Abdullatif ACAR

Kalbin Ameli İhlâs

e-Posta Yazdır PDF

Sözlükte, bir şeyi halis kılmak, halis olmak, özünü almak ve seçmek manalarına gelen ihlâs, dini ıstılahta iman, ibadet, itaat, ahlak, amel ve dua… Gibi her türlü dini görevleri, halkın övme ve beğenmesini, yerme ve kınamasını düşünmeksizin sırf Allah için iyi ve halis bir niyetle yapmak, şirk, nifak, riya (gösteriş) ve sum’a (duyurma) vb. Şaibelerden uzak durmak, söz fiil, fiil ve davranışlarında samimi ve dosdoğru olmayı ifade eder. (D. kavramlar sözlüğü- Diyanet)


İhlâs, Allah ile kulu arasında bir sırdır; melek bilip yazamaz, şeytan bilip ifsat edemez. İhlâs kalbin ameli olduğundan zahiri amellerde ki arı ve duruluğu saf ve temizliği de temsil eder. Azda olsa, ihlâsa bulaşan farklı kötü düşünce ve niyetler onun saflığını ve temizliğini hemen bozuverir. 


Zünnun-i Mısri şöyle demiştir: “Şu üç şey ihlâs alametlerindendir: insanların övmelerinin ve yermelerinin kulun gözünde eşit olması, yapılan amellerde bu amellere kıymet vermeyi terk etmek (yaptığın ameli gözünde büyütmemek) ve bu amellerin ahrette seni kurtaracağını unutmak”


Başkalarının övgüsünden memnuniyet, yergisinden üzüntü ihlâslı olunmadığının göstergesidir. Zira muhlis bir insan, sırf Allahın rızasını düşündüğünden O’nun emirlerini yapmadığında üzülür, yaptığında sevinir fakat amellerine de güvenmez; Allah’tan gayrisini dikkate almaz. İhlâs öyle bir erdemlilik ve öyle bir derecedir ki, onu her türlü tehlikeden muhafaza etmek çok gayret ve mücadele gerektirir. Aksi taktirde ihlası muhafaza etmek mümkün olmaz. 


Amellerde nefse pay çıkarmakta ihlâssızlığın göstergesidir. Çünkü ihlâsta nefse yer yoktur. Bu nedenle nefse en ağır gelen şey ihlâstır. Benlik ve enaniyet devreye girdimi orada riya hükmünü geçerli kılar. İhlâs riyayla zıt olan şeylerdir; riyanın olduğu yerde ihlâs, ihlâsın bulunduğu yerde ise riya ve gösteriş bulunmaz. 


Ebu Osman el- mağribi şöyle demiştir: “İhlâs işlenen amelde nefsin en ufak pay sahibi olmamasıdır. Ancak bu avamın ihlâsıdır. Havasın ihlâsı ise, Allahın kendileri üzerinde takdir ettiği amellerdir. Bu sayede onlarda ibadetler zuhur eder ve onlar bu amelleri kendilerinden bilmezler. Amellerine değer vermezler. İşte havasın hali budur.” 


İhlâslı insanın içi dışına, kalbi kalıbına, özü sözüne uyar. Böyle olunca da o insan için yapılan amellerin açık ve gizli yapılması arasında fark yoktur. İhlâslı insan öyle bir zirveyi tutmuştur ki, ne cehennemden korktuğu için amel eder ne cennete girmek ümidiyle ibadetlerine devam eder. Onun tek gayesi ve niyeti vardır oda Rıza-i ilahiye ulaşmak. Bu niyet, muhlis olan insanı hem bu dünyada itidalli ve uyanık olmaya yöneltir hem de ahrette mükâfat kazanmasına vesile olur. Diyor ki cennet için kulluk yapanın düşüncesinde yine nefsi ve rahatı söz konusudur buda o insanı midesinin ve arzularının kölesi durumuna getirir. Cehennemden korktuğu için ibadet eden kötü köle gibidir. Halis niyetli muhlisler ise zoraki ve beklenti içerisinde olarak değil, severek ve zevkle ibadetlerini yaparlar. 

Niyet Neyse Akıbet de O dur

 İnsanlar niyetlerine göre yaşar ve niyetlerine göre haşredilirler. Niyeti dünya olanın akıbeti berbat olu. Niyeti Allah rızası olanın ise hem dünyası hem de ahreti huzur ve saadetle dolar.


Bir hadis-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehit hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:


- Senin uğrunda çarpıştım, şehit edildim, diyecek. Fakat Cenâb-ı Hak ona:

- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.


Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.

- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek.


Allah Teâlâ ona:

- Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.


Hadis-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarf ettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir. (Müslim, İmâre 152).


Hadis-i Şerifde “Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır” buyruluyor. Hicret, bir şeyi terk etmek demektir. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terk edip yapmamak da genel manada hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:

“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur ( Buhari,iman, 4; Müslim, iman,64)


Peygamberimiz(s.a.v.) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyorlar:

“İnsanlar helak olur, âlimler kurtulur. Âlimler helak olur, amel sahibi âlimler kurtulur. Amel sahibi âlimler helak olur, ancak ihlâs sahibi olanlar kurtulur, ancak bu ihlâs sahipleri de büyük bir tehlikeyle karşı k karşıyadır.” (Acluni, keşfü’l- Hafa , II)


Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki;

“Kim Rabbin(in rızasına ve onun nimetlerine) kavuşmayı arzu ediyorsa, ihlaslı ameller yapsın ve Rabbine ibadette hiç bir kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmasın”( Kehf, 324)


Nimetlere kavuşmak, hak rızasına ulaşmak için her ibadet ve davranışı hakkın rızası için yapmak gerekir. Ne inançta nede amelde Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamalı. Dini sadece Allah’a has kılmalı, Allah’ın vahdaniyetini anlatan kur’an’ın 112. surenin ismi de “ihlas”tır.


Halis bir imanın neticesi halis bir ameldir. Şirke bulaşmış bir iman nasıl kabul edilmiyorsa nifak, gösteriş ve riya için yapılan amellerde makbul değildir. 


Her işe niyetle başlanır o işin semeresi de samimiyet ve ihlas neticesinde elde edilir. İyi ve hayırlı bir işe bir insan niyet etse onu herhangi bir sebeple yerine getiremese yinede mükâfat alır. Kötü bir işe niyet etse onu terk etse yapmasa da günah kazanmaz. 


Peygamberimiz (s.a.v.) “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır” ve yine “Bütün işler ve ameller niyetlere göredir” buyuruyor. 


Bu nedenle niyet her davranışın ibadete dönüşmesine vesiledir. Farz olan ibadette bile niyet bozuk olunca fayda elde etmek mümkün değilken Allah rızası gözetilerek yapılan mubah bir iş bile mükâfata vesile olunur. 


 Yapılan amellerin dış görünüşü ne kadar mükemmel olursa olsun o amellerin faydası ihlâs terazisinde ölçülür. İhlâsın ölçü birimi neyi gösterirse insanın elde ettiği de o olur. Dışı güzel içi bozuk olanın mükâfatı şekilden ve gösterişten öteye geçmez. Mümin içinin güzelliğiyle dışını düzene soktuğunda anlamlı ve kıymetli olur. Bir cevher güzel bohçalara sarılır çünkü içte güzellik olunca muhafaza etmek onu korumak önem arz eder, bu da o cevherin değerini ifade eder. Yoksa paslı bir demirin altın yaldızlı sandıklarda süslenmesi demire değer vermez. Belki bu aldatmaya ve aldanmaya vesile olur. Allahtan insanı kalbiyle muhatap alıyor oradaki değere göre kıymet biçiyor. O kalpteki en önemli cevher iyi niyet ve ihlâstan başkası değildir. 


Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

 “Allah sizin suretinize ve mallarınıza değil, kalplerinize bakar”

İhlâs Bedende ki Ruh Gibidir

 İhlâs özdür, özeldir, özdendir, cevherdir, hazinedir. İhlâs ibadetlerin ruhudur. Bedenin hayatiyeti nasıl ki ruhun varlığıyla mümkünse ibadetin faydası da ihlâsla mümkündür. İhlâs kurumuş topraklara can suyu, çölleşmiş gönüllere gülistan bahçesi sunar. İhlâsın olmadığı yerde ibadetin ölümü, hem de insandan davacı olacak kokmuş, kulun yüzüne çarpılmış boş ceset vardır. İhlâs insanı yakin ve ihsana ulaştırır. İhlâsla yol kat etmek çok kolayken riya ve gösteriş kirine bulaşmış amellerle derece elde etmek, Rıza-i ilahiye ulaşmak mümkün değildir. İhlâslı insanda hikmet pınarları kaynar; kalbi dilinin değil, dili kalbinin hükmüne boyun büker. Muhlisler gönülden yaptığından her ameli, gönül ehli ve gönül adamı olurlar; kalbi olgun ve mutmain olduğundan zahiri güzellikler yumağı haline gelir, konuştuklarında dinlenir sözü tesirli, bakışı anlamlı olur, yaptığı her işte insanlara örnek olurlar. 


İhlâsın önündeki en büyük engellerin başında dünya sevgisi, Şeytan ve Nefis gelir. Dünyaya meyleden onu gönülden seven insanın Allah’a yüzünü dönmesi, O’na samimi bir şekilde ibadet etmesi mümkün olmaz. İhlâs madem kalp işi o zaman o kalpte hem dünya hem de ukba bir arada olmaz. Dünyaya meyledenlerin ibadetleri yorgunluk ve zahmetten başka bir anlam ifade etmez. Böylelerinin tercihi hep dünyadan yana olduğundan ameller, ya o dünyalığa ulaşmak için bir basamak olarak kullanılır ya da ibadetler yüzeysel olarak yerine getirilir. Bu nedenle ihlâsı kalbe yerleştirmenin ilk şartı; o kalpte bulunan mal mülk, makam mevki sevgisini çıkarıp atmak olmalı. Şeytanın bu yolunu kapattığımız anda işimiz kolaylaşır, yolumuz açılır, gönlümüz rahatlar.


Şeytan aleyhillaneh kibirlendi niyetini bozdu, benliğini ön plana çıkardı, Allah’ın dergâhından kovulduğunda ise müsaade istedi insanları Allahtan uzaklaştırmak için.


Allah samimi ve ihlâslı kullarına güvenerek buyurdu ki:

 “Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin hiçbir hâkimiyet (ve nüfusun) yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar hariç.” (Hicr, 41-42)


Başka bir ayeti kerimesinde ise şöyle buyuruyor:

“Elbette benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir tesirin olmayacaktır. (zira onları) koruyucu olarak Rabbin yeter” (İsra,65)


Ulûhiyette Allah’ı birleyen müminin ubudiyette bu sözünü yerine getirmesi gerekir. Allah bizi uyarıyor:

“Dikkat edin! Halis din Allah’ındır”(Zümer, 3)


Samimiyetin olmadığı, ihlâsın bulunmadığı yerde dinden söz etmek mümkün olmaz. Bu samimiyeti üçe ayırarak , “Allaha, Resulüne Müslümanların idarecilerine ve bütün Müslümanlara” diye ifade etmiştir peygamberimiz.


İslam dini hem inançta hem amelde tevhit dinidir. Rab’inin Allah olduğuna inanan bir insan nasıl olurda onun rızasının dışında hal ve hareketlere girer. Peygamberimizin ihlâs tarifinde de bu vardır. Buyuruyorlar ki: 


“İhlâs, Rabbimiz Allah’tır deyip hayatı Allah’ın rızasına dönük olarak emrolunduğumuz üzere dosdoğru yaşamaktır.”

 Her gün beş vakit namazda günde kırk kere böyle bir istikamet üzere olmayı talep ediyoruz Rabbimizden. Bizi sırat-i müstakimden ayırma, diye. Bundan önce ihlâslı olmanın sözünü vermek gerek, onu da veriyoruz. Sadece ibadeti ona has kılmak, yardım istenecekse de ondan istemek için rabbimize “ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz diye ahdediyor, fatiha suresinde söz veriyoruz. Allah sözünü tutan ahde vefa gösteren kullarından eylesin (Âmin)


Evet, yaratan, yaşatan hesap soracak olan, her şeyin sahibi, mutlak hâkimiyeti elinde bulunduran Allah, hazinesi sonsuz olduğu kadar merhameti ve cömertliği de sınırsızdır. Ebedi âlem karşılığında üç günlük dünyaya bel bağlayan, insanların iltifatının peşinde sürüklenenler ne kadar bedbaht ve talihsiz insanlardır değil mi? Böyle insanların durumu zengin, cömert ve adaletli, merhametli olan bir padişahı unutup Onun hizmetçisinin gözüne girmeye çalışan, Onun iltifatına mazhar olmak için köçeklik, dalkavukluk yapan insanın durumuna benzer. 


Kula kul olup gerçek mabudu unutanlar Allah’ın ikramından ve iltifatından mahrum olacaklar. Cennet nimetlerine büyük bir özlemle ve hasretle bakadururken, bir an kendilerini bekleyen en acıklı azapla yüz yüze kalacaklar. Öyle ya niyet neyse akıbet de o olur. Tutuğun yol nereye gidiyorsa varacağın yerde oradan başkası değil. Hicretin Allaha ise mükâfatında ona aittir. Dünya ise de eline geçende sadece o olur. İnsan neyi severse bu dünyada ne ile beraber ise, neye muhabbet besliyorsa ahrette de onunla olur. Allah tan gayrisinden medet umanlara yarın Allah. “Gidin kimin için dünyanızı geçirdiyseniz mükâfatınızı da ondan isteyin” diyecek. O zaman nereye gidecek kimden ne koparabileceğiz.

İhlâs Ve Riya

Ebu Bekir ed- Dekkak şöyle demiştir:

“İhlâs sahibi herkesin kusuru, ihlâsını görüyor olması, ihlâslı olduğunu düşünüyor olmasıdır. Allah bir kulun ihlâsını halis kılmak istediği zaman, onun kendi ihlâsını görmesini engeller. O zaman kul muhlis (ihlâs sahibi) değil, muhlas (ihlâs sahibi kılınan kimse) olur.”

Yusuf b. El- Hüseyin (Rahmetüllahi aleyh) de bunu başarmanın zorluğunu kendi hayatından verdiği örnekle şöyle anlatır: 


“İhlâs, dünyada bulunması en zor şeydir. Ben bütün gücümle kalbimden riyayı söküp atmaya çalışıyorum, ama bakıyorum ki o yine kılık değiştirip kalbime girmiş.”


Onun için Peygamberimiz(s.a.v.), varlığıyla ihlâsı alıp götüren riyayı, gizli şirk olarak görmüş, en korkulan şey olarak nitelendirmiştir:


“Ümmetim hakkında korktuğum şeylerin en korkuncu, Allaha şirk koşmaktır. Dikkat edin, ben, güneşe taparlar, aya taparlar, puta taparlar demiyorum, Ancak Allahtan başkası için yapılan ameller ve gizli şehveti (kastediyorum)” (ibni Mace c.1,s. 286)

Fudayl b. İyaz şöyle emiştir:

“İnsanların rızası için bir şeyleri terk etmek riya onların rızası için ibadet etmek ise şirktir. İhlâs ise Allah’ın seni bu iki şeyden muhafaza etmesidir.”


Riya bir insanda çeşitli şekillerde meydana çıkar. Her riyanın tedavi yöntemi farklılık arz etmesine rağmen bütün bu hastalıkların esas memba-ı kalptir zira kalpte ihlâs olmadı mı azalardaki riya son bulmaz. Riya bazen bedende, bazen kılık kıyafette bazen sözde bazen amellerde meydana çıkar.


Riya hastalığı ihlâsı saran kanser hücreleri gibidir. Bir defa yakalandınız mı, kolay kolay sıhhat ve afiyeti yakalayamaz, saf ve duruluğa ulaşamazsınız. Bir yanınız “Allah için” dem vururken öteki yanınız başkalarının alkışlarını gözetler. Bir gözünüzü hakka dikerken öteki gözünüzle halkın “demelerine” ve iltifatlarına hasretle bakarsınız. Kalbinizde sadece “Allah var” diye düşündüğünüz zamanda bile yaptığınız bir hayır nedeniyle insanlar övdüklerinde sizi, kalbinizin memnuniyetine şahit olursunuz. Bu memnuniyet Allah’ın değil aslında nefsinizin memnuniyetidir. Sizi takdirle işaret eden parmakların inmesini istemediğiniz zamanlar olur. Belki ihtiyaçları nedeniyle, elinizi uzattıklarınız, size hiç iltifat etmediklerinde, başa kakar, bu hareketinizle yaptığınız iyiliklerin mükâfatını burada ve Allahtan başkalarından beklersiniz.


Örnek olarak diyelim ki bir cami yaptırmış, han hamam inşa ettirmişsiniz. Bir sohbet esnasında, yeri geldi zannına kapılıp “Ben yaptırdım” dememek için nefsinizi zorlarsınızda, başaramazsınız o sözleri söylememeyi yani ihlâsınızı kirletmemeyi. Serbest bıraktığınızda kendinizi dilinizi zorlayan, “ben ettim, ben yaptım” kelimelerini ağzınızdan bir an döktürüverirsiniz, suni bir rahatlık hissedersiniz, ancak aldanırsınız. Yaptığınız o hayırlara isminizi yazdırmanın mazeretlerini bulursunuz kendinizce. Ya da Birçok talebe okutmuşsunuzdur hayrıma deyip. Bir gün okuttuğunuz o talebelerden birisizi görse, siz hemen beklentiye mi giresiniz, gelip elinizi öpmesi gerekir diye. Ya da çok fakir duruma düşmüş bir insanın bu sıkıntısını giderseniz, elinden tutup iş, eş sahibi etseniz, zamanla bu insan sayenizde çok zengin olsa bu sefer siz aynı duruma düştüğünüzde vefa göstermesi gerekir kılıfıyla, onu borçlu, kendinizi alacaklı mı olarak görürdünüz? Eğer “evet” dediyseniz riya var demektir. Riya hastalığına müptela olmuşsunuz demektir. O zaman Allahtan mükâfat beklemeyin.


Yüce Allah gerçek bir müminin ihlâs ve samimiyetini şöyle ifade buyuruyor:

“Zaten siz(müminler) ancak Allah’ın rızasını dileyerek verirsiniz.”(Bakara, 272)


Evet, Hayır hasenat yapıldığında yapılan o iyilikleri hemencecik orada unutmaktır asıl olan, işlediğiniz günahı da unutmamaktır ihlâs.


Namazı yalnız kıldığımızda, alelacele kılıyor, aynı namazı insanlar içerisinde eda ederken rükûsunu uzatıyor, secde de daha fazla duruyorsak; duamızı, tespihimizi çekmeyi kınanmaya sebep olarak görüyor isek bu namazı kimin için kıldığımızı kontrol etmeliyiz. Bir günah işlemeye niyetlendiğimizde, hazır o anda kimse yok diye bunu fırsat bilerek, Allahın görmesi ve meleklerle o günahı yazacağını unutup, o günahı işlemekten ızdırap duymuyor isek, kimden korktuğunuzu, kime ortak koştuğumuzu ve kime değer verdiğimizi düşünmeli, bir an önce tövbe etmeliyiz. 

Yüce Allah bu hususta, maun süresinde namazla irtibatlandırarak samimiyetten uzak, münafıkane davranışlar sergileyenlerle ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline; onlar ki kıldıkları namazdan gafillerdir. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri dahi vermezler” (Maun,1-7)


İhlâslı insanlar ibadetlerinden haz ve lezzet alırlar, imanları kalplerine tam anlamıyla yerleşmemiş, taklidi olarak inanan insanlar ise ibadetleri sırtlarında bir yük olarak görür, alelacele ödenmesi, kusturulması gereken bir borç edasıyla yerine getirirler.


Yüce Allah buyuruyor ki bir ayetinde:

“Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı (başka değil) birazcık hatıra getirirler.” (Nisa, 142)


Özet olarak: İnsan Mevlana’nın ifadesiyle “ya olduğu gibi görünmeli yâda göründüğü gibi olmalı” insanları aldatmamalı Allaha karşı samimi davranmalı. Şunu unutmamak gerekir ki Allah kalplerde olanı en iyi bilendir. Kimin ne niyet taşıdığına aşinadır. İlk önce kalplerin riyasını tedaviden başlamalı, her işimizi ve niyetimizi hakkın rızasına ayarlamalıyız. Riyanın çeşitli şekil ve suretlerde karşımıza çıkacağını bilmeliyiz. Her amelde riyaya girme tehlikesi söz konusu olduğu gibi bazen ihlâs ve sadakat kılıfında da riya tehlikesine düşmek söz konusudur. 


Allah bizi dosdoğru yol üzere olanlara ilhak eylesin.(Amim)


 Selam ve dua ile…

 

Sahabe Şuurunu Yakalamak

e-Posta Yazdır PDF

Sahabi, Hz Peygamber’in devrine yetişmiş, Müslüman olarak Hz. Peygamber(s.a.v.)’i görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak ölmüş kimselere denir. Çoğu kaynaklar Hz. Peygamber(s.a.v.)’in vefatında yüz binin üzerinde sahabi olduğu bildirilmiştir. 


 İmran İbnu Huseyn (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran (r.a) der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimat olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhur eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin talep edilmeden yemin” ederler.”(Buhari, şahadet, 9;Müslim, Tirmizi )


Sahabi Efendilerimiz ayet ve hadislerle övülmüş istisna insanlardır. İslam’ın en zorlu ve meşakkatli döneminde Peygamber(s.a.v.)’in yolunu santimi santimine takip etmiş, İslam’ın bugünlere kadar ulaşmasında en önemli ve zorlu görevi üstlenmişlerdir. Bu nedenle insanlığın iyiliği için en hayırlı ümmet olarak nitelendirilmiştir ayeti kerimede. 


“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Ali İmran, 110)


İbn-i Cerir’in Katade’den ettiği rivayete göre Hz Ömer bu ayeti okuyup şöyle demiştir. 


“Ey insanlar size okuduğum şu ayetin vasfettiği kimselerden olmak kimi sevindirirse, Allah’ın bu ümmet için koyduğu şartları yerine getirsin. Bu ümmete dâhil olmak için o sahabeler gibi yaşamak onları takip etmek gerek. Allah bu ümmeti hangi vasıflarla övmüşse o vasıflar ve özelliklerde olmaya gayret etmeliyiz.” 


Evet, Onlar birer gülistan bahçesinin farklı desen ve renkteki gülleridir. Bahçıvan Resulüllah olunca,desen ve güzelliklerini Allah lütfetti onlara.Ve zirvelerdeki yerlerini alarak âleme yol gösterecek yıldızlar oldular.İnsanlar, asrımızın günah bataklığından kurtulmak için çırpınırken kendilerine yol ve yordamı gösterecek, zamanlarının cehaletini iman ve teslimiyetleriyle ve mücadeleleriyle asr-ı saadete döndüren Sahabiler’in birikimine muhtaç olduklarını itiraf etmek mecburiyetindedirler. Karanlıkta yolunu bulmaya çalışırken, enaniyet ve kibirden uzaklaşıp, başlarını gökyüzüne kaldırıp yıldızlarla yollarını yeniden bulmanın kaygısını taşımalılar. Ne başka bir yol nede başka bir çare vardır. Aksi taktirde delaletin girdabında bocalamaya devam eder, huzurun zerresini dahi yakalayamayız. Bu hususta da Peygamberimiz(s.a.v.) bizi uyarıyor. Buyuruyorlar ki:


“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz”(Taberani, Beyhaki)


O sahabeler ki, Peygamberle bizler arasında bir köprü vazifesi görmüş; ahlaklarıyla, hal ve tavırlarıyla örnek olmuşlardır. Onları anlayamayanların Peygamber(s.a.v.)’i hakkıyla tanımaları mümkün değildir. Onlara muhabbette cimri davranan, önyargıyla yanaşan, Onları sorgulayan Peygamber’i sorgulamış, Onlara itiraz eden Peygamber’e itiraz etmiş olur. Onlara düşmanlık eden de Peygamber’e düşmanlık etmiş olur. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta da uyarıyor:


Hz. Cabir (r.a) anlatıyor:

“Resûlullah(s.a.v.) buyurdular ki: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Müslim)


 Bu kutlu davanın dalga dalga büyüyen başarısının arkasında onların samimiyetleri, sarsılmaz imanları ve ihlâsları vardır. Kırbaçlandılar, kızgın kumlara yatırılıp nice işkencelere maruz kaldılar, ambargoyla yalnız ve çaresiz bir halde bırakıldılar, yokluk ve yoksulluk çektiler ama bu işkence ve zulümler onların imanlarından hiçbir şey eksiltmedi.Gevşemediler, üzülmediler; üstün olmanın, zafere ulaşmanın talimini Peygamber’in hayatından okumuşlardı çünkü. Daha bir gönülden “Allah” dediler daha bir gayretle Resulüllah’ın etrafında kenetlendiler, Allah’a güvendiler. En sıkıntılı zamanlarında bile Allah ve Resulü’nün emirlerine kulak verdiler. Yüce Allah bu hususta, ayetiyle onları övüyor:

“O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah ve Rasul’ün çağrısına kulak verdiler. Onların içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.

O müminler ki, insanlar kendilerine;

“Halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!» dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle dediler:

“Allah bize yeter. Ne güzel vekildir O!” (Ali İmran, 3/172-173)


Dünyaya bel bağlayan, makam mevkiine, güç ve kuvvetine güvenen gafiller, zafer ve mağlubiyetin sahibinin Allah olduğunu her nedense unutuyorlar. Hâlbuki o dilemese kimseye ne bir zarar nede bir faydanın dokunması mümkün değildir. Allah kuluna yeter. O en güzel vekil ve kulunun yanında olan, kudreti sonsuz olandır. Yeter ki kul tercihini haktan yana kullansın. İşte sahabeler hep bunu yaptılar. İki tercihten birine zorlandıklarında her şeylerini kayıp etmek pahasına tercihlerini Allah ve Resulünden yana kullandılar. Nefislerini ayaklar altına aldılar, Allah için hicret edip Rab’lerinin emirlerini yaşamaya ve yaşatmaya koştular. Malları ve canlarıyla cihat ettiler ve ebedi saadete kavuştular.Yüce Allah buyuruyor ki;


“Fakat Peygamber ve Onunla beraber inananlar; mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.” (Tevbe,88-89)


Başka bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyuruyor:

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler, bunları barındıran ve yardım edenler var ya; işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihat edenler de sizdendir.” (Enfal,74-75)


Onlar kalu belada verdikleri sözü Peygamber’e biat ederek ve onun gereğini yerine getirerek gösterdiler. Kardeşlik hukukuna riayet ettiler; Muhacir ve Ensar olmanın sorumluluğunu yerine getirirken ne veren, verdiği malı, benimdir, edasıyla ve sahiplilik duygusuyla verdi ne de alan bunu istismar etti. Bana pazarın yolunu göster derken muhacir sahabeler verebilenlerden olmanın erdemliliğini yakalamak istiyor ve kimseye yük olmamayı düşünüyorlardı. Herkes birbirini sevme yarışını girerken Allah’ın kendilerinden razı olacağını ümit ediyorlardı. Neticede Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı oldular. Öyleyse Allah’ın razı olduğu kullardan olmak için onları sevmeli ve onları takip etmeliyiz. Bu hususta buyuruyor ki yüce Allah:


“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 8-10)


“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya; işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah, onlara; içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe,100)

Çocuklarınızı Sahabe Gibi Yetiştirin 

Onlar gibi olunur mu hâlbuki sahabe Peygamber’imizi bizzat görmüş onun sohbetinde bulunmuş insanlardır. Bu bağlamda kimse sahabe olamaz çünkü peygamberi görmek mümkün değildir. Her fani gibi oda ahrete irtihal etmiştir. Öyleyse sahabe olunmaz, sahabe doğulmaz belki ancak sahabe gibi bir hayata özlem ve hasret duyulur. Böyle nesiller yetiştirmek için bütün imkânlar seferber edilebilir. 


Evet, temsil ve teslimiyet çok önemli. Hiç kimse bu bağlamda başıboş değildir; devlet başkanından tutun en alt tabakadaki insana kadar herkesin bir görevi ve sorumluluğu vardır. Devlet başkanı sorumlu olduğu halkına adaletle hükmetmeli, onların hak ve hukuklarına riayet ederek onların huzur ve refahı için gerekli tedbirleri almalı. Bir cami imamı mihrabın hakkını vermeli; temsil ettiği makamın sıradan bir makam olmadığının bilinciyle hareket etmeli. Bir cami cemaati, cemaat şuuruyla yaşamalı. Bir kurumun amiri o kurumun sorumluluğu iyice bilip ona göre davranmalı. Neticede Müslüman temsil ettiği inancının gereğine göre hareket etmeli. Aksi takdirde hatalarımız sadece bizimle sınırlı kalmaz bundan herkes zarar görür. Özellikle bir baba ve anne çocuğunun İslami terbiyesinden ahlaki gelişiminden birinci derecede sorumludur. Baba ve annenin evladına bırakacağı en önemli mirasta budur.


Şu dünyada evlatlarımız için yapmadığımız hiçbir fedakârlık söz konusu değil. Onların hiçbir ihtiyacını görmemezlikten gelmiyor, dünyevi gelecekleri için en iyi okullarda okumalarını sağlıyor ev, iş ve eş sahibi ediyor bir dediğini iki etmiyoruz. Ancak asıl olan ebedi âlemleri için ne yapıyoruz. Bunu sorgulamalıyız. Çocuklar neye ve kime özeniyor. Rol model olarak neyi kabul ediyor? Maalesef bugün genç dimağların önüne “gelecek” diye dünyanın refah ve saatini koydular. Bunun karşılığında ahreti unutturdular. Her sohbetin konusu para-pul olunca, her şey dünyevi menfaate endeksli yaşanınca çocuğun ideali de bundan başkası olmadı. Bu sefer dünyayı kazandı fakat ahreti kayıp etti. Yani “gerçek gelecek” unutulunca hiçbir makam mevki bu dünyada huzur vermedi evlatlarımıza. Evlatlarımız yabancı bir futbolcunun bir film aktivist’in, bir şarkıcının şeceresini saydığı gibi sahabenin ve bütün insanlığın önderi, rehberi, muallimi peygamberini hakkıyla tanımıyor. Bir modacıyı ve futbolcuyu örnek aldığı gibi Hz. Ömer’i Hz. Ebu Bekir’i, Hz Osman’ı örnek almıyor. Bu duruma gelinmesinde anne ve babaların ihmalkârlıkları inkâr edilemez bir gerçektir.


Anne ve baba neyi seveceğini evladına neyi sevdireceğini bilmeli. Yaşantılarıyla örnek olmalı her şeyden önce.Çünkü aile toplumun temelidir. Aile iyi olur, güzel ahlak, saygı sevgi üzerine ahlak üzerine inşa edilir evlatlar bu kriterlere göre yetiştirilse onların gelecekleri adına en önemli bir görev yerine getirilmiş, ahretlerinin kurtulmasına vesile olunmuş olunur. Bundan hem aile hem de toplum fayda görür. Çünkü aile toplumun karakterini belirler orada ekilen şeyin semeresi topluma yansır. Baba ailede yetişir. Anne talimini annesinden alır. Ailede gül eken gül; diken eken diken biçer. Nefret, kin husumet eken kötü ahlak; sevgi hoşgörü eken güzel ahlak biçer.


Peygamberimiz(s.a.v.)buyuruyor ki:

“Hiçbir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizi)


 Başka bir uyarısı da şöyledir. 

“Çocukları iyi eğitin ki yüce Allah sizi affetsin” (Mekarimül ahlak, s. 255)

 Resüli Ekrem bir gün şöyle buyurdu :

 “Yazıklar olsun ahir zaman babalarına”

Sahabeler sordular:

Yoksa müşrik mi olacaklar” Peygamberimiz buyurdular ki:

“Hayır,Müslüman kalacaklar;ama çocuklarına dini öğretmeyecek ve hatta çocukları dini öğrenmek istediklerinde onlara engel olacak ve onları dünya malı kazanmaya sevk edeceklerdir. İşte ben böyle babalardan uzağım; onlarda benden uzaktırlar.”( Müstedrek ‘ül Vesail, c.2,s,625)


 Peygamberimizin birbirimize karşı sorumluluğumuzu ve yüklendiğimizemanetibir çobanın sürüsüyle ilgilendirerek örneklendirmesi ne kadar manidardır. 

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amir memurların çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır.Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.”( Buhari, Müslim)


Ey anne babalar! Gelin çocuklarımıza bir iyilik yapalım. Sahabe Efendilerimizin sarsılmaz iman ve ahlakını; edep ve hayâsını, kahramanlık ve cesaretini; vefakâr ve güvenirliğini hedef olarak önlerine koyalım.Kul olmayı öğretelim bir meslek sahibi olmadan önce. Gerçek gelecek nedir onu okutalım, asıl saadet nedir onun yolunu gösterelim. Onların küçüklüğünü mazeret olarak görmek yerine çok büyük görevlerinin olduğunu aşılayalım.Aksi takdirde Allah’a sıdk ile bağlı olarak yetişmeyen çocuk ne ailesine ne dinine ve diyanetine nede milletine faydalı olur. Bugün bir çocuğun namazını “daha gençtir ilerde kılmaya başlar” diye erteleyen,evladının hata ve kusuruna “cahildir, bilmiyor nasıl olsa ilerde öğrenecek” diye mazeret uyduran anne ve babalar en büyük hatayı işlemekteler. Zira çocukların en önemli eğitim dönemi çocukluk dönemidir. Bu dönem ihmal edilir, gerekli tedbirler alınarak dini ve ahlaki yönden terbiyeleri sağlanmasa ilerde farklı değerlerle hayatlarına şekil vermek mecburiyetinde kalırlar ki bunda bizim hiçbir dahilimiz olmaz. 


Bakın Sahabelere! Onları hep büyük büyük adamlar sanıyoruz. Hâlbuki öğle değil. Enetsen rivayet edilen bir hadise göre Hz. Ebu Bekir’den başka saçı ve sakalı beyaz olan hiç kimse yoktu. Sahabelerin çoğunluğu 30 yaşında ve ya daha altındaydı. Daha genç yaşlarında İslam’la müşerref olan Hz Ali 10, Abdullah b. Ömer 13, Zeyd b. Harise 15, Musab b. Ümeyr 18,Cafer b. Ebi Talip 22 yaşlarındaydılar. Muaz b. Cebel yemene vali olarak tayin edildiğinde 20 yaşlarındaydı. 25 yaşlarındaki Cafer b. Ebi Talib’inHabeşistan kıralı Necaşi’ninkarşısındakorkusuzca İslam’ı haykırması hala dilden dile dolaşan başlı başına bir cesaret örneği değil de nedir. Musab b. Umeyr daha gençlik çağlarındayken lüks ve gösterişli bir hayatı elinin tersiyle itip yoksulluğu tercih ederek kınayanların kınamasına aldırmadan Resulüllah’ın yanında yerini alması ne kadar dersler içermektedir. Bu genç sahabe Uhut savaşında şehit olduğunda naşının üzerini örtecek bir şey bulamamışlardı; gömleğiyle Ayaklarını örttüklerinde başı açılıyor başını örttüklerinde ayakları açılıyordu. 17 yaşında İslam’ı kabul eden Erkan b Ebul Erkam, evini İslam’a tahsis ederek İslami faaliyetlerin yapılmasına katkı sağlaması ne kadar büyük işlere vesile olmuştur. İlmin kapısı Hz Ali’nin bütün kahramanlıkları ve zaferleri 20 ile 30 yaşları arasında vuku bulmuştur. Medine’ye öğretmen olarak gönderilip bir çok insanın Müslüman olmasına vesile olan Musab b. Umeyr daha 25 yaşlarındaydı. Bunların dışında burada sayamayacağımız nice çocuk denecek yaşta sahabeler de vardı.


 Peygamberimiz gençlere önem veriyor onların kabiliyetlerine göre görev ve sorumluluklar yükleyerek değerli ve kıymetli olduklarını hissettiriyordu. Onları büyükler gibi dinliyor sorunlarını ciddiyet içerisinde çözmeye çalışıyordu. Onların eğitimli ve donanımlı olmaları için bütün imkânları seferber ediyordu. Gençlerin duyguları ve gelişim çağlarındaki haleti ruhiyelerini en iyi anlayan Peygamberimiz, hatalarını yine onların anlayacağı üslup ve yöntemle düzeltiyordu. Ciddiye alındığını ve değerli olduğunu hisseden genç ve çocuk yaştaki sahabeler Peygamber’e bağlılıklarıyla her verilen görevde başarılı oluyorlardı. 


 Sahabelerin teslimiyeti fedakârlığı vefa ve sadakati iman ve ameli ahlak ve fazileti bugünün hem büyüklerine hem de gençlerine en büyük örnektir.Onlar tevdi edilen görevi başlarından savmanın değil, yapmanın çarelerini ararlardı. Birbirleriyle hayırda yarışır,büyük büyük işlere talip olurlardı. Savaşa katılmak için ayaklarının uçlarına basarak büyük olduklarını gösterir “sen daha küçüksün, savaşa gelemesin” dendiğinde üzülürlerdi. İslam’ı tebliğ için,bütün sıkıntılara rağmen, dünyanın her tarafına ulaşarak bölük bölük insanların hidayetine vesile olmuşlardır.Onlar peygamberin ağzından çıkacak bir sözü bekler o emriilk önce yapmanın ayrıcalığını yakalamaya çalışırlardı. Allah Resulü ölümü emretse “niye” diye sorgulamaz ölüm için birbirleriyle yarışırlardı adeta. Fedakârlık için hiçbir şeye kayıt koymaz her şeylerini feda ederlerdi. Onların sözleri ve davranışları kalp ve gönüllerinden gelen imanın dışa yansımasından başka bir şey değildi. “Anam babam sana feda olsun” diye başladıkları sözlerinin arkasında koca koca yürekleri ve imanları vardı. Onlar Peygamberlerini her şeyden daha çok sevdiler. O’na kalkan oldular. İdam sehpasında olsalar da O’nun kılına dahi zarar gelmesine razı olmadılar. Ölümden değil, ölüm için hazırlık yapamamaktan korktular. Her şeyden daha fazla Allah ve Resulünün sevmenin imanın gereği olduğunu bilen bu insanlar, sevginin gerçekten ne olması gerektiğini dilleriyle sevip o sevgiyi kalplerine yerleştiremeyen, iman ve sevgilerini ispat etmekten aciz günümüz insanlarına öğrettiler.


 Bugün gençlik bunalım içerisinde kıvranmaktadır. İslam’la ve imanla mutmain olmayan genç dimağlar enerjilerini günahlara harcayarak tatmin olmaya çalışıyorlar. Çünkü insan sadece bedenden müteşekkil bir varlık değildir. Bedenlerin doyumu kadar ruhların doyumu da önemli. Dünyevi ihtiyaçların giderilmesinin insana asla tatmin sağlamadığına bugün yakinen şahit oluyor, gençlerin bunalımlar içerisinde, çeşitli zararlı maddeler kullanarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştıklarını gördükçe daha da üzülüyoruz. 


Tek çare; Allah’ın emrini yerine getirecek Peygamberinionun ehlibeytini ve ashabını sevecek ve onları örnek alacak bir nesil yetiştirmektir. 


Abdullah İbn-i Ömer’in şu sözleriyle özetleyelim:

“Bir yol edinmek isteyen bugün rahmeti rahmana kavuşmuş olan,Allahın resulünün ashabının yolundan yürüsün. Onlar bu ümmetin en hayırlısı ve en iyi kalplisidirler. Dini en iyi bilenlerve en sade hayat yaşayanlardır. Allahın kendilerini peygamberine arkadaşlık için seçtiği bir topluluktur. Onlar Allahın dinini kendilerinden sonra gelenlere aktaran bir topluluktur.O halde onların ahlakıyla ahlaknanın, gidişatınızı onlarınkine benzetin. Onlar Muhammed’in ashabıdırlar. Kebenin Rab’bı olan Allah’a yemin ederim ki onlar dostdoğru yoldadırlar” (Hilyetü’l Evliya ,I,305)


Selam ve dua ile 

 

Kanayan Yaramız Kudüs

e-Posta Yazdır PDF

Ah Kudüs ah! Kudüs dendi mi yüreklerde fırtınalar kopuverir. Kalp atışları hızlanır, hasret alevlenir, öfkeyle yumruklar sıkılır. Kudüs’ten söz açılınca kalp daralır, gönül bunalır, gözyaşları adeta itiraf eder ihmalkârlıklarımızı. Kudüs dendi mi kelimeler boğaza dizilir, söz sukut eder, düşünceler beyinleri kemirir. Kudüs dendi mi masumiyet ve mazlumiyet akla gelir. Kudüs’e bakınca Peygamberlerin emanetinin harabe haline şahit olunur. Bugünün Kudüs’ü son asrın Müslümanlarının perişanlığını gösterir.


Marifet, bir şeye sahip olmak kadar sahip olduğunu muhafaza etmektir. Marifet, sığ dünyalarda ahkâm kesmek, masa başında çığırtkanlık yapmak değil, bizzat sahada olmaktır. Kudüs’ü anlatmak değil yaşamak gerek. İlle de bir şeyler söylenecekse de, ilk olarak; galibiyetin şifrelerini hayatında barındıran, kovulduğu Mekke’sini teslim almak için devenin üzerinde secde ederek giren önderimiz, rehberimiz Hz. Peygamberin küfürle mücadelesini hatırlatmalıyız. Cennet ehlinin kandili; hac ve umre için Kabe’ye giderken devesine; “niye acele ediyorsun? Yavaş ol! Belki peygamber’in devesinin ayak izlerine basarsında onun yüzusuyu hürmetine Allah bizi saadete erdirir” diyecek kadar Resulüllah’ı takip etmeyi ayak izine kadar önceleyen Hz Ömer’i hatırlamalı ve O’nun Kudüs ile irtibatını yeniden kurmalıyız. Ecdadımızın fetihlerdeki sırrını keşfe talip olmalıyız.


Kudüs Hz Ömer’in Emanetidir

Kabe’den sonra ikinci olarak inşa edilen mabet Kudüs’te bulunan Mescidi Aksa’dır. Uzak mescit, anlamına gelen Mescid’i Aksa, ilk inşasından sonra yıkılmış ve kayıp olmuştur. Daha sonra Süleyman aleyhisselam günyüzüne çıkarmış ve yeniden inşa etmiştir. Kudüs’ün fethi Peygamber’imizin ahrete irtihalinden altı yıl sonra Hz. Ömer’e nasip olmuştur. Kudüs’ü teslim almaya giden Hz. Ömer’in şu durumu hala dilden dili dolaşmakta İslam’ın adalet anlayışını bütün insanlığa haykırmaktadır. 

O günün Hıristiyan patriği, ünü her tarafa yayılmış Hz Ömer’e Kudüs’ün anahtarını teslim edebileceğini söylemiş, onun gelmesini istemiştir. Bunun üzerine Hz Ömer yola çıkmış; kölesiyle sırayla devesine biniyor, adaleti, devlet başkanı olsa da elden bırakmıyordu. Kudüs’e yaklaştıklarında, kölesi: “Ey müminlerin emir’i şehre girmek üzereyiz isterseniz gelin siz deveye bin, ben yürüyerek devam edeyim, sizi bu halde görmesinler.” Hz. Ömer: “Halimizde ne var, sıra sende değil mi, o zaman sen devenin sırtında ben yürüyerek gireceğiz şehre” der uyarır kölesini. Kudüs’e girdiklerinde devenin sırtında halife değil, köledir. Patrik hiç ihtimal vermemiş olacak ki tereddütsün, halife zannedip, devenin sırtındaki köleye Kudüs’ün anahtarını teslim alması için uzatmıştır. Köle kendisinin halife olmadığını söyleyerek müminlerin emiri Hz. Ömer’i göstermiştir. Bu durum karşısında hayretler içerisinde kalan Patrik: “Bu nasıl bir adalette ki köleyle efendi sırayla deveye biniyor. Eyvah! Böyle adaletli bir yönetim olduğu müddetçe Kudüs’ü tekrar almamız mümkün değil” diyor ve hayıflanıyordu. Ve yine Hz. Ömer’in Kudüs’ü teslim aldıktan sonra kilisede namaz kılmamasının haklı mazereti ne kadar inanca saygı duyduğunun bir göstergesi olarak görülmeli. Diyor ki Partiye Hz Ömer: “Şayet burada namaz kılarsam benden sonra Müslümanlar burayı, halife burada namaz kıldı diye camiye çevirirler, sizi mabedinizden ederler.” Çok gerilere gitmeye gerek yok yakın dönemde Kanuni sultan Süleyman’ın ibadetlerini hür bir şekilde yerine getirmeleri için Yahudilere yaptığı iyiliğe Kudüs sokakları şahittir. İslam Kudüs’e hâkim olduğu zaman kimsenin inancına karışılmadı, adaletle hükmedildi hatta her inanç mensubunun hayatı güvence altına alındı. Komşuluk ilişkileri devam ediyor, ortaklıklar kuruluyor, kimseye zulmedilmiyordu. İbadet etmeleri için her imkân sağlanıyordu. Ancak onların torunları bugün onu unutmuş, Müslümanlara zulmetmekten çekinmiyor; kendi vatanlarında hür bir şekilde ibadet etmelerini engellemek için her zulmü onlara reva görüyorlar. Dün misafir olarak yerleşen Yahudiler İngilizlerin de yardımlarıyla çeşitli hile ve entrikalarla Filistin topraklarını tamamen işgal altına almışla durumdalar. 


Kudüs, İslam Davasıdır

Evet, Kudüs’ü kelimelerle anlatmak mümkün değildir. Kudüs’ü elinde bulundurmak insana büyük sorumluluklar yüklemektedir. Çünkü Kudüs hem Musevilerin hem Hıristiyanların hem Yahudilerin özellikle Müslümanlar için manevi anlamı ve değeri büyük olan bir şehirdir. Kudüs’ün gerçek sahipleri de Müslümanlardır. Bu kadar önemli bir yer olan Kudüs, bütün devletlerin göz koyduğu, fethinin hayalleri süslediği kutsal mekânlar olmuştur her zaman. 


Bu nedenle Kudüs’ü dava konusu yapan şey, sadece o yerin fiziksel özellikleri o mübarek ve mukaddes mabetlerin güzellikleri değildir. O şehrin sizinle kurduğu irtibat ve manevi bağ önemlidir. İşte Kudüs böyle bir yer işgal eder “Ben müminlerdenim” diyen herkesin gönlünde. Allah’la buluşmaya, miraca yükselmeye yoldur Kudüs. O kapıdan girilmeden, orayı elde etmeden zafer kazanmak mümkün değildir. Yüce Allah birçok ayetinde oranın önemini vurgulamış, Mescidi Aksa ve çevresinin bereketli ve kıymetli yer olduğunu bildirmiştir.


“İsra” olayını anlatan ayeti kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor. 

“Bir gece kulu Muhammed’i Mescidi Haramdan yola çıkararak kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal saydığımız Mescidi Aksaya ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” (İsra,1)


Kudüs, İslam’ın en mukaddes davasıdır. İslam davasını dava edinenlerin davası… Ben Müslüman’ım, diyenin Müslümanlık davası. Ancak Kudüs bugün mahzun ve öksüz. Kudüs bugün mazlum ve sahipsiz. Üç beş Filistinlinin ukdesine yüklenecek kadar hafif ve kolay değildir Kudüs davası. Büyük insanın davası da büyük olmalı ya! Ancak buda bedel ister. Kudüs bugün bizi adam etmek için kendisine büyük bedeller ödememizi beklemektedir. 


Davasız insanın ne sevdası ne aşkı ne de muhabbeti samimi olur. Madem asıl davamız İslam’dır Kudüs denen bir derdimiz, kavuşmak istediğimiz bir sevdamız var demektir. Derdi, dert edinmeyenin dermanı olmaz. Kudüs için ağlamayanın ağladığı hiçbir şeyden fayda elde edilmez. Kudüs için ağıtlar yakarken ölmüş, gitmiş yapılacak bir şey kalmamıştır, deyip bir mevtanın arkasındaki çaresizliğimizi ifade ederek mazeret mi uydururuz kendimizce. Ağlarken, sızlarken kendimize gelmeli, ihmal ettiklerimizi telafi etmeli, boşluklarımızı doldurup yıktıklarımızı mı imar etmeliyiz.


Kudüs’te Bizim Ağlama Duvarımız Yok 

Kudüs’te bizim ağlama duvarımız yok ancak ağır emanetlerimiz var. İslam’ın sahip çıkın, diye sırtımıza yüklediği ilk kıblemiz var. Peygamberlerin, ecdadımız Selahattin Eyyubi’nin, Osmanlının, gözü gibi baktığı, ağıtlar yaktığı mirasımız var. Hani müminler emanetlerine riayet ederdi; ihanet etmezdi. O zaman Kudüs niye ağlıyor bugün. Kudüs’ün sokaklarında niye zulüm kol geziyor. Kendi vatanında insanın garip olması kadar daha ağır ne ola bilir? Kadın erkek, çoluk çocuk demeden katledilen, mahallelere hapsedilen Filistinli kardeşlerimizin bu hali kanımıza dokunmalı değil mi? İtilen, kakılan Müslümanlar ibadetlerini silahların gölgesinde yapıyorlar? Kudüs yakılıyor. Kudüs yıkılıyor. Kudüs kan ağlıyor. Kudüs, ben güçlüyüm öyleyse haklıyım, diyenlerin dillerinde kirletiliyor. Birçok kez işgale uğrayan Kudüs ve Filistin topraklarında bugün, güya son hamleyi yapmak istediler hırsız, arsız, uğursuz işgalci Haçlı ve Siyonist ittifakı… Göğsünü gere gere haklıymış edasıyla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etti İslam’ın baş düşmanı Amerika. Gücün silahta olduğunu zannettiler. Yanılıyorlar. Güç imandadır. Güç yürek işidir. Kudüslü çocuklar koca koca adamlarla alay edercesine silahlar karşısında sapan taşlarıyla mücadele ediyorlar. İsrail diye bir devlet tanımıyorlar. Olmayan devletin başkentimi olur muymuş, diyor laf ebeliği yapan her kendini bilmeze ders veriyorlar. Çünkü onlar biliyorlar ki; Kudüs davası bir yaşam şeklidir. Filistin’in çocukları zalimlerin zulümleriyle pişiyor, gelişiyorlar. Yürekleri her haksızlık karşısında daha bir heyecan ve öfkeyle kabarıyor. Mescidi Aksa, sevdası onları hiçbir zorluk karşısında yıldıramıyor. 


Kudüs’ü sevmek imtiyaza sahip olmaksa bunu Filistinli kardeşlerimiz yapıyor zaten, diyemeyiz. Onların fedakârlığı bizim üzerimizde ki sorumluluğu almaz. Onların çektikleri sıkıntılar bizlere mükâfat kazandırmaz.


Hz Meymune validemiz Peygamberimiz(s.a.v.)’e:

“Ey Allah Resulü Mescid’i Aksa hakkında hükmün ne olduğunu bildirir misin?” diye sorduğunda Peygamberimiz(s.a.v.): 


“Orası haşr ve dirilişin gerçekleşeceği yerdir. Gidin orada namaz kılın! Çünkü orada kılınan bir vakit namaz, başka yerde kınlan bin vakit namaz gibidir” buyurdu.


 “Peki oraya gidecek imkan bulamasam ne dersiniz?” Diye sorduğunda ise Resülullah(s.a.v.):


“Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamaz iseniz Kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderir…” Buyurdular (İbni Mace, İkame,196) 


Kudüs’ün sokakları bugün karanlık, Kudüs’ün karanlığında Filistinli kardeşlerimizin imdat çığlıkları ve: “Ey dünya Müslümanları neredesiniz, öldünüz mü? Kudüs elden gidiyor” sitemleri yankılanıyor. Kudüs karanlık; her yerde askeri kontrol noktaları, her köşe başında nöbetçi kuleleri… Müslümanlar adım adım takip ediliyor. Kudüs’ün karanlığına rağmen İslam adına yola çıkan hiçbir topluluk ve cemaat asla yolunu bulamaz. Evet, bugün Mescit’i Aksan’ın kandilleri yanmıyor. Yansa da aydınlatmıyor. Yolları kapalı, ibadet maksadıyla yolculuk yapılmaya değer Peygamberlerin mirası bu mukaddes mabedin cemaati istenilen seviyede değil. Bir şekilde ibadet için engeller aşılıp gidilmişse de silahların gölgesinde secdeye varılıyor, Fakat bir mazlum intizarıyla eller duaya açılıyor. İşte bir gün o mazlumların duası kabul olacak, zalimler ve işgalciler hak ettiği cezaya çarptırılacaktır.


Kudüs Niye Esir,      Ne Yapmalı?

Evet, Müslüman Kudüs’le ilgili hiçbir mazeret ileri süremez. Ya hasretiyle yanıp kavrulacak, gücü yetmiyorsa gözyaşlarıyla dua edecek, o yaşları yarın huzuru mahşerde yüce Allah, Kudüs için ne yaptın, diye sorduğunda gösterecek ya da hiçbir şey yapmadığının hesabını verecek. Hâlbuki ilk önce bizim, Mescid’i Aksan’ın etrafını çeviren duvarlardan çok kalbimizle Kudüs arasına ördüğümüz duvarları yıkmamız gerekir. Kudüs’le asıl uzaklığımız da işte budur.


Müslümanlar, zaman geçirmeden, birlik olup radikal kararlar alarak bizzat ellerini hatta gövdelerini Kudüs’ün altına koymak mecburiyetindeler. Çünkü yarın çok geç olabilir. Kudüs tamamen kendi kaderine terk edilirse, yıkılırsa o enkazın altında bütün İslam devletleri kalır. Bugün ABD’nin yanında onun kirli emellerine hizmet eden, zilletin içerisinde kendini ona mecbur hisseden, açlıktan ölen insanlara rağmen yatlara, katlara milyon dolarlar akıtan, mazlumun sesine kulakları tıkayan, deve kuşu misali başını kuma gömen, saltanatıma dokunmasınlar da her şeyi yapmaya hazırım intibası uyandıran, yarın bunun bedelini mazlumların ve masumların üzerine kurduğu saltanatlarını kayıp ederek ödeyeceklerdir. Bugün Kudüs’e göz yuman Amerikan uşakları ve köleleri yarın -Allah muhafaza- Kâbe ve Mescit’i nebi gibi mukaddes yerleri de satmaktan çekinmeyecekleridir. 

 Biz abdestin mekruhlarını, bayramın hangi gün olacağını tartışa duralım, ufak-tefek ihtilaflarımızı gözümüzde büyütüp bir birimize kaşlarımızı çatalım azılı düşmanlarımız; Haçlı zihniyeti ve Siyonistler kılıçlarını çoktan çekmiş durumdalar. Öyle ki Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak keyifle, bıyıklarının altından gülerek, votkalarını yudumlamaktalar. Bunlar, “Demokrasi, Medeniyet, Hürriyet” diyerek İslam ülkelerini kendilerinin Hegemonyası altına soktular. Müslümanlar, hazır bu kadar birbirine düşman iken fırsat bu fırsat, diye yeni yeni planlarını devreye sokmaktalar. Bugün, şunu yeniden hatırlamaya çok daha ihtiyacımız var: Müslümanlar ancak bir birlerinin velileri ve yardımcılarıdır. Küfür ise tek millettir, onlarda birbirlerinin yardımcılarıdır. İslam topraklarının ve Kudüs’ün esaret altına girmesi, onların kendi aralarındaki ittifakı karşısında gereğini yapmayışımız, aramızdaki ihtilaflarımızın çözümünde kur’an ve sünneti devre dışı bırakmış olmamızdan, Kur’an ipine sıkıca tutunmayışımızdandır. Hâlbuki Allah bizi uyarıyor:


“Allah ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz. Gücünüz ve devletiniz elden gider. Sabırlı olun çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfal, 46)


 Güç gidince, kuvvet zaafa uğrayınca insan kendini yalnız hissediyor. 

Rahmetten uzaklaşan insanda her zaman Korku peyda oluyor. Güç gidince, Kudüs’ün ve daha nice mukaddesatımızın işgali kolaylaşıyor. Cahillerin ve korkakların cesareti artıyor. Şair ne güzel demiş:


Sen! Ben! Desin efrat aradan vahdeti kaldır;

Milletler için işte kıyamet o zamandır.

Evet, Kudüs de kıyamet kopuyor!


Bu aslında Kudüs’ün değil, sahip çıkılmazsa, Müslümanların kıyameti olacak. Kudüs’ün ağıt yakması kendisi için değil, Müslümanların param parça olmuş hali içindir. Öyleyse dualarımız Kudüs için olduğa kadar birazda Kudüs’ü bu hale getiren biz Müslümanlar için de olsun. Kurt kocayınca çakalların maskarası olur demişler ya! Bugün bunu yaşıyoruz. Bir buçuk milyar İslam toplumu küçücük İsrail’in elinde piyon durumuna düşmüş.


Peygamber Efendimiz bizi uyarıyor:

“Yakın bir zamanda milletler her taraftan sizi birbirlerine ikram ederler. Misafirlerin nasıl ki oturdukları sofrada önlerine gelen tirit tepsisini birbirlerine ikram ettikleri gibi: “buyurun, diye birbirlerine ikramda buyurdukları gibi…”


Ashab’ı Kiram dehşetten titreyerek sordular:

Ya Resulüllah! Ogün biz az sayıda olacağımız için mi bu hal başımıza gelecek?


Resul’ü Ekrem Efendimiz buyurdular ki:

“Hayır. Sizler bugünden daha çok sayıda olacaksınız. Fakat bu çokluğunuz sel suyundaki saman çöpü gibi olacak. Bu hal olunca da düşmanlarınızın kalbinde sizin muhabbetiniz çıkarılacak. Sizi saymayacaklar. Size kıymet vermeyecekler. Ve sizin kalplerinizde vehn olacak.”


Ashabı Kiram Efendilerimiz vehn’den maksadın ne olduğunu anlamamışlar ve sormuşlardı. Peygamberimiz şöyle cevap buyurdu:

“Zilletle, alçakça yaşamayı seveceksiniz. İnsanca ölmeyi çirkin göreceksiniz.”(Müsned,II,359)


Bu uyarı bile Müslümanları uyandırmak için yetmez mi? Birlik içerisinde olamayan; tefrika içerisinde bulunan milletler başkalarının kulu kölesi olur. Çokluğumuza değil, Allah’ın yardımının tecellisi için imanımıza ve ihlâsımıza bakmalıyız. Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmemeliyiz. Kendi aramızda merhametli, kâfirlere karşı güçlü, ferasetli ve kararlı hareket etmeliyiz. Bizden olmayanları sırdaş edinmemeliyiz. Çünkü onlar bizim hep kötülüğümüzü isterler. Onların bizlere besledikleri kalplerindeki düşmanlık yaptıklarından daha büyüktür.


Kıblesi Olmayanın Davası Kudüs Olmaz

Kudüs Müslüman’ın aynasıdır. Kudüs kan ağlarken ağaca girmiş kurt misali tefrika içten içe birliğimizi kemirmeye devam etmekte. İşgalin büyüğü bugün nasırlaşmış yüreklerde, istila edilmiş kalplerde, yumuşamayan hissiyatsız insanların duygularındadır. Eğer gönlümüzü ve kalbimizi esir ettiğimiz nefsin istilasından, dünyevi menfaatlerin girdabından, kula kul olmanın, güçlünün yanında bulunmanın esaretinden kurtarabilirsek şunu garanti ederim ki; Kudüs, Yahudi ve Siyonistlerin esaretinden mutlaka kurtaracaktır. Ümmet olarak ölü toprağını ne zaman üzerimizden atarız işte o zaman Kudüs’ün sokakları yine adaletin hakkaniyetin ve merhametin güzelliklerine şahit olacaktır. Kudüs’ün anahtarı er veya geç teslim edilecektir. 


Evet, Kudüs ifade ettiğimiz gibi, birçok peygamberlerin ya uğradığı ya da bir süre ikamet ettiği, dualarında unutmadığı, Hak için mücadelelerde bulunduğu kabirlerinin medfun bulunduğu, birçok ayetin tecelligahı mukaddes ve mübarek bir beldedir. Onun ulvi ve değeri bizzat ayetle sabittir. 


Kudüs kıbleye dönenecek niyeti olan insanların gözünde dava’dır. Yoksa! Kıblesi olmayanın davası Kudüs olur mu? Gözü namazda olmayanın gönlü Kudüs’te olur mu? Bu nedenle Kudüs birazda namazdır ve miraçtır. Namaz davamız olmalı. İbadet ve itaatteki gevşekliğe rağmen Kudüs’ün ıztırabını yaşamak biraz tezatlık oluşturacağı muhakkaktır Müslüman’ın hayatında. Heyecan ve öfkemizde dahi hakkın rızası bulunmalı. Kudüs için öfkelenen namaz için üzülmüyorsa, Kudüs için naralar atan günah işlediği zaman ağlayamıyorsa nefsinin bu mukaddes davayı bulandırıp bulandırmadığını kontrol etsin. Bu nedenle Kudüs davası bir toprak parçasına sıkıştırılacak, belli bir ırka mal edilecek kadar basit değildir. Kudüs davası bir yönüyle kulluk davasıdır, Kudüs davası Allah’ın emrini yaşama davasıdır. 


İsra hadisesi, çok uzak mesafelerin kısa bir zaman içerisinde Allahın lütfüyle kat edildiği gece yürüyüşüdür. Kim bilir? Bugünün karanlığı yarının gülüşüdür. Karanlığın koyuluğu sabahın yakınlığının göstergesi olsa da Mekke gibi ızdırap ve imtihanı geçmeden, sabrı, şükrü ve tevekkülü kuşanmadan, her şeye rağmen tavizsiz ibadet ve itaate devam etmeden Rab katında kabul görmenin mümkün olmayacağını da bilmeliyiz. 


Selahattin Eyyübin’in “Kudüs kan ağlarken bana gülmek haramdır” ahdini hatırlamalı, gülmemek için değil, gülmeyi kendimize helal hale getirmek için Kudüs ilgili bir şeyler yapmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Sloganımız “Bugün Kudüs için ne yaptın” olsun.


Son söz olarak Rabbimizin şu Ayetiyle bitirelim yazımızı: 

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın, eğer inanmışsanız, üstün gelecek sizsiniz.” (Al-i İmran, 139) 

Selam ve dua ile...

 

İsraf Hastalığı

e-Posta Yazdır PDF

İnsan eşrefi mahlûk olarak yaratılmış, bütün nimetlerle donatılmıştır. Allah’ın nimetlerini saymakla bitirmemiz mümkün değildir. Bu nimetler, insanın ağır sorumluluk ve kulluk görevini yerine getirmek için kullanılmalı. Onlara olan muhtaçlığımız, onları sınırsız ve ölçüsüz bir şekilde kullanacağımız anlamında değildir. Allah, insanın her hususta itidalli ve ölçülü olmasını emretmiştir. Aşırı gitmek, gafil ve cahil olmak, yanılmak gibi anlamlara gelen israf, dini terim olarak; insanın sahip olduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. İnsanın vermesi gereken yerde vermemesi, harcayacağı yerde elini sıkı tutması cimrilik diye tarif edilirken, harcama hususunda ölçüyü aşmayı da israf olarak anlatırız.


Kur’anda doğru inançtan sapma, tutum ve davranışlarda itidalden sapma, ahlakta meşruiyetten sapma ve azgınlığa düşme anlamlarında kullanılan İsraf, inatça, amelde Ahlakta sevgide, duyguda, akılda, fikirde, emekte, kaynakta, yemede içmede, giyim kuşamda, zamanı kullanmada, hatta, ibadetlerde dahi söz konusudur. 


İnfak ve paylaşım malı ziyadeleştirirken israf ve cimrilik malın yok olmasına, bereketin kayıp olmasına ve sahip olduğumuz nimetlerin kirlenmesine sebep olur. Maddi olarak İnsanın doyumsuzluğu kanaatten yoksun olmanın, kanaatten yoksunlukta israfın sebebidir. En büyük zenginlikte malda, mülkte, makam ve mevkide kanaat; sevgi ve saygıda, duygu ve öfkede ölçü ve tutarlı olmak; ilim ve irfanda marifet ve muhabbetulahta doyumsuz olmaktır. 


İsraf ile cimrilik arasında hassas bir çizgi söz konusudur. Nimetin durumuna göre bu ayrımı hakkıyla ayırt etmediğimiz zamanlarda, “israf etmemem gerekir” diye cimriliğe, cimri olmamak için israfa düşebiliriz. Bu hususta da dinimiz İslam’ın koyduğu sınırları iyice bilmeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Dengeyi yakalayamadığımız taktirde iki tarafı da keskin bir kılıcı andıran cimrilik ve israfın tahribatlarıyla karşı karşıya kalırız. 


Yüce Allah kur’anı kerimde müminlerin özelliklerini sayarken şöyle buyuruyor:


“Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler, ne kısarlar. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan, 67)

Peygamberimiz(s.a.v.)’de kaliteli mümin olmanın alametini şöyle belirtiyor:


“Kaliteli mümin olduğunun alameti, kendisini dünyevi ve uhrevi olarak alakadar etmeyen söz, davranış ve hallerden uzak tutmasıdır.” (Tirmizi, Züht,11)


Elbette ki Allah’ın helal dediğini kimse haram; haram dediğini kimse helal sayamaz. Ancak helali harama döndüren de israftır. Çünkü israf haddi aşmak, nimetin kıymetini bilememektir. Yüce Allah buyuruyor ki:


“Ey Âdemoğulları her mescide gidişinizde güzel elbiseler giyin, yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(Araf,31)


Peygamberimiz(s.a.v.)’de şöyle buyurmuştur: 


“kibirsiz ve israfsız olarak yiyiniz, içiniz giyiniz ve sadaka veriniz. Zira Allah, kulunun üzerinde nimetini görmek ister.” (Buhari, Libas, 1) 


Demek ki nimetleri ölçülü kullanmada ki gaye; kibir ve israfa düşmemektir. Sahip olduğumuz maddi ve manevi her nimet Allah’ındır. O’nun verdikleriyle övünmek, O’nun nimetiyle O’na karşı gelmek talihsizlik ve hadsizliktir. Allah ise haddi aşanları sevmez. 


Allah güzeldir, güzel ve temiz olanı sever ancak asıl güzelliğinde takva elbisesi olduğunu bildirir. Öyleyse zahirimize verdiğimiz önem, bizi aşırılığın tuzağına düşürmeden, içimizdeki güzel ahlak, terbiye ve edebin bir göstergesi olmalı. Nimetlerden güzelce faydalanmamızı isteyen Allah, kuluna secdeyi emretmekte, sevgisinin ise israf etmeyenlere bahşedileceğini bildirmekte. Elbette ki sadece sevgisini değil, nice nimetler bahşetmekte. Ancak her nimet de şükür gerektirir. Mala sahip olan, onun şükrünü zekâtını vererek ve infak ederek, ilme sahip olan onu yaşayarak ve başkalarına aktararak, sağlık ve sıhhatinin şükrünü ibadet ve itaat ederek, zaman nimetini en iyi ve verimli işlerde kullanarak, akıl nimetini Rab’ini tefekkür edip ona yakın olmanın yollarını araştırarak, sevgi ve duygularının yönünü Rab’ine döndürerek şükrünü yerine getirir. Nimetin kıymetini bilen, o nimete şükretmek mecburiyetinde kendisini hisseden bir insan kolay kolay ölçüyü aşmaz. Harcamaların da itidali elden bırakıp israf günahına batmaz. 


Ölçülü hareket etmek fıtrata uygun davranmaktır. Çünkü ölçü ve itidalli olmak, her şeyden önce, bünyemizin ve ruhumuzun ihtiyacı olan olmazsa olmaz kural ve kanunudur. İsrafla fıtratlarını tahrip edenler, sahip oldukları şeyleri ne kadar harcarlarsa harcasınlar yinede mutlu ve huzurlu olamazlar.


İsraf edenler, hem ferdi planda hem de toplumsal alanda, hem dünya hem de ahrette huzur ve saadeti yakalayamazlar. Varlık içerisinde fakirliği yaşayan, yokluk içerisinde isyana düşenler hep aşırılıkların ve gafletin, kıymet bilememenin tükenişliğini yaşarlar.

 İfade ettiğimiz üzere israf haddi aşmaktır. Şeytan yerini ve konumunu bilmedi, sahip olduğu nimeti kendinden zannetti, bencillik yaptı, övündü ve Allah’ın dergâhından kovuldu. Öyleyse israf eden Şeytan’ın dostu, Allah’ın düşmanı olmuştur. Kur’anı kerimde israfı, zorba Firavun ve tabilerinin yaptığını söyler, ayrıca haddi aşan Lut kavminin çirkin halini israf, diye anlatır. 


“…Gereksiz yere saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise rabbine karşı çok nankördür.” (İsra, 26-27) buyuruyor Allah. 


Her nimet emanettir. Emanete hıyanet münafıklığın alametlerindendir. Mümin haddi aşmayan, cahillerden yüz çeviren, faydasız ve anlamsız sözlerden ve işlerden uzak duran, hata da ısrar etmeyen, verdiği sözü yerine getiren, ahde vefa gösteren, akıllı ve ferasetli insandır. Gafil olmak mümine yakışmaz. Nerede nasıl hareket edeceğini, ne zaman ve ne kadar harcayacağını bilen insandır mümin. Ne ifratın nede terfidin aşırılıkları müminin düşeceği tuzaklar olmamalı. Tüketirken tükenmek kadar düşünce yoksunu, akıl ve mantık fakiri olmak üzülecek ve kınanacak bir durumdur.


Mahlûkat içerisinde akıl ver ruhi olarak çok farklı ve istisna bir yere sahip olan insan bunun yanında nefis ve şehvet denen özelliğiyle de hataya meyyaldir. İhtiyaç sahibi olması onun hayvani yönüne meyil etmesine sebep oluyor çoğu zaman. Bu da imtihanı kayıp etmesi anlamına geliyor. İnsanın sahip olduğu maddi ve manevi her şeyde söz konusu olan israfın ibadetlerde dahi dikkati gerektiren bir kavram olduğunu belirten Allah Resulü’nün şu uyarısı nice hikmetlere mebnidir. 


 Abdestin nasıl alınacağını öğrenmek üzere gelen bir bedeviye Peygamberimiz(s.a.v.) her azanın üçer kere yıkanması gerektiğini öğretmiş ve şöyle buyurmuştur:


“İşte abdest böyle alınır. Kim bundan daha fazlasını yaparsa hatalı davranmış, haddi aşmış ve zulmetmiş olur” (Nesai, Taharet, 105)


Bir gün sa’d b. Ebi Vakkas abdest alırken Resülüllah onun yanına uğramıştı. Onun fazla suyu kullandığını gören Resulüllah: “Bu ne israf” buyurdu. Sa’d: “Abdestte de israf mı olur?” Diye sorduğunda Resulüllah: “Evet, akan bir nehirden de abdest alıyorsan israf olur” buyurdu


Suyun azlığından mı bunu öğütlemiştir elbette ki hayır. İnsana bilinçli bir tüketimin eğitimini vermiş, olgunluğun kriterini göstermiştir. İsraf aç gözlülük ve verilen nimeti kötüye kullanmak Allah’a karşı saygısızlıktır. 

Bugün insanlığımız, asrın en vahim manevi hastalığı olan israf girdabına yakalanmış ki bundan kendini bir türlü kurtaramıyor. Tükettikçe tükenen, harcadıkça daha da mutsuz hayat süren insanımızın hali içler acısı. Yeme ve içmeyi, giyinmeyi zevk aracı olarak düşünenler fıtratlarının ve yaratılış özelliklerinin sınırları zorlayarak israf bataklığına düşüyorlar. Giyim ve kuşamda elbisenin rengine ve modasına göre hareket eden, onlarca belki yüzlerce elbiseyle dolabını adeta mağazaya çeviren insanların girdiği bu çıkmazı görmemek mümkün değil. Her ortamda giyeceği elbisenin farklı olması gerektiğine inanan; bir gün giydiğini ikinci gün giymekten utanan insan, aslında bu israfla kendini zayi etmekte, böyle bir tüketimle kendi tükenmekte. Moda ve lüks alışkanlığı bize kolaylık değil kâbuslar yaşatmakta. Modayı takip etmek mecburiyetinde hisseden, hasbel kader, o yılın modasını alıp giyemeyen insanın nasıl yıprandığını bir düşünün. Son model araba için borca giren, faiz bataklığına düşen insanın o arabayla ne kadar huzuru yakalayabilir? Son çıkan telefonu almak mecburiyetinde hisseden bir insan, bunu alamadığı zaman çektiği ızdırap inkâr edilemez bir tükeniştir. 


İsrafın tükettiği insan şerefini banka lokanta ve affedersiniz, tuvalet arasında geçirerek haysiyetini kıymetini ve değerini de israf etmiş olmuyor mu? Hâlbuki insan yemekten içmekten her şeyi tüketmekten ibaret bir yaratık değildir. Bunlar sadece asıl gayesini gerçekleştirmek için birer vasıtadır. Bunu böyle düşünmediğinizde hayvanlardan insanın ne farkı olurdu? 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“İnsanoğlu karnından daha şerli bir kab doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Yemek yediği zaman, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın”(Tirmizi, Züht,47)


İnsanın her istediğini yapması, her canının çektiğini yemesi de israftır. Nefis doyumsuz olduğu gibi bencildir; hep kendini düşünür, istediklerini elde etmek için helal haram ayrımı yapmaz. Bu nedenle onu dizginlemeli, onun istekleri karşısında uyanık olmalıyız. Hz Ömer, oğlu Abdullah’ı, et yerken görmüş: “Hayrola et mi yiyorsun?” diye sormuş. “Evet, canım çekmişti de…” deyince Hz Ömer üzülmüş ve ona demiş ki: “Demek sen her canının çektiğini alıp yiyor musun? Bilmez misin ki peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanın canının çektiği her şeyi yemesi de israftı.” (İbni Mace)


Evet, bir parça ekmeğe, bir damla suya muhtaç insanların olduğu asrımızda çöplere atılan ekmeklerin, yemeklerin, boşa akıtılan suların, çılgınca yapılan harcamaların hala devam etmesini, İslam’ı şuurun ve toplumsal bilincin olmayışının dışında ne ile izah edebiliriz. Yemek sofralarını israf sofralarına dönüştürenler, bütün yemeklerin yenemeyeceğini bile bile bu sofraları hazırlarken neyin hesabını yapıyorlar acaba. Yere düşen ekmek kırıntısını “al toprağını sil de ye” diyen Yine “Ya Aişe! (ekmek) değerlidir. Ona karşı saygı göster. Zira ekmek hangi toplumdan nefret etmişse, (kaçırılmış) bir daha onlara geri dönmemiştir”(ibni Mace) buyuran Peygamber insana neyin dersini vermek istemiştir. Müslümanlar bunu düşünmez mi. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” uyarısını diline belensek edinen, bir lokma ekmeye muhtaç olan komşularını düşünmeden yaptığı israflara rağmen, nasıl başını yastığa koyup uyuyabiliyor. İsraf etmek infak etmemek bencilce tutum ve davranışlara girmek hep ben merkezli bir hayat sürmek toplumun düzenin ve huzurunu da bozuyor. Muhtaçların, fakir fukaranın, Kin ve nefretlerinin fitilini tutuşturan hırsızlık ve arsızlığın önünü açan israftan daha etkili bir şey olmasa gerek. İslam zekâtla, infakla, diğerkâmlıkla insanlar arasındaki dengeyi kurmaya çalışarak, hem ferdin hem de toplumun huzur ve saadetinin teminini sağlamayı hedeflemiştir. 


Ya ev eşyasıyla doldurduğumuz evler acaba bizim huzurumuza ne kadar katkıda bulunuyor? Eşyalara terk ettiğimiz koskocaman evlerde; fakire fukaraya, misafire, hısıma akrabaya, yolda kalmışa darda kalmışa, ikrama, izzete yer olmadığı gibi huzura da yer yok. Çünkü gönül darlığı yaşıyoruz. Evlerin genişliği, ceplerin doluluğu, paylaşımın olmadığı bir ortamda, huzur vaat etmiyor insana. Sahip olduğumuz lüks eşyalar bize hizmet etmesi gerekirken adeta biz onlara hizmet etmek mecburiyetinde kalıyoruz. Kafamızı yoruyor, zihnimizi hep eşyalarla meşgul ediyoruz. Yani tüketelim derken tüketiyoruz. “Gözüm alıştı şu renklere, bu sene şöyle bir moda koltuk takımı çıkmış, onu almalıyım diyerek, moda, lüks ve gösterişin esaretini yaşıyoruz.”


Ebetteki israfın ve ölçüsüz kullanmanın sebeplerini de irdelemi. Bu hastalığın teşhisi yapılmalı, bu düşkünlüğün arkasındaki sebepler analiz edilip tedavisi için gerekli tedbirler bir an önce alınmalı. İsrafın sebeplerinde başta nefsin aşırı istek ve telkinleri, bencillik ve gösteriş arzusu, tatmini arayış duygusu önemli bir rol almaktadır. Bunun en bariz örneğini de düğün tören ve eğlencelerde de görüyoruz. Adeta buralarda gövde gösterisi yapılıyor; insanlar görsün ve bilsin ki şu kadar masraf yapılmış şu kadar para takılmış şu kadar maytap patlatılmış. Allah’ın memnuniyetini dikkate almayan insanları Allah, başkalarının memnuniyeti için masraf yaptırarak ceza veriyor. İsraf edilen yemekler çöplere atılırken, alabildiğine içki tüketilirken, gayri meşru bir şekilde kadın erken beraber eğlenirken bahanelerin arkasına sığınılıyor “ömürde bir defa oluyor ne yani yapmayalım mı” gibi. Böyle bir düğünün neticesinde, sahte gülücüklerden belki zoraki oynamalardan sonra mutsuzluk ve huzursuzluktan başka bir şey kalmıyor elde. Başlangıçları Allah’a isyanla başlayan israfla devem eden düğün ve törenlerin neticesinde huzur ve saadeti beklemek biraz iyimserlik olur. 


 Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:


“İnsanoğlu kıyamet günü beş şeyden hesaba çekilmedikçe yerinden kımıldamayacaktır. Ömrünü nasıl tükettiğinden, gençliğini nasıl yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği bilgilerle nasıl amel ettiğinden”(Tirmizi, sıfat’ül kıyame,1)


Yarın huzuru mahşerde israftan hesaba çekileceğiz, desek yalan söylememiş oluruz. Bu nedenle olsa gerek Resulüllah(s.a.v.) başka bir hadisinde:


“Beş şey gelmeden beş şeyin değerini iyi bilesin: ölümden önce hayatının, fakirliğinden önce zenginliğinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin ve hastalığından önce sağlığının.” (hakim mustedrek, ıv,341) buyuruyor.


Peygamberimiz bir hadisi şerifinde de insanların hemencecik aldandığı iki nimeti belirtmiştir: 


“İki nimet vardır ki; insanların çoğu onun değerini bilmezler: sıhhat ve boş vakit.” (Tirmizi, Züht, 11)


 Vücut emanet olduğu gibi sağlıkta emanettir, gençlikte, ömürde emanettir, ilimde… “Ah gençliğim” dememek için onu ibadet ve itaatle geçirmeli. Gençlik en zinde ve en güçlü olunan zamanlardır. Onu israf etmemeli, nasıl olsa ilerde yaparım, deyip aldanmamalı, çünkü geleceğimizi bilemeyiz, ömrün ne zaman biteceği de bize malum değil. Eğlenmek gününü gün etmek adına pervasızda hayat süren gençliğin tükendiğini, nice ıstıraplar içerisinde mutsuz bir hayat sürdüğünü görmeyeniniz yoktur. “Ah şimdiki aklım olsaydı o hataları yapar mıydım, ah gençlik ah..” ya da kendilerine ne anladın bu dünyadan? Diye sorduğumuzda yaşlı dedelere babalara “sanki daha dünkü gibi” diyerek geçen günlerinin ne kadar tez geçtiğini anlattıkları zaman bir tükenmişliğin ve pişmanlığın izlerini görürsünüz. Nasırlaşmış ellerinden hayatın yükünü yansıtan yüzlerindeki çizgilerden, yorgunluklarını herkesin hemen anlayacağı bakışlarından yakinen buna şahit olursunuz. Zamanı tüketen böyle insanları adeta zaman tüketmiştir. Hâlbuki zaman insan için en kıymetli hazinedir. Vakit nakittir demiş atalarımız. Zamanla nakit kazanılır, ancak nakitle bir saniye bile geri gelmez. Şöyle bir eklemede yapalım: “Zamanla” ahret kazanılır ancak israfla geçen zamanı hiçbir şey gereri getiremez. Zamanın çokluğundan söz edenler akıllarının israfını yapıyorlar. Kulluklarını zayi ediyor, boş ve anlamsız geçirilen ve öldürülen zamanlarla geleceklerinin israfına göz yumuyorlar. Zamanı, doğru ve iyi değerlendirmek insanın ruhi olarak doyumuna vesile olduğu gibi, onun israfını da önlemektedir. Allah birçok ayetinde zamanı zikretmiş onun önemine vurgu yapmıştır. 


Sağlığı israf etmekte ona zarar verecek davranışlara girişmektir. Hâlbuki zamansız hiçbir mükâfat kazanmak, rıza-i ilahiye ulaşmak söz konusu olmadığı gibi sağlıksız da mümkün değildir. Maddi israfların sağlığa zarar veren yönleri olduğu gibi manevi israflarında doğrudan ruh sağlığının bozulmasıyla ilgisi vardır. İbadet ve itaatte taviz tavizi; israfta israfı doğurur. Biri ötekinin her zaman etkileşim alanındadır. İnsan mana ve maddeden ibarettir. Mana ve madde bütünlüğü içerisinde Allahın verdiği nimetlerin kıymetini bilmeli, onları israf etmekten sakınmalıyız. 


İnsan elindeki nimetler gidince onların kıymetini daha iyi anlıyor. Fakirlik görmemiş, paranın pulun nasıl bir zorlukla kazanıldığını anlamamış, hazıra konmuş insanlar hiçbir şeyin bitmeyeceğini düşünürler. Müsrifçe harcadıkları o mallar nedeniyle bir lokma ekmeye muhtaç olup el açar duruma gelen nice insanlara şahit olmuşsunuzdur. 


İlmiyle amil olmayan, onun gereklerini yerine getirmeyen bir âlim de israf günahına düşmüştür. İlim paylaşıldıkça çoğalan, amel edildikçe fayda sağlayan bir nimettir. Aksi takdirde zihinlerde yük, hesabı ağır olan bir nimet halini alır. İlim hazinedir onu bir hiç uğruna heba etmemeli, onunla dünya değil, ahret talep edilmeli. İlim, yoldur yordamdır, ilim aydınlıktır, rehberdir, yoldaki işaret ve uyarılardır. Allah’a giden yolun meşalesi ilimdir böyle bir nimeti elinde bulundurmasına rağmen ilmini israf ederse insan, kınananlardan zarar edenlerden olmaz mı? İlmiyle amil olmayanları (onu israf edenleri) Yüce Mevla, kitap yüklü merkebe benzetmiştir. İnsanken merkep muamelesi görmek, ilimle hafiflemek gerekirken onun yükünün altında ezilmek, tükenmek değil de nedir? 


Huzuru yakalamak mutedil bir hayat sürmekle mümkündür. Sevgide, dostlukta, alış verişte, bütün ilişkilerde mutedil olmak tavsiye edilmiş, dostlukların da sınırını çizmiştir dinimiz. Sevgi Allah için olur, ona dayandırılırsa yaratılan yaratandan ötürü sevilirse insan hayal kırıklığına uğramaz. Ancak gönle ferman geçiremeyen, gönül çelenlerin cazibesine kapılan, sevgiyi aşk derecesinde beşere kaptıran insanların umduklarını bulamadıklarında nice ıztıraplar yaşadığına her gün şahit oluyoruz. Yani sevgide israf eden sevgiyi bir hiç uğruna tüketen insanlar, tükettikçe tükeniyorlar. Duygusallık ve öfke Allah için olursa güzeldir. Bizleri harekete geçiren birçok eylem ve davranışlarımızın istikametini belirleyen duygular yanlış yerde ve isabetsiz şeylere açık hale gelir, onların suyuna akarak ölçü ve tutarsız bir davranış yumağına dönüşür, karakter halini alırsa israfa dönüşür. Kısaca; insan Allah için sevecek verecekse de Allah için verecek nefreti öfkesi muhabbeti hep Allah için olacak o zaman duygular israfa değil mükâfata ziyana değil kazanca, bela ve musibete değil huzur ve saadete dönüşür. Maddi israflardan daha önemli manevi israflardır. Maddenin israf bataklığına çakılıp kalanlar manen israfın yıkımlarını yaşayanlar olmuştur hep. Öyleyse özet olarak. Tükenmemek için ruhları tüketmemek; onu beslemek için ibadet ve itaatin zikir ve fikrin cimriliğinden sakınmak, ruhi melekelerimizi gayelerinin dışında kullanıp israf etmemek gerekir.


Hz. Mevlana’nın şu uyarılarıyla bitirelim:

“Ruha manevi gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve ruhi gıdalar sun da, gideceği yere güçlü kuvvetli gitsin” 

“Ne kadar zengin olursan ol, ancak yiye bileceğin kadar yersin, denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”

“Asıl büyük israf ise ömrün beyhude israfıdır.”


İsrafsız bir ömür geçirebilmek duasıyla…

 

Hz. Peygamber(s.a.v.)’i Takip Eden Kurtulmuştur

e-Posta Yazdır PDF

O’nu anlatmada yetersizdir cümleler. Söz, O’nu anlatınca değer kazanıyor. Allah’ın övdüğünü övmek, O’nun sevdiğine uymak, sevdiğinin sevdiğini sevmek insanı Allah’ın rızasına götürür. O’nun yoluna ram olanın duyguları derinleşir, her şey ayrı bir lezzet ve ayrı bir letafet kazanır.


O’nun rahmet damlasını bir kez kalbine damlatan, karanlığı olmayan bir gündüz yaşar. O’nun merhametinden nasiplenmeyenin bahtına düşen çaresizlik ve yalnızlıktan başka bir şey değildir. O’na yakın olana Allah’a yakın olur. O’ndan uzak düşenin şeytan yakasını bırakmaz.


O’nun doğuşuyla güneş dahi hayâ ve edebinden, nuru karşısında, sönük kaldı. Gece, utancından varlığın koynuna gizlenip yerini ebedi bir gündüze bıraktı. Kara günler O’nunla son buldu. Ebediyet serinliği onunla hissedildi. 

Şayet, O teşrif etmesiydi, dünya sabahı olmayan bir gece yaşardı, ümitler tükenir, hayaller suya düşerdi. Zalimlerin yaptığı zulüm yanlarına kar kalır, akla kara bilinmez, haklı haksız ayırt edilmezdi.


Şair ne güzel demiş:

“Ya Resulülah, eğer sen gelmeseydin âleme,

Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhul esma Âdeme,

Varlığın manası kalmaz, gark olurdu mateme.


O, çocukluktan itibaren irşada başlamıştı bile. Yaşı başı kemale ermiş hiç bir insan’ın, O’nun, çocukluğunda ki seziş ve duyuşuna sahip olması mümkün değildir. Büyük olmak, büyük gibi görünmek değildir, yılları geçirmek hiç değildir. Büyüklük, insana yakışır davranışlara sahip olmak, daha küçükken büyük olmanın talim ve terbiyesini görmektir. O, daha çocuk yaşlarında... Yaşıtları, “Gel oyun oynayalım Ey Muhammet!” Dediklerinde “Ben oyun oynamak için mi yaratıldım” diyecek kadar büyük mü büyük; bir o kadar sorumluluğun ağırlığını sırtında hisseden çocuk bir peygamber. 


Gençliği de güzel bir gençlikti O’nun; temiz ve pak... O kadar kirin, pasın, cehaletin ve karanlığın içerisinde bir zerre bile sıçramamıştı üzerine. Hep O konuşuluyordu. O’nda çok farklı bir gelecek vardı. O gelecekte kendilerine yer ayırmak isteyenler, heyecanla O’ndaki hikmeti anlamaya çalışıyorlardı. İşte saadeti inşa edenler hep onu takip edenler oldu. 


Yetişkinlik dönemi gözleri kamaştırmıştı. Başkalarıyla kıyaslandığında, hep onu önde görüyorlardı. Her şeyde örnek kabul edilirdi. Önderdi; verdiği hüküm yıllarca sürecek kan davalarını önlerdi. İtaat edilen, saygı duyulandı. Güvenirliği herkes tarafından itiraf edilendi. Ancak bu olağan üstü durumun adı konmamıştı. Vahiyle adı konduğunda İslam’ın son Peygamber’i diye, herkes yerini hızlıca alıverdi. O daha başlangıçta okumuştu hirada; insanlığın halini. Okudukları, vahiyle desteklendi; ne yapması gerektiği ayetlerle belirlendi. İtaat eden de oldu, etmeyende; O’nu takip etmeyi gururuna yediremeyenler de... Zelil ve rezil bir duruma mahkûm olanlar hep onun getirdiği hakikate direnenler oldu. Onunla yürümeyi kabul edenler zorlu ve meşakkatli yolculuk neticesinde nice saadetlere kavuştu. 


Allah, insanları ona itaat hususunda uyarıyor:

“De ki, Allaha itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak) sizin sorumluluğunuzda size yüklenen (görevleri yerine getirmek)dir. Eğer Ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen açık seçik duyurmaktır.” (Nur, 54)


O’na İtaat Etmeden Allah’a Ulaşılmaz

Peygamber(s.a.v.)’e itaat ve O’nun sevgisi dinimizin esası, Allah’a varmanın en kestirme ve güvenilir yoludur.


“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr,7) buyuran Allah, Resulü’nün buyrukları karşısında kayıtsız ve şartsız itaati emretmiştir. O’nun sözünün üstüne söz söyleyenler, O’nun hükümleri karşısında duyarsız kalanlar asla huzur bulamaz, çekişme ve kavgaların önünü alamaz, ihtilafların enkazından kendilerini kurtaramazlar. İşte kurtuluşun yolu: Yüce Allah buyuruyor ki: 

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”(Ahzap,36) “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiştir.”(Ahzap, 71) Başka bir ayetinde ise: “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşasınız”(Ali İmran ,132) buyurarak uyarıyor Rab’imiz bizi. O, öyle bir önder ki, Allah, kendisine itaatten hemen sonra ona itaati emretmiştir: 


“Her kim Allah ve Resulüne itaat eder, Allahtan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır”( Nur, 52) Allah’ı sevenin Peygamber’e uyması gerektiğini başka bir ayetinde, bizlere şöyle bildiriyor Yüce Mevla: 


(Resulüm) deki “Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Ali İmran,31)


Evet, Allah’a itaat etmek isteyen bilsin ki; bunun yolu Peygamber(s.a.v.)’e itaatten geçer. O’nun muhabbet havuzuna atılmalı, O’nun sevgisini tatmalı, O’nun aşkıyla yanarak pişip olgunlaşmalı. Yani O’nunla olmak biraz da O’nun gibi yanmaktır. O’nun ahlakına talip olmak biraz da O’nun çektiğini çekmektir. Sadakat, varlığın rahatını O’nun eşiğinde bırakıp yaratılışın hakikatine ulaşmaktır. Yardanda geçecek, serden de geçeceksin ki arşı alaya yüksele bilesin. Bu dünyada elde edemediğinin daha iyisine ahrette, Peygamber(s.a.v.)’e komşu olarak, sahip olabilesin. O’nu canından aziz bileceksin ki, O’nun kucağında ruhunu emniyet içerisinde iman üzere teslim edebilesin ve arkandan ağlayan O olsun, sevinecek haline, üzülecek haline de O şahit olsun. O’nun, iyi olduğuna şahadet ettiği insanı cehennem yakar mı? O’nun razı olduğundan Allah razı olmaz mı?


Resul’e itaat ve sevginin karşılığı elbette ki sadece bu dünyada değil, asıl vatanımız olan ahrette de, fazlasıyla verilecek. “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada süresiz kalmak üzere; işte büyük kurtuluş budur.”(Nisa ,13)


Düğününü Cennete Erteleyen Sahabi

Ashab’ı Kiram hep onu takip etmiş, her iş ve eylemlerinde O’nun referansını esas almışlardı. O’na itaatin zirvesini yaşayan Sahabelerin Peygamber(s.a.v.)’e olan aşk ve muhabbetlerini anlatmakla bitirmemiz mümkün değildir. Ancak burada bir sahabenin hayatından kısa bir kesiti, bütün sahabe için numune-i misal olsun diye anlatmaya çalışalım. Bakalım ki kayıtsız ve şartsız itaatin neticesi nasıl bir saadet.


 İşte! Binlerce yıldızlardan sadece bir tanesidir Beni Süleym kabilesinden olan Sa’d:

 Rengi kömür gibi siyah olmasına bakmayın! Yanılırsınız. Çünkü çirkinlik, yüz çirkinliği değil öz çirkinliğidir. Yüzü siyah olan bu Sahabe’nin gönül nurunu sezmek gerek. O’nun saf ve duruluğundan, nice güzel yüzlere sahip olupta kapkara gönüllerini sinelerine yük eden insanların alması gereken nice dersler vardır.


 İşte bu saf ve temizliğin, ihlas ve samimiyetin sahibi Sa’d, Allah Resulü(s.a.v)’nün huzuruna çıkıyor. Bir şey soracak, isteğini ona arz edecek. Ancak istemeden önce dünyada en fazla arzu ettiği şeye kavuşmasına mazeret gösterilen şeyden başlıyor işe. Ve diyor ki:

 “Ey Allah Resul’ü! Anam babam sana feda olsun, hiç tenimin siyahlığı, yüzümün çirkinliği cennete girmeme mani olur mu?” 


 Yüzüne tatlı nazarla bakan, tebessümle adeta Sa’d’ın içindeki güzelliği okuyan Allah Resulü:

 “Hayır! Yüzünün siyahlığı cennete girmene niye mani olsun. Allah’ın emirlerine uyup Resul’üne itaat ettikten sonra cennete girebilirsin.” Bu cevapla cesaret bulan Sa’d, asıl sormak istediğini hemen soruveriyor, büyük bir edep ve utangaçlık içerisinde:


“Ben, hayatta en fazla evlenmeyi arzu ediyorum; benimde bir yuvam olsun, çoluk çocuğum olsun istiyorum, ancak kimin kapısına kız istemeye gittimse, fakirliğimi ve çirkinliğimi mazeret gösterip kızlarını bana uygun bulmadılar. Ey Allah Resulü! Benim soyumun deri yapısı bana sirayet etmişse, Allah, bana fakirliği uygun bulmuşsa benim ne suçum var?”


Allah Reslul’ü, bu gittiklerinin içerisinde Amir b. Vehep var mıydı?” Diye sorduğunda, Sa’d: “Hayır yoktu, Ey Allah’ın Resulü” 

“Öyleyse git selamımı söyle, beni Allah Resulü gönderdi, de. Kızına talip olduğunu söyle.”


Sa’d, referansını Allah Resul’ünden aldıktan sonra durur mu? Adeta uçuyor, kendine güveni tam, arkası sağlam. İşinin olup olmaması önemli değil, neticesi önemli.


Amir b. Veheb’in kapısına varıp, vuruyor kapıyı. Hiç bir kapıyı çalarken bu kadar ümitli değildi Sa’d.


Kapı vurulunca Amir b. Vehep, “Kim o?” diye sesleniyor. Sa’d, ezik bir ses tonuyla değil, gür ve yüksek bir sesle, “Ben” diye cevap veriyor.


Amir b. Vehep, “Ne istiyorsun?” Deyince Sa’d, istediğini değil, ilk önce kimin gönderdiğini onurla ifade ediyor: “Beni Allah Resul’ü gönderdi.”


Kapıyı açmamak, duraklamak, birazcık düşünmek hangi baba yiğidin harcı, kim buna cesaret edebilir. Koşarak kapıyı açıyor Amir b.Vehep, “Allah Resulünü nün muradı nedir” diye edepli bir şekilde ve heyecanla soruyor. 


Sa’d, üstüne basa basa, “Senin kızını bana vermeni istiyor, bende onun emri üzerine geldim gerisi sizin bileceğiniz bir şey, ben karışmam,” diyor.


Evet, hayat, bazen referansınız Allah ve Resulüdür diye tereddütsüz, şüphesiz, korku ve ümit arasında bir duyguyla, istemenin dahi faziletine inanmak iken, bazen verip vermemek arasında kalmak kadar tereddütlerle doludur. Asıl itaat; hangi durumda bulunursan bulun, tereddütsüz, şartsız, amasız, fakatsız itaattir Allah ve resulüne. 


 Amir b Vehep ilk önce inanmak istemiyor. O’nun imtihanı o anda buydu, imtihan ona ağırlığını hissettirmeye başlamıştı bile; ya verip kazanacak ya da yüzü yerde gezmeye razı olacaktı. Bir süzdü, bir süzdü Sa’d’ı. Anlayamayınca O’nu gönderenin büyüklüğünü, göremeyince o çirkinliğin arkasındaki güzelliği, takılıp kaldı Sa’d’ın dış görünüşüne. Fakir haline, bir daha bir daha nazar etti, inanmak istemiyormuşçasına. Ve ağzındaki baklayı çıkarıverdi:


“Benim sana verecek kızım yok, Ey deli kanlı!” Deyiverdi. Gelişinde emin olan gidişinde de emin adımlarla “Sen bilirsin” deyip çıkıp gitti Sa’d.


O, çıkıp gitti de kayıp mı etti? Kayıp edenler Allah ve Resul’ünün istek ve talimatlarını yerine getirmeyenlerdir. Bu hadise ne kadar da evlatla imtihan gibi görünüyor ise de, bunu her şeyin üzerine koyup düşünebiliriz. Komşunun açlığı nedeniyle başını yastığa koyup vermemenin, sahip olduklarını paylaşmamanın rahatlığıyla uyuyorsan “bizden değildir” tehdidinin muhatabı da sen olacaksın unutma! Elini Allah için açana, gönlüme bir şeyler koy, diye bekleyenlere “hadi git başka kapıya” dediğinde, yarın huzuru mahşerde herkesin birbirinden kaçtığı; kimsenin kimseye faydasının dokunamayacağı o günde, peygamberin şefaatine muhtaçlığını derinden derine hissettiğin zamanda, sana da, “hadi git başka kapıya” deneceğinden korkmuyor musun? Hakkında, “bu, cimrilerdendir, bu, kınananlardandır,” diye hüküm verilirse nereye itiraz edeceksin? Dertlinin ızdırabını dindirmiyor, çaresize çare, yolda kalmışa arkadaş, darda kalmışa ferahlık olmuyor, ağlayanla ağlamıyor, gülenle gülemiyorsan, dua eden, dua alanlardan bilinmiyorsan yarın huzuru mahşerde Resulüllah yüzüne bile bakmayacak diye korkmuyor musun?


Evet, korkmalıyız da ona göre kararlarımızı gözden geçirmeliyiz. Kız verirken, kız alırken ilk önce evi, arabası, güzelliği variyeti var mı, diye soran babalar ve anneler gibi olmayın. “Sizi kim gönderdi yani referansınız ne? Evlenmedeki ki gayeniz ve şartlarınız İslam’a uyuyor mu? oğlunuz, kızınız namazını kılıyor mu? İbadet ve itaat üzere mi? Sizde ki hak ve hukukun kaynağı, sorumluluk ve mesuliyetin memba’ı kur’an ve sünnet mi?” diye sorun. Cevaplar müsbetse tereddüt etmeyin. 


Ey evlenecek kızlar ve erkekler! Gerekirse, kur’an ve sünnetle çizilen kırmızı çizgileriniz geçildiğinde, dini ve ahlaki değerleriniz dikkate alınmadığında atın kendinizi meydana, utanmayın! Hem baba ve ananızı hem kendinizi kurtarın. İşte asıl can alıcı nokta. Sa’d’ın talip olduğu iman abidesi kızda bunu yaptı zaten. 


Sa’d ile babasının konuşmalarını içerde dinliyor ancak babasına, aşikâra çıkıp, bir türlü müdahale edemiyordu. Babasının, Peygamber(s.a.v.)’in emrini reddettiğini görünce kızcağızın imanı harekete geçip, peygambere muhabbeti galebe çaldı. Birazda sesini yükselterek babasını öyle bir uyardı ki... Çünkü iman abidesi bu kız biliyordu ki, Resulüllah(s.a.v.)’a itaat, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen, Allah’a da itaat etmemiş olur. O’nu üzen, Allah’ı üzmüştür. Allah’ı üzenin de iki yakası bir araya gelmez, huzur ve saadetin kokusunu dahi duyamaz. 


“Ey babacığım O’nu sana kimin gönderdiğini bilmiyor musun? Bile bile geri gönderiyorsun. Allah’ın, yarın senin hakkında ayet indireceğini, bu yüzden insanların içerisinde nasıl dolaşacağını hiç tahmin edemiyor musun? Yüzüne kimse bakmazda rezil olursun. Derhal git! Allah Resul’ünden özür dile, ben razıyım evlenmeye.” 


Büyük hata yaptığını anlayan, kızının uyarılarını dikkate alan Amir b. Vehep hemen koşuverdi Allah Resul’ünün huzuruna. 


“Ey Allah Resulü! Bana gönderdiğiniz gencin sözlerine inanmamıştım, bir hata işledim, tövbe ediyorum, kızımı vermeye hazırım.” 


Hata her insan içindir, hatasız kul olmaz. Önemli olan hatada ısrar etmemektir; pişman olup Allah ve Resulüne itaat üzere olmaktır. Resulüllah bu pişmanlık neticesinde memnuniyetini izhar eder ve Sa’d’a, “git düğün hazırlıklarını yap” diye talimatını verir.


Ne var ki iş onunla bitmiyordu. Sa’d’ın işi başkaydı. Ne düğün yapacak ne de ev kuracak parası pulu vardı. Acaba onu damı isteseydi Allah Resulünden? İnsanlar istemekten, o vermekten usanmıyordu. Kimse bir şey isteyince orada hemen veriyor, istenen şey yanında yoksa sonra vereceğini taahhüt ediyordu ya da başkalarının yanına gönderiyordu. Sa’d:


“Anam babam sana feda olsun benim ne düğün yapacak ne de ev kuracak param var, beni yuvasız bir kuş bil.” Bunun üzerine, rahmet Peygamber(s.a.v.):


“Hz Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf’ın yanına git, onlar gerekli olan parayı versinler, işini hallet, yuvanı kur,” diye buyurdu.

Yine sevinçle yola koyulan Sa’d, o şanlı sahabelerden ihtiyacı olan parayı alıp çarşının yolunu tuttu. Şimdi tam zamanıydı ev kurmanın, yuva kurmanın. Hayatta en fazla istediğine kavuşmaya ramak kalmıştı ki bir münadi aynen şöyle sesleniyordu; “şimdi cihat zamanı, gücü kuvveti yerinde olan gençler! Düşman yola çıktı, İslam’ı ortadan kaldırmaya niyetli. Allah ve Resulü emrediyor, cihada çağırıyor. 


 Evet, imtihan bu! Neyin ne zaman sırtımıza yükleneceğini bilmeyiz. Zamanı mı? Diye sorgulamak bizim işlimiz değil. Her şeyi yeri ve zamanı geldiğinde yaratan, bizleri her an imtihana tabi tutarak sınayan Allah, her işi en iyi bilendir. Bize düşen ise isteneni yerine getirmektir. 


 Nefsimize soralım! Böyle bir durumda kararımız ne olurdu? Tam dünyayı elde edecekken, ahret için uzanan bir el... Bunun cevabının ne olduğunu ben bilemem; herkes kendi halini daha iyi bilir. Benim bildiğim; fakir, çirkin Sa’d cennet’e talip olduğudur. Oldu da düğününü derneğini cennette meleklerle beraber yapma bahtiyarlığına erişti.


Bu çağrı karşısında biraz sarsılan Sa’d kendine geldi, toparladı, imanı harekete geçti ve dedi ki kendi kendine:


“Ben bu parayla bir at, bir kılıç ve bir mızrak alırım ve onlarla düşmanla mücadele ederim. Toplanan cihat ordusuna karıştı. Yüzü gözü kapalı, kolları sıvalı bu genci gören Peygamber’imiz hemen tanıdı:

 “Sen sa’d mısın?” Diye sordu. “Evet, Ey Allah’ın Resulü, cihat etmeye geldim.” Dedi. İslam ordusu harekete geçti. Kılıçlar havada küffarın üstüne inip kalkıyor, Müslümanlar büyük kahramanlık örneği gösteriyorlardı. Zafer İslam ordusunundu. Hezimete uğrayan düşman orduları mağlubiyetlerini kabul edilip çekilmişlerdi. 


Büyük fedakârlıklar gösteren, birçok kâfirin kellesini vuran Sa’d yaralanmıştı; yarası ağırdı. Allah Resulü, Sa’d’ın bu durumunu görüp yanına yaklaştı, başını kucağına aldı. Kara elması kucağında tutuyor, kıvrım kıvrım saçlarını okşuyordu. Kime nasip olur ki böyle bir saadet; Resulüllah’ın kucağında şahadete yürümek... O’nun okşadığı başı cehennem yakar mı? O’nun düğünü hiç yarım kalır mı? Kelime-i şahadetle ruhunu teslim etmişti Sa’d. Hem de Peygamber uğurlamıştı O’nu. Peygamber(s.a.v)’in referansıyla kapılar çalan Sa’d, bu sefer ahrete yine O’nun referansıyla gidiyordu. O an Resulüllah’ın gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hem ağlıyor hem de tatlı tatlı gülümsüyordu. Bir ara başını başka tarafa çeviriverdi. Bu durum, kendilerini izleyen sahabelerin dikkatini çekti. Ve sordular. 


“Ey Allah’ın Resulü! Bu genç için ilk önce ağladınız, sonra gülümsediniz, sonra başınızı farklı tarafa çevirdiniz. Bunun hikmeti nedir ki?” Allah Resulü buyurdular ki: 


“Ağlamamım sebebi, Sa’d’a olan sevgi ve merhametimdendir; dünyada en fazla istediği şeye ramak kalmışken ona kavuşamadı. Cennette Havz-ı Kevser’e uçarken gördüğümde de gülümsedim. Huriler öyle bir etrafını sardılar ki utanmasın diye yüzümü çevirdim.” 


Kardeşlerim, yoldaşlarım Gelin! Bazı şeylerimizi erteleyelim ahrete. Üç kuruş fedakârlıkla, hafif bir tebessümle, birazcık gayretle, azıcık zamanla, gerçek bir samimiyetle paha biçilmez cennetlere talip olalım. Hayat sermayemizi bir hiç uğruna heba etmeyelim. İyi bir yatırım yapalım, karlı bir ticarete talip olalım.


Mal ve canlarını Allah için feda edenlerin daha kazançlı olduğunu, bu alış verişin ne güzel bir alış veriş olduğunu bildiriliyor şu ayet:


“Şüphesiz Allah müminlerden canları ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır...” Ayetin sonunda da: “Yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin, İşte bu asıl başarıdır”(Tövbe, 111) Diye buyurulur.


O, Her Şeyde Yegâne Örnektir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber(s.a.v.), insanların hidayeti için kendini feda edercesine uğraşıyordu; Allah’tan aldığı emirleri insanlara anlatıyor, yaşararak bizzat örnek bir hayat sergiliyordu. Bugünün insanı karanlıklar içerisinde çırpınıyor, huzur ve saadeti bir türlü yakalayamıyorsa, O’na itaat etmediğinden, her işte ve eylemde yegâne örnek olarak O’nu kabul etmediğindendir. Yüce Allah bu hususta: 


 “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, ahret gününe inananlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resulü güzel bir örnektir”(Ahzap , 21) Buyuruyor.


 Fedakârlık mı O’nda, kahramanlık mı O’nda, cesaret mi, feraset mi O’nda. Tevazu ve izzetin ince ve hassas çizgisinde durabilmek ancak O’nun sunduğu hayat formülüyle mümkündür. Nezafet, zarafet, iffet ve hayâ ondan öğrenilir. Adalet onun hayatında kısıtlanmamış, duygulara, canlar ve cananlara kurban edilmemiş, hasım ve hısımlara heba edilmemiş bir sağlamlıktadır. Kinin olmadığı, nefretin ve husumetin bulunmadığı bir merhamet anlayışı onun hayatıyla nice insanları hayretler içerisinde bırakmış, nice hidayetlere vesile olmuştur. O’nun öfkesi de vardı elbette, ancak bu, nefsi için değil dini içindi. Yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, var olan bir şey için yok dememiş, yokluğun çektirdiği ızdırap nedeniyle işin kolayını seçmemiş, bir şekilde herkesi memnuniyetle uğurlamamıştır. Aff erdemliliğinin zirvesinde olan Kâinatın Efendisi, düşmanı dahi bu hasletle, hayretler içerisinde bırakmış, Peygamber’i bir ahlakın büyüklüğünü dosta da düşmana da göstermiştir. Ahlakı, mübarek yüzüne yansımış; görebilecek gözü olanlar o nur yüzüne bakıp iman etmiştir. Her şeyden önce yüce Allah O’nu övmüş, melekler ile beraber selamlamıştır. Sahibinden ızdırap duyan deve ondan medet umardı. O, yakasını hışımla çeken birisini kırmadan uyarır, kendisine nice zulüm ve işkenceleri reva görenleri dahi affederdi. Beddua etmez, kimsenin helakini istemezdi. Kızı söz konusu olsa dahi adaletten taviz vermeyeceğini söyler “aman ha dikkatli olun” diye uyarırdı. O’nun yanında efendi ve hizmetçi aynıydı. Kimseye makam mevki ve zenginliği nedeniyle iltifat etmediği gibi fakir ve yoksulları gözetir; onlarla özellikle ilgilenirdi. Haksızlık karşısında asla susmaz, elinden geldiğince o yanlışlığı düzeltmeye çalışırdı. Hasta ve yaşlıları ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Davete icabet eder, kimseyi o bereket fışkıran feyzinden mahrum etmezdi. Halk ile arasına mesafe koymaz, onlardan biri gibi yaşardı. Tevazuu elden bırakmaz, kimseyi rencide etmeden hataları gösterirdi. Kolaylaştırır güçleştirmezdi; meseleleri çözmede kolay olan yolu takip ederdi. Küçükle küçük, büyükle büyük olur, herkesin seviyesine göre konuşurdu. O ahlakı en güzel olandı kendi ifadesiyle. O’nu Allah terbiye etti.


 Hayata dair her insanın onda bulacağı nice örnekler vardır. Adeta bütün örnek hayatların yegâne numunesini kendinde toplamıştır. Bir baba olan ona baksın, evlat olan ondan öğrensin saygı ve sevgiyi, vefa ve sadakati. Devleti yönetenler, O’nun adaletini ve hakkaniyet ölçütlerini uygulasınlar. Amir memur, hizmetçi, iççi, işveren onun sünnetini takip etmek mecburiyetindedir. Bir kumandan savaşta, barışın tesisinde ve devamında onun stratejisini asla göz ardı etmemeli. Yokluğun girdabına yakalananlar, varlığın sarhoşluğuna kapılanlar, yolda olan, yoldan çıkanlar onun tutuğu meşalenin altında, onun eteğinden tutunsunlar. Azgın denizin ortasında pusulasını kayıp edenler, sahile sağ ve salim çıkmak için onun kaptanlığına sığınsınlar. Dertli olan derman arayanlar. Bütün kapılar yüzlerine kapananlar, dost arayanlar, dostsuz kalanlar ona koşsun.


O’nu Sevmek

Ancak ona uymanın da bir yolu var. O’nun muhabbeti, sevgi olmadan kalplere yerleşir mi? O her şeyden çok sevilmedi mi iman kemale erer mi? iman öyle bir şey ki sevmede sınır tanımaz, bir kalpte iki sevgi bulunmaz. Her şeyden daha fazla sevmedikçe ‘ben inandım’ denmez. Sevgililer sevgilisi buyuruyor ki: “Sizden hiç biriniz beni, canından, malından, evladından, ana babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz”(Buhari) Ancak sevgide kuru bir sevgiden ibaret olmamalı. Sevgi, ispat ister. Sevgi, sevilene uymayı gerektirir. Sevgi sevdiğinin ahlakıyla bezenmeyi gerekli kılar. “Sünnetimi yaşayan beni sevmiş olur. Beni sevende cennette benimle beraber olur.”(Tirmizi) buyurmuyor mu? İnsan bu dünyada kiminle beraberse ahrette de onunla haşredilir. Tabi olduğunuz Allah Resulü olunca seveniniz/ sevdiğinizde elbette ki Allah olur. 


Sahabeden Enes b. Malik anlatıyor:

Resulüllah’ın huzuruna birisi geldi ve sordu:

“Ya Resulüllah! Kıyamet ne zamandır?” Resulüllah:

“Kıyamet için ne hazırladın?” Buyurunca, O da:

“Allah ve Resulü’nün muhabbetini...” cevabını verdi.

Bunun üzerine Resulüllah:

“Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdular.

Enes b. Malik bu rivayetin devamında şöyle der:

“İslam’a girmekten başka, hiçbir şey bizi Allah’ın Nebisinin bu sözü kadar sevindirmemiştir. İşte bende Allah ve Resul’ünü Ebu Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların yaptıklarını yapamasam da onlarla beraber olmayı ümit ediyorum.” (Müslim, birr,163)


Bir insan ne kadar namaz kılarsa kılsın, alnını biran olsun secdeden kaldırmasın, malını mülkünü bütün fakirlere dağıtsın, oruç tutarak eti kemiğine yapışsın, Allah ve Resulü’nü sevmedikçe, onlara muhabbet beslemedikçte, bu yaptıklarının hiçbir kıymeti yok. Bununla beraber bir insan Resulüllah’ı sevmesine, Onun izini takip edenlere muhabbet beslemesine rağmen onların yaptıklarını, elinde olmayan sebeplerle, yerine getirmiyorsa da yine de Allah’ın sevgisine mazhar olur.


Yüce Allah bu hususta bizleri uyarıyor:

“Ey iman edenler! Allaha itaat edin, peygambere itaat edin ve yaptıklarınızı (amellerinizi) boşa çıkarmayın.” (Muhammet, 33) Başka bir ayet-i kerimede de:


“Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez.”(Fetih, 17) Buyuruyor.


Cenneti herkes ister, ancak istemeyenlerde oluyor. Demek ki istemeyenler olacak diye soruyor Kâinatın Efendisi:


“Bütün ümmetin cennete girerler, ancak istemeyenler müstesna”


Sahabeler sordular:

“Ey Allah’ın Resulü cenneti kim istemez?”

Rahmet peygamberi buyurdular:

“Bana itaat eden cennete girer; dinlemeyen itaatime girmeyen ise cenneti istememiş demektir.”(Tirmizi)


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Allah’ım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisi ve senin sevgine ulaştıracak amelleri talep ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizi, Deavat,72) (Âmin) 

Selam ve dua ile.

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL