Abdullatif ACAR

Zulme Karşı Durmak Mümin Olmanın Gereğidir (II)

e-Posta Yazdır PDF

Cehaletin karanlığına bir güneş gibi doğan “Hak geldi batıl zail oldu. Şüphesiz ki batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 81) sloganıyla ömrü boyunca hakkın ve haklının yanında olan, zalimlerle mücadele ederek ömrünü geçiren Allah resulü, son sözlerinde; Veda Hutbesi’nde binlerce insanı şahit tutarak “şahit misiniz, şahit misiniz? Hak dini tebliğ ettiğime, görevimi yerine getirdiğime, adaleti tesis ettiğime” diyerek zülüm ve zulme giden her yolun kapatıldığını, İslam dininin tamamlandığını bildirmiştir. “Allah’ın kitabı Kur’an ve benim sünnetime uyarsanız küfrün, cehaletin, haksızlığın ve şirkin bataklığına bir daha düşmeyeceksiniz” tembihinde bulunan Allah Resulü: “Kanlarınız ve mallarınız dokunulmazdır” buyurmuş, “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ona zulmetmez, onu zulme teslim etmez. Onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” (Buhari, Mezalim, 3) diye uyararak da Müslüman’ın zülüm ve haksızlık karşısındaki sarsılmaz duruşunu belirlemiş, bu konuda ölçüyü koymuştur.

Zulme rıza zülüm, küfre rıza küfürdür. Müslüman eylem insanıdır, duyarlı ve hissiyat sahibidir. Pasif, eylemsiz, duyarsız, tembel, korkak olmak Müslüman’a yakışmaz. Kendisi için istediğini kardeşi içinde istemeyi iman-i bir mesele olarak gören, sevgi ve saygıyla hayatını ilmik ilmik dokuyan, bütün herkese merhametle muamele etmeyi Allah’ın kendisine merhamet edeceğine vesile bilen, bu dünyaya yıkmaya değil yapmaya, kırmaya değil onarmaya ifsat etmeye değil ıslah etmeye geldiğini anlayan bir mümin, zulmün bizzat içerisinde olmayı bırak kıyısında köşesinde, yanında yöresinde bile gezinmez. Zülüm kokan zulmü çağrıştıran hak ve hukuk ihlallerine davetiye çıkaran şüpheli şeylerden bile kaçınır. Hele bu, Müslüman kardeşleri için söz konusuysa daha farklı, özel bir anlam ve muhteva yüklemek gerek. Çünkü Müslümanın Müslüman üzerindeki haklar din kardeşliğinden kaynaklanan haklardır. “Müminler (dinde) ancak kardeştirler…” (Hucurat, 10) buyuruyor yüce Allah.


Müminleri Allah, kardeşlik hukukuyla birbirlerine perçinlemiştir. Kan kardeşliği bir yönüyle menfaate dayalı bir kardeşliktir. Menfaatin ve duyguların bittiği yerde o kardeşlikte bitiyor, buna her gün şahit oluyoruz. Ancak din kardeşliği, imana ve İslam’a dayanan bir kardeşlik olduğundan ebedidir. Mükâfatı da cennettir.


Peygamberimiz(s.a.v.)’in bu kardeşliğin nasıl olması gerektiğiyle ilgili Müslümanları bir vücudun uzuvlarına benzetmesi çok önemli mesajlar içerir. Buyuruyor ki:


“Müminler bir birlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler, vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlarda bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Edep, 27)


Bir eli koldan, bir gözü baştan, bir kalbi başka bir uzuvdan ayrı düşünebilir miyiz? Göze bir çöp batsa el şefkatle onun yardımına koşmaz mı? Sancıyan mide için akıl, göz, kulak, el seferber olmaz mı? Ayak, ağrıyan baş, ağlayan göz için hastane hastane gezdirmez mi? Ümmet olarak bu birlik ve beraberliğimizi, sevgi, saygı şefkat ve merhamet yüklü yakınlığımızı, dolayısıyla güçlü olmayı, başarıya ulaşmayı, terakkimizi hep birlikte kur’an’a sarılmakla sağlayabiliriz. Çünkü ne kadar birlik ve kardeşlik o kadar şefkat ve merhamet, ne kadar merhamet o kadar adalet, ne kadar adalet o kadar zulüm ve haksızlıktan uzak durmak söz konusudur.


Mümini, Yüce Resul başka bir hadisinde şöyle tarif ediyor: “Müminler birbirlerine kenetlen bir binanın tuğlaları gibidirler.” “Kendin için istediğini mümin kardeşin içinde istemezsen kâmil manada iman etmiş olamazsın” buyurarak da imanla kardeşlik arasındaki sıkı ilişkinin olduğunu vurgulamıştır.


“İnsanlar ‘iman ettik’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2) uyarısı imtihanın her mümin için mukadder olduğunu bildiriyor. İmtihan ama nasıl? Bu sahip olduğumuz her şeyi içerisine alır. Mazlumun imtihanı zalimledir. Bütün Müslümanların imtihanı hem zalimle hem de mazlumladır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım edin.” sahabeler şaşırmış ve sormuşlardır: 

“Ya Resulullah, zalime yardım nasıl olur?”


Bunun üzerine Peygamber(s.a.v.)’imiz buyurmuşlardır ki:

“Onu zulmünden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. Ona yapacağın yardım işte budur.” (Buhari, İkrah, 7)


Zalimi zulmünden vazgeçirmek büyük mücadele gerektirir bu mücadeleyi yaparken izzetle zilleti karıştırmamalı, tevazu için vakardan taviz vermemeli. Vakarı yakalayayım derken de kibir ve bencilliğin tuzağına düşme ihtimali söz konusudur. Affetmek belli bir gayeye matuf olmalı. Zalimle mücadelede onun şahsına değil, küfrüne ve zulmüne düşman olmalıyız. Düşmanlarımıza karşı kin ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli. Adaleti zulümle inşa etmekte zulümdür. Zalimin zulmüyle mücadele ederken belki onun hidayetine vesile olmalı. Zalimlerin zulmü karşısında ilkeli bir tutumu benimsemeli, öldürmek değil, yaşatma eksenli hareket etmeliyiz. “Herkes iyilik yaparsa bizde yaparız. Herkes zulmederse bizde zulmederiz.” diyen ilkesiz kimseler olmayın. “Aksine kendisine iyilik yapanlara karşı iyilik yapmayı, kötülük yapanlara karşı ise zulmetmemeyi ilke edinin.” (Tirmizi, Birr, 63) buyuran Hz. Peygamberin Taifte taşlanmasının neticesinde Cebrail (as) vasıtasıyla Allah’ın: “İsterse benim Habib’im kendilerine bu zulmü gösteren şu beldeyi helak ederim” teklifi karşısında peygamberin o kavmin helak olmasına rıza göstermemesi, “onların cehaletinin bir neticesinde bu zulmü yaptıklarını, bilseler yapmazlardı, belki de onlardan gelecek çocuklar hidayete erecekler” anlayışı içerisinde gösterdiği merhamet eksenli mücadele bizler için örnektir. Sahabenin “Dua et sana zulmedenleri Allah helak etsin” isteği karşısında ‘ben gazap değil merhamet için gönderildim’ anlayışını her akıl ve dimağ doğru analiz etmeli. Güçlü olduğunuz bir zamanda intikam alma imkânınız var iken almadan onu zulmünden vazgeçirerek zalime yardımcı olmalı. Bu mazlumun üzerindeki zulmün kalkmasına da vesiledir. Mazluma yardım etmek yapılan bütün haksızlıkları kendimize karşı yapılmış olarak görerek, canla başla gereken bütün müdahaleleri yapmak demektir.


Şöyle bir iç muhasebemizi yapıp, Kur’an’ın ve sünnetin penceresinden baktığımız zaman ne görüyoruz bir düşünelim! İmanın en alt perdesini bile yakalayamıyorsak da yeniden bir kelime-i şahadet getirelim. “Gelin iman edelim” derlerdi sahabeler, imanlarıyla ilgili unuttukları şeyler nedeniyle. Peygamberi dinlerlerken onun meclisinde iken farklı, kendi başlarına kaldıklarında daha farklı olduklarını düşündüklerinde “münafık mı olduk acaba” düşüncesiyle tedirgin olan sahabelerin hayatından çıkarmamız gereken nice dersler vardır.


“Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzetsin; buna da gücü yetmezse, kalben buğzetsin (O işe taraf olmadığını göstersin) buda imanın en zayıf tarafıdır.” (Müslim, iman, 78)


Elbette ki elimizin yetmediğinden de Allah bir yönüyle hesap soracaktır. Şöyle ki; zalimlerin karşısında bazı şeyleri, değiştirebilecek kadar güçlü ve dirayetli olamayışımızın, zahiri ve batini düşmanlar karşısında mücadelede yetersiz kalışımızın suçu yine bize ait. Dilimizle adaleti sabrı hakkı tavsiye etmedeki tembelliğimizle, imanımızdan kaynaklanmayan eylem ve tavırlarımızla, istikameti bir duruşu yansıtmayan hayatımızla, tatmini bir imandan uzak, tasdiki olmayan bir inanışla yaşadığımız inhiraflar ve gevşeklikler gücümüzün elimizden gitmesine sebep olmuştur. Kalbiyle dahi zulme razı olmadığını göstermeyen, kardeşlerinin kolu kanadı kırılırken içinde sıkılma, ruhunda daralma hissetmeyen müminler, iman ve İslam’ın insana kazandırmak istediği hasleti yakalayamamış demektir. İsterse bunlar, namaz kılanlardan, oruç tutanlardan, hac yapanlardan olsun, gerçek müflisler işte bunlardır.


Bugün biz Müslümanlar olarak bu bünyenin insanı, mensubiyetinden onur duyduğumuz bu ümmetin ferdiysek; Doğu Guta’da , Halep’te, Filistin’de, Arakan’da daha bir çok yerde ağlayan çocuklarla ağlamalı, feryadı arşı alayı titreten baba ve analarla beraber avazımız çıkana kadar bağırmalı değil miyiz? Bugün Müslümanlar dünyanın her tarafında zülüm altında inim inim inlemekte. Boğazına kadar kumlara gömülerek işkenceye maruz kalan, kimyasal silahlarla katledilen insanların uğradıkları zulüm, her gün duymaya alıştığımız sıradan haberler gibi görünür oldu. Sahile dalgaların attığı balık ölüleri kadar gündem oluşturmuyor zalimlerin kıyıya attığı çocuk cesetleri. Göstermelik olarak yapılan operasyonlar batının yüzlerine çaldığı kara lekeyi temizlemeye yetmeyecek. Silahlarını mazlumların üzerinde deneyen, o masum yavruların ölümü üzerinden birbirlerine dayılık ve kabadayılık yapan zalimler mutlaka akan Müslüman kanlarında bir gün boğulacak. Fransa’da birkaç kişi öldürüldü diye dünya aya kalktı. Ülkelerin devlet başkanları Paris sokaklarında o katliamı protesto etmek için kol kola yürüdü. Ne hazin bir tespittir ki o devletlerinde mutlaka bir şekilde parmaklarının olduğunu düşündüğümüz 15 temmuz hain darbe girişiminde boğaz köprüsü Fransa’nın yanında olduğumuzu göstermek için, o ülkenin bayrağının renginde ışıklandırılmıştı.

Batılı için dünyayı ayağa kaldıran Müslümanlar için yerinden dahi kımıldamayan insanlık, bunun hesabını verebilecek mi sanıyorsunuz. Yahudi ve Hıristiyanlardan, Siyonist haçlı zihniyetinden bunu zaten beklemiyoruz. Ancak hissiyatsız ve duyarsız Müslümanlara zulme uğrayanların yabancılar olmadığını, din kardeşlerimiz olduğunu anlatmakta zorluklar çekiyoruz. Zulüm ümmete yapılıyor, zülüm bu bedene yapılıyor.


Bir çocuğun “Size bir şey söyleyeceğim ama utanıyorum. Açım! Yanınızda bir şeyler var mı, karnımı doyurayım” sözleri karşısında utanmayı öğrenmeli değil miyiz? Bomba sesleri, ninnileri; uçaklardan atılan bomba kırıntıları oyuncakları olan çocukları düşünürken, kendi çocuğumuza istediği bir şeyi almadık diye üzüldüğümüzün ne kadarını üzülebiliyoruz? Kendisine “Baban, annen nerde?” diye sorulduğunda “Cennette.” diyerek bütün ailesinin şehit olduğunu söyleyen, “savaştan, ölümden korkuyor musun?” sorusu karşısında da tereddütsüz, “Hayır! Çünkü alıştım” diyen çocuğun mahzun bakışlarına alışmak istemiyorum, diyebiliyor muyuz? “Sesim belki ulaşır dünyanın her bucağına” diye avazı çıkana kadar bağıran şu babanın karşısında söyleyecek sözümüz olacak mı? Diyor ki: “Neredesiniz ey dünya Müslümanları, ehli sünnet âlimleri! Köşklerinizde sefa içerisinde oturuyorsunuz, hiçbir şey yapmıyorsunuz. Ölüyoruz, namuslarımız kirletiliyor. Masum çocuklarımız katlediliyor. Ey Müslüman devletler korkuyor musunuz yoksa? Korkmayın, zalimlerin hasmı Allah’tır. Siz söz vermediniz mi Allah’ın yanında olmaya?” Devam ediyor: “Bizi zalimlerin bombaları değil, sizin suskunluğunuz öldürüyor. Biz ölüyor, şehit oluyoruz. Hesap vermeden belki cennete gideceğiz. Ya siz nasıl hesap vereceksiniz?”

“Ey İslam âlimleri! Ne olur bize fetva verin de kızlarımız tecavüze uğramasın diye onları öldürelim.” diyerek feryadı figan eden, bir çıkış yolu arayan babalara rağmen zalimlerin karşısında suskunluklarını bozmayan âlimler kendilerine bunun hesabının sorulmayacağını mı zannediyorlar?


Ümmetin çocukları, oyunları ve oyunların kurallarını unuttular. Savaşı oyun kabul etseler, oyunun kurallarını koyanlar o çocuklara ölmeyi teklif ediyorlar. Etmeseler, çocuktur, oyunsuz olmaz. Aslında “çocuk her yerde çocuktur” derler ya bugünün zulmü onun da yalan olduğunu ispat etti. Öyle ki gülmeyi unutan çocuklar, çocuk değil artık. Hayatın yaşlandırdıkları, savaşın olgunlaştırdığı büyükler onlar. Savaşın çocukları bin senede büyüklerin çekemeyeceği yükü sırtlarında taşıyorlar özellikle son bir asırdır. Güngörmüş diye kabul edilen büyükler, şu çocuğun, şu sözleri karşısında büyüklüğünden utanıyor, hiçbir şey bilmediklerini anlıyorlar. Diyor ki: “Sana zalim ekmek verse kabul eder misin?” “Hayır! Ben zalimin ekmeğini dahi kabul etmem”. Muhabir: “Fakat öleceksin.” “Ölürsem şehit olurum yine de yemem.” “O zaman karnını ne zaman doyuracaksın?” dediğinde muhabir: “Müslümanlar kurtulup zalimleri alt ettiğimiz zaman, bütün ümmet doyduğu zaman” cevabını veriyor.


Ot yiyerek karnını doyurmak mecburiyetinde olan, günlerce midesine bir lokma dahi girmeyen, yine de “bize dua ederek hiç olmazsa yardımcı olun” diye haykıran, vicdanlara seslenen bir kardeşimizin bu çığlığı karşısında bin bir çeşit yemek önündeyken “niye istediğim yemeklerden şu yoktur” diye isyan eden, mazlum kardeşlerine dua etme zahmetinde bile bulunmayan bir damlacık, fazla değil, yaşı dahi fazla görenlere ne demeli bilmem ki?

Allah’ın Yardımı Ne Zaman?

Zulüm, haksızlık, hak-hukuk, merhamet sevgi-saygı sadece öyle bir arada bize dokunulduğunda üzerine basa basa ifade etme gereği duyduğumuz, nefsimizin de hoşuna giden, kulağımızı okşayan kavramlar olmamalı. Maalesef ekseri çoğunluk olarak günümüzde değerlerimizden uzaklaşınca sineye yük ettiğimiz kalpleri taşıyınca, nefsimizin sesine kulak verdiğimiz kadar Rabbimizin buyruklarına kulak veremedik. Başkalarını düşünmekten kendini heba eden, feda eden önderimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uyarılarına dikkat kesilemedik. Ve maalesef çakalların maskarası olduk ümmet olarak, müslümanlar olarak. Mazlum Müslümanların üzerinden kanlı ellerini bir türlü çekmeyen haçlı zihniyet, emperyalist batı, küçük bir menfaatleri uğruna dünyayı dahi yakmaktan çekinmiyor. Eskiden bir taneydi düşman, bugün bin tane, eskiden belliydi, bugün koyun postuyla geziyorlar.


Ebu Cehillerin, Nemrutların, Firavunların yaptıklarını geçti bunların yıktıkları. Dünyamızda aslında hakla batılın mücadelesi veriliyor. Fakat bugün, İslam düşmanlarının isimleri farklı. Merhameti, adaleti hak ve hukuku kayıp ettik ya! Onun için modern Ebreheler’in ordusunu ebabil kuşları helak etmek için gelmiyor. Uçsuz bucaksız Kızıldeniz, firavunların ordusunu boğmuyor. İbrahim’i bir fedakârlık, İsmail’i bir teslimiyet olmayınca Nemrut’un ateşi bugünün İbrahimlerini, İsmaillerini, Ayşeleri ve Fatmalarını yakmaya devam ediyor. Muhammedî bir merhamet ve adalet olmayınca Ebu Cehiller, Ebu Lehepler dize gelmiyor. Bakın, haberlerden dinliyor, izliyorsunuz. Zulümden kaçarak zalimin kapısına sığınan Müslümanlara şart koşar duruma geldi Siyonist haçlı zihniyet, emperyalist batı: “Eğer dininizi değiştirirseniz kabul ederiz yoksa hayır!”


Her şeye rağmen uyanamayan, kurtuluşun inandığı değerlerde arayamayan insanların bir an önce uyarılması gerekir. Allah’ın yardım ve inayeti ancak O’na itaat ve ibadet etmekle mümkündür. Allah’a kul olan, hiç kimseye muhtaç duruma düşmez. O’nun yakınlığını kayıp edene de kimse yardım elini uzatamaz. Denmiştir ki, “Zalim, yeryüzünde Allah’ın kırbacıdır; önce onunla intikam alır. Sonrada ondan intikam alır.”


Yüce Allah buyuruyor ki:

“Siz zalimlere meyletmeyin ki vücudunuza ateş yapışmasın. Hâlbuki Allah’tan gayrı sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh zalimlere meylettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olunmazsınız.” (Hud, 113)  “Kim zalime meylederse Allah zalimi ona musallat eder.” (Keşful Hafa, Hadis: 2380)


Evet, ilk öncelikli olarak yapmamız gereken, kendimizi ve benimsediğimiz hayat tarzımızı sorgulamak olmalı. Bugün insanlarımızın gönüllerini meşgul eden en önemli şey, batının bizlere empoze ettiği, hayranı haline getirdiği yaşam tarzıdır. Öyle ki, Peygamberimizin ifadesiyle “onları adım adım takip ediyor, onlar bir kertenkelenin deliğinden girse biz de girmeye çalışıyoruz.” Bugün zulmün, haksızlığın, kanın, gözyaşının, nice ahların ve feryatların arkasındaki gerçek aktörlerin bunlar olduğundan şüphe olmadığı halde, bir mazlum mültecinin hala berberde Amerikan saç modeli yaptırması, tişörtlerinin üzerinde zulmün koalisyonu olan bu ülkelerin bayraklarını taşıması, başka bir şey demeye gerek bile bırakmıyor.


“Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.” (Maide, 51) “Sen onların dinine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara, 120)


Harp meydanlarında İslam ümmetini yenemeyen batılı haçlı zihniyeti, maneviyatımızı elimizden aldı, bizleri Kur’an’dan ve Resulünün sünnetinden uzaklaştırmaya çalıştı. Bunun için de en etkili yöntem olarak, Müslümanların arasındaki birlik ve beraberliği yok etmek, fitne tohumları serpiştirip Müslümanları birbirine kırdırmak olarak gördüler. Son asırda bunu uygulamaya koydular. Bunda başarılı oldular. Önceleri Fitne uykudaydı uyandırdılar; yürekler titriyordu taş kesildi, gönül tarlasına boy veren ağaçlar kurumaya yüz tuttu, hissiyatımız uzaklaştı hissetmekten, merhametimiz uzaklaştı kendimize dahi merhamet etmekten.


Allah bizi uyarmıştı hâlbuki:

“Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz gücünüz devletiniz elinizden gider, sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46) “Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın…” (Ali İmran, 103)


Evet, ne zaman ki gönül toprağına Muhammed’in (SAV) muhabbet damlası düşürürüz. Kur’an’a sımsıkı sarılırız; işte o an kardeşlik ağacı yeniden yeşerir. Tefrikalar, vurup kırmalar, öldürmeler, haksızlık ve hukuksuzluklar, vicdansızlık ve izansızlık yok olur. Ne zaman ki diller Allah’ı zikreder, gönüller onun aşkıyla çarpar, işte o zaman Rabbimizin inayeti ve rahmeti yetişecektir. Ne zaman ki adaleti, hakkaniyeti, diğerkamlığı benliğimize sindirir; evde, işte, köyde, kasabada, mahallede her insana ümit oluruz, her sıkıntıyı dert ediniriz. Bir acı görsek onu kalbimizde hisseder, bir haksızlığa şahit olsak onu gidermek için canımızı ortaya koyar, zalimin yüzüne zulmünü haykırırız, ağlayanla ağlar, gülenle güleriz, bütün dünyayı kalbine sığdıracak kadar yürekli cesaretli Müslümanlar oluruz; işte o zaman, kurumuş ağaçlar tekrar meyveye dönüşecek, zulmün karanlığı yeniden adaletin güneşiyle aydınlanacaktır.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız) O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 7)


Öyleyse hadi bakalım, başlayalım. Bugünden itibaren hayatın bize yakın olan, hissiyatlarımızın körelmediği tarafından tutarak, hala ümit beslediğimiz var olan maddi ve manevi sermayemizi ortaya koyarak, zulme ve haksızlığa son vermeye. Örnek olarak; namaza çağrıldığımızda ok gibi yerimizden fırlayıp koşalım ictimaya. Komşumuza yardım elini uzatalım. Ana babamıza “öf” bile demeyelim. Kimsenin cebinden çalmayalım, haram lokmayla dimağımıza zulmü yedirip içirmeyelim. Sağımızla solumuzla ilgilenelim. İbrahim atamız gibi ateşlere atıldığımız bir zamanda, ne yapılır; onu bir daha bir daha okuyalım. Ebu Bekir’in sadakatini, Ömer’in adaletini, Osman’ın fedakârlığını kuşanalım. Önderimizin, Ebu Cehillerle, Ebu Leheplerle mücadelesindeki masumiyet ve mazlumiyetlerindeki üstün ve ayrıcalıklı olmanın kriterlerini tekrar ederken, istikametinden asla taviz vermeden, onlarla baş edebilmesindeki şifreleri yeniden yaratılış kodlarımıza girelim. “Biz, kendimizi değiştirdiğimizden Rabbimiz bizi değiştirdi” gerçeğinden hareketle yeniden özümüze dönüp, yeniden uyanalım hayata. Ve göreceğiz ki, bugün gördüğümüz zulümler sadece Mekkemiz’deki imtihanımız olacak; sonra Medine’deki inşa ve ıslahımız bizleri zafere kavuşturacak.


Mehmet Akif Ersoy’un, ancak hissiyatlı bir insanın dilinden dökülebilecek kadar manalı, kalbinde yankılanıp hayatında eyleme dönüştürecek kadar kararlı şu dizeleri, arzuladığımız imanî ve İslamî bir duruşu ortaya koymaktadır:

“Gevşemeyin üzülmeyin, (eğer gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Ali İmran, 139) müjdesiyle son veriyorum yazıma.


Selam ve dua ile…

 

Zulme Karşı Durmak Mümin Olmanın Gereğidir (I)

e-Posta Yazdır PDF

Allah, insanı bu dünyaya imtihan için göndermiştir. Bazen varlıkla bazen darlıkla, bazen hastalıkla bazen sağlıkla imtihan eder. Cüzi iradesi ve aklıyla kur’an’ı mübin’in gösterdiği, Resulünün talim ettiği yolda yürümesini yüce Allah kulundan ister. Allah, iman eden insanlara namazı huşu ile kılmaktan tutunda, infak etme, öfkeyi kontrol etme, ahde vefa gösterme, güvenilir ve affedici olma, faydasız işlerden ve sözlerden sakınma, günahlardan ve isyanlardan uzak durma, merhameti kuşanma, sabır ve metaneti elden bırakmama, zalimin karşısında sağlam ve sarsılmaz bir duruşa sahip olmaya kadar bir çok hasletle donanmayı ve kuşanmayı emretmiştir. Çünkü mümin, iman etmek suretiyle bir çok sorumluluğu hiçbir zorlama olmadan kabul etmiş, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye söz vermiştir.


Olumlu her şeyi adalet kavramıyla ifade ettiğimiz gibi tam tersini ise zulümle ifadelendiririz. Kur’an’ı kerim 266 ayetinde zulümden nehyeder insanları. Bunlar, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemekle beraber daha çok kulun Allah’a karşı vazifelerini ve sorumluluklarını anlatan inkâr, isyan söz ve fiilleri ifade eden ayetlerdir. 


Zülüm, haksızlık etmek, hak sahibine hakkını vermemek, bir şeyi layığı olduğu yerde kullanmamak, Adaletle hükmetmemek manalarına gelir. Bu anlamda bütün hak ihlalleri zulüm kavramı içerisin de değerlendirilir.


 Ne şekilde ve nasıl olursa olsun Allah, en ufak bir haksızlıktan dahi razı değildir. Hiçbir bahane başkalarının hak ve hukukuna riayette gevşeklik sebebi olmamalı. Adili mutlak olan Allah, her şeyi yerli yerinde yaratmış, şu kâinatı adalet üzere idare ediyor. O’nun adaletinde gecikme söz konusu değildir. Dünyada mutlu ve huzurlu bir hayat sürmek, ahrette mükâfata kavuşmak ancak adalet üzere işleyen şu dünyanın nizam ve düzenini bozmamak, zulüm ve haksızlıktan uzak durmakla mümkündür. “Allah göğü yükseltti ve ölçüyü koydu ki dengeden sapmayasınız. Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız”(Rahman 7-9) Bu, toplum içerisinde yaşamak mecburiyetinde olan insanın yegâne huzur ve saadet kaynağıdır.


 Dünyada adaleti tesis ve inşa etme gibi bir görevle vazifelendirilen insanoğlu yaptığı haksızlıklarla, başta kendine zulmederek hem dünyasını hem de ahretini berbat hale getirmiş olur. “Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44) Yine başka bir ayet-i kerimesinde “zalimin hasmı, mazlumun yanında olan Allah” buyuruyor ki:


“Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder sonrada Allahtan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhametli olarak bulur.” (Nisa, 110)


 Zulüm zifiri karanlıktır; içerisinde kalan herkesi etkiler. Zulme sebep olan da, ona onay verende, haksızlığa karşı söyleyecek bir kelime bulamayanda bu karanlık içerisinde kendine düşeni çekmek mecburiyetinde kalır. “Bana ne” anlayışıyla hareket eden, zalimlerin zulmüne sessiz kalmayı yeğleyen, onlara alkış tutan, onların yaptıklarının tellallığını yapanlar zalimlere dokunacak ateşten kendilerini asla kurtaramayacaklardır.


Cenab-ı Hak bir kutsî hadis-i şerifte: 

“Zalimlerden, dünya ve ahrette intikam alırım. Mazlumu görüp yardım edebileceği halde etmeyenden de intikam alırım.”(Hakim) Buyurarak bizleri uyarıyor.


 Zalimin ve zalime yardım edenlerin ahrette ki durumlarıyla ilgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

 “Kıyamet günü çağrıcı şöyle seslenir: zalimler nerede? Onların yardımcıları nerede? Onların kalemini açanlar nerede? Onlara mürekkep hazırlayanlar nere de? Hepsini toplayın ateşten bir tabuta koyun.”


 Her çeşidi günah olan zulüm, kime karşı işlenirse işlensin Allah’a isyandır. Rengi, ırkı, kabilesi, mensubiyeti ve hatta inancı ne olursa olsun bir insana eziyet etmek, onun hakkına tecavüz etmek asla tasvip edilemez. Zülüm Allah’ın gayretine dokunan kötü bir davranıştır. Zulme ortak olan, Allah’ın düşmanı, şeytanın dostu olur. Zulümle elde edilen menfaat insan için ateş ve azaptır. “Zulmedenler asla felaha eremezler.” (Enam, 21) “Zulüm ile olanın akıbeti berbat olur.”


Müminin ölçüleri, kırmızı çizgileri her iş ve eylemde adalet üzere olmaktır. Bu, hayata dair bütün davranışların ölçü ve kuralıdır. Zulüm sadece başkalarına eziyet etmek, haksızlık etmek olarak anlaşılsa da esas itibariyle insanlara Allah’ın bizim elimizle lütfettiği ihsan ve yardımı yapmamakta zülümdür; zekât vermeyen bir insandan tutunda, komşusunun hakkına hukukuna riayet etmeyen, anne ve babasına saygıda kusur eden, alış verişte insanları aldatan, yalanla dolanla zarara uğratan, haset edene kadar herkes zulmün karanlığı içerisinde demektir. Namaz kılmamak oruç tutmamak vb. doğrudan insanın kendisine yaptığı zulüm olduğu gibi, kendisi için istediğini mümin kardeşi için istemeyen, Allah için vermeyen, Allah için sevmeyen, mümin kardeşini zalimin zulmüne teslim edende doğrudan ilgili insanlara ve dolaylı olarak ta yine kendisine zulmetmiş olur.


Hele bir zulümde vardır ki buda en kötü ve affedilmeyen bir zülümdür. Allah’a karşı uluhiyyet davası güden, ubudiyyeti kendinde ve başkalarında gören, nefsinin ve şeytanın karşısında esaret altında bir hayat süren ve insanlara kulluk eden, paraya pula tapan bir insan Allah’ın hakkını başkalarına verdiğinden büyük bir zülüm içerisindedir. Çünkü bu gibi davranışlar şirktir. “Allah kendisine şerik koşanları affetmez.” (Nisa, 116) 


Kur’an-ı Kerim’de Lokman Hekim, oğluna şu nasihatte bulunur: “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Gerçekten şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)


İnsan, Rabbi ile sıcak bir ilişki kurup kendisini güvende hissetmesi gerekirken, O’nun nimetlerini O’nun emirleri doğrultusunda kullanıp rahat etmesi mümkünken, teslimiyetten uzak bir hayat sürerse her şeyden önce kendisine yazık etmiş olmaz mı?


 İman aydınlık, zülüm karanlıktır. İman güven, zülüm güvensizlik ve tedirginliktir. İman kuvvet, zülüm zayıflıktır. İman istikamet, zülüm sapkınlıktır. İman, Allah’ın merhametinin insan üzerindeki aynasıdır. Onun için mümini Resulüllah: “Elinden ve dilinden başkaları emniyette olduğu insandır…” (Bknz. Buhari, Müslim) diye tarif etmiştir. Yani mümin, ne eliyle başkalarının malına mülküne tecavüz ederek haksızlık eder ne de diliyle gıybet, dedikodu, yalan iftira gibi sözlerle başkalarına zarar verir. Mümin, kinden nefretten uzak, şefkat ve sevgiden yana olan insandır. Yaratılana karşı beslenen sevgi ve merhamet yaratandan ötürü olunca Allah’ın rızasının dışındaki bütün davranışların nefsin ve enaniyetin bir ürünü olduğu kolay bir şekilde anlaşılır.


Zulüm adaletin tersidir. Adaletin olmadığı yerde zulüm, zulmün olduğu yerde adaletten söz edilmez. Karanlık güneş olmadığı için karanlıktır. Güneşin varlığı zulmün yokluğundan değildir. Yani güneş doğduğunda karanlık çeker gider. Adalet güneşi zulmün üzerine doğmadığı müddetçe zulmün yok olması mümkün değildir. Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi adaleti tesis etmek, zulümle ve zalimlerle mücadele etmektir. Her peygamberin mücadele ettiği nice zalimler söz konusudur. Fravunlar, Hamanlar, Karunlar, Nemrutlar, Ebu Lehep ve Ebu Cehiller zalimlerin en önde gelenleridir. “Düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara, 193) bu nedenle Resulullah, zalimin karşısında hakkı söylemeyi en büyük cihat saymıştır.


İki cihan Serveri Peygamberimiz(s.a.v.), adalete büyük önem vermiş, geçmiş ümmetlerin helakinin sebebini adaletle hükmetmeme olduğunu bildirerek ümmetini uyarmış, haklı olan gayr-i müslim de olsa haklının yanında olmayı emir buyurmuştur. “Benim kızım dahi olsa asla haksızlıktan ayrılmam” diyerek adaletin sınırlarını nefislerine kadar görenleri uyarmıştır. Adam kayırmanın, duygularıyla hareket ederek yakınlarına karşı adaletten taviz vermenin vahim sonuçları milletleri ve devletleri yerle yeksan etmiştir.


 Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki:

“Andolsun ki sizden önce nice nesilleri zulümleri sebebiyle helak ettik.” (Yunus, 13)


“Biz halkı zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik, onlardan sonrada başka topluluklar meydana getirdik.” (Enbiya, 11)


 “Adalet mülkün temelidir” sözü ne kadar önem arz etmektedir. Bir toplumu ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Adaletin olmadığı yerde toplumun yapısı bozulur. İnsanlar birbirlerine itimat etmez ve güvenmezler. Böyle bir toplumda rüşvet, yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk, adam kayırma işi ehline vermeme gibi yanlışlıklar sıradanlaşır. Malumunuz Hz. Ömer’in adalet anlayışı dillere destandır. Diyor ki Hz. Ömer: “Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa korkarım ki onun hesabını Allah Ömer’den sora.” Bu da sorumluluk alanındaki adaletin sınırını belirler. Adaletle hükmetmek maişetimiz altında bulanan herkese karşı yerine getirmemiz gereken görevlerdir aksi takdirde zulmetmiş oluruz.


Her şeyin yegâne sahibi olan Yüce Allah bir kutsi hadis-i şerifte “Ben zulmü kendime ve kullarıma haram kıldım; o halde siz de birbirinize zulmetmeyin.” (Müslim, Birr, 55) buyuruyor.


“Yüce Allah, zalime bir süre mühlet verir ama onu yakalayınca bir daha bırakmaz.” (Ebu Musa el–Eşar-i’den rivayetle) O mühletin ne zaman olduğunu sorgulayan değil, adaletin tesisi hususunda üzerimize düşen neyse onu yapmakla mükellefiz. Zulmün zehrine ve kirine ellerini bulaştırmış, kalplerinin katılığıyla insanlıktan çıkan eli kanlı, gönlü karanlık insanlara verilen mühlet onların azabının şiddetli olacağına dair bir emare olarak düşünülebilir. -Teşbihte hata olmayacaksa- Bir evlat işlediği hata nedeniyle babasından gelen uyarıya muhatap olur. İşlediği suç hafifse bir kulak çekmeyle geçiştirilir. Bazen o anda kısa bir sözle veya ses yükseltilerek tepki gösterilir. Artık eve bir şey kalmamıştır. Ancak suç ve cürüm büyükse hesabın eve ertelenmesi söz konusu olur. Bundan her suçlu evlat tedirgin olur. Baba öfkeyle hazırlığını yapar. Hesabı şiddetli bir şekilde evladını cezalandırarak görür. Zalimlerin hesabının ahrete ertelenmesi mümindeki Allah’a olan güvenin sarsılmasına değil, imanının artmasına vesile olmalı. Her zalim, hesaplarını yapa dururken Allah’ın hesaplar üzeri bir hesabı olduğunu unutur. Allah unutturur kim bilir. İster kendine yaptığı zulümlerde isterse doğrudan başkalarına reva gördüğü zulümlerde sınır tanımayan insanlar, verilen mühleti müdahalenin olmayacağı şeklinde yorumluyor, yaptıklarının yanlarına kar kalacaklarını düşünüyorlar.


Allah uyarıyor zalimlerin zulümlerinin karşılıksız kalmayacağına dair:

“Sakın Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.” (İbrahim, 42)


Mazlumlara ümittir bu ayet, “Niye bu zülüm Müslümanlara reva görülüyor ki” diye gevşeyenlere uyarıdır. İnsanların eliyle, çeşitli ağır imtihanlara muhatap olanların Allah’a olan güvenlerinin yenilenmesidir. Belki Allah’ın hikmetinin gereği, mazlumu sınamak, teslimiyetini ölçmek için Allah’ın yardımı ertelenebilir, mazlumun ahının ilelebet yerde kalması mümkün değildir. Hz. Peygamber, büyük bir intizar ve yakarışla Allah’a ellerini açıp dua eden mazlumlar için bütün gök kapılarının açılacağını bildirmiştir. Öyle ki mazlum günahkâr olsa bile Allah, o haksızlığa uğrayanın yanındadır. Kültürümüzde, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” denilmiştir. Bu nedenle “Mazlumun bedduasından sakınmalı; çünkü onun duasıyla Allah arasında (kabulüne mani) bir perde yoktur” (bkz. Buhari,zekak,63) Duada masumiyet sahibi olmak gereklidir. Başkalarına yapılan haksızlıklar dualarımızın kabulüne engeldir. “Zulmetmeyiniz dua ettiğinizde duanız kabul olunmaz. Yağmur isteseniz (yağmur duası yapsanız) yağmur yağmaz. Yardım istersiniz, yardım olunmazsınız.” (Et-terğib ve’t-terhip, c. 3 s. 184)

Evet, zalimlerin yardımcıları asla olmayacak, onların yardımcılığını yapanlar, zulümlerine rıza gösterenler ancak zalimin zulmünde daha da ileri gitmelerine sebep olurlar. Hâlbuki zalimlerin güç ve kuvvetleri ellerlinden gittiklerinde, verilen mühlet tükendiğinde yanı başlarında hiç kimsenin kalmadığını görürler. Ancak bu pişmanlığın hiçbir faydası olmaz. zulmettikleri insanları teker teker gezip ikna etmeleri mümkün müdür? 


 Hepimiz bu geminin içerisindeyiz, gemi batarsa hiç kimsenin bundan kurtulması mümkün değildir. Komşumuzda yanan yangına müdahale etmez isek o yangının mutlaka bizi de gelip bulacağı gerçek bir vakıadır. Allah, iyi ve Salih kulları sayesinde bir topluluğu helak olmaktan kurtardığı gibi, zalimlerin bulunduğu bir toplum nedeniyle de o toplumu yerin dibine geçirebilir, başlarına azap yağdırabilir, bu; o toplumdaki insanların vurdum duymaz tavırları ve görevlerini yapmamalarının bu dünyadaki cezasıdır.


 “İnsanlar bir zalimi görürlerde onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi) buyuran Resulullah, İsrailoğullarının kınandığı “Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar.” (Maide, 79) ayet-i kerimesini ashabına okuduktan sonra heyecanla: “Hayır hayır zalimin zulmünü önlemedikten sonra size de kurtuluş yok.” (Tirmizi, İbni Mace) buyurarak kurtuluşun zulme karşı olmaktan geçtiğini vurgulamıştır.


Peygamberimizin şu duasıyla yazımızın bu bölümünü bitirelim:


 “Allah’ım! Fakirlikten sana sığınırım. Darlık ve zilletten sana sığınırım. Zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.” (Buhari)


Selam ve dua ile…            (Devam edecek…)

 

İslam’ın Kadına Verdiği Değer

e-Posta Yazdır PDF

Dünya yaratılalı kadınla ilgili ne kadar çok söz söylenmiş ve yorumlar yapılmıştır. Bazen insan, diye muhatap bile alınmamış bazen de güya, ona haklar tanınmış. Ancak hiçbir beşeri sistem, düzen ve kanun İslamiyet’in kadına müspet bakışının zerresine dahi ulaşamamıştır. Bugün beşeri sistemlerin borazanlığını yapanlar İslam’a kadın üzerinden saldırmayı meziyet ve maharet sanıyorlar. Güya bundan nemalanacak ve kendi düşüncelerinin doğru olduğunu ispat edecekler... Bütün bu gayretler beyhude ve boşunadır. Zira her şeyi yoktan var eden Allah, kimi ne şekilde ve hangi özellik ve kabiliyette yaratacağının kararını verecek tek mercidir. Kimse O’na ona hesap soramaz, emirlerini sorgulayamaz. Merhameti sonsuz olan, her şeyi hikmet üzere yaratan Allah, insanın ne ile huzur bulacağını ezeli ilmiyle bilmiş ve buna göre sorumluluklar yüklemiştir. Gecenin karanlığına şahit olamayan aydınlığı sıradan bir gün zanneder. Güneşe gözlerini kapatanlar karanlık dünyalarında hayallerle fikir ve düşünce üretirler. Kendi yaratılış hikmetlerini çözmekten aciz olan asrın yobazları kadın ve erkeğe rol biçemezler.

İslam’ın kadına verdiği değeri anlamak için İslam’dan önceki toplumları ve cahiliye dönemini hatta ve hatta günümüz modern cahillerinin kadına bakışlarını, kadınla ilgili hürriyet ve eşitlik anlayışlarını çok iyi bilmemiz gerekir. Hürriyet ve eşitlik diye bizlere altın tepside sunulan, hak denilen şey nedir acaba? Bununla kadın gerçekten özgürlüğüne mi kavuşuyor, yoksa iffet ve hayâsını zarafet ve letafetini, kıymet ve değerini daha mı çok kayıp ediyor?


Eski toplumlarda kadına bakış adeta içler acısı bir durumdaydı. Öyle ki kadın horlanır itilip kakılır, insan yerine konmazdı; insanlığı bile tartışılır durumdaydı. “Evcil hayvandır kadın” diyerek güya kadına birazcık olsun değer verdiğini düşünen toplumlar bile vardı. Bir eşya gibi alınıp satılan kadın, adeta erkeğin zevklerini tatmin edecek kadar değerli, hizmet görebildiği oranda kıymetliydi. Biri başkasının kızını öldürse yerine kendi kızını teslim ederdi. İsim dahi verilme gereği duyulmayan kadın numaralarla anılır ve öyle hitap edilirdi. Örneğin Çin’de kadın eşinin malı ve kölesi olarak görüldüğünden eşi öldüğünde kadında yakılırdı. Kadının öldürülmesinin suç olmadığı toplumlar vardı. Vatandaş statüsüne bile sahip olmayan kadınlar şeytani bir varlık olarak görülür, bütün suçların müsebbibi olarak algılanırdı. Bir kadın olan annelerine bile saygıları kalmamış Yahudiler hala erkek oldukları için şükretme gereği duyuyor bunu dini bir vecibe olarak telakki ediyorlar.


Cahiliye dönemi dediğimiz ismiyle müsemma olan; İslamiyet’in gelmesine yakın o dönem de kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Kızı olan baba bundan utanıyor, topluma çıkamıyor ve başını yere eğerek geziyordu. Bu içler acısı durumu yüce Allah bir ayetinde şöyle anlatıyor:


“Birine kız doğduğuna dair haber gelse öfkelenir, çehresi bozulurdu. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” (Nahl 58-59)


 Yine bu dönemde Kadınlar köle gibi alınıp satılıyordu. Güçlü olanın haklı olduğu bir dönemin karanlığında yapılan bu haksızlıklara kimse dur diyemiyor ve hakkını arama cesaretini bile kendinde bulamıyordu. Ancak ne zamanki İslam bir güneş gibi doğdu, Allah’ın merhameti Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in risaletiyle tecelli etti, her şey değişti. Toprak altına gömülecek kadar kıymetsiz olan kız çocukları İslam’la cennete girmek için fırsat olarak müminlerin önüne kondu. Peygamber(s.a.v.)’imiz buyuruyor ki:


“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121)


 Bugünün kız çocukları yarının anaları ve gelecek nesillerin mimarlarıdır. İslam, kadına kız çocuğu olarak farklı bir değer atfettiği gibi eş olarak ta, hakları hususunda erkeklere sıkı sıkıya tembihlerde bulunmuştur. İslam ona ana gözüyle bakarken çok daha farklı misyon yüklemiş ve en yüksek dereceler bahşetmiştir. Çünkü kadın ana olarak sığınılan liman, barınılan yerdir. Ana, mekteptir. Ana öğretmendir. Bu nedenle o yuva yapandır. O, Allah’a kul yetiştiren, vatana hayırlı insan olarak büyütendir evladını. Bir evladın ayağına dikken batsa “ana” der. Ağlarken “ana” diye ağlar, “baba” diye yardım ister. “ana gibi yar olmaz” boşuna denmemişler. Onu vatana ad koymuşlar da “anavatan” demişler. O ağladı mı gönülden ağlar, onun duası da makbuldür bedduası da… Bütün bunlar gösteriyor ki anaya yüz ekşitmek olmaz, onu üzmek Allah’ı üzmektir, ona itaat etmek Allah’ın emridir yüce Allah bu nedenle evlatları uyarıyor: 

“Ana-babanıza öf bile demeyin.”(İsra, 17/28) 


Peygamberimiz(s.a.v)’de

“Cennet (Saliha)anaların ayakları altındadır,” (Suyûtî, el-Camiü’s-sağir, 3642) buyurarak adeta cennetin yolunu gösteriyor.


Öyle ya! Evladı için her fedakarlığı yapmaktan çekinmeyen; yemeyip yediren, içmeyip içiren, evladı için canını dahi hiçe sayan, gece uykusundan fedakarlık eden, karşılıksız seven ve veren annedir. Böyle vefakâr ve fedakâr anne ve babayı “öf” kelimesiyle dahi kırmaya Allahın rızalığı yoktur. Cennete girmek, cihat etmiş kadar sevap kazanmak isteyen evlat, anne ve babalarına hizmette kusur etmemeli ve onları kırmamalılar. Anne öyle mübarek bir varlıktır ki cennete dahi onun rıza kapısından girilmektedir. 


İslamla gerçek değerine kavuşan, hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelen kadın huzur ve saadetin inşasında, nice başarıların yakalanmasında hep önde olmuştur. Kadının Allah katındaki değerinden ve onun haklarından bahseden birçok ayet ve hadis var. Tarihte iz bırakan, adeta topluma ilham kaynağı olan nice kadınlar geldi geçti. İslam’ı referans kabul eden, üstünlüklerini takva ve Allah’a itaatleri ve teslimiyetleriyle gösteren, iman ve cesaretiyle Hz Asiye, iffet ve sabrıyla Hz Meryem, sadakatiyle Hz Hacer, Peygamber’e ilk iman eden, malıyla ve servetiyle teslimiyet ve bağlılığıyla hak uğruna her şeyini feda eden Peygamberimizin eşi Hz Hatice; ilk kadın şehit olma şerefine kavuşan Hz Sümeyye sadece birkaç örnektir bunlara. İşte İslam kadına verdiği değerle onu engellemek yerine, içtimai ve sosyal hayata dair hep önünü açmış, ufkunu genişletmiştir. Çünkü İslam kadını sadece cinsel bir obje olarak görmemiştir. Kadındaki merhamet, şefkat terbiye etme kabiliyet ve donanımı onu ailede olmazsa olmaz bir değer haline getirmiştir. Evi dişi kuş yapar, demişler erkek kazanan idare edendir, kadın koruyup kollayandır; hem namusunu hem malını korur. İzzetini yitirmiş kadının mensup olduğu aile dağılmaya huzursuz olmaya gebedir. Böyle bir annenin yetiştirdiği evlattan kimseye hayır gelmez. Şunu da unutmamak gerek: Hangi asırda olursanız olun nerede köhne bir zihniyet varsa, nerede bir haksızlık ve hukuksuzluk söz konusuysa orada câhiliyeden kalıntılar mutlaka vardır.


Yüce Allah, kadın olsun erkek olsun herkesi istisnasız muhatap almıştır. Buyuruyor ki bir ayeti kerimesinde:


“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru hanımlar, sabreden erkekler ve sabreden hanımlar, mütevâzı erkekler ve mütevâzı hanımlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren hanımlar…”(Ahzap,35)


Başka bir ayeti kerimede:

“Erkek ve kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, ona mutlaka güzel bir hayat yaşatırız ve mükafatlarını yaptıklarının en güzeliyle veririz…”(Nahl,97) buyuruluyor.


 Üstünlüğün cinsiyette güç ve kuvvette değil takvada olduğunu yüce Allah şöyle ifade etmiştir “(İçinizde en keremliniz) Allah yanında en üstününüz, takvâ sahibidir.” (Hucurât, 13)


İslamda Kadının görev ve sorumlulukları olduğu gibi erkeğinde görev ve sorumlulukları vardır. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: 

“Biliniz ki, sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır” (Tirmizi, Rada,11)


 Bir Sahâbî:

 “Yâ Rasûlâllah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?” diye sorduğunda, Efendimiz (s.a.v.)şöyle buyurmuştur:

“Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, (yaptıkları hatâlar karşısında onların haysiyetini rencide etmemek için) yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin (sîmâ ve edep bakımından) çirkin olduğunu söylememek…” (Ebû Dâvûd)


 İbni Ömer(r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.)şöyle buyurmuştur:

 “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum`a 11, Müslim, İmâre 20.)


Daha nazik, hassas ve duygusal yaratılan kadının göreviyle fiziksel olarak güçlü koruma kollama kabiliyeti daha yüksek olan erkeğin görevleri elbette ki aynı olamaz. Bu şekildeki bir eşitlik Allah’ın adaletine zıttır. Allah adili mutlaktır, kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez. Bu bağlamda “kadın erkeğe eşittir” demek her iki cinse de zulümdür. Elma armuttan üstündür demek nasıl uygun değilse kadının ve erkeğin yaratılışlarının farklı olması da birini ötekinden üstün kılmaz. Ancak hayat maratonunda bedenen güçsüz ve zayıf bir insanla güçlü ve kuvvetli bir insanın yarış yaptırılması da adil olmaz. Zengin sayılan bir insana zekât vermeyi emreden Allah, fakir insandan bunu istememiştir. Bu şekilde bir muhatap alınma sadece sorumluluk açısından bir anlam ifade eder. Yoksa fakir Allah katında daha değersiz ve kıymetsizdir anlamında değildir. Belki fakirin sabrı ve şükrü zenginin şımarıklığından, sahip olduğu malın kıymetini ve şükrünü bilememesinden hiç şüphesiz çok daha kıymetlidir. Erkeğin aile içerisindeki sorumluluğunun fazla olması onun kadından üstün olduğu anlamına gelmez. Kadının eşine itaati emreden ayet erkeğe karşı bir vefa, onun görevini yerine getirebilme hususunda bir teselli ve yardım kadın içinde mükâfat kazanmaya vesile bir davranış olarak algılamalı. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Allah Teâlâ’nın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması ve bunların ötekilere mallarından harcama yapması sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için iyi kadınlar itâatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık onlar da kocalarının haklarına saygı gösterirler ve namuslarını korurlar.” (Nisâ sûresi, 34)


 Kadın ve erkek elmanın iki yarısıdır. Birbirlerini tamamlarlar biri öteki olmadan eksiktir. Peygamber efendimiz kadın ve erkeği “bir bütünün bir birlerini tamamlayan iki yarısı” diye anlatmıştır. Bu nedenle eşlerimiz dünya hayatının yükünü beraber taşıdığımız, gamda kederde iyi günde, kötü günde, varlıkta ve yoklukta yanımızda olan hayat arkadaşlarımızdır. Sevgi ve güvenle birbirlerine bağlanan, birbirlerini koruyup kollayan eşler toplumun inşasında en önemli röl oynarlar. 

Her şeyi erkek ve dişiden yaratan(Hucurat,13 bknz) yüce Allah, insanı da erkek ve dişiden yaratmıştır. Ta ki düşünüp ibret alsınlar, bununla huzur ve saadeti yakalasınlar. Yüce bu hususta buyuruyor ki: “kendileri ile dostluk ve yakınlık kurmanız için kendi cinsinizden eşler(hanımlar) yarattı aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi onun varlığının delillerindedir.” (Rum,21) 


Ailede fertler görevlerini yerine getirirken karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi çerçevesinde hareket etmeleri gerekiyor. Eşler birbirlerinin hatalarını ifşa ederek, kusurlarını ön plana çıkarıp onu eşini ezme aracı olarak kullanırsa o ailede huzur olmaz. Burada özellikle erkeğe büyük görevler düşmektedir, çünkü ailenin disiplininden ve idaresinden birinci derecede sorumludur erkek. Bu bağlamda erkek hanımının her kusuru nedeniyle onu cezalandırmak ve ipleri hemen koparmak yerine ona şans tanımalı. Ona kin gütmemeli. Olumsuz tarafları var diye iyi taraflarını göz ardı etmemeli. Bunun yıkımı ağır, vebali daha büyük olur Hani derler ya, sevmemek için bahaneler bulmak yerine sevmek için sebepler aramalı. Her insan hata yapar, hata kadın olsun erkek olsun herkes içindir. İnsanın başarısı, idare anlayışındaki yapıcı ve iyi niyet çerçevesindeki davranışları neticesinde belli olur. Bu hususta peygamberimiz bizim için en büyük örnektir, onun takip eden sahabeler bizler için iyi bir modeldir. 


Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:


“Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ` 61)

Rivayet edildiğine göre: 

Hz Ömer’in hilafeti zamanında bir adam hanımının huysuzluğu nedeniyle Hz Ömer’e şikâyete gider. Kapıya yaklaşır içerden ses geldiğini duyunca kulak kabartır. Hanımı koskocaman müminlerin Emiri Hz Ömer’e söz saymakta, ona bağırıp çağırmaktadır. Heybetine gücü ve kuvvetine rağmen Hz. Ömer hiç karşılık vermemektedir. Bunu duyan adam Hz. Ömer bile kendi hanımına söz geçirememişken bana nasıl çare olabilir der geri döner. Tam bu sırada Hz Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından:

“- Hayrola, derdin neydi?” diye seslenir. Adam da der ki:


“- Ey mü’minlerin emiri! Karımın kötü huylarını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime: Mü’minlerin emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl devâ bulacak?” dedim.


O zaman Hz. Ömer adama şunları söyledi:

“Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşcım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum.” Bu sözleri duyan adam:


“Ey mü’minlerin emiri! Benim karım da aynen öyle”, dedi.


Bunun üzerine Hz. Ömer, adamı:

“Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayana kadar geçiyor!” diye teselli etti (Zehebî, el-Kebâir, s. 179).


Kadın yaratılış olarak çok nazenin ve hassastır, bir kavanoz gibidir, hemen kırılabilir. Duygusaldır hemen darılabilir. Kırılınca da kolay kolay tamir edilmez. Bu nedenle erkek kendisine emanet olan eşine karşı görevlerini yerine getirme hususunda çok dikkatli olması gerektiği gibi sözüyle ve davranışıyla da onu incitmemek için azami ölçüde hassas davranmalı. Emanete riayet etmek imanın gereğidir her şeyden önce.


Yüce Allah En hayırlı insan olmak için kadınlara karşı iyi davranmak gerektiğini emir buyurmakta. 

“…Kadınlarla iyi geçinin (onlara güzel davranın)!..” (en-Nisâ, 19)


Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’minlerin îman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Sizin hayırlı olanınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” (Tirmizî, Radâ’, 11)


Başka bir hadisi şerifinde de şöyle buyuruyor:

“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhârî, İbni Mâce, Nikâh 3)


Son söz olarak 

İslam’ın kadına verdiği bu kadar kıymetin yanında acaba günümüz toplumları sözüm ona, bu kadar eşitliğin ve hürriyetin konuşulduğu asrımızda niye huzurlu değil? Niye hala aradığını bulamıyor. Kısaca ifade etmemiz gerekirse; huzursuzluğun asıl sebebi fıtratların sınırlarının aşınmasından kaynaklanmaktır. Erkeği kadına kadını erkeğe benzetme çabaları insanların fıtratlarına doğrudan müdahale anlamı taşıdığından ne kadının sınırsız özgürlüğü ona huzur veriyor ne de erkeğin kadına tanıdığı toleranstan fayda ve semere elde ediliyor. Ailede kim kime tabi, kim kime emanet belli değil böyle bir anlayışta. Huzuru ailede yakalayamayan eşler evde bulamadıkları sevgi ve saygıyı, ilgi ve alakayı sokaklarda arama yoluna koyuluyor. Eşine beğenilmek için yerinden dahi kımıldamayan kadın özgürlük ve eşitlik süslemeleri ile başkalarına iyi görünmek için birçok yolu denemekte mahsur bile görmüyor. Baba evladıyla ilişkilerinde mesafeyi koruyamıyor. Evlat hür olduğunu, istediğini yapabilecek yaşta olduğunu ifade ederek başkaldırıyor, evini terk eden çocuklar nice kötü niyetli insanların ve arkadaşların tuzağına düşüyor. Yani aile disiplini eşitlik ve hürriyet anlayışına kurban edildiğinden yuvalar parçalanıyor.


Bir topumu yıkmak o toplumun inşasında çok önemli rolü olan kadını asliyetinden uzaklaştırmakla mümkündür. Bunu bilen batının emperyalist zihniyeti, bizi biz eden manevi değerlerimizle oynadı. Yani kadını izzet ve haysiyetinden uzaklaştıracak, iffet ve hayâsını zedeleyecek hamlelere girişti. Bunu yaparken kulağa hoş gelen “eşitlik” ve “hürriyet” kavramayı da ihmal etmedi. 


Cahiliye toplumundaki kadın erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını gideren bir köleydi; ev işlerini yapan erkeye hizmette kusur etmeyen bir köle… Bunun ötesinde insan olarak hiçbir hakları yoktu. Bugün belki adına köle denmiyor “kadın” deniyor, belki daha nazik bir ifadeyle; hanım efendi diye hitap ediliyor, önden buyur, deniliyor. Ancak bakıyorsunuz ki çarşıda pazarda mağazada alışveriş merkezlerinde hep kadın ön planda. Ürünlerin reklamları kadınlarla yapılıyor, onların cinsellikleri kullanılıyor. Erkek yapsa olmaz mı? Olmaz, çünkü kadının çekiciliği var onu izleyen daha fazla o ürüne rağbet edecek anlayışı var. Bir kısım kadınlar oje sürmeyi cilalanıp, allanıp pullanmayı her şeyden daha öncelikli ihtiyaç görürken örtünenleri, tesettürle gezenleri gerici ve yobaz diye nitelendiriyor. Maalesef Öyle sınırsız bir özgürlük anlayışı hâkim ki günümüzde bu özgürlük saygı ve sevgiyi iffet ve hayâyı yerle yeksan etmiş durumda. Zina serbestliğini savunanlardan tutun, burada ifade edemeyeceğim nice melanetleri işlemek için yürüyüş düzenleyenlere kadar… Baba ve annesiyle sevgilisini tanıştırıyor kız ve erkek evlat. Erkek arkadaşının evinde sabahladığında “bir daha gideceğin zaman haber ver merak ediyoruz kızım” diye tembihte bulunan babalara ne demeli… Çok eşliliğe kaşı çıkanlar haftada bir kadın evine getirirken utanmıyor. Ayrıca hiçbir gün olmasın ki kadın cinayeti haberleri duymamış olalım, tecavüz edilen küçük küçük kız çocuklarını duyduğumuzda, annesini öldürüp parçalara ayırıp poşetlerle çöpe atan evlatların varlığından haberdar olduğumuzda insanlığımızdan utanıyoruz. Bir zamanlar bu memlekette özgürlük ve çağdaşlık adı altında üniversite kapılarının önünde tesettürlü insanların zorla başını açmaya çalışanlar vardı. Bu zihniyet, bir kızın kendi isteği ile örtünmesini özgürlüğün kısıtlanması olarak görürken zorla onun tesettürünü açmayı görev olarak addediyor. Ayrıca homoseksüellerin cinsel özgürlük diye yaptıkları yürüyüşü şak şaklayarak izleyenlerde yok değil. Oğlan çocuğu doğurmadı diye eşini boşayan erkeklerin varlığına da şahit olmuyor muyuz? 


 Aile yapısı adeta yıkıldı yıkılacak. Evde ekran başında ana ve kızın beraberce izlediği aşk filmleri, kadının haysiyetini rencide edici programlar adeta toplumumuzun vicdanını zedelemekte, ahlaki erozyonun ulaştığı durumu gözler önüne sermektedir. Erkek kadına biraz sesini yükseltse kadın soluğu mahkemede alıyor. Evlatlar ana babaya arkadaş gibi lau balli hareketlerle hitap ediyor. Baba ve annelerinin sözünü dikkate almıyor, onları kıt akıllı olarak görüyor. Şimdi söyleyin bakalım hala cahiliyeden kırıntılar devam mı ediyor acaba? Düşünün bakalım İslam’a ve onun emirlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu!


Selam ve dua ile…

 

Kalbin Ameli İhlâs

e-Posta Yazdır PDF

Sözlükte, bir şeyi halis kılmak, halis olmak, özünü almak ve seçmek manalarına gelen ihlâs, dini ıstılahta iman, ibadet, itaat, ahlak, amel ve dua… Gibi her türlü dini görevleri, halkın övme ve beğenmesini, yerme ve kınamasını düşünmeksizin sırf Allah için iyi ve halis bir niyetle yapmak, şirk, nifak, riya (gösteriş) ve sum’a (duyurma) vb. Şaibelerden uzak durmak, söz fiil, fiil ve davranışlarında samimi ve dosdoğru olmayı ifade eder. (D. kavramlar sözlüğü- Diyanet)


İhlâs, Allah ile kulu arasında bir sırdır; melek bilip yazamaz, şeytan bilip ifsat edemez. İhlâs kalbin ameli olduğundan zahiri amellerde ki arı ve duruluğu saf ve temizliği de temsil eder. Azda olsa, ihlâsa bulaşan farklı kötü düşünce ve niyetler onun saflığını ve temizliğini hemen bozuverir. 


Zünnun-i Mısri şöyle demiştir: “Şu üç şey ihlâs alametlerindendir: insanların övmelerinin ve yermelerinin kulun gözünde eşit olması, yapılan amellerde bu amellere kıymet vermeyi terk etmek (yaptığın ameli gözünde büyütmemek) ve bu amellerin ahrette seni kurtaracağını unutmak”


Başkalarının övgüsünden memnuniyet, yergisinden üzüntü ihlâslı olunmadığının göstergesidir. Zira muhlis bir insan, sırf Allahın rızasını düşündüğünden O’nun emirlerini yapmadığında üzülür, yaptığında sevinir fakat amellerine de güvenmez; Allah’tan gayrisini dikkate almaz. İhlâs öyle bir erdemlilik ve öyle bir derecedir ki, onu her türlü tehlikeden muhafaza etmek çok gayret ve mücadele gerektirir. Aksi taktirde ihlası muhafaza etmek mümkün olmaz. 


Amellerde nefse pay çıkarmakta ihlâssızlığın göstergesidir. Çünkü ihlâsta nefse yer yoktur. Bu nedenle nefse en ağır gelen şey ihlâstır. Benlik ve enaniyet devreye girdimi orada riya hükmünü geçerli kılar. İhlâs riyayla zıt olan şeylerdir; riyanın olduğu yerde ihlâs, ihlâsın bulunduğu yerde ise riya ve gösteriş bulunmaz. 


Ebu Osman el- mağribi şöyle demiştir: “İhlâs işlenen amelde nefsin en ufak pay sahibi olmamasıdır. Ancak bu avamın ihlâsıdır. Havasın ihlâsı ise, Allahın kendileri üzerinde takdir ettiği amellerdir. Bu sayede onlarda ibadetler zuhur eder ve onlar bu amelleri kendilerinden bilmezler. Amellerine değer vermezler. İşte havasın hali budur.” 


İhlâslı insanın içi dışına, kalbi kalıbına, özü sözüne uyar. Böyle olunca da o insan için yapılan amellerin açık ve gizli yapılması arasında fark yoktur. İhlâslı insan öyle bir zirveyi tutmuştur ki, ne cehennemden korktuğu için amel eder ne cennete girmek ümidiyle ibadetlerine devam eder. Onun tek gayesi ve niyeti vardır oda Rıza-i ilahiye ulaşmak. Bu niyet, muhlis olan insanı hem bu dünyada itidalli ve uyanık olmaya yöneltir hem de ahrette mükâfat kazanmasına vesile olur. Diyor ki cennet için kulluk yapanın düşüncesinde yine nefsi ve rahatı söz konusudur buda o insanı midesinin ve arzularının kölesi durumuna getirir. Cehennemden korktuğu için ibadet eden kötü köle gibidir. Halis niyetli muhlisler ise zoraki ve beklenti içerisinde olarak değil, severek ve zevkle ibadetlerini yaparlar. 

Niyet Neyse Akıbet de O dur

 İnsanlar niyetlerine göre yaşar ve niyetlerine göre haşredilirler. Niyeti dünya olanın akıbeti berbat olu. Niyeti Allah rızası olanın ise hem dünyası hem de ahreti huzur ve saadetle dolar.


Bir hadis-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehit hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:


- Senin uğrunda çarpıştım, şehit edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:

- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.


Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.

- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek.


Allah Teâlâ ona:

- Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.


Hadis-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarf ettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir. (Müslim, İmâre 152).


Hadis-i Şerifde “Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır” buyruluyor. Hicret, bir şeyi terk etmek demektir. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terk edip yapmamak da genel manada hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:

“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur ( Buhari,iman, 4; Müslim, iman,64)


Peygamberimiz(s.a.v.) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyorlar:

“İnsanlar helak olur, âlimler kurtulur. Âlimler helak olur, amel sahibi âlimler kurtulur. Amel sahibi âlimler helak olur, ancak ihlâs sahibi olanlar kurtulur, ancak bu ihlâs sahipleri de büyük bir tehlikeyle karşı k karşıyadır.” (Acluni, keşfü’l- Hafa , II)


Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki;

“Kim Rabbin(in rızasına ve onun nimetlerine) kavuşmayı arzu ediyorsa, ihlaslı ameller yapsın ve Rabbine ibadette hiç bir kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmasın”( Kehf, 324)


Nimetlere kavuşmak, hak rızasına ulaşmak için her ibadet ve davranışı hakkın rızası için yapmak gerekir. Ne inançta nede amelde Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamalı. Dini sadece Allah’a has kılmalı, Allah’ın vahdaniyetini anlatan kur’an’ın 112. surenin ismi de “ihlas”tır.


Halis bir imanın neticesi halis bir ameldir. Şirke bulaşmış bir iman nasıl kabul edilmiyorsa nifak, gösteriş ve riya için yapılan amellerde makbul değildir. 


Her işe niyetle başlanır o işin semeresi de samimiyet ve ihlas neticesinde elde edilir. İyi ve hayırlı bir işe bir insan niyet etse onu herhangi bir sebeple yerine getiremese yinede mükâfat alır. Kötü bir işe niyet etse onu terk etse yapmasa da günah kazanmaz. 


Peygamberimiz (s.a.v.) “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” ve yine “Bütün işler ve ameller niyetlere göredir” buyuruyor. 


Bu nedenle niyet her davranışın ibadete dönüşmesine vesiledir. Farz olan ibadette bile niyet bozuk olunca fayda elde etmek mümkün değilken Allah rızası gözetilerek yapılan mubah bir iş bile mükâfata vesile olunur. 


 Yapılan amellerin dış görünüşü ne kadar mükemmel olursa olsun o amellerin faydası ihlâs terazisinde ölçülür. İhlâsın ölçü birimi neyi gösterirse insanın elde ettiği de o olur. Dışı güzel içi bozuk olanın mükâfatı şekilden ve gösterişten öteye geçmez. Mümin içinin güzelliğiyle dışını düzene soktuğunda anlamlı ve kıymetli olur. Bir cevher güzel bohçalara sarılır çünkü içte güzellik olunca muhafaza etmek onu korumak önem arz eder, bu da o cevherin değerini ifade eder. Yoksa paslı bir demirin altın yaldızlı sandıklarda süslenmesi demire değer vermez. Belki bu aldatmaya ve aldanmaya vesile olur. Allahtan insanı kalbiyle muhatap alıyor oradaki değere göre kıymet biçiyor. O kalpteki en önemli cevher iyi niyet ve ihlâstan başkası değildir. 


Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

 “Allah sizin suretinize ve mallarınıza değil, kalplerinize bakar”

İhlâs Bedende ki Ruh Gibidir

 İhlâs özdür, özeldir, özdendir, cevherdir, hazinedir. İhlâs ibadetlerin ruhudur. Bedenin hayatiyeti nasıl ki ruhun varlığıyla mümkünse ibadetin faydası da ihlâsla mümkündür. İhlâs kurumuş topraklara can suyu, çölleşmiş gönüllere gülistan bahçesi sunar. İhlâsın olmadığı yerde ibadetin ölümü, hem de insandan davacı olacak kokmuş, kulun yüzüne çarpılmış boş ceset vardır. İhlâs insanı yakin ve ihsana ulaştırır. İhlâsla yol kat etmek çok kolayken riya ve gösteriş kirine bulaşmış amellerle derece elde etmek, Rıza-i ilahiye ulaşmak mümkün değildir. İhlâslı insanda hikmet pınarları kaynar; kalbi dilinin değil, dili kalbinin hükmüne boyun büker. Muhlisler gönülden yaptığından her ameli, gönül ehli ve gönül adamı olurlar; kalbi olgun ve mutmain olduğundan zahiri güzellikler yumağı haline gelir, konuştuklarında dinlenir sözü tesirli, bakışı anlamlı olur, yaptığı her işte insanlara örnek olurlar. 


İhlâsın önündeki en büyük engellerin başında dünya sevgisi, Şeytan ve Nefis gelir. Dünyaya meyleden onu gönülden seven insanın Allah’a yüzünü dönmesi, O’na samimi bir şekilde ibadet etmesi mümkün olmaz. İhlâs madem kalp işi o zaman o kalpte hem dünya hem de ukba bir arada olmaz. Dünyaya meyledenlerin ibadetleri yorgunluk ve zahmetten başka bir anlam ifade etmez. Böylelerinin tercihi hep dünyadan yana olduğundan ameller, ya o dünyalığa ulaşmak için bir basamak olarak kullanılır ya da ibadetler yüzeysel olarak yerine getirilir. Bu nedenle ihlâsı kalbe yerleştirmenin ilk şartı; o kalpte bulunan mal mülk, makam mevki sevgisini çıkarıp atmak olmalı. Şeytanın bu yolunu kapattığımız anda işimiz kolaylaşır, yolumuz açılır, gönlümüz rahatlar.


Şeytan aleyhillaneh kibirlendi niyetini bozdu, benliğini ön plana çıkardı, Allah’ın dergâhından kovulduğunda ise müsaade istedi insanları Allahtan uzaklaştırmak için.


Allah samimi ve ihlâslı kullarına güvenerek buyurdu ki:

 “Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyet (ve nüfusun) yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar hariç.” (Hicr, 41-42)


Başka bir ayeti kerimesinde ise şöyle buyuruyor:

“Elbette benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir tesirin olmayacaktır. (zira onları) koruyucu olarak Rabbin yeter” (İsra,65)


Ulûhiyette Allah’ı birleyen müminin ubudiyette bu sözünü yerine getirmesi gerekir. Allah bizi uyarıyor:

“Dikkat edin! Halis din Allah’ındır”(Zümer, 3)


Samimiyetin olmadığı, ihlâsın bulunmadığı yerde dinden söz etmek mümkün olmaz. Bu samimiyeti üçe ayırarak , “Allaha, Resulüne Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara” diye ifade etmiştir peygamberimiz.


İslam dini hem inançta hem amelde tevhit dinidir. Rab’inin Allah olduğuna inanan bir insan nasıl olurda onun rızasının dışında hal ve hareketlere girer. Peygamberimizin ihlâs tarifinde de bu vardır. Buyuruyorlar ki: 


“İhlâs, Rabbimiz Allah’tır deyip hayatı Allah’ın rızasına dönük olarak emrolunduğumuz üzere dosdoğru yaşamaktır.”

 Her gün beş vakit namazda günde kırk kere böyle bir istikamet üzere olmayı talep ediyoruz Rabbimizden. Bizi sırat-i müstakimden ayırma, diye. Bundan önce ihlâslı olmanın sözünü vermek gerek, onu da veriyoruz. Sadece ibadeti ona has kılmak, yardım istenecekse de ondan istemek için rabbimize “ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz diye ahdediyor, fatiha suresinde söz veriyoruz. Allah sözünü tutan ahde vefa gösteren kullarından eylesin (Âmin)


Evet, yaratan, yaşatan hesap soracak olan, her şeyin sahibi, mutlak hâkimiyeti elinde bulunduran Allah, hazinesi sonsuz olduğu kadar merhameti ve cömertliği de sınırsızdır. Ebedi âlem karşılığında üç günlük dünyaya bel bağlayan, insanların iltifatının peşinde sürüklenenler ne kadar bedbaht ve talihsiz insanlardır değil mi? Böyle insanların durumu zengin, cömert ve adaletli, merhametli olan bir padişahı unutup Onun hizmetçisinin gözüne girmeye çalışan, Onun iltifatına mazhar olmak için köçeklik, dalkavukluk yapan insanın durumuna benzer. 


Kula kul olup gerçek mabudu unutanlar Allah’ın ikramından ve iltifatından mahrum olacaklar. Cennet nimetlerine büyük bir özlemle ve hasretle bakadururken, bir an kendilerini bekleyen en acıklı azapla yüz yüze kalacaklar. Öyle ya niyet neyse akıbet de o olur. Tutuğun yol nereye gidiyorsa varacağın yerde oradan başkası değil. Hicretin Allaha ise mükâfatında ona aittir. Dünya ise de eline geçende sadece o olur. İnsan neyi severse bu dünyada ne ile beraber ise, neye muhabbet besliyorsa ahrette de onunla olur. Allah tan gayrisinden medet umanlara yarın Allah. “Gidin kimin için dünyanızı geçirdiyseniz mükâfatınızı da ondan isteyin” diyecek. O zaman nereye gidecek kimden ne koparabileceğiz.

İhlâs Ve Riya

Ebu Bekir ed- Dekkak şöyle demiştir:

“İhlâs sahibi herkesin kusuru, ihlâsını görüyor olması, ihlâslı olduğunu düşünüyor olmasıdır. Allah bir kulun ihlâsını halis kılmak istediği zaman, onun kendi ihlâsını görmesini engeller. O zaman kul muhlis (ihlâs sahibi) değil, muhlas (ihlâs sahibi kılınan kimse) olur.”

Yusuf b. El- Hüseyin (Rahmetüllahi aleyh) de bunu başarmanın zorluğunu kendi hayatından verdiği örnekle şöyle anlatır: 


“İhlâs, dünyada bulunması en zor şeydir. Ben bütün gücümle kalbimden riyayı söküp atmaya çalışıyorum, ama bakıyorum ki o yine kılık değiştirip kalbime girmiş.”


Onun için Peygamberimiz(s.a.v.), varlığıyla ihlâsı alıp götüren riyayı, gizli şirk olarak görmüş, en korkulan şey olarak nitelendirmiştir:


“Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkuncu, Allaha şirk koşmaktır. Dikkat edin, ben, güneşe taparlar, aya taparlar, puta taparlar demiyorum, Ancak Allahtan başkası için yapılan ameller ve gizli şehveti (kastediyorum)” (ibni Mace c.1,s. 286)

Fudayl b. İyaz şöyle emiştir:

“İnsanların rızası için bir şeyleri terk etmek riya onların rızası için ibadet etmek ise şirktir. İhlâs ise Allah’ın seni bu iki şeyden muhafaza etmesidir.”


Riya bir insanda çeşitli şekillerde meydana çıkar. Her riyanın tedavi yöntemi farklılık arz etmesine rağmen bütün bu hastalıkların esas memba-ı kalptir zira kalpte ihlâs olmadı mı azalardaki riya son bulmaz. Riya bazen bedende, bazen kılık kıyafette bazen sözde bazen amellerde meydana çıkar.


Riya hastalığı ihlâsı saran kanser hücreleri gibidir. Bir defa yakalandınız mı, kolay kolay sıhhat ve afiyeti yakalayamaz, saf ve duruluğa ulaşamazsınız. Bir yanınız “Allah için” dem vururken öteki yanınız başkalarının alkışlarını gözetler. Bir gözünüzü hakka dikerken öteki gözünüzle halkın “demelerine” ve iltifatlarına hasretle bakarsınız. Kalbinizde sadece “Allah var” diye düşündüğünüz zamanda bile yaptığınız bir hayır nedeniyle insanlar övdüklerinde sizi, kalbinizin memnuniyetine şahit olursunuz. Bu memnuniyet Allah’ın değil aslında nefsinizin memnuniyetidir. Sizi takdirle işaret eden parmakların inmesini istemediğiniz zamanlar olur. Belki ihtiyaçları nedeniyle, elinizi uzattıklarınız, size hiç iltifat etmediklerinde, başa kakar, bu hareketinizle yaptığınız iyiliklerin mükâfatını burada ve Allahtan başkalarından beklersiniz.


Örnek olarak diyelim ki bir cami yaptırmış, han hamam inşa ettirmişsiniz. Bir sohbet esnasında, yeri geldi zannına kapılıp “Ben yaptırdım” dememek için nefsinizi zorlarsınızda, başaramazsınız o sözleri söylememeyi yani ihlâsınızı kirletmemeyi. Serbest bıraktığınızda kendinizi dilinizi zorlayan, “ben ettim, ben yaptım” kelimelerini ağzınızdan bir an döktürüverirsiniz, suni bir rahatlık hissedersiniz, ancak aldanırsınız. Yaptığınız o hayırlara isminizi yazdırmanın mazeretlerini bulursunuz kendinizce. Ya da Birçok talebe okutmuşsunuzdur hayrıma deyip. Bir gün okuttuğunuz o talebelerden birisizi görse, siz hemen beklentiye mi giresiniz, gelip elinizi öpmesi gerekir diye. Ya da çok fakir duruma düşmüş bir insanın bu sıkıntısını giderseniz, elinden tutup iş, eş sahibi etseniz, zamanla bu insan sayenizde çok zengin olsa bu sefer siz aynı duruma düştüğünüzde vefa göstermesi gerekir kılıfıyla, onu borçlu, kendinizi alacaklı mı olarak görürdünüz? Eğer “evet” dediyseniz riya var demektir. Riya hastalığına müptela olmuşsunuz demektir. O zaman Allahtan mükâfat beklemeyin.


Yüce Allah gerçek bir müminin ihlâs ve samimiyetini şöyle ifade buyuruyor:

“Zaten siz(müminler) ancak Allah’ın rızasını dileyerek verirsiniz.”(Bakara, 272)


Evet, Hayır hasenat yapıldığında yapılan o iyilikleri hemencecik orada unutmaktır asıl olan, işlediğiniz günahı da unutmamaktır ihlâs.


Namazı yalnız kıldığımızda, alelacele kılıyor, aynı namazı insanlar içerisinde eda ederken rükûsunu uzatıyor, secde de daha fazla duruyorsak; duamızı, tespihimizi çekmeyi kınanmaya sebep olarak görüyor isek bu namazı kimin için kıldığımızı kontrol etmeliyiz. Bir günah işlemeye niyetlendiğimizde, hazır o anda kimse yok diye bunu fırsat bilerek, Allahın görmesi ve meleklerle o günahı yazacağını unutup, o günahı işlemekten ızdırap duymuyor isek, kimden korktuğunuzu, kime ortak koştuğumuzu ve kime değer verdiğimizi düşünmeli, bir an önce tövbe etmeliyiz. 

Yüce Allah bu hususta, maun süresinde namazla irtibatlandırarak samimiyetten uzak, münafıkane davranışlar sergileyenlerle ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline; onlar ki kıldıkları namazdan gafillerdir. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri dahi vermezler” (Maun,1-7)


İhlâslı insanlar ibadetlerinden haz ve lezzet alırlar, imanları kalplerine tam anlamıyla yerleşmemiş, taklidi olarak inanan insanlar ise ibadetleri sırtlarında bir yük olarak görür, alelacele ödenmesi, kusturulması gereken bir borç edasıyla yerine getirirler.


Yüce Allah buyuruyor ki bir ayetinde:

“Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı (başka değil) birazcık hatıra getirirler.” (Nisa, 142)


Özet olarak: İnsan Mevlana’nın ifadesiyle “ya olduğu gibi görünmeli yâda göründüğü gibi olmalı” insanları aldatmamalı Allaha karşı samimi davranmalı. Şunu unutmamak gerekir ki Allah kalplerde olanı en iyi bilendir. Kimin ne niyet taşıdığına aşinadır. İlk önce kalplerin riyasını tedaviden başlamalı, her işimizi ve niyetimizi hakkın rızasına ayarlamalıyız. Riyanın çeşitli şekil ve suretlerde karşımıza çıkacağını bilmeliyiz. Her amelde riyaya girme tehlikesi söz konusu olduğu gibi bazen ihlâs ve sadakat kılıfında da riya tehlikesine düşmek söz konusudur. 


Allah bizi dosdoğru yol üzere olanlara ilhak eylesin.(Amim)


 Selam ve dua ile…

 

Sahabe Şuurunu Yakalamak

e-Posta Yazdır PDF

Sahabi, Hz Peygamber’in devrine yetişmiş, Müslüman olarak Hz. Peygamber(s.a.v.)’i görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş kimselere denir. Çoğu kaynaklar Hz. Peygamber(s.a.v.)’in vefatında yüz binin üzerinde sahabi olduğu bildirilmiştir. 


 İmran İbnu Huseyn (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran (r.a) der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimat olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhur eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin talep edilmeden yemin” ederler.”(Buhari, şahadet, 9;Müslim, Tirmizi )


Sahabi Efendilerimiz ayet ve hadislerle övülmüş istisna insanlardır. İslam’ın en zorlu ve meşakkatli döneminde Peygamber(s.a.v.)’in yolunu santimi santimine takip etmiş, İslam’ın bugünlere kadar ulaşmasında en önemli ve zorlu görevi üstlenmişlerdir. Bu nedenle insanlığın iyiliği için en hayırlı ümmet olarak nitelendirilmiştir ayeti kerimede. 


“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Ali İmran, 110)


İbn-i Cerir’in Katade’den ettiği rivayete göre Hz Ömer bu ayeti okuyup şöyle demiştir. 


“Ey insanlar size okuduğum şu ayetin vasfettiği kimselerden olmak kimi sevindirirse, Allah’ın bu ümmet için koyduğu şartları yerine getirsin. Bu ümmete dâhil olmak için o sahabeler gibi yaşamak onları takip etmek gerek. Allah bu ümmeti hangi vasıflarla övmüşse o vasıflar ve özelliklerde olmaya gayret etmeliyiz.” 


Evet, Onlar birer gülistan bahçesinin farklı desen ve renkteki gülleridir. Bahçıvan Resulüllah olunca,desen ve güzelliklerini Allah lütfetti onlara.Ve zirvelerdeki yerlerini alarak âleme yol gösterecek yıldızlar oldular.İnsanlar, asrımızın günah bataklığından kurtulmak için çırpınırken kendilerine yol ve yordamı gösterecek, zamanlarının cehaletini iman ve teslimiyetleriyle ve mücadeleleriyle asr-ı saadete döndüren Sahabiler’in birikimine muhtaç olduklarını itiraf etmek mecburiyetindedirler. Karanlıkta yolunu bulmaya çalışırken, enaniyet ve kibirden uzaklaşıp, başlarını gökyüzüne kaldırıp yıldızlarla yollarını yeniden bulmanın kaygısını taşımalılar. Ne başka bir yol nede başka bir çare vardır. Aksi taktirde delaletin girdabında bocalamaya devam eder, huzurun zerresini dahi yakalayamayız. Bu hususta da Peygamberimiz(s.a.v.) bizi uyarıyor. Buyuruyorlar ki:


“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz”(Taberani, Beyhaki)


O sahabeler ki, Peygamberle bizler arasında bir köprü vazifesi görmüş; ahlaklarıyla, hal ve tavırlarıyla örnek olmuşlardır. Onları anlayamayanların Peygamber(s.a.v.)’i hakkıyla tanımaları mümkün değildir. Onlara muhabbette cimri davranan, önyargıyla yanaşan, Onları sorgulayan Peygamber’i sorgulamış, Onlara itiraz eden Peygamber’e itiraz etmiş olur. Onlara düşmanlık eden de Peygamber’e düşmanlık etmiş olur. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta da uyarıyor:


Hz. Cabir (r.a) anlatıyor:

“Resûlullah(s.a.v.) buyurdular ki: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Müslim)


 Bu kutlu davanın dalga dalga büyüyen başarısının arkasında onların samimiyetleri, sarsılmaz imanları ve ihlâsları vardır. Kırbaçlandılar, kızgın kumlara yatırılıp nice işkencelere maruz kaldılar, ambargoyla yalnız ve çaresiz bir halde bırakıldılar, yokluk ve yoksulluk çektiler ama bu işkence ve zulümler onların imanlarından hiçbir şey eksiltmedi.Gevşemediler, üzülmediler; üstün olmanın, zafere ulaşmanın talimini Peygamber’in hayatından okumuşlardı çünkü. Daha bir gönülden “Allah” dediler daha bir gayretle Resulüllah’ın etrafında kenetlendiler, Allah’a güvendiler. En sıkıntılı zamanlarında bile Allah ve Resulü’nün emirlerine kulak verdiler. Yüce Allah bu hususta, ayetiyle onları övüyor:

“O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah ve Rasul’ün çağrısına kulak verdiler. Onların içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.

O müminler ki, insanlar kendilerine;

“Halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!» dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle dediler:

“Allah bize yeter. Ne güzel vekildir O!” (Ali İmran, 3/172-173)


Dünyaya bel bağlayan, makam mevkiine, güç ve kuvvetine güvenen gafiller, zafer ve mağlubiyetin sahibinin Allah olduğunu her nedense unutuyorlar. Hâlbuki o dilemese kimseye ne bir zarar nede bir faydanın dokunması mümkün değildir. Allah kuluna yeter. O en güzel vekil ve kulunun yanında olan, kudreti sonsuz olandır. Yeter ki kul tercihini haktan yana kullansın. İşte sahabeler hep bunu yaptılar. İki tercihten birine zorlandıklarında her şeylerini kayıp etmek pahasına tercihlerini Allah ve Resulünden yana kullandılar. Nefislerini ayaklar altına aldılar, Allah için hicret edip Rab’lerinin emirlerini yaşamaya ve yaşatmaya koştular. Malları ve canlarıyla cihat ettiler ve ebedi saadete kavuştular.Yüce Allah buyuruyor ki;


“Fakat Peygamber ve Onunla beraber inananlar; mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.” (Tevbe,88-89)


Başka bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyuruyor:

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler, bunları barındıran ve yardım edenler var ya; işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihat edenler de sizdendir.” (Enfal,74-75)


Onlar kalu belada verdikleri sözü Peygamber’e biat ederek ve onun gereğini yerine getirerek gösterdiler. Kardeşlik hukukuna riayet ettiler; Muhacir ve Ensar olmanın sorumluluğunu yerine getirirken ne veren, verdiği malı, benimdir, edasıyla ve sahiplilik duygusuyla verdi ne de alan bunu istismar etti. Bana pazarın yolunu göster derken muhacir sahabeler verebilenlerden olmanın erdemliliğini yakalamak istiyor ve kimseye yük olmamayı düşünüyorlardı. Herkes birbirini sevme yarışını girerken Allah’ın kendilerinden razı olacağını ümit ediyorlardı. Neticede Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı oldular. Öyleyse Allah’ın razı olduğu kullardan olmak için onları sevmeli ve onları takip etmeliyiz. Bu hususta buyuruyor ki yüce Allah:


“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 8-10)


“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya; işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe,100)

Çocuklarınızı Sahabe Gibi Yetiştirin 

Onlar gibi olunur mu hâlbuki sahabe Peygamber’imizi bizzat görmüş onun sohbetinde bulunmuş insanlardır. Bu bağlamda kimse sahabe olamaz çünkü peygamberi görmek mümkün değildir. Her fani gibi oda ahrete irtihal etmiştir. Öyleyse sahabe olunmaz, sahabe doğulmaz belki ancak sahabe gibi bir hayata özlem ve hasret duyulur. Böyle nesiller yetiştirmek için bütün imkânlar seferber edilebilir. 


Evet, temsil ve teslimiyet çok önemli. Hiç kimse bu bağlamda başıboş değildir; devlet başkanından tutun en alt tabakadaki insana kadar herkesin bir görevi ve sorumluluğu vardır. Devlet başkanı sorumlu olduğu halkına adaletle hükmetmeli, onların hak ve hukuklarına riayet ederek onların huzur ve refahı için gerekli tedbirleri almalı. Bir cami imamı mihrabın hakkını vermeli; temsil ettiği makamın sıradan bir makam olmadığının bilinciyle hareket etmeli. Bir cami cemaati, cemaat şuuruyla yaşamalı. Bir kurumun amiri o kurumun sorumluluğu iyice bilip ona göre davranmalı. Neticede Müslüman temsil ettiği inancının gereğine göre hareket etmeli. Aksi takdirde hatalarımız sadece bizimle sınırlı kalmaz bundan herkes zarar görür. Özellikle bir baba ve anne çocuğunun İslami terbiyesinden ahlaki gelişiminden birinci derecede sorumludur. Baba ve annenin evladına bırakacağı en önemli mirasta budur.


Şu dünyada evlatlarımız için yapmadığımız hiçbir fedakârlık söz konusu değil. Onların hiçbir ihtiyacını görmemezlikten gelmiyor, dünyevi gelecekleri için en iyi okullarda okumalarını sağlıyor ev, iş ve eş sahibi ediyor bir dediğini iki etmiyoruz. Ancak asıl olan ebedi âlemleri için ne yapıyoruz. Bunu sorgulamalıyız. Çocuklar neye ve kime özeniyor. Rol model olarak neyi kabul ediyor? Maalesef bugün genç dimağların önüne “gelecek” diye dünyanın refah ve saatini koydular. Bunun karşılığında ahreti unutturdular. Her sohbetin konusu para-pul olunca, her şey dünyevi menfaate endeksli yaşanınca çocuğun ideali de bundan başkası olmadı. Bu sefer dünyayı kazandı fakat ahreti kayıp etti. Yani “gerçek gelecek” unutulunca hiçbir makam mevki bu dünyada huzur vermedi evlatlarımıza. Evlatlarımız yabancı bir futbolcunun bir film aktivist’in, bir şarkıcının şeceresini saydığı gibi sahabenin ve bütün insanlığın önderi, rehberi, muallimi peygamberini hakkıyla tanımıyor. Bir modacıyı ve futbolcuyu örnek aldığı gibi Hz. Ömer’i Hz. Ebu Bekir’i, Hz Osman’ı örnek almıyor. Bu duruma gelinmesinde anne ve babaların ihmalkârlıkları inkâr edilemez bir gerçektir.


Anne ve baba neyi seveceğini evladına neyi sevdireceğini bilmeli. Yaşantılarıyla örnek olmalı her şeyden önce.Çünkü aile toplumun temelidir. Aile iyi olur, güzel ahlak, saygı sevgi üzerine ahlak üzerine inşa edilir evlatlar bu kriterlere göre yetiştirilse onların gelecekleri adına en önemli bir görev yerine getirilmiş, ahretlerinin kurtulmasına vesile olunmuş olunur. Bundan hem aile hem de toplum fayda görür. Çünkü aile toplumun karakterini belirler orada ekilen şeyin semeresi topluma yansır. Baba ailede yetişir. Anne talimini annesinden alır. Ailede gül eken gül; diken eken diken biçer. Nefret, kin husumet eken kötü ahlak; sevgi hoşgörü eken güzel ahlak biçer.


Peygamberimiz(s.a.v.)buyuruyor ki:

“Hiçbir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizi)


 Başka bir uyarısı da şöyledir. 

“Çocukları iyi eğitin ki yüce Allah sizi affetsin” (Mekarimül ahlak, s. 255)

 Resüli Ekrem bir gün şöyle buyurdu :

 “Yazıklar olsun ahir zaman babalarına”

Sahabeler sordular:

Yoksa müşrik mi olacaklar” Peygamberimiz buyurdular ki:

“Hayır,Müslüman kalacaklar;ama çocuklarına dini öğretmeyecek ve hatta çocukları dini öğrenmek istediklerinde onlara engel olacak ve onları dünya malı kazanmaya sevk edeceklerdir. İşte ben böyle babalardan uzağım; onlarda benden uzaktırlar.”( Müstedrek ‘ül Vesail, c.2,s,625)


 Peygamberimizin birbirimize karşı sorumluluğumuzu ve yüklendiğimizemanetibir çobanın sürüsüyle ilgilendirerek örneklendirmesi ne kadar manidardır. 

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amir memurların çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır.Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.”( Buhari, Müslim)


Ey anne babalar! Gelin çocuklarımıza bir iyilik yapalım. Sahabe Efendilerimizin sarsılmaz iman ve ahlakını; edep ve hayâsını, kahramanlık ve cesaretini; vefakâr ve güvenirliğini hedef olarak önlerine koyalım.Kul olmayı öğretelim bir meslek sahibi olmadan önce. Gerçek gelecek nedir onu okutalım, asıl saadet nedir onun yolunu gösterelim. Onların küçüklüğünü mazeret olarak görmek yerine çok büyük görevlerinin olduğunu aşılayalım.Aksi takdirde Allah’a sıdk ile bağlı olarak yetişmeyen çocuk ne ailesine ne dinine ve diyanetine nede milletine faydalı olur. Bugün bir çocuğun namazını “daha gençtir ilerde kılmaya başlar” diye erteleyen,evladının hata ve kusuruna “cahildir, bilmiyor nasıl olsa ilerde öğrenecek” diye mazeret uyduran anne ve babalar en büyük hatayı işlemekteler. Zira çocukların en önemli eğitim dönemi çocukluk dönemidir. Bu dönem ihmal edilir, gerekli tedbirler alınarak dini ve ahlaki yönden terbiyeleri sağlanmasa ilerde farklı değerlerle hayatlarına şekil vermek mecburiyetinde kalırlar ki bunda bizim hiçbir dahilimiz olmaz. 


Bakın Sahabelere! Onları hep büyük büyük adamlar sanıyoruz. Hâlbuki öğle değil. Enetsen rivayet edilen bir hadise göre Hz. Ebu Bekir’den başka saçı ve sakalı beyaz olan hiç kimse yoktu. Sahabelerin çoğunluğu 30 yaşında ve ya daha altındaydı. Daha genç yaşlarında İslam’la müşerref olan Hz Ali 10, Abdullah b. Ömer 13, Zeyd b. Harise 15, Musab b. Ümeyr 18,Cafer b. Ebi Talip 22 yaşlarındaydılar. Muaz b. Cebel yemene vali olarak tayin edildiğinde 20 yaşlarındaydı. 25 yaşlarındaki Cafer b. Ebi Talib’inHabeşistan kıralı Necaşi’ninkarşısındakorkusuzca İslam’ı haykırması hala dilden dile dolaşan başlı başına bir cesaret örneği değil de nedir. Musab b. Umeyr daha gençlik çağlarındayken lüks ve gösterişli bir hayatı elinin tersiyle itip yoksulluğu tercih ederek kınayanların kınamasına aldırmadan Resulüllah’ın yanında yerini alması ne kadar dersler içermektedir. Bu genç sahabe Uhut savaşında şehit olduğunda naşının üzerini örtecek bir şey bulamamışlardı; gömleğiyle Ayaklarını örttüklerinde başı açılıyor başını örttüklerinde ayakları açılıyordu. 17 yaşında İslam’ı kabul eden Erkan b Ebul Erkam, evini İslam’a tahsis ederek İslami faaliyetlerin yapılmasına katkı sağlaması ne kadar büyük işlere vesile olmuştur. İlmin kapısı Hz Ali’nin bütün kahramanlıkları ve zaferleri 20 ile 30 yaşları arasında vuku bulmuştur. Medine’ye öğretmen olarak gönderilip bir çok insanın Müslüman olmasına vesile olan Musab b. Umeyr daha 25 yaşlarındaydı. Bunların dışında burada sayamayacağımız nice çocuk denecek yaşta sahabeler de vardı.


 Peygamberimiz gençlere önem veriyor onların kabiliyetlerine göre görev ve sorumluluklar yükleyerek değerli ve kıymetli olduklarını hissettiriyordu. Onları büyükler gibi dinliyor sorunlarını ciddiyet içerisinde çözmeye çalışıyordu. Onların eğitimli ve donanımlı olmaları için bütün imkânları seferber ediyordu. Gençlerin duyguları ve gelişim çağlarındaki haleti ruhiyelerini en iyi anlayan Peygamberimiz, hatalarını yine onların anlayacağı üslup ve yöntemle düzeltiyordu. Ciddiye alındığını ve değerli olduğunu hisseden genç ve çocuk yaştaki sahabeler Peygamber’e bağlılıklarıyla her verilen görevde başarılı oluyorlardı. 


 Sahabelerin teslimiyeti fedakârlığı vefa ve sadakati iman ve ameli ahlak ve fazileti bugünün hem büyüklerine hem de gençlerine en büyük örnektir.Onlar tevdi edilen görevi başlarından savmanın değil, yapmanın çarelerini ararlardı. Birbirleriyle hayırda yarışır,büyük büyük işlere talip olurlardı. Savaşa katılmak için ayaklarının uçlarına basarak büyük olduklarını gösterir “sen daha küçüksün, savaşa gelemesin” dendiğinde üzülürlerdi. İslam’ı tebliğ için,bütün sıkıntılara rağmen, dünyanın her tarafına ulaşarak bölük bölük insanların hidayetine vesile olmuşlardır.Onlar peygamberin ağzından çıkacak bir sözü bekler o emriilk önce yapmanın ayrıcalığını yakalamaya çalışırlardı. Allah Resulü ölümü emretse “niye” diye sorgulamaz ölüm için birbirleriyle yarışırlardı adeta. Fedakârlık için hiçbir şeye kayıt koymaz her şeylerini feda ederlerdi. Onların sözleri ve davranışları kalp ve gönüllerinden gelen imanın dışa yansımasından başka bir şey değildi. “Anam babam sana feda olsun” diye başladıkları sözlerinin arkasında koca koca yürekleri ve imanları vardı. Onlar Peygamberlerini her şeyden daha çok sevdiler. O’na kalkan oldular. İdam sehpasında olsalar da O’nun kılına dahi zarar gelmesine razı olmadılar. Ölümden değil, ölüm için hazırlık yapamamaktan korktular. Her şeyden daha fazla Allah ve Resulünün sevmenin imanın gereği olduğunu bilen bu insanlar, sevginin gerçekten ne olması gerektiğini dilleriyle sevip o sevgiyi kalplerine yerleştiremeyen, iman ve sevgilerini ispat etmekten aciz günümüz insanlarına öğrettiler.


 Bugün gençlik bunalım içerisinde kıvranmaktadır. İslam’la ve imanla mutmain olmayan genç dimağlar enerjilerini günahlara harcayarak tatmin olmaya çalışıyorlar. Çünkü insan sadece bedenden müteşekkil bir varlık değildir. Bedenlerin doyumu kadar ruhların doyumu da önemli. Dünyevi ihtiyaçların giderilmesinin insana asla tatmin sağlamadığına bugün yakinen şahit oluyor, gençlerin bunalımlar içerisinde, çeşitli zararlı maddeler kullanarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştıklarını gördükçe daha da üzülüyoruz. 


Tek çare; Allah’ın emrini yerine getirecek Peygamberinionun ehlibeytini ve ashabını sevecek ve onları örnek alacak bir nesil yetiştirmektir. 


Abdullah İbn-i Ömer’in şu sözleriyle özetleyelim:

“Bir yol edinmek isteyen bugün rahmeti rahmana kavuşmuş olan,Allahın resulünün ashabının yolundan yürüsün. Onlar bu ümmetin en hayırlısı ve en iyi kalplisidirler. Dini en iyi bilenlerve en sade hayat yaşayanlardır. Allahın kendilerini peygamberine arkadaşlık için seçtiği bir topluluktur. Onlar Allahın dinini kendilerinden sonra gelenlere aktaran bir topluluktur.O halde onların ahlakıyla ahlaknanın, gidişatınızı onlarınkine benzetin. Onlar Muhammed’in ashabıdırlar. Kebenin Rab’bı olan Allah’a yemin ederim ki onlar dostdoğru yoldadırlar” (Hilyetü’l Evliya ,I,305)


Selam ve dua ile 

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL