Abdullatif ACAR

Yaşantımız Kimin Yaşantısına Benziyor?

e-Posta Yazdır PDF

 Manevi bağışıklık sistemi zayıf olan insanlar taklit hastalığına yakalanmadan kendilerini kurtaramazlar. İnsanın maddi hastalıkların yanında birde manevi hastalıkları vardır. Onların başında asrın hastalığı da diyeceğimiz batıyı taklit hastalığı gelir. Bu, kişiliğini tamamlayamamış, kendi değerlerini bulamamış ya da benimsememiş insanların yakalandığı bir hastalık şeklidir. Öyle ki, böyle insanlar hep özendiği ve değer verdiği insanları bire bir takip eder, onlar gibi olmayı hayatının hedefi haline getirirler. Akılları perdelenmiş, mantık ayarları bozulmuş, kişilikleri kayıp olmuş bu gibileri adeta özendiği insanın hayatıyla ayakta durmaya çalışır.


İnsan İslami kimliğini ve benliği daha küçük yaşlardan itibaren sağlam ve sarsılmaz bir şekilde oluşturması gerekir. Bu nedenle dinimiz İslam daha küçük yaştan itibaren, anaya ve babaya, çocuklarının dini eğitimine önem vermelerini emretmiştir. Bu hususta ve her konuda kâinatın efendisi bizler için yegâne örnektir. O’nun hayatını örnek almadan Allah’ın istediği şekilde yaşamak mümkün değildir. O’nun ahlakını kuşanmadan şeytanı alt etmek, nefsi terbiye etmekte mümkün değildir. O yegâne önderimiz ve rehberimizdir. Onun sevgisi bizi Allah’a götürür. Onu sevmek imanın alameti, ahrette Onunla beraber olma vesilesidir. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir…”(Ebu Davut) 


Elbette ki Salih ve sülahayı taklit emekte de hiçbir mahsur yoktur. Hayatımızı İslam’a alıştırmak için gereklidir de. Bu dünyada insana Allah’ı hatırlatan evliyaullah toplumun dinamikleri ve peygamberin gerçek varisleridir. Ancak bizim burada değinmek istediğimiz, manevi boşluğumuz nedeniyle değerlerimizle uzaktan ve yakında hiçbir ilgisi ve alakası olmayan; kültürleri kültürümüze, inançları inancımıza uymayan milletleri taklit etmektir. Batı hayranlığı da diyeceğimiz bu taklit hastalığı, Allah’ın lütfettiği nimetlerin kıymetini bilememekten kaynaklanmaktadır. İnsan kendini inancının gerekleriyle tatmin edemese, Kur’anın emrini, onun sunduğu hayat tarzını hayatına hâkim hale getiremese başka inanç ve kültürlerin kucağında huzur bulmaya çalışır. Hâlbuki İslamiyet, en mükemmel şeklini almış, tamamlanmış, hiçbir karanlık noktanın bulunmadığı, her sorunun cevabının kendisinde mevcut olduğu, fıtrata en uygun dindir. 


İslam, insanın hayatını kuşatan maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap veren bir dindir. İslam yemek adabından tutun o sofraya gelen yemeyin nasıl kazanılacağına; İş hayatında ki davranışlardan alış verişin ahlakı ve kuralına; aile içerisinde ki sorumluluktan tutun en yüksek makamdaki sorumluluğa kadar; akrabalar arasındaki ilişkilerden tutun gayri müslimlere karşı dahi nasıl davranılacağına kadar her davranışımızı belirlemiştir. Allah’ın emrine ram olmak, mümince bir hayatın sahibi olarak hayat sürmek büyük bir sorumluluk ve şereftir. Bu şekildeki bir hayatı “Allahın boyasıyla boyanmak” şeklinde anlatıyor kâinatın sahibi. 


“Allah’ın boyası ile boyanın. Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak ona kulluk ederiz.” (Bakara,138)


Allah’a muhtaç olduğunun bilinciyle yaşayan insanı Allah, başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. O’na boyanan başka boyalara gerek duymaz, O’nunla mutmain olan başka şeylerle kalbini meşgul etmez, Onun sevgisiyle coşan, başka sevgilerle hayatını geçirmez. O’nun aşkıyla kanan, çölde serap aramaya çıkmaz. Onunla huzur bulan başka kanunların kandırmacalarına aldanmaz, Onu gaye edinen, kimsenin kölesi olmaz, Onun yoluna ram olan karanlıkta yolunu şaşırmaz. Kendini ona teslim eden başkalarının esiri olmaz. 


İnsana kişilik kazandıran İslam dininin Peygamberi Hz Muhammet(s.a.v.) ibadet hususunda bile başkalarına benzemeyi men etmiştir. Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin, İsrail oğullarının Firavunun zulmünden kurtuldukları gün olduğuna inandıkları muharrem ayının 10’unda oruç tuttuklarını öğrenmiş, muharremin 9 ve 10’unu veya 10 ve 11’ini beraber tutarak bunlara muhalefet etmiştir. Mecusilere benzememek için güneşin doğuşunda, güneş tam tepede olduğu zaman ve batarken namaz kılmayı uygun bulmamış, yine Yahudilerin özel günleri olması nedeniyle, sadece cumartesi oruç tutmayı nehyetmiştir. Örfte, gelenek ve görenekte, giyim ve kuşamda başkalarına benzemememiz gerektiği hususunda şiddetle uyarmıştır.


Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

“Rahiplerin elbiseleri gibi, gayri Müslimlere benzer elbiseler giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse, benden değildir.”(Ahmet. B. Hambel) 


Hiç kimse giyimden ve kuşamdan da ne olur diyemez. Giyim ve kuşam kalpteki değerlerin dışa yansımasıdır. Giyim ve kuşamın şekli insanın inancının ne olduğunu gösterir. İslam giyinmenin de ölçülerini belirtmiştir. Çünkü giyinmek, utanmak, hayâ etmek sadece insanlara mahsus bir erdemliliktir. Dolayısıyla “Müslüman’ım” diyenin giyimi de, bütün davranışları da Müslümanca olmalı. Müslüman’ın her davranışı inancıyla belirlenen ölçü ve kurallar etrafında şekil alır. Onların dışına çıktığınız zaman sizi farklı kılan erdemleri kayıp etmiş olursunuz. Bu, Allah’ın bahşetmiş olduğu İslam nimetinin kıymetini bilememektir. Allah nimetin kıymetini bilemeyenin elinden o nimeti alır. Yani biz ne yapıyorsak kendimize, kendi ellerimizle yapmış oluyoruz. Allah durduk yerde o nimeti elimizden almıyor. Yüce Allah buyuruyor ki: 


“Bu, bir toplumun gidişini değiştirmedikçe Allahın da verdiği nimetini değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten bilen olmasındandır.” (Enfal 53)

Bir düşünelim! Öyle bir Peygamber’in ümmetiyiz ki bütün mahlûkatın üzerine rahmet- rahmet yağıyor… İnsanlık için kendini heba ediyor, dünyasını yok saymak pahasını insanların ahretini kurtarmasını arzuluyor ve hep bu yolda çalışıyor. O’nun tebliği ettiği din İslam, yaşandığı zaman, milletleri ve toplumları imrenilecek seviyelere çıkarmış; adalet getirmiş, hakkaniyeti hâkim kılmış, zulmü kaldırmış, huzur ve saadeti inşa etmiş; iffet ve hayâyı, edep ve adabı, ahlak ve erdemi sinelere yerleştirmiş. Hep insanlığın saadetini öncelemiş, yıkılmaz, taklit edilemez nice medeniyetler kurmuştur. Bizim ecdadımız bu hususta milletler için en büyük örnektir. İslam’la yücelen ve dünyaya hâkim hale gelen ecdadımız taklit eden değil, taklit edilen; hayran olan değil, başkalarının hayran olduğu millet olmuştur. Bu nedenle güçlü olmak gerek. Güçlü olmak içinde insanın kendine ait ve kendini diğer milletlerden ayıran özelliklerinin olması şarttır. Bunu en güzel şekilde temin edende İslam’dan başkası değildir. Hani derler ya “mağlup olanlar galiplerin her zaman taklit ederdeler” diye. Ne zamanki bizi biz eden değerlerden uzaklaştık yani ayetin ifadesinde olduğu gibi, bize verilen nimetin değerini bilemedik, güç gitti elimizden, kuvvet kayıp oldu ve bu boşluğumuzu başkalarına hayran olarak gidermeye başladık. 


Sarsılmaz imanımız ve ihlâsımızla bizi alt edemeyen batılı ve haçlı zihniyeti, bizi güçlü kılan sebepleri ortadan kaldırmak istediler; inancımızdan gelenek ve göreneğimizden, merhamet ve şefkatimizden, adalet ve hakkaniyetimizden uzaklaştırdılar. Ondan sonra iki yakamız bir araya gelmedi. Ne batılı sevdi bizi nede Allah’ın hoşnutluğunu kazanabildik. İki arada bir derede, herkesi memnun etme anlayışıyla, yeniden, ancak hiçbir anlam ifade etmeyen, yaşantı olarak birebir batı medeniyetini taklit eden, arada bir İslam’ı öylesine dikkate alan bir hayat tarzı…

Peygamberimiz(s.a.v.)’in bir hadisi şerifinde buyurduğu üzere; Allah’ın nefret ettiği üç kısım insandan birisi de, mümin olduktan sonra İslam’ın dışındaki yaşayış tarzını benimseyenlerdir.(bkz, Miştaku’l Mesabih)


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki.

“Kim bir kavme benzerse o, o kavmin efradından sayılır.”


Evet, insan kalbini kime ve hangi yöne hasretmişse onlardan bir fert olmuştur. Yoksa başka türlü izah etmemiz çok zor. Yani bir Müslüman “Ben Müslüman’ım” diyecek Hıristiyan ve Yahudi gibi bir hayat yaşayacak “Ben İslam’ı benimsedim” deyip mangalda kül bırakmayacak, başka kültürlerin taklitçisi olacak “Ben Allah ve Resulünü her şeyden daha çok seviyorum” diye iddia edecek, sevdiğinin peşine gitmek yerine başkalarını bire bir taklit edecek. Bir kalpte iki sevgi bulunmaz. İnanç başka, amel başka, ahlaki anlayış daha başka… Böyle iki yüzlü olanı kimse sevmez. 


Özellikle Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili buyuruyor ki yüce Allah:

“Kendi dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. Deki doğru yol ancak Allahın yoludur.” (Bakara, 120)


Evet, en son noktaya vurgu yapılıyor yani onların tek hoşnut edecek şey vardır o da onların dinini kabul etmektir. Yoksa hem Müslümansın hem de onların hoşnutluğunu kazanacaksın. Onların sevgisine mazhar olacaksın imkânsız. 


İnsan inandığı gibi yaşamadığından yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Avrupa’nın ve batının her şeyini sorgusuz ve sualsiz alıp kabul ediyoruz maalesef. İnsan aklını kullanmalı! Pazardan domates alırken bile çürük mü, sağlam mı diye bakıyoruz, ancak moda diye Avrupa’dan her şeyi alırken bu benim inancıma uyuyor mu diye düşünemiyoruz bile. Çünkü beyinler uyuşturulmuş. Müslümanlar uyutulmuş; karını zararını hesap edemez durumda. 


Moda denilen şey de batılıların bizlere empoze ettiği özentiden başka bir şey değildir. Bu öyle zihinlerde yer etmiş hayata hâkim hale gelmiş ki, moda adına en ahlaksız elbiseler giyinmekten çekinilmiyor. Sokaklar, çarşılar, alış-veriş merkezleri İslam’dan bi haber anlayışla yaşayan insanlarla kirletiliyor. Kime benzeniyor, kim takip ediyor, bu yaşantı ve giyim kuşam hangi milletin inancını temsil ediyor... Yani körü körüne bir taklit anlayışı almış başını gidiyor. Bir hocamızın vaazında dinlemiştim, çok üzülmüştüm. Hocamız diyor ki, “o yılın modasını tanıtmak için mankenler sırayla podyuma çıkıyorlar ancak mankenlerden biri çıkmadan önce lavaboya gidiyor, sırası geldiğinden alelacele pantolonun bir paçasını düzeltmeyi unutuyor. Bu manken o şekilde çıkıp bir o tarafa bir bu tarafa yürüyor. Moda hayranı insanlar dikkatli bir şekilde takip ediyorlar. Hocamız devam ediyor diyor ki o gün sabahleyin sosyetenin yoğun yaşadığı çarşıya- pazara çıktım ki ne çıkayım herkes bir paçası katlı pantolonlarla geziyor bu yılın modası diye. İşte bundan ibaret… Mesele çok vahim. Öyle körü körüne bir taklit söz konusu ki, bu yaşamımızın her alanına bir virüs gibi sirayet etmiş. Giyim kuşamdan tutun, Saçlarımızın şekillerine kadar, yeme içme kültürümüze, konuşma tarzımıza, aile yapımıza; bütün insani ilişkilere kadar her şeyimizi kuşatmış. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Şüphe ediyorum ki, siz, bir gün gelecek, kendinizden önceki milletlerin yoluna santimi santimin santimine, tıpa tıp uyacaksınız, öyle ki şayet onlar daracık keler, deliğine girseler sizde onlara özenerek girmeye çalışacaksınız. Ya rasulüllah bu ümmetler Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır? Ashabı kiram sordular. Allah resulü buyurdu kim olacak onlardan başka.” (Kütübü sitte. C. 17, s. 551) 

Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifte de şöyle buyuruyor:

“Bizden başkasına benzeyen bizden değildir…” (Rumuzul ehadis,s. 366)


Başka bir hadisi şerifte 

“Kişi arkadaşının dini üzeredir.”(Ebu Davut, edep) buyuruluyor.


Bu sözlerin hayatımızdaki karşılığı en açık bir ifadeyle vardır; şahit oluyoruz. Bir insan kim ile beraber olursa onun görüşlerini benimsiyor. Belki ilk zamanlar anormal karşılanan şeyler, zamanla normal olarak algılanıyor. Bu, insanın kalbinin beraber olduğu kişinin davranışlarına meyletmesi demektir. Çürük elma, yanındaki elmayı da çürütüyor; mesele inanca kadar dayanıyor, Allah muhafaza, bu sefer geri dönüp baktığınızda İslam’la aranızda zahiri olarak hiçbir bağın kalmadığını görüyorsunuz. Gayri Müslim namaz kılmaz, Müslüman da kılmıyor, o içki içer Müslüman da içer. O açık saçık gezer, Müslüman da hiç mahsur yok anlayışıyla böyle gezmekten utanmaz. Onlar oruç tutmaz, Müslüman da tutmaz; Onlar kimseye yardım etmez, zekât vermez Müslüman da vermez. Onlar yılbaşı kutlar Müslümanlarda kutlar. Onlar faiz yer Müslüman da yer. Onlar rüşvet alır-verir Müslüman da alır verir. Öyleyse nasıl fark edilecek müminle mümin olmayan; Müslüman ile Müslüman olmayan. Peygamber Efendimiz bizi uyararak buyuruyor ki: 


“İlerde bir takım fitneler olacak ki, kişi mümin olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacaktır. Ancak Allah’ın ilim hayatına mazhar buyurduğu kimseler müstesna”


Selam ve dua ile…

 

Gıybet’e Sürükleyen Sebepler

e-Posta Yazdır PDF

Daha önceki yazımızda gıybetin ne kadar kötü ve tahribatı fazla bir günah olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise gıybete sürükleyen sebeplerin üzerinde durmaya çalışalım.


 Bir günahın işlenmesi mutlaka bir sebep nedeniyle meydana gelir. Sebeplerden yoksun gıybetten korunma algısı asla meselenin çözüm noktasında yeteli değildir. Belki bir an gıybetin günahından korunmuş olabilirsiniz ancak problemin, hastalığın esas menbağına inmediğinizden her defasında gıybete yeniden bulaşırsınız. Bu sefer mücadelede yorgunluk yaşar, şeytan karşısında teslimiyet bayrağını çekersiniz. Bunun için günah illetine götüren hastalıkları iyi tespit edip şeytanla mücadeleye oralardan başlamalı. Gıybete iten bu sebepler bazen helal ve mubah şeyler dahi olabilir. Neticesi açısında bunlar çok tehlike arz etmektedir. Zira bu sebeplerin sadece kendilerine yoğunlaştığınızda orada doğrudan günah göremediğiniz için sizi sürüklediği felaketleri düşünemez, neticede günahların kucağında kendinizi bulursun. Bazen de harama götüren davranışın kendisi haram olan bir davranış olabilir. Şimdi en fazla günahlara sürükleyen sebepler nelerdir onları görelim:


Öfke: Öfke duygusu az çok herkes de bulunur. Bazılarında kontrolü kolay olan öfke, bazılarında önü alınmaz bir hal arz eder. Bir insana karşı beslenen kin ve düşmanlık nedeniyle hafif bir kıvılcımla meydana çıkan öfke ani bir refleks halinde yapıldığında sonuçları, zararları, yıkımları pek düşünülmez. Atalarımızın, “Gazap gelince akıl gider, öfkeyle kalkan zararla oturur” sözleri bunu ifade etmektedir. Akılla tartılmayan, mantık süzgecinden geçmeyen, düşünce harmanında ayıklanmayan bir davranışın neticesi felakettir takdir edersiniz ki. Böyle bir atmosferde İslam’ın ve imanın adeta o insanda zafiyet yaşadığı hengâmende, yapılan davranışların helalliği ve haramlığı da doğal olarak hissedilemez de bu sefer öfke, gıybetle dedi koduyla dindirilmeye çalışılır.


Öfkeyi kontrol etmenin çok zor bir davranış olduğunu vurgulayan yüce Resul, iradesinin hakkını verip bunu başaranları pehlivan olarak nitelendiriyor ve buyuruyor ki: “Kuvvetli kimse, (güreşte hasımlarını mağlup eden) sırtı yere gelen pehlivan değildir hakiki kuvvetli öfkelendiği zaman öfkesini yenendir”(Buhari, edep, 102;Müslim birr,106)


İntikam Duygusu: Gıybete sürükleyen bir sebepte intikam alma duygusudur. Birisinin yapmış olduğu bir hata bu duyguyu tetikler. Hâlbuki başkasının yapmış olduğu bir haksızlık bizimde ona haksızlık yapmamızı meşru kılmaz. “O benim gıybetimi yaptı o zaman ben de onun üzülmesine, küçük düşürülmesine sebep olayım da neyi var neyi yok ortaya dökeyim düşüncesi asla tasvip edilir bir davranış değildir.” Kir kirle değil, kir suyla yıkanır temizlenir” haklı olmak hakkın yanında olmayı gerekli kılmaktadır. Şahsımıza yönelen haksızlıkları mümkün olduğu kadar sinelerimizde yumuşatmaya, engin hoşgörümüzle eritmeye çalışmalıyız. Zira Yüce Allah bizi bu hususta uyarıyor: “Bir topluluğun size karşı zalimane tavrı, kini, nefreti ve sizin de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil davranın takvaya en uygun hareket budur”( Maide, 8)


Haset: Haset bir insanın sahip olduğu bir takım nimetlere, kavuştuğu mazhariyetlere tahammül edememektir. “Çekememezlik ve kıskançlık” diye de anılan haset aslında Allah’ın verdiğine razı olmamaktır. Şeytanın, Allah’ın dergâhından kovulması insana karşı beslediği haset’in sonucudur. Haset, şeytani bir davranış ve kibrin de neticesidir. Durağan vaziyette olan bu iç hastalık zamanla müdahale şekline bürünür, fiiliyata dökülürse zararları önlenemez bir hal alır. Hasetçinin şerrinden de emin olunamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “..Ve haset edenin haset(ini) belli) ettiği zaman şerrinde Allah’a sığınırım.”(Furkan5)


 Haset sahibi bir insan, haset beslediği insanın sahip olduğu nimetlerin elinden gitmesi için adeta her yolu meşru görür. Bütün davranışlarının yönünü hep o istikamete çevirdiğinden, hedefini o insana zarar verme düşüncesine ayarladığından yeri gelir Allah’ın takdirini dahi sorgular. Bazen kahırla, bedduayla kendini gösterir bazen yalan ve iftiralarla davranışlarını devam ettirir, büyük olmayı haset ettiğinin küçülmesine bağlar, onun kusurlarını araştırmakla gününü, ömrünü geçirir, her oturup kalktığında onun gıybetini eder.


Su-izan: Başkalarının hata ve kusurlarını araştırmak olan tecessüzle adeta iç içe girmiş bulunan bir birleriyle yakın anlam ilişkisi içerisinde bulunan su-i zan, Bir kimsenin, bazı davranış ve sözlerine bakarak, kesin bir hüküm elde etme mümkün olmadığı halde, o insan hakkında olumsuz kanaate varmaktır.


Bir defa, bir meseleye insanın yaklaşımı nasılsa, ne niyetle yaklaşıp, nasıl bir sonuç elde etme arzusu varsa, küçük bir ihtimalde olsa, diğer bütün ihtimalleri de göz ardı ederek, istediği kanaati kendince oluşturur ve insanlara öyle lanse eder. Çünkü burada, doğru sonucun elde edilmesi mümkün olmayan eğri bir bakış söz konusudur, ‘şaşı bakan şaşı görür’ gerçeği söz konusudur. Önyargıyla yaklaşılmış bir durum söz konusudur. Daha işin başında karar verilmiş bir hükmün değişmesi, ne kadar sağlam deliller olursa olsun, pek mümkün değildir. Şöyle diyelim farklı bir ifade şekliyle: bir insana düşmanca bir bakış, her zaman su-i zan-a zemin hazırlar. Böyle bir insan, düşman gördüğü insanın o davranışında masum olduğuna inansa bile, bunu onun aleyhine kullanır, kesinmiş gibi insanların kanaatlerinin oluşmasına çalışır. Bu emeli onu, gıybetin kucağına atar.

 

Hoşgörüyle kuşanmış müminin bakışları hep iyi niyetli bakışlardır. Çünkü mümin bir insanın hal ve hareketlerine bakarken temenni ettiği şeyleri görmek ister, kendi hataları başkalarının hatasını görmeye mani olur.

 Evet, gıybete sebebiyet veren sü-i zandan kaçınmamız gerektiğini emreden yüce Allah bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:


“Ey îmân edenler, zandan çok sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır, birbirinizin kusurlarını araştırmayın(Gıybet etmeyin). Biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz değil mi? O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok acıyandır”.(Hucurat.12) 


Zamanı öldürme isteği: Zamanı geçirme isteği gıybete sürükleyen en önemli sebeplerdendir. Zamanını Allah’a ibadet ve itaatle geçirmesi gerektiğini bilmeyenler, bunu bir türlü anlamayanlar, onu adeta fazlalık olarak gördüğünden, hep geçirmenin kaygısını ve telaşını yaşarlar. “Gelsende iki kelimenin belini kırsak, iyi ki geldin de oturup sohbet ettik, sen olmasaydın nasıl zaman geçerdi, başka türlü de zaman geçmiyor” gibi sözlerle. Peygamberimiz insanların bu zafiyetlerine dikkatleri çekerek buyuruyor ki: “İnsanların çoğunun faydalanma hususunda aldandığı iki büyük nimet vardır. Bunlar sağlık ve boş zamandır.”(Buhari)


İnsanların en fazlaca aldandığı, hemencecik tuzağına düştüğü şey, dilini muhafaza edememesi ve zamanının kıymetini bilememesidir. Konuşmanın kolaylığı, koyu sohbetlere dalındığında günahlara banıldığının anlaşılmaması, adeta o günahla zaman geçirebilmenin meşru bir şey algısını doğurmuştur. Zamanın, insanlara verilen bir emanet olduğunu, onun mubah şeylerle bile boşu boşuna heba edilmesinin hesabının sorulacağını bilmeyen, anlamayan bir mümin, gıybet, dedikodu, yalan, iftira koğuculuk gibi haram olan şeylerle bile, zamanı geçirmenin, zamanı değerlendirmek şeklinde olduğunu zannederek gününü sonlandırabiliyor maalesef.

Arkadaş Ortamına Ayak Uydurma: Cehenneme giren mücrimlere sorulduğunda cevaplarının arasında biride “...Bizde batıla dalanlarla beraber dalıyorduk” (Müddessir 47) olacak. Evet, belki razı değilizdir günah solutan o pis atmosferden. Ancak yine de çoğu zaman arkadaşlarımızın arkadaşlığını, dostlarımızın dostluğunu tercih ederiz. Belki bilmeden Atarız Allah’ın dostluğunu bir kenara, O’nun razı olmadığına razı oluruz. “Şimdi gıybet edilen şu ortamda birşeyler yapsam, etmeyin, yaypmayın işlediğiniz büyük günahtır desem, yada çekip gitsem, dışlanırmıyım. Arkadaşlarımı, dostlarımı kayıp ederim” korkusuyla o günaha başımızı sallar, edata “Doğru söylüyorsunuz” der gibi, tasdik ederiz, menmunuyetin ifadesi olarak gülümseriz, önemli olduğu görüntüsüyle dikkatle dinleriz. Bazen, “Evet öğle mi? Allah, Allah onu öyle bilmezdim” der bizzat o günahın bir tarafı oluruz. Ancak olduğumuz bu taraf asla Allahın razı olduğu bir taraf değildir. Peyganberimiz(s.a.v.)’in: “Kişi arkadaşının dini üzeredir öyleyse herbiriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin”(Ebu Davut Edep,16; Tirmizi Züht,45) tavsiyesini kulaklarımıza küpe etmeliyiz, gıybete sürükleyen bu ortamlardan hızla uzaklaşmalıyız.


Kibir: Kibir ve gurur, insanın kendini büyük, başkalarını küçük görmesidir. Kibrin zıddı tevazudur. Alçak gönüllü olmayı ifade eden tevazu sahibi olmak bir erdemliliktir.


Kibir kabalığın, yetişememezliğin, hayal perestliğin bir tezahürü iken; tevazu, insanlığın efendiliğin, gerçekçi olmanın bir alameti, olgunluğunda meyvesidir.


Kuran-ı kerimde tevazu övülmüşken, kibir şiddetle yerilmiştir, kibir, kötülüğün, şerrin sembolüdür. Zira her kötülüğün mayasında, hamurunda, özünde mutlaka bir şekilde kibir vardır. Her günahta kibre giden bir yol olduğundan Peygamberimiz(s.a.v.) “Kibir sahibi cennete giremez” diye buyuruyor. Çünkü kibir cennetin önüne çekilmiş bir perdedir. Kibirli insanlar bu perdeyle, cennetin bütün kapılarını kendilerine kapatmışlardır.


Başkaları karşısında büyük görünme, insanlar arasında farklı biri olma, onlar tarafından övülme, kibirli insanların hayatının en önemli hedefidir. Bu hedefe ulaşmak için, her şeyi meşru görür böyle bir insan. Adeta insanların sırtına ayaklarıyla basarak, ben buradayım, beni de görün, diye yırtınırcasına bağırırlar. Başkalarının huzursuzluklarını, sıkıntılarını, eksiklerini, kusurlarını kullanırlar. Ta ki kibirleri, gururları yaşatılmış olsun. Ellerine geçen hiçbir fırsatı es geçmeden değerlendirirler. Bunca gayrete rağmen kendilerini ifade edemediklerinde de başkalarının gıybetlerini yaparak, bundan nemalanmaya çalışırlar. Âlim olduklarını, başkalarının cehaletiyle ifade ederler. Zenginliklerini, başkalarının fakirliklerini ileri sürerek, güzelliklerini başkalarının çirkinliklerini dillerine dolayarak, göstermek isterler.Gurur ve kibirlerini yaşatmaları söz konusu olmadığında da gıybet etme gereği duymazlar böyleleri.

Gıybete Müsade Edilen Yerler Var Mıdır?

Gıybet çok çirkin bir davranış olmasına rağmen bazı durumların istisna edildiği söz konusudur. Bunların hassasiyetle irdelenmesi gerekir ki gıybet hususunda gevşekliğe mahal verilmiş olmasın. Bunları şöyle sıralaya biliriz:

Zulme maruz kalmak: Zulme uğrayan bir insan, o zulmü üzerinden kaldırmaya gücü yetmediğinde ilgili mercie şikâyette bulunabilir. Bu minvalde ilgili şahsın o konuyla ilgili kusurlarını sayıp dökmek gıybet sayılmamıştır. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta buyuruyor ki: “Allah ağır ve çirkin sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka”.(Buhar, İstikraz,12; Müslim, Müsakat, 33) Buradaki hassas olan nokta, zulme, haksızlığa konu olan şeyin dışına çıkmamaktır.


Fetva sormak maksadıyla: Fetva sorulmak istendiğinde bazen gıybete başvurulmak zorunda kalınabilir. Şöyle ki; fetvanın verilebilmesi için ilgili insanın o konuyla alakalı hata ve kusurunun, eksik taraflarının söylenmesi gerekiyordur. Bu hususta asrısaadetteki şu örnek bize yol göstermesi açısından önemlidir. Bir gün Hint B. Utbe Peygamberimiz(s.a.v.)’e gelerek kocası Ebu Süfyan’ın cimri birisi olduğunu, kendilerini darda bıraktığını, bu nedenle habersiz para alıp alamayacağını sordu. Peygamberimiz de: “Makul ölçüde kendine ve evladına yetebilecek kadar alabilirsin” buyurdu(Buhari, Büyü, 95). Burada dikkat edilmesi gereken gıybette kifayet miktarını aşmamak, mümkünse üçüncü şahıslar üzerinden isim vermeden sorulara cevaplar aramaktır.


Müslüman’ı şerden korumak: Kötülüğü, şerri dokunacak olan insandan Müslüman’ı korumak maksadıyla gıybete başvurulabilir. Diyelim ki bir müşteri bir mala talip oldu, ancak o maldaki kusuru, ya da o malı satanın kendisini aldatacağını bilmiyor. Bize düşense o malı alacak olanı usulüne göre uyarmaktır. Yine evlenecek insanlarla ilgili bazen bizim bilgimize başvurdukları zamanlar olmuştur. Böyle durumlarda yine bildiklerimizi söylemeliyiz. Ya da mahkemede adil bir karara varılması hususunda bildiklerimizle adaletin tecelli etmesine yardımcı olmalıyız. Bunlar gıybet olarak mütalaa edilmemiş.


Fatma isimli bir hanım sahabi, kendisiyle evlenmek isteyen iki kişi hakkında Peygamberimizden bilgi istediğinde Peygamberimiz birisi için “Malı olmayan” öteki için ise “omuzundan sopasını eksiltmeyen” diyerek durumlarını ifade etmiştir. Buda gösteriyor ki bu gibi durumlarda gıybet etmek caizdir.


Fasığın günahını açıkça icra etmesi: Fahri kâinat efendimiz buyuruyor ki: “Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurlarını örterse Allah’ta kıyamet günü o kimsenin ayıp ve kusurunu örter”( Buhari, Mezalim,3;Müslim, Birr,58)Müslim). Ancak bu başkalarının kusurlarını örtmekle alakalı bir lütuf. Ya kendi kusurlarını, nefis arabasıyla Pazar-Pazar, sokak-sokak dolaşıp pazarlayanlara, sohbet meclislerinde teşhir edenlere ne demeli, işte burada başlıyor asıl ıstırap, insanın insanlığının kırılma noktası insanın insan gibi olamamanın resmidir bu.


Evet, saçımızdaki dağınıklığa üzüldüğümüz gibi, dilimizdeki dağınıklığa üzülmüyorsak, paltolumuzda ki bir yırtığa müteessir olduğumuz kadar kalbimizde ki koskocaman boşluğa müteessir olmuyorsak, üzerimizde ki lekeyle gezmekten ar ettiğimiz gibi günah lekeleriyle gezmekten ar etmiyorsak, insanla hayvanı ayıran arasındaki hayâyla hayâsızlık, edeple edepsizlik, isyanla teslimiyet arasındaki sırlar kalkmış insani, İslami özelliklerimiz kayıp olmuş demektir. Böyle olunca da maalesef işlenen günahlar sıkılmadan utanmadan kızarmadan ballandıra-ballandıra anlatılıyor; içilen içkiler, oynanan kumarlar vurulanlar kırılanlar daha niceleri…


Böyleleri için yüce Rasul buyuruyor ki: “Kim ki haya perdesi gözünden atmışsa gıybeti yapılabilir” (Beyhaki, Sünenül- Küpra, 10-210)


Bir kötülüğü ortadan kaldırmak: Peygamberimiz(s.a.v) bir hadis-i şerifinde: “Bir kötülük gördüğünüzde o nu elinizle düzeltin, buna imkânınız yoksa dilinizle düzeltin, buna da gücünüz yetmiyorsa (o şeye taraf olmadığınızı göstermek için) kalbinizle buğz edin.” diye buyurarak kötülükler karşısında müslüman’ın yol haritasını çiziyor.(Müslim, İman,78;Ebu Davut, Salat,232)


Bir Müslüman asla vurdum-duymaz tavırlar içerisinde olamaz. Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın Müslüman’a ait bir söz değildir. Asıl olan başkalarını kendine tercih etmedir, başkaları için kendini heba edercesine kötülüklerle mücadele etmektir.


Bir kötülüğün ortadan kaldırılması o kötülüğe bulaşanı ondan men etmenin İslam da ki önemine bakın ki bunu başarabilmek için çok çirkin bir günah olan gıybet etmeye bile müsaade edilmiş. Aslında bu münkeri nehiy manasında bir sorumluluktur aynı zamanda.


Tarif maksatlı: Bir insan bir yerde lakabıyla yaptığı işle tanınmış, kendiside bunlarla anılmasından memnunsa zaruret halinde o lakabı veya yaptığı işi ifade edebiliriz bu, gıybet olmaz. Bunları da tahkir maksatlı değil, tarif maksatlı kullanmaya dikkat etmeliyiz. Bu özelliklerin de en hafif olanını ve onu en güzel şekilde ifade etmeliyiz.


Gıybetin cevaz verildiği durumlara dikkat ederseniz, çok hassas davranılması gerektiğini görürsünüz. Günahların sınırında adeta gezip durduğunuzdan, o günahlara hemen düşme ihtimaliniz söz konusudur.


 Dikkatinizde ki hafif bir dağılma, hassasiyetinizde ki basit bir sapma sizi gıybetin tam ortasına çeker. Çünkü buralardaki haram, helal ayrımı çok ince bir çizgiyle ayrılmıştır. Bazen de nefsinizin ipini gevşettiğinizden, buralardaki bazı bahanelerin rahatlığına kendinizi atarsınız da elinizde ruhsat var diye gıybetlere dalarsınız.(Allah muhafaza)


Selam ve dua ile….

                  (Alıntı) “Söz Deyip Geçme”- Gelenek Yayınları

 

Asrın Vebası Gıybet

e-Posta Yazdır PDF

Mevlâna Celaleddin-i Rumi ne güzel söylemiş:

“Âdem oğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil can kapısına perdedir. Bir rüzgâr esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz. O evde incimi var, buğday mı? Altın hazinesi mi var yoksa yılan ve akreplerle mi dolu? Yoksa içeride hazine mi var da kapısında yılan beklemekte? Çünkü altın hazinesi bekçisiz olmaz...” (Mesnevi)


Nizami’de şöyle der:

“Vefa bile olsa sana verilmedikçe alma, senden bir şey sorulmadıkça, doğru bile olsa söyleme. Mademki sözün bal oldu, ucuz satma. Sakın balın sineklere açma…” (Mahsen-i esrar)


Evet söz insana verilen bir nimettir. Onu bir hazine gibi muhafaza etmeli. İnsanla hayvan arasındaki fark konuşabilme yeteneğidir. Lakin her söz her yerde söylenmemeli. Susulması gereken yerde susmasını beceremeyen nerede ne konuşulacağını bilemez. Söylenecekse de söz o da hayırlı olan olmalı.Her gelene destur demek, her ağıza geleni söylemek insanı insanlığından eder. Nimetteki en ağır külfet budur belki. 


En çok günah dil ile işlenir, azalar dilden şikayetçi olur. Dilin afetlerindendir yalan; imanla bir arada bulunmayan geceyle gündüz gibi… Her duyduğunu söylemek kadar yalan kabul edilen yinesözdür... Cennetin kokusunu duyamayacak koğucuların taşıdığı söz cehenneme taşınan ateştir… Söz öyle bir şey ki söylemeden önce insanın esiri olan, söyledikten sonra insanı esir alan. Söz, verildiğinde yerine getirilmesi gereken, emanet bilinciyle sarf edilecek olan, insana nice sorumluluk yükleyen sözleşme… Söz fazla olunca israf, az olunca cimrilik, malayani sofrasının zehir saçan zakkum kadar acı yemeği. Söz hakka şahitliğin itirafı, yalancıların zulüm aracı… Söz batıla dalanların malzemesi, hak olanı konuşanların muhabbet vesilesi… Sözün kötüsü zehir, iyisi ilaçtır. Sözün doğru olanı hakka vuslat, kötü olanı iflasın ilanıdır. Bir sözde vardır ki esas konumuz olan asrın vebası; gıybettir… Bu gıybet hastalığına yakalananlar kolay kolay kendilerini kurtaramıyorlar maalesef.Öyle ki, insanın zamanla karakteri haline gelen gıybet “ne yani yapmayayım da patlayayım mı” dedirtecek kadar alışkanlık haline gelen “iyi ki geldin de içimi döktüm rahatladım” itirafı kadar sarhoş eden bir hastalık. Bu gibi dil hastalıklarına yakalanmamanın yolunu Hz. Ömer şöyle gösteriyor:


“Allah’ın zikrinden ayrılmayın çünkü orada şifa vardır. Halktan bahsetmekten sakının çünkü orada hastalık vardır.”(ihya) 


Hasan’ı Basri Hazretleri de şöyle demiştir:

“Allaha yemin ederim ki muhakkak gıybet mümin kişinin dinini ifsat hususunda cüzzamın cesetteki ifsadından daha süratlidir.” 


Bu hastalığın tahribatını anlayan selef-i salihin oruç tutmaktan, namaz kılmaktan çok dili muhafaza etmeyi ibadet saymışlardır… Öyle değil mi ki maddi hastalıklarda Hakka teslimiyet, sabır insanın derecesini yükseltir, günahlarına kefaret olur.Acı ve ağrı insanın Allah’a yönelmesine vesile olur. Maddi hastalıklar imtihan vesilesidir, kazanırsan mükafat vardır. Ancak gıybet hastalığı imtihana bizzat vesile değil, imtihanı kayıp etme sebebidir. Bu hastalığa müptela olanlar hem dünyada ıstırap çeker hem de ahrette cezaya müstahak olurlar; hem kendilerine zulmederler, kul hakkına girerek hem de başkalarına zulmetmiş olurlar. Gıybet’e sabır felakettir. Onun kefareti de yoktur. (Allah muhafaza) Gıybet, isyanda inkarda derinleşmeye, kulluğu unutmaya, yaradılış gayesinden uzaklaşmaya sebeptir. 


Şimdi bu girişten sonra bu kadar ağır mı ağır bir günah olan gıybet nedir, onu tanımaya, gıybet illetinin sebeplerini irdelemeye, korunma yollarını anlatmaya başlayalım.


Gıybet, bir kimsenin gıyabında, onun hoşlanmayacağı şeyleri ifade etmektir. Bu insanla ilgili her konuda olabilir; fiziki yapısından, kılık kıyafetinden tutunda, diniyle, diliyle, milletiyle, soyuyla- sopuyla, mesleğiyle, bütün davranışlarına kadar her konuyu içine alır.


Müslüman’ın zulmetmeyeceğini, kardeşini zulme teslim etmeyeceğini, elinden ve dilinden bütün insanların emin olacağını, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi içinde istemesi gerektiğini emir buyuran İslam; insanın ne yüzüne ne de arkasından ne eliyle ne de diliyle haksızlık edilmesine asla müsaade etmemiş, insanın hak ve hukukunu özel koruma altına almış, onu aşağılamayı, onunla alay etmeyi, gizli hallerini araştırmayı yasaklamış. Bu nedenle insanların incinmesine sebep olan, onun haklarını ihlale götüren gıybeti de şiddetle yasaklamıştır.


Gıybet eden insan kul hakkına girdiğinden, gıybet ettiği insanın günahlarını yüklenmiş oluyor. İbadetlerle doldurmuş olduğu amel defterini boşaltıp iflas edenler arasına dahil oluyor. Ne büyük bir kayıp değil mi?Kainatın efendisine(s.a.v.)buyuruyorlar ki:

 Kıyamet günü insanın kitabı açık bir şekilde eline verilir. Defterine bakınca Bir şey göremeyecek ve diyecek ki:


 “Ey Rabbim, benim iyiliklerim nerede? Dünyada bunca hasenatta bulundum, onların hiçbiri defterimde yok.”


Allah Teala buyurur ki:

 “Onları insanlar hakkında yaptığın gıybetlerle sildim. Gıybetini yaptığının defterine yazdım.”(İbni Hibban)


 Gıybetle insanın haysiyet ve şerefine saldırı söz konusudur. Düşmanlıkların fitilini tutuşturan, huzursuzluklara yol açan, nice badirelere sürükleyen, ahirette müflisler arasına dâhil eden, hayatı zindan, ahireti heba eden yine gıybettir. Allah’ın yüce Resulü gıybetin ne olduğunu Ashabına:

“Gıybet nedir bilir misiniz”? diye sordu. Ashap: 

 “Allah ve Resulü daha iyi bilir dediler.” Resulü Ekrem:

“Gıybet kardeşini hoşuna gitmeyen şeyle anmandır.” buyurdular. Birisi: 

“Dediğim şeyler kardeşimde varsa ne buyurursunuz”. Resulü Ekrem:

“Söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun eğer yoksa ona bühtan (iftira) etmiş olursun.” Buyurdular (Müslim. Birr, 70) 


Bir mümine düşen ayıpları açmak değil örtmek, yıkmak değil yapmaktır; dağıtmak değil toparlamaktır, düşmanlıklara zemin hazırlamak değil, sevgi tohumları atıp onları yeşertmektir. Nasıl ki bir insanın mahrem yerlerini örten elbise ne ise, o elbise ne kadar zaruri ise bununla beraber, bir insanın elbisesini yırtıp parçalayıp, ayıp olan yerleri açmak ne kadar gayri insani bir davranışsa, insanların eksik ve kusurlarını veya hoşlanmayacağı şeylerin meydana çıkarılması da en az onun kadar gayri ahlaki bir davranıştır. Elbette ki gıybeti sadece dil ile yapılan bir davranış olarak düşünmekte doğru değildir: Dil ile bir insanın arkasından onun hoşlanmayacağı şeyleri söyler ona zarar verirsiniz, ancak kötülemek maksadıyla, bir işaret, bir mimik hareketi, kaşınızın gözünüzün oynaması, yüzünüzün buruşukluğu, bazen bir şeyleri ifade için gülümsemeniz ya da yapığınız bir taklit daha etkilidir sözden, işte o davranışlarda gıybettir. Aişe validemiz anlatıyor: 


Bir gün Resûlullâh’ın yanına bir kadın geldi, o kadın çıkıp giderken, elimle çok kısa olduğunu işaret ettim, bunun üzerine Resûlullah beni: 

“Ya Aişe o kadının gıybetini yaptın” diye uyardı. (İbni Ebi Dünya)


Yüce Allah gıybet çirkefliğini şu ayeti kerimeyle gözler önüne sermektedir: 


“Bir kimseniz bir kimsenizin (arkasından, hoşlanmayacak sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz “Ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tikindiniz değil mi” (Hücürat, 12)


Hayatımızda bir laşe gördüğümüzde yüzümüzü çeviririz, dayanılmaz bir koku sardığında ortalığı burnumuzu kapatırız, kulaklarımıza ulaşan hoş sedaların gayrısından da hoşlanmayız, insan eti yemek mi? Tiksiniriz, silkiniriz, kalbimizin adeta ritmi bozulur, ölü kardeşimizin etini yemek mi? Adeta öfkemiz ipini sapını koparır. Değil mi? Şimdi bir düşünelim gayri insani gayri ahlaki bir davranış olan- inanan bir insan olarak- gıybet hususunda da aynı tepkiyi gösteriyor muyuz? Yanımızda olmadığında adeta ölü gibi olan bir Müslüman kardeşimizin gıybetini yaparak etini mi çiğniyoruz. Bize emanet edilen o insanın haysiyetini, şahsiyetini, onurunu, hakkını, hukukunu muhafaza edebiliyor muyuz?Veya gıybeti edildiğinde bir kardeşimizin, başımızı döndürüyor, yüzümüzü buruşturup, kulaklarımızı kapatıyor muyuz? “Gıybeti dinleyende gıybetçi gibidir” Nebevi uyarısını hatırlayıp, elimizle dilimizle müdahale ederek kalbimizle buğz edip, Allah’ın hoşlanmadığı o ortamdan hemen uzaklaşıyor muyuz? Maalesef çoğunlukla böyle bir gıybet hassasiyetine sahip değiliz.Adeta hakikati gözlerimizi kapalı bir şekilde yaşıyoruz. Öyle bir duruma kendimizi atıyoruz ki orada imanımız, teslimiyetimiz sorgulanır duruma geliyor. Hâlbuki ki Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu uyarısı adetainanan bir müminin kanını dondurur vaziyette. Buyuruyorlar ki: 


“Kim ki, herhangi bir mümin yanında zelil ediliyorsa, o da kudreti yettiği halde o mümine yardım etmiyorsa Allah, onu kıyamet günü insanların önünde rezil eder” (İbni Ebi Dünya) 


Cabir b. Abdullah anlatıyor: Resulüllah(s.a.v.) zamanında pis kokulu bir rüzgâr esmişti. Allah Resulü bu durumu şöyle açıklamıştı:

“Münafıklardan bir gurup, Müslümanlardan bir gurubu çekiştiriyor. İşte bu yel bunun için esmektedir” (İrşadül Gafilin. S. 89) 


Eskiden münafıkların yaptığı gıybeti bugün maalesef herkes yapıyor. Namaz kılanı da kılmayanı da oruç tutanı da tutmayanı da zikir yapanı da teheccüt’e kalkanı da şeytanla nefsiyle yaka paça olanı da “Aman iki kelimeden de ne olur” deyip düşüyor bu tuzağa. Bugün gıybetin o pis kokusu her tarafı sarmış, ancak hissedemiyoruz.Çünkü haram olan şeylere “haramdır” tepkisiyle bakamıyor, fahiş rezalet sözleri o çirkeflik ağırlığıyla hissedemiyoruz. Nice maskelerle saklı gıybetin bugün saklandığına da inanmıyoruz. Çünkü gıybet zaman geçirmek oldu, iki lafın bilini kırmak adını aldı, hatta adı “muhabbet” diye anılır oldu.


Evet, günah bir insanın hayatında sıradan bir şeymiş gibi algılanırsa, Allah’ın nehyi karşısında ciddiyet de aynı oranda azalır. Ciddiyetin olmaması da adeta o insanın nazarında her şeyi meşru bir hale getirir. Bu sefer yaptığımız gıybetlere bahaneler uydurarak, onları masum ambalajlara sararak, farklı kılıflar giydirerek, güya kendimizi rahatlatmaya çalışırız


Allah’ın her şeyi görüp gözettiğini, ondan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini, insanın gerçek niyetine aşina olduğunu unuturuz da başladığımız bir günaha


“Ya şimdi biliyorum günah olacak ya…” diye başlarız


Aslında bu sözün arkasında bile bile günah işlemeye meyletme var. Bunun anlamı “Biliyorum günah ama yine de işliyorum.” demektir. Buda, haşa Allah’a karşı açık bir şekilde başkaldırıdır. O’nun emrine karşı bilinçli karşı çıkmaktır. Allah’la (haşa) cedelleşmektir. Böyle bir davranışda ameli meseleden ziyade imanın sınırlarının zorlanması söz konusudur. Bu gibi tehlikeli bir üslubun halk arasında kullanılan başka bir şeklide şudur: Bir insan birisini arkadan çekiştirirken, kendisine: “Gıybet ediyorsun.” dendiğinde: “Hayır, ben gıybet etmiyorum gerçekleri söylüyorum.” diyerek adeta Allah’ın emri karşısında ayak diretme yoluna girerek, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi sanki de helal sayma gibi bir durumu doğurduğunu görürsünüz. Onun için bu tür gıybet bahanesine, üslubuna, küfür e götürecek gıybet şekli denmiştir. En tehlikeli gıybet şekli olmasına rağmen, çoğu insan, böyle sözleri sarf eder bilerek veya bilmeyerek.


Sonra “Ben bunu yüzüne de söylüyorum…” der devam edersiniz günah solumaya.


Buda, gıybet ederken çok kullanılan bir sözdür. Gıybet zaten arkadan yapıldığında gıybettir. Yüzüne bir yanlışlığı söylemek, onu arkasından söylemeni haklı kılacak bir mazeret de değildir. Buna aynı zamanda gıybetin engelsiz, serbest bir şekilde yapılmasını temin için de başvurulur.


Bu gibi insanlar, bir insanı arkasından atar tutar; her şeyini döker. Öyle yaptığı işten lezzet alır ki saatler geçer bıkmaz, usanmaz, üzülmez sıkılmaz, yüzü de kızarmaz. Adına da ‘koyu bir sohbet’ der, derin derin konuşur; hızını alamaz: “Daha neleri var neleri” der. Belki de kim bilir, daha o neleri neleri de başka bir gün anlatır. Her şey bittiğinde de o sohbet bitmesin, o lezzet son bulmasın diye olmayanları da anlatır, aynen olmuş gibi. Evet Allah muhafaza bu günahtan lezzet almaktır. Böyle insanlar kolay kolay tövbe etmeye de yanaşmazlar. Çünkü, tövbe pişmanlıktır. Bunlar ise yaptıklarından pişman değillerdir.


Bakın bir gün İsa Aleyhisselam şeytana rast gelir. Bir elinde bal, bir elinde kül tutan şeytana sorar:

“Ey Allah’ın düşmanı! bu bal ve kül ile ne yapıyorsun.” diye.


Lanetlenmiş şeytan Hz. İsa’ya cevap verir:

“Külü fakirlerin, yetimlerin üzerine serpiyorum, ta ki insanların gözüne çirkin gözüksünler de yardım etmek fikrinden vazgeçsinler. Balı da gıybet edenlerin, din kardeşlerini çekiştirenlerin dillerine çalıyorum. Taki, başladıkları dedikodudan ayrılmayacak kadar tat duysun, zevk alsın, birbirlerinden küsecek kadar işi ileri götürsünler”.


“Gıybet olmasın ama…”

 Bezende gıybet çirkefliğine bu sözlerle banıyorsunuz. Olmasın dediğiniz şeyi bizzat uygulamalı olarak ‘olur’ hale getiriyorsunuz. O, şuna benziyor: Elinize durduk yerde bir taş alıyorsunuz, “Sana zarar vermiş olmayayım ama!” diyor, taşı atıp adamın kafasını kırıyorsunuz. Hem o insana, kul hakkına girerek hem de kendinize zarar veriyorsunuz. Aynı şey, değişen Bir şey yok.


İşlenen pis mi, pis günahla birçok zarar gıybet ettiğinize verirsiniz sonra “Pis günahı başına olsun…” der, hiçbir şey yapmamış gibi, ya da o çirkefliğin müsebbibi asla değilmişsiniz gibi kendinizi atarsınız bir kenara, ancak yine de: “Günahı başına olsun, günahını da aldık” diyerek teselli olmaya, kendinizi teselli etmeye çalışırsınız. Ancak ne yazık ki o günah alınmıştır. Yani geri dönülmez bir yola girilmiştir. Belki burada o günahın pisliği fark edilmiş, en azından dile yansımıştır. Ancak bu, o günahın zararını önlemeye yetmez, çünkü ilerisine gidilip gıybet engellenememiştir. Burada yine bilinçli bir gıybet şekli söz konusudur. Böyle bir söylemle genelde karşıdaki insanlara gıybet hususunda aslında bildiğimiz şeyler olduğunu, cahil olmadığımızı da anlatmak isteriz, ancak irademizin zayıflığını da gıybeti yaparak göstermiş, kendimizi daha aşağı bir duruma farkında olmadan düşürmüş oluruz.


Devam edecek….

 Selam ve dua ile…

NOT:(Alıntıdır) “Söz Deyip Geçme”- Gelenek Yayınları

 

Kalpleri Yakan Ateş Haset

e-Posta Yazdır PDF

 Yusuf’u karanlık kuyulara attıran, evlatların kokusuyla avunan babaların gözlerini hasret ve ümit ateşiyle kör eden, kör olası haset. İnsanları birbirine düşüren, nice yuvaları yıkan, ahreti unutturan haset…. Hasetçi hastadır; bilmez hastalığını da en yakınına kıymayı dahi göze alır; babaya kıyılır, evlada kıyılır, kardeşe kıyılır, nice gönüller kırılır haset kılıcıyla. Hasetçinin hırsıyla eş darılır dost darılır. Kim bilir insan darıldığından olsa gerek Yaradan da darılır hasetçiden. Kim hayırsız işlerle hayır elde edebilir. Kalplerin en derinine nüfus etmiş hastalıkla kim rahat ve huzurlu bir hayat sürebilir ki… 


Rıza kapısında boynu büyük, teslimiyet rahatlığı olmayınca, kalpte olan haset kemirdikçe kemirir insanın içini. Hasetçi, hastalıklı bir hayat sürerken kuyudan çıkartır hasete asla rızası olmayan Rabbi Yusuf’unu. Teslimiyetine ve sabrına ödül müdür Mısır’a melik etmesi bilinmez ancak hasetçiye cezaların en büyüğüdür haset. “Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmalı.” (bkz, felak,5) Zira hasetçinin gözü kör, gönlü kapalıdır; sadece üzülmez haset ettiği insanın sahip olduklarına, onların elinden gitmesi için de her yolu meşru görür. Ancak Yusuf’a Yusufluk yakıştığından kuyudaki teslimiyet zaafa uğramamalı melik makama ulaşınca dahi. Düşmanlarına “Hadi gidin serbestsiniz” diyecek kadar vefalı olmalı rabbine karşı insan. Kuyuya atan, kendisine ölümü reva gören hasetçi kardeşlerine değil kuyuyla dereceleri yükselten Rabin’e odaklanan Yusuf sanki şu mesajı veriyordu en ağır imtihanla denenenlere: “Ben, bana bu dereceyi lütfeden rabbime nankörlük edemem. Haset etmek, kin gütmekle, benim derecemi yükselten sabrım ve teslimiyetimden vazgeçemem. Yoksa öyle kuyulara atılırım ki çıkaran bir kervanda geçmez oralardan, köle diye alıp saraya teslim edecek bir efendi de… Kuyunun karanlığında kayıp olur giderim. Çektiklerim de yanıma kalır.


Hasedin verdiği zararı bir canavar, aslan, sırtlan ve kurt veremez insana. Gözü dönmüş hasta ruhlu insanlar, kurdu suçlu ilan ederek kardeşlerini parçalayanın kendileri olmadıklarını iddia etseler de kalplerini içten içe kemiren haset adında bir virüsün, ruhlarını bitirmeye başladığını en erken bir zamanda öğrenecekler mutlaka. Böylelerine kimse inanmaz da kurdun değil, kurttan da tehlikeli olan hasedin nelere sebep olacağını gösterirler kıyamete kadar bütün insanlığa.


Haset’e uydurulan kılıflar insanı iyi etmez. Karanlığın içerisinde plan yapanların hesabı güneşin doğuşuyla yerle yeksan olduğu gibi; geceyi gündüzün üstüne yorgan gibi örten Allah, düşmanların istediklerine kavuşabilecekleri anlamında değil imtihanda Yusuf’un tarafında olanları çıkarmak için bunu yapmıştır. Şeytanın yolunu takip edenler Yusuflara düşmanlık yaparak babalarının ve birilerinin sevgisini, çeşitli dünyevi menfaatleri kazanacaklarını düşünürler ve Allah’ın hesabını unuturlar da bütün sevenlerini kayıp ederler aslında.


 Hasetçi bilmeli ki bununla Allah’ın ne taktiri değişir ne de vermek istemediğiyle ilgili taksimatı. Kendisine nimet verilen insan şükrünü eda ederken hasetçi yaktığı ateşle yanıp kavrulmaya devam eder. Haset içten içe insanı kemirmekten başka işe yaramaz. Belki de hasetçiye dünyada ki cezadır bu. Düşman bilinip haset edilenler nimetle müşerref olurken hasetçi, hasediyle bir yönüyle imtihan olur. Kin, öfke, çekememezlik, bencillik gibi hastalıkların ağırlığından kalbi hafiflemiş olan insanlar başkalarının sevincine ortak olduklarında da üzülenle üzüldüklerinde de kalpte bir inşirah olur. Haset nedeniyle üzülmekten çok daha farklıdır bu. 


 Peygamberimiz buyuruyor ki:

 “Bir koyun ağılına giren iki aç kurdun koyunlara zararı, haset ve aşırı derecede mala düşkünlüğün Müslümanın dinine verdiği zarardan daha çok değildir. Gerçekten ateşin odunu yakıp yediği gibi hasette iyilikleri yer ve tüketir.” (Münziri,et-Terğip ve’t-Terhip,III,548)

Nice ahret müflisleri vardır ki hesap gününde amel defterlerini ellerine aldıklarında yaptığı hiçbir iyiliği bulamayacaklar, şaşırıp kalacaklardır. Sevaplarının, insanlara yaptıkları kötülük nedeniyle yok olduğunu öğrendiklerinde ise iş işten geçmiş olacak. Kazanmak kadar kazandığını muhafaza etmekte önemlidir. Çok amel eden değil, yeterince ancak manasına ve gayesine uygun, tam ihlas ve samimiyet içerisinde, kalp temizliğiyle yapılan ameller insanı kurtarır. Şeytan bilgisiz değildi, ameli de vardı ancak o ameli hasedi nedeniyle kendine fayda vermedi. Hasetle kalbini kirletmeyen nice insanların az amelleri onların cennetle müjdelenmesine vesile oldu. İşte bu cennetliklerden biri: Enes İbn-i Malik anlatıyor. Bir gün Peygamberimizle beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:

“Şimdi cennetliklerden bir adam çıkagelecektir.”


Bir de baktık ki bir adam çıka geldi. Sakalından abdest suyu damlıyordu. Ayakkabılarını da sol eline almıştı. Ertesi gün Peygamberimiz(s.a.v.) bir önceki gün söylediği gibi söyledi. Yine aynı adam geldi. Üçüncü günü Peygamberimiz(s.a.v.) aynı sözü söyledi. O günde aynı adam çıkageldi. Peygamberimiz(s.av.) kakıp gidince Abdullah b. Amr o adamı izledi. Cennetlik bu adam nasıl ameller işliyor acaba, diye. Abdullah b. Amr bir yolunu bulup onunla kalmak istedi. Ancak onunla beraber kaldığı süresince fazladan bir amel yaptığını görmemiş lakin bununla beraberde hayırdan başka söz söylediğini de şahit olmamıştı. Üç günün sonunda Abdullah b. Amr Beraber kalmak isteğindeki niyeti adama anlatmış ve “büyük ameller işlediğinizi görmedim. Sizi Peygamberimizin müjdelediği mertebeye ulaştıran amel nedir acaba” diye sormuş.” Adam cevap vermiş:


“O senin gördüğün şeyden başkası değildir. Ancak ben, Müslümanlardan hiç kimseye kalbimden hile ve kin tutmam ve Allah’ın verdiği bir hayırdan dolayı hiç kimseye haset etmem.” bunun üzerine Abdullah. B. Amr:

“İşte seni bu dereceye eriştiren budur” dedi. (Ahmet b. Hambel)


Evet, haset rıza makamına yabancılaşan, teslimiyeti nefislerine ve ihtiraslarına kurban eden insanların işidir. İman sahibi bir insan ise Allahtan razı, Allah ta ondan razıdır. “Hasetle iman bir kimsede birleşmez” (Münziri, et-Teğrip ve’t-Terhip) buyuruyor Allah Resulü. İmanla mutmain olmuş, teslimiyetle yoğrulmuş bir kalbin başkalarına verilen nimet nedeniyle sarsılamayacağı, belki rahatlayacağı muhakkaktır. Kâmil bir mümin hikmetle işleyen bu düzenin içerisinde hiçbir şeyin anlamsız ve gayesiz, hiçbir taksimatın adaletin ölçülerinin dışında olmayacağına inancı tamdır. Öğle değil midir ki yük olarak sinede taşınan hasetle kadere itiraz aynı kefede ve podyumda boy gösterirler çoğu zaman. Yüzler ve maskeler farklı olsa da aynı telden ve sazdan çalarlar. Hem, haset Allah’ın uluhiyetine itiraz kadar katı ve imanı zedeleyici bir yıkıcılıkta; O’nun rıza olduğuna razı olamamak kadar ahmakça ve hoyratçadır. Her iş adedince çok, bir o kadar içten içe saklıdır haset. Hem çıkmışken nice makamlara alaşağı edercesine etkilidir. Uğrunda Ömrünü verirsin seve seve ibadetin ve itaatinle dikersin hayatının orta yerine imanın heykelini; ihlas, samimiyet, merhamet ve hoşgörüyle nakış nakış işlenmiş sancağını dalgalandırırsın. Bunu sevgiyle beslemesen ve diğerkâmlıkla süslemesen onun yerine yerleşen hasetle, düşmanlık ve çekememezlikle yerle yeksan edersin dinini.


Peygamberimiz bu hususta bizi uyarıyor:

“Size öncekilerin çekememe ve düşmanlık hastalığı bulaştı. İşte bu (hastalık) tıraş edip kazır. Saçları tıraş eder demiyorum. Fakat (insana kazandırdıklarını) kazıyıp yok eder. Canımı kudret elinde tutan Allaha yemin ederim ki, inanmadıkça cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kâmil manada iman etmiş oflamasınız. Bunu size sağlayacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız. (Bir birinize selam veriniz)” (Müslim, iman, 22) 


Nice makamlara kavuşmuşken kibir ve bencillikle al aşağı edilen Şeytan, çırasını tutuşturdu bu hastalığın. İhtiraslarını eline alıp bir gayretle koşanlar oldu arkasından. Hasetçiler hep zararı verenler gibi görünseler de kayıp edenler yine kendileri oldu. Kimsenin yaptığı haset yanına kalmadı kalmayacak ta. “Kişi kazdığı kuyuya kendisi düşer” (Fatır, 43)Şeytan insana secde etmedi. Emreden rabbinin büyüklüğünü unuttu da insanın yaratılış hamurunu ileri sürdü, arkasındaki hikmeti anlayamadı. Kıyamete kadar hasetçilerin arkadaşı ve kötü yoldaşı oldu.


İlk işlenen günahtır haset. Hem öyle bir günah ki Habilleri katledecek kadar insanın gözünü kör eden. Yusufları kuyuya attıracak kadar sorumsuzca işlenen… Kinle başlayan, hasetle devam eden, bazen hasetle başlayıp kin ve öfke suretine saklanan bir günah. Kıskançlığın arkadaşı; çekememezliği insana çektiren bir günah. Gıybeti tetikleyen, yalanı besleyen, düşmanlığı körükleyen, nice cürümler işleten bir günah… Kardeşi kardeşe kırdıran bir günah, haset, kabillerle Habillerin ayrıştığı Yusufların ve Yusuf olmayanların birbirinden uzaklaştırıldığı bir imtihan. İman edenle etmeyenin imtihanı. Amel edenle etmeyenin, fakirle zenginin imtihanı. Yetimlerle yetim olmayanların imtihanı. 


 Şeytanla başlayan haset kabille devam etti. İnsan insanla imtihan olurken ya şeytanın uşağı olur kabillerin yolunu takip eder ya da kurbanı kabul edilen Habillerin veya melik olan Yusuf ların, ya da onun kardeşlerinin yolunu veya ateşe atıp yakacaklarını zanneden Nemrutların veya o ateşin sahibine teslim olup yanmayan İbrahimlerin yolunu takip edecek. Firavunların tanrılığına inanıp en az onun kadar firavunlaşan, sonunda helak olan ya da Musaların teslimiyetiyle denizlerin açtığı yolda selamete çıkan elçilerin Yolunu takip edecek. 


Ebu cehiller ve Ebu Lehepleri cehaletin öncüsü olmalarına iten sebep te yine hasettir. Peygambere itiraz ederken kibrin ve bencilliğin küfür kokan itirazları vardı hep sözlerinde. Yani “yetim bir genç bizi nasıl geçer, biz başımızı ona nasıl eğeriz” derken sirkatlerini yansıtıyorlardı. Kuran iki büyük memleketten (Mekke ve Tariften) variyetli zengin birisine indirilseydi ya ya da beşere mi tabi olalım yani, diye itiraz ediyorlardı. 


Allah büyüklenen nice insanları yerin dibine geçirmiştir. Hadsizler hadlerini bilememenin cezasını çekmişlerdir. Kendisine verilecek nimetler kadar verilmeyeceklerle de imtihanda olduğunu bilmeyenlerin bu bilgisizliğinin semeresi olan haset kalbin en ağır yükü olmakla kalmamış, bazen hidayete dahi mâni olmuş, isyanın ve küfrün yolunu açmıştır.


Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yer yüzünde azarlardı. O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.” (Şura, 27)


Allah kulunu en iyi bilendir, ne faydasına neyin zararına olduğundan haberdardır. Bazen hayır gibi görünen nice şeyler, içerisinde şer taşır da bilemeyiz. Nice yokluklar vardır ki hayra çevirmek elimizdedir. Kimse kimsenin heybesinde ne var diye bakmak yerine kendi varlığı ve yokluğuyla ilgilense yokluğundaki hikmeti, varlığındaki şükrü bilse kazanacak. Haset edecekse de bunu, sahip olunan şeylerin başkalarının elinden alınması şeklinde değil de imrenmek şeklinde adını koyup yola devam etse yine kazanacak. 


Allah kulunu bu kadar seviyorken, ona şah damarından daha yakınken kendi uzaklığımızın kurbanı olup yaratana başkaldırmakta niye? İnsan kendini serbest bıraktığında Allah’ın taktiri karşısında, boğulmayacaktır bataklığın derinliklerinde. İnsanın sorumsuzluğudur insana yük olan. Taktir ve taksime itiraz ve müdahale edenler dalgalarda hep boğulup kayıp olanlar olmuşlardır. Niye ve nedenleri sorgulayanlarda şeytanın dostu Allah’ın düşmanı olmuşlardır. Sünnetüllahın işleyişi bizim irademiz dışındadır madem o zaman hayırlı olana meyletmek gerisini hakka bırakmak gerekmez mi. Kalpler hassastır, kıldan ince kılıçtan keskin noktaları vardır. Kabul ettiği edemeyeceği şeyleri vardır. Kaldırabileceği ve kaldıramayacağı yükleri söz konusudur. Haseti değil onu çağrıştıran, tetikleyen hiçbir şeyi oraya sokmamalı. Her attığında kalp, beslediğin hasedin, kinin, nefretin ve düşmanlığın dikenleri kanatıverir gönlü. Bu nedenle iman ile atan kalp sevmez bir türlü hasedi. Peygamberimize(s.a.v); “insanların en faziletlisi kimdir” diye sorduklarında Peygamberimiz(s.a.v.): 


“Her temiz kalpli ve doğru sözlü olandır.” buyurdular. “Kalbi temiz olmak nedir” diye sorduklarında ise Peygamberimiz(s.a.v.) şöyle buyurdu:


 “O, tertemiz, onda günah, baş kaldırma, aldatma ve haset olmayan kalptir.” (İbni Mace, Züht,24) buyurdular.

 

Son Söz:

 Madem haset denen bir yük var kalbimizde ki ağırlığıyla hayatımızı mahveden, ahretimizi heba eden. O zaman acilen gerekli tedbirleri alıp bir an önce bu illetten kurtulmanın yollarını araştırmalıyız. Hastalığa sebep olan mikropların ve sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla işe koyulmalıyız. Aksi taktirde yüzeysel ve sebeplerden kopuk bir tedavi yöntemi etkili olmayacak, hastalık farklı yerde ve zamanda tekrar ortaya çıkacaktır. Her hastalığın bir panzehiri vardır, hasedin panzehiri ise şükür ve kanaattir. Tevekkül ve teslimiyettir. İnsan kendinden üstlere değil, daha aşağılara bakmalı. Yokluğunu şükürle hayra çevirmesini bilmeli. Kazandıklarını hasedin ateşine teslim etmemeli. Müslüman, kalbini bir kale gibi korumalı, her şeyi rabbinden bilmeli ve onun taktirine razı olmalı isteyeceğini yalnız ondan istemeli. İsterken hayırlı olanı istemeli. Belki saadeti ve huzuru başkalarının sahip oldukları nimetlerin ellerinden gitmesi üzerine değil, nimete kavuşmaları üzerine kurgulamalı. Sevinenle sevinmeli, üzülenle üzülmeli. En takva olanı da başkalarını nefsimize tercih etmeli.


Selam ve dua ile…

 

İlmin ve Âlimlerin Fazileti

e-Posta Yazdır PDF

Merhameti sonsuz olan, bizleri yoktan var eden Allah Teâlâ’nın kuluna ilk emrettiği “OKU!” emridir. Peygamber Efendimiz kendisine risâlet görevi gelmeden önce Nur dağında ki Hıra mağarasına çıkıyor, orada Rabbini tefekkür ve tezekkür ediyordu. Cahiliyenin karanlığı içerisinde yolunu şaşıran insanlığın halini düşünüyor ve üzülüyordu. Kadir gecesinde ilk vahiyle “Oku” diye emir buyuran Allah “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diyerek te okumanın nasıl olması gerektiğini öğretiyordu. Burada ki emir sadece Kur’an okumak anlamında değildir. İlme dair her şey okunabilir yeter ki okuduğumuz şeyi Allah’ın ismi ile okuyalım. Onun ismi ile okunan her şey Allah’ın büyüklüğünü ve bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu gösteren birer ayettir. Kâinatın ve kitabın ayetlerini okuyan insan mutlaka Rabbini bulacak, O’na kulluk etme hususunda tereddüt etmeyecektir. Her sanat nasıl ki sanatkarından izler taşıyor, her eser ustasını gösteriyorsa tıpta okusan, astronomide okusan fende, biyolojide okusan mutlaka her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın büyüklüğünü görecek, O’nun karşısında secdelere kapanacaksın. Ancak ifade ettiğimiz gibi besmeleyle okumalı. Besleme ilmin hayırlı olanına niyettir. Besmele her işi hayra tebdil eden bir anahtar, her zorluğu kolaylaştıran bir yardımcı, nice başarılara ulaştıran vasıtadır. Zihinlerin bulanıklığının giderilmesi, aklın berraklığı, ilmin neticesi besmeleyle mümkündür. Besmele ilmin başı ve kapısıdır.

İlim sahibi olmak derecelerin en yükseği ve imrenilmesi gereken bir makamdır. İlmi Allah merhamet ettiğine, sevdiği kuluna verir. Dünyalığı ise isteyen herkese verir. Sadece dünyayı kazanan insanın ahiretten nasibi olmaz. İlim sahibi olma gibi bir payeye ulaşan ise hem insanların nazarında hem de Allah’ın katında kıymetli hale gelir. İman, insanı yüceltir ilim ise rıza-i ilahiye ve nihayet cennete götürür.

Yüce Allah birçok ayetinde ilim öğrenmeye teşvik etmiş ve alimlerin faziletini belirtmiştir:

“Allah iman edenleri yüceltir; kendilerine ilim verilmiş müminleri ise, (cennette) kat kat derecelerle yükseltir.” (Mücadele 11)

Başka bir ayetinde ise.
“De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir.” (Zümer 9) buyurulmuştur.

Elbette ki bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. İlmiyle amil olan, yürüdüğü yolu gören, yaş tahtaya basmayan, doğru kararlar veren, nerede ne yapacağını anlayan bilinçli kullukla Rabbine yaklaşan insandır. Cahil ise karanlıkta yürüyen insana benzer; istikamet üzere yürüdüğü yolda dahi ne gibi tehlikelerle karşılaşacağını bilemediğinden kendini koruyamaz. Yaptığı ibadetleri tadili erkanına göre yapamaz. Eksik ve kusurla yaptığı ibadetlerden fayda göremez. Allahtan layıkıyla korkamaz. Bu nedenle Rabbimiz buyuruyor ki:
“Kulları arasında Allah Teâlâ’dan en çok korkan âlimlerdir.” (Fatır 28)

Takva sahibi insanlar hep ilim sahipleri olanlardır. Cahiller çoğu kez yaptığı hataların insanı nerelere sürükleyeceğini bilmediğinden günahlara kolay bir şekilde düşerler. Hesabı, mizanı, cenneti, cehennemi, cezayı, mükafatı bilmeyen, Allah’ın büyüklüğünü idrak edemeyen insanlar, O’nun emirlerine sarılması mümkün olur mu? Kul hakkı yemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu okuyup anlamayanlar, insanlara karşı davranışlarında ölçülü ve tedbirli olabilirler mi? Bunun gibi ilim, insanı Allah korkusunu yaşamaya sevk eder. “Hiç kimse, cehaletle aziz, ilim ile de zelil olmaz.” (Askeri) ilim aktarıldıkça ziyadeleşen bir servettir. İlmini saklayıp başkalarına aktarmayanlar en cimri insanlar oldukları gibi bu davranışlarıyla da Allah katında hesaba çekilirler. En büyük fakirlik ilimden yoksun olmaktır. Zira ilimden mahrum olan insan her şeyden mahrum olmuştur. İlim öğrenmek iyilik, onun peşinden koşmak, ibadet müzakeresi tespih, araştırması cihat, bilmeyenlere öğretilmesi sadaka, ona layık olanlara dağıtılması Allah’a yakınlık sebebidir.

İbni Neccar der ki: “Allah’ın rezil etmek istediği kul, ilim ve edepten mahrum kalır.” ilim bedendeki ruh gibidir. Yemek ve içmekten mahrum olan insan ölmeye mahkûm olduğu gibi ilim, hikmet ve marifetten yoksun olan ruhlarda ölmeye mahkumdur.

“İlim, İslam’ın hayatı, imanın direğidir.”
İman eden, İslam’ı kabul eden her kadın ve erkeğin en azından ibadetleri yerine getirecek kadar ilim öğrenmesi farzdır. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.” (Beyhaki)

Dünya ve ahiret ihtiyaçlarımız devam ederken, bu ten bu bedende olduğu müddetçe, nefes alıp verdiğimiz her dakika ilim öğrenmeye muhtacız. İlmin yaşı olmaz. Hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz ilme “Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz” “ilim Çin’de olsa bile gidip alınız” Nebevi uyarılarını göz ardı etmeden daha bir iştahla devam etmeliyiz. “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisi şerifi yürüdüğümüz hayat yolunda uyarı levhası gibi bilinmeli. Bir önceki günümüzden daha iyi seviyede olmadığımız, dağarcığımızı yeni bilgilerle doldurmadığımız sürece o gün zarar etmişiz demektir.

İlim yolunda harcanan her caba Allah yolunda olmak demektir. Bu yolda hiçbir gayret boşuna değildir. İlimle uğraşana melekler yardımcı olur, yerde ve gökte olan mahlukat onun için dua eder, istiğfarda bulunurlar.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere yaptıklarından hoşlandıkları için kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allahtan yardım ve bağış dilerler. İlim sahiplerinin abitteten üstünlüğü ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar nede dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu hâlde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir.” (Buhari, ilim 10; Ebu Davut, İlim 1)

Dünya malı mülkü dünyada kalır. Ahrete faydası olmaz ancak amel ettiğimiz ilim ise ahrette de faydası devam eder. Mal mülk makam mevki geçicidir; sorumluluk yerine getirilmese belki ateşten bir gömlek olur, hem insanın dünyasını hem ahretini kayıp etmesine sebep olur. Ancak ilim kendisiyle amel edildiği müddetçe hem dünya hem ahret kazanılır.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Allah Teâlâ, dünya işlerinin âlimi, ahiret işlerinin cahili olana buğz eder.” (Hakim)

Başka bir hadisinde ise:
“Senin yüzünden Allah Teâlâ’nın bir kimseyim hidayete erdirmesi senin için dünyadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır” (Buhari cihat 102) buyuruyorlar.

İlim dağıttıkça başkalarına aktardıkça ziyadeleşir, Yetiştirdiğimiz talebe nedeniyle amel defterimiz kapanmaz.

Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:
“Mümin ölümden sonra hayatta iken öğrettiği ve yayınladığı ilimden, geride bıraktığı iyi evlattan, miras olarak bıraktığı Mushaf’tan, yaptırdığı mescitten, yolcular için inşa ettiği misafir evinden, akıttığı sudan, sağlıklı iken malından çıkardığı sadakadan kendisine sevap ulaşır” (ibni Mac’e, Mukaddime,20.)
İbni Abbas şöyle der.
-İlim peygamberlerin mirası iken, mal Firavunların mirasıdır
-İlim seni koruduğu halde malı sen korumak zorundasın
-Allah ilmi sadece sevdiklerine verdiği halde malı sevdiklerine de sevmediklerinde verir. Hatta onu sevmediklerine daha çok verir.
-İlim harcamakla ve kullanmakla tükenmez, oysa mal harcanır ve kullanılınca tükenir.

Âlimler Peygamberler ’in Varisleridir
Peygamberimiz(s.a.v.)’de her fani gibi ahrete irtihal etti, bundan sonra peygamberde gelmeyeceğine göre emri bir maruf nehyi anil münker vazifesini O’nun gerçek varisleri olan alimler yapacaktır. Alimler ilim yolunu benimsemekle peygamberin mirasına talip olmaktadırlar. Akıllı olmakta, peygambere komşu olmayı istemekte bunu gerektirir.

Kâinatın efendisi buyuruyorlar ki:
“İlim, benim ve diğer Peygamberlerin mirasıdır. Kim de bana mirasçı olursa, Cennette benimle beraber olur.” (Deylemi)

Ebu Hureyre Peygamberimizden hiç ayrılmayan bir sahabeydi. Onunla olduğu müddetçe bunu fırsata çevirir ondan ilim öğrenirdi.

Bu sahabi bir gün Medine de sokağa çıktı ve oradaki halka şöyle seslendi:

“Ey Medine halkı! Ne duruyorsunuz, mescitte Peygamberin mirası pay ediliyor, ganimet dağıtılıyor, gidip payınızı alacağınıza boşu boşuna zaman öldürüyorsunuz.” Bu çağrıyı duyar duymaz herkes işini gücünü, hatta en önemli meşguliyetlerini dahi bırakarak mescide akın ederler.
Kısa bir zaman geçip de geri döndüklerini gören Ebu Hüreyre (r.a.):
“Niye geri döndünüz payınıza düşen mirası, ganimeti almadan?” dediğinde -tabi biraz da öfkeli bir şekilde- kalabalık:
“Mescide gittiğimizde miras falan dağıtılmıyordu.” Ebu Hureyre (r.a.):
“Oradaki insanlar ya ne yapıyorlardı?” diye tekrar sorunca:
“Bir kısmı namaz kılıyordu, bir kısmı Kur’an okuyordu, diğer bir kısmı ilimle meşguldü” cevabını verirler. Bu sefer Ebu Hureyre:
“İşte o gördüğünüz şeyler, Peygamber (s.a.v.)’in mirasıdır, dağıtılan ganimetlerdir” diyerek asıl ganimetin ne olduğunu göremeyen gözlere göstermeye çalışıyordu.

Evet alimlerin ve ilmin değersizleştiği bir toplum asla huzur ve saadeti yakalayamaz. Hiçbir şeyde ilerleme kaydedemez. Toplumun felaketi ilim adamlarına değer verilmediği zamanlarda söz konusu olmuştur.

Evet, alim yaşadığı sürece bir kandil gibi etrafını aydınlatır. Ölümü bir alemin ölümü gibi kabul edilir. Alime saygı ilme saygıdır, ilme saygı insanına saygıdır. Her şeyi sonsuz ilmiyle bilen Allah, ilim sahiplerini seviyor. İnsanın akdetmesini aklını kullanmasını ilimle meşgul olmasını istiyor.
Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helak olursun.”(Mecmeu’-Zevaid ve Menbeü’l- Fevaid,c.,1,s. 122.)

Peygamberimiz kendisinin varisleri olan alimlerle ilgili şöyle buyurmuştur:

“Kim bir alimi ziyaret ederse beni ziyaret etmiş gibidir. Kim bir alimle el sıkışmışsa benimle el sıkışmış gibidir. Kim bir alimin yanında oturmuşsa benim yanımda oturmuş gibidir. Kim dünyada benim yanımda oturursa, Allah kıyamet günü cennete koyar.”

Gerçek alimler öyle insanlardır ki yüzüne bakmak dahi insanı sevindirir, Allah’ı hatırlatır. Alimle beraber olanın günaha girmesi kolay olmaz, cahille oturanın ise şeytandan korunması, nefsinden kurtulması imkansızdır. İnsan bu dünyada sevdiğiyle beraber olunca ahrette de onunla haşredilir. Arkadaşı alim olanın ilmi artar. Arkadaşı cahil olan alim ise zamanla bildiğini unutur. Müttakiyle beraber olan Allah’tan korkar, fasık olanla dost olan onun günahlarına da ortak olur. Yoldaşın kim ise yolun onun yoludur. Çürük elmanın yanında olan elmanın sağlamlığının faydası olmaz. Kişi arkadaşının dini üzere bir hayat sürer. “Üzüm üzüme baka baka kararır” sözü bunun için en güzel misaldir.

Hazret-i Lokman(a.s.), oğluna buyurdu ki:
“Âlimlerle otur, hikmet sahiplerinin sözlerini dinle! Allah Teâlâ, bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalpleri hikmet nurları ile diriltir.”

Öyleyse kimi sevdiğimize kiminle beraber olduğumuza dikkat etmeliyiz. Alimleri gökte ki yıldızlara benzeten Peygamber Efendimiz hadisin devamında şöyle buyuruyor:
“Yıldızlar nasıl ki karanlıkta yol gösterirse alimlerde yer yüzünde (cehalet karanlığında bocalayan yolunu bulamayanlara) yol gösterirler” (Ahmet B. Hambel, Müned)

Yüce Allah buyuruyor ki:
“Eğer bilmezseniz, bilenlerden sorun!” (Nahl ,43)

İnsan “bilmediğini” bilmeli, kibir ve gurura kapılıp alimlerden uzaklaşmamalı. Onların eteğine sarılıp istikametini kayıp etmemeli, aksi taktirde karanlıkta kayıp olur, günah bataklığına saplanır tehlikeli bu yollarda şeytan ve nefsin tuzaklarına düşüp cehennem çukuruna yuvarlanır. Çünkü yol uzun zaman kısa hayat bazen her şeyi öğrenmeye yetmeye bilir.

İlmiyle Amil Olmak
Peygamberden bizlere kalan ilim mirasını akıllıca ve yerli yerinde kullanmak ta gerekir. İnsanın o andaki ihtiyacı için gerekli olanı sunmalı. Madem ilim bir hazine onun kıymetini bilmeyenlere değil bilenlere vermeli. Bilmeyenlere “bilmediğini” öğretmeli. Hazine kıymetliyse sandıkta durduğu için değil nice ihtiyaçlara cevap verecek değerde olduğu için kıymetlidir. Bol keseden sahip olduğu hazineyi dağıtıp kendisi faydalanamıyorsa da alim, bu da akıllıca bir davranış olmaz takdir edersiniz ki. Öyle ki; ilmiyle amel etmeyen insanı Yüce Allah, kitap yüklü merkebe benzetmiştir. Bildiğini aktarmayan ilminin sadakasını vermemiştir. Cahilin suçu cehaletidir alim ise mazereti yoktur. Cahil birçok suç işlerse affedilir, alimin ise hiçbir suçu mazur görülemez, ilim amel etmek için olmalı. İnsanlar üzerinde tahakküm kurmak dünya menfaati elde etmek itibar sahibi olmak, başkalarını alt etmek niyetiyle ilim sahibi olmak felakettir.

Bu hususta peygamberimiz(s.a.v.) bizi uyarıyor:
“Allah rızasından başka bir maksatla ilim öğrenen veya ilmini dünya menfaatine alet eden Cehenneme gidecektir.” (Tirmizi)

“İlmi, âlimlerle yarışmak, cahillerle münakaşa edip susturmak ve insanlar yanında itibar kazanmak için öğrenen Cehenneme gidecektir.” (Tirmizi)

Evet, her hayırlı işte niyet önemli olduğu gibi ilim tahsilinde de niyet kazancımızın değerlendirilmesinde yegâne kriterdir. İlim insanı marifete marifet ise rızai ilahiye ulaştırır. İlk önce bildiklerimizi hayatımıza tatbik etmeli, nefsimize anlatmalı ki başkaları üzerinde etkili olabilelim yoksa ilim zihinlerde yük Allah katında hesabı çetin olan bir nimete dönüşebilir.Hem bildiği ile amel eden kimseye Allah bilmediklerini öğrenmenin yollarını gösterir.

Ancak ilmiyle amil olan, cahilleri irşat edebilir, yoksa sözü başka özü başka olan insanı kimse dinlemez. Emri bil maruf nehyi anil münker sadece sözle değil, bildiklerimizin hayatımızdaki yansımasıyla olur. Buda en etkili irşattır. İnsanlar söylediklerimizden çok yaptıklarımızdan ders çıkarırlar.

Hz. Ali derki:
“Alimler bildikleri ile amel etmeyince cahiller onlardan bir şeyler öğrenmek hususunda isteksiz davranırlar. Çünkü bildiği ile amel etmeyen ilim adamının bilgisi ne kendisine ne de başkasına faydalı olur. Çünkü bize anlatıldığına göre; İsrail oğulları döneminde bir ilim adamı seksen sandık dolusu kitabın bilgisine sahip olduğu halde yüce Allah o devrin peygamberine şöyle vahyetti: Falanca hikmet erbabına de ki, şimdiki bilginin iki katına sahip olsa bile şu üç şeyi yapmadıkça bilgisinden hiçbir şey fayda göremez:

-Dünyayı sevmemek çünkü dünya müminlere yaraşır bir yurt değildir.
-Şeytanı dost edinmemek, çünkü müminlerin arkadaşı değildir

-Müminleri üzmemek, çünkü müminleri üzmek mümine yaraşır bir iş değildir.

Bir alimin hatası kendisine tabi olan herkesi etkilediği halde cahilin hatası ise sadece kendisine zarar verir. Alimler bozulunca alem bozulur. İlmîyle amel etmeyen alimlerin insanları sapıtması daha kolay olur. Öyleyse ilim bu kadar önemli bir hazine olduğu kadar sorumluluğu da büyüktür. Unutmamalı!

İlmiyle amil olan, “Allah’ın veli kulları için ne bir korku ne de bir hüzün vardır” (Yunus 62) Onlar bilirler ki Allah’ın izni ve müsaadesi olmadan bir yaprak dahi yerinden kımıldamaz. Onun izni olmadan dünya bir araya gelse kimse kimseye zarar veremez. Allah’ın veli kulları her zorluğu imtihan, her nimeti şükür vesilesi bilirlerde varlıkta ve darlıkta imtihanı kazanmanın kaygısını taşırlar. İlmi yük değil bir vesile bilirler, onunla hem kendini hem başkalarını hak ve hakikate ulaştırırlar. İnsan, ilim hususunda başkalarını düşünüp kendisini ihmal ettiğinde samimiyet ve ihlassız davranmış, kendini düşünüp başkalarını unutunca cimrilik yapmış olur.

Yüce Allah peygamberimizin(s.a.v.) şahsında bütün müminlere şöyle buyuruyor:

“(Ey Muhammed) De ki: Rabbim benim ilmimi artır” (Taha 14) Peygamberimizin Allah’ın bu emrine uyarak yapmış olduğu şu dua, duamız olsun, deyip bitirelim inşallah:

“Allah’ım, bana öğrettiğin ilimden beni yararlandır, yararlı olacak ilmi bana öğret. İlmimi artır. Her hal üzere Allah’a hamt olsun” (İbni Mace, Mukaddime ,23)

 Selam ve dua ile….

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL