Abdullatif ACAR

Kalpleri Yakan Ateş Haset

e-Posta Yazdır PDF

 Yusuf’u karanlık kuyulara attıran, evlatların kokusuyla avunan babaların gözlerini hasret ve ümit ateşiyle kör eden, kör olası haset. İnsanları birbirine düşüren, nice yuvaları yıkan, ahreti unutturan haset…. Hasetçi hastadır; bilmez hastalığını da en yakınına kıymayı dahi göze alır; babaya kıyılır, evlada kıyılır, kardeşe kıyılır, nice gönüller kırılır haset kılıcıyla. Hasetçinin hırsıyla eş darılır dost darılır. Kim bilir insan darıldığından olsa gerek Yaradan da darılır hasetçiden. Kim hayırsız işlerle hayır elde edebilir. Kalplerin en derinine nüfus etmiş hastalıkla kim rahat ve huzurlu bir hayat sürebilir ki… 


Rıza kapısında boynu büyük, teslimiyet rahatlığı olmayınca, kalpte olan haset kemirdikçe kemirir insanın içini. Hasetçi, hastalıklı bir hayat sürerken kuyudan çıkartır hasete asla rızası olmayan Rabbi Yusuf’unu. Teslimiyetine ve sabrına ödül müdür Mısır’a melik etmesi bilinmez ancak hasetçiye cezaların en büyüğüdür haset. “Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmalı.” (bkz, felak,5) Zira hasetçinin gözü kör, gönlü kapalıdır; sadece üzülmez haset ettiği insanın sahip olduklarına, onların elinden gitmesi için de her yolu meşru görür. Ancak Yusuf’a Yusufluk yakıştığından kuyudaki teslimiyet zaafa uğramamalı melik makama ulaşınca dahi. Düşmanlarına “Hadi gidin serbestsiniz” diyecek kadar vefalı olmalı rabbine karşı insan. Kuyuya atan, kendisine ölümü reva gören hasetçi kardeşlerine değil kuyuyla dereceleri yükselten Rabin’e odaklanan Yusuf sanki şu mesajı veriyordu en ağır imtihanla denenenlere: “Ben, bana bu dereceyi lütfeden rabbime nankörlük edemem. Haset etmek, kin gütmekle, benim derecemi yükselten sabrım ve teslimiyetimden vazgeçemem. Yoksa öyle kuyulara atılırım ki çıkaran bir kervanda geçmez oralardan, köle diye alıp saraya teslim edecek bir efendi de… Kuyunun karanlığında kayıp olur giderim. Çektiklerim de yanıma kalır.


Hasedin verdiği zararı bir canavar, aslan, sırtlan ve kurt veremez insana. Gözü dönmüş hasta ruhlu insanlar, kurdu suçlu ilan ederek kardeşlerini parçalayanın kendileri olmadıklarını iddia etseler de kalplerini içten içe kemiren haset adında bir virüsün, ruhlarını bitirmeye başladığını en erken bir zamanda öğrenecekler mutlaka. Böylelerine kimse inanmaz da kurdun değil, kurttan da tehlikeli olan hasedin nelere sebep olacağını gösterirler kıyamete kadar bütün insanlığa.


Haset’e uydurulan kılıflar insanı iyi etmez. Karanlığın içerisinde plan yapanların hesabı güneşin doğuşuyla yerle yeksan olduğu gibi; geceyi gündüzün üstüne yorgan gibi örten Allah, düşmanların istediklerine kavuşabilecekleri anlamında değil imtihanda Yusuf’un tarafında olanları çıkarmak için bunu yapmıştır. Şeytanın yolunu takip edenler Yusuflara düşmanlık yaparak babalarının ve birilerinin sevgisini, çeşitli dünyevi menfaatleri kazanacaklarını düşünürler ve Allah’ın hesabını unuturlar da bütün sevenlerini kayıp ederler aslında.


 Hasetçi bilmeli ki bununla Allah’ın ne taktiri değişir ne de vermek istemediğiyle ilgili taksimatı. Kendisine nimet verilen insan şükrünü eda ederken hasetçi yaktığı ateşle yanıp kavrulmaya devam eder. Haset içten içe insanı kemirmekten başka işe yaramaz. Belki de hasetçiye dünyada ki cezadır bu. Düşman bilinip haset edilenler nimetle müşerref olurken hasetçi, hasediyle bir yönüyle imtihan olur. Kin, öfke, çekememezlik, bencillik gibi hastalıkların ağırlığından kalbi hafiflemiş olan insanlar başkalarının sevincine ortak olduklarında da üzülenle üzüldüklerinde de kalpte bir inşirah olur. Haset nedeniyle üzülmekten çok daha farklıdır bu. 


 Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Bir koyun ağılına giren iki aç kurdun koyunlara zararı, haset ve aşırı derecede mala düşkünlüğün Müslümanın dinine verdiği zarardan daha çok değildir. Gerçekten ateşin odunu yakıp yediği gibi hasette iyilikleri yer ve tüketir.” (Münziri,et-Terğip ve’t-Terhip,III,548)

Nice ahret müflisleri vardır ki hesap gününde amel defterlerini ellerine aldıklarında yaptığı hiçbir iyiliği bulamayacaklar, şaşırıp kalacaklardır. Sevaplarının, insanlara yaptıkları kötülük nedeniyle yok olduğunu öğrendiklerinde ise iş işten geçmiş olacak. Kazanmak kadar kazandığını muhafaza etmekte önemlidir. Çok amel eden değil, yeterince ancak manasına ve gayesine uygun, tam ihlas ve samimiyet içerisinde, kalp temizliğiyle yapılan ameller insanı kurtarır. Şeytan bilgisiz değildi, ameli de vardı ancak o ameli hasedi nedeniyle kendine fayda vermedi. Hasetle kalbini kirletmeyen nice insanların az amelleri onların cennetle müjdelenmesine vesile oldu. İşte bu cennetliklerden biri: Enes İbn-i Malik anlatıyor. Bir gün Peygamberimizle beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:

“Şimdi cennetliklerden bir adam çıkagelecektir.”


Bir de baktık ki bir adam çıka geldi. Sakalından abdest suyu damlıyordu. Ayakkabılarını da sol eline almıştı. Ertesi gün Peygamberimiz(s.a.v.) bir önceki gün söylediği gibi söyledi. Yine aynı adam geldi. Üçüncü günü Peygamberimiz(s.a.v.) aynı sözü söyledi. O günde aynı adam çıkageldi. Peygamberimiz(s.av.) kakıp gidince Abdullah b. Amr o adamı izledi. Cennetlik bu adam nasıl ameller işliyor acaba, diye. Abdullah b. Amr bir yolunu bulup onunla kalmak istedi. Ancak onunla beraber kaldığı süresince fazladan bir amel yaptığını görmemiş lakin bununla beraberde hayırdan başka söz söylediğini de şahit olmamıştı. Üç günün sonunda Abdullah b. Amr Beraber kalmak isteğindeki niyeti adama anlatmış ve “büyük ameller işlediğinizi görmedim. Sizi Peygamberimizin müjdelediği mertebeye ulaştıran amel nedir acaba” diye sormuş.” Adam cevap vermiş:


“O senin gördüğün şeyden başkası değildir. Ancak ben, Müslümanlardan hiç kimseye kalbimden hile ve kin tutmam ve Allah’ın verdiği bir hayırdan dolayı hiç kimseye haset etmem.” bunun üzerine Abdullah. B. Amr:

“İşte seni bu dereceye eriştiren budur” dedi. (Ahmet b. Hambel)


Evet, haset rıza makamına yabancılaşan, teslimiyeti nefislerine ve ihtiraslarına kurban eden insanların işidir. İman sahibi bir insan ise Allahtan razı, Allah ta ondan razıdır. “Hasetle iman bir kimsede birleşmez” (Münziri, et-Teğrip ve’t-Terhip) buyuruyor Allah Resulü. İmanla mutmain olmuş, teslimiyetle yoğrulmuş bir kalbin başkalarına verilen nimet nedeniyle sarsılamayacağı, belki rahatlayacağı muhakkaktır. Kâmil bir mümin hikmetle işleyen bu düzenin içerisinde hiçbir şeyin anlamsız ve gayesiz, hiçbir taksimatın adaletin ölçülerinin dışında olmayacağına inancı tamdır. Öğle değil midir ki yük olarak sinede taşınan hasetle kadere itiraz aynı kefede ve podyumda boy gösterirler çoğu zaman. Yüzler ve maskeler farklı olsa da aynı telden ve sazdan çalarlar. Hem, haset Allah’ın uluhiyetine itiraz kadar katı ve imanı zedeleyici bir yıkıcılıkta; O’nun rıza olduğuna razı olamamak kadar ahmakça ve hoyratçadır. Her iş adedince çok, bir o kadar içten içe saklıdır haset. Hem çıkmışken nice makamlara alaşağı edercesine etkilidir. Uğrunda Ömrünü verirsin seve seve ibadetin ve itaatinle dikersin hayatının orta yerine imanın heykelini; ihlas, samimiyet, merhamet ve hoşgörüyle nakış nakış işlenmiş sancağını dalgalandırırsın. Bunu sevgiyle beslemesen ve diğerkâmlıkla süslemesen onun yerine yerleşen hasetle, düşmanlık ve çekememezlikle yerle yeksan edersin dinini.


Peygamberimiz bu hususta bizi uyarıyor:

“Size öncekilerin çekememe ve düşmanlık hastalığı bulaştı. İşte bu (hastalık) tıraş edip kazır. Saçları tıraş eder demiyorum. Fakat (insana kazandırdıklarını) kazıyıp yok eder. Canımı kudret elinde tutan Allaha yemin ederim ki, inanmadıkça cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kâmil manada iman etmiş oflamasınız. Bunu size sağlayacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız. (Bir birinize selam veriniz)” (Müslim, iman, 22) 


Nice makamlara kavuşmuşken kibir ve bencillikle al aşağı edilen Şeytan, çırasını tutuşturdu bu hastalığın. İhtiraslarını eline alıp bir gayretle koşanlar oldu arkasından. Hasetçiler hep zararı verenler gibi görünseler de kayıp edenler yine kendileri oldu. Kimsenin yaptığı haset yanına kalmadı kalmayacak ta. “Kişi kazdığı kuyuya kendisi düşer” (Fatır, 43)Şeytan insana secde etmedi. Emreden rabbinin büyüklüğünü unuttu da insanın yaratılış hamurunu ileri sürdü, arkasındaki hikmeti anlayamadı. Kıyamete kadar hasetçilerin arkadaşı ve kötü yoldaşı oldu.


İlk işlenen günahtır haset. Hem öyle bir günah ki Habilleri katledecek kadar insanın gözünü kör eden. Yusufları kuyuya attıracak kadar sorumsuzca işlenen… Kinle başlayan, hasetle devam eden, bazen hasetle başlayıp kin ve öfke suretine saklanan bir günah. Kıskançlığın arkadaşı; çekememezliği insana çektiren bir günah. Gıybeti tetikleyen, yalanı besleyen, düşmanlığı körükleyen, nice cürümler işleten bir günah… Kardeşi kardeşe kırdıran bir günah, haset, kabillerle Habillerin ayrıştığı Yusufların ve Yusuf olmayanların birbirinden uzaklaştırıldığı bir imtihan. İman edenle etmeyenin imtihanı. Amel edenle etmeyenin, fakirle zenginin imtihanı. Yetimlerle yetim olmayanların imtihanı. 


 Şeytanla başlayan haset kabille devam etti. İnsan insanla imtihan olurken ya şeytanın uşağı olur kabillerin yolunu takip eder ya da kurbanı kabul edilen Habillerin veya melik olan Yusuf ların, ya da onun kardeşlerinin yolunu veya ateşe atıp yakacaklarını zanneden Nemrutların veya o ateşin sahibine teslim olup yanmayan İbrahimlerin yolunu takip edecek. Firavunların tanrılığına inanıp en az onun kadar firavunlaşan, sonunda helak olan ya da Musaların teslimiyetiyle denizlerin açtığı yolda selamete çıkan elçilerin Yolunu takip edecek. 


Ebu cehiller ve Ebu Lehepleri cehaletin öncüsü olmalarına iten sebep te yine hasettir. Peygambere itiraz ederken kibrin ve bencilliğin küfür kokan itirazları vardı hep sözlerinde. Yani “yetim bir genç bizi nasıl geçer, biz başımızı ona nasıl eğeriz” derken sirkatlerini yansıtıyorlardı. Kuran iki büyük memleketten (Mekke ve Tariften) variyetli zengin birisine indirilseydi ya ya da beşere mi tabi olalım yani, diye itiraz ediyorlardı. 


Allah büyüklenen nice insanları yerin dibine geçirmiştir. Hadsizler hadlerini bilememenin cezasını çekmişlerdir. Kendisine verilecek nimetler kadar verilmeyeceklerle de imtihanda olduğunu bilmeyenlerin bu bilgisizliğinin semeresi olan haset kalbin en ağır yükü olmakla kalmamış, bazen hidayete dahi mâni olmuş, isyanın ve küfrün yolunu açmıştır.


Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yer yüzünde azarlardı. O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.” (Şura, 27)


Allah kulunu en iyi bilendir, ne faydasına neyin zararına olduğundan haberdardır. Bazen hayır gibi görünen nice şeyler, içerisinde şer taşır da bilemeyiz. Nice yokluklar vardır ki hayra çevirmek elimizdedir. Kimse kimsenin heybesinde ne var diye bakmak yerine kendi varlığı ve yokluğuyla ilgilense yokluğundaki hikmeti, varlığındaki şükrü bilse kazanacak. Haset edecekse de bunu, sahip olunan şeylerin başkalarının elinden alınması şeklinde değil de imrenmek şeklinde adını koyup yola devam etse yine kazanacak. 


Allah kulunu bu kadar seviyorken, ona şah damarından daha yakınken kendi uzaklığımızın kurbanı olup yaratana başkaldırmakta niye? İnsan kendini serbest bıraktığında Allah’ın taktiri karşısında, boğulmayacaktır bataklığın derinliklerinde. İnsanın sorumsuzluğudur insana yük olan. Taktir ve taksime itiraz ve müdahale edenler dalgalarda hep boğulup kayıp olanlar olmuşlardır. Niye ve nedenleri sorgulayanlarda şeytanın dostu Allah’ın düşmanı olmuşlardır. Sünnetüllahın işleyişi bizim irademiz dışındadır madem o zaman hayırlı olana meyletmek gerisini hakka bırakmak gerekmez mi. Kalpler hassastır, kıldan ince kılıçtan keskin noktaları vardır. Kabul ettiği edemeyeceği şeyleri vardır. Kaldırabileceği ve kaldıramayacağı yükleri söz konusudur. Haseti değil onu çağrıştıran, tetikleyen hiçbir şeyi oraya sokmamalı. Her attığında kalp, beslediğin hasedin, kinin, nefretin ve düşmanlığın dikenleri kanatıverir gönlü. Bu nedenle iman ile atan kalp sevmez bir türlü hasedi. Peygamberimize(s.a.v); “insanların en faziletlisi kimdir” diye sorduklarında Peygamberimiz(s.a.v.): 


“Her temiz kalpli ve doğru sözlü olandır.” buyurdular. “Kalbi temiz olmak nedir” diye sorduklarında ise Peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurdu:


 “O, tertemiz, onda günah, baş kaldırma, aldatma ve haset olmayan kalptir.” (İbni Mace, Züht,24) buyurdular.

 

Son Söz:

 Madem haset denen bir yük var kalbimizde ki ağırlığıyla hayatımızı mahveden, ahretimizi heba eden. O zaman acilen gerekli tedbirleri alıp bir an önce bu illetten kurtulmanın yollarını araştırmalıyız. Hastalığa sebep olan mikropların ve sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla işe koyulmalıyız. Aksi taktirde yüzeysel ve sebeplerden kopuk bir tedavi yöntemi etkili olmayacak, hastalık farklı yerde ve zamanda tekrar ortaya çıkacaktır. Her hastalığın bir panzehiri vardır, hasedin panzehiri ise şükür ve kanaattir. Tevekkül ve teslimiyettir. İnsan kendinden üstlere değil, daha aşağılara bakmalı. Yokluğunu şükürle hayra çevirmesini bilmeli. Kazandıklarını hasedin ateşine teslim etmemeli. Müslüman, kalbini bir kale gibi korumalı, her şeyi rabbinden bilmeli ve onun taktirine razı olmalı isteyeceğini yalnız ondan istemeli. İsterken hayırlı olanı istemeli. Belki saadeti ve huzuru başkalarının sahip oldukları nimetlerin ellerinden gitmesi üzerine değil, nimete kavuşmaları üzerine kurgulamalı. Sevinenle sevinmeli, üzülenle üzülmeli. En takva olanı da başkalarını nefsimize tercih etmeli.


Selam ve dua ile…

 

İlmin ve Âlimlerin Fazileti

e-Posta Yazdır PDF

Merhameti sonsuz olan, bizleri yoktan var eden Allah Teâlâ’nın kuluna ilk emrettiği “OKU!” emridir. Peygamber Efendimiz kendisine risâlet görevi gelmeden önce Nur dağında ki Hıra mağarasına çıkıyor, orada Rabbini tefekkür ve tezekkür ediyordu. Cahiliyenin karanlığı içerisinde yolunu şaşıran insanlığın halini düşünüyor ve üzülüyordu. Kadir gecesinde ilk vahiyle “Oku” diye emir buyuran Allah “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diyerek te okumanın nasıl olması gerektiğini öğretiyordu. Burada ki emir sadece Kur’an okumak anlamında değildir. İlme dair her şey okunabilir yeter ki okuduğumuz şeyi Allah’ın ismi ile okuyalım. Onun ismi ile okunan her şey Allah’ın büyüklüğünü ve bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu gösteren birer ayettir. Kâinatın ve kitabın ayetlerini okuyan insan mutlaka Rabbini bulacak, O’na kulluk etme hususunda tereddüt etmeyecektir. Her sanat nasıl ki sanatkarından izler taşıyor, her eser ustasını gösteriyorsa tıpta okusan, astronomide okusan fende, biyolojide okusan mutlaka her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın büyüklüğünü görecek, O’nun karşısında secdelere kapanacaksın. Ancak ifade ettiğimiz gibi besmeleyle okumalı. Besleme ilmin hayırlı olanına niyettir. Besmele her işi hayra tebdil eden bir anahtar, her zorluğu kolaylaştıran bir yardımcı, nice başarılara ulaştıran vasıtadır. Zihinlerin bulanıklığının giderilmesi, aklın berraklığı, ilmin neticesi besmeleyle mümkündür. Besmele ilmin başı ve kapısıdır.

İlim sahibi olmak derecelerin en yükseği ve imrenilmesi gereken bir makamdır. İlmi Allah merhamet ettiğine, sevdiği kuluna verir. Dünyalığı ise isteyen herkese verir. Sadece dünyayı kazanan insanın ahiretten nasibi olmaz. İlim sahibi olma gibi bir payeye ulaşan ise hem insanların nazarında hem de Allah’ın katında kıymetli hale gelir. İman, insanı yüceltir ilim ise rıza-i ilahiye ve nihayet cennete götürür.

Yüce Allah birçok ayetinde ilim öğrenmeye teşvik etmiş ve alimlerin faziletini belirtmiştir:

“Allah iman edenleri yüceltir; kendilerine ilim verilmiş müminleri ise, (cennette) kat kat derecelerle yükseltir.” (Mücadele 11)

Başka bir ayetinde ise.
“De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir.” (Zümer 9) buyurulmuştur.

Elbette ki bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. İlmiyle amil olan, yürüdüğü yolu gören, yaş tahtaya basmayan, doğru kararlar veren, nerede ne yapacağını anlayan bilinçli kullukla Rabbine yaklaşan insandır. Cahil ise karanlıkta yürüyen insana benzer; istikamet üzere yürüdüğü yolda dahi ne gibi tehlikelerle karşılaşacağını bilemediğinden kendini koruyamaz. Yaptığı ibadetleri tadili erkanına göre yapamaz. Eksik ve kusurla yaptığı ibadetlerden fayda göremez. Allahtan layıkıyla korkamaz. Bu nedenle Rabbimiz buyuruyor ki:
“Kulları arasında Allah Teâlâ’dan en çok korkan âlimlerdir.” (Fatır 28)

Takva sahibi insanlar hep ilim sahipleri olanlardır. Cahiller çoğu kez yaptığı hataların insanı nerelere sürükleyeceğini bilmediğinden günahlara kolay bir şekilde düşerler. Hesabı, mizanı, cenneti, cehennemi, cezayı, mükafatı bilmeyen, Allah’ın büyüklüğünü idrak edemeyen insanlar, O’nun emirlerine sarılması mümkün olur mu? Kul hakkı yemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu okuyup anlamayanlar, insanlara karşı davranışlarında ölçülü ve tedbirli olabilirler mi? Bunun gibi ilim, insanı Allah korkusunu yaşamaya sevk eder. “Hiç kimse, cehaletle aziz, ilim ile de zelil olmaz.” (Askeri) ilim aktarıldıkça ziyadeleşen bir servettir. İlmini saklayıp başkalarına aktarmayanlar en cimri insanlar oldukları gibi bu davranışlarıyla da Allah katında hesaba çekilirler. En büyük fakirlik ilimden yoksun olmaktır. Zira ilimden mahrum olan insan her şeyden mahrum olmuştur. İlim öğrenmek iyilik, onun peşinden koşmak, ibadet müzakeresi tespih, araştırması cihat, bilmeyenlere öğretilmesi sadaka, ona layık olanlara dağıtılması Allah’a yakınlık sebebidir.

İbni Neccar der ki: “Allah’ın rezil etmek istediği kul, ilim ve edepten mahrum kalır.” ilim bedendeki ruh gibidir. Yemek ve içmekten mahrum olan insan ölmeye mahkûm olduğu gibi ilim, hikmet ve marifetten yoksun olan ruhlarda ölmeye mahkumdur.

“İlim, İslam’ın hayatı, imanın direğidir.”
İman eden, İslam’ı kabul eden her kadın ve erkeğin en azından ibadetleri yerine getirecek kadar ilim öğrenmesi farzdır. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.” (Beyhaki)

Dünya ve ahiret ihtiyaçlarımız devam ederken, bu ten bu bedende olduğu müddetçe, nefes alıp verdiğimiz her dakika ilim öğrenmeye muhtacız. İlmin yaşı olmaz. Hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz ilme “Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz” “ilim Çin’de olsa bile gidip alınız” Nebevi uyarılarını göz ardı etmeden daha bir iştahla devam etmeliyiz. “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisi şerifi yürüdüğümüz hayat yolunda uyarı levhası gibi bilinmeli. Bir önceki günümüzden daha iyi seviyede olmadığımız, dağarcığımızı yeni bilgilerle doldurmadığımız sürece o gün zarar etmişiz demektir.

İlim yolunda harcanan her caba Allah yolunda olmak demektir. Bu yolda hiçbir gayret boşuna değildir. İlimle uğraşana melekler yardımcı olur, yerde ve gökte olan mahlukat onun için dua eder, istiğfarda bulunurlar.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere yaptıklarından hoşlandıkları için kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allahtan yardım ve bağış dilerler. İlim sahiplerinin abitteten üstünlüğü ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar nede dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu hâlde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir.” (Buhari, ilim 10; Ebu Davut, İlim 1)

Dünya malı mülkü dünyada kalır. Ahrete faydası olmaz ancak amel ettiğimiz ilim ise ahrette de faydası devam eder. Mal mülk makam mevki geçicidir; sorumluluk yerine getirilmese belki ateşten bir gömlek olur, hem insanın dünyasını hem ahretini kayıp etmesine sebep olur. Ancak ilim kendisiyle amel edildiği müddetçe hem dünya hem ahret kazanılır.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah Teâlâ, dünya işlerinin âlimi, ahiret işlerinin cahili olana buğz eder.” (Hakim)

Başka bir hadisinde ise:
“Senin yüzünden Allah Teâlâ’nın bir kimseyim hidayete erdirmesi senin için dünyadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır” (Buhari cihat 102) buyuruyorlar.

İlim dağıttıkça başkalarına aktardıkça ziyadeleşir, Yetiştirdiğimiz talebe nedeniyle amel defterimiz kapanmaz.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:
“Mümin ölümden sonra hayatta iken öğrettiği ve yayınladığı ilimden, geride bıraktığı iyi evlattan, miras olarak bıraktığı Mushaf’tan, yaptırdığı mescitten, yolcular için inşa ettiği misafir evinden, akıttığı sudan, sağlıklı iken malından çıkardığı sadakadan kendisine sevap ulaşır” (ibni Mac’e, Mukaddime,20.)
İbni Abbas şöyle der.
-İlim peygamberlerin mirası iken, mal Firavunların mirasıdır
-İlim seni koruduğu halde malı sen korumak zorundasın
-Allah ilmi sadece sevdiklerine verdiği halde malı sevdiklerine de sevmediklerinde verir. Hatta onu sevmediklerine daha çok verir.
-İlim harcamakla ve kullanmakla tükenmez, oysa mal harcanır ve kullanılınca tükenir.

Âlimler Peygamberler ’in Varisleridir
Peygamberimiz(s.a.v.)’de her fani gibi ahrete irtihal etti, bundan sonra peygamberde gelmeyeceğine göre emri bir maruf nehyi anil münker vazifesini O’nun gerçek varisleri olan alimler yapacaktır. Alimler ilim yolunu benimsemekle peygamberin mirasına talip olmaktadırlar. Akıllı olmakta, peygambere komşu olmayı istemekte bunu gerektirir.

Kâinatın efendisi buyuruyorlar ki:
“İlim, benim ve diğer Peygamberlerin mirasıdır. Kim de bana mirasçı olursa, Cennette benimle beraber olur.” (Deylemi)

Ebu Hureyre Peygamberimizden hiç ayrılmayan bir sahabeydi. Onunla olduğu müddetçe bunu fırsata çevirir ondan ilim öğrenirdi.

Bu sahabi bir gün Medine de sokağa çıktı ve oradaki halka şöyle seslendi:

“Ey Medine halkı! Ne duruyorsunuz, mescitte Peygamberin mirası pay ediliyor, ganimet dağıtılıyor, gidip payınızı alacağınıza boşu boşuna zaman öldürüyorsunuz.” Bu çağrıyı duyar duymaz herkes işini gücünü, hatta en önemli meşguliyetlerini dahi bırakarak mescide akın ederler.
Kısa bir zaman geçip de geri döndüklerini gören Ebu Hüreyre (r.a.):
“Niye geri döndünüz payınıza düşen mirası, ganimeti almadan?” dediğinde -tabi biraz da öfkeli bir şekilde- kalabalık:
“Mescide gittiğimizde miras falan dağıtılmıyordu.” Ebu Hureyre (r.a.):
“Oradaki insanlar ya ne yapıyorlardı?” diye tekrar sorunca:
“Bir kısmı namaz kılıyordu, bir kısmı Kur’an okuyordu, diğer bir kısmı ilimle meşguldü” cevabını verirler. Bu sefer Ebu Hureyre:
“İşte o gördüğünüz şeyler, Peygamber (s.a.v.)’in mirasıdır, dağıtılan ganimetlerdir” diyerek asıl ganimetin ne olduğunu göremeyen gözlere göstermeye çalışıyordu.

Evet alimlerin ve ilmin değersizleştiği bir toplum asla huzur ve saadeti yakalayamaz. Hiçbir şeyde ilerleme kaydedemez. Toplumun felaketi ilim adamlarına değer verilmediği zamanlarda söz konusu olmuştur.

Evet, alim yaşadığı sürece bir kandil gibi etrafını aydınlatır. Ölümü bir alemin ölümü gibi kabul edilir. Alime saygı ilme saygıdır, ilme saygı insanına saygıdır. Her şeyi sonsuz ilmiyle bilen Allah, ilim sahiplerini seviyor. İnsanın akdetmesini aklını kullanmasını ilimle meşgul olmasını istiyor.
Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helak olursun.”(Mecmeu’-Zevaid ve Menbeü’l- Fevaid,c.,1,s. 122.)

Peygamberimiz kendisinin varisleri olan alimlerle ilgili şöyle buyurmuştur:

“Kim bir alimi ziyaret ederse beni ziyaret etmiş gibidir. Kim bir alimle el sıkışmışsa benimle el sıkışmış gibidir. Kim bir alimin yanında oturmuşsa benim yanımda oturmuş gibidir. Kim dünyada benim yanımda oturursa, Allah kıyamet günü cennete koyar.”

Gerçek alimler öyle insanlardır ki yüzüne bakmak dahi insanı sevindirir, Allah’ı hatırlatır. Alimle beraber olanın günaha girmesi kolay olmaz, cahille oturanın ise şeytandan korunması, nefsinden kurtulması imkansızdır. İnsan bu dünyada sevdiğiyle beraber olunca ahrette de onunla haşredilir. Arkadaşı alim olanın ilmi artar. Arkadaşı cahil olan alim ise zamanla bildiğini unutur. Müttakiyle beraber olan Allah’tan korkar, fasık olanla dost olan onun günahlarına da ortak olur. Yoldaşın kim ise yolun onun yoludur. Çürük elmanın yanında olan elmanın sağlamlığının faydası olmaz. Kişi arkadaşının dini üzere bir hayat sürer. “Üzüm üzüme baka baka kararır” sözü bunun için en güzel misaldir.

Hazret-i Lokman(a.s.), oğluna buyurdu ki:
“Âlimlerle otur, hikmet sahiplerinin sözlerini dinle! Allah Teâlâ, bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalpleri hikmet nurları ile diriltir.”

Öyleyse kimi sevdiğimize kiminle beraber olduğumuza dikkat etmeliyiz. Alimleri gökte ki yıldızlara benzeten Peygamber Efendimiz hadisin devamında şöyle buyuruyor:
“Yıldızlar nasıl ki karanlıkta yol gösterirse alimlerde yer yüzünde (cehalet karanlığında bocalayan yolunu bulamayanlara) yol gösterirler” (Ahmet B. Hambel, Müned)

Yüce Allah buyuruyor ki:
“Eğer bilmezseniz, bilenlerden sorun!” (Nahl ,43)

İnsan “bilmediğini” bilmeli, kibir ve gurura kapılıp alimlerden uzaklaşmamalı. Onların eteğine sarılıp istikametini kayıp etmemeli, aksi taktirde karanlıkta kayıp olur, günah bataklığına saplanır tehlikeli bu yollarda şeytan ve nefsin tuzaklarına düşüp cehennem çukuruna yuvarlanır. Çünkü yol uzun zaman kısa hayat bazen her şeyi öğrenmeye yetmeye bilir.

İlmiyle Amil Olmak
Peygamberden bizlere kalan ilim mirasını akıllıca ve yerli yerinde kullanmak ta gerekir. İnsanın o andaki ihtiyacı için gerekli olanı sunmalı. Madem ilim bir hazine onun kıymetini bilmeyenlere değil bilenlere vermeli. Bilmeyenlere “bilmediğini” öğretmeli. Hazine kıymetliyse sandıkta durduğu için değil nice ihtiyaçlara cevap verecek değerde olduğu için kıymetlidir. Bol keseden sahip olduğu hazineyi dağıtıp kendisi faydalanamıyorsa da alim, bu da akıllıca bir davranış olmaz takdir edersiniz ki. Öyle ki; ilmiyle amel etmeyen insanı Yüce Allah, kitap yüklü merkebe benzetmiştir. Bildiğini aktarmayan ilminin sadakasını vermemiştir. Cahilin suçu cehaletidir alim ise mazereti yoktur. Cahil birçok suç işlerse affedilir, alimin ise hiçbir suçu mazur görülemez, ilim amel etmek için olmalı. İnsanlar üzerinde tahakküm kurmak dünya menfaati elde etmek itibar sahibi olmak, başkalarını alt etmek niyetiyle ilim sahibi olmak felakettir.

Bu hususta peygamberimiz(s.a.v.) bizi uyarıyor:
“Allah rızasından başka bir maksatla ilim öğrenen veya ilmini dünya menfaatine alet eden Cehenneme gidecektir.” (Tirmizi)

“İlmi, âlimlerle yarışmak, cahillerle münakaşa edip susturmak ve insanlar yanında itibar kazanmak için öğrenen Cehenneme gidecektir.” (Tirmizi)

Evet, her hayırlı işte niyet önemli olduğu gibi ilim tahsilinde de niyet kazancımızın değerlendirilmesinde yegâne kriterdir. İlim insanı marifete marifet ise rızai ilahiye ulaştırır. İlk önce bildiklerimizi hayatımıza tatbik etmeli, nefsimize anlatmalı ki başkaları üzerinde etkili olabilelim yoksa ilim zihinlerde yük Allah katında hesabı çetin olan bir nimete dönüşebilir.Hem bildiği ile amel eden kimseye Allah bilmediklerini öğrenmenin yollarını gösterir.

Ancak ilmiyle amil olan, cahilleri irşat edebilir, yoksa sözü başka özü başka olan insanı kimse dinlemez. Emri bil maruf nehyi anil münker sadece sözle değil, bildiklerimizin hayatımızdaki yansımasıyla olur. Buda en etkili irşattır. İnsanlar söylediklerimizden çok yaptıklarımızdan ders çıkarırlar.

Hz. Ali derki:
“Alimler bildikleri ile amel etmeyince cahiller onlardan bir şeyler öğrenmek hususunda isteksiz davranırlar. Çünkü bildiği ile amel etmeyen ilim adamının bilgisi ne kendisine ne de başkasına faydalı olur. Çünkü bize anlatıldığına göre; İsrail oğulları döneminde bir ilim adamı seksen sandık dolusu kitabın bilgisine sahip olduğu halde yüce Allah o devrin peygamberine şöyle vahyetti: Falanca hikmet erbabına de ki, şimdiki bilginin iki katına sahip olsa bile şu üç şeyi yapmadıkça bilgisinden hiçbir şey fayda göremez:

-Dünyayı sevmemek çünkü dünya müminlere yaraşır bir yurt değildir.
-Şeytanı dost edinmemek, çünkü müminlerin arkadaşı değildir

-Müminleri üzmemek, çünkü müminleri üzmek mümine yaraşır bir iş değildir.

Bir alimin hatası kendisine tabi olan herkesi etkilediği halde cahilin hatası ise sadece kendisine zarar verir. Alimler bozulunca alem bozulur. İlmîyle amel etmeyen alimlerin insanları sapıtması daha kolay olur. Öyleyse ilim bu kadar önemli bir hazine olduğu kadar sorumluluğu da büyüktür. Unutmamalı!

İlmiyle amil olan, “Allah’ın veli kulları için ne bir korku ne de bir hüzün vardır” (Yunus 62) Onlar bilirler ki Allah’ın izni ve müsaadesi olmadan bir yaprak dahi yerinden kımıldamaz. Onun izni olmadan dünya bir araya gelse kimse kimseye zarar veremez. Allah’ın veli kulları her zorluğu imtihan, her nimeti şükür vesilesi bilirlerde varlıkta ve darlıkta imtihanı kazanmanın kaygısını taşırlar. İlmi yük değil bir vesile bilirler, onunla hem kendini hem başkalarını hak ve hakikate ulaştırırlar. İnsan, ilim hususunda başkalarını düşünüp kendisini ihmal ettiğinde samimiyet ve ihlassız davranmış, kendini düşünüp başkalarını unutunca cimrilik yapmış olur.

Yüce Allah peygamberimizin(s.a.v.) şahsında bütün müminlere şöyle buyuruyor:

“(Ey Muhammed) De ki: Rabbim benim ilmimi artır” (Taha 14) Peygamberimizin Allah’ın bu emrine uyarak yapmış olduğu şu dua, duamız olsun, deyip bitirelim inşallah:

“Allah’ım, bana öğrettiğin ilimden beni yararlandır, yararlı olacak ilmi bana öğret. İlmimi artır. Her hal üzere Allah’a hamt olsun” (İbni Mace, Mukaddime ,23)

 Selam ve dua ile….

 

Zulme Karşı Durmak Mümin Olmanın Gereğidir (II)

e-Posta Yazdır PDF

Cehaletin karanlığına bir güneş gibi doğan “Hak geldi batıl zail oldu. Şüphesiz ki batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 81) sloganıyla ömrü boyunca hakkın ve haklının yanında olan, zalimlerle mücadele ederek ömrünü geçiren Allah resulü, son sözlerinde; Veda Hutbesi’nde binlerce insanı şahit tutarak “şahit misiniz, şahit misiniz? Hak dini tebliğ ettiğime, görevimi yerine getirdiğime, adaleti tesis ettiğime” diyerek zülüm ve zulme giden her yolun kapatıldığını, İslam dininin tamamlandığını bildirmiştir. “Allah’ın kitabı Kur’an ve benim sünnetime uyarsanız küfrün, cehaletin, haksızlığın ve şirkin bataklığına bir daha düşmeyeceksiniz” tembihinde bulunan Allah Resulü: “Kanlarınız ve mallarınız dokunulmazdır” buyurmuş, “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ona zulmetmez, onu zulme teslim etmez. Onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” (Buhari, Mezalim, 3) diye uyararak da Müslüman’ın zülüm ve haksızlık karşısındaki sarsılmaz duruşunu belirlemiş, bu konuda ölçüyü koymuştur.

Zulme rıza zülüm, küfre rıza küfürdür. Müslüman eylem insanıdır, duyarlı ve hissiyat sahibidir. Pasif, eylemsiz, duyarsız, tembel, korkak olmak Müslüman’a yakışmaz. Kendisi için istediğini kardeşi içinde istemeyi iman-i bir mesele olarak gören, sevgi ve saygıyla hayatını ilmik ilmik dokuyan, bütün herkese merhametle muamele etmeyi Allah’ın kendisine merhamet edeceğine vesile bilen, bu dünyaya yıkmaya değil yapmaya, kırmaya değil onarmaya ifsat etmeye değil ıslah etmeye geldiğini anlayan bir mümin, zulmün bizzat içerisinde olmayı bırak kıyısında köşesinde, yanında yöresinde bile gezinmez. Zülüm kokan zulmü çağrıştıran hak ve hukuk ihlallerine davetiye çıkaran şüpheli şeylerden bile kaçınır. Hele bu, Müslüman kardeşleri için söz konusuysa daha farklı, özel bir anlam ve muhteva yüklemek gerek. Çünkü Müslümanın Müslüman üzerindeki haklar din kardeşliğinden kaynaklanan haklardır. “Müminler (dinde) ancak kardeştirler…” (Hucurat, 10) buyuruyor yüce Allah.


Müminleri Allah, kardeşlik hukukuyla birbirlerine perçinlemiştir. Kan kardeşliği bir yönüyle menfaate dayalı bir kardeşliktir. Menfaatin ve duyguların bittiği yerde o kardeşlikte bitiyor, buna her gün şahit oluyoruz. Ancak din kardeşliği, imana ve İslam’a dayanan bir kardeşlik olduğundan ebedidir. Mükâfatı da cennettir.


Peygamberimiz(s.a.v.)’in bu kardeşliğin nasıl olması gerektiğiyle ilgili Müslümanları bir vücudun uzuvlarına benzetmesi çok önemli mesajlar içerir. Buyuruyor ki:


“Müminler bir birlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler, vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlarda bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Edep, 27)


Bir eli koldan, bir gözü baştan, bir kalbi başka bir uzuvdan ayrı düşünebilir miyiz? Göze bir çöp batsa el şefkatle onun yardımına koşmaz mı? Sancıyan mide için akıl, göz, kulak, el seferber olmaz mı? Ayak, ağrıyan baş, ağlayan göz için hastane hastane gezdirmez mi? Ümmet olarak bu birlik ve beraberliğimizi, sevgi, saygı şefkat ve merhamet yüklü yakınlığımızı, dolayısıyla güçlü olmayı, başarıya ulaşmayı, terakkimizi hep birlikte kur’an’a sarılmakla sağlayabiliriz. Çünkü ne kadar birlik ve kardeşlik o kadar şefkat ve merhamet, ne kadar merhamet o kadar adalet, ne kadar adalet o kadar zulüm ve haksızlıktan uzak durmak söz konusudur.


Mümini, Yüce Resul başka bir hadisinde şöyle tarif ediyor: “Müminler birbirlerine kenetlen bir binanın tuğlaları gibidirler.” “Kendin için istediğini mümin kardeşin içinde istemezsen kâmil manada iman etmiş olamazsın” buyurarak da imanla kardeşlik arasındaki sıkı ilişkinin olduğunu vurgulamıştır.


“İnsanlar ‘iman ettik’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2) uyarısı imtihanın her mümin için mukadder olduğunu bildiriyor. İmtihan ama nasıl? Bu sahip olduğumuz her şeyi içerisine alır. Mazlumun imtihanı zalimledir. Bütün Müslümanların imtihanı hem zalimle hem de mazlumladır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım edin.” sahabeler şaşırmış ve sormuşlardır: 

“Ya Resulullah, zalime yardım nasıl olur?”


Bunun üzerine Peygamber(s.a.v.)’imiz buyurmuşlardır ki:

“Onu zulmünden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. Ona yapacağın yardım işte budur.” (Buhari, İkrah, 7)


Zalimi zulmünden vazgeçirmek büyük mücadele gerektirir bu mücadeleyi yaparken izzetle zilleti karıştırmamalı, tevazu için vakardan taviz vermemeli. Vakarı yakalayayım derken de kibir ve bencilliğin tuzağına düşme ihtimali söz konusudur. Affetmek belli bir gayeye matuf olmalı. Zalimle mücadelede onun şahsına değil, küfrüne ve zulmüne düşman olmalıyız. Düşmanlarımıza karşı kin ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli. Adaleti zulümle inşa etmekte zulümdür. Zalimin zulmüyle mücadele ederken belki onun hidayetine vesile olmalı. Zalimlerin zulmü karşısında ilkeli bir tutumu benimsemeli, öldürmek değil, yaşatma eksenli hareket etmeliyiz. “Herkes iyilik yaparsa bizde yaparız. Herkes zulmederse bizde zulmederiz.” diyen ilkesiz kimseler olmayın. “Aksine kendisine iyilik yapanlara karşı iyilik yapmayı, kötülük yapanlara karşı ise zulmetmemeyi ilke edinin.” (Tirmizi, Birr, 63) buyuran Hz. Peygamberin Taifte taşlanmasının neticesinde Cebrail (as) vasıtasıyla Allah’ın: “İsterse benim Habib’im kendilerine bu zulmü gösteren şu beldeyi helak ederim” teklifi karşısında peygamberin o kavmin helak olmasına rıza göstermemesi, “onların cehaletinin bir neticesinde bu zulmü yaptıklarını, bilseler yapmazlardı, belki de onlardan gelecek çocuklar hidayete erecekler” anlayışı içerisinde gösterdiği merhamet eksenli mücadele bizler için örnektir. Sahabenin “Dua et sana zulmedenleri Allah helak etsin” isteği karşısında ‘ben gazap değil merhamet için gönderildim’ anlayışını her akıl ve dimağ doğru analiz etmeli. Güçlü olduğunuz bir zamanda intikam alma imkânınız var iken almadan onu zulmünden vazgeçirerek zalime yardımcı olmalı. Bu mazlumun üzerindeki zulmün kalkmasına da vesiledir. Mazluma yardım etmek yapılan bütün haksızlıkları kendimize karşı yapılmış olarak görerek, canla başla gereken bütün müdahaleleri yapmak demektir.


Şöyle bir iç muhasebemizi yapıp, Kur’an’ın ve sünnetin penceresinden baktığımız zaman ne görüyoruz bir düşünelim! İmanın en alt perdesini bile yakalayamıyorsak da yeniden bir kelime-i şahadet getirelim. “Gelin iman edelim” derlerdi sahabeler, imanlarıyla ilgili unuttukları şeyler nedeniyle. Peygamberi dinlerlerken onun meclisinde iken farklı, kendi başlarına kaldıklarında daha farklı olduklarını düşündüklerinde “münafık mı olduk acaba” düşüncesiyle tedirgin olan sahabelerin hayatından çıkarmamız gereken nice dersler vardır.


“Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzetsin; buna da gücü yetmezse, kalben buğzetsin (O işe taraf olmadığını göstersin) buda imanın en zayıf tarafıdır.” (Müslim, iman, 78)


Elbette ki elimizin yetmediğinden de Allah bir yönüyle hesap soracaktır. Şöyle ki; zalimlerin karşısında bazı şeyleri, değiştirebilecek kadar güçlü ve dirayetli olamayışımızın, zahiri ve batini düşmanlar karşısında mücadelede yetersiz kalışımızın suçu yine bize ait. Dilimizle adaleti sabrı hakkı tavsiye etmedeki tembelliğimizle, imanımızdan kaynaklanmayan eylem ve tavırlarımızla, istikameti bir duruşu yansıtmayan hayatımızla, tatmini bir imandan uzak, tasdiki olmayan bir inanışla yaşadığımız inhiraflar ve gevşeklikler gücümüzün elimizden gitmesine sebep olmuştur. Kalbiyle dahi zulme razı olmadığını göstermeyen, kardeşlerinin kolu kanadı kırılırken içinde sıkılma, ruhunda daralma hissetmeyen müminler, iman ve İslam’ın insana kazandırmak istediği hasleti yakalayamamış demektir. İsterse bunlar, namaz kılanlardan, oruç tutanlardan, hac yapanlardan olsun, gerçek müflisler işte bunlardır.


Bugün biz Müslümanlar olarak bu bünyenin insanı, mensubiyetinden onur duyduğumuz bu ümmetin ferdiysek; Doğu Guta’da , Halep’te, Filistin’de, Arakan’da daha bir çok yerde ağlayan çocuklarla ağlamalı, feryadı arşı alayı titreten baba ve analarla beraber avazımız çıkana kadar bağırmalı değil miyiz? Bugün Müslümanlar dünyanın her tarafında zülüm altında inim inim inlemekte. Boğazına kadar kumlara gömülerek işkenceye maruz kalan, kimyasal silahlarla katledilen insanların uğradıkları zulüm, her gün duymaya alıştığımız sıradan haberler gibi görünür oldu. Sahile dalgaların attığı balık ölüleri kadar gündem oluşturmuyor zalimlerin kıyıya attığı çocuk cesetleri. Göstermelik olarak yapılan operasyonlar batının yüzlerine çaldığı kara lekeyi temizlemeye yetmeyecek. Silahlarını mazlumların üzerinde deneyen, o masum yavruların ölümü üzerinden birbirlerine dayılık ve kabadayılık yapan zalimler mutlaka akan Müslüman kanlarında bir gün boğulacak. Fransa’da birkaç kişi öldürüldü diye dünya aya kalktı. Ülkelerin devlet başkanları Paris sokaklarında o katliamı protesto etmek için kol kola yürüdü. Ne hazin bir tespittir ki o devletlerinde mutlaka bir şekilde parmaklarının olduğunu düşündüğümüz 15 temmuz hain darbe girişiminde boğaz köprüsü Fransa’nın yanında olduğumuzu göstermek için, o ülkenin bayrağının renginde ışıklandırılmıştı.

Batılı için dünyayı ayağa kaldıran Müslümanlar için yerinden dahi kımıldamayan insanlık, bunun hesabını verebilecek mi sanıyorsunuz. Yahudi ve Hıristiyanlardan, Siyonist haçlı zihniyetinden bunu zaten beklemiyoruz. Ancak hissiyatsız ve duyarsız Müslümanlara zulme uğrayanların yabancılar olmadığını, din kardeşlerimiz olduğunu anlatmakta zorluklar çekiyoruz. Zulüm ümmete yapılıyor, zülüm bu bedene yapılıyor.


Bir çocuğun “Size bir şey söyleyeceğim ama utanıyorum. Açım! Yanınızda bir şeyler var mı, karnımı doyurayım” sözleri karşısında utanmayı öğrenmeli değil miyiz? Bomba sesleri, ninnileri; uçaklardan atılan bomba kırıntıları oyuncakları olan çocukları düşünürken, kendi çocuğumuza istediği bir şeyi almadık diye üzüldüğümüzün ne kadarını üzülebiliyoruz? Kendisine “Baban, annen nerde?” diye sorulduğunda “Cennette.” diyerek bütün ailesinin şehit olduğunu söyleyen, “savaştan, ölümden korkuyor musun?” sorusu karşısında da tereddütsüz, “Hayır! Çünkü alıştım” diyen çocuğun mahzun bakışlarına alışmak istemiyorum, diyebiliyor muyuz? “Sesim belki ulaşır dünyanın her bucağına” diye avazı çıkana kadar bağıran şu babanın karşısında söyleyecek sözümüz olacak mı? Diyor ki: “Neredesiniz ey dünya Müslümanları, ehli sünnet âlimleri! Köşklerinizde sefa içerisinde oturuyorsunuz, hiçbir şey yapmıyorsunuz. Ölüyoruz, namuslarımız kirletiliyor. Masum çocuklarımız katlediliyor. Ey Müslüman devletler korkuyor musunuz yoksa? Korkmayın, zalimlerin hasmı Allah’tır. Siz söz vermediniz mi Allah’ın yanında olmaya?” Devam ediyor: “Bizi zalimlerin bombaları değil, sizin suskunluğunuz öldürüyor. Biz ölüyor, şehit oluyoruz. Hesap vermeden belki cennete gideceğiz. Ya siz nasıl hesap vereceksiniz?”

“Ey İslam âlimleri! Ne olur bize fetva verin de kızlarımız tecavüze uğramasın diye onları öldürelim.” diyerek feryadı figan eden, bir çıkış yolu arayan babalara rağmen zalimlerin karşısında suskunluklarını bozmayan âlimler kendilerine bunun hesabının sorulmayacağını mı zannediyorlar?


Ümmetin çocukları, oyunları ve oyunların kurallarını unuttular. Savaşı oyun kabul etseler, oyunun kurallarını koyanlar o çocuklara ölmeyi teklif ediyorlar. Etmeseler, çocuktur, oyunsuz olmaz. Aslında “çocuk her yerde çocuktur” derler ya bugünün zulmü onun da yalan olduğunu ispat etti. Öyle ki gülmeyi unutan çocuklar, çocuk değil artık. Hayatın yaşlandırdıkları, savaşın olgunlaştırdığı büyükler onlar. Savaşın çocukları bin senede büyüklerin çekemeyeceği yükü sırtlarında taşıyorlar özellikle son bir asırdır. Güngörmüş diye kabul edilen büyükler, şu çocuğun, şu sözleri karşısında büyüklüğünden utanıyor, hiçbir şey bilmediklerini anlıyorlar. Diyor ki: “Sana zalim ekmek verse kabul eder misin?” “Hayır! Ben zalimin ekmeğini dahi kabul etmem”. Muhabir: “Fakat öleceksin.” “Ölürsem şehit olurum yine de yemem.” “O zaman karnını ne zaman doyuracaksın?” dediğinde muhabir: “Müslümanlar kurtulup zalimleri alt ettiğimiz zaman, bütün ümmet doyduğu zaman” cevabını veriyor.


Ot yiyerek karnını doyurmak mecburiyetinde olan, günlerce midesine bir lokma dahi girmeyen, yine de “bize dua ederek hiç olmazsa yardımcı olun” diye haykıran, vicdanlara seslenen bir kardeşimizin bu çığlığı karşısında bin bir çeşit yemek önündeyken “niye istediğim yemeklerden şu yoktur” diye isyan eden, mazlum kardeşlerine dua etme zahmetinde bile bulunmayan bir damlacık, fazla değil, yaşı dahi fazla görenlere ne demeli bilmem ki?

Allah’ın Yardımı Ne Zaman?

Zulüm, haksızlık, hak-hukuk, merhamet sevgi-saygı sadece öyle bir arada bize dokunulduğunda üzerine basa basa ifade etme gereği duyduğumuz, nefsimizin de hoşuna giden, kulağımızı okşayan kavramlar olmamalı. Maalesef ekseri çoğunluk olarak günümüzde değerlerimizden uzaklaşınca sineye yük ettiğimiz kalpleri taşıyınca, nefsimizin sesine kulak verdiğimiz kadar Rabbimizin buyruklarına kulak veremedik. Başkalarını düşünmekten kendini heba eden, feda eden önderimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uyarılarına dikkat kesilemedik. Ve maalesef çakalların maskarası olduk ümmet olarak, müslümanlar olarak. Mazlum Müslümanların üzerinden kanlı ellerini bir türlü çekmeyen haçlı zihniyet, emperyalist batı, küçük bir menfaatleri uğruna dünyayı dahi yakmaktan çekinmiyor. Eskiden bir taneydi düşman, bugün bin tane, eskiden belliydi, bugün koyun postuyla geziyorlar.


Ebu Cehillerin, Nemrutların, Firavunların yaptıklarını geçti bunların yıktıkları. Dünyamızda aslında hakla batılın mücadelesi veriliyor. Fakat bugün, İslam düşmanlarının isimleri farklı. Merhameti, adaleti hak ve hukuku kayıp ettik ya! Onun için modern Ebreheler’in ordusunu ebabil kuşları helak etmek için gelmiyor. Uçsuz bucaksız Kızıldeniz, firavunların ordusunu boğmuyor. İbrahim’i bir fedakârlık, İsmail’i bir teslimiyet olmayınca Nemrut’un ateşi bugünün İbrahimlerini, İsmaillerini, Ayşeleri ve Fatmalarını yakmaya devam ediyor. Muhammedî bir merhamet ve adalet olmayınca Ebu Cehiller, Ebu Lehepler dize gelmiyor. Bakın, haberlerden dinliyor, izliyorsunuz. Zulümden kaçarak zalimin kapısına sığınan Müslümanlara şart koşar duruma geldi Siyonist haçlı zihniyet, emperyalist batı: “Eğer dininizi değiştirirseniz kabul ederiz yoksa hayır!”


Her şeye rağmen uyanamayan, kurtuluşun inandığı değerlerde arayamayan insanların bir an önce uyarılması gerekir. Allah’ın yardım ve inayeti ancak O’na itaat ve ibadet etmekle mümkündür. Allah’a kul olan, hiç kimseye muhtaç duruma düşmez. O’nun yakınlığını kayıp edene de kimse yardım elini uzatamaz. Denmiştir ki, “Zalim, yeryüzünde Allah’ın kırbacıdır; önce onunla intikam alır. Sonrada ondan intikam alır.”


Yüce Allah buyuruyor ki:

“Siz zalimlere meyletmeyin ki vücudunuza ateş yapışmasın. Hâlbuki Allah’tan gayrı sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh zalimlere meylettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olunmazsınız.” (Hud, 113)  “Kim zalime meylederse Allah zalimi ona musallat eder.” (Keşful Hafa, Hadis: 2380)


Evet, ilk öncelikli olarak yapmamız gereken, kendimizi ve benimsediğimiz hayat tarzımızı sorgulamak olmalı. Bugün insanlarımızın gönüllerini meşgul eden en önemli şey, batının bizlere empoze ettiği, hayranı haline getirdiği yaşam tarzıdır. Öyle ki, Peygamberimizin ifadesiyle “onları adım adım takip ediyor, onlar bir kertenkelenin deliğinden girse biz de girmeye çalışıyoruz.” Bugün zulmün, haksızlığın, kanın, gözyaşının, nice ahların ve feryatların arkasındaki gerçek aktörlerin bunlar olduğundan şüphe olmadığı halde, bir mazlum mültecinin hala berberde Amerikan saç modeli yaptırması, tişörtlerinin üzerinde zulmün koalisyonu olan bu ülkelerin bayraklarını taşıması, başka bir şey demeye gerek bile bırakmıyor.


“Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.” (Maide, 51) “Sen onların dinine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara, 120)


Harp meydanlarında İslam ümmetini yenemeyen batılı haçlı zihniyeti, maneviyatımızı elimizden aldı, bizleri Kur’an’dan ve Resulünün sünnetinden uzaklaştırmaya çalıştı. Bunun için de en etkili yöntem olarak, Müslümanların arasındaki birlik ve beraberliği yok etmek, fitne tohumları serpiştirip Müslümanları birbirine kırdırmak olarak gördüler. Son asırda bunu uygulamaya koydular. Bunda başarılı oldular. Önceleri Fitne uykudaydı uyandırdılar; yürekler titriyordu taş kesildi, gönül tarlasına boy veren ağaçlar kurumaya yüz tuttu, hissiyatımız uzaklaştı hissetmekten, merhametimiz uzaklaştı kendimize dahi merhamet etmekten.


Allah bizi uyarmıştı hâlbuki:

“Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz gücünüz devletiniz elinizden gider, sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46) “Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın…” (Ali İmran, 103)


Evet, ne zaman ki gönül toprağına Muhammed’in (SAV) muhabbet damlası düşürürüz. Kur’an’a sımsıkı sarılırız; işte o an kardeşlik ağacı yeniden yeşerir. Tefrikalar, vurup kırmalar, öldürmeler, haksızlık ve hukuksuzluklar, vicdansızlık ve izansızlık yok olur. Ne zaman ki diller Allah’ı zikreder, gönüller onun aşkıyla çarpar, işte o zaman Rabbimizin inayeti ve rahmeti yetişecektir. Ne zaman ki adaleti, hakkaniyeti, diğerkamlığı benliğimize sindirir; evde, işte, köyde, kasabada, mahallede her insana ümit oluruz, her sıkıntıyı dert ediniriz. Bir acı görsek onu kalbimizde hisseder, bir haksızlığa şahit olsak onu gidermek için canımızı ortaya koyar, zalimin yüzüne zulmünü haykırırız, ağlayanla ağlar, gülenle güleriz, bütün dünyayı kalbine sığdıracak kadar yürekli cesaretli Müslümanlar oluruz; işte o zaman, kurumuş ağaçlar tekrar meyveye dönüşecek, zulmün karanlığı yeniden adaletin güneşiyle aydınlanacaktır.


Yüce Allah buyuruyor ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız) O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 7)


Öyleyse hadi bakalım, başlayalım. Bugünden itibaren hayatın bize yakın olan, hissiyatlarımızın körelmediği tarafından tutarak, hala ümit beslediğimiz var olan maddi ve manevi sermayemizi ortaya koyarak, zulme ve haksızlığa son vermeye. Örnek olarak; namaza çağrıldığımızda ok gibi yerimizden fırlayıp koşalım ictimaya. Komşumuza yardım elini uzatalım. Ana babamıza “öf” bile demeyelim. Kimsenin cebinden çalmayalım, haram lokmayla dimağımıza zulmü yedirip içirmeyelim. Sağımızla solumuzla ilgilenelim. İbrahim atamız gibi ateşlere atıldığımız bir zamanda, ne yapılır; onu bir daha bir daha okuyalım. Ebu Bekir’in sadakatini, Ömer’in adaletini, Osman’ın fedakârlığını kuşanalım. Önderimizin, Ebu Cehillerle, Ebu Leheplerle mücadelesindeki masumiyet ve mazlumiyetlerindeki üstün ve ayrıcalıklı olmanın kriterlerini tekrar ederken, istikametinden asla taviz vermeden, onlarla baş edebilmesindeki şifreleri yeniden yaratılış kodlarımıza girelim. “Biz, kendimizi değiştirdiğimizden Rabbimiz bizi değiştirdi” gerçeğinden hareketle yeniden özümüze dönüp, yeniden uyanalım hayata. Ve göreceğiz ki, bugün gördüğümüz zulümler sadece Mekkemiz’deki imtihanımız olacak; sonra Medine’deki inşa ve ıslahımız bizleri zafere kavuşturacak.


Mehmet Akif Ersoy’un, ancak hissiyatlı bir insanın dilinden dökülebilecek kadar manalı, kalbinde yankılanıp hayatında eyleme dönüştürecek kadar kararlı şu dizeleri, arzuladığımız imanî ve İslamî bir duruşu ortaya koymaktadır:

“Gevşemeyin üzülmeyin, (eğer gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Ali İmran, 139) müjdesiyle son veriyorum yazıma.


Selam ve dua ile…

 

Zulme Karşı Durmak Mümin Olmanın Gereğidir (I)

e-Posta Yazdır PDF

Allah, insanı bu dünyaya imtihan için göndermiştir. Bazen varlıkla bazen darlıkla, bazen hastalıkla bazen sağlıkla imtihan eder. Cüzi iradesi ve aklıyla kur’an’ı mübin’in gösterdiği, Resulünün talim ettiği yolda yürümesini yüce Allah kulundan ister. Allah, iman eden insanlara namazı huşu ile kılmaktan tutunda, infak etme, öfkeyi kontrol etme, ahde vefa gösterme, güvenilir ve affedici olma, faydasız işlerden ve sözlerden sakınma, günahlardan ve isyanlardan uzak durma, merhameti kuşanma, sabır ve metaneti elden bırakmama, zalimin karşısında sağlam ve sarsılmaz bir duruşa sahip olmaya kadar bir çok hasletle donanmayı ve kuşanmayı emretmiştir. Çünkü mümin, iman etmek suretiyle bir çok sorumluluğu hiçbir zorlama olmadan kabul etmiş, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye söz vermiştir.


Olumlu her şeyi adalet kavramıyla ifade ettiğimiz gibi tam tersini ise zulümle ifadelendiririz. Kur’an’ı kerim 266 ayetinde zulümden nehyeder insanları. Bunlar, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemekle beraber daha çok kulun Allah’a karşı vazifelerini ve sorumluluklarını anlatan inkâr, isyan söz ve fiilleri ifade eden ayetlerdir. 


Zülüm, haksızlık etmek, hak sahibine hakkını vermemek, bir şeyi layığı olduğu yerde kullanmamak, Adaletle hükmetmemek manalarına gelir. Bu anlamda bütün hak ihlalleri zulüm kavramı içerisin de değerlendirilir.


 Ne şekilde ve nasıl olursa olsun Allah, en ufak bir haksızlıktan dahi razı değildir. Hiçbir bahane başkalarının hak ve hukukuna riayette gevşeklik sebebi olmamalı. Adili mutlak olan Allah, her şeyi yerli yerinde yaratmış, şu kâinatı adalet üzere idare ediyor. O’nun adaletinde gecikme söz konusu değildir. Dünyada mutlu ve huzurlu bir hayat sürmek, ahrette mükâfata kavuşmak ancak adalet üzere işleyen şu dünyanın nizam ve düzenini bozmamak, zulüm ve haksızlıktan uzak durmakla mümkündür. “Allah göğü yükseltti ve ölçüyü koydu ki dengeden sapmayasınız. Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız”(Rahman 7-9) Bu, toplum içerisinde yaşamak mecburiyetinde olan insanın yegâne huzur ve saadet kaynağıdır.


 Dünyada adaleti tesis ve inşa etme gibi bir görevle vazifelendirilen insanoğlu yaptığı haksızlıklarla, başta kendine zulmederek hem dünyasını hem de ahretini berbat hale getirmiş olur. “Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44) Yine başka bir ayet-i kerimesinde “zalimin hasmı, mazlumun yanında olan Allah” buyuruyor ki:


“Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder sonrada Allahtan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhametli olarak bulur.” (Nisa, 110)


 Zulüm zifiri karanlıktır; içerisinde kalan herkesi etkiler. Zulme sebep olan da, ona onay verende, haksızlığa karşı söyleyecek bir kelime bulamayanda bu karanlık içerisinde kendine düşeni çekmek mecburiyetinde kalır. “Bana ne” anlayışıyla hareket eden, zalimlerin zulmüne sessiz kalmayı yeğleyen, onlara alkış tutan, onların yaptıklarının tellallığını yapanlar zalimlere dokunacak ateşten kendilerini asla kurtaramayacaklardır.


Cenab-ı Hak bir kutsî hadis-i şerifte: 

“Zalimlerden, dünya ve ahrette intikam alırım. Mazlumu görüp yardım edebileceği halde etmeyenden de intikam alırım.”(Hakim) Buyurarak bizleri uyarıyor.


 Zalimin ve zalime yardım edenlerin ahrette ki durumlarıyla ilgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

 “Kıyamet günü çağrıcı şöyle seslenir: zalimler nerede? Onların yardımcıları nerede? Onların kalemini açanlar nerede? Onlara mürekkep hazırlayanlar nere de? Hepsini toplayın ateşten bir tabuta koyun.”


 Her çeşidi günah olan zulüm, kime karşı işlenirse işlensin Allah’a isyandır. Rengi, ırkı, kabilesi, mensubiyeti ve hatta inancı ne olursa olsun bir insana eziyet etmek, onun hakkına tecavüz etmek asla tasvip edilemez. Zülüm Allah’ın gayretine dokunan kötü bir davranıştır. Zulme ortak olan, Allah’ın düşmanı, şeytanın dostu olur. Zulümle elde edilen menfaat insan için ateş ve azaptır. “Zulmedenler asla felaha eremezler.” (Enam, 21) “Zulüm ile olanın akıbeti berbat olur.”


Müminin ölçüleri, kırmızı çizgileri her iş ve eylemde adalet üzere olmaktır. Bu, hayata dair bütün davranışların ölçü ve kuralıdır. Zulüm sadece başkalarına eziyet etmek, haksızlık etmek olarak anlaşılsa da esas itibariyle insanlara Allah’ın bizim elimizle lütfettiği ihsan ve yardımı yapmamakta zülümdür; zekât vermeyen bir insandan tutunda, komşusunun hakkına hukukuna riayet etmeyen, anne ve babasına saygıda kusur eden, alış verişte insanları aldatan, yalanla dolanla zarara uğratan, haset edene kadar herkes zulmün karanlığı içerisinde demektir. Namaz kılmamak oruç tutmamak vb. doğrudan insanın kendisine yaptığı zulüm olduğu gibi, kendisi için istediğini mümin kardeşi için istemeyen, Allah için vermeyen, Allah için sevmeyen, mümin kardeşini zalimin zulmüne teslim edende doğrudan ilgili insanlara ve dolaylı olarak ta yine kendisine zulmetmiş olur.


Hele bir zulümde vardır ki buda en kötü ve affedilmeyen bir zülümdür. Allah’a karşı uluhiyyet davası güden, ubudiyyeti kendinde ve başkalarında gören, nefsinin ve şeytanın karşısında esaret altında bir hayat süren ve insanlara kulluk eden, paraya pula tapan bir insan Allah’ın hakkını başkalarına verdiğinden büyük bir zülüm içerisindedir. Çünkü bu gibi davranışlar şirktir. “Allah kendisine şerik koşanları affetmez.” (Nisa, 116) 


Kur’an-ı Kerim’de Lokman Hekim, oğluna şu nasihatte bulunur: “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Gerçekten şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)


İnsan, Rabbi ile sıcak bir ilişki kurup kendisini güvende hissetmesi gerekirken, O’nun nimetlerini O’nun emirleri doğrultusunda kullanıp rahat etmesi mümkünken, teslimiyetten uzak bir hayat sürerse her şeyden önce kendisine yazık etmiş olmaz mı?


 İman aydınlık, zülüm karanlıktır. İman güven, zülüm güvensizlik ve tedirginliktir. İman kuvvet, zülüm zayıflıktır. İman istikamet, zülüm sapkınlıktır. İman, Allah’ın merhametinin insan üzerindeki aynasıdır. Onun için mümini Resulüllah: “Elinden ve dilinden başkaları emniyette olduğu insandır…” (Bknz. Buhari, Müslim) diye tarif etmiştir. Yani mümin, ne eliyle başkalarının malına mülküne tecavüz ederek haksızlık eder ne de diliyle gıybet, dedikodu, yalan iftira gibi sözlerle başkalarına zarar verir. Mümin, kinden nefretten uzak, şefkat ve sevgiden yana olan insandır. Yaratılana karşı beslenen sevgi ve merhamet yaratandan ötürü olunca Allah’ın rızasının dışındaki bütün davranışların nefsin ve enaniyetin bir ürünü olduğu kolay bir şekilde anlaşılır.


Zulüm adaletin tersidir. Adaletin olmadığı yerde zulüm, zulmün olduğu yerde adaletten söz edilmez. Karanlık güneş olmadığı için karanlıktır. Güneşin varlığı zulmün yokluğundan değildir. Yani güneş doğduğunda karanlık çeker gider. Adalet güneşi zulmün üzerine doğmadığı müddetçe zulmün yok olması mümkün değildir. Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi adaleti tesis etmek, zulümle ve zalimlerle mücadele etmektir. Her peygamberin mücadele ettiği nice zalimler söz konusudur. Fravunlar, Hamanlar, Karunlar, Nemrutlar, Ebu Lehep ve Ebu Cehiller zalimlerin en önde gelenleridir. “Düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara, 193) bu nedenle Resulullah, zalimin karşısında hakkı söylemeyi en büyük cihat saymıştır.


İki cihan Serveri Peygamberimiz(s.a.v.), adalete büyük önem vermiş, geçmiş ümmetlerin helakinin sebebini adaletle hükmetmeme olduğunu bildirerek ümmetini uyarmış, haklı olan gayr-i müslim de olsa haklının yanında olmayı emir buyurmuştur. “Benim kızım dahi olsa asla haksızlıktan ayrılmam” diyerek adaletin sınırlarını nefislerine kadar görenleri uyarmıştır. Adam kayırmanın, duygularıyla hareket ederek yakınlarına karşı adaletten taviz vermenin vahim sonuçları milletleri ve devletleri yerle yeksan etmiştir.


 Yüce Allah bu hususta buyuruyor ki:

“Andolsun ki sizden önce nice nesilleri zulümleri sebebiyle helak ettik.” (Yunus, 13)


“Biz halkı zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik, onlardan sonrada başka topluluklar meydana getirdik.” (Enbiya, 11)


 “Adalet mülkün temelidir” sözü ne kadar önem arz etmektedir. Bir toplumu ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Adaletin olmadığı yerde toplumun yapısı bozulur. İnsanlar birbirlerine itimat etmez ve güvenmezler. Böyle bir toplumda rüşvet, yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk, adam kayırma işi ehline vermeme gibi yanlışlıklar sıradanlaşır. Malumunuz Hz. Ömer’in adalet anlayışı dillere destandır. Diyor ki Hz. Ömer: “Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa korkarım ki onun hesabını Allah Ömer’den sora.” Bu da sorumluluk alanındaki adaletin sınırını belirler. Adaletle hükmetmek maişetimiz altında bulanan herkese karşı yerine getirmemiz gereken görevlerdir aksi takdirde zulmetmiş oluruz.


Her şeyin yegâne sahibi olan Yüce Allah bir kutsi hadis-i şerifte “Ben zulmü kendime ve kullarıma haram kıldım; o halde siz de birbirinize zulmetmeyin.” (Müslim, Birr, 55) buyuruyor.


“Yüce Allah, zalime bir süre mühlet verir ama onu yakalayınca bir daha bırakmaz.” (Ebu Musa el–Eşar-i’den rivayetle) O mühletin ne zaman olduğunu sorgulayan değil, adaletin tesisi hususunda üzerimize düşen neyse onu yapmakla mükellefiz. Zulmün zehrine ve kirine ellerini bulaştırmış, kalplerinin katılığıyla insanlıktan çıkan eli kanlı, gönlü karanlık insanlara verilen mühlet onların azabının şiddetli olacağına dair bir emare olarak düşünülebilir. -Teşbihte hata olmayacaksa- Bir evlat işlediği hata nedeniyle babasından gelen uyarıya muhatap olur. İşlediği suç hafifse bir kulak çekmeyle geçiştirilir. Bazen o anda kısa bir sözle veya ses yükseltilerek tepki gösterilir. Artık eve bir şey kalmamıştır. Ancak suç ve cürüm büyükse hesabın eve ertelenmesi söz konusu olur. Bundan her suçlu evlat tedirgin olur. Baba öfkeyle hazırlığını yapar. Hesabı şiddetli bir şekilde evladını cezalandırarak görür. Zalimlerin hesabının ahrete ertelenmesi mümindeki Allah’a olan güvenin sarsılmasına değil, imanının artmasına vesile olmalı. Her zalim, hesaplarını yapa dururken Allah’ın hesaplar üzeri bir hesabı olduğunu unutur. Allah unutturur kim bilir. İster kendine yaptığı zulümlerde isterse doğrudan başkalarına reva gördüğü zulümlerde sınır tanımayan insanlar, verilen mühleti müdahalenin olmayacağı şeklinde yorumluyor, yaptıklarının yanlarına kar kalacaklarını düşünüyorlar.


Allah uyarıyor zalimlerin zulümlerinin karşılıksız kalmayacağına dair:

“Sakın Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir.” (İbrahim, 42)


Mazlumlara ümittir bu ayet, “Niye bu zülüm Müslümanlara reva görülüyor ki” diye gevşeyenlere uyarıdır. İnsanların eliyle, çeşitli ağır imtihanlara muhatap olanların Allah’a olan güvenlerinin yenilenmesidir. Belki Allah’ın hikmetinin gereği, mazlumu sınamak, teslimiyetini ölçmek için Allah’ın yardımı ertelenebilir, mazlumun ahının ilelebet yerde kalması mümkün değildir. Hz. Peygamber, büyük bir intizar ve yakarışla Allah’a ellerini açıp dua eden mazlumlar için bütün gök kapılarının açılacağını bildirmiştir. Öyle ki mazlum günahkâr olsa bile Allah, o haksızlığa uğrayanın yanındadır. Kültürümüzde, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” denilmiştir. Bu nedenle “Mazlumun bedduasından sakınmalı; çünkü onun duasıyla Allah arasında (kabulüne mani) bir perde yoktur” (bkz. Buhari,zekak,63) Duada masumiyet sahibi olmak gereklidir. Başkalarına yapılan haksızlıklar dualarımızın kabulüne engeldir. “Zulmetmeyiniz dua ettiğinizde duanız kabul olunmaz. Yağmur isteseniz (yağmur duası yapsanız) yağmur yağmaz. Yardım istersiniz, yardım olunmazsınız.” (Et-terğib ve’t-terhip, c. 3 s. 184)

Evet, zalimlerin yardımcıları asla olmayacak, onların yardımcılığını yapanlar, zulümlerine rıza gösterenler ancak zalimin zulmünde daha da ileri gitmelerine sebep olurlar. Hâlbuki zalimlerin güç ve kuvvetleri ellerlinden gittiklerinde, verilen mühlet tükendiğinde yanı başlarında hiç kimsenin kalmadığını görürler. Ancak bu pişmanlığın hiçbir faydası olmaz. zulmettikleri insanları teker teker gezip ikna etmeleri mümkün müdür? 


 Hepimiz bu geminin içerisindeyiz, gemi batarsa hiç kimsenin bundan kurtulması mümkün değildir. Komşumuzda yanan yangına müdahale etmez isek o yangının mutlaka bizi de gelip bulacağı gerçek bir vakıadır. Allah, iyi ve Salih kulları sayesinde bir topluluğu helak olmaktan kurtardığı gibi, zalimlerin bulunduğu bir toplum nedeniyle de o toplumu yerin dibine geçirebilir, başlarına azap yağdırabilir, bu; o toplumdaki insanların vurdum duymaz tavırları ve görevlerini yapmamalarının bu dünyadaki cezasıdır.


 “İnsanlar bir zalimi görürlerde onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi) buyuran Resulullah, İsrailoğullarının kınandığı “Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar.” (Maide, 79) ayet-i kerimesini ashabına okuduktan sonra heyecanla: “Hayır hayır zalimin zulmünü önlemedikten sonra size de kurtuluş yok.” (Tirmizi, İbni Mace) buyurarak kurtuluşun zulme karşı olmaktan geçtiğini vurgulamıştır.


Peygamberimizin şu duasıyla yazımızın bu bölümünü bitirelim:


 “Allah’ım! Fakirlikten sana sığınırım. Darlık ve zilletten sana sığınırım. Zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.” (Buhari)


Selam ve dua ile…            (Devam edecek…)

 

İslam’ın Kadına Verdiği Değer

e-Posta Yazdır PDF

Dünya yaratılalı kadınla ilgili ne kadar çok söz söylenmiş ve yorumlar yapılmıştır. Bazen insan, diye muhatap bile alınmamış bazen de güya, ona haklar tanınmış. Ancak hiçbir beşeri sistem, düzen ve kanun İslamiyet’in kadına müspet bakışının zerresine dahi ulaşamamıştır. Bugün beşeri sistemlerin borazanlığını yapanlar İslam’a kadın üzerinden saldırmayı meziyet ve maharet sanıyorlar. Güya bundan nemalanacak ve kendi düşüncelerinin doğru olduğunu ispat edecekler... Bütün bu gayretler beyhude ve boşunadır. Zira her şeyi yoktan var eden Allah, kimi ne şekilde ve hangi özellik ve kabiliyette yaratacağının kararını verecek tek mercidir. Kimse O’na ona hesap soramaz, emirlerini sorgulayamaz. Merhameti sonsuz olan, her şeyi hikmet üzere yaratan Allah, insanın ne ile huzur bulacağını ezeli ilmiyle bilmiş ve buna göre sorumluluklar yüklemiştir. Gecenin karanlığına şahit olamayan aydınlığı sıradan bir gün zanneder. Güneşe gözlerini kapatanlar karanlık dünyalarında hayallerle fikir ve düşünce üretirler. Kendi yaratılış hikmetlerini çözmekten aciz olan asrın yobazları kadın ve erkeğe rol biçemezler.

İslam’ın kadına verdiği değeri anlamak için İslam’dan önceki toplumları ve cahiliye dönemini hatta ve hatta günümüz modern cahillerinin kadına bakışlarını, kadınla ilgili hürriyet ve eşitlik anlayışlarını çok iyi bilmemiz gerekir. Hürriyet ve eşitlik diye bizlere altın tepside sunulan, hak denilen şey nedir acaba? Bununla kadın gerçekten özgürlüğüne mi kavuşuyor, yoksa iffet ve hayâsını zarafet ve letafetini, kıymet ve değerini daha mı çok kayıp ediyor?


Eski toplumlarda kadına bakış adeta içler acısı bir durumdaydı. Öyle ki kadın horlanır itilip kakılır, insan yerine konmazdı; insanlığı bile tartışılır durumdaydı. “Evcil hayvandır kadın” diyerek güya kadına birazcık olsun değer verdiğini düşünen toplumlar bile vardı. Bir eşya gibi alınıp satılan kadın, adeta erkeğin zevklerini tatmin edecek kadar değerli, hizmet görebildiği oranda kıymetliydi. Biri başkasının kızını öldürse yerine kendi kızını teslim ederdi. İsim dahi verilme gereği duyulmayan kadın numaralarla anılır ve öyle hitap edilirdi. Örneğin Çin’de kadın eşinin malı ve kölesi olarak görüldüğünden eşi öldüğünde kadında yakılırdı. Kadının öldürülmesinin suç olmadığı toplumlar vardı. Vatandaş statüsüne bile sahip olmayan kadınlar şeytani bir varlık olarak görülür, bütün suçların müsebbibi olarak algılanırdı. Bir kadın olan annelerine bile saygıları kalmamış Yahudiler hala erkek oldukları için şükretme gereği duyuyor bunu dini bir vecibe olarak telakki ediyorlar.


Cahiliye dönemi dediğimiz ismiyle müsemma olan; İslamiyet’in gelmesine yakın o dönem de kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Kızı olan baba bundan utanıyor, topluma çıkamıyor ve başını yere eğerek geziyordu. Bu içler acısı durumu yüce Allah bir ayetinde şöyle anlatıyor:


“Birine kız doğduğuna dair haber gelse öfkelenir, çehresi bozulurdu. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” (Nahl 58-59)


 Yine bu dönemde Kadınlar köle gibi alınıp satılıyordu. Güçlü olanın haklı olduğu bir dönemin karanlığında yapılan bu haksızlıklara kimse dur diyemiyor ve hakkını arama cesaretini bile kendinde bulamıyordu. Ancak ne zamanki İslam bir güneş gibi doğdu, Allah’ın merhameti Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in risaletiyle tecelli etti, her şey değişti. Toprak altına gömülecek kadar kıymetsiz olan kız çocukları İslam’la cennete girmek için fırsat olarak müminlerin önüne kondu. Peygamber(s.a.v.)’imiz buyuruyor ki:


“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121)


 Bugünün kız çocukları yarının anaları ve gelecek nesillerin mimarlarıdır. İslam, kadına kız çocuğu olarak farklı bir değer atfettiği gibi eş olarak ta, hakları hususunda erkeklere sıkı sıkıya tembihlerde bulunmuştur. İslam ona ana gözüyle bakarken çok daha farklı misyon yüklemiş ve en yüksek dereceler bahşetmiştir. Çünkü kadın ana olarak sığınılan liman, barınılan yerdir. Ana, mekteptir. Ana öğretmendir. Bu nedenle o yuva yapandır. O, Allah’a kul yetiştiren, vatana hayırlı insan olarak büyütendir evladını. Bir evladın ayağına dikken batsa “ana” der. Ağlarken “ana” diye ağlar, “baba” diye yardım ister. “ana gibi yar olmaz” boşuna denmemişler. Onu vatana ad koymuşlar da “anavatan” demişler. O ağladı mı gönülden ağlar, onun duası da makbuldür bedduası da… Bütün bunlar gösteriyor ki anaya yüz ekşitmek olmaz, onu üzmek Allah’ı üzmektir, ona itaat etmek Allah’ın emridir yüce Allah bu nedenle evlatları uyarıyor: 

“Ana-babanıza öf bile demeyin.”(İsra, 17/28) 


Peygamberimiz(s.a.v)’de

“Cennet (Saliha)anaların ayakları altındadır,” (Suyûtî, el-Camiü’s-sağir, 3642) buyurarak adeta cennetin yolunu gösteriyor.


Öyle ya! Evladı için her fedakarlığı yapmaktan çekinmeyen; yemeyip yediren, içmeyip içiren, evladı için canını dahi hiçe sayan, gece uykusundan fedakarlık eden, karşılıksız seven ve veren annedir. Böyle vefakâr ve fedakâr anne ve babayı “öf” kelimesiyle dahi kırmaya Allahın rızalığı yoktur. Cennete girmek, cihat etmiş kadar sevap kazanmak isteyen evlat, anne ve babalarına hizmette kusur etmemeli ve onları kırmamalılar. Anne öyle mübarek bir varlıktır ki cennete dahi onun rıza kapısından girilmektedir. 


İslamla gerçek değerine kavuşan, hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelen kadın huzur ve saadetin inşasında, nice başarıların yakalanmasında hep önde olmuştur. Kadının Allah katındaki değerinden ve onun haklarından bahseden birçok ayet ve hadis var. Tarihte iz bırakan, adeta topluma ilham kaynağı olan nice kadınlar geldi geçti. İslam’ı referans kabul eden, üstünlüklerini takva ve Allah’a itaatleri ve teslimiyetleriyle gösteren, iman ve cesaretiyle Hz Asiye, iffet ve sabrıyla Hz Meryem, sadakatiyle Hz Hacer, Peygamber’e ilk iman eden, malıyla ve servetiyle teslimiyet ve bağlılığıyla hak uğruna her şeyini feda eden Peygamberimizin eşi Hz Hatice; ilk kadın şehit olma şerefine kavuşan Hz Sümeyye sadece birkaç örnektir bunlara. İşte İslam kadına verdiği değerle onu engellemek yerine, içtimai ve sosyal hayata dair hep önünü açmış, ufkunu genişletmiştir. Çünkü İslam kadını sadece cinsel bir obje olarak görmemiştir. Kadındaki merhamet, şefkat terbiye etme kabiliyet ve donanımı onu ailede olmazsa olmaz bir değer haline getirmiştir. Evi dişi kuş yapar, demişler erkek kazanan idare edendir, kadın koruyup kollayandır; hem namusunu hem malını korur. İzzetini yitirmiş kadının mensup olduğu aile dağılmaya huzursuz olmaya gebedir. Böyle bir annenin yetiştirdiği evlattan kimseye hayır gelmez. Şunu da unutmamak gerek: Hangi asırda olursanız olun nerede köhne bir zihniyet varsa, nerede bir haksızlık ve hukuksuzluk söz konusuysa orada câhiliyeden kalıntılar mutlaka vardır.


Yüce Allah, kadın olsun erkek olsun herkesi istisnasız muhatap almıştır. Buyuruyor ki bir ayeti kerimesinde:


“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru hanımlar, sabreden erkekler ve sabreden hanımlar, mütevâzı erkekler ve mütevâzı hanımlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren hanımlar…”(Ahzap,35)


Başka bir ayeti kerimede:

“Erkek ve kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, ona mutlaka güzel bir hayat yaşatırız ve mükafatlarını yaptıklarının en güzeliyle veririz…”(Nahl,97) buyuruluyor.


 Üstünlüğün cinsiyette güç ve kuvvette değil takvada olduğunu yüce Allah şöyle ifade etmiştir “(İçinizde en keremliniz) Allah yanında en üstününüz, takvâ sahibidir.” (Hucurât, 13)


İslamda Kadının görev ve sorumlulukları olduğu gibi erkeğinde görev ve sorumlulukları vardır. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki: 

“Biliniz ki, sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi, hanımlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır” (Tirmizi, Rada,11)


 Bir Sahâbî:

 “Yâ Rasûlâllah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?” diye sorduğunda, Efendimiz (s.a.v.)şöyle buyurmuştur:

“Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, (yaptıkları hatâlar karşısında onların haysiyetini rencide etmemek için) yüzlerine vurmamak, yaptıkları işin ve kendilerinin (sîmâ ve edep bakımından) çirkin olduğunu söylememek…” (Ebû Dâvûd)


 İbni Ömer(r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.)şöyle buyurmuştur:

 “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum`a 11, Müslim, İmâre 20.)


Daha nazik, hassas ve duygusal yaratılan kadının göreviyle fiziksel olarak güçlü koruma kollama kabiliyeti daha yüksek olan erkeğin görevleri elbette ki aynı olamaz. Bu şekildeki bir eşitlik Allah’ın adaletine zıttır. Allah adili mutlaktır, kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez. Bu bağlamda “kadın erkeğe eşittir” demek her iki cinse de zulümdür. Elma armuttan üstündür demek nasıl uygun değilse kadının ve erkeğin yaratılışlarının farklı olması da birini ötekinden üstün kılmaz. Ancak hayat maratonunda bedenen güçsüz ve zayıf bir insanla güçlü ve kuvvetli bir insanın yarış yaptırılması da adil olmaz. Zengin sayılan bir insana zekât vermeyi emreden Allah, fakir insandan bunu istememiştir. Bu şekilde bir muhatap alınma sadece sorumluluk açısından bir anlam ifade eder. Yoksa fakir Allah katında daha değersiz ve kıymetsizdir anlamında değildir. Belki fakirin sabrı ve şükrü zenginin şımarıklığından, sahip olduğu malın kıymetini ve şükrünü bilememesinden hiç şüphesiz çok daha kıymetlidir. Erkeğin aile içerisindeki sorumluluğunun fazla olması onun kadından üstün olduğu anlamına gelmez. Kadının eşine itaati emreden ayet erkeğe karşı bir vefa, onun görevini yerine getirebilme hususunda bir teselli ve yardım kadın içinde mükâfat kazanmaya vesile bir davranış olarak algılamalı. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Allah Teâlâ’nın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması ve bunların ötekilere mallarından harcama yapması sebebiyle, erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için iyi kadınlar itâatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık onlar da kocalarının haklarına saygı gösterirler ve namuslarını korurlar.” (Nisâ sûresi, 34)


 Kadın ve erkek elmanın iki yarısıdır. Birbirlerini tamamlarlar biri öteki olmadan eksiktir. Peygamber efendimiz kadın ve erkeği “bir bütünün bir birlerini tamamlayan iki yarısı” diye anlatmıştır. Bu nedenle eşlerimiz dünya hayatının yükünü beraber taşıdığımız, gamda kederde iyi günde, kötü günde, varlıkta ve yoklukta yanımızda olan hayat arkadaşlarımızdır. Sevgi ve güvenle birbirlerine bağlanan, birbirlerini koruyup kollayan eşler toplumun inşasında en önemli röl oynarlar. 

Her şeyi erkek ve dişiden yaratan(Hucurat,13 bknz) yüce Allah, insanı da erkek ve dişiden yaratmıştır. Ta ki düşünüp ibret alsınlar, bununla huzur ve saadeti yakalasınlar. Yüce bu hususta buyuruyor ki: “kendileri ile dostluk ve yakınlık kurmanız için kendi cinsinizden eşler(hanımlar) yarattı aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi onun varlığının delillerindedir.” (Rum,21) 


Ailede fertler görevlerini yerine getirirken karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi çerçevesinde hareket etmeleri gerekiyor. Eşler birbirlerinin hatalarını ifşa ederek, kusurlarını ön plana çıkarıp onu eşini ezme aracı olarak kullanırsa o ailede huzur olmaz. Burada özellikle erkeğe büyük görevler düşmektedir, çünkü ailenin disiplininden ve idaresinden birinci derecede sorumludur erkek. Bu bağlamda erkek hanımının her kusuru nedeniyle onu cezalandırmak ve ipleri hemen koparmak yerine ona şans tanımalı. Ona kin gütmemeli. Olumsuz tarafları var diye iyi taraflarını göz ardı etmemeli. Bunun yıkımı ağır, vebali daha büyük olur Hani derler ya, sevmemek için bahaneler bulmak yerine sevmek için sebepler aramalı. Her insan hata yapar, hata kadın olsun erkek olsun herkes içindir. İnsanın başarısı, idare anlayışındaki yapıcı ve iyi niyet çerçevesindeki davranışları neticesinde belli olur. Bu hususta peygamberimiz bizim için en büyük örnektir, onun takip eden sahabeler bizler için iyi bir modeldir. 


Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:


“Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ` 61)

Rivayet edildiğine göre: 

Hz Ömer’in hilafeti zamanında bir adam hanımının huysuzluğu nedeniyle Hz Ömer’e şikâyete gider. Kapıya yaklaşır içerden ses geldiğini duyunca kulak kabartır. Hanımı koskocaman müminlerin Emiri Hz Ömer’e söz saymakta, ona bağırıp çağırmaktadır. Heybetine gücü ve kuvvetine rağmen Hz. Ömer hiç karşılık vermemektedir. Bunu duyan adam Hz. Ömer bile kendi hanımına söz geçirememişken bana nasıl çare olabilir der geri döner. Tam bu sırada Hz Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından:

“- Hayrola, derdin neydi?” diye seslenir. Adam da der ki:


“- Ey mü’minlerin emiri! Karımın kötü huylarını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime: Mü’minlerin emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl devâ bulacak?” dedim.


O zaman Hz. Ömer adama şunları söyledi:

“Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşcım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine engel olan da odur. Bu sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum.” Bu sözleri duyan adam:


“Ey mü’minlerin emiri! Benim karım da aynen öyle”, dedi.


Bunun üzerine Hz. Ömer, adamı:

“Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayana kadar geçiyor!” diye teselli etti (Zehebî, el-Kebâir, s. 179).


Kadın yaratılış olarak çok nazenin ve hassastır, bir kavanoz gibidir, hemen kırılabilir. Duygusaldır hemen darılabilir. Kırılınca da kolay kolay tamir edilmez. Bu nedenle erkek kendisine emanet olan eşine karşı görevlerini yerine getirme hususunda çok dikkatli olması gerektiği gibi sözüyle ve davranışıyla da onu incitmemek için azami ölçüde hassas davranmalı. Emanete riayet etmek imanın gereğidir her şeyden önce.


Yüce Allah En hayırlı insan olmak için kadınlara karşı iyi davranmak gerektiğini emir buyurmakta. 

“…Kadınlarla iyi geçinin (onlara güzel davranın)!..” (en-Nisâ, 19)


Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’minlerin îman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Sizin hayırlı olanınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.” (Tirmizî, Radâ’, 11)


Başka bir hadisi şerifinde de şöyle buyuruyor:

“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhârî, İbni Mâce, Nikâh 3)


Son söz olarak 

İslam’ın kadına verdiği bu kadar kıymetin yanında acaba günümüz toplumları sözüm ona, bu kadar eşitliğin ve hürriyetin konuşulduğu asrımızda niye huzurlu değil? Niye hala aradığını bulamıyor. Kısaca ifade etmemiz gerekirse; huzursuzluğun asıl sebebi fıtratların sınırlarının aşınmasından kaynaklanmaktır. Erkeği kadına kadını erkeğe benzetme çabaları insanların fıtratlarına doğrudan müdahale anlamı taşıdığından ne kadının sınırsız özgürlüğü ona huzur veriyor ne de erkeğin kadına tanıdığı toleranstan fayda ve semere elde ediliyor. Ailede kim kime tabi, kim kime emanet belli değil böyle bir anlayışta. Huzuru ailede yakalayamayan eşler evde bulamadıkları sevgi ve saygıyı, ilgi ve alakayı sokaklarda arama yoluna koyuluyor. Eşine beğenilmek için yerinden dahi kımıldamayan kadın özgürlük ve eşitlik süslemeleri ile başkalarına iyi görünmek için birçok yolu denemekte mahsur bile görmüyor. Baba evladıyla ilişkilerinde mesafeyi koruyamıyor. Evlat hür olduğunu, istediğini yapabilecek yaşta olduğunu ifade ederek başkaldırıyor, evini terk eden çocuklar nice kötü niyetli insanların ve arkadaşların tuzağına düşüyor. Yani aile disiplini eşitlik ve hürriyet anlayışına kurban edildiğinden yuvalar parçalanıyor.


Bir topumu yıkmak o toplumun inşasında çok önemli rolü olan kadını asliyetinden uzaklaştırmakla mümkündür. Bunu bilen batının emperyalist zihniyeti, bizi biz eden manevi değerlerimizle oynadı. Yani kadını izzet ve haysiyetinden uzaklaştıracak, iffet ve hayâsını zedeleyecek hamlelere girişti. Bunu yaparken kulağa hoş gelen “eşitlik” ve “hürriyet” kavramayı da ihmal etmedi. 


Cahiliye toplumundaki kadın erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını gideren bir köleydi; ev işlerini yapan erkeye hizmette kusur etmeyen bir köle… Bunun ötesinde insan olarak hiçbir hakları yoktu. Bugün belki adına köle denmiyor “kadın” deniyor, belki daha nazik bir ifadeyle; hanım efendi diye hitap ediliyor, önden buyur, deniliyor. Ancak bakıyorsunuz ki çarşıda pazarda mağazada alışveriş merkezlerinde hep kadın ön planda. Ürünlerin reklamları kadınlarla yapılıyor, onların cinsellikleri kullanılıyor. Erkek yapsa olmaz mı? Olmaz, çünkü kadının çekiciliği var onu izleyen daha fazla o ürüne rağbet edecek anlayışı var. Bir kısım kadınlar oje sürmeyi cilalanıp, allanıp pullanmayı her şeyden daha öncelikli ihtiyaç görürken örtünenleri, tesettürle gezenleri gerici ve yobaz diye nitelendiriyor. Maalesef Öyle sınırsız bir özgürlük anlayışı hâkim ki günümüzde bu özgürlük saygı ve sevgiyi iffet ve hayâyı yerle yeksan etmiş durumda. Zina serbestliğini savunanlardan tutun, burada ifade edemeyeceğim nice melanetleri işlemek için yürüyüş düzenleyenlere kadar… Baba ve annesiyle sevgilisini tanıştırıyor kız ve erkek evlat. Erkek arkadaşının evinde sabahladığında “bir daha gideceğin zaman haber ver merak ediyoruz kızım” diye tembihte bulunan babalara ne demeli… Çok eşliliğe kaşı çıkanlar haftada bir kadın evine getirirken utanmıyor. Ayrıca hiçbir gün olmasın ki kadın cinayeti haberleri duymamış olalım, tecavüz edilen küçük küçük kız çocuklarını duyduğumuzda, annesini öldürüp parçalara ayırıp poşetlerle çöpe atan evlatların varlığından haberdar olduğumuzda insanlığımızdan utanıyoruz. Bir zamanlar bu memlekette özgürlük ve çağdaşlık adı altında üniversite kapılarının önünde tesettürlü insanların zorla başını açmaya çalışanlar vardı. Bu zihniyet, bir kızın kendi isteği ile örtünmesini özgürlüğün kısıtlanması olarak görürken zorla onun tesettürünü açmayı görev olarak addediyor. Ayrıca homoseksüellerin cinsel özgürlük diye yaptıkları yürüyüşü şak şaklayarak izleyenlerde yok değil. Oğlan çocuğu doğurmadı diye eşini boşayan erkeklerin varlığına da şahit olmuyor muyuz? 


 Aile yapısı adeta yıkıldı yıkılacak. Evde ekran başında ana ve kızın beraberce izlediği aşk filmleri, kadının haysiyetini rencide edici programlar adeta toplumumuzun vicdanını zedelemekte, ahlaki erozyonun ulaştığı durumu gözler önüne sermektedir. Erkek kadına biraz sesini yükseltse kadın soluğu mahkemede alıyor. Evlatlar ana babaya arkadaş gibi lau balli hareketlerle hitap ediyor. Baba ve annelerinin sözünü dikkate almıyor, onları kıt akıllı olarak görüyor. Şimdi söyleyin bakalım hala cahiliyeden kırıntılar devam mı ediyor acaba? Düşünün bakalım İslam’a ve onun emirlerine ne kadar muhtaç olduğumuzu!


Selam ve dua ile…

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL