vermeyi farklılık eddeden, medenilik zanneden, kendi “selamını” vermekten çekinen Müslümanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Öyle iletişim hataları yaşıyor, “selam verip borçlumu çıkayım” anlayışıyla selam  vermeyi yük görüyoruz ki, bir apartmanda oturan insanlar bile birbirlerinden habersiz hayat sürmek zorunda kalıyor;  Bir asansörde dahi bir birlerinin yüzlerine bakmayan  komşuların yalnızlığını bir düşünün.  Böyle insanlar bir çatı altında gününü geçirmenin ıstırabını çekmektedirler.  Sıla-i rahimin unutulduğu günümüzde akrabalar akrep olmuş. Dostların dostluğuna da güven kalmamış. Menfaatler, çıkarlar hep ön planda.  Kimse kimseye arkasını dönemiyor.  Sevgilerin kaynağı   Allah’a dayanmıyor.” Kardeşlik” sözlerimizi süslüyor sadece. En yakınınız olan kişilerden, güvendiğin insanlardan bile beklenmedik darbelere muhatap oluyorsunuz. Böyle bir güvensizlik hayatımızın her alanında bizleri tedirgin etmektedir. Burada çözüm tek kelimeyle: Selam vermek ve selama uygun bir hayat sürmektir, o zaman dünyamız cennete dönecektir inanın! 


Selam İmandandır


Selam, Müslümanların parolasıdır. Allah’ın ismiyle selam veren Müslümanlığını beyan etmektedir. Çünkü bizler insanların kalbinde olanı bilmeyiz, nasıl bir niyet taşıdığını anlamayız. Dolayısıyla hükümlerimiz ancak zahire göredir. 


Nitekim peygamber efendimiz(s.a.v) zamanında Süleyman oğullarından, yanında koyunu olan bir kişi sahabeden bir guruba selam verdiğinde sahabeler düşman olarak gördükleri bu adamın korkudan salam verdiğini düşündüklerinden öldürmüşlerdi. Bunun üzerine indirilen ayeti kerimeyle bunlar uyarılmış. “Sen mümin değilsin” denilmemesi gerektiği bildirilmiştir.


Selam sevgi kazandırır, sevgi Müslümanları bir binanın tuğlaları bir vücudun uzuvları gibi bir arada tutar. Herkes cenneti ister ancak cennet için imanın gereğini yerine getirmek gerek, iman ile amel çoğu zaman iç içedir. Birbirinden ayırmanız mümkün olmaz. Peygamberimiz sevmeyi iman olarak görüyor. O sevginin yolunun da selamlaşmaktan geçtiğini bildiriyor şu hadisi şerifiyle:

“Siz mümin olmadıkça cennete giremezsiniz, bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız taktirde sevişeceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız” (Müslim)


Selam, selamet ve saadet kapılarını her iki tarafa açan, gönüller tarlasına saadet semasından nice rahmetler saçan, çölleşmiş, kurak gönülleri yeşerten, kin, nefret, haset gibi hastalıklara merhem olan bir dermandır aynı zamanda.


Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadisinde         buyuruyor ki:


“Ey insanlar selamı yayınız, yemek yediriniz, akrabaları ziyaret ediniz, insanlar uykuda iken namaz kılınız, selametle cennete giriniz. (Riyaz’s Salihin,c.2 ;s. 228)


Sahabeler her fırsatta birbirlerine selam verir selamın yayılması hususunda elinden gelen gayreti gösterirlerdi. Çünkü onlar, selamın birlik ve beraberliğin inşası adına, muhabbet ve ülfetin gerçekleşmesi hususunda ne kadar önemli bir yere  sahip olduğunu yakinen biliyorlardı. Öyle ki çarşıya sırf selam vermek ve selam almak için çıkanlar dahi vardı. Peygambere  bağlılığıyla tanınmış olan Abdullah b. Ömer bunlardan biriydi. Tufeyl b. Ubeyd bin Ka’b (r.a) anlatıyor, diyor ki:


Abdullah b. Ömer’e gelir onunla beraber çarşıya çıkardım. Biz çarşıya çıkınca Abdullah ,  bütün satıcıların yanından geçer onlara selam verirdi. Günün birinde yine Abdullah yanıma geldi. Beraber çarşıya gitmemi istedi. Ben kendisine:

“Çarşıda ne yapacaksın alış veriş işlerine vakıf değilsin. Eşyanın fiyatını sormaz ve pazarlığa girmezsin Pazar yerlerinde oturmazsın.  Bana şu cevabı verdi”:


“Biz pazara başka bir şey için değil selam vermek için çıkıyoruz.”


Müslümanın Bir Günü


Mümin ailesine selam vererek,  besleme çekerek evinden çıkar. Her karşılaştığı insana selam verir. Ya da verilen selamı alır;  işinde, alışverişinde, yolda yürürken  otobüse binerken;  insanlarla her ilişki öncesinde… Bu böyle gün boyu devam eder gider. Hele birisinin evine girerken adaba ve edebe dikkat etmeli, başkaların mahremiyetine özen göstermeliyiz.   Bu hususta Allah bizi uyarıyor. “Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere girdiğinizi fark edip, (izin alıp) ev halkına selam vermedikçe girmeyin bu sizin için daha iyidir” (Nur,27) bu vesileyle  insanların size karşı sevgi ve muhabbeti artar. Karşılıksız bir sevgi kazanmış olursunuz.  Kısaca gün boyu dua alır ve başkalarına selam ve esenlik dileyerek dua etmiş oluruz.   İnsanların birbirleri hakkında samimi bir şekilde yaptıkları duayı Allah’ın reddetmeyeceğini düşündüğümüzde selamın önemini daha iyi anlıyoruz.   Öyleyse tanıdığımız ve tanımadığımız her karşılaştığımız insandan  hatta  ahirete göçenlerden bile  Allah’ın selamını esirgememeliyiz. Peygamberimiz Medine kabristanına( baki’e) gittiğinde:


“Selam size ey müminler diyarı! Size yarın verileceği vaad edilen şey verilmiştir. Sizler bekletilmektesiniz, inşaallah bizde size katılacağız. Allah’ım bakide yatanlara merhamet et” (Müslim) diye selam vermesi,  biz müminlere, ahirete göçenleri de unutmamamız gerektiğini öğretmiştir.


Peygamberimiz sadece tanıdıklara selam vermeyi ise  kıyametin alametlerinden saymış, insanların en cimrisinin selam vermeyen olduğunu bildirmiştir.  Onun için değil midir ki vurup yanından geçen, selam vermeyen insanlara “selamsız sabahsız nereye böyle” diye tepki gösterilir. Kin ve nefret güdülen insan dahi vermişse selamı, selam Allah’ın selamı diye alınır. Selam hususunda cimrilik edene Allah’ın selamını mı esirgiyorsun diye uyarılır. Selamda başkaları da unutulmaz onlara da selamlar gönderilir. Selamı iletecek olan insan onu bir emanet titizliğiyle yerine ulaştırmaya özen gösterir; üzerimde kalmasın, diye iletir. Evet, selam emanettir selam vermek cömertliktir. Selam vermek ibadettir. Selam vermek tevazudur. Selam vermek amellerin en hayırlılarındandır. Bu hususta Kainatın efendisi:  Bir sahabenin “ İslam’ın hangi ameli daha hayırlıdır.“ diye sorduğunda: “Yemek yedirmekliğin,  tanıdığın tanımadığın herkese selam vermekliğindir.” diye uyarmadı  mı?  Tanıdıklarımıza verilen selam, sevgi ve muhabbetimizin artmasına, tanımadığımıza verilen selam ise tanışıp kaynaşmamıza vesiledir. Yine peygamberimiz. “Aranızda selamı yayınız” diye buyuruyor, malumünüz.  Selamda hiç kimseye farklı muamele de bulunmak asla bir mümine  yakışmaz. Köylüsü efendisi yaşlısı genci, ağası paşası, amiri memuru, zengini fakiri,  bunda müsavidir.

İbadetlerimiz de hep selam ve dua eksenlidir.  Günde beş defa Rabbimizin huzuruna namaza duruyoruz.  Namazda malümünüz tahiyyatı okuruz. baştan sonuna kadar duadır bu; selamlarla doludur. Burada Peygamber Allaha selam veriyor, Allah, peygamberine selam veriyor, peygamber  ümmetine selam veriyor.  Melekler şehadet ediyor bu duruma . Namazdan çıkarken; dualarla dolu bir namazı bitirirken, yine selamlarla çıkmıyor muyuz, sağımızda, solumuzda bulunan kardeşlerimizi ve melekleri niyet ederek.  Allah ve melekleri Peygambere selam verirken onun ismi anıldığı zaman ona salat ve selam vermek bizim üzerimize vacip değil mi? Salavatlarla her dem hayatımızı süslüyoruz. Kazançlı bir günün sonunda evimizden içeri girerken,  selamla çıktığımız eve, selamla giriyoruz. Heybemiz dolu, evi bereketle dolduracak bir selamla… Hz Enes anlatıyor: peygamberimiz buyuruyor ki:


“Ey oğulcuğum, ailene girdiğin zaman selam ver ki selamın,  hem senin üzerine  hem de aile halkına bereket olsun” (Kütübi Sitte, c. 9; s. 402)


İslam’ın Şiarı Selam


Cennetin bir ismi de “Darü’s Selam’dır( Barış ve esenlik yurdu)dur.  Allah kullarını, O’nun Peygamberi, ümmetini bu güzel yurda çağırmaktadır.


“Onlar (müminler) için  Rableri katında,  selam yurdu vardır, yaptıkları işlerden dolayı O, onların dostlarıdır.”(En’am ,127)   Mümin Allah’a inanan kişi demektir.  Başkalarına güven veren kimse demek olan mümin, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Bu güven sadece sözde değil bütün davranışlarda kendisini göstermeli. Benden sana zarar gelmez teminatının altını doldurmalıyız. Selamet ve esenlik dileklerine uygun hareket etmeliyiz. Kardeşlerimize dua ederken; Allah’ın selamını verirken, onların hemen aleyhine davranışlarda bulunmamalıyız. Selam vermeyi ve almayı ibadet şuuruyla yerine getirmeliyiz.  Sözümüzle eylemimiz birbirine uymadığından verdiğimiz selam, ihlas ve samimiyet içerisinde yapılan bir dua olmaz. Halbuki ibadetlerde ihlas o ibadetin fayda sağlamasının yegane şartıdır. Yani kısacası selam madem bir güven teminatıdır,  o teminatın hayatımızda karşılığı olmalı,  onun altını doldurmalıyız.


“Es- selam” kelimesi  “İslam” gibi kurtuluşa erme,  teslim olma barış yapma manasında s-l-m kökünden geldiğini düşündüğümüzde  “Müslüman” sıfatına layık olan insanın adeta selam ve esenliğin hem tebliğcisi hem de uygulayıcısı olarak kendini göstermesi gerekir.  Barış insanı olan, herkesin iyiliğini isteyen, kimseye kalbinde kötülük beslemeyen Müslüman, başkalarının hata ve kusurlarını da örter.  Yardıma muhtaç olana, imdat dileyene, eman bekleyene de ilgi ve alakasız ve duyarsız kalmaz. Hoşgörü onun güzelliği, bütün mahlukata olan sevgi, onun en belirgin özelliğidir. Kendine karşı işlenen hata ve kusurları bir peygamber müntesibi olarak hemen unutuverir.  Müslüman, kötülüğün değil, iyiliğin uygulayıcısıdır.  Birleştirici, yapıcı ve onarıcı olan Müslüman, başkalarının menfaatini her şeyden ali görür. Komşusuyla sulh içerisindedir. Ailesinin  hukukunu gözetir. Anne babasına öf bile demez. Kimseyi aldatmaz. Müslüman kardeşleriyle birlik ve beraberlik içesinde olmanın huzur ve sükünetin  temeli olduğunu bilir. Tevazu sahibidir, kibir hastalığından kendini korur.  Yardım eder, yardım görür kimseye zulmetmez, kimseyi zulme teslim etmez. Özet olarak:


Müminin hayatı hep selam ve saadet temennileriyle doludur.  Böyle bir hayatın neticesi, selam yurdu cennetle müşerref olmaktır, orada müminler birbirlerini selamlar, melekler cennetlikleri selamlar  bir ismi de selam olan Allah, rızasına erenleri  selamlar ve  Cemalüllahla müşerref kılar.


Allah, dünyasını  selam ve saadet yurdu olarak yaşayan, ahireti barış  ve esenlik olan kullarından eylesin. (Amin)  

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL