Abdullatif ACAR

Duaya Muhtacız-I

e-Posta Yazdır PDF

Çağırmak, davet etmek, yardım istemek anlamlarına gelen dua, dini terim olarak kulun dileklerini Allaha iletmesi, bir konuda onun yardımını dilemesidir. Dua, kulun Yaradan’a itirafıdır. Sınırsız ihtiyaçları için kula uzanan el, kulun da Rabbine arz ettiği dilekçedir. Rabbiyle konuşmak, onunla dertleşmek duayla mümkündür. Belaları def eden, ilahi rahmeti üzerimize çeken, gam ve gussayı, ümit tellerini demet demet titreten dua, müminin silahı ve korunağı, dinin direği, yer ve gökyüzünün nurudur. Açılmayan kapıların tokmağı, ulaşılmayan menzillerin aracı, ihtiyaç ve dileklerin anahtarıdır. Mücrimler onunla salaha erer, müminler felaha onunla kavuşur, miskinin refaha ulaşması da onunla mümkündür.


Dua, dert ve sıkıntılarınıza bir çözüm ararken, bunalımlar ve ıstıraplar içerisinde kendinizi yalnız hissettiğiniz bir zamanda sahipsiz ve çaresiz olmadığınızı gösteren, kurtuluş için açılan bir kapıdır. Dua, rahmeti rahmanın eşiğinden asla dönmeyeceğiniz bir referanstır elinizde. Dua, beşeriyetin kapısından insanı kurtaran, zilletin zincirlerini kırıp izzet ve şerefe ulaşmanın adıdır. Gerçek izzeti elde etmiş bahtiyarlar bilirler ki yardım kimin elinden gelirse gelsin asıl veren Allah’tır.


“kimsesiz hiç kimse yoktur/ herkesin var bir kimsesi/ kimsesiz kaldım ey medet/ ey kimsesizler kimsesi.” diyebilme bilincine ulaştıran dua, kulluğu, acizliği ve yakarmayı ifade eden, pişmanlığın bazen söz kalıbına döküldüğü bazen de azalarla kendini gösterdiği bir sığınak ve ümit yüklü ibadetin kendinde anlam bulduğu eylemdir. Kul, Rabbini bildiğinde haddini bilir; haddini bilen rabbinin kapısına yönelmesi gerektiğini bütün zerrelerinde hisseder. Bir Arabi Rabbini bilmek istemiş ve Resulüllah’a sormuş: “Rabbimiz bize yakın mıdır ki ona münacatta bulunalım uzak mıdır ki ona nida edelim” işte bu soru üzerine şu ayeti kerimeyle kendisinin kullarına çok yakın olduğunu bildirmiştir Yüce Allah: 


“Kullarım(Ey habibim) beni sana sorduklarında (söyle onlara) ben çok yakınım. Bana dua edince dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarımda) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakara, 186)


Allah bize çok yakın. Ancak biz ona uzağız. Bu uzaklığımızı iman, ibadet ve itaatle ihlas ve takva ile kapatabiliriz. Kendi uzaklığımızı aştıkça, hayvani ve nefsani engellerimizi geçtikçe O’nun yakınlığını hissedecek, hakkımızda takdir edilen nice hikmetleri görebilme derecesine yükseleceğiz. 


Başka bir ayeti kerimede: “Biz o insana şah damarından daha yakınız”(Kaf,16) buyuruluyor. Onun nimetlerini saymakla bitiremeyiz. Bir ismi “Gani” olan Allah, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir. “Rahman” olan, hiç bir kimseyi ayırt etmeden herkese merhamet elini uzatan; inanana da inanmayana da, itaat edene de, isyana düşene de merhamet eden yine O’dur. “Şafi” şifa veren bütün dertlere, “Set tar” günahları gizleyen. “Rezzak” rızık veren Allah, kendini “Ğaffar” olarak tanıtıyor. Bizim acizliğimizin sınırsızlığı, günahlarımızın çokluğu onun merhametini asla etkilemez. O, mümin kullarının velisidir. Onların işlerini üstlenir (Bakara, 257), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Vedut’tur kullarını çok sever, onlar tarafından da sevilir (Hud,90) O “halimdir” kullarının işlediği günahları bilir ancak cezalandırmakta acele etmez, mühlet verir (Hac,59) O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır (Araf156). O, rahmeti gazabını geçen (Buhari Tevhit,15) sonsuz kudret sahibidir. Onun merhameti Salihler ve abitler için değildir, mücrimler ve günahkârlar içindir de. Temiz bir kalple samimi ve içtenlikle onun kapısına varmalı, edepte kusur etmemeli, kimden ne istediğimizi bilmeliyiz. Allah isteklerimizin çokluğundan değil isteklerimizde ki edepsizliğimizden hoşnut olmamaktadır. Öyle ki bir ayakkabın bağından tutunda cennete ve Cemalullah’a kadar her şey isteyebiliriz Ondan. 

Kulun Değeri Duasıyladır 

Bir kulun değeri duasıyla ölçülür. İnsan dua edebildiği kadar Allah katında değerlidir. Duayı nice nimet ve merhamete kavuşmanın anahtarı olarak düşünürsek o anahtarı elinde bulunduran insan dünyanın hem en değerli hem en faziletli hem de en bahtiyar insanıdır elbette ki. Yüce Allah buyuruyor ki: “(Habibim) deki, duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin” (Furkan,77) Peygamber efendimiz (s.a.v.) de: “Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur” (Tirmizi, İbni Mace) buyuruyor.


Her kul için semadan arşa çılan kapılar vardır. Tövbe kapısı, dua kapısı, rahmet kapısı, rızık kapısı ve amellerin arz kapısıdır. Yeter ki insan o kapılardan girmeyi becerebilsin. Ümit gecesine hayırlı bir sabah, bela çemberinden kurtuluş olan dua, bütün rahmet kapılarına açılan ana giriş kapısı mesabesindedir. “Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir” buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.).


Dua kapısından girebilene rızık kapısı da hikmet ve rahmet kapısı da açılmış demektir. Bu nedenle dua aynı zamanda her nimetin anahtarıdır. Duayla ellerini açmayanların şeytan ellerini kelepçeler. Dua nuruyla aydınlanmayan kalplere imanın nuru da yerleşmez, amelin faydası da dokunmaz. Duasız gönüller talihsiz insanlarda bulunur. Kayıp edenlerin hepsi istemeyi beceremeyen ve duadan uzak olanlardır. Allah gazap edeceği insanı ilk önce dua etmekten mahrum eder. Duayla yumuşayan kalplerde Allah mutlaka cennetin meyvelerini yeşertecektir. 


Aslında Allah, istemeden bize sayısız nimetleri bahşederken istenecek makamın kendisi olduğunu göstermiş olur. Elimizi lokmaya uzattığımızda, kendi lisanı içerisinde, istemiş olmaz mıyız doymayı? Gitmek istediğimiz menzil için ardı ardına attığımız adımlar, peşi peşine sıraladığımız dua kelimelerinden ibaret değil midir? Tedavi için koşuşturduğumuzda hasta haneye duamız şifa bulmak içindir. Tarlaya tohumu atmakta, onun bakımını yapmakta duadır. Farkında olalım veya olmayalım aldığımız ve verdiğimiz her nefes de hayata tutunmanın çağrısı vardır. Hayat isteklerden oluşan bir olgudur. Bu nedenle her an dua halindeyiz. İsteklerimizi verende O, sahip olduklarımızı elimizden alanda… Ancak irademizi ve niyetimizi Rabbimize has kılmalıyız ki, istenecekse de ondan istemeliyiz ki bu davranışımız kıymet ifade etsin. Ve isteklerimiz ibadet adıyla değer kazansın. Allah’a yönelen hiçbir şeyden mahrum olmaz; Allahtan uzaklaşan neye sahip olursa olsun yine de fakir, güçsüz ve çaresizdir. Bunun için Allah başkalarına değil kendisine dua etmemizi emir buyuruyor:


“Öyleyse sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun” (Şuara,203)


Günde kıldığımız beş vakit namazın her rekâtında “(Allah’ım) ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” ayetini okuyarak kulluğumuzu yeniliyor, ibadet ve itaati dua ve niyazı O’na has kılıyoruz. Duayla namazın arasında çok özel ve anlamlı bir ilişki söz konusudur. Salat, zaten dua anlamındadır. Namazda hem Allah’la olan misakı yenileme hem O’na ibadet ve dua etmeye söz verme hem de o sözü yerine getirme vardır. 

Zindanda Dua

Zamanın birinde Horasanda Abdullah b. Tahir isimli hakperest ve adil bir vali vardı. İnsanlara asla zulmetmezdi, Allahtan korkardı. Bir gün hırsızlık nedeniyle zindana atılanlardan biri firar eder. Bu vali, askerlerine o firarinin bir an önce yakalanmasını emreder.


Bu arada Salih bir demirci Nişaburdan Herata gidiyordur. Firar eden hırsızın bu olduğunu sanıp askerler bu demirciyi yakalayıverirler. Demirci: 


“Yapmayın, etmeyin aradığınız kişi ben değilim diyorsa da derdini kimseye bir türlü anlatamıyor. Getirip sorgusuz sualsiz haksız yere zindana atarlar demirciyi. 


Demirci zindanda ilk iş olarak güzelce bir abdest alıp namaz kıldıktan sonra durumunu Rabbine arz etmeye başlar, yaralı gönlüyle, ihlaslı diliyle samimi bir şekilde:


“Ey kimsesizler kimsesi! Sen benim suçsuz olduğumu biliyorsun. Sen ki adili mutlaksın, tut benim elimden, senden başka buradan beni kimse kurtaramaz. 


Demirci dualarına devam ederken vali de o gece bir rüya görür. Rüyasında dört yiğit adam gelip tahtını alt üst eder. Korku ve dehşet içerisinde uyanan vali bakar ki yanında yöresinde kimseler yok. Tekrar uyuduğunda aynı rüyayı görür. Yine dehşet içerisinde uyanır. Bu rüyanın bir uyarı olduğunu anlar, askerlerine emir verir, “bakın bakalım zindanda mazlum ve suçsuz birimi var ki Allah beni rüyayla uyarıveriyor. Askerler, “efendim bilemeyiz ancak biri var ki dikkatimizi çekti, hep namaz kılıyor ve dua ediyor.” Vali bunu duyar duymaz, “bir an önce koşup onu bana getirin.” diye emir verir.


Valinin huzuruna apar topar getirilen demirci, valiye: “suçsuz olduğunu ancak kendisini askerlerin dinlemediklerini anlatır.” Vali hatasını anlamıştır artık.


Vali büyük bir üzüntüyle demirciye dönerek, “efendim size haksızlık yaptık, hakkını helal eder misin bize?” Sonra, bir kese altın çıkarır uzatır demirciye ve derki “bundan sonra ne sıkıntın olursa bana gel, ben senin her hacetini gideririm.”


Demirci ibretle ve hayretle valiye bakar “efendim hakkımı helal ederim, hediyeni de kabul ediyorum. Fakat bir sıkıntım olduğunda asla senin yanına gelmem.” Niye diye sorduğunda vali. Salih demirci şu ibretlik ve anlamlı cevabı verir:


“Nasıl olur efendim benim gibi bir garip ve fakir için senin gibi bir valinin tahtını altüst eden Allah’ı bırakıp ta senden isterim, bu kulluğa yakışır mı? O ki herkesi dinliyor kimseye haksızlık etmiyor kimseyi ne zindanda nede darda bırakıyor.”


Vali bu ibretli hadiseden büyük ders çıkarır gözyaşlarına hâkim olamayıp hüngür hüngür ağamaya başlar.

Dua İbadetin Özüdür

Evet, dua ibadet olduğu gibi, her ibadet de, içerisin de duayı saklayan öze ve özdene sahiptir. Peygamberimiz bunu ifade babından “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizi) ve “Dua ibadetin ta kendisidir” (Tirmizi, Ebu Davut) demiştir.


Bütün ibadetler mahiyeti itibariyle bir şekilde duadır. Namaz zaten ifade ettiğimiz gibi dua anlamındadır. Zekât, kurban, oruç, hac, vs. gibi ibadetler kulun Rabbine acizliğini ve fakirliğini sunduğu, bu şekilde Yüce yaratıcısından O’nun rızasını talep ettiği eylem ve davranışlardır. Allah, namazla Rabbine dönen kulunu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyarak karşılık verir. Kurban ibadetiyle Allah’a yakınlık peydah edilir. Kurban ederken kurban olma vardır kurban olmak boşuna değildir arkasında göremediğimiz bir ticaret ve kazanç söz konusudur. Oruçla şükür sahibi olma isteği, nimetlerin kıymetini anlaya bilme terbiyesi söz konusudur. Karşılığında azgın nefsin terbiyesi bahşedilir. Bütün ibadetler yoğunluk olarak o ibadetin manasında saklı olan istekler ve talepler içermektedir.


Peygamberler, veliler, Salihler, arifler bütün ömürlerini duayla geçirmişler. Duanın kural olarak zamanının olmayışı belli bir şekil ve kurala bağlı kılınmayışı ona her an muhtaç olduğumuzdandır. Kurala bağlanmamış çünkü aciliyeti söz konusudur. İmdat çığlıklarının yer ve zamanla daraltılması nasıl ki mümkün değilse duaları da belli kalıplara sığdırmak söz konusu değildir. Yeter ki edep ve erkânına riayet etmeyi ihmal etmeyelim. Hayatımızın nice inişleri ve çıkışları vardır. Dua olmadan ne inmek nede çıkmak mümkündür. Dua olmadan ne sevinmek nede hüznümüzü bertaraf etmek imkân dâhilindedir. Dua hava kadar su kadar hayati önem arz eder. Beden için yeme içme ne ise manevi hayatımız içinde hatta maddi hayatiyetimiz için de dua odur. Bu nedenle dua hayattır. Dua ziyadır, dua ümit, dua çıkıştır. Dua için bu dünyaya gönderildik dersek abartmış olmayız her halde. Peygamberin her anı adeta duayla ilmik-ilmik dokunmuştur. Elbisesini giyerken, evden çıkarken, yemeğe başlarken, yemekten kalkarken, gece karanlığında, gündüz aydınlığında, Abdest alırken, yatağa girdiğinde, uyandığında, gazada, seferde, bütün ibadetlerin başlangıcı ve bitişlinde, bela ve musibetlerle karşılaştığında, nimetlere kavuştuğunda, zafere ulaştığında, velhasıl her zaman ve her an duadan destek alır, duayla oturur duayla kalkardı. Kendisine zulmedenlere bile dua elini uzatırdı. Rahmet taşıyan bulutlar gibi herkesin üzerine sağanak- sağanak yağardı. Kimseye nefsi için beddua etmez, herkesin hidayetini temenni ederdi, “onlar bilmiyorlar bilseler yapmazlar” diye adeta düşmanlarına dahi dua etmek için bahaneler arardı. Allah kendisini geçmiş ve gelecek günahlardan koruduğu halde gece sabahlara kadar, ayakları şişinceye dek ibadet eder secdelerle kumlara sıcak gözyaşları dökerek: “Allah’ım! Senin gazabından rızana, azabından affına ve senden yine sana sığınırım! Seni layık olduğun şekilde medhu senadan acizim! Sen kendini nasıl medhu sena etmişsen öylesin” (Müslim salat, 222) yana yakıla dua ve niyazda bulunurdu. “Niye kendini yoruyorsun bu kadar” dediklerinde “Ne yani rabbime şükreden bir kul olmamayım mı” diye cevap verirdi. 

Dua Ondan Korkup Yine Ona Sığınmaktır

Korku ve ümit insanı rıza-i ilahiye ulaştıran, kulluğu dengede tutan iki kanat gibidir. Birini kayıp ettiğinizde ahiretinizi kayıp edersiniz. Zirvelerde olsanız da “tamamladım, oldum bittim, erdim, kavuştum, olgunlaştım” anlayışıyla kendinize pay çıkardığınız takdirde nefsinizin eline düştünüz demektir. Şeytan insanı bazen korkuyla, bazen de ümitle aldatır. Aldanmamak için her konuda olduğu gibi bu konuda da Yüce Resulün örnek hayatına bakmamız gerekir. O ki bir soru üzerine “ben dahi yarın ne ile karşılaşacağımı bilemiyorum” ve yine namazın önemini ifade babımdan kızına “Sakın benim babam peygamberdir diye bana güvenme, ben bile seni kurtaramam” diyecek kadar korku içerisinde; bunun karşısında bütün sebeplerin tükendiği bir zamanda ise “Allah bizim vekilimizdir o bizi asla yardımsız bırakmaz” diyerek te ümitle dolu bir peygamber olduğunu gösteriyor. 


Evet, Bir çocuk anneden korktuğu halde yine onun koltuğu altında teselli bulur, kaçacağı sığınacağı tek yer annesinin kucağıdır çünkü. Kul Allahtan korkmalı, korktuğu kadarda ümitle yine ona koşmalı. Korkuda ümitte O’nu sevmenin bir göstergesidir. Korku insanı dizginler, ümit insanı motive eder. Korku tutar, ümit iter. Sadece ibadetlerimiz de değil her işimizde onun korkusuyla hareket etmeliyiz. “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” (Hadit,4) buyurarak Allah bizi uyarıyor. ‘O bizi her an görüp gözetiyor, yapıp ettiklerimizi kayıt ediyor, zerre hayır yaptığımızın mükâfatını da verecek zerre şer işlediğimizde de hesabını soracak’ inancıyla onu görür gibi korku ve ümit arasında bir hayat sürmeliyiz. Onun azabı çetin olduğu gibi merhameti de sınırsızdır. Onun kapısı ümitsizlik kapısı değildir. “O, rahmeti gazabını geçen” kadiri mutlak olandır. Bu denge içerisinde dua etmemizi emir buyuruyor yüce Allah: “Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin” (Araf,56) 

O Vermeyi seviyor

Her şeyden önce duayla Allah, kulunu muhatap alıyor. Çalışıp çabalamadan, zahmete katlanmadan, ibadet ve itaatle istikamet üzere hayat sürmeden hiçbir şeye kavuşmamız mümkün değildir. Allah vermeyi istemeye bağlamış, vermek istediğinden istemeyi vermiştir. Biz talep kar olacak, neticesini ondan bekleyeceğiz. Dua tedbirsizlik de değildir. Tembellik hiç değildir. Yaptığımız dualarımızın netice verebilmesi o duaları fili olarak ta yani sebeplerini yerine getirerek te anlamlandırmalıyız. Allah’ı elbette ki sebepler bağlamaz. Ancak biz buna muhtacız. 


Dua imanın bir gereği teslimiyetin olmazsa olmaz şartıdır. Rabbimiz ’in hazineleri geniştir ve O çok cömerttir. Verdiğin de de hazinesinden hiçbir şey eksilmez. Buyuruyor ki: “Ey insanlar! Siz Allaha muhtaçsınız. Allah ise sınırsız zengin olandır…” (Fatır,15) Peygamberimiz (s.a.v.)de: “Allah hayâ sahibidir, cömerttir, kulu elini kaldırıp dua ettiği zaman elini boş çevirmekten hayâ eder” (Ebu Davut, salat, 358) buyurmuştur. Bu nedenle O’nun kapısının yüzüne kapandığı hiçbir kul yoktur. Dua en güzel zikirdir, karşılığı en çabuk olan zikir… Kul Allah’ı anınca Allah’ta kulunu anar; ibadetle zikredeni rahmetiyle karşılık verir. Pişmanlıkla kapısını döveni mağfiretiyle karşılar. Dünyada kendisini unutmayanı ahirette cennet ve cemalullahla mükâfatlandırır. Sağlıklı zamanında duayı bırakmayanın dar zamanda yardımında bulunur. 


Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu dualarıyla yazımızın bu bölümünü bitirelim: 

“Ey kalpleri evirip çeviren (Allah’ım) benim kalbimi dinin üzerine sabit kıl” (Tirmizi)


“Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden, sana saygı gösteren, sana yönelen ve tövbe eden kimse eyle” (Tirmizi)


 Selam ve dua ile…       (Devam edecek…)

 

Ailede Huzuru Yakalamak

e-Posta Yazdır PDF

        

     Toplum içerisinde hayatını devam ettirmek mecburiyetinde olan insan, başkalarıyla ilişki içerisinde olması bir mecburiyettir. Yalnız kalmak, yalnız yaşamak imkânsızdır. Yalnızlık sadece Allaha mahsustur. İslam bütünüyle sosyal hayatın tanzimi için gönderilmiştir. Buda dünya ve ahiret adına mutluluk vesilesidir. İnsana iki dünya saadetini sunan İslam, insanoğluna başta ailesi olmak üzere toplum içerisinde bazı sorumluluk ve görevler yüklemiştir. Asıl imtihana tabi tutulduğumuz nokta insanlarla ilişkilerimizin kesiştiği noktadır. Huzur ve saadeti yakalamak ta olumlu ilişkilerin neticesiyle mümkündür. Müspet ilişkilerimizi yüce yaratanın koyduğu kanun ve kurallarla layıkıyla sağlayabiliriz.

     Toplumun en küçük birimi ailedir.  Milletleri ve toplumları oluşturan, yapı taşları diyeceğimiz aileler insanın kendi huzuru için ne kadar önemliyse toplum içinde o kadar hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle aileyi önemsemeyen milletler yatırımlarını başka alanlarda ne kadar yaparlarsa yapsınlar, maddi refahları ne kadar üst düzeyde olursa olsun yine de huzur ve saadeti yakalamaları mümkün değildir.   Aileler dağılınca toplumu ayakta tutmanız da mümkün olamaz. Temel sağlam olmayınca binanın sağlam inşa edilmesinin hiç bir anlamı kalmaz… Toplum hakkında bilgi edinmek isteyenler o toplumun aile yapısına bakmaları gerekir. Çünkü bir toplumun aynasıdır aileler.  Bugün özendiğimiz batı toplumu aile müessesenin yıkımının telaşını yaşamaktadır. Aile kurumunun tamamen yok olduğu batı toplumları yozlaşan ilişkiler karşısında büyük bir tedirginlik, ruhi bunalım ve stres içerisindedirler.  Fıtratlara müdahale edince ya da insan tabiatı göz ardı edilince, özgürlük adı altında medeniyet safsatasıyla huzur ve terakki beklentisi de işe yaramadı. Aşk, dendi sevgiye işe yaramadı, muhabbet nefsin esaretinin bir tezahürü oldu. Sevginin altı doldurulamadı. Beşeriyetin öngördüğü nefis kokan,  ‘mantık’ mı ‘aşk’ mı tercihleri arasında kısır ve anlamsız döngülerle inançsızlık karanlığında kurulan birlikteliklere daha fazla dayanamadı evlilikler. Kariyer yapma uğruna vücudum bozulur diye çocuk yapmayı yük telakki eden batı zihniyeti ve bizim özenti hastası çiftlerimiz çocuk sevgisini evlerinde besledikleri köpeklerle bastırmaya çalışıyorlar.   Aile bağlarının harcı olan sevgi saygı muhabbet yok olduğundan ilişkiler iğreti bir şekilde taklidi ve zoraki bir şekilde kuruluyor. Yüz yüze gelemeyen gönül gönüle olamayan, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak  bir arada yemek yiyemeyen ailelerde huzur olur mu? Onun için evlilik kadar evlilik anlayışından insanın neyi kastettiği de çok önemli. Niye ve ne gaye ile evleneceğini bilemeyecek kadar fikriyatız ve sorumsuz gençlere ilk önce bunu anlatmalıyız. Evlilik sorumluluk olduğu kadar ihtiyaçtır. İhtiyaç olduğu kadar imtihandır.  

   Hem ferdi planda hem de toplumsal düzeyde ailenin önemindendir ki yüce dinimiz İslam, inananlara bir an önce zaman geçirmeden İslami ve insani olan, fıtratın kabul ettiği evlenmeyi emir buyurmuş, evleneceklere yardımcı olmayı sadaka-i cariye olarak görmüş, şartlar müsait olduğu halde evlenmemeyi ise yeryüzünde çıkacak fitne ve fesadın nedeni görmüş ve evliliği kolaylaştırmayı tavsiye etmiştir. Peygamberimiz Hz. Ali’nin şahsında bütün ümmetine:” Ey Ali!  şu üç şeyi sakın geciktirme: vakti gelince namazı, hazırlandığında cenazeyi, dengini bulduğunda bekar ve dul kadını evlendirmeyi(Tirmizi, Salat,13/171 ) Başka bir hadisi şerifte de Efendimiz(s.a.v.):

 “ En hayırlı şefaatlerden biri evlenecek iki kişinin arasında yardımcı olmaktır.”(İbni Mace, Nikah, 49) buyurmuştur.

 

     Huzur Vesilesi  eşler…

    Eşrefi mahlûk olan insanın en muhtaç olduğu ortam sıcak aile yuvasıdır.  Yoksa her zaman insan bir tarafını eksik hissedecektir. Anne şefkati ve merhametiyle babanın özel koruması altında çocuğun yetişip kemale ermesi, hayatı tanıması böyle bir ortamda mümkündür.    Annenin çocuğuna karşı eşsiz merhamet ve sevgisi babanın fedakârlığı Allah’ın, insana merhametinin açık bir delili değil de nedir.  Çocuk kimliğini ve benliğini aile ortamında kazanır. Çocuk için aile ortamı;  sıcak bir yuva, en güçlü korunak, en iyi ve en etkili mekteptir.

     Evlenmek fıtri bir ihtiyaçtır her şeyden önce. Dünya kurulalı hiçbir inanç mensubu topluluk aile mefhumundan uzak değildir.  İnsana evlenmeyi ihtiyaç olarak gönlüne yerleştiren Allah Teala, aile kurmayı huzur ve saadetin teminatı olarak göstermiştir.     Yabancı iki insan, nikâh akdiyle, birbirlerine sevgi saygı ve muhabbetle bağlanıyor ve her şeylerini paylaşır duruma geliyorlar. Bu yakınlık hiç kimseye açık olamayacak kadar mahrem ölçülerle kurala bağlanıyor.  Dünyada her şeyi erkek ve dişiden yaratan Allah, erkek ve kadın arasında ayrı bir ilgi ve alaka var etmiştir. Bu duygu yoğunluğu iki cinsi birbirine cazip hale getirmiştir. Yoksa neslin devamı mümkün olur muydu? İnsanlık belki yok olur giderdi. İşte böyle bir yakınlık ve ünsiyet bile Allah’ın merhametinin ve kudretinin en büyük delilidir. Yüce Mevla bu hususta  

  “Kendileriyle huzura kavuşmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi onun ayetlerindendir.  Şüphesiz ki bunlarda düşünen bir kavim için ayetler vardır.”( Rum,21) buyuruyor.

  Aile ortamının dışında hiçbir birliktelik insanın muhtaç olduğu, aradığı huzur ve saadeti temin etmede yeterli değildir. İşte insan ile hayvan arasındaki fark budur.  İnsan Aile değerlerini önemsediği, namus, hayâ ve iffetine, şeref ve haysiyetine değer verdiği kadar hayvanlardan farklıdır. Çünkü namus mefhumu hayvanlar için söz konusu değildir. Bu nedenle insani değerlere önem verdiğimiz kadar ailede huzur ve saadeti yakalaya biliriz.   Aslında Yüce Allah’ın bütün emirleri insanın huzurunu temin eden, fıtratı besleyen, yaratılış gayesine uygun olan amellerdir.

     İlk insan Hz Adem ve Havva validemiz cennette evlenmişler. Onların evlatları, inanç ve itikat bütünlüğü içerisinde, rıza-ı ilahi doğrultusunda sorumluk ve görev bilinciyle, geçerli bir nikah akdiyle evlenir, düğün dernekleriyle Allahü Teala’ya isyan etmez, ömürleri boyunca İslam’ın koyduğu çizgiden ayrılmazlarsa cennetten esintiler hissederek daha bu dünyada cennetin bir numunesini yaşarlar.

    İnsanın, dünya ve ahiretinin huzur ve saadetle  dolmasını isteyen Yüce Allah Teala:

      “ Aranızda bekâr olanları,  kölelerinizden ve cariyelerinizden müsait olanlarla evlendirin, eğer fakir iseler Allah Teâlâ onları lütfundan zenginleştirir.  Çünkü Allah Teala vasi( rahmeti geniş olan ve) alim( her şeyi bilen) dir. (Nur 32) buyurarak evlenip yuva kurmamızı emrediyor. Bu kadar hayati ve önemli bir meseleyi rızık endişesiyle ertelemenin uygun olmayacağını bildiriyor. Bu, Allah’ın kullarına en büyük teminatıdır. Çünkü rızkın sahibi Allah’tır. Yaratığını rızıkız ve korunaksız bırakmaz. Yeter ki insan Allaha karşı teslimiyetini göstersin. Sebeplere sıkı sıkıya sarılsın, helal yollardan kazanmaya gayret etsin.

 

     Evlenen Dinini Tamamlar

    Peygamber efendimiz de evliliğin insanı harama bakmaktan koruyacağını iffeti ve namusu muhafaza edeceğini bu nedenle evlenilmesi gerektiğini emir buyurmuştur.  “ Ey gençler aranızda evlenmeye gücü yetenler evlensin, çünkü evlenmek gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur”(Buhari nikâh, Müslim nikâh)  İslam burada insanın gözüne ve gönlüne günaha girmemek için bir set çekmiştir.  İnsan eksiklerini kabullenip onu tamamlamanın kaygısını taşımalıdır. Tek başına olamayan insan, evlilikle kemale doğru bir adım atmış olur. Elmanın bir yarısı kadın diğer yarısı erkektir.  Erkek olmadan kadın,  kadın olmadan erkek eksik kalır.  Dinini de yaşayamaz. İnsanda şöyle bir özellik söz konusudur; meşru şeylerle ihtiyacını gideremediği zaman gayri meşru yollara tevessül ediyor.  Sevgi, saygı ve muhabbeti evinde, ailesinde bulamayan, sıkıntılarını ailesiyle paylaşamayan insan, farklı mecralarda kayıp ettiğini arama yoluna koyuluyor.  Buda inandığı değerli yok sayması anlamına geliyor. “ Kul evlendiği zaman dininin yarısını tamamlamış olur geri kalan yarısında da Allah’a karşı gelmekten sakınsın” ( Beyhâki) buyuran Allah Resulü imkânı olduğu halde evlenmeyen birisine ise:

 “İmkânın varken evlenmiyorsan o halde sen şeytanların kardeşlerindensin. Eğer sen Hristiyanların içinde olsa idin, onların ruhbanlarından olurdun. Bizim sünnetimiz evlenmektir. En şerlileriniz bekarlarınızdır, ölülerinizin en şerlileri de bekar olarak ölenlerinizdir. Şeytanla mı gönül eğlendiriyorsunuz. Şeytanın sahil kişilere karşı, kadınlardan daha tesirli bir silahı yoktur. Ancak veliler bunun dışındadır. Onlar temizdirler. Müstehcen söz ve fiillerden uzaktırlar…(bey hâki şua bul –iman) Buyurarak bütün ümmetini uyarmıştır.

      Her hususta birbirlerinin açıklarını kapatan, ihtiyaçlarını tamamlayan eşlerin durumuyla ilgili bir ayette yüce Allah şöyle buyuruyor:

 “Onlar sizin için sizde onlar için birer elbisesiniz.”( Bakara, 187)

  Bütün bu ihtiyaçların giderilmesi yönünde motive noktası nefis ve şehvetin teskini olmamalı belki onlar meşru bir şekilde giderildiğinden harama düşmeye bir set olur ancak asıl olan, onlarında ötesini temenni ve arzu etmek olmalı. Yani evlilikteki gaye nefsani istek ve arzularını dizginlerken ruhi olarak olgunlaşmayı başarmak, dini hususlarda eşimizi tamamlayıcı, uyarıcı, kuşatıcı bir yardımcı görmek... Elbette ki insanın evliliği manevi olgunluğunun ve muhabbetullahın tek sebebi olarak görmekte yanlış olur. Belki o gibi erdemliliğe en önemli vesile bilmeli ya da artılarıyla Allaha yaklaşmak için bir yol haline getirmeliyiz. İşte bu asıl kazanç tır. 

     Allah Resulü aileyi hem zenginlik kaynağı hem de bereket vesilesi olarak görmüş. Ailenin en önemli zenginliği;  evliliğin meyvesi diye nitelendirilen çocuklarıdır muhakkak. Çünkü bir baba ve annenin ameli, öldükten sonra bile salih evlat sayesinde devam eder.  İnsanın zürriyetini devam ettiren, arkasından duada bulanan yine hayırlı evlatlardır.  Tabi ki İslami ahlak verilemez, edep öğretilmez, iffet ve hayâ elbisesi giydirilmese tam teside söz konusu olabilir.

   

      Huzur Nerede?

      Evet, saydığımız ve sayamadığımız, birçok hikmetleri ve faydaları olan evliliğe adım atarken onun adını “hayırlı bir iş” diye nitelendiririz.   “Evlenenin, ev kuranın Allah yardımcısı olur” der,  ilgili insanı cesaretlendiririz.   Çocuk doğduğunda anne ve babasına gözün aydın olsun derken hemen ekleriz arkasından “ inşallah mürüvvetinde görürsün” diye. Evlenen çiftlere dua mahiyetinde yaptığımız şu temenni ne kadarda manidardır: Allah mesut bahtiyar etsin.” öyle ya; evlenecek olanlar zaten mesut ve mutlu olmak için evlenirler. Başınız sağ olsun geçmiş olsun denmez ki…  Bu nedenden olacak ki evliliğin daha başlangıcında herkes te bir mutluluk belirtisi söz konusudur. Nikâhta keramet vardır der bir an önce nikâh kıydırmanın telaşına kapılırız. Çünkü hayırlı işte acele etmelidir.     Evet, evlilik öyle hayırlı bir iştir ki herkes saadet yuvası kurmanın yardımcısı olur, katkıda bulunur. Nikâha oturduğunuzda Allah’ın emri peygamberin sünneti, mezhep imamlarının içtihadıyla diye tekliflerimizi yaparız insanları şahit tutarız evliliğin gerçekleşmesi için. Ne kadar güzel buraya kadar. Zaten evlilik Allah’ın bir emri peygamberin sünneti olduğundan da ibadettir.   Madem evlenmek Allah’ın emri o zaman evlenen insanlara baktığımızda bütün ailelere mutlu ve huzurlu yâda Allaha çok yakın, diye bilir miyiz elbette ki hayır.  Bunu söylememiz için niyetlerde Allah’ın rızasının olması gerektiği gibi düğünde dernekte Allah rızası için olmalı ve öyle devam etmeli.

  

    Evlenmenin bu kadar önemine binaen gerçekten insan olarak hayatımızda eşimiz ve çocuklarımız bizim boşluğumuzu ne kadar kapatabiliyor? Ya da biz onların huzur ve saadetine ne kadar katkıda bulunuyoruz? İşte bugün sorgulanması gereken asıl mesele bu. Evlilik kadar evliliğin İslam’a göre; inandığımız değerlere göre olmasının yanında aile içerisinde bizlere yüklenen sorumlulukların rıza-i ilahi doğrultusunda yerine getirmemizde o kadar önemli.

 Severek evlenen insanların kısa bir zaman sonra boşanmalarına sebep nedir? Evlilik bir oyun ve eğlence değil ki oyun bittiğinde oda bitsin. Evlilik ağır ve büyük sorumluluk gerektirir.  Huzur ve saadet vesilesi olması gereken evliliklerimiz bizlere neden hayatı zindan hale getiriyor. Bu kadar değişen ve bizi değiştiren şeyler nelerdir.  İnsan bazen kendi yaptıklarıyla bazen de yapmadıklarıyla imtihan edilir. Huzursuzluğumuz ve nice sıkıntılarımız kim bilir belki bu evlilik hususundaki ihmalkârlıklarımızın ve sorumsuzca davranışımızın dünyadaki cezadır. Bazen de irade dışı dâhil olmadığımız halde imtihan ediliriz.  Bizim imtihanımız hangisi acaba?

 

      Eş Seçimi Önemli

      Mesela eş seçimi konusunda kriterlerimizin içerisinde Allah ve resulünün koyduğu kanun ve kurallar ne kadar yer ediyor. Bir yerden bir yere kısa bir yolculuk yapacağınız zaman bile yol arkadaşınızın iyi olmasına dikkat edersiniz. Bir iş kurarken ortağınız önemlidir. Ya hayat arkadaşınız olarak kabul edeceğiniz, başınızı bir yastığa koyacağınız belki cenneti kazanmanıza vesile olacak yada cehenneme girmenize sebep olabilecek eşinizi seçerken neyi ölçü alıyorsunuz. Bu hususta Resülüllah(s.a.v.)’ın koyduğu ölçü şu:

“ Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği,  soy sopu ve dindeki kemali için nikahlanır siz dindeki olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün” (Buhari, Müslim)

   Evet, salih bir eş sadece kadınlarda aranması gereken bir haslet değildir, erkekler içinde gereklidir. Özellikle mal- mülk, para- pul mutlu olmanın kıriteri olarak asla görülmemeli. Yüz güzelliği olur, öz güzelliği ihmal edilirse;  Mal mülk sorulur “ahlak edep, adap olursa da olur olmasa da” anlayışıyla görmemezlikten gelinirse “mesut bahtiyar etsin, Allah bir yastıkta kocaltsın” kuru temennileri de işe yaramaz

     “Kişinin yüceliği dininde  mürüvvet ve şerefi aklında,  soy sop güzelliği de  (nikahla korunan ) ahlakındadır” (Beyhaki)  buyuruyor Allah resulü .

  Başka bir hadisinde:

“ Dünya geçici, bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.”( Müslim) buyurarak  evlenilecek kişide aranması gerekenin dindarlık olduğunu vurgulamıştır.

  Kadının güzelliği nefsin hoşuna gider ancak o güzel yüzde bir gün buruşacak ve çirkinleşecek. Mal mülkte devamlı değil.  İnsan huzur ve saadeti iç dünyasında yaşar buda sevgi merhamet ve muhabbetle olur. Bu erdemlerin kaynağı Allah’a dayanmasa o da geçicidir. Evlenirken denkliğin olmasına da dikkat etmeli farklı kültür den gelen bir insanla uyuşmak zordur. Refah düzeyi düşük ya da yüksek olan eşler arasında da uyum kolay kolay tesis edilemez. Birisinin zaruri gördüğü bir şeyi öteki görmediğinden bir anlaşmazlık söz konusu olur.   Bu gibi denklik sağlandıktan sonra gerisi biraz daha kolaylaşır. Yeter ki doğruluk, istikamet ihlas, samimiyet ve güven, ilişkilerin yönünü belirleyen yegane belirleyici unsur olsun.  

 

   ğünlerimiz İnancımızı Ne Kadar Yansıtıyor?

   Başlangıçlarında Allah’ın emri diye başladığımız bu birliktelik düğünde isyana ve Allah’ın hoşlanmadığı davranışlara dönüşürse bu evlilikten huzur beklemekte fazla iyimserlik olur.  Düğün, nikâhın duyurulması, herkesi bu sevince ortak ederek mutluluğun paylaşılmasıdır.  Bu sevinci paylaşmak asla gayri meşru eğlenmeyi, israf etmeyi ve İslam’a uygun olmayan giyim kuşamı meşru hale getirmez. “Ömürde bir defa oluyor, olsun istedikleri gibi erkek kadın bir ortamda eğlensin, oynasın zıplasınlar, yesin içsinler” anlayışı hiçbir şekilde mazeret kabul edilemeyeceği gibi ilgili insanında inancının sorgulanmasına sebep olur.   Elbette ki düğünde  meşru ve helalinden şeyler yenip içilebilir, kadınlar ayrı bir yerde erkekler ayrı bir yerde eğlenmelerinde mahsur yoktur. Yeter ki sözlerde isyan, davranışlar haram olmasın, ibadetler unutulmasın istikamette sebat edilsin. Bugün öğle içler acısı düğünlere şahit oluyoruz ki “biz kimiz bu düğün hangi inanç mensubu çiftin düğünü?” diye sormaktan edemiyoruz. Kız çocukları dahi sırtlarına kadar soyundurulmuş oynatılıyor.  Belki normal zamanda erkeklerden çekinen ancak düğün diye karşılıklı oynamakta mahsur görmeyen kadınlar ya da erkekler işin başında evlenen çiftlerin yürümesi için açtıkları huzur yolunun tuğlalarının altına dinamik koyduklarını bilmeliler. İsraf ve şatafatla yapılan düğünler sadece zenginlerin davet edildiği onların iltifat gördüğü yedirilip içirildiği düğünler en talihsiz insanların düğünleridir.  Peygamberimiz buyuruyor ki:

  “Zenginlerin davet edildiği fakirlerin çağrılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir”(Buhari, Nikâh,72)

  Düğünler insanın manevi değerini ve seviyesini gösterir.  Çocukları sevmek onların haram işlemesine müsaade etmemekten geçer. Gayri meşru düğünlere başka bir mazeret “sözümüz geçmiyor “ne yapalım karşı taraf böyle istedi.” Oluyor. Güle eğlene oynayan tatlı bir telaşla düğünü savuşturan baba ve anne birkaç ay sonra “ Hocam çocuklar huzursuz, geçinemiyorlar ne yapalım aralarını yeniden yapabilir miyiz? Boşanacaklar yoksa ”  diye çare aramaya koyuluyorlar. Evet, Allah’la arasını düzeltmeyen, Allah’la arasına mesafe koyan bir insan asala ne eşiyle huzuru yakalayabilir nede evlatlarıyla. Huzurun tek ve yegâne şartı Allah’la aramızı düzetmektir. İbadet ve itaatle, gelenek ve görenekle, işimizde gücümüzde, düğünümüz ve derneğimizde, kısaca bütün aile yapımızla istikamet üzere olmaktır.   Yoksa Huzur ve saadet beklediğiniz ailelerde nefret ve kin kokar, evlilik çekilmez ve taşınmaz olur. İmtihan kayıp edilir.

 

      Sorumluluklarınızı Unutmayın!   

     Ayrıca eşler arasında kurulan sevgi ve muhabbet bağları Allah’ın muhabbetine ve sevgisine götürecek vesile bilinmeli. Asıl sevgiye götürecek her sevgi muteberdir. Yoksa Allah’ın rızasının kastedilmediği yâda ona götüren yol olarak belirlenmediği hiçbir birliktelikten hâsıl olan huzur, devamlı ve lezzetli olamaz.

    Böyle Allah için inşa edilen birliktelikte ben değil biz eksenli davranışlar söz konusudur. İrade, gaye ve amel birliği olunca zıtlaşacak hiçbir konuya da yer kalmaz. Bir’lerimize yoğunlaşmalı.  Gayede ve niyetlerdeki zıtlıklar,  o gayeye ulaşacak vesilelerde ihtilaflara sebep olur. İhtilaflar eşler arasındaki en büyük geçimsizlik ve huzursuzluk sebebidir.

   Her hususta birliktelik sağlanır, bu gaye etrafında sevgi, saygı anlayış ve güven hakim olursa evliliğin meyvesi olan çocuklar daha sağlıklı bir ortamda büyüme ve gelişme imkanları bulur. Aksi takdirde olgunlaşmamış, ham kalmış meyve misali o evlatlar çürümeye, faydalı değil herkese zarar vermeye başlar. Aile fertleri evinde depoladığı huzurla topluma karıştığında herkese karşı daha bir iyi niyet ve güleç yüzle muamele eder. Aksi takdir de ailede ki olumsuz ilişkiler başkalarının hayatını bile olumsuz etkilemesi içten bile değildir.   Suçlara en fazla karışan davranış bozuklukları en fazla olan, insanlarla sağlıklı iletişim kuramayanlar hep ailevi problemleri olan insanlardır.

     Yüce Allah buyuruyor ki:

   “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde bir takım iyi davranışa dayalı hakları vardır”( Bakara ,228)

 Peygamberimizde: 

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Amir koruyucudur ve maiyetinden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın eşinin evinin koruyucusudur, eli altında bulunanlardan sorumludur, hizmetçi efendisinin malının koruyucusudur ve eli altında bulunanlardan sorumludur.  Hülasa hepiniz çobansınız ve her biriniz emri altında bulunanlardan sorumludur”(Buhari, Cuma,11) buyurmuştur.

   Bir baba ve anne aile içerisinde kendine verilen görevi emanet bilinciyle yerine getirmeli, herkes sorumlu olduğu alanı iyice bellemeli. Rollerin bilinmediği, görevlerin tayin edilmediği karmaşık bir idare anlayışıyla aileler huzuru yakalayamazlar. Bugün en fazla huzursuzluğun nedenlerinden biride kadının erkekleşme isteği, erkeğin kadınlaşma meylidir. Erkek evinin, ailesinin geçimini temin etmek, bütün ihtiyaçlarını gidermek için donanımlı yaratılmıştır; Dışardan, içerden gelebilecek tehlikelerden ailesini korur; aile reisidir onun sözü son sözdür; ipin ucu elindedir. Ancak bütün bu ayrıcalıkları erkek eşinin üzerine tahakküm kurma nedeni görmemeli, böyle olursa yetki kötüye kullanılmış olur. Erkeğin ailede sorumluluğu ağır olduğundan ailesinin baş çobanıdır. Erkek idarecidir bu nedenle ilmen fikren ve ruhen donanımlı olmalıdır. İdare etmek hata ve kusurlar karşısında çıkış yolunu tutmakla mümkün olur. Yani işin kolayını tercih etmeli,  yeri gelir soğukkanlı olmalı, yeri gelir feraset ve azmi kuşanmalı.  Çalışkan ve dürüst olmak başarının sırrıdır. Erkek sevgiyle emretmeli, sevgiyi emretmeli zorla değil sevdirerek yaptırmalı.  Merhamet sahibi olmalı, affı karakter haline getirmeliyiz. Kalbinde ailesine ve çocuğuna hatta bütün yaratıklara merhamet beslemeyen, merhamete kavuşamaz. Yumuşaklıkla ve hoşgörüyle davranmalı. herhangi bir meselenin çözümünde empati kurmakta önemli.  “Yumuşaklık ve şefkatli muamele hangi şeyde bulunursa, o şeye güzellik kazandırır. Hangi şeyden uzak kalırsa şeyi kötü ve çirkin kılar”(Et-Tac,5/58)

   Kadın  hassas ve duygusaldır, kırılgan ve alıngandır buna rağmen evinin ve namusunun bekçisidir.  Bir kadının “kadın erkek eşittir ” anlayışının nefse hoş giden tarafına takılıp itaatten, saygı ve sevgiden uzak, haddi aşıp,   gücünün yetmediği,  fıtratının uymadığı her işe karışması huzursuzluğun nedenlerinin başında gelir. Erkek olsun kadın olsun birbirlerinin sorumluluğu alanında birbirlerine elbette ki yardımcı olacaklar ancak bu sadece bu kadarlık bir karışma anlamına gelir. Aksi takdirde başsız ve kontrolsüz bir aile yuvasından huzur beklenmez.  En büyük özgürlük Allah’a kul olup, kul kalmaktır.  Yoksa nefsin ve şehvetin esareti insanı nice badirelere sürükler. Aile sorumluluğu bencilliği ve enaniyeti asla kabul etmez. Hürriyet, sınırsız hak kullanma anlamına gelmediği gibi özgürlükte sorumsuz davranışlar şeklinde anlaşılmamalı.  Kadının özgürlük adı altında eşine zulmetmesi doğru değildir.    Ekonomik özgürlük giyim kuşam özgürlüğü, seyahat özgürlüğü,  kısaca hayat özgürlüğü kadının her kafasına estiği şeyi eşinden habersiz yapması olarak anlaşılırsa ailedeki itaat sevgi ve saygı, birlik ve beraberlik dengesi bozulur.  Kadın israftan ve şatafattan uzak durmalı, ayağını yorgana göre uzatmalı.  Bu hususta erkeklerin imkânlarının zorlanması, onlara güçlerinin yetmediği şeyleri teklif etmek huzursuzluğun nedenleri arasındadır.  Erkekler de nazenin bir çiçek gibi bakmalı eşlerine  “sizin en hayırlınız hanımlarınıza karşı en iyi davrananızdır” nebevi uyarısını unutmamalı,   onların yaratılışlarındaki çeşitli zaaf ve eksik noktalarını dikkate almalı. Kadınlarda her gördüğünüz hatayı, inciterek ve kırarak değil, yapıcı bir üslupla düzeltmek gerekir. Asıl olanda huzur ve sükûnetin devamı için iyi taraflarının varlığını dikkate alıp onlarla yola devam etmek. Çünkü bir insan hep hata ve kusurları başa kalkma şeklinde telafi etme yoluna koyulursa, zaten kırılgan ve alıngan bir eşle aranızdaki tahammül sınırları daraltırmış, müsamaha ve anlayış birikimini eritmiş olursunuz. Kadınlarda da aynı anlayış hakim olmalı.  Eşler bir birlerine karşı besledikleri sevgi ve saygıyı da belli etmeliler. Güzel sözler herkesin hoşuna gider hele kadınların daha fazla itibar ettiği bir  haslettir bu.  Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarırken, nice düşmanları dostluk kapısına yönlendirirken, zaten karşı taraftan bir adım bekleyen eşlerin arasındaki buzları eritip,  ilişkilerin üzerine çöreklenen toz bulutlarını nasıl dağıtmasın. Eşler arasındaki güven ve samimiyet çok önemli. Çünkü güvenin olmadığı yerde sağlıklı ilişki söz konusu olamaz. Birbirlerinden devamlı şüphe duyan, birbirlerine itimat etmeyen eşler arasında muhabbette olmaz, sevgide saygıda. Davranışlar taklidi, samimiyetten uzak olduğundan da huzur ve sükûnette devamlılık sağlayamazsınız.     Resulüler(s.a.v.)  her konuda olduğu gibi aile  konusunda da bizler için en büyük örnektir. Yüce Resul kadına değer vermiş her hususta onların yardımına koşmuş, bizlere emanet olan kadınlar hususunda bizleri de uyarmıştır:

“ Ey insanlar kadınların haklarına riayet edin,  onlara şefkat ve sevgi ile muamele ediniz. Onlar hakkında Allahtan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız. Onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz”(sahi-i Buhari)

    Kadın iffet ve hayâ elbisesini asla çıkarmamalı. Kadın özeldir, güzelliği erkeğine aittir. Başkalarına ifşa edilen güzellik, başkalarıyla paylaşılan özel durum ailenin temelini dinamikleyken bir davranıştır. Kadın boyasıyla cilasıyla bir vitrin mankeni gibi huzuru yakalayamaz. Kadının güzelliği asıl güzelliği iffeti ve ahlakıdır, örtülerinin altında gizledikleri edep ve namuslarıdır. Ağır başlılık en büyük süstür. Kadındaki zarafet, nezafet, izzet, namus ve haysiyetine verdiği değer kadardır.” Saliha kadın kocası yüzüne baktığı zaman,  kocasının meşru isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını  hem de namusunu muhafaza eder.”( İbni Mace, Nikah) kadın erkeğinin her an yanında ve yardımında olmalı, onu teskin etmeli. Kadın yokluk zamanında sabrı, varlık zamanında şükrü telkin ettiği zaman o ailede her sıkıntı aşılır. Hatta her sıkıntı eşlerin daha da birbirlerine kenetlenmelerine vesile olur.

    Kadının Allaha ibadetten sonra en büyük vazifesi, kocasına meşru hususlarda itaat etmek, ailesinin huzurunu temin etmek,  emanetine sahip çıkmak tır.  Peygamberimiz(s.av.) buyuruyor ki:

 “Kocası kendisinden razı olarak vefat eden kadın cennete girer”( Tirmizi)

    Ailenin inşasında kadının rolü büyüktür   “ evi dişi kuş yapar” denmiştir.  Bunların başında çocukların yetiştirilmesi gelir.

 

      Ailenizi Ateşten Koruyun!

    “Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”(Tarim,6) buyuran Allah, bu uyarıyla aile sorumluluğunun ne kadar önem arz ettiğini vurguluyor. Bu ayeti indiğinde Hz. Ömer’in bunun nasıl olacağını sorması üzerine, Resulüllah(s.a.v.):

   “Allah’ın emrettiği şeyleri onlara emreder yasakladıklarını yasaklarsınız bu tutum onları koruma olur.” buyurmuştur.

  Dinini diyanetini öğrenen, baba, ata sevgisiyle yetişen bir evlat elbette ki baba ve anaya itaat etmenin Allah’a kulluktan sonra gelen en büyük emri ilahi olduğunu bilecek, küçükken kendisine nasıl merhamet ve fedakârlık ettiyseler Allah’ında onlara merhamet etmesini isteyecek. Onlara öf bile demenin suç olduğunu bilen evlat onlara karşı hata ve kusur işleyebilir mi?

    Bütün bu saydıklarımız nedeniyle İnsan aile kurarken sadece kendisinden değil aynı zamanda aile efradından da sorumlu olduğunun unutmamalı.  Yaptığı hataların sonucu bütün herkesi etkileyeceğinden daha dikkatli ve mesuliyet bilinci içerisinde hareket etmeli.    

  Evet, insan evladını bile bile ateşe atmaz. Yemez yedirir, içmez içirir. Canını dahi ortaya koyar bir baba ve anne evladı için. Ancak İslam üzere kurulmayan ve devam etmeyen birliktelikler, üzerine titrediğimiz evlatlarımızın, sevdiklerimizin hem bu dünyada nice huzursuzluklara hem de ebedi âlemde cehennemde yanmasına sebep olacaktır.

  Çocuklar sadece geleceğin büyükleri değil, geleceğin anne ve babalarıdır aynı zamanda. Onları yetiştirirken ne kadar önemli bir iş yaptığımızı bilmeliyiz.  Aksi takdirde iyi bir anne ve baba olmayanların evlatları da, torunlar da iyi birer baba olamazlar. Yani bu sürüp gider. Sorumlusu da daha işin başında ipin ucunu kaçıran anne babalara aittir.  Evlatlarımıza olan duygularımız onların gelecekleri adına bir yıkım olmamalı, karınlarını doyururken ruhlarını ihmal ettiğiniz zaman, huzur için hiçbir şey yapmış sayılmazsınız. Edep ve ahlak bir babanın evladına bırakacağı en büyük mirastır.  Çocuk, maddeleşen şu dünyanın karanlığından ancak mananın ve ahlakın aydınlığıyla yol bula bilir. Ayağına bir diken battığında onun acısını yüreğinde hisseden bir anne, evladı namaz kılmadığı zaman da aynı acıyı hissetmiyorsa, geleceği adına bin bir türlü fedakârlık yaptığı halde ebedi âlem için yerinden dahi kımıldama gereği duymuyorsa, bakıp suladığı bu tohumdan cennet meyvesi değil cehennem zakkumu elde eder.  Burnu yerde sürünecek işler yapan evlatların baba ve annelerinin de iki yakası bir araya gelmez. Ne bu dünyada nede ahirette iyilik ve huzura kavuşabilirler.

  Son sözümüz rabbimizin öğrettiği şu dualar olsun: 

  “ Rabbimiz!  Bizlere dünyada iyilik ver ahirette de bizi cehennem azabından koru.”Bbakara,2)

“ Rabbimiz bize eşlerimiz ve çocuklarımızdan gözümüzü aydın edecek nesiller ver ve bizleri takva yolunda gidenlerin rehberi yap.”( Furkan 74)


 


 

 

Dilini Tut

e-Posta Yazdır PDF

     Yüce Allah  buyuruyor ki:

   “ Biz ona bir dil ve iki dudak vermedik mi”(Beled,9)

     Allah Teala hiçbir canlıya vermediği konuşabilme yeteneğini insana lütfetmiştir. İnsan Allah’ın verdiği nimetlerle insandır. Her  verilen nimet nice sorumlulukları da beraberinde  getirir. İşte dil de bu nimetlerin en önemlilerindendir. Dil, hayrında şerrinde kapısını açan iki taraflı bir anahtar gibidir; cennete de kapı açar cehenneme de… Dil insanı hakkın rızasına da ulaştırabilir, şeytana veya nefsine de esir edebilir. Dil insanı insan, bekli de sultan eder. İnsanı  vezir de eden rezil de eden yine dildir. İnsanı yüzü koyun cehennemin gayyalarına sürükleyen dilden başkası değildir.

    Davut Aleyhisselam bir koyun keser, Lokman hekime koyunun en iyi uzvundan getirmesini emreder. Lokman hekim dil ile yüreğini getirir. 

    Başka bir zaman yine bir koyun keser  bu defa da en kötü iki uzvunu ister. Lokman hekim yine iki uzvunu; dil ile yüreğini getirir. Davut aleyhisselam bunun sebebini sorunca Lokman hekim şu cevabı verir: 

     “Bu iki uzuv iyi olursa her şey iyi olur, eğer kötü olursa her şey kötü olur.” 

  Evet, insan aslında dili ile yüreğinden ibarettir, farklılığı bunlardır. Dili Hz Ali teraziye benzetmiş ve şöyle buyurmuştur:  “O, cehaleti ile hafifler aklı ile ağırlaşır.” 

    Dil yerinde kullanılırsa insan için ibadet olur, mükafat üstüne mükafat kazanmaya vesile olur. Ancak her ağzımıza geleni sarf etmek insanı nice dönülmez badirelere sürükler. Dil yaydan çıkan ok, namludan fırlayan mermi gibidir. Hedef iyi tayin edilmeli, söyleyeceğimiz sözün karı ve zararı iyiden iyiye yapılmalı  yoksa  geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olunur. Diyor ki: “Söz söylemeden önce senin esirindir, söyledikten sonra sen onun esiri olursun.”  

   Yunus emre der ki: 

   Sözü bilen kişinin, yüzünü ak eder bir söz 

   Sözü pişirip, diyenin işini sağ ede bir söz 

   Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı 

   Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz 

 

      Dil,  Emanettir

 

      Dil, emanettir ve Allah, rızası istikametinde onu kullanmaya razıdır. Zikirle, Kur’an okumakla, emri bil maruf  nehyi anil münker yapmakla, ilim tahsil etmekle, hayır konuşup insanlara faydalı olmakla onu kullanmalı, aksi taktirde her kelimenin hesabını vermek mecburiyetindeyiz. Bunu unutmamalıyız. Cenab-ı Allah kitabında buyuruyor ki:  “Hatırla ki İnsanın sağında hem solunda, onun amellerini tespit etmekte olan iki(melek) vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.”( Kaf , 17-18). Allah korkusu taşıyan bir Müslüman, Allah’ın kendisini her an görüp gözlemlediği bilinciyle; ihsan derecesinde bir hayat sürmeye gayret eder.

   Hz İbrahim der ki:

  “Akıl sahibi, dilini boş ve lüzumsuz  sözlerden muhafaza etmelidir.  Kim ki her söylediği sözün amel olduğunu ve onun hesabını vereceğini düşünürse az konuşur”

 

    Mümin elinden ve ilinden başkalarının selamette olduğu kimsedir.”Onlar ki, boş(sözden) ve faydasız işlerden yüz çevirirler”(Mü’minun,3) Lokman süresinde ise,  lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı  fasıklık ve delalet olarak nitelendirmiştir yüce Allah. Tebessümün dahi sadaka sayıldığı yüce dinimiz İslam,  hikmetle ve  güzel sözle  insanları  dine davet etmeyi emir buyurmuştur. Katı ve kaba bir üslubun insanların nefretini kazanmaya sebep olacağı

 

 aşikardır. Peygamberimiz(s.a.v.)’in etrafında insanların kısa bir zamanda toplanması  onun eşsiz uslübu ve metodu   sayesindedir. Dİli bütün kötülüklerden muhafaza etmek her şeyden önce imani hakikatlere vakıf olabilmenin bir şartıdır.

    Peygamber Efendimiz(s.a.v)  buyuruyor ki: 

 “ Kul imanın hakikatine eremez, dilini hazine gibi muhafaza etmedikçe.”(Taberni).

    Nizami derki: 

“Vefa bile olsa sana verilmedikçe alma, senden bir şey sorulmadıkça doğru bile olsa söyleme, madem sözün bal oldu ucuz satma. Sakın balın sineklere açma.” 

   Sukut etmekten kimse zarar etmez ancak konuşmak suretiyle zarar edenler çoktur. Söz az ve yeterince olduğunda kıymet ifade eder. Fazlası israf ve samimiyetsizliktir, israfsa haramdır. Niyetler bozuk olunca söylediğin  söz hakkın tebliği maksadıyla olsa da  Allah’ın katında kıymet ifade etmez. 

 

   Nefis Konuşmayı Sever

 

  Nefis çoğu zaman konuşmayı sever,  sen nefsin isteğini  değil, Allah’ın razı olduğunu yerine getirmelisin. Fazla söz mubah olsa da fuzuli ve malayanidir, bu da  insanın yanılmasına, günaha dalmasına  sebeptir.  Günahta ısrar edenin kalbi kararır en nihayet tedbir alınmazsa o kalp  ölür. Peygamber Efendimiz (s.a.v) uyarıyor: “Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın! Çünkü Allah’ı unutarak yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olan kimsedir.”(Tirmizi). Onun için; “Kim ki selamette kalmayı seviyorsa, sukuttan ayrılmasın.” (Beyhaki).  Susulması gereken yerde susmasını bilmeyen, nerde konuşması gerektiğini de bilmez.

     Kısaca susulacak yerde susmayı,  konuşulacak yerde konuşmayı, bağırılacak yerde avazımız çıkana kadar bağırmayı  ölçü ve kural telakki etmeliyiz. Her şeyi yerli yerinde kullanmanın kanun ve kuralı  içerisinde dilimize daha fazla  dikkat kesilmeliyiz.  Bin düşünüp bir konuşmalı. Kelimelerimizi özenle seçmeli kısa ve öz cümleler kurmalıyız. Sözlerin haram ve helalliğine dikkat etmeliyiz.  

 

     Sadi Şirazi der ki: 

   “Akılı kimsenin yanında susmak, edep icabıdır ve terbiye böyle gerektirir ama yeri gelmişse sözü söylemeli. İki şey akıl hafifliğindendir. Biri, konuşulacağı ve söyleneceği vakit susmak,  öbürü de susmak icap ettiği vakit konuşmaktır.” 

  Kainatın Efendisi bir gün Ashabı Kirama sordu: 

 “Hangi amel daha sevimlidir?” 

  Sahabeler sukut ettiler. 

  Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdular ki: 

  “Dili muhafaza etmek.”(Beyhaki) 

 

 

   Sukut Etmek Zordur Ancak Başarmalıyız 

 

   Dilin kilidi yoktur ki kilitlensin, açıktır orası gireni çıkanı çoktur,  kulaklarını açmış dinleyenleri de vardır. Nimetteki külfet budur belki. Kapalı olan yerin muhafazasındaki  kolaylık yoktur açık olan yeri muhafaza etmede.  Hafif bir vahamet ve gaflet nedeniyle  esir ettiğiniz, tuttuğunuz  sözler fırsat bu fırsat deyip çıkıverir ağzınızdan. Sonra nice günahlara bulanırsınız. Kendinize geldiğinizde “nerden düştüm buraya” der belki pişman olursunuz. Bugün nice insanlar vardır ki ibadet ve itaatindedir zikir ve fikirle meşguldür. Ancak sıra dile geldiğinde, birçoğu dilin tuzağına düşerler.            Hamdele ve salveleyle başlayıp, gıybet gıybet devam eden sohbetlere şahit olmuşsunuzdur. Çok konuşup hak ihlallerine giren nice kitap yüklü  insanlara rastlıyoruz. Allah rızası görüntüsünde, bir gözü Allah’ın rızasında  öteki gözüyle kendisini gösterecek, takdir edecek parmakları gözlemleyen insanların konuşmaları afet değil de nedir. Hele birde konuşmanın kolaylığı, nefsin telkinleri  ve şeytanın ayartmaları karşısında teyakkuz halinde olmazsanız, duruşunuz gevşek, iradeniz zayıf ise gıybetin yanında yalan, iftira, koğuculuk,  alay edici sözler, lanet,  sırrı açığa vurmak, tecessüs, lüzumsuz ve manasız konuşmak gibi nice günahlarla dininizde ve imanınızda  onarılmaz yaralar açarsınız. Onun için dilin muhafazası dinin muhafazasıdır.  

  Peygamber Efendimiz (s.a.v) günaha sürükleyen insanların hemencecik aldandıkları iki organa dikkatleri çekerek buyurmuştur ki: 

     “Kim ki diline ve tenasül organına kefil olur, haramda kullanmayacağına dair Allah’a söz verirse ben de onun için cennete kefil olurum.”(Buhari).  Yine, “Kim ki ahret gününe inanıyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.”(Tirmizi) buyuran Allah Resulü,  bir sahabenin; “bana öyle bir şey söyle ki onunla kendimi cehennemden korunayım” isteği karşısında: 

 “Rabbim Allah de sonra dosdoğru ol.” buyurmuştur.  Sahabe:  “Benim hakkımda en fazla korktuğun şey nedir” diye sorduğunda da, Peygamber Efendimiz (s.a.v), dilini tutarak,  ‘işte budur.’ (Tirmizi) diye uyarmıştır.

   Dil bir anlaşma aracı oluğundan güzeldir. Fakat tek yöntem bu değildir. Yani konuşmak dertler ve meramların anlatılması için çoğu kez yeterli olmayabilir. Bazen susmanın  ikrardan daha  etkili ve tesirli yöntem oluğu inkâr edilemez bir gerçektir. Söz istisna, susmak esas olmalı. Sukut vatan, söz sıla olmalı. 

    Ebu Bekir El- Farisi şöyle demiştir: 

  “Kim sukut halini vatan edinmemişse diliyle sessiz kalsa bile  boş işlerle  uğraşıyor demektir.” 

 

    Hal Dilinizi Kullanın

  

   Dil, anlaşma aracı olarak madem kıymet ifade ediyor o zaman nice konuşmalara rağmen  anlaşılamamanın arkasındaki eksikliğin ne olduğunu iyice düşünmeliyiz.  Sözlerimizle kalbimizin, hayatımızın farklılığı, sözlerde ki suni samimiyeti,  taklidi söylemleri ön plana çıkarıyor bu da içi farklı dışı farklı bir insan  imajı oluşturduğundan muhataplar tarafından pek  dikkate alınmıyor. Bunun, için en etkili yöntem  hal ehli ve yaşantı sahibi olmaktır.   Dilimizin anlatamadığını halimiz fevkalade anlatıyor. Hal ehli olmak samimiyet ve ihlasın bir neticesidir. Yaşantı ehli olanların tesirli ve etkili olmaları bundandır. Etrafına nice kitleleri toplayan Allah dostları bunu yaşantı ehli olmalarına borçludurlar. 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Müslüman’ı susmuş vakur gördüğünüz zaman ona yaklaşınız çünkü o hikmet telkin ediyor.”( İbni Mace) buyurmuştur. 

    Kainatın efendisi ashabını dünyanın her tarafına İslam’ı anlatmalar için gönderdiğinde sahabeler gittikleri beldelerdeki konuşulan dileri bilmiyorlardı onların yaşantılarına bakanlar, ashabın samimiyet ve ihlaslarıyla harmanladıkları hayatlarının tesiri altına kalıyor, kısa bir zaman da  fevç -fevç İslam sancağı altında toplanıyorlardı. Asıl dil hal dilidir, söz halinizi anlamayanlar olduğunda ikinci bir yöntemdir.  

   Hasan-ı Basri Hz. buyuruyor ki: 

  “Mümin bir kimsenin dili kalbinin arkasındadır, konuşmak istediği zaman o şeyi düşünür. Sonra diliyle onu geçiştirir. Münafığın dili,  kalbinin önündedir bir şeyi kastettiğinde onu diliyle söyler kalbiyle düşünmez.” 

  Susmak gönlün konuşmasına vesiledir.  Belli bir kıvama ulaşamamış kimseler dilleriyle konuşurken aslında  gönüllerinin ağızlarını bağlamış olurlar. O gönülleri sustururlar. Gönül susunca  hak ve hakikat adına her şey susar. İnsan etki ve yetkisini kaybedip, gönül de söz sahibi  olmayınca  şeytan orda karargah kurar. Kalbin şeytan tarafından istilası da her azanın günaha girmesi anlamına gelir.  

  Muaz b.Cebel Hz. şöyle buyurmuştur:  “ İnsanlarla az, Rabbinle çok konuş, böylece umulur ki kalbin Allah’ı müşahede eder.” 

 

     Dilinizin  Esiri Olmayın 

 

     Dil, bütün azaları kendine tabi hale getiren bir organdır. İnsanı esaret altına sokan düşünmeden söylenen bir sözden başkası değildir. Onun için, Âdemoğlu sabahladığında bütün azalar dile hatırlatıcı olukları halde sabahlarlar yani derler ki; ‘ bizim hakkımızda Allahtan kork, zira sen müstakim olursan  biz de müstakim (doğru) oluruz.  Sen inhiraf edersen(yanlış konuşursan) biz de inhiraf ederiz( yanlış) oluruz’ (Tirmizi).

   Bir söz söylersiniz düşünmeden, yanlış oluğunu bildiğiniz halde,  nefsinize ve gururunuza yediremediğinizden, ben yanlış söyledim diyemezsiniz,  adeta o sözün doğru olduğunu ispat etmek için bin dereden su getirtirsiniz. Diyelim ki gıybet ettiniz, insanlar nazarında itibarınız var  sizin takva ehli biri olduğunuzu düşünüyorlar  ben hatalıyım diyemiyorsunuz. İnanmadığınız şeye inanmış gibi, doğru olmadığını bildiğiniz sözü doğruymuş gibi kendinizi koruma refleksiyle hareket ediyorsunuz. Yani yanlış sözünüzün esaretini yaşıyorsunuz.  

  Bir insana yalan söyleyerek ve iftira atarak zarar verseniz. Hakkını helal etmesi erdemli bir davranış olmasına rağmen helal etmezse ona verdiğiniz zararı nasıl telafi edecek, onun karşısında düştüğünüz halden hangi imkanlarla kurtulacaksınız. Ya da koskocaman bir toplumu, bir cemaati veya  bir tarikatı, kişiye yalan olarak yeten, başkalarından duyduğunuz bir söz üzerine, zannın haramlığını düşünmeden, pek önemsemediğiniz bir kelimeyle de olsa zarara uğratsanız  kime gidip kimin zararını telafi edeceksiniz. Böyle bir duruma düşen, o kadar büyük   bir toplumun hakkı altında ezilen   bir insan başını kaldırıp rahat  gezebilir mi, ya da tanıyıp tanımadığı herkese “hakkını helal et” deme imkanı bulabilir mi? İşte bunlar sözün insanı nasıl da esir alabileceğine dair sadece birkaç örnektir. 

   Yarın huzuru mahşerde bu nedenle bütün azalar dilden şikayetçi olacak (Bknz, İbni Ebi dünya) İnsanın her azası insanın aleyhine şahitlik yapacak.(bkz.Nur, 25) insan şaşırıp kalacak. İtiraz edecek ancak bu itirazı asla kabul görmeyecek.

 

   İmam Gazali Hz. Dil ile azaların irtibatını  farklı bir açıdan şöyle ifade ediyor:  

  “Dil görünüşte bir et parçasıdır ama her şey onun tasarrufu altındadır. Dilin kalp gibi  bütün azalarla münasebeti vardır. Dil ile yalvarır ağlar, sızlar ağlama sesleri çıkarsa kalp bundan bir incelik yanma ve üzüntü sıfatı edinir. Kalpteki ateşin alevi beyni kaplar. Ve gözlerden yaş akmaya başlar… kötü sözler söylerse kalp kararır. Doğru ve iyi şeyler konuşursa  kalp nurlanmaya, parlamaya başlar.”  

 

     İmam-ı Şafi buyurur ki:  

   “Söz yırtıcı hayvana benzer. Onu daima bağlı tutmalıdır. Bağlanmasa sahibine hücum eder.” 

     Atalarımız ne güzel demiş: 

  “Bana benden olur ne olursa 

    Başım selamet olur dilim susarsa 

   Dil söyleyip saklanır, baş belaya katlanır 

    İyi kulların kabirleri, sırların kabirleridir. 

  

    Dil Yarası İyileşmez

 

     Atalarımız, “Kılıç yarası onarılır ancak dil yarası onarılmaz. “ demişlerdir. En büyük yara dilin açtığı yaradır. Zaman geçtikçe kılıcın açtığı yara iyileşir, unutulur gider. Ancak dilin açtığı yara her geçen gün daha da derinleşir. Hoş olmayan, haram olan kötü sözler kin ve nefretin tohumudur. Onu eke urun hemen kök salar. Nice  huzur ve saadeti söker atar.   Senelerce dost olduklarınızla bir anda düşman olursunuz. Huzurunuz kaçar ailedeki ilişkileriniz bozulur. Merhametin yerini zülüm alır. Huzurun yerine huzursuzluk gelir. İyilik gider kötülük ön plana çıkar. Aldatma hak hukuk ihlalleri birbirini izler. Birlik , dirlik bozulur  onun için “ Kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler . Sonra şeytan aralarını bozar. Şeytan  insanın apaçık düşmanıdır”(isra,53) buyurarak yüce Allah bizleri uyarmaktadır.

 

    Dil doğru olmadıkça Kalp Doğrulmaz

 

    Doğru ve güzel söz,  Allah korkusunun belirtisidir, “ Ey iman enler Allahtan korkun (emirlerine bağlanın yasaklarından sakının) ve doğru söz söyleyin “(Ahzap,70)  buyuruyor Yüce Allah.  

   Peygamber Efendimiz (s.a.v) dilin doğru olmasını imanla irtibatlandırmıştır. Buyurmuşlar ki: “ Bir kulun imanı doğrulmaz kalbi doğrulmadıkça, kalbi doğrulmaz dili doğru olmadıkça.”( İhya).

    Evet, söz deyip geçmemeli iki kelimenin belini kıralım, zamanımızı geçirelim diye  yalan,  gıybet, isyan, su-i zan,  malayani soluklarız da  imanımızın belini kırar,  hafife aldığımız  bir kelimeyle her şeyimizi yıkarız. Kim bilir belki  ibadet ve itaatlerle en zirvelere çıkmış oluğumuz halde. 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v)  buyuruyor ki bu hususta: 

  “Bir insan anlamını düşünmeden  bir söz söyleyiverir ki, o yüzden cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider” (Buhari) 

 “ Düşünceleri ifade eden yazı, söz kuşlarının kanatlarına bağlanmıştır. Daima taze görünen şu köhne alem içinde kılı kırk yaran sözden daha keskin bir şey yoktur. Düşüncelerin başı, sayının sonu hep sözdür. Söz, bunu iyi bil! Sultanlar ona sultan demişler. Başkaları başka vasıflar demişler”(Mahsen-i Esrar) 

     Akıl tam oluğunda söz noksanlaşır (Hz Ali k.v).  Akılsızların ve cahillerin sözü fazla ancak tesirsiz hatta zararlıdır; alimin sözü yaşantıyla desteklenince az ancak tesirlidir. 

 

   Son Söz Yerine:

   Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. dil ile ilgili söylenecek her şeyi şu mısralarda ne güzel özetlemiştir:  

  “ Doğru konuşmak insanı selamete götürür. Çok gülmek ayıp ve hafifliktir. Fazla şaka cehaletin alametidir. Fazla kelime mana ve kavram eksikliğinin sonucudur. Susmak vakar ve ağırbaşlılıktır aklın süsü ve cehaleti örtmektir.  Güzel sözlü, güleç yüzlü ve tatlı dilliler, gönüllerde azizdir. Şakası çok olanın aklı illetlidir. Gülmesi çok olanın kalbi ölür. Yalanı çok olanın doğrusu azdır. Gıybet eden uğursuzdur. Şakacının itibarı azdır. Gizli kusurları bulan kalp sevgilerini bulamaz. Kendilerini öven nefsini ve gururunu kabartmıştır. Kişi lisanıyla insandır halbuki dili kendisine düşmandır. Dedikoduyu terk eden gönül hoşluğunu bulur. Susmanın faydaları sonsuzdur, en azı selamettir. Canın ölümü dilin ucundadır. Sırrı sen sakla, sır kimseye emanet edilmez. Dostuna her şey verebilirsin sakın sırrını verme. Sırrı açıklayanın sonu pişmanlıktır.”(Marifetname).

 

Sabrı Kuşanmak

e-Posta Yazdır PDF

İnsanoğlunun hayatı her zaman güllük gülistanlık olmaz. Bazen varlıkla bazen de yoklukla deneniriz. Eşle, dostla, evlatla imtihan edilirken sağlık sıhhatle de imtihana tabi tutulduğumuz zamanlar olur. İnsan hayatı mevsimler gibidir bir hali bir haline uymaz; hem kışı, karı boranı olur hem baharı gülü, gülistanı   olur. Yazı, güzü, gel-gitleri, heyelanı depremi eksik olmaz. Ümitsizliğe düştüğümüz, bütün kapıların kapandığı bir durumda hesap edemediğimiz yerden yardım elinin uzandığına şahit olduğumuz da olmuştur. Bazen de “tamam” dediğimiz bir zamanda aslında bir arpa boyu yol almadığımızı anlarız. Kısacası, kendimize sormamız gereken: Sevinmemize vesile olan şeylere mi bel bağlamalı, üzüntümüzün sebepleri altında mı eriyip tükenmeliyiz? Asıl olan ne varlığın sevinci ne yokluğun üzüntüsüdür. Asıl olan imtihanı kazanıp hakkın rızasına ermektir. 

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demeleriyle bırakılı verileceklerini mi sanıyor.”(Ankebut,2) ayeti biz müminler için uyarıdır.

Geçmiş ümmetlerin bizim gibi bazen nimetlerle bazen musibetlerle imtihan edildiğini başka bir ayetinde bizlere haber veren Yüce Allah, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat etmemizi emretmiştir, taki kurtuluşa erenlerden olabilelim.

 Biz, dünyaya ait hesaplarımızı yapıp dururken Allah’ın bizim için hesap yaptığını unutuveririz. Allah’ın hakkımızda kalem-kalem, nakış-nakış çizdiği, rahmet ya da gazap görüntüsünde bizim irademize bıraktığı şeylerin arkasında, aslında imtihan vardır. Hayat sadece dünyevi maişetimiz için değil, Allah’ın yolunda gitmek, başımıza gelenlere sabretmek, verdiği nimetlere şükrümüzü göstermek için bir imtihandır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk,2) 

Başka bir ayeti kerimesinde çeşitli imtihanların olacağını bildirirken başarıyla, anlımızın akıyla bu imtihanlardan geçmenin yolunu da gösteriyor: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ürünlerden biraz azaltmak ile deneriz, (Ey peygamberim) sabredenleri müjdele.” (Bakara,155)

 Bir kutsi hadiste de Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Kullarımdan birine, bedenine , evladına veya malına bir musibet gönderdiğim de o da sabrı cemil ile karşılarsa kıyamet günü ona hesap sormağa haya ederim.”(Hakim)

Suratlarınızı Asmayın!

 İstediğimiz olmadı diye elinden oyuncağı alınan bir çocuk gibi suratlarımızı asmaya, yüzümüzü buruşturmaya, kalbimizi daraltmaya, başkalarına Rabbi şikayet etmeye ne hacet teslimiyetin rahatlığı varken. Evet, “Bunun zamanı mı her şey yoluna girmişken?” diyerek “zamanı” mı, bilinmez, yoksa ters giden işimizi gücümüzü mü sorgularız teslimiyetsiz bir ruh haleti içinde. Göye bak anlamsız ve uygunsuzluk göremezsin. Bir daha, bir daha bak gözler yorgun bitkin halde geri döner. Kış soğuk, ateş yakıcı olduğu için ceza değildir insanlara. yağan yağmur, esen rüzgarında hikmeti var. Yerde sürünen akrep ısırırsa da “gayesi ısırmak mı” diye sorgular mısın? O da bu düzenin bir parçası. Yılanı yılan eden, aslanı sırtlanı dengenin bir parçası haline getiren Allah, insanın sevdiğini, nefsinin hoşuna gideni değil hayrına olanı var etmiş. Hiçbir şey eksik değil, insan için taktir edilende mi eksiklik arıyor da sabretmiyoruz. Eksiklik baktığımız şeyler de değil, bakışlardadır. Eksikliğimiz hayrı, şer şeri hayır görüştedir. “Olur ki bir şey hoşunuza gitmez, fakat o sizin için hayırlıdır. Bir şeyi de seversiniz fakat o, sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”(Bakara, 216) buyurmuyor mu Allah.

 Dünya hali hep sıkıntı ve dertlerle doludur. Her nimette külfet, her külfette nimetler ve hikmetler saklıdır. Abdul kadir Geylani Hz. derki: “Dünyanın hepsi afet ve musibettir, bunun dışında müstesna olan varsa bu da nadirattandır. Hiçbir nimet yoktur ki yanı başında bir hikmet bulunmasın. Hiçbir ferahlık yoktur ki beraberinde sıkıntı olmasın hiçbir genişlik yoktur ki onunla birlikte bir darlık bulunmasın.” Biz meselelerin hep görünür tarafına bakıp değerlendirdiğimizde yanılıyor, hayal kırıklığına uğruyoruz. 

 İnsan cüz-i iradesini külli iradenin emrine verdiğinde sabır denen hasleti yakalamış olur. Sızlanmalar ve yakınmalar Allah’ın taktirinin önüne geçemez. Allah bir insan hakkında ne dilemişse onu kimse engelleyemez. Kime de nimet ihsan etmişse onu da kimse elinden alamaz. “Deki, bize Allah’ın yazdığından başka başımıza musibet gelmez. O , dostumuzdur. Müminler Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe,51)

 İnsanların sınırsız ihtiyaçları söz konusu. Ölümden öteleri gözeten ve arzulayan ruhi ve kalbi bir yapıya sahibiz. Bize merhametli ve çok şefkatli Rabbimize güvenmeli ve ona dayanmalıyız. Buda nefsimizin isteklerine sabretmekle, bir anlık zevk ve lezzetlere rağmen direnmekle mümkündür. Allah, ancak bundan razı olur. Allah Taala kutsi hadiste “Ey adem oğlu, benim verdiğim belalara sabreden benden razı olmuştur.” buyuruyor. Kurtuluş buradadır. Allah bir kulunu sevdi mi onu razı olacağı şeylerle istihdam eder, ona sabredeceği şeyleri ihsan eder. 

 Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Allah, onlardan razı, onlarda Allahtan razı. İşte bu en büyük kurtuluş ve saadettir.” (Maide,119) “Onlar ki sabretmiş, yalnız rablerine güvenmişlerdir.”(Nahl.42 ) buyuruyor.

 Evet, Allah’ın bir insandan razı olması insanın Allah’ın takdirinden razı olmasına bağlıdır. Bu rıza makamı sabrın meyvesidir. Yani her şeyi gönülden kabul etmek, her emre ve yasağa razı olmak, bela ve musibete sabırla göğüs gererken kalpte bir itminan ve huzur hissetmek. İman kalple ilgili olduğu gibi sabırda kalp işidir; müspet eylem ve tavır gerektirir. 

 “Sizi mutlaka imtihana tabi tutacağız, ta ki içinizden cihada çıkanları (dini ve dünyası için çalışanları) ve (zorluklara) sabredenleri, bilelim (yaptıklarınızla ilgili) haberlerinizi (imanınızı) deneyelim.”(Muhammet,31) buyuran rabbimiz bizleri uyarıyor. İmanda ispatın, amelde samimiyetin, işte güçte başarının sırrı sabırla mümkündür.

Hidayete ermek sabrı gerektirir. Sahip olduğumuz imanı muhafaza etmekte sabırla mümkündür. İmanı, salih amel işlemekle muhafaza edebiliriz, salih amelde sabırla yerine getirilir. Bir insan her başına gelene sabretmediği, Allah’ın emirlerine devam edip yasaklarından sakınmadığı, nefsinin istek ve arzularını dizginleyemediği müddetçe kamil bir imanın sahibi olamaz. Sabrı karekterimiz haline getirmeliyiz. Gelgitler yaşanmamalı, zikzaklar çizilmemeli. Bir gün öyle bir gün böyle değil, her gün istikamet üzere bir hayat sürmeli.

 İmam gazali sabrı, “Şeytani ve rahmani duyguların karşılaşması anında rahmani duyguların galip gelmesi; şehvete zorlayan kuvvet karşısında, dinin gereklerini yerine getirmekte gösterilen sebat ve nefsin arzularını ve tembelliği terk ederek dinin gereklerini yerine getirmektir” diye tarif etmiştir.

 Ragıp el-isfahani ise sabrı, “aklın ve şeriatın gerektirdiği şeylere karşı nefsi tutmaktır” diye tarif eder:

 Ebu Musa el-Ceriri şöyle demiştir:

 “Sabır, nimet ve sıkıntı hallerini birbirinden ayırt etmeksizin, her iki halde de kalp sükuneti içerisinde olmaktır. Zorlamayla olan sabır ise, sıkıntının ağırlığını hissederek bela anında feryat etmekten geri durmaktır.” 

Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Kimde üç şey varsa, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir: kazaya rıza, belaya sabır, rahatlıkta duadır” (Deylemi)

 Sabır müminin dayanağı ve tutanağıdır. Müminin silahı ve çıkış yoludur. Sabır ipini kuşanmadan teslimiyet zırhını giymeden hedefe ulaşmak mümkün değildir. Sabır imanın bir gereği, İslam’ın bir emridir. Onun için iman nedir? diye sorulduğunda Allah Resulü; “sabırlı ve hoşgörülü olmaktır” cevabını vermiştir. Abdullah b. Mesut, sabrı imanın yarısı, diye tarif ederken Hz Ali onu, vücuttaki başa, benzetmiştir. Öyle ya! Başsız vücudun hayatiyetini devam ettirmesi mümkün değildir. Kolsuz olurda, ayaksız idare edilirde başsız asla! Çünkü her başarının arkasında sabır vardır. Bu isterse dünyevi şeyler için olsun isterse ahiretle ilgili olsun böyledir. Sabır ışığı ve gücü kendinden olan bir güneş gibidir, ziyası hiçbir şeyi gölede bırakmaz. İbadetin başı namaz olduğu gibi ahlakın başı da sabırdır. Sabır başı acı ama sonu selamettir. Bütün davranışların tutucu dizginleyici, elidir. Sabır kontrol mekanizmasıdır. Sabır, başına gelen bela ve musibetler nedeniyle başkalarına Allah’ı şikayet etmemektir. Her şey Allah’ın mülküyken kimi, kime şikayet edebiliriz. Onun için sabırsızlık hadsizlik ve edepsizliktir, Rabbe karşı isyan etmek ve onunla cedelleşmektir.(Allah muhafaza). Mütevekkillere sabır ağır gelmez. Mütevekkil her işini Allah’a bırakmış sabrı rıza makamında yaşayan insandır. “Kahrında hoş lütfunda, bana seni gerek seni” sözü aşk ve derin bir muhabbetin neticesinde Allah’ın hoşnutluğunu arzulamanın bir ifadesidir. Şöyle denilmiştir: Allah için sabretmek meşakkatlidir, Allah ile sabretmek bekadır. Allah yolunda sabır imtihandır. Allah ile birlikte olmaya sabır vefadır. Allahtan gayrı kalmaya sabır ise cefadır. Sabır cennetin hazinelerinden bir hazine, Allah’ın kulunu sevmesine, onunla olmasına vesile olan bir haslettir. Seven sevdiğinin her şeyine razı olur Allah’ın sevgisini kalbine yerleştirmiş bir insan her nimeti şükür, her sıkıntıyı kurtuluş vesilesi bilir. 

 Anlatılana göre; Şibli hapse atılmış sevenleri ziyaretine gitmiş. Onlara niye beni ziyarete geldiniz dediğinde. Biz seni çok seviyoruz onun için görmek istedik demişler. Şibli taşları eline alıp ziyaretine gelenleri taşlamış, kaçıştıklarını gördüğünde : “Yalancılar beni gerçekten sevseydiniz musibetime katlanırdınız” demiş. Biz yalancılardan olmamalı. Ondan gelene, ona olan sevgi ve muhabbetimizle karşılık vermeli. bu sayede mükafatlara ve lütuflara mazhar olabiliriz. 

 Sabır, ibadetin başı, en hayırlı vasıtadır. Sabır insana özgü bir davranış peygamberi bir ahlaktır. İlmin başı, kazancın şartı, temiz ve günahsız kalmanın yolu, teslimiyetin ana damarı tevekkülün harcı, bela ve musibetin ilacı, sabırdır. Onun için sabır her amelden hayırlıdır. Resulüllah “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı, daha çok nimet verilmemiştir.”(Buhari) buyuruyor. 

“Sabır Allahtan, acelecilik şeytandandır.” Öfkenin kontrolü sabırla sağlanır. öfke aklı perdeler düşünme melekesini yok eder. Kin nefret kalpten sabırla Allah’ın hatırı için sökülüp atılır. Affetmek büyük bir erdemliliktir oda sabırla mümkündür. Sabırsız insanın ani hareketlerle nice dönülmez yollara, telafisi mümkün olmayan nice yıkımlara ve felaketlere sebebiyet verir.

 Sabır Ve Şükür Birlikteliği 

 Peygamberimiz (s.a.v.) insanı cenneti alaya uçuran iki kanadı yani sabrın ve şükrün imanın gereği olduğunu anlatmıştır. Buyurmuştur ki: “imanın bir yarısı şükür, diğer yarsısı sabırdır.”

 Sebepleri farklı olmasına rağmen ikisi de kazandırır. Şükrün devamı da sabırla mümkündür. Şükürsüz bir sabır olmayacağı gibi sabırsız şükürde kıymet ifade etmez. Ancak bazen bela ve musibetin ağırlığı insanı zorladığında zayıf ve dirençsiz bir karşılık nedeniyle isyanlar baş gösterir. Bazen de şükrü gerektirecek rahatlık insanı, nefsine uydurup gaflete dalmasına, vahamete kapılmasına sebep olabilir. Her halü karda gaye, rıza-i ilahi olmalı, yoksa şükür anlamsız bir teşekkür şekline bürünür, sabırda zoraki katlanmak mecburiyetinde olunan, netice vermeyen bir kabullenme olur.

 Her hali hayır olan Müslümanın durumunu yüce Resul birazda tebessüm ederek                şöyle anlatır:

 “Müslümanın durumu ne kadar şaşırtıcıdır? Zira her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece mümine mahsustur. Ona memnun olacağı bir şey isabet eder şükreder , bu hayırdır. Hoşlanmayacağı bir zarar gelse, sabreder bu da onun için hayırdır.” (Müslim, Züht,6)

 Sabır Ve Namaz

“Ey iman edenler sabır ve namazla Allahtan yardım dileyin. Muhakkak Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara,153)

 Allahtan yardım görmenin iki önemli unsurunu zikretmektedir bu ayeti kerime. Biri sabır, öteki ise namaz. Namaz ibadetlerin en önemlisidir. Zira zorluğa katlanabilmenin, nimetlere şükretmenin günahlardan kendimizi korumanın en önemli yolu namazdır. Peygamberimiz zorlu ve sıkıntılı zamanlarda namazla teselli bulmuş, sahabede onu takip etmiştir. Ancak her ibadette olduğu gibi namazda da gerçek manada kazanç elde edebilmemiz onu sabırla eda etmemizle mümkündür. Acelecilik, yalancılığın göstergesidir. Huşu ve huzur içerisinde kılınan bir namaz sabırla mümkündür. Namazı hakkıyla eda edenlerde Allaha karşı kopmaz bir bağlılık ve teslimiyet olur. Buda Ondan gelene sabretmeye vesile olur. “Gerçekten insanoğlu sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda sızlanır. Ona bir iyilik gelince de kimseye vermez. Ancak namazlarını daima kılanlar başka” (Mücadele,10-23) 

 Her namazda sabır gereklidir Her sabırda namaz gerekli değildir. Buda gösteriyor ki sabır, bütün hayatımıza şamil bir haslettir. Sabırla abdestini alan, kalbi ve bedeniyle huzurda olduğunu hisseden, okudukları üzerinde tefekkür eden bir insan; niyetinde halis olmayı sabırla başarmış, sonra bu huzur ve sükun halini koruyan, buna her vakit devam edip namaz dışında da o namaza uygun bir yaşam sürerek, “namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar.” ayeti kerimesinin işaret buyurduklarına dahil olmuştur. 

Müminin Hali

Resülü Ekrem(s.a.v.), mümin ve kafirin bela musibetler karşısın da durumunu şöyle anlatır:

Müminin hali, ekin sapının hali gibidir ki, onu rüzgar kah böyle sağa, kah böyle sola meylettirir. Rüzgar durduğu vakit, onunda sağa sola meyletmesi durur. Kafirin ise hali dimdik duran katı çam ağacının hali gibidir. Ta ki Allah onu yılıp helak eder. (Sahih-i buhari)

 Evet, mümin kırılmaz, Allahtan gelene darılmaz, güzel güzel karşılar rabbinden geleni. Müminin ağırlığı vardır, bu ağırlık ve farklılığı rabbine olan imanı ve güvenidir. İnsan olması nedeniyle üzülmesi bir bela karşısında gözyaşı dökmesi o şeye itiraz etmesinden değildir, beşer olmasındandır. Kalbi vardır hüzünlenir, gözü vardır yaşarır ancak bu şeyler müminin ne imanına ne samimiyetine zarar verir. Duruşunda bozulma, kalbinde burukluk olmaz. Aksine bela ve musibet müminin daha da olgunlaşmasına, pişmesine vesile olur. Sabredenin Günahları affedilir, cennetle mükâfatlandırılır. Kâfir ise, kırılır burkulur, karamsarlığa kapılır, kendisini yalnız ve yardımsız hisseder. Bu nedenle isyanlara dalar, bunalımlara girer, davranışları bozulur. İsyanlarına isyan, küfrüne küfür eklenir. Allah mümini mükâfatlandırmak için sabır verirken kafire ceza çektirmek için verir. 

 Sabır İlk Tosladığı Anda Olmalı

 Sabrı gerektirecek bir bela ve musibetle karşılaştığımız ilk zamanda ki durumumuz çok önemli. Allahtan geleni rıza haliyle bekleyen, ondan gelen her şeyi hayrına olduğunu düşünen bir insan asla sarsılmaz. Hali hazırdaki durumu lehine ve kazancına çevirmenin telaşı ve kaygısıyla hareket eder. Bunu başarmanın yegane silahı şüphesiz sabırdır. Bela ve musibetin ilk tosladığı anda imtihan başarıyla geçirilirse zaten sonucu hayırla neticelenir. İnsan zamanla her şeye alışır. Nice sıkıntılar vardır ki “zaman her şeyin ilacı” diye ilgili insan teselli edilir. Ancak alışılmış bir musibet, sabır neticesinde göğüs gerilen bir sıkıntı olmadığından mükâfatı da olmaz. Her şey Rabbin rızası için olursa, ona güvenin bir neticesinde zuhur ederse kıymet arz eder. Zoraki, zaten katlanılmaktan başka çare yok anlayışıyla sabretmek, istenilen sabır değildir. 

 Enes b. Malik den rivayet edildiğine göre , Nebi(s.a.v.), çocuğunun mezarı başında bağıra çağıra ağlayan bir kadının yanından geçti, ona:

 “Allahtan kork ve sabret” buyurdu. Kadın şöyle dedi:

 “Çek git başımdan, benim başıma gelen felaket senin başına gelmemiştir”

 Kadın Hz. Peygamberi tanıyamamıştı (belki tanısaydı, böyle davranmayacaktı) kendisine onun peygamber olduğunu söylediklerinde bunu duyar duymaz Resulüllah(s.a.v.)’ın yanına koştu. Özür beyan etmek üzere ona şöyle dedi:

 “Sizi tanıyamadım” peygamber ona cevaben dedi ki:

 “Sabır dediğin, felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır” (Ebu Davut, Cenaiz, 23)

 Sabrın Mükâfatı 

İbadetlerin mükafatı fedakarlık oranındadır. Bir çok haslet vardır ki elde etmek diğerlerine göre çok zordur. Sabır işte bunlardandır. Meşakkati ,zahmeti, mücadelesi zor ancak neticesi iyi, mükâfatı fazladır. İnsanlardan gelen bela ve musibet karşısında sabretmenin zorluğunu düşünün! Hele hele cezalandırma gücü eline geçtiğinde sabredip onu serbest bırakmak her yiğidin harcı değildir. infak ederken, zekat verirken tedirgin olmadan, gönül hoşluğuyla vermek güzel olduğu kadar zordur. İbadette yılgınlık göstermemek, son nefese kadar devam etmek, ihlaslı olmak, riyaya bulaşmamak başkalarının iltifatından rahatsız olmak zordur. Düşmanla mücadelede başarı elde etmek kolay değildir. Bu ve bunun gibi birçok tehlike ancak sabrın gücüyle aşılır. Sabır imtihanında Allahtan yardım istemeli onun yardımı olmadan sıkıntılı ve zorlu bu yolu geçmek mümkün değildir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim sabır isterse Allah ona sabır ihsan eder”(Buhari, Rikak,20) Allah’ın sabır ihsan ettiklerinin mükafatı hesapsız verilir.(bkz. Zümer,10) 

 Peygamberimizde(s.a.v.): “Mükafatın büyüklüğü, belanın şiddetine göredir…” (Tirmizi, Züht,57) buyuruyor.

 İbadetlerle ulaşılamayan, derecelere sabırla ulaşılır. Sabır, nice derecelere ve makamlara ulaştıran en etkili yoldur. Yeter ki sabrı gerektirecek şeyler üzerinde düşünelim verilmek istenen dersten kendimize pay çıkaralım. Sabırla yüzleşen insan, gaflete kolay kolay dalmaz. Bizzat o şeye muhatap olduğundan hakikatlere ulaşması, oradan da Allaha yaklaşması daha kolay olur. Atalarımız “bir musibet bin nasihatten daha hayırlıdır” derken bunu anlatmak istemişlerdir. 

 Peygamber Efendimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kul Allah’ın kendisi için taktir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa Allah, onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir oda bunlara sabrederse, böylece Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ulaşır”(Ahmet B. Hambel, c.5,s, 242)

 Günahlara keffaret olan, huzuru mahşerde imrenilecek makamlara insanları ulaştıran sabır insanı eğitir, pişirir olgunlaştırır. Demirin tavında olduğu zamanlarda nasıl ki şekil verilebilirse, sabır ateşinde pişmeyen, belli bir kıvama gelmeyene de salih, muhlis şekli verilmez. Peygamberimizin buyurduğu gibi: “Şüphe edilen altını ateşte muayene ettikleri gibi Allah Taala insanları dertle imtihan eder. Bazısı bela ateşinden halis olarak çıkar bazısı da bozuk olarak çıkar”… samimi mümini ayıklamak için bela ve musibetin çemberinden geçmeden olmaz. Yani sabır yanmak ve pişmek kadar zor olduğundan altın kadar değerli ve kıymetlidir. 

Sabır Ne Değildir

Sabır tedbirden, tedaviden uzaklaşmak, musibetler ve belalardan kendimizi korumamak, miskinlik ve tembellik göstermek asla değildir. İnsan elinden gelen gayreti göstermeli, neticesinde Allaha güvenmeli ve dayanmalıdır. Sabır eylemsizlik, pasif duruma düşmek, tepkisiz kalmak her şeyi kabul etmek değil, aksine dik durma çabasıdır. Müminin görevi büyük, sorumluluğu ağırdır. Öyleyse sabır, Dünyanın süsü, nefislerin ayartması batıl yolda olanların çokluğuna rağmen, hayır olanı yerine getirmek, bu uğurda canla başla mücadele etmektir. Diri olmalı, iri olmalı ve irademizin hakkını vermeliyiz. Her yönden düşmanlardan daha donanımlı olurken, onlardan gelen tehlikeler ve zararlar karşısında ümitsizliğe düşmeden kendimizi muhafaza edebilecek ferasete de sahip olmalıyız. Sabır düşmanla yarış halidir, adaletten hakkaniyetten asla taviz vermeden zafere ulaşma yoludur. Hiçbir şey yapmamak sabır değil zoraki tahammül göstermektir. Bir insan zalimin karşısında hakkı haykırmaz, onun zulmüne eliyle, diliyle hiç olmasa gönlüyle buğz ederek o şeye taraf olmadığını göstermese bu sorumluluk gerektirir. Sabırla zilleti, gafleti ve tembelliği bir birine karıştırmamak gerekir. Zulme rıza zülümdür şerre rıza şerdir. İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak her müminin kurtuluş ve saadet vesilesidir. 

 Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Ey müminle! (ibadetin meşakketlerine ve musibetlere) sabredin. (harp sıkıntılarına tahammül göstererek Allah düşmanlarına) galip gelip (kafirlerle) Cihada hazır ve uyanık olun, cihada devam edin ve onda sebat edin. Allaha karşı gelmekten sakının ki böylece kurtuluşa (ve başarıya)eresiniz” (Ali İmran 146) 

 Şu Ayeti kerimeyle bitirelim yazımızı:

 “Ey Rabbimiz, dar zamanda, bize sabır ihsan et ve yürekten sana bağlanan kimseler olarak canımızı al”(Araf,126)

 Selam ve dua ile…Yazı

 

İstikamet Üzere Olmak

e-Posta Yazdır PDF

Dini terim olarak istikamet; hakka tabi olmak, adaleti yerine getirmek, doğru yola girmek, itaat olan şeyleri yapıp isyan olan şeylerden sakınmak, verdiği sözü tutmak ve haktan meyletmemek demektir. Bu kimseye ve hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan dümdüz ve dosdoğru şeye müstakim denir.(1)


Müstakim kelimesi, kur’anda tartının, Allah yolunun ve Allah yoluna giren insanın sıfatı olarak kullanılmıştır. İbni Abbas’ın beyanına göre İslam dinide “sıratı müstakim” olarak nitelendirilmiştir.


Sırat-ı müstakim dediğimiz, dosdoğru yol diye tarif ettiğimiz yol elbette ki Allah’ın razı olduğu, İslam, diye nitelendirdiği, bütün hayatın düzen ve nizamını sağlayan, hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden İslam dinidir. İstikamet bütün davranışlar da  hatta ibadet ve itaatlerde dahi uyulması gereken ölçüdür.  İmanın, amelin ve ahlakın kendisiyle mükemmelleştiği, değer kazandığı, insana fayda sağladığı kural ve kanunların bütünüdür. Ne ifrat ne de tefritin aşırılıklarına kapılmadan mutedil olmanın adıdır.  Dünyadan soyutlanmadan, ahiret hayatını unutmadan her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda anlamlandırmaktır. Evde, işte, çarşıda, pazarda, hazarda, seferde, aile de ve toplumda  hayatın her alanında ölçülü ve dengeli olmaktır. İnsan hayatındaki denge, dolayısıyla fıtratı zedelemeden, onun kodlarını tahrip etmeden benimsenen  bir yaşam tarzı, hayatı anlamlı kıldığı gibi o anlam içerisindeki insanı da huzurlu ve mutlu eder. Bugün toplumlarda ki huzursuzlukların nedeni olarak, insanların istikamet üzere olamayışı; ilişkilerde hak- hukuk kurallarına özen gösterilmemesi, “ben” merkezli bir hayattan “biz” merkezli hayata geçişteki problemlerin bir türlü çözülememesi, dünyevi menfaatlerin öncelikli bir hayat tarzı olarak benimsenmesi, uhrevi hayatın unutulması yatmaktadır.  İnsanlığın her zamankinden daha muhtaç olduğu doğruluk ancak Halik-ı Zülcelal’in koyduğu kanunlarla sağlanabilir.


Her gün Dua ediyoruz Onun için… 

 Her gün beş vakit namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha suresinde  “ihdinessaradal müstakim” (Bizi dosdoğru yola ilet)(2) Diye Rabbimize dua ve niyazda bulunuyoruz. Bu yol; “Allah’ın nimete erdirdiklerinin yolu,  gazaba uğramışların, doğrudan sapmışların yolu değildir.”(3)


Namazdaki gayede istikamet üzere olması hususunda insanı uyanık tutmak, dosdoğru bir hayat sürmesini sağlamaktır. Her gün en az kırk defa İlgili ayettin namazlarda  okunması, istikamet üzere bir hayat sürebilmen  Allah’ın izniyle olacağına dair, bir tembih ve hatırlatmadır. Allah’tan sabırla ve namazla dünyevi ve uhrevi her işimiz için yardım dilemeli, O’nun emirlerine sımsıkı sarılmalıyız. O’nun yardımı olmadan ne yol almak nede yol bulmak mümkündür. Bize düşen; Yüce yaratıcının irşat ve uyarılarını dikkate alıp, kendi kabiliyet ve aklımızı da kullanarak doğru yol üzere olma hususunda asla gevşeklik göstermemektir.


İstikamet Üzere Olmak Mücadele Gerektirir

İstikamette yol almak çok meşakkatli ve zor bir iştir. Şeytan yolumuzun üzerinde durmuş bizi kötülüklere ve günahlara her an davet etmekte, önümüzden, arkamızdan, sağımız ve solumuzdan yanaşıp bizi istikametten alıkoymakta.   Maalesef çoğu zaman nefsimizin dizginlerini tutamıyor istek ve önceliklerimizi kontrol altına alamıyoruz.  Şekilden manaya, bedenden ruha, alışageldiklerimizden sıyrılıp istikamete varamıyoruz.   Ümmetin fesada uğradığı bir zamanı yaşıyoruz.  Dikenli bir yolda yürümenin zorluğundan daha zor, Allah’ın emirlerini uygulamak. Fakat şunu iyi biliyor ve inanıyoruz ki;  çilesiz ve meşakkatsiz, gayretsiz ve mücadelesiz  rahmete ulaşılmaz. Bu dünya imtihan dünyası…  Hiçbir şey boşuna değil. Her şeyin hesabı var ve hızlı bir şekilde hesap vermeye gidiyoruz. İşin sonunda gazaba uğramakta, mükâfata nail olmakta var. Ancak biz Allah’ın rızasına talip olmalıyız.


Allah’ın sevdiği bir kul olmak için onun sevdiklerini sevmeli,  günlük hayatımızda sıradanlaşan günahlarımıza ve alışkanlıklarımıza dur demeli, zikzaklar çizmeden, yalana sarılmadan, sahte kanun ve nizamlara kulak kabartmadan, sahip olduklarımızı kendimizden bilmeden, makam mevkiinin sarhoşluğuna kapılmadan, ihlası kuşanıp niyetlerimizi doğrultup,  her şeyi Rabbimizin emrine uygun hale getirmeliyiz.  Kalp ve sözlerimizle, içimiz ve dışımızla amel ve ahlakımızla Allah ve Resulüne itaat etmeliyiz.  İstikamet üzere olmanın tek yolu da bundan başkası değildir. “Kim Allah ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendisine nimet verdiği peygamberlerle Sıddıklarla, şehitlerle, Salihlerle, beraberdir. Onlar ne güzel arkadaşlardır.”(4) buyuruyor Rabbimiz.


Sırat-i müstakim, en fazla bela ve musibete muhatap olan, imtihanlarla en fazla denenen peygamberlerin, Salihlerin, sadıkların yoludur. Onlar çok çektiler, asla taviz vermediler, sebat ettiler Allah’ın vaadinin hak olduğundan şüphe duymadılar. Karanlık çökmeden, ömür bitmeden yolda heba olmamak için bir an olsun gafil davranmadılar. Amellerine de güvenmediler, makam mevkilerine itibar etmediler.  “Ayı bir elime güneşi de öteki elime alsam yine de bu davamdan vazgeçmem” diye işkenceye ve zulme razı oldular. Ölümü şerbet gibi iştahla yudumladılar. Evlatla imtihan edildiler, malla mülkle imtihan edildiler ateşle sınandılar düşmanla denendiler işkenceyle yoklandılar. Geri dönmeyi akıllarından geçirmediler. İşte nimete eren peygamberlerin,  Salihlerin ve Sıddıkların takip ettiği yol…


Dosdoğru yolu bir hadis de yer alan örnekle de açıklayacak olursak;  yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağrıcı var. Ve o: “Ey insanlar!  Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız” diye sesleniyor, birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan başka bir çağrıcı sesleniyor, “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!“(5)


Evet, o yol İslam’dır. Duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.  Kapılar haramlardır.  Yolun başındaki çağrıcı Allah’ın kitabıdır. Yukarıdaki çağrıcı ve uyarıcı her müminin kalbindeki ilahi öğütçüdür. Böylece İslam da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.(6) 


İhtiyarlatan Emir

Yüce Allah bir ayetinde buyuruyor ki:

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol,  beraberindeki tövbe edenlerde dosdoğru olsunlar,  hak ve adalet ölçülerini aşmayın,  şüphesiz o yaptıklarınızı mutlaka görür.”(7) Bu ayeti kerime peygamberimizin şahsında bütün insanlığa uyarı mahiyetindedir. Allah’ın özel övgüsüne mazhar olan, dosdoğru yolda olduğu ayetle sabit olan, ahlakı en güzel, diye övülen peygamber bu ayet indiğinde onun ağırlığından adeta ezilmiş ve dehşete kapılmıştı, bir günde saçlarına ağlar düşmüştü. “Beni Hud süresi ihtiyarlattı” buyurmuştu.” Aslında kaygısı ümmetinin bu yol üzerinde olma hususundaki zaafiyetleri ve tereddütleridir. Bu yol üzerinde olmanın çok gayret ve mücadele gerektireceğidir. Herkes de bunu başaramaz ancak biz vasat bir çizgide hayatımızı Allah’ın emrine göre yaşamaya gayret edip, işlediğimiz günahlar nedeniyle de hemen tövbeyle rabbimize sığınmalıyız.


Ebu Ali eş-Şebevi şöyle anlatmıştır:


Rüyamda Hz. Peygamberi gördüm: “Ey Allah’ın peygamberi, Hud süresi  saçlarımı ağarttı, sözü gerçekten size mi aittir.  Doğru ise Hud süresinin hangi bölümü saçlarınızı ağartmıştır?  O süredeki peygamber kıssalarımı, yoksa geçmiş milletlerin  helak olmalarına dair haberleri mi?” Diye sordum. O’da bana şöyle dedi: Hayır benim saçlarımı ağartan şey,  Rabbimin, emrolunduğun gibi dosdoğru ol, sözüdür.” buyurdu. 


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Tam olarak güç yetiremezseniz de,  yine de istikamet üzere olunuz ve biliniz ki,  dini hükümlerin en hayırlısı namazdır ve mümin olandan başkası abdestti muhafaza edemez.”(8)


İstikamet üzere olmanın, kuvvetle irtibatlandırılarak, namaza ve abdeste bağlanmış olması ne kadarda manidardır.  Ancak dosdoğru bir namaz insanı fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar. Buda gösteriyor ki namaz başta olmak üzere ibadetlerimizde dosdoğru olmalı, niyetlerimizi halis tutmalıyız. Hayata hazırlayan ibadetler bizlere istikamet üzere bir yaşam vaat etmektedir. İbadetlerde dosdoğru olamayan insanlar başka zamanlarda nefislerinin ve şehvetlerinin karşısında daha güçsüz, günahlara daha açık bir vaziyettedirler şüphesiz.


İmam Kuşeyri derki:  İstikamet her işin kemalinin husule geldiği,  dini bir derecedir. Her türlü hayırlı şeyin ortaya çıkması, ancak istikamet ile mümkündür. Ahvalinde istikamet üzere olmayan kişinin çabaları boşa gider, yüce Allah şöyle buyurmuştur:


“İpliği, güzel bir şekilde eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olmayınız.”(9)


Her bulunduğun derece ve makamın kendi şartları içerisinde uyulması gereken kuralları ve kanunları vardır. İstikamet her şeyi bazen yerli yerine koymak şeklinde karşınıza çıkarken bazen ahde vefa diye kendini gösterir. Adaletle hükmetmek şeklinde imtihanın olur. İstikamet, Yokluk zamanında isyana düşmemek varlık zamanında infak etmek; hastalık zamanında sabretmek sıhhat zamanında şükretmektir; insanlar içerisine günah işlemediğin gibi yalnız olduğun zamanlarda da günaha düşmemektir. Niyetlerinde samimi ibadetlerinde ihlaslı, davranışlarında isabetli olmaktır istikamet. Bazen de istikamet, doğru bir hedefe tereddütsüz, şüphesiz bir şekilde kararlı ve donanımlı yürümek şeklinde özlü bir çehresiyle çıkar karşınıza.  İsyanlardan günahlardan ateşe atılmaktan korktuğun gibi korkmaktır bazen, İki şey arasında tercih yapmak mecburiyetinde kaldığında hakkın tercihinden taraf olmaktır, sabır ve sebat etmektir. 


Hz Ebu Bekir(r.a.), istikameti, “Allah’a şirk koşmamak” diye tarif etmiştir. Çünkü inanmak istikametin başlangıcıdır. Bu iman, şirkten, nifaktan, tereddütten uzak, bir bütünü ifade eden, tevhit üzere olan imandır. Tevhidi bir imanın sahibi olmayan, riya ve gösterişten, başkalarının iltifatını beklemekten kendisini koruyabilir mi?  Tevhit üzere imanı kalbimize yerleştirmeliyiz ki amellerimizde de istikamet üzere olabilelim.  


Hz. Ömer, istikameti “tilki gibi eğri büğrü hareket etmemek ve dosdoğru olmak” şeklinde tarif etmemiştir. Müslüman zamana ve mekâna göre şekil almaz, adamına göre konuşmaz.  Allah’ın boyasıyla boyanan Müslüman, bulunduğu ortamın şartlar ve kurallarına göre değişmez. Kimsenin iltifatına kavuşmak için şerefini, haysiyetini ayaklar altında çiğnetmez. Kendi öz değerlerini, dinini gizlemez.  Allah’ın emrini yapmaktan utanmaz. Kimsenin memnuniyetine göre davranışlarında sapma meydana getirmez. Allahtan korkar,  Allah için yaşar, O’nun rızasında başka bir şey düşünmez. Diyor ki: müstakim dağ gibi olmalı çünkü dağ sıcaktan erimez, soğuktan donmaz,  rüzgârdan devrilmez sele kapılıp gitmez. 


İstikamet Üzere Olmanın  Mükâfatı

İstikamet üzere olanları, ne nefsin sınırsız istekleri ne şehvetin doyumsuz arzuları ne de dünyanın aldatıcı özellikleri yolundan alıkoyabilir. Böylelerine ne dünyada ne kabirde nede mahşerde korku vardır. Onların işlerini Allah melekler vasıtasıyla kolaylaştırır. Allah, istikamet sahibi olanlara elbette yollarını gösterecek yardımını esirgemeyecektir. Bunlar ahirette cennetle mükâfata nail olacaklardır hem de peygambere şehitlere ve Salihlere komşu olarak. Allah böyleleri için müjde veriyor şu ayeti kerimeyle:


“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır, deyip de sonra dosdoğru olanlar var ya,  onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki:  korkmayın, üzülmeyin,  size (dünyada iken) vaat edilmekte olan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da,  ahirette de sizin dostlarınız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allahtan bir ağırlama olarak,  orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizler için.”(10) 


Bana Öyle Bir Şey Söyle ki…

 Süfyan ibni es- Sakafi bir gün peygamberimiz(s.a.v.)’e:

“Ya Resulüllah bana Müslümanlığı öyle tarif etki başkasına sorma ihtiyacı hissetmeyeyim” Peygamber(s.a.v.) bu sorunun cevabını verirken İslamiyeti iki önemli hususla özetlemiş oluyor:

“Allaha inandım de ve dosdoğru ol.” 


Evet, iman istikamet üzere olmanın temeli, amel ise üstüne bina edilen yapısıdır. İnsan kalbine imanı yerleştirdikten sonra onun gereğini yapmalı. Sözüyle özü bir olmalı. Müslüman, güvenilir ve dürüstlüğü en büyük veli nimet bilmeli, doğrulukta tehlike görse bile asla ondan vazgeçmemeli. İşinde, alış verişinde, insanlarla muamelesinde doğru olmalı, kimseyi aldatmamalı, kimseye zulmetmemeli, kul hakkına riayet etmeli, eline diline ve beline hâkim olmalı, kalbini her an kontrol altında bulundurmalı. 


Üç Önemli Azanın İstikamet Üzere Olması 

Şöyle denilmiştir: “Sözdeki istikamet, gıybeti terk etmek. Fiillerdeki istikamet, bidatleri terk etmek.  Amellerdeki istikamet,  gevşekliği terk etmek.  Ahvaldeki istikamet ise hakka perde olan şeylerin kaldırılmasıdır.”  


Dosdoğru bir yolda olmak için kalbin, dilin ve gözün önemi çok büyüktür. Kalp doğru olursa azalar ona tabi olur. Bu nedenle ilk önce kalbimizde ki muhalefetin ve zıtlıkların izalesinden başlamalıyız.  Kalbinde inhiraflar yaşayan, itminandan uzak, sıkıntı ve tereddütlerin girdabında bocalayan bir insanın hayatında zıtlıklar yaşayacağı muhakkaktır. Kalp temizliği ancak azaların istikamet üzere olmasıyla ispat edilebilir, yoksa günahlarla hayatını geçiren bir insanın kalbinin temizliğinden söz etmek mümkün olmaz. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ya:


“Dikkat edin muhakkak ki vücutta  bir et parçası var ki o iyi olursa azalarda istikamet üzere olur. O kötü olursa azalarda kötü olur. Dikkat edin! O, kalptir.”(11)


Ancak bazen kalbin safiyetini bozan, kalpte ki tevhit ve istikameti etkileyen, oradaki duruluğu bulandıran davranışlarda yok değildir. Salih ameller kalpteki imanı takviye ederken, işlenen günahlarda aynı oranda belki daha fazla kalbe olumsuz yönde etki eder. Yine Kâinatın Efendisi bu hususta buyuruyorlar ki:


“Bir kimse günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur. Tövbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalp, kapkara olur.”(12)


Kalbin tercümanı olarak kabul edilen kalpteki olanların aşikâra çıkmasına vesile olan dilin, yalan, gıybet, iftira, kötü söz gibi günahlarla istikametten sapması, eğrilip bükülmesi kalbe, hatta diğer azalara da etki eder.


Peygamberimiz(s.a.v.): “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”(13) buyurmuştur.

Bakın! burada dilin doğruluğu nasılda imanla ilişkilendirilmiştir. Çünkü iman kalp işidir. Kalp tasdik yeridir ancak dildeki bir sapma kalpteki imana ok gibi saplanıp dengenin kayıp olmasına sebep olur. 


Ayrıca gözde, kalbin istikametten şaşmasına sebep olur. Zira göz, harama nazar ettiğinde doğrudan kalpte yankı bulur. Kalp nazar edilen şeye meyleder, şehvet ve nefisin devreye girmesiyle de kalp kendisini savunamaz duruma gelir. Günaha götüren her şeyde bunun için günahtır.  Gözün istikamet üzere olmasının en önemli ve en etkili yolu Allah korkusudur.  Allah korkusu yaydan çıkan oku bile geri döndürürken haram niyetiyle açılan gözleri niye kapatamasın. 


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki: “Bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur.   Bu sebeple, Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk eden kimseye, mükâfat olarak Allah öyle bir iman verir ki onu kalbinde hisseder.”(14)


Dil diğer azalarla da irtibatlıdır. Zira dil bütün azaları kendine esir hale getiren bir organdır. Dil diğer azaları adeta peşinde sürükleyen bir organdır. Dilini muhafaza edemeyen dinini de muhafaza edemez. Dil kolay bir şekilde günaha meylettiği halde tahribatları ve yıkımları ağır ve telafisi çok zordur.  Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta diğer azaların dile tembihlerini şöyle anlatır.


“Her sabah bütün organlar dile bizim hakkımız  da Allahtan kork.  Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz.  Sen eğri olursan bizde eğriliriz, derler”(15)


Allah bizleri istikametten ayırmasın. (amin)

Selam ve dua ile…


Kaynakça

1- Dini kavramlar-D.Y.

2- Fatiha,6

3- Bkz. Fatiha, 7

4- Nisa,69 

5- Müsned                                               

6- Kuran Yolu Tefsiri, D.Y.                             

7- Hud,112 

8- İbni Mace, Taharet, 4

9- Nahl, 9

10- Fussilet,30-32

11- Buhari

12- İbni Mace,Züht:29

13- Müsned 

14- Hakim

15- Tirmizi, Züht,61


 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL