Abdullatif ACAR

Kanayan Yaramız Kudüs

e-Posta Yazdır PDF

Ah Kudüs ah! Kudüs dendi mi yüreklerde fırtınalar kopuverir. Kalp atışları hızlanır, hasret alevlenir, öfkeyle yumruklar sıkılır. Kudüs’ten söz açılınca kalp daralır, gönül bunalır, gözyaşları adeta itiraf eder ihmalkârlıklarımızı. Kudüs dendi mi kelimeler boğaza dizilir, söz sukut eder, düşünceler beyinleri kemirir. Kudüs dendi mi masumiyet ve mazlumiyet akla gelir. Kudüs’e bakınca Peygamberlerin emanetinin harabe haline şahit olunur. Bugünün Kudüs’ü son asrın Müslümanlarının perişanlığını gösterir.


Marifet, bir şeye sahip olmak kadar sahip olduğunu muhafaza etmektir. Marifet, sığ dünyalarda ahkâm kesmek, masa başında çığırtkanlık yapmak değil, bizzat sahada olmaktır. Kudüs’ü anlatmak değil yaşamak gerek. İlle de bir şeyler söylenecekse de, ilk olarak; galibiyetin şifrelerini hayatında barındıran, kovulduğu Mekke’sini teslim almak için devenin üzerinde secde ederek giren önderimiz, rehberimiz Hz. Peygamberin küfürle mücadelesini hatırlatmalıyız. Cennet ehlinin kandili; hac ve umre için Kabe’ye giderken devesine; “niye acele ediyorsun? Yavaş ol! Belki peygamber’in devesinin ayak izlerine basarsında onun yüzusuyu hürmetine Allah bizi saadete erdirir” diyecek kadar Resulüllah’ı takip etmeyi ayak izine kadar önceleyen Hz Ömer’i hatırlamalı ve O’nun Kudüs ile irtibatını yeniden kurmalıyız. Ecdadımızın fetihlerdeki sırrını keşfe talip olmalıyız.


Kudüs Hz Ömer’in Emanetidir

Kabe’den sonra ikinci olarak inşa edilen mabet Kudüs’te bulunan Mescidi Aksa’dır. Uzak mescit, anlamına gelen Mescid’i Aksa, ilk inşasından sonra yıkılmış ve kayıp olmuştur. Daha sonra Süleyman aleyhisselam günyüzüne çıkarmış ve yeniden inşa etmiştir. Kudüs’ün fethi Peygamber’imizin ahrete irtihalinden altı yıl sonra Hz. Ömer’e nasip olmuştur. Kudüs’ü teslim almaya giden Hz. Ömer’in şu durumu hala dilden dili dolaşmakta İslam’ın adalet anlayışını bütün insanlığa haykırmaktadır. 

O günün Hıristiyan patriği, ünü her tarafa yayılmış Hz Ömer’e Kudüs’ün anahtarını teslim edebileceğini söylemiş, onun gelmesini istemiştir. Bunun üzerine Hz Ömer yola çıkmış; kölesiyle sırayla devesine biniyor, adaleti, devlet başkanı olsa da elden bırakmıyordu. Kudüs’e yaklaştıklarında, kölesi: “Ey müminlerin emir’i şehre girmek üzereyiz isterseniz gelin siz deveye bin, ben yürüyerek devam edeyim, sizi bu halde görmesinler.” Hz. Ömer: “Halimizde ne var, sıra sende değil mi, o zaman sen devenin sırtında ben yürüyerek gireceğiz şehre” der uyarır kölesini. Kudüs’e girdiklerinde devenin sırtında halife değil, köledir. Patrik hiç ihtimal vermemiş olacak ki tereddütsün, halife zannedip, devenin sırtındaki köleye Kudüs’ün anahtarını teslim alması için uzatmıştır. Köle kendisinin halife olmadığını söyleyerek müminlerin emiri Hz. Ömer’i göstermiştir. Bu durum karşısında hayretler içerisinde kalan Patrik: “Bu nasıl bir adalette ki köleyle efendi sırayla deveye biniyor. Eyvah! Böyle adaletli bir yönetim olduğu müddetçe Kudüs’ü tekrar almamız mümkün değil” diyor ve hayıflanıyordu. Ve yine Hz. Ömer’in Kudüs’ü teslim aldıktan sonra kilisede namaz kılmamasının haklı mazereti ne kadar inanca saygı duyduğunun bir göstergesi olarak görülmeli. Diyor ki Partiye Hz Ömer: “Şayet burada namaz kılarsam benden sonra Müslümanlar burayı, halife burada namaz kıldı diye camiye çevirirler, sizi mabedinizden ederler.” Çok gerilere gitmeye gerek yok yakın dönemde Kanuni sultan Süleyman’ın ibadetlerini hür bir şekilde yerine getirmeleri için Yahudilere yaptığı iyiliğe Kudüs sokakları şahittir. İslam Kudüs’e hâkim olduğu zaman kimsenin inancına karışılmadı, adaletle hükmedildi hatta her inanç mensubunun hayatı güvence altına alındı. Komşuluk ilişkileri devam ediyor, ortaklıklar kuruluyor, kimseye zulmedilmiyordu. İbadet etmeleri için her imkân sağlanıyordu. Ancak onların torunları bugün onu unutmuş, Müslümanlara zulmetmekten çekinmiyor; kendi vatanlarında hür bir şekilde ibadet etmelerini engellemek için her zulmü onlara reva görüyorlar. Dün misafir olarak yerleşen Yahudiler İngilizlerin de yardımlarıyla çeşitli hile ve entrikalarla Filistin topraklarını tamamen işgal altına almışla durumdalar. 


Kudüs, İslam Davasıdır

Evet, Kudüs’ü kelimelerle anlatmak mümkün değildir. Kudüs’ü elinde bulundurmak insana büyük sorumluluklar yüklemektedir. Çünkü Kudüs hem Musevilerin hem Hıristiyanların hem Yahudilerin özellikle Müslümanlar için manevi anlamı ve değeri büyük olan bir şehirdir. Kudüs’ün gerçek sahipleri de Müslümanlardır. Bu kadar önemli bir yer olan Kudüs, bütün devletlerin göz koyduğu, fethinin hayalleri süslediği kutsal mekânlar olmuştur her zaman. 


Bu nedenle Kudüs’ü dava konusu yapan şey, sadece o yerin fiziksel özellikleri o mübarek ve mukaddes mabetlerin güzellikleri değildir. O şehrin sizinle kurduğu irtibat ve manevi bağ önemlidir. İşte Kudüs böyle bir yer işgal eder “Ben müminlerdenim” diyen herkesin gönlünde. Allah’la buluşmaya, miraca yükselmeye yoldur Kudüs. O kapıdan girilmeden, orayı elde etmeden zafer kazanmak mümkün değildir. Yüce Allah birçok ayetinde oranın önemini vurgulamış, Mescidi Aksa ve çevresinin bereketli ve kıymetli yer olduğunu bildirmiştir.


“İsra” olayını anlatan ayeti kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor. 

“Bir gece kulu Muhammed’i Mescidi Haramdan yola çıkararak kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal saydığımız Mescidi Aksaya ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” (İsra,1)


Kudüs, İslam’ın en mukaddes davasıdır. İslam davasını dava edinenlerin davası… Ben Müslüman’ım, diyenin Müslümanlık davası. Ancak Kudüs bugün mahzun ve öksüz. Kudüs bugün mazlum ve sahipsiz. Üç beş Filistinlinin ukdesine yüklenecek kadar hafif ve kolay değildir Kudüs davası. Büyük insanın davası da büyük olmalı ya! Ancak buda bedel ister. Kudüs bugün bizi adam etmek için kendisine büyük bedeller ödememizi beklemektedir. 


Davasız insanın ne sevdası ne aşkı ne de muhabbeti samimi olur. Madem asıl davamız İslam’dır Kudüs denen bir derdimiz, kavuşmak istediğimiz bir sevdamız var demektir. Derdi, dert edinmeyenin dermanı olmaz. Kudüs için ağlamayanın ağladığı hiçbir şeyden fayda elde edilmez. Kudüs için ağıtlar yakarken ölmüş, gitmiş yapılacak bir şey kalmamıştır, deyip bir mevtanın arkasındaki çaresizliğimizi ifade ederek mazeret mi uydururuz kendimizce. Ağlarken, sızlarken kendimize gelmeli, ihmal ettiklerimizi telafi etmeli, boşluklarımızı doldurup yıktıklarımızı mı imar etmeliyiz.


Kudüs’te Bizim Ağlama Duvarımız Yok 

Kudüs’te bizim ağlama duvarımız yok ancak ağır emanetlerimiz var. İslam’ın sahip çıkın, diye sırtımıza yüklediği ilk kıblemiz var. Peygamberlerin, ecdadımız Selahattin Eyyubi’nin, Osmanlının, gözü gibi baktığı, ağıtlar yaktığı mirasımız var. Hani müminler emanetlerine riayet ederdi; ihanet etmezdi. O zaman Kudüs niye ağlıyor bugün. Kudüs’ün sokaklarında niye zulüm kol geziyor. Kendi vatanında insanın garip olması kadar daha ağır ne ola bilir? Kadın erkek, çoluk çocuk demeden katledilen, mahallelere hapsedilen Filistinli kardeşlerimizin bu hali kanımıza dokunmalı değil mi? İtilen, kakılan Müslümanlar ibadetlerini silahların gölgesinde yapıyorlar? Kudüs yakılıyor. Kudüs yıkılıyor. Kudüs kan ağlıyor. Kudüs, ben güçlüyüm öyleyse haklıyım, diyenlerin dillerinde kirletiliyor. Birçok kez işgale uğrayan Kudüs ve Filistin topraklarında bugün, güya son hamleyi yapmak istediler hırsız, arsız, uğursuz işgalci Haçlı ve Siyonist ittifakı… Göğsünü gere gere haklıymış edasıyla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etti İslam’ın baş düşmanı Amerika. Gücün silahta olduğunu zannettiler. Yanılıyorlar. Güç imandadır. Güç yürek işidir. Kudüslü çocuklar koca koca adamlarla alay edercesine silahlar karşısında sapan taşlarıyla mücadele ediyorlar. İsrail diye bir devlet tanımıyorlar. Olmayan devletin başkentimi olur muymuş, diyor laf ebeliği yapan her kendini bilmeze ders veriyorlar. Çünkü onlar biliyorlar ki; Kudüs davası bir yaşam şeklidir. Filistin’in çocukları zalimlerin zulümleriyle pişiyor, gelişiyorlar. Yürekleri her haksızlık karşısında daha bir heyecan ve öfkeyle kabarıyor. Mescidi Aksa, sevdası onları hiçbir zorluk karşısında yıldıramıyor. 


Kudüs’ü sevmek imtiyaza sahip olmaksa bunu Filistinli kardeşlerimiz yapıyor zaten, diyemeyiz. Onların fedakârlığı bizim üzerimizde ki sorumluluğu almaz. Onların çektikleri sıkıntılar bizlere mükâfat kazandırmaz.


Hz Meymune validemiz Peygamberimiz(s.a.v.)’e:

“Ey Allah Resulü Mescid’i Aksa hakkında hükmün ne olduğunu bildirir misin?” diye sorduğunda Peygamberimiz(s.a.v.): 


“Orası haşr ve dirilişin gerçekleşeceği yerdir. Gidin orada namaz kılın! Çünkü orada kılınan bir vakit namaz, başka yerde kınlan bin vakit namaz gibidir” buyurdu.


 “Peki oraya gidecek imkan bulamasam ne dersiniz?” Diye sorduğunda ise Resülullah(s.a.v.):


“Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamaz iseniz Kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderir…” Buyurdular (İbni Mace, İkame,196) 


Kudüs’ün sokakları bugün karanlık, Kudüs’ün karanlığında Filistinli kardeşlerimizin imdat çığlıkları ve: “Ey dünya Müslümanları neredesiniz, öldünüz mü? Kudüs elden gidiyor” sitemleri yankılanıyor. Kudüs karanlık; her yerde askeri kontrol noktaları, her köşe başında nöbetçi kuleleri… Müslümanlar adım adım takip ediliyor. Kudüs’ün karanlığına rağmen İslam adına yola çıkan hiçbir topluluk ve cemaat asla yolunu bulamaz. Evet, bugün Mescit’i Aksan’ın kandilleri yanmıyor. Yansa da aydınlatmıyor. Yolları kapalı, ibadet maksadıyla yolculuk yapılmaya değer Peygamberlerin mirası bu mukaddes mabedin cemaati istenilen seviyede değil. Bir şekilde ibadet için engeller aşılıp gidilmişse de silahların gölgesinde secdeye varılıyor, Fakat bir mazlum intizarıyla eller duaya açılıyor. İşte bir gün o mazlumların duası kabul olacak, zalimler ve işgalciler hak ettiği cezaya çarptırılacaktır.


Kudüs Niye Esir,      Ne Yapmalı?

Evet, Müslüman Kudüs’le ilgili hiçbir mazeret ileri süremez. Ya hasretiyle yanıp kavrulacak, gücü yetmiyorsa gözyaşlarıyla dua edecek, o yaşları yarın huzuru mahşerde yüce Allah, Kudüs için ne yaptın, diye sorduğunda gösterecek ya da hiçbir şey yapmadığının hesabını verecek. Hâlbuki ilk önce bizim, Mescid’i Aksan’ın etrafını çeviren duvarlardan çok kalbimizle Kudüs arasına ördüğümüz duvarları yıkmamız gerekir. Kudüs’le asıl uzaklığımız da işte budur.


Müslümanlar, zaman geçirmeden, birlik olup radikal kararlar alarak bizzat ellerini hatta gövdelerini Kudüs’ün altına koymak mecburiyetindeler. Çünkü yarın çok geç olabilir. Kudüs tamamen kendi kaderine terk edilirse, yıkılırsa o enkazın altında bütün İslam devletleri kalır. Bugün ABD’nin yanında onun kirli emellerine hizmet eden, zilletin içerisinde kendini ona mecbur hisseden, açlıktan ölen insanlara rağmen yatlara, katlara milyon dolarlar akıtan, mazlumun sesine kulakları tıkayan, deve kuşu misali başını kuma gömen, saltanatıma dokunmasınlar da her şeyi yapmaya hazırım intibası uyandıran, yarın bunun bedelini mazlumların ve masumların üzerine kurduğu saltanatlarını kayıp ederek ödeyeceklerdir. Bugün Kudüs’e göz yuman Amerikan uşakları ve köleleri yarın -Allah muhafaza- Kâbe ve Mescit’i nebi gibi mukaddes yerleri de satmaktan çekinmeyecekleridir. 

 Biz abdestin mekruhlarını, bayramın hangi gün olacağını tartışa duralım, ufak-tefek ihtilaflarımızı gözümüzde büyütüp bir birimize kaşlarımızı çatalım azılı düşmanlarımız; Haçlı zihniyeti ve Siyonistler kılıçlarını çoktan çekmiş durumdalar. Öyle ki Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak keyifle, bıyıklarının altından gülerek, votkalarını yudumlamaktalar. Bunlar, “Demokrasi, Medeniyet, Hürriyet” diyerek İslam ülkelerini kendilerinin Hegemonyası altına soktular. Müslümanlar, hazır bu kadar birbirine düşman iken fırsat bu fırsat, diye yeni yeni planlarını devreye sokmaktalar. Bugün, şunu yeniden hatırlamaya çok daha ihtiyacımız var: Müslümanlar ancak bir birlerinin velileri ve yardımcılarıdır. Küfür ise tek millettir, onlarda birbirlerinin yardımcılarıdır. İslam topraklarının ve Kudüs’ün esaret altına girmesi, onların kendi aralarındaki ittifakı karşısında gereğini yapmayışımız, aramızdaki ihtilaflarımızın çözümünde kur’an ve sünneti devre dışı bırakmış olmamızdan, Kur’an ipine sıkıca tutunmayışımızdandır. Hâlbuki Allah bizi uyarıyor:


“Allah ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz. Gücünüz ve devletiniz elden gider. Sabırlı olun çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfal, 46)


 Güç gidince, kuvvet zaafa uğrayınca insan kendini yalnız hissediyor. 

Rahmetten uzaklaşan insanda her zaman Korku peyda oluyor. Güç gidince, Kudüs’ün ve daha nice mukaddesatımızın işgali kolaylaşıyor. Cahillerin ve korkakların cesareti artıyor. Şair ne güzel demiş:


Sen! Ben! Desin efrat aradan vahdeti kaldır;

Milletler için işte kıyamet o zamandır.

Evet, Kudüs de kıyamet kopuyor!


Bu aslında Kudüs’ün değil, sahip çıkılmazsa, Müslümanların kıyameti olacak. Kudüs’ün ağıt yakması kendisi için değil, Müslümanların param parça olmuş hali içindir. Öyleyse dualarımız Kudüs için olduğa kadar birazda Kudüs’ü bu hale getiren biz Müslümanlar için de olsun. Kurt kocayınca çakalların maskarası olur demişler ya! Bugün bunu yaşıyoruz. Bir buçuk milyar İslam toplumu küçücük İsrail’in elinde piyon durumuna düşmüş.


Peygamber Efendimiz bizi uyarıyor:

“Yakın bir zamanda milletler her taraftan sizi birbirlerine ikram ederler. Misafirlerin nasıl ki oturdukları sofrada önlerine gelen tirit tepsisini birbirlerine ikram ettikleri gibi: “buyurun, diye birbirlerine ikramda buyurdukları gibi…”


Ashab’ı Kiram dehşetten titreyerek sordular:

Ya Resulüllah! Ogün biz az sayıda olacağımız için mi bu hal başımıza gelecek?


Resul’ü Ekrem Efendimiz buyurdular ki:

“Hayır. Sizler bugünden daha çok sayıda olacaksınız. Fakat bu çokluğunuz sel suyundaki saman çöpü gibi olacak. Bu hal olunca da düşmanlarınızın kalbinde sizin muhabbetiniz çıkarılacak. Sizi saymayacaklar. Size kıymet vermeyecekler. Ve sizin kalplerinizde vehn olacak.”


Ashabı Kiram Efendilerimiz vehn’den maksadın ne olduğunu anlamamışlar ve sormuşlardı. Peygamberimiz şöyle cevap buyurdu:

“Zilletle, alçakça yaşamayı seveceksiniz. İnsanca ölmeyi çirkin göreceksiniz.”(Müsned,II,359)


Bu uyarı bile Müslümanları uyandırmak için yetmez mi? Birlik içerisinde olamayan; tefrika içerisinde bulunan milletler başkalarının kulu kölesi olur. Çokluğumuza değil, Allah’ın yardımının tecellisi için imanımıza ve ihlâsımıza bakmalıyız. Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmemeliyiz. Kendi aramızda merhametli, kâfirlere karşı güçlü, ferasetli ve kararlı hareket etmeliyiz. Bizden olmayanları sırdaş edinmemeliyiz. Çünkü onlar bizim hep kötülüğümüzü isterler. Onların bizlere besledikleri kalplerindeki düşmanlık yaptıklarından daha büyüktür.


Kıblesi Olmayanın Davası Kudüs Olmaz

Kudüs Müslüman’ın aynasıdır. Kudüs kan ağlarken ağaca girmiş kurt misali tefrika içten içe birliğimizi kemirmeye devam etmekte. İşgalin büyüğü bugün nasırlaşmış yüreklerde, istila edilmiş kalplerde, yumuşamayan hissiyatsız insanların duygularındadır. Eğer gönlümüzü ve kalbimizi esir ettiğimiz nefsin istilasından, dünyevi menfaatlerin girdabından, kula kul olmanın, güçlünün yanında bulunmanın esaretinden kurtarabilirsek şunu garanti ederim ki; Kudüs, Yahudi ve Siyonistlerin esaretinden mutlaka kurtaracaktır. Ümmet olarak ölü toprağını ne zaman üzerimizden atarız işte o zaman Kudüs’ün sokakları yine adaletin hakkaniyetin ve merhametin güzelliklerine şahit olacaktır. Kudüs’ün anahtarı er veya geç teslim edilecektir. 


Evet, Kudüs ifade ettiğimiz gibi, birçok peygamberlerin ya uğradığı ya da bir süre ikamet ettiği, dualarında unutmadığı, Hak için mücadelelerde bulunduğu kabirlerinin medfun bulunduğu, birçok ayetin tecelligahı mukaddes ve mübarek bir beldedir. Onun ulvi ve değeri bizzat ayetle sabittir. 


Kudüs kıbleye dönenecek niyeti olan insanların gözünde dava’dır. Yoksa! Kıblesi olmayanın davası Kudüs olur mu? Gözü namazda olmayanın gönlü Kudüs’te olur mu? Bu nedenle Kudüs birazda namazdır ve miraçtır. Namaz davamız olmalı. İbadet ve itaatteki gevşekliğe rağmen Kudüs’ün ıztırabını yaşamak biraz tezatlık oluşturacağı muhakkaktır Müslüman’ın hayatında. Heyecan ve öfkemizde dahi hakkın rızası bulunmalı. Kudüs için öfkelenen namaz için üzülmüyorsa, Kudüs için naralar atan günah işlediği zaman ağlayamıyorsa nefsinin bu mukaddes davayı bulandırıp bulandırmadığını kontrol etsin. Bu nedenle Kudüs davası bir toprak parçasına sıkıştırılacak, belli bir ırka mal edilecek kadar basit değildir. Kudüs davası bir yönüyle kulluk davasıdır, Kudüs davası Allah’ın emrini yaşama davasıdır. 


İsra hadisesi, çok uzak mesafelerin kısa bir zaman içerisinde Allahın lütfüyle kat edildiği gece yürüyüşüdür. Kim bilir? Bugünün karanlığı yarının gülüşüdür. Karanlığın koyuluğu sabahın yakınlığının göstergesi olsa da Mekke gibi ızdırap ve imtihanı geçmeden, sabrı, şükrü ve tevekkülü kuşanmadan, her şeye rağmen tavizsiz ibadet ve itaate devam etmeden Rab katında kabul görmenin mümkün olmayacağını da bilmeliyiz. 


Selahattin Eyyübin’in “Kudüs kan ağlarken bana gülmek haramdır” ahdini hatırlamalı, gülmemek için değil, gülmeyi kendimize helal hale getirmek için Kudüs ilgili bir şeyler yapmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Sloganımız “Bugün Kudüs için ne yaptın” olsun.


Son söz olarak Rabbimizin şu Ayetiyle bitirelim yazımızı: 

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın, eğer inanmışsanız, üstün gelecek sizsiniz.” (Al-i İmran, 139) 

Selam ve dua ile...

 

İsraf Hastalığı

e-Posta Yazdır PDF

İnsan eşrefi mahlûk olarak yaratılmış, bütün nimetlerle donatılmıştır. Allah’ın nimetlerini saymakla bitirmemiz mümkün değildir. Bu nimetler, insanın ağır sorumluluk ve kulluk görevini yerine getirmek için kullanılmalı. Onlara olan muhtaçlığımız, onları sınırsız ve ölçüsüz bir şekilde kullanacağımız anlamında değildir. Allah, insanın her hususta itidalli ve ölçülü olmasını emretmiştir. Aşırı gitmek, gafil ve cahil olmak, yanılmak gibi anlamlara gelen israf, dini terim olarak; insanın sahip olduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. İnsanın vermesi gereken yerde vermemesi, harcayacağı yerde elini sıkı tutması cimrilik diye tarif edilirken, harcama hususunda ölçüyü aşmayı da israf olarak anlatırız.


Kur’anda doğru inançtan sapma, tutum ve davranışlarda itidalden sapma, ahlakta meşruiyetten sapma ve azgınlığa düşme anlamlarında kullanılan İsraf, inatça, amelde Ahlakta sevgide, duyguda, akılda, fikirde, emekte, kaynakta, yemede içmede, giyim kuşamda, zamanı kullanmada, hatta, ibadetlerde dahi söz konusudur. 


İnfak ve paylaşım malı ziyadeleştirirken israf ve cimrilik malın yok olmasına, bereketin kayıp olmasına ve sahip olduğumuz nimetlerin kirlenmesine sebep olur. Maddi olarak İnsanın doyumsuzluğu kanaatten yoksun olmanın, kanaatten yoksunlukta israfın sebebidir. En büyük zenginlikte malda, mülkte, makam ve mevkide kanaat; sevgi ve saygıda, duygu ve öfkede ölçü ve tutarlı olmak; ilim ve irfanda marifet ve muhabbetulahta doyumsuz olmaktır. 


İsraf ile cimrilik arasında hassas bir çizgi söz konusudur. Nimetin durumuna göre bu ayrımı hakkıyla ayırt etmediğimiz zamanlarda, “israf etmemem gerekir” diye cimriliğe, cimri olmamak için israfa düşebiliriz. Bu hususta da dinimiz İslam’ın koyduğu sınırları iyice bilmeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Dengeyi yakalayamadığımız taktirde iki tarafı da keskin bir kılıcı andıran cimrilik ve israfın tahribatlarıyla karşı karşıya kalırız. 


Yüce Allah kur’anı kerimde müminlerin özelliklerini sayarken şöyle buyuruyor:


“Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler, ne kısarlar. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan, 67)

Peygamberimiz(s.a.v.)’de kaliteli mümin olmanın alametini şöyle belirtiyor:


“Kaliteli mümin olduğunun alameti, kendisini dünyevi ve uhrevi olarak alakadar etmeyen söz, davranış ve hallerden uzak tutmasıdır.” (Tirmizi, Züht,11)


Elbette ki Allah’ın helal dediğini kimse haram; haram dediğini kimse helal sayamaz. Ancak helali harama döndüren de israftır. Çünkü israf haddi aşmak, nimetin kıymetini bilememektir. Yüce Allah buyuruyor ki:


“Ey Âdemoğulları her mescide gidişinizde güzel elbiseler giyin, yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(Araf,31)


Peygamberimiz(s.a.v.)’de şöyle buyurmuştur: 


“kibirsiz ve israfsız olarak yiyiniz, içiniz giyiniz ve sadaka veriniz. Zira Allah, kulunun üzerinde nimetini görmek ister.” (Buhari, Libas, 1) 


Demek ki nimetleri ölçülü kullanmada ki gaye; kibir ve israfa düşmemektir. Sahip olduğumuz maddi ve manevi her nimet Allah’ındır. O’nun verdikleriyle övünmek, O’nun nimetiyle O’na karşı gelmek talihsizlik ve hadsizliktir. Allah ise haddi aşanları sevmez. 


Allah güzeldir, güzel ve temiz olanı sever ancak asıl güzelliğinde takva elbisesi olduğunu bildirir. Öyleyse zahirimize verdiğimiz önem, bizi aşırılığın tuzağına düşürmeden, içimizdeki güzel ahlak, terbiye ve edebin bir göstergesi olmalı. Nimetlerden güzelce faydalanmamızı isteyen Allah, kuluna secdeyi emretmekte, sevgisinin ise israf etmeyenlere bahşedileceğini bildirmekte. Elbette ki sadece sevgisini değil, nice nimetler bahşetmekte. Ancak her nimet de şükür gerektirir. Mala sahip olan, onun şükrünü zekâtını vererek ve infak ederek, ilme sahip olan onu yaşayarak ve başkalarına aktararak, sağlık ve sıhhatinin şükrünü ibadet ve itaat ederek, zaman nimetini en iyi ve verimli işlerde kullanarak, akıl nimetini Rab’ini tefekkür edip ona yakın olmanın yollarını araştırarak, sevgi ve duygularının yönünü Rab’ine döndürerek şükrünü yerine getirir. Nimetin kıymetini bilen, o nimete şükretmek mecburiyetinde kendisini hisseden bir insan kolay kolay ölçüyü aşmaz. Harcamaların da itidali elden bırakıp israf günahına batmaz. 


Ölçülü hareket etmek fıtrata uygun davranmaktır. Çünkü ölçü ve itidalli olmak, her şeyden önce, bünyemizin ve ruhumuzun ihtiyacı olan olmazsa olmaz kural ve kanunudur. İsrafla fıtratlarını tahrip edenler, sahip oldukları şeyleri ne kadar harcarlarsa harcasınlar yinede mutlu ve huzurlu olamazlar.


İsraf edenler, hem ferdi planda hem de toplumsal alanda, hem dünya hem de ahrette huzur ve saadeti yakalayamazlar. Varlık içerisinde fakirliği yaşayan, yokluk içerisinde isyana düşenler hep aşırılıkların ve gafletin, kıymet bilememenin tükenişliğini yaşarlar.

 İfade ettiğimiz üzere israf haddi aşmaktır. Şeytan yerini ve konumunu bilmedi, sahip olduğu nimeti kendinden zannetti, bencillik yaptı, övündü ve Allah’ın dergâhından kovuldu. Öyleyse israf eden Şeytan’ın dostu, Allah’ın düşmanı olmuştur. Kur’anı kerimde israfı, zorba Firavun ve tabilerinin yaptığını söyler, ayrıca haddi aşan Lut kavminin çirkin halini israf, diye anlatır. 


“…Gereksiz yere saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise rabbine karşı çok nankördür.” (İsra, 26-27) buyuruyor Allah. 


Her nimet emanettir. Emanete hıyanet münafıklığın alametlerindendir. Mümin haddi aşmayan, cahillerden yüz çeviren, faydasız ve anlamsız sözlerden ve işlerden uzak duran, hata da ısrar etmeyen, verdiği sözü yerine getiren, ahde vefa gösteren, akıllı ve ferasetli insandır. Gafil olmak mümine yakışmaz. Nerede nasıl hareket edeceğini, ne zaman ve ne kadar harcayacağını bilen insandır mümin. Ne ifratın nede terfidin aşırılıkları müminin düşeceği tuzaklar olmamalı. Tüketirken tükenmek kadar düşünce yoksunu, akıl ve mantık fakiri olmak üzülecek ve kınanacak bir durumdur.


Mahlûkat içerisinde akıl ver ruhi olarak çok farklı ve istisna bir yere sahip olan insan bunun yanında nefis ve şehvet denen özelliğiyle de hataya meyyaldir. İhtiyaç sahibi olması onun hayvani yönüne meyil etmesine sebep oluyor çoğu zaman. Bu da imtihanı kayıp etmesi anlamına geliyor. İnsanın sahip olduğu maddi ve manevi her şeyde söz konusu olan israfın ibadetlerde dahi dikkati gerektiren bir kavram olduğunu belirten Allah Resulü’nün şu uyarısı nice hikmetlere mebnidir. 


 Abdestin nasıl alınacağını öğrenmek üzere gelen bir bedeviye Peygamberimiz(s.a.v.) her azanın üçer kere yıkanması gerektiğini öğretmiş ve şöyle buyurmuştur:


“İşte abdest böyle alınır. Kim bundan daha fazlasını yaparsa hatalı davranmış, haddi aşmış ve zulmetmiş olur” (Nesai, Taharet, 105)


Bir gün sa’d b. Ebi Vakkas abdest alırken Resülüllah onun yanına uğramıştı. Onun fazla suyu kullandığını gören Resulüllah: “Bu ne israf” buyurdu. Sa’d: “Abdestte de israf mı olur?” Diye sorduğunda Resulüllah: “Evet, akan bir nehirden de abdest alıyorsan israf olur” buyurdu


Suyun azlığından mı bunu öğütlemiştir elbette ki hayır. İnsana bilinçli bir tüketimin eğitimini vermiş, olgunluğun kriterini göstermiştir. İsraf aç gözlülük ve verilen nimeti kötüye kullanmak Allah’a karşı saygısızlıktır. 

Bugün insanlığımız, asrın en vahim manevi hastalığı olan israf girdabına yakalanmış ki bundan kendini bir türlü kurtaramıyor. Tükettikçe tükenen, harcadıkça daha da mutsuz hayat süren insanımızın hali içler acısı. Yeme ve içmeyi, giyinmeyi zevk aracı olarak düşünenler fıtratlarının ve yaratılış özelliklerinin sınırları zorlayarak israf bataklığına düşüyorlar. Giyim ve kuşamda elbisenin rengine ve modasına göre hareket eden, onlarca belki yüzlerce elbiseyle dolabını adeta mağazaya çeviren insanların girdiği bu çıkmazı görmemek mümkün değil. Her ortamda giyeceği elbisenin farklı olması gerektiğine inanan; bir gün giydiğini ikinci gün giymekten utanan insan, aslında bu israfla kendini zayi etmekte, böyle bir tüketimle kendi tükenmekte. Moda ve lüks alışkanlığı bize kolaylık değil kâbuslar yaşatmakta. Modayı takip etmek mecburiyetinde hisseden, hasbel kader, o yılın modasını alıp giyemeyen insanın nasıl yıprandığını bir düşünün. Son model araba için borca giren, faiz bataklığına düşen insanın o arabayla ne kadar huzuru yakalayabilir? Son çıkan telefonu almak mecburiyetinde hisseden bir insan, bunu alamadığı zaman çektiği ızdırap inkâr edilemez bir tükeniştir. 


İsrafın tükettiği insan şerefini banka lokanta ve affedersiniz, tuvalet arasında geçirerek haysiyetini kıymetini ve değerini de israf etmiş olmuyor mu? Hâlbuki insan yemekten içmekten her şeyi tüketmekten ibaret bir yaratık değildir. Bunlar sadece asıl gayesini gerçekleştirmek için birer vasıtadır. Bunu böyle düşünmediğinizde hayvanlardan insanın ne farkı olurdu? 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“İnsanoğlu karnından daha şerli bir kab doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Yemek yediği zaman, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın”(Tirmizi, Züht,47)


İnsanın her istediğini yapması, her canının çektiğini yemesi de israftır. Nefis doyumsuz olduğu gibi bencildir; hep kendini düşünür, istediklerini elde etmek için helal haram ayrımı yapmaz. Bu nedenle onu dizginlemeli, onun istekleri karşısında uyanık olmalıyız. Hz Ömer, oğlu Abdullah’ı, et yerken görmüş: “Hayrola et mi yiyorsun?” diye sormuş. “Evet, canım çekmişti de…” deyince Hz Ömer üzülmüş ve ona demiş ki: “Demek sen her canının çektiğini alıp yiyor musun? Bilmez misin ki peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanın canının çektiği her şeyi yemesi de israftı.” (İbni Mace)


Evet, bir parça ekmeğe, bir damla suya muhtaç insanların olduğu asrımızda çöplere atılan ekmeklerin, yemeklerin, boşa akıtılan suların, çılgınca yapılan harcamaların hala devam etmesini, İslam’ı şuurun ve toplumsal bilincin olmayışının dışında ne ile izah edebiliriz. Yemek sofralarını israf sofralarına dönüştürenler, bütün yemeklerin yenemeyeceğini bile bile bu sofraları hazırlarken neyin hesabını yapıyorlar acaba. Yere düşen ekmek kırıntısını “al toprağını sil de ye” diyen Yine “Ya Aişe! (ekmek) değerlidir. Ona karşı saygı göster. Zira ekmek hangi toplumdan nefret etmişse, (kaçırılmış) bir daha onlara geri dönmemiştir”(ibni Mace) buyuran Peygamber insana neyin dersini vermek istemiştir. Müslümanlar bunu düşünmez mi. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” uyarısını diline belensek edinen, bir lokma ekmeye muhtaç olan komşularını düşünmeden yaptığı israflara rağmen, nasıl başını yastığa koyup uyuyabiliyor. İsraf etmek infak etmemek bencilce tutum ve davranışlara girmek hep ben merkezli bir hayat sürmek toplumun düzenin ve huzurunu da bozuyor. Muhtaçların, fakir fukaranın, Kin ve nefretlerinin fitilini tutuşturan hırsızlık ve arsızlığın önünü açan israftan daha etkili bir şey olmasa gerek. İslam zekâtla, infakla, diğerkâmlıkla insanlar arasındaki dengeyi kurmaya çalışarak, hem ferdin hem de toplumun huzur ve saadetinin teminini sağlamayı hedeflemiştir. 


Ya ev eşyasıyla doldurduğumuz evler acaba bizim huzurumuza ne kadar katkıda bulunuyor? Eşyalara terk ettiğimiz koskocaman evlerde; fakire fukaraya, misafire, hısıma akrabaya, yolda kalmışa darda kalmışa, ikrama, izzete yer olmadığı gibi huzura da yer yok. Çünkü gönül darlığı yaşıyoruz. Evlerin genişliği, ceplerin doluluğu, paylaşımın olmadığı bir ortamda, huzur vaat etmiyor insana. Sahip olduğumuz lüks eşyalar bize hizmet etmesi gerekirken adeta biz onlara hizmet etmek mecburiyetinde kalıyoruz. Kafamızı yoruyor, zihnimizi hep eşyalarla meşgul ediyoruz. Yani tüketelim derken tüketiyoruz. “Gözüm alıştı şu renklere, bu sene şöyle bir moda koltuk takımı çıkmış, onu almalıyım diyerek, moda, lüks ve gösterişin esaretini yaşıyoruz.”


Ebetteki israfın ve ölçüsüz kullanmanın sebeplerini de irdelemi. Bu hastalığın teşhisi yapılmalı, bu düşkünlüğün arkasındaki sebepler analiz edilip tedavisi için gerekli tedbirler bir an önce alınmalı. İsrafın sebeplerinde başta nefsin aşırı istek ve telkinleri, bencillik ve gösteriş arzusu, tatmini arayış duygusu önemli bir rol almaktadır. Bunun en bariz örneğini de düğün tören ve eğlencelerde de görüyoruz. Adeta buralarda gövde gösterisi yapılıyor; insanlar görsün ve bilsin ki şu kadar masraf yapılmış şu kadar para takılmış şu kadar maytap patlatılmış. Allah’ın memnuniyetini dikkate almayan insanları Allah, başkalarının memnuniyeti için masraf yaptırarak ceza veriyor. İsraf edilen yemekler çöplere atılırken, alabildiğine içki tüketilirken, gayri meşru bir şekilde kadın erken beraber eğlenirken bahanelerin arkasına sığınılıyor “ömürde bir defa oluyor ne yani yapmayalım mı” gibi. Böyle bir düğünün neticesinde, sahte gülücüklerden belki zoraki oynamalardan sonra mutsuzluk ve huzursuzluktan başka bir şey kalmıyor elde. Başlangıçları Allah’a isyanla başlayan israfla devem eden düğün ve törenlerin neticesinde huzur ve saadeti beklemek biraz iyimserlik olur. 


 Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde buyuruyor ki:


“İnsanoğlu kıyamet günü beş şeyden hesaba çekilmedikçe yerinden kımıldamayacaktır. Ömrünü nasıl tükettiğinden, gençliğini nasıl yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve öğrendiği bilgilerle nasıl amel ettiğinden”(Tirmizi, sıfat’ül kıyame,1)


Yarın huzuru mahşerde israftan hesaba çekileceğiz, desek yalan söylememiş oluruz. Bu nedenle olsa gerek Resulüllah(s.a.v.) başka bir hadisinde:


“Beş şey gelmeden beş şeyin değerini iyi bilesin: ölümden önce hayatının, fakirliğinden önce zenginliğinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin ve hastalığından önce sağlığının.” (hakim mustedrek, ıv,341) buyuruyor.


Peygamberimiz bir hadisi şerifinde de insanların hemencecik aldandığı iki nimeti belirtmiştir: 


“İki nimet vardır ki; insanların çoğu onun değerini bilmezler: sıhhat ve boş vakit.” (Tirmizi, Züht, 11)


 Vücut emanet olduğu gibi sağlıkta emanettir, gençlikte, ömürde emanettir, ilimde… “Ah gençliğim” dememek için onu ibadet ve itaatle geçirmeli. Gençlik en zinde ve en güçlü olunan zamanlardır. Onu israf etmemeli, nasıl olsa ilerde yaparım, deyip aldanmamalı, çünkü geleceğimizi bilemeyiz, ömrün ne zaman biteceği de bize malum değil. Eğlenmek gününü gün etmek adına pervasızda hayat süren gençliğin tükendiğini, nice ıstıraplar içerisinde mutsuz bir hayat sürdüğünü görmeyeniniz yoktur. “Ah şimdiki aklım olsaydı o hataları yapar mıydım, ah gençlik ah..” ya da kendilerine ne anladın bu dünyadan? Diye sorduğumuzda yaşlı dedelere babalara “sanki daha dünkü gibi” diyerek geçen günlerinin ne kadar tez geçtiğini anlattıkları zaman bir tükenmişliğin ve pişmanlığın izlerini görürsünüz. Nasırlaşmış ellerinden hayatın yükünü yansıtan yüzlerindeki çizgilerden, yorgunluklarını herkesin hemen anlayacağı bakışlarından yakinen buna şahit olursunuz. Zamanı tüketen böyle insanları adeta zaman tüketmiştir. Hâlbuki zaman insan için en kıymetli hazinedir. Vakit nakittir demiş atalarımız. Zamanla nakit kazanılır, ancak nakitle bir saniye bile geri gelmez. Şöyle bir eklemede yapalım: “Zamanla” ahret kazanılır ancak israfla geçen zamanı hiçbir şey gereri getiremez. Zamanın çokluğundan söz edenler akıllarının israfını yapıyorlar. Kulluklarını zayi ediyor, boş ve anlamsız geçirilen ve öldürülen zamanlarla geleceklerinin israfına göz yumuyorlar. Zamanı, doğru ve iyi değerlendirmek insanın ruhi olarak doyumuna vesile olduğu gibi, onun israfını da önlemektedir. Allah birçok ayetinde zamanı zikretmiş onun önemine vurgu yapmıştır. 


Sağlığı israf etmekte ona zarar verecek davranışlara girişmektir. Hâlbuki zamansız hiçbir mükâfat kazanmak, rıza-i ilahiye ulaşmak söz konusu olmadığı gibi sağlıksız da mümkün değildir. Maddi israfların sağlığa zarar veren yönleri olduğu gibi manevi israflarında doğrudan ruh sağlığının bozulmasıyla ilgisi vardır. İbadet ve itaatte taviz tavizi; israfta israfı doğurur. Biri ötekinin her zaman etkileşim alanındadır. İnsan mana ve maddeden ibarettir. Mana ve madde bütünlüğü içerisinde Allahın verdiği nimetlerin kıymetini bilmeli, onları israf etmekten sakınmalıyız. 


İnsan elindeki nimetler gidince onların kıymetini daha iyi anlıyor. Fakirlik görmemiş, paranın pulun nasıl bir zorlukla kazanıldığını anlamamış, hazıra konmuş insanlar hiçbir şeyin bitmeyeceğini düşünürler. Müsrifçe harcadıkları o mallar nedeniyle bir lokma ekmeye muhtaç olup el açar duruma gelen nice insanlara şahit olmuşsunuzdur. 


İlmiyle amil olmayan, onun gereklerini yerine getirmeyen bir âlim de israf günahına düşmüştür. İlim paylaşıldıkça çoğalan, amel edildikçe fayda sağlayan bir nimettir. Aksi takdirde zihinlerde yük, hesabı ağır olan bir nimet halini alır. İlim hazinedir onu bir hiç uğruna heba etmemeli, onunla dünya değil, ahret talep edilmeli. İlim, yoldur yordamdır, ilim aydınlıktır, rehberdir, yoldaki işaret ve uyarılardır. Allah’a giden yolun meşalesi ilimdir böyle bir nimeti elinde bulundurmasına rağmen ilmini israf ederse insan, kınananlardan zarar edenlerden olmaz mı? İlmiyle amil olmayanları (onu israf edenleri) Yüce Mevla, kitap yüklü merkebe benzetmiştir. İnsanken merkep muamelesi görmek, ilimle hafiflemek gerekirken onun yükünün altında ezilmek, tükenmek değil de nedir? 


Huzuru yakalamak mutedil bir hayat sürmekle mümkündür. Sevgide, dostlukta, alış verişte, bütün ilişkilerde mutedil olmak tavsiye edilmiş, dostlukların da sınırını çizmiştir dinimiz. Sevgi Allah için olur, ona dayandırılırsa yaratılan yaratandan ötürü sevilirse insan hayal kırıklığına uğramaz. Ancak gönle ferman geçiremeyen, gönül çelenlerin cazibesine kapılan, sevgiyi aşk derecesinde beşere kaptıran insanların umduklarını bulamadıklarında nice ıztıraplar yaşadığına her gün şahit oluyoruz. Yani sevgide israf eden sevgiyi bir hiç uğruna tüketen insanlar, tükettikçe tükeniyorlar. Duygusallık ve öfke Allah için olursa güzeldir. Bizleri harekete geçiren birçok eylem ve davranışlarımızın istikametini belirleyen duygular yanlış yerde ve isabetsiz şeylere açık hale gelir, onların suyuna akarak ölçü ve tutarsız bir davranış yumağına dönüşür, karakter halini alırsa israfa dönüşür. Kısaca; insan Allah için sevecek verecekse de Allah için verecek nefreti öfkesi muhabbeti hep Allah için olacak o zaman duygular israfa değil mükâfata ziyana değil kazanca, bela ve musibete değil huzur ve saadete dönüşür. Maddi israflardan daha önemli manevi israflardır. Maddenin israf bataklığına çakılıp kalanlar manen israfın yıkımlarını yaşayanlar olmuştur hep. Öyleyse özet olarak. Tükenmemek için ruhları tüketmemek; onu beslemek için ibadet ve itaatin zikir ve fikrin cimriliğinden sakınmak, ruhi melekelerimizi gayelerinin dışında kullanıp israf etmemek gerekir.


Hz. Mevlana’nın şu uyarılarıyla bitirelim:

“Ruha manevi gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve ruhi gıdalar sun da, gideceği yere güçlü kuvvetli gitsin” 

“Ne kadar zengin olursan ol, ancak yiye bileceğin kadar yersin, denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”

“Asıl büyük israf ise ömrün beyhude israfıdır.”


İsrafsız bir ömür geçirebilmek duasıyla…

 

Hz. Peygamber(s.a.v.)’i Takip Eden Kurtulmuştur

e-Posta Yazdır PDF

O’nu anlatmada yetersizdir cümleler. Söz, O’nu anlatınca değer kazanıyor. Allah’ın övdüğünü övmek, O’nun sevdiğine uymak, sevdiğinin sevdiğini sevmek insanı Allah’ın rızasına götürür. O’nun yoluna ram olanın duyguları derinleşir, her şey ayrı bir lezzet ve ayrı bir letafet kazanır.


O’nun rahmet damlasını bir kez kalbine damlatan, karanlığı olmayan bir gündüz yaşar. O’nun merhametinden nasiplenmeyenin bahtına düşen çaresizlik ve yalnızlıktan başka bir şey değildir. O’na yakın olana Allah’a yakın olur. O’ndan uzak düşenin şeytan yakasını bırakmaz.


O’nun doğuşuyla güneş dahi hayâ ve edebinden, nuru karşısında, sönük kaldı. Gece, utancından varlığın koynuna gizlenip yerini ebedi bir gündüze bıraktı. Kara günler O’nunla son buldu. Ebediyet serinliği onunla hissedildi. 

Şayet, O teşrif etmesiydi, dünya sabahı olmayan bir gece yaşardı, ümitler tükenir, hayaller suya düşerdi. Zalimlerin yaptığı zulüm yanlarına kar kalır, akla kara bilinmez, haklı haksız ayırt edilmezdi.


Şair ne güzel demiş:

“Ya Resulülah, eğer sen gelmeseydin âleme,

Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhul esma Âdeme,

Varlığın manası kalmaz, gark olurdu mateme.


O, çocukluktan itibaren irşada başlamıştı bile. Yaşı başı kemale ermiş hiç bir insan’ın, O’nun, çocukluğunda ki seziş ve duyuşuna sahip olması mümkün değildir. Büyük olmak, büyük gibi görünmek değildir, yılları geçirmek hiç değildir. Büyüklük, insana yakışır davranışlara sahip olmak, daha küçükken büyük olmanın talim ve terbiyesini görmektir. O, daha çocuk yaşlarında... Yaşıtları, “Gel oyun oynayalım Ey Muhammet!” Dediklerinde “Ben oyun oynamak için mi yaratıldım” diyecek kadar büyük mü büyük; bir o kadar sorumluluğun ağırlığını sırtında hisseden çocuk bir peygamber. 


Gençliği de güzel bir gençlikti O’nun; temiz ve pak... O kadar kirin, pasın, cehaletin ve karanlığın içerisinde bir zerre bile sıçramamıştı üzerine. Hep O konuşuluyordu. O’nda çok farklı bir gelecek vardı. O gelecekte kendilerine yer ayırmak isteyenler, heyecanla O’ndaki hikmeti anlamaya çalışıyorlardı. İşte saadeti inşa edenler hep onu takip edenler oldu. 


Yetişkinlik dönemi gözleri kamaştırmıştı. Başkalarıyla kıyaslandığında, hep onu önde görüyorlardı. Her şeyde örnek kabul edilirdi. Önderdi; verdiği hüküm yıllarca sürecek kan davalarını önlerdi. İtaat edilen, saygı duyulandı. Güvenirliği herkes tarafından itiraf edilendi. Ancak bu olağan üstü durumun adı konmamıştı. Vahiyle adı konduğunda İslam’ın son Peygamber’i diye, herkes yerini hızlıca alıverdi. O daha başlangıçta okumuştu hirada; insanlığın halini. Okudukları, vahiyle desteklendi; ne yapması gerektiği ayetlerle belirlendi. İtaat eden de oldu, etmeyende; O’nu takip etmeyi gururuna yediremeyenler de... Zelil ve rezil bir duruma mahkûm olanlar hep onun getirdiği hakikate direnenler oldu. Onunla yürümeyi kabul edenler zorlu ve meşakkatli yolculuk neticesinde nice saadetlere kavuştu. 


Allah, insanları ona itaat hususunda uyarıyor:

“De ki, Allaha itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak) sizin sorumluluğunuzda size yüklenen (görevleri yerine getirmek)dir. Eğer Ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen açık seçik duyurmaktır.” (Nur, 54)


O’na İtaat Etmeden Allah’a Ulaşılmaz

Peygamber(s.a.v.)’e itaat ve O’nun sevgisi dinimizin esası, Allah’a varmanın en kestirme ve güvenilir yoludur.


“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının” (Haşr,7) buyuran Allah, Resulü’nün buyrukları karşısında kayıtsız ve şartsız itaati emretmiştir. O’nun sözünün üstüne söz söyleyenler, O’nun hükümleri karşısında duyarsız kalanlar asla huzur bulamaz, çekişme ve kavgaların önünü alamaz, ihtilafların enkazından kendilerini kurtaramazlar. İşte kurtuluşun yolu: Yüce Allah buyuruyor ki: 

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”(Ahzap,36) “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiştir.”(Ahzap, 71) Başka bir ayetinde ise: “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşasınız”(Ali İmran ,132) buyurarak uyarıyor Rab’imiz bizi. O, öyle bir önder ki, Allah, kendisine itaatten hemen sonra ona itaati emretmiştir: 


“Her kim Allah ve Resulüne itaat eder, Allahtan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır”( Nur, 52) Allah’ı sevenin Peygamber’e uyması gerektiğini başka bir ayetinde, bizlere şöyle bildiriyor Yüce Mevla: 


(Resulüm) deki “Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Ali İmran,31)


Evet, Allah’a itaat etmek isteyen bilsin ki; bunun yolu Peygamber(s.a.v.)’e itaatten geçer. O’nun muhabbet havuzuna atılmalı, O’nun sevgisini tatmalı, O’nun aşkıyla yanarak pişip olgunlaşmalı. Yani O’nunla olmak biraz da O’nun gibi yanmaktır. O’nun ahlakına talip olmak biraz da O’nun çektiğini çekmektir. Sadakat, varlığın rahatını O’nun eşiğinde bırakıp yaratılışın hakikatine ulaşmaktır. Yardanda geçecek, serden de geçeceksin ki arşı alaya yüksele bilesin. Bu dünyada elde edemediğinin daha iyisine ahrette, Peygamber(s.a.v.)’e komşu olarak, sahip olabilesin. O’nu canından aziz bileceksin ki, O’nun kucağında ruhunu emniyet içerisinde iman üzere teslim edebilesin ve arkandan ağlayan O olsun, sevinecek haline, üzülecek haline de O şahit olsun. O’nun, iyi olduğuna şahadet ettiği insanı cehennem yakar mı? O’nun razı olduğundan Allah razı olmaz mı?


Resul’e itaat ve sevginin karşılığı elbette ki sadece bu dünyada değil, asıl vatanımız olan ahrette de, fazlasıyla verilecek. “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada süresiz kalmak üzere; işte büyük kurtuluş budur.”(Nisa ,13)


Düğününü Cennete Erteleyen Sahabi

Ashab’ı Kiram hep onu takip etmiş, her iş ve eylemlerinde O’nun referansını esas almışlardı. O’na itaatin zirvesini yaşayan Sahabelerin Peygamber(s.a.v.)’e olan aşk ve muhabbetlerini anlatmakla bitirmemiz mümkün değildir. Ancak burada bir sahabenin hayatından kısa bir kesiti, bütün sahabe için numune-i misal olsun diye anlatmaya çalışalım. Bakalım ki kayıtsız ve şartsız itaatin neticesi nasıl bir saadet.


 İşte! Binlerce yıldızlardan sadece bir tanesidir Beni Süleym kabilesinden olan Sa’d:

 Rengi kömür gibi siyah olmasına bakmayın! Yanılırsınız. Çünkü çirkinlik, yüz çirkinliği değil öz çirkinliğidir. Yüzü siyah olan bu Sahabe’nin gönül nurunu sezmek gerek. O’nun saf ve duruluğundan, nice güzel yüzlere sahip olupta kapkara gönüllerini sinelerine yük eden insanların alması gereken nice dersler vardır.


 İşte bu saf ve temizliğin, ihlas ve samimiyetin sahibi Sa’d, Allah Resulü(s.a.v)’nün huzuruna çıkıyor. Bir şey soracak, isteğini ona arz edecek. Ancak istemeden önce dünyada en fazla arzu ettiği şeye kavuşmasına mazeret gösterilen şeyden başlıyor işe. Ve diyor ki:

 “Ey Allah Resul’ü! Anam babam sana feda olsun, hiç tenimin siyahlığı, yüzümün çirkinliği cennete girmeme mani olur mu?” 


 Yüzüne tatlı nazarla bakan, tebessümle adeta Sa’d’ın içindeki güzelliği okuyan Allah Resulü:

 “Hayır! Yüzünün siyahlığı cennete girmene niye mani olsun. Allah’ın emirlerine uyup Resul’üne itaat ettikten sonra cennete girebilirsin.” Bu cevapla cesaret bulan Sa’d, asıl sormak istediğini hemen soruveriyor, büyük bir edep ve utangaçlık içerisinde:


“Ben, hayatta en fazla evlenmeyi arzu ediyorum; benimde bir yuvam olsun, çoluk çocuğum olsun istiyorum, ancak kimin kapısına kız istemeye gittimse, fakirliğimi ve çirkinliğimi mazeret gösterip kızlarını bana uygun bulmadılar. Ey Allah Resulü! Benim soyumun deri yapısı bana sirayet etmişse, Allah, bana fakirliği uygun bulmuşsa benim ne suçum var?”


Allah Reslul’ü, bu gittiklerinin içerisinde Amir b. Vehep var mıydı?” Diye sorduğunda, Sa’d: “Hayır yoktu, Ey Allah’ın Resulü” 

“Öyleyse git selamımı söyle, beni Allah Resulü gönderdi, de. Kızına talip olduğunu söyle.”


Sa’d, referansını Allah Resul’ünden aldıktan sonra durur mu? Adeta uçuyor, kendine güveni tam, arkası sağlam. İşinin olup olmaması önemli değil, neticesi önemli.


Amir b. Veheb’in kapısına varıp, vuruyor kapıyı. Hiç bir kapıyı çalarken bu kadar ümitli değildi Sa’d.


Kapı vurulunca Amir b. Vehep, “Kim o?” diye sesleniyor. Sa’d, ezik bir ses tonuyla değil, gür ve yüksek bir sesle, “Ben” diye cevap veriyor.


Amir b. Vehep, “Ne istiyorsun?” Deyince Sa’d, istediğini değil, ilk önce kimin gönderdiğini onurla ifade ediyor: “Beni Allah Resul’ü gönderdi.”


Kapıyı açmamak, duraklamak, birazcık düşünmek hangi baba yiğidin harcı, kim buna cesaret edebilir. Koşarak kapıyı açıyor Amir b.Vehep, “Allah Resulünü nün muradı nedir” diye edepli bir şekilde ve heyecanla soruyor. 


Sa’d, üstüne basa basa, “Senin kızını bana vermeni istiyor, bende onun emri üzerine geldim gerisi sizin bileceğiniz bir şey, ben karışmam,” diyor.


Evet, hayat, bazen referansınız Allah ve Resulüdür diye tereddütsüz, şüphesiz, korku ve ümit arasında bir duyguyla, istemenin dahi faziletine inanmak iken, bazen verip vermemek arasında kalmak kadar tereddütlerle doludur. Asıl itaat; hangi durumda bulunursan bulun, tereddütsüz, şartsız, amasız, fakatsız itaattir Allah ve resulüne. 


 Amir b Vehep ilk önce inanmak istemiyor. O’nun imtihanı o anda buydu, imtihan ona ağırlığını hissettirmeye başlamıştı bile; ya verip kazanacak ya da yüzü yerde gezmeye razı olacaktı. Bir süzdü, bir süzdü Sa’d’ı. Anlayamayınca O’nu gönderenin büyüklüğünü, göremeyince o çirkinliğin arkasındaki güzelliği, takılıp kaldı Sa’d’ın dış görünüşüne. Fakir haline, bir daha bir daha nazar etti, inanmak istemiyormuşçasına. Ve ağzındaki baklayı çıkarıverdi:


“Benim sana verecek kızım yok, Ey deli kanlı!” Deyiverdi. Gelişinde emin olan gidişinde de emin adımlarla “Sen bilirsin” deyip çıkıp gitti Sa’d.


O, çıkıp gitti de kayıp mı etti? Kayıp edenler Allah ve Resul’ünün istek ve talimatlarını yerine getirmeyenlerdir. Bu hadise ne kadar da evlatla imtihan gibi görünüyor ise de, bunu her şeyin üzerine koyup düşünebiliriz. Komşunun açlığı nedeniyle başını yastığa koyup vermemenin, sahip olduklarını paylaşmamanın rahatlığıyla uyuyorsan “bizden değildir” tehdidinin muhatabı da sen olacaksın unutma! Elini Allah için açana, gönlüme bir şeyler koy, diye bekleyenlere “hadi git başka kapıya” dediğinde, yarın huzuru mahşerde herkesin birbirinden kaçtığı; kimsenin kimseye faydasının dokunamayacağı o günde, peygamberin şefaatine muhtaçlığını derinden derine hissettiğin zamanda, sana da, “hadi git başka kapıya” deneceğinden korkmuyor musun? Hakkında, “bu, cimrilerdendir, bu, kınananlardandır,” diye hüküm verilirse nereye itiraz edeceksin? Dertlinin ızdırabını dindirmiyor, çaresize çare, yolda kalmışa arkadaş, darda kalmışa ferahlık olmuyor, ağlayanla ağlamıyor, gülenle gülemiyorsan, dua eden, dua alanlardan bilinmiyorsan yarın huzuru mahşerde Resulüllah yüzüne bile bakmayacak diye korkmuyor musun?


Evet, korkmalıyız da ona göre kararlarımızı gözden geçirmeliyiz. Kız verirken, kız alırken ilk önce evi, arabası, güzelliği variyeti var mı, diye soran babalar ve anneler gibi olmayın. “Sizi kim gönderdi yani referansınız ne? Evlenmedeki ki gayeniz ve şartlarınız İslam’a uyuyor mu? oğlunuz, kızınız namazını kılıyor mu? İbadet ve itaat üzere mi? Sizde ki hak ve hukukun kaynağı, sorumluluk ve mesuliyetin memba’ı kur’an ve sünnet mi?” diye sorun. Cevaplar müsbetse tereddüt etmeyin. 


Ey evlenecek kızlar ve erkekler! Gerekirse, kur’an ve sünnetle çizilen kırmızı çizgileriniz geçildiğinde, dini ve ahlaki değerleriniz dikkate alınmadığında atın kendinizi meydana, utanmayın! Hem baba ve ananızı hem kendinizi kurtarın. İşte asıl can alıcı nokta. Sa’d’ın talip olduğu iman abidesi kızda bunu yaptı zaten. 


Sa’d ile babasının konuşmalarını içerde dinliyor ancak babasına, aşikâra çıkıp, bir türlü müdahale edemiyordu. Babasının, Peygamber(s.a.v.)’in emrini reddettiğini görünce kızcağızın imanı harekete geçip, peygambere muhabbeti galebe çaldı. Birazda sesini yükselterek babasını öyle bir uyardı ki... Çünkü iman abidesi bu kız biliyordu ki, Resulüllah(s.a.v.)’a itaat, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen, Allah’a da itaat etmemiş olur. O’nu üzen, Allah’ı üzmüştür. Allah’ı üzenin de iki yakası bir araya gelmez, huzur ve saadetin kokusunu dahi duyamaz. 


“Ey babacığım O’nu sana kimin gönderdiğini bilmiyor musun? Bile bile geri gönderiyorsun. Allah’ın, yarın senin hakkında ayet indireceğini, bu yüzden insanların içerisinde nasıl dolaşacağını hiç tahmin edemiyor musun? Yüzüne kimse bakmazda rezil olursun. Derhal git! Allah Resul’ünden özür dile, ben razıyım evlenmeye.” 


Büyük hata yaptığını anlayan, kızının uyarılarını dikkate alan Amir b. Vehep hemen koşuverdi Allah Resul’ünün huzuruna. 


“Ey Allah Resulü! Bana gönderdiğiniz gencin sözlerine inanmamıştım, bir hata işledim, tövbe ediyorum, kızımı vermeye hazırım.” 


Hata her insan içindir, hatasız kul olmaz. Önemli olan hatada ısrar etmemektir; pişman olup Allah ve Resulüne itaat üzere olmaktır. Resulüllah bu pişmanlık neticesinde memnuniyetini izhar eder ve Sa’d’a, “git düğün hazırlıklarını yap” diye talimatını verir.


Ne var ki iş onunla bitmiyordu. Sa’d’ın işi başkaydı. Ne düğün yapacak ne de ev kuracak parası pulu vardı. Acaba onu damı isteseydi Allah Resulünden? İnsanlar istemekten, o vermekten usanmıyordu. Kimse bir şey isteyince orada hemen veriyor, istenen şey yanında yoksa sonra vereceğini taahhüt ediyordu ya da başkalarının yanına gönderiyordu. Sa’d:


“Anam babam sana feda olsun benim ne düğün yapacak ne de ev kuracak param var, beni yuvasız bir kuş bil.” Bunun üzerine, rahmet Peygamber(s.a.v.):


“Hz Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf’ın yanına git, onlar gerekli olan parayı versinler, işini hallet, yuvanı kur,” diye buyurdu.

Yine sevinçle yola koyulan Sa’d, o şanlı sahabelerden ihtiyacı olan parayı alıp çarşının yolunu tuttu. Şimdi tam zamanıydı ev kurmanın, yuva kurmanın. Hayatta en fazla istediğine kavuşmaya ramak kalmıştı ki bir münadi aynen şöyle sesleniyordu; “şimdi cihat zamanı, gücü kuvveti yerinde olan gençler! Düşman yola çıktı, İslam’ı ortadan kaldırmaya niyetli. Allah ve Resulü emrediyor, cihada çağırıyor. 


 Evet, imtihan bu! Neyin ne zaman sırtımıza yükleneceğini bilmeyiz. Zamanı mı? Diye sorgulamak bizim işlimiz değil. Her şeyi yeri ve zamanı geldiğinde yaratan, bizleri her an imtihana tabi tutarak sınayan Allah, her işi en iyi bilendir. Bize düşen ise isteneni yerine getirmektir. 


 Nefsimize soralım! Böyle bir durumda kararımız ne olurdu? Tam dünyayı elde edecekken, ahret için uzanan bir el... Bunun cevabının ne olduğunu ben bilemem; herkes kendi halini daha iyi bilir. Benim bildiğim; fakir, çirkin Sa’d cennet’e talip olduğudur. Oldu da düğününü derneğini cennette meleklerle beraber yapma bahtiyarlığına erişti.


Bu çağrı karşısında biraz sarsılan Sa’d kendine geldi, toparladı, imanı harekete geçti ve dedi ki kendi kendine:


“Ben bu parayla bir at, bir kılıç ve bir mızrak alırım ve onlarla düşmanla mücadele ederim. Toplanan cihat ordusuna karıştı. Yüzü gözü kapalı, kolları sıvalı bu genci gören Peygamber’imiz hemen tanıdı:

 “Sen sa’d mısın?” Diye sordu. “Evet, Ey Allah’ın Resulü, cihat etmeye geldim.” Dedi. İslam ordusu harekete geçti. Kılıçlar havada küffarın üstüne inip kalkıyor, Müslümanlar büyük kahramanlık örneği gösteriyorlardı. Zafer İslam ordusunundu. Hezimete uğrayan düşman orduları mağlubiyetlerini kabul edilip çekilmişlerdi. 


Büyük fedakârlıklar gösteren, birçok kâfirin kellesini vuran Sa’d yaralanmıştı; yarası ağırdı. Allah Resulü, Sa’d’ın bu durumunu görüp yanına yaklaştı, başını kucağına aldı. Kara elması kucağında tutuyor, kıvrım kıvrım saçlarını okşuyordu. Kime nasip olur ki böyle bir saadet; Resulüllah’ın kucağında şahadete yürümek... O’nun okşadığı başı cehennem yakar mı? O’nun düğünü hiç yarım kalır mı? Kelime-i şahadetle ruhunu teslim etmişti Sa’d. Hem de Peygamber uğurlamıştı O’nu. Peygamber(s.a.v)’in referansıyla kapılar çalan Sa’d, bu sefer ahrete yine O’nun referansıyla gidiyordu. O an Resulüllah’ın gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hem ağlıyor hem de tatlı tatlı gülümsüyordu. Bir ara başını başka tarafa çeviriverdi. Bu durum, kendilerini izleyen sahabelerin dikkatini çekti. Ve sordular. 


“Ey Allah’ın Resulü! Bu genç için ilk önce ağladınız, sonra gülümsediniz, sonra başınızı farklı tarafa çevirdiniz. Bunun hikmeti nedir ki?” Allah Resulü buyurdular ki: 


“Ağlamamım sebebi, Sa’d’a olan sevgi ve merhametimdendir; dünyada en fazla istediği şeye ramak kalmışken ona kavuşamadı. Cennette Havz-ı Kevser’e uçarken gördüğümde de gülümsedim. Huriler öyle bir etrafını sardılar ki utanmasın diye yüzümü çevirdim.” 


Kardeşlerim, yoldaşlarım Gelin! Bazı şeylerimizi erteleyelim ahrete. Üç kuruş fedakârlıkla, hafif bir tebessümle, birazcık gayretle, azıcık zamanla, gerçek bir samimiyetle paha biçilmez cennetlere talip olalım. Hayat sermayemizi bir hiç uğruna heba etmeyelim. İyi bir yatırım yapalım, karlı bir ticarete talip olalım.


Mal ve canlarını Allah için feda edenlerin daha kazançlı olduğunu, bu alış verişin ne güzel bir alış veriş olduğunu bildiriliyor şu ayet:


“Şüphesiz Allah müminlerden canları ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır...” Ayetin sonunda da: “Yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin, İşte bu asıl başarıdır”(Tövbe, 111) Diye buyurulur.


O, Her Şeyde Yegâne Örnektir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber(s.a.v.), insanların hidayeti için kendini feda edercesine uğraşıyordu; Allah’tan aldığı emirleri insanlara anlatıyor, yaşararak bizzat örnek bir hayat sergiliyordu. Bugünün insanı karanlıklar içerisinde çırpınıyor, huzur ve saadeti bir türlü yakalayamıyorsa, O’na itaat etmediğinden, her işte ve eylemde yegâne örnek olarak O’nu kabul etmediğindendir. Yüce Allah bu hususta: 


 “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, ahret gününe inananlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resulü güzel bir örnektir”(Ahzap , 21) Buyuruyor.


 Fedakârlık mı O’nda, kahramanlık mı O’nda, cesaret mi, feraset mi O’nda. Tevazu ve izzetin ince ve hassas çizgisinde durabilmek ancak O’nun sunduğu hayat formülüyle mümkündür. Nezafet, zarafet, iffet ve hayâ ondan öğrenilir. Adalet onun hayatında kısıtlanmamış, duygulara, canlar ve cananlara kurban edilmemiş, hasım ve hısımlara heba edilmemiş bir sağlamlıktadır. Kinin olmadığı, nefretin ve husumetin bulunmadığı bir merhamet anlayışı onun hayatıyla nice insanları hayretler içerisinde bırakmış, nice hidayetlere vesile olmuştur. O’nun öfkesi de vardı elbette, ancak bu, nefsi için değil dini içindi. Yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, var olan bir şey için yok dememiş, yokluğun çektirdiği ızdırap nedeniyle işin kolayını seçmemiş, bir şekilde herkesi memnuniyetle uğurlamamıştır. Aff erdemliliğinin zirvesinde olan Kâinatın Efendisi, düşmanı dahi bu hasletle, hayretler içerisinde bırakmış, Peygamber’i bir ahlakın büyüklüğünü dosta da düşmana da göstermiştir. Ahlakı, mübarek yüzüne yansımış; görebilecek gözü olanlar o nur yüzüne bakıp iman etmiştir. Her şeyden önce yüce Allah O’nu övmüş, melekler ile beraber selamlamıştır. Sahibinden ızdırap duyan deve ondan medet umardı. O, yakasını hışımla çeken birisini kırmadan uyarır, kendisine nice zulüm ve işkenceleri reva görenleri dahi affederdi. Beddua etmez, kimsenin helakini istemezdi. Kızı söz konusu olsa dahi adaletten taviz vermeyeceğini söyler “aman ha dikkatli olun” diye uyarırdı. O’nun yanında efendi ve hizmetçi aynıydı. Kimseye makam mevki ve zenginliği nedeniyle iltifat etmediği gibi fakir ve yoksulları gözetir; onlarla özellikle ilgilenirdi. Haksızlık karşısında asla susmaz, elinden geldiğince o yanlışlığı düzeltmeye çalışırdı. Hasta ve yaşlıları ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Davete icabet eder, kimseyi o bereket fışkıran feyzinden mahrum etmezdi. Halk ile arasına mesafe koymaz, onlardan biri gibi yaşardı. Tevazuu elden bırakmaz, kimseyi rencide etmeden hataları gösterirdi. Kolaylaştırır güçleştirmezdi; meseleleri çözmede kolay olan yolu takip ederdi. Küçükle küçük, büyükle büyük olur, herkesin seviyesine göre konuşurdu. O ahlakı en güzel olandı kendi ifadesiyle. O’nu Allah terbiye etti.


 Hayata dair her insanın onda bulacağı nice örnekler vardır. Adeta bütün örnek hayatların yegâne numunesini kendinde toplamıştır. Bir baba olan ona baksın, evlat olan ondan öğrensin saygı ve sevgiyi, vefa ve sadakati. Devleti yönetenler, O’nun adaletini ve hakkaniyet ölçütlerini uygulasınlar. Amir memur, hizmetçi, iççi, işveren onun sünnetini takip etmek mecburiyetindedir. Bir kumandan savaşta, barışın tesisinde ve devamında onun stratejisini asla göz ardı etmemeli. Yokluğun girdabına yakalananlar, varlığın sarhoşluğuna kapılanlar, yolda olan, yoldan çıkanlar onun tutuğu meşalenin altında, onun eteğinden tutunsunlar. Azgın denizin ortasında pusulasını kayıp edenler, sahile sağ ve salim çıkmak için onun kaptanlığına sığınsınlar. Dertli olan derman arayanlar. Bütün kapılar yüzlerine kapananlar, dost arayanlar, dostsuz kalanlar ona koşsun.


O’nu Sevmek

Ancak ona uymanın da bir yolu var. O’nun muhabbeti, sevgi olmadan kalplere yerleşir mi? O her şeyden çok sevilmedi mi iman kemale erer mi? iman öyle bir şey ki sevmede sınır tanımaz, bir kalpte iki sevgi bulunmaz. Her şeyden daha fazla sevmedikçe ‘ben inandım’ denmez. Sevgililer sevgilisi buyuruyor ki: “Sizden hiç biriniz beni, canından, malından, evladından, ana babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz”(Buhari) Ancak sevgide kuru bir sevgiden ibaret olmamalı. Sevgi, ispat ister. Sevgi, sevilene uymayı gerektirir. Sevgi sevdiğinin ahlakıyla bezenmeyi gerekli kılar. “Sünnetimi yaşayan beni sevmiş olur. Beni sevende cennette benimle beraber olur.”(Tirmizi) buyurmuyor mu? İnsan bu dünyada kiminle beraberse ahrette de onunla haşredilir. Tabi olduğunuz Allah Resulü olunca seveniniz/ sevdiğinizde elbette ki Allah olur. 


Sahabeden Enes b. Malik anlatıyor:

Resulüllah’ın huzuruna birisi geldi ve sordu:

“Ya Resulüllah! Kıyamet ne zamandır?” Resulüllah:

“Kıyamet için ne hazırladın?” Buyurunca, O da:

“Allah ve Resulü’nün muhabbetini...” cevabını verdi.

Bunun üzerine Resulüllah:

“Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdular.

Enes b. Malik bu rivayetin devamında şöyle der:

“İslam’a girmekten başka, hiçbir şey bizi Allah’ın Nebisinin bu sözü kadar sevindirmemiştir. İşte bende Allah ve Resul’ünü Ebu Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların yaptıklarını yapamasam da onlarla beraber olmayı ümit ediyorum.” (Müslim, birr,163)


Bir insan ne kadar namaz kılarsa kılsın, alnını biran olsun secdeden kaldırmasın, malını mülkünü bütün fakirlere dağıtsın, oruç tutarak eti kemiğine yapışsın, Allah ve Resulü’nü sevmedikçe, onlara muhabbet beslemedikçte, bu yaptıklarının hiçbir kıymeti yok. Bununla beraber bir insan Resulüllah’ı sevmesine, Onun izini takip edenlere muhabbet beslemesine rağmen onların yaptıklarını, elinde olmayan sebeplerle, yerine getirmiyorsa da yine de Allah’ın sevgisine mazhar olur.


Yüce Allah bu hususta bizleri uyarıyor:

“Ey iman edenler! Allaha itaat edin, peygambere itaat edin ve yaptıklarınızı (amellerinizi) boşa çıkarmayın.” (Muhammet, 33) Başka bir ayet-i kerimede de:


“Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez.”(Fetih, 17) Buyuruyor.


Cenneti herkes ister, ancak istemeyenlerde oluyor. Demek ki istemeyenler olacak diye soruyor Kâinatın Efendisi:


“Bütün ümmetin cennete girerler, ancak istemeyenler müstesna”


Sahabeler sordular:

“Ey Allah’ın Resulü cenneti kim istemez?”

Rahmet peygamberi buyurdular:

“Bana itaat eden cennete girer; dinlemeyen itaatime girmeyen ise cenneti istememiş demektir.”(Tirmizi)


Peygamberimizin şu duasıyla bitirelim:

“Allah’ım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisi ve senin sevgine ulaştıracak amelleri talep ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizi, Deavat,72) (Âmin) 

Selam ve dua ile.

 

Eleştiri Ahlakı

e-Posta Yazdır PDF

 İnsan akıl sahibi bir mahlûktur, eşrefi mahlûk olarak yaratılmıştır. Onun değeri ve kıymeti düşünebilmesi ve olayları yorumlayabilmesinde saklıdır. İnsan akıl ölçülerini aşmadan, sınırlarını geçmeden gücünün yettiği yerde kendini yoktan var eden Rabbini bilir ve ona kulluk ederse bu dünya imtihanını başarıyla geçer. Tam tersinde ise kayıp edenlerden olur. Yani akıl bulandırılır, nefsin emrine verilir enaniyetin tuzağına düşürülürse bu ekletmek değil cezayı hak etmek olur. İnsanla hayvan arasındaki tek fark akıllı olması değildir elbette ki, aynı zamanda ahlaklı olmasıdır. Ahlak insanın süsü ve güzelliğidir. Aslında bütün ibadetlere baktığımız zaman o ibadetlerin insanı ahlâken olgunlaştırmaya dönük olduğunu görüyoruz. Müslüman sözünde, özünde, tavır ve davranışlarında ahlaklı olmalı; sözüne, üslubuna dikkat ettiği gibi, hal ve hareketlerine de dikkat etmeli, doğru olmayı hedefine koymalı. Ancak bunu yaparken “Hep ben doğruyum” inadıyla bencilliğin tuzağına asla düşmemeli, enaniyet egosunu büyütmemeli, onu beslememeli, aksi taktirde hakikate ulaşması doğruyu bulması zorlaşır. Bencillik, başkalarını eleştirmede, üslûbun bozulmasında, ahlakın aşınmasında en belirgin sebeptir. Hedef “Ben” i beslemek “Ben”i büyütmek olursa, başkalarının eleştirisine kapalı bir dünya kurulursa, göremediğin ancak başkalarının gördükleri ve bildiklerinden asla faydalanamaz, zarar edersin. Konuştuğun kadar dinlemesini de bilmelisin. Eleştirebildiğin kadar eleştirilmeyi de göze almalısın. Buradaki önemli olan husus, hiçbir sözü ayırt etmeden, bu ister senin sözün, ister başkalarının sana yönlendirdiği söz olsun, onu neyin mihengine ve ölçüsüne koyarak değerlendirdiğindir. Müslüman olarak ölçün belli, kriterin açıktır. Doğru, nefsinin hoşuna gitmesine göre değil, Kur’an’a ve sünnete uygunluğuna göre doğrudur.


Eleştirinin ahlâkının bozulduğunun en belirgin ifadesini, fikir ve düşüncelerin taassup derecesinde benimsenmesinde, haklı olsan bile faydası olmayan, doğru bir neticeye ulaştırmayan, sadece nefsin ön plana çıkarılması çabaları ve gayretleri olan münakaşalarda görürsünüz. İnsan düşüncelerini sözlerle, kurduğu kelime ve cümlelerle ifade eder. Bu yetenek insana ait özelliklerden en önemlisidir. Konuşma anlaşma vesilesi, doğru bildiklerini başkalarına aktarma aracıdır sadece, münakaşa sebebi değildir.

Sözler meramların anlatılması, hakikatlerin ifade edilmesi, anlaşmazlıkların çözülmesi olarak Allah’ın bir lütfu olduğu halde bunu münâkaşa ve cedelleşme şekline soktuğunuz zaman, önü alınmaz bir felakete sebebiyet verebilirsiniz. Dillerle zorbalığı tercih edenler fiilî olarak birbirlerini incitmekten dahi çekinmezler. Sözler bitince, anlaşma bitmiş, belki de kaba kuvvet devreye girmiş olur. Bugün birbirlerini anlamayan insanların yaptığı münâkaşaların neticesinde nice kırgınlıklara,  kul hakkı ihlâllerine, eşler arasında boşanmalara, akrabalar, arkadaşlar, komşular arasında yaralanmalara hatta ölümlere kadar götürdüğüne şahit oluyoruz.


Edebin terk edildiği, üslûbun bozulduğu, konuşma ve anlaşma ahlâk ve kurallarının göz ardı edildiği bir ortamın oluşmasına netice verir münâkaşa ve mücadele. “Edepten mahrum olan Allah’ın lütfundan mahrum olur”  bir kuraldır.  “Söz vardır kese savaşı söz vardır kestirir başı” İmam-ı Şafii hazretlerinin buyurduğu gibi: “Lisan yırtıcı hayvana benzer, onu daima bağlı tutmalıdır. Bağlanmazsa sahibine hücum eder”.  Hz Ali’nin ifadesiyle: “Dil insanın terazisidir; cehâleti ile hafifler, aklı ile ağırlaşır”. Söz, ahlâk elbisesi giydirilmeden edep tacıyla süslenmeden çıkarılmamalı pazara, o zaman ne alanı olur ne de kimseye faydası dokunur. Söz mahremdir, namahreme haram, mahreme helaldir. Söz yeri geldiğinde sarf edilirse doğrudur, yeri gelmeyince israf, belki de haramdır. Sözün güzeli kırmak için değil onarmak için, yıkmak için değil yapmak için, öldürmek için değil inşa etmek için, delalet için değil hidayet için, alevlendirmek için değil söndürmek için, daraltmak için değil genişletmek için, söz nefsin tellallığını yapmak değil, hak ve hakikatin tebliği için bir araçtır. 


Münâkaşaya girişmek, bu kadar önemli insanî bir özellik olan sözlerin afete dönüşmesidir. Cedelleşmede hakkın rızası yoktur. Cedelleşen taraflarda da iyi niyet söz konusu değildir, velev ki bu hak olan bir şeyin müzakeresi şeklinde olsun.  Böyle bir durumda iki kişinin cedelleşmesi, sözlerin farklı niyetlere yönelmesi, Allah’ın rızasından uzaklaşmanın başlaması anlamına geldiğinden şeytan bunu fırsat bilip, o iki kişinin arasına girerek belki ilk başlarda iyi niyetle başlayan bu konuşmayı felakete dönüştürebilir. Burada iyiniyetli mümine yakışan “Allah’ın razı olmadığı şeyden bende razı olamam, onun hoşlanmadığı, belli bir menfaate ulaştırmayan ortamdan bende hoşnut olamam” diyerek o münâkaşayı bırakarak, o tehlikeli gidişe dur demeli.


Peygamberimiz bu hususta buyuruyorlar ki: “Mücadeleyi terk ediniz. Zira mücadelenin hikmeti anlaşılmaz fitnesinden de emin olunmaz” (Taberani,Ebu Derdadan)


Susulacak yerde susmak, konuşulacak yerde konuşmak, bağırılacak yerde boğazın patlayacak kadar bağırmaktır ölçü. Ancak önemli olan nerede ne yapman gerektiğini bilmektir. Şunu da unutmamak gerekir: her doğruyu her yerde söylemekte doğru değildir. 

Çünkü böyle bir durum sözdeki faydayı yok eder, etki gücünü azaltır. Söylenen hakikatin yerine varmasını engeller. Öyleyse karşımdaki muhatap anlama niyetinde değil, devamlı mücadele edip üstün gelme arzusu taşıyorsa o zaman o sözü, o sohbeti bitirmem gerekir diye düşünmeli. Ancak benim nefsime dokundu, benim ilmimi alt etti gibi bir mülahazaya girişirsen de sonu nereye varacağı belli olmayan bir yola girmiş olursun.  


Bu yolun büyüklüğünün farkında olan, hassas bir o kadar azimetle hayatlarını devam ettiren din büyükleri günahın küçüğünden büyüğünden ziyade kime karşı işlendiğini dikkate almışlar. Fitne ve fesattan emin olmadıkları konuşmalardansa susmayı tercih etmişlerdir. Söz sözün kardeşidir, bulunduğun ortam başka günahların harmanıdır kim bilir. Konuştuğunda faydasını göremeyeceğin ancak, zararı kesin olan, eleştiri ve münakaşalardan uzak durmalı. Davud-i Tai bu niyetle uzlete çekildiğinde İmam-ı Azam kendisine: “Niçin dışarı çıkmıyorsun” diye sorar. Davud-i Tai: “Kendimi mücadele ve cedelden koruyorum” cevabını verir. İmam-ı Azam: “Toplantılara gel, münazara ve konuşmaları dinle ve cevap verme” dediğinde de, Davud-i Tai İmam-ı Azamın dediğini yapar ve şöyle der: “İmamın dediğini yaptım, ondan çetin ve zor hiçbir mücadele görmedim, bir şehir içerisinde bir mezhebin inatçısı, mutaassıbı olmak gibi bir felaket yoktur. Makam ve şöhret isteyenler mezhepler ( cedeli) dinden bilirler. Kendi saldırganlıklarını ve tekebbürlerini bunun icabı gösterirler. Bunları dinden bildikleri için bunları isteme arzusu, hırs haline gelir ve o kadar kuvvetlenir ki, sabredilmeyecek bir hal alır. Zira onda nefsin bir çok çeşit şeref ve lezzeti vardır“ buyurarak bugünde yaşadığımız gibi, münâkaşaların temelini mezhebi taassupların oluşturduğunu, her insanın kendi bakış açısıyla doğru zannettiği bir yanlışın kolay kolay düzelemeyeceğini, böyle bir münâkaşada nefsin ve enaniyetin baş rolde oynadığını ifade etmiştir.


Peygamberimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde şöyle  buyuruyorlar: “Allah hidayet verdikten sonra cedele dalan bir kavim, delalete sapmıştır demektir” (Tirmizi)


Başka bir hadisi şerifinde de:“ Kimki haklı olduğu halde mücadeleyi terk ederse onun için cennetin en yüce yerinde ev bina edilir. Haksız olduğu yerde mücadeleyi terk eden kimse ise onun için cennetin orta yerinde bir ev bina edilir”(İhya 3,252) buyurmuşlardır.


Münakaşada haklı da, haksız da suçlu durumdadır. Ancak nefsin adeta insanları yönlerdirdiği, şeytanın telkinlerinin güç bulduğu, akılların dumura uğradığı, mantığın devre dışı kaldığı, hakkın ifadesi kılıfıyla benliğin kendine yer bulma telaşına girdiği, doğrunun isbat edilmesi görüntüsüyle nefsin isbat edilmesi söz konusu olduğundan ve böyle bir durumu sonlandırmak büyük gayret ve fedakarlık gerektirdiğinden yüce Resul mükafat vaad ediyor.


Tabii ki haklının ve haksızın bu bu mücadeledeki zorlukları  bazı yönleriyle birbirinden farklıdır. Haklı, “Ben haklıyım” der mücadelesine devam ederse haksız duruma düşeceği gibi, haksız da: “Tamam” der mücadeleden çekilirse haklı duruma gelebilir. Burada önemli olan iyi niyetin devam ettirilmesi, münakaşadan vazgeçilmesi, sonra da erdemli ve onurlu bir mümin olarak dudaklardan belki şu tövbe sözcüklerinin dökülmesidir:” Ey Rabbim ben yine nefsime uydum, bir anda olsa nefsimi ön plana çıkardım, üstün gelmeyi arzu ederek sözlerimi israfa dönüştürdüm, sen beni affeyle”.


Münâkaşa, sözlerle mücadelede cehâletin basitliğinin bir göstergesidir. İlmiyle Âmil olmayan, o ilmin olgunluğunu hayatında göstermeyen insanlar da aslında bilgi yüklü câhillerdir. Çünkü ilim insanın hayatı okuması, kendini bilmesi ve Rabbine yakın olmasıdır. Rabbe yakınlık onun rızasının dışında hiçbir şeye razı olmamaktır. Eğer o ilim münâkaşa aracı edilir ve üstünlük sebebi bilinirse, o ilmin hamallığından başka insanın eline geçen hiçbir şey olmaz.


Bazen susması gereken yerde susmasını bilemeyen nerede konuşması gerektiğini de bilemez. Dolayısıyla da münâkaşanın insana fayda sağlamayacağını anlamayan bir insan aslında çok şey bilmiyor demektir.


Ebu Derda diyor ki:“Siz konuşmayı nasıl öğreniyorsanız, gerektiğinde konuşmamayı da öğrenin. Zira gerektiği zaman susmak büyük bir ilimdir.”


Söylemekten çok dinlemeye istekli ol.

Seni ilgilendirmeyen konularda boş yere çene yorma.

Seni küçük düşürecek derecede güldürücü olma 

Ve gereksiz işler peşine yürüme”.(El –kenz,2/159)


Bugün nice akademik kariyer yapmış, çeşitli unvanlar almış, belki bir çok gurubun lideri durumundaki aydın diye geçinen insanlar görürsünüz ki televizyon programlarında çeşitli iletişim ortamlarında adeta ben üstünüm naraları atıyorlar. Sözlerle, münakaşayla nasıl üstün gelmenin hesabını yapıyor, seslerini yükselterek belki bir birlerinin üzerlerine dahi yürüyorlar. Bunu ilmî bir sunum olarak da aktarıyorlar maalesef. İslam, nefsin kuvvet bulduğu, böyle bir davranışa girmekten bizleri şiddetle men ediyor. Münakaşayı imanın hakikatına erememiş,  kemâlâtını yakalayamamış insanların vasıfları arasında zikrediyor.

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyorlar ki:“Haklı da olsa kul cedeli bırakmadıkça imanın hakikatını kemâle erdiremez.”(ibn-i Ebi Dünya)


Malik  İbn-i Enes  şöyle demişti: ”Tartışmak dinden değildir. Din büyüklerinin hepsi bunu yasaklamışlardır. Fakat muhatapları bidat ehli bir kimse ise onu doğruya davet için inat, husumet ve uzatma olmaksızın,  Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif delil göstererek konuşmalarıdır. Fayda vermeyince ise kendi hâline bırakmışlardır”


Evet, insan bazen doğru bildiğini karşısındakine o kadar zorlatır ki, bunun onda olumsuz etki bırakacağını düşünemez dahi. Zira gayeye ulaşmanın, insanların kalplerine girmenin çok ısrarca anlatmaktan değil, yerinde ve zamanında anlatmaktan geçtiğinin olmazsa olmaz üslûbun edep ve ahlakından olduğunu unutmamalı. Hakkın haklı olması başkalarının karşısında güçlü olması, ulu orta bağırmayla, çağırmayla olmaz,  yerli yerinde olmak bazen susmayı, bazense kısaca geçiştirmeyi, bazen ise detaylı  ifadede bulunmayı gerekli kılar. Hak ve hakikatın özünde bulunan gerçekler avama ait bir dille, câhilâne davranışla feda edilmez. Bu doğru olmanın, hakkı tebliğ etmenin mahiyetine zıttır.  Burada doğruyu ifade edenin samimiyeti bile sorgulanır duruma gelir. Allah için bağırıyorum diye Allah’a muhalefet söz konusu olur.


Nir mütefekkir şöyle demiştir: “Münakaşadan sakının, zira münakaşa anı, alimin dahi cahillik ettiği vakittir. O vakitte şeytan alimin doğru yoldan sapmasını arzular”


Allah bizleri istikametten ayırmasın (Amin). Selam ve dua ile...

 

Tesettür Bir Kimliktir

e-Posta Yazdır PDF

Tesettür ve örtünme sadece insana mahsus ve insanı diğer canlılardan ayıran bir güzelliktir. Hayvanlar için böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir.  Tesettür, iffet ve hayânın, ahlak ve faziletin bir göstergesidir. Hayâ ve edebin insanların üzerine bu kadar uyan ve yakışan çok erdemli bir davranış olduğundan şüphe yoktur. Tesettür ve örtünme her şeyden önce fıtri bir ihtiyaçtır. Ta Hz Âdemden beri var olan örtünme, Müslümanların nazarında sadece bir korunma değil, her şeyden önce Allah’ın bir  emridir. Bu nedenle onun, her ibadette olduğu gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz birçok hikmetleri ve faydaları söz konusudur.           


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.  Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”(Ahzap,59)


İnsan kendisini, kardan kıştan, soğuktan ve sıcaktan birçok tehlikeden korumak için nasıl ki gerekli tedbirleri alıyorsa tesettür hususunda da namusunu, iffet ve hayâsını muhafaza etmek için tedbirler almalı; özenle tesettürün zarafetine, nezafetine bürünmeli. Evlerimizi inşa ederek sıcak ve korunaklı bir yuva kurma gereği niye duyarız? Çünkü insan korunmaya muhtaçtır, ne kadar toplumun bir ferdi olsa da, toplumla iç içe yaşamak mecburiyetinde bulunsa da kendine ait özelleri vardır. O özeller ve mahrem haller gizlenmeli ve kendisine helal olanların dışında kimseye açık olmamalı. Hırsız, arsız, namussuzun varlığını da hesap etmeli.  Kimin eli kimin cebinde,  kimin gözü kimin namusunda belli olmayan, güvenin olmadığı, inisiyatifin kötü niyetli insanların eline geçtiği bir toplumda huzur içerisinde bir hayat sürmek mümkün değildir. 


Yine tesettürün önemiyle ilgili başka bir ayeti kerimesinde yüce Allah, bizleri şöyle uyarıyor:

“…Eğer(Allahtan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Maruf üzere, uygun,  ciddi ve ağır başlı bir şekilde konuşun!  Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın! Namaz kılın, zekâtı verin, Allah ver Resulüne itaat edin! Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzap,32-33)


Bu ayeti kerime Peygamber’in hanımlarının sahip oldukları mükâfatı, Allah’ın lütfu yanında kendilerinin de önemli bir katkısına bağlanmıştır. Bu emirle bütün Müslüman kadınların şeref ve haysiyetinin, vakar ve ciddiyetinin korunmasının nasıl sağlanacağını bildirmiştir. Bu sadece örtünme ile değil, başkalarıyla konuşmanın edep ve adabından tutun ses tonlarının ayarlanmasına,  zaruret olmadıkça dışarıya çıkılmamasına kadar bir sürü önlemi içermektedir. Zira bu, korunmaya daha yakındır. Böyle olunca birilerinin dil uzatmasına, kötü söz söylemesine, kötü düşünce ve fikirlere kapılmasına da engel olunmuş olunur.  Peygamberimizin(s.a.v.) buyuruyor ki: “Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker”(Tirmizi, Rada ,18)  ayrıca bununla beraber erdemli olmak her hususta gereklidir. Buda takva ile mümkündür.


Tesettür Özgürlüktür


Arap toplumunda örtünmek adet değildi. Cahiliye toplumunda kadına hürmet edilmez hak ettikleri değer verilmezdi. Cehalette alabildiğine ileri giden bu toplum, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyor, kadınları bir eşya olarak görüyor, kullanılıp atılacak bir paçavra olarak algılıyordu. İslam ise kadına hak etmiş olduğu değeri vermenin yanında onun ismet ve iffetini korumanın yollarını da göstermiştir. Tesettür kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden biridir.


Hz Ayşe(r.a.) buyuruyor ki:

“Ensar kadınlarına ,Allah rahmet etsin, bu, “ Ey peygamber hanımlarına, kızlarına bütün müminlerin kadınlarına da söyle…” (bknz Ahzap,59) ayeti indiğin de kadınlar mırtlarını yardılar, onlarla başlarını sardılar da Resulüllah’ın arkasında  öyle namaz kıldılar, sanki başlarında karga varmış gibi…”


Evet, Tesettür bir mesajdır; o günün cahiliye toplumunda olduğu gibi bugün cehaletini medeniyet kılıfıyla gizleyen cahillerin, sapkın ve sapıkların; şehvet ve nefis pereselerin gözlerine sokarak hürriyet sahibi olduğunuzun, köle ve cariye olmadığınızın mesajıdır.  Tesettür cahiliye döneminde hür olmanın işaretiyken bugün bağnazlığa ad koydular onu. O gün hürriyetleri elinde olmayanlara sarkıntılık edenler bugün, örtümüze dil uzatma cesaretini göstererek ona hakaret ediyorlar salyalarını akıta akıta.  Onun için “Tesettür kimliktir” dedik. Kimliğinizi sormasalar da gösterin. Çünkü kimliksiz yaşamak en tehlikeli yaşam şeklidir. Herkes haddini bilsin diye gösterin normal hayatın akışı içerisinde… Sizi görenler kadınlık kimliğinize değil, Müslüman kimliğinize bir daha, bir daha baksınlar. Kafa ve düşüncelerindeki düşmanlıklarını eyleme dönüştürme hususunda kararlarını yeniden gözden geçirsinler. 


Tesettür incinmemek ve incitmemek içindir; o olunca üzerinizde ne Allah’ı ne Peygamberi ne insanları; ne de kendinizi incitmiş olursunuz. O olunca şeref ve haysiyetinizi korumuş olur,  güzel olanı kendinize ve eşinize saklamış olursunuz. Onun güçlü mesajıyla kem gözleri eğdirirsiniz yere, onlar eğince düşmanlıklarını, siz dirilirsiniz. Siz Rabbinizle ve kulluğunuzla meşgul olursunuz.


En güzeli de Takva Tesettürüdür


Her şeyi hikmet üzere yaratan, insanı bütün güzelliklerle donatan Allah, insanın bu özelliklerini ve güzelliklerini kendisine ibadet ve itaat ederek korumasını emretmiştir. Namaz, fuhşiyat ve münkerata  karşı tesettürken,  zekat  fakirin hakkının çiğnenmesine kilit, malın temizlenmesine kapı; hac kirlenen kalplere cila, fitne  tohumlarını  eriten kezzap, birlik ve beraberliği tesis eden harç, ümmet bilincini  uyandıran ruh;  kurban  Rab’den uzaklaştıracak  her şeye karşı bir örtü, O’na  yakınlaşmaya bir yol ve yordamdır. İşte bu yönüyle tesettür sadece bir örtünme değil, eylemdir.  Hem bir hak hem de ahlak kavramıdır.  Bir ismi de Settar olan Allah, insanın günah ve ayıplarını örttüğü gibi kuluna da hem başkalarının ayıp ve kusurlarını hem de başkaları için ayıp olan yerleri örtmesini emretmektedir.


Hz Adem’den beri var olan örtünmenin nice çirkinlikleri örteceğini yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: 


“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi (takva ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır.  İşte bunlar,  Allah’ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar.” (Araf, 26)


Bu ayeti kerimede en önemli olanın takva elbisesi olduğuna özellikle vurgu yapılıyor.  Çünkü Allah korkusu günahlara karşı en büyük zırhtır. Tesettür, takvayla gerçek anlamına kavuşabilir. Tesettürün aslı; Allah’a karşı gelmekten sakınmak, şekillerden çok o şekillerin ihtiva ettiği anlamı kalben yaşamaktır. Bir insan örtünmesine rağmen diğer ibadet ve itaatlerine devam etmiyor, yalan ve günahla hayatını geçiriyorsa, kısacası; vücudunu elbiselerle örttüğü gibi kalbini ve gönlünü günahlara kapalı, Allah’a açık bir hale getiremiyorsa, o açık ve ulu orta ki haliyle şeytanın tuzağına düşmüş, erdem ve değerlerini kayıp etmiş demektir. Takvayı giymeyen bir insanın ya giydiği tesettür onu günahlardan uzaklaştıramaz ya da Allah’ın emrettiği tesettürü değil, nefsinin hoşuna giden giyinme tarzını tesettür zanneder. Allah, kalplerdekini en iyi bilendir. Örtülerin altındakini de üstündekini de hakkıyla bilen yine O’dur. Takva, kalplerde ki Allah tan korkmanın bedende tesettür, gözlerde harama bakmamak, kulaklarda haramı işitmemek, ayaklarda harama yürümemek, dillerde fahiş ve kötü sözleri söylememek şeklinde kendini gösterir. 


Tesettür, fıkıh teriminde şer’an örtülmesi gereken, erkeklerde göbekten diz kapağı altına kadar, kadınlarda ise el, yüz ve ayakların dışında bütün vücudu kapsar. Bu bağlamda tesettürü sadece başı örtmekten ibaret görmek onu eksik anlamaktır. Adına ne denirse densin, bugün isim olarak kullanılan başörtüsü veya türban sadece tesettürün bir kısmıdır. Belki Müslümanların bedel olarak ödedikleri, özgürlüklerin onun üzerinden kısıtlandığı,  mazlum Müslümanlar, mücadelelerini onun gölgesi altında yapmış olmaları nedeniyle farklı bir yeri ve değeri vardır. Ancak ifade ettiğimiz gibi tesettürden söz etmek için bütün vücudun örtünmesi gerektiğini ele almamız gerekir. 


Şeffaf vücut hatlarını gösteren veya belli eden bir örtünme şekli tesettür sayılmaz.  Bu bağlamda tesettür bir aksesuar değil, Allah’ın emri olan itaat ve boyun eğme şeklidir. Dolaysıyla o itaatin makbul sayılması Allah’ın emri Peygamberinin talimatları doğrultusunda olması gerekir.


Tesettür, ifşa ve gösteriş aracı olarak kullanılır duruma geldi günümüzde maalesef.  Yani örtüler amacının dışında bir gösteriş aracı ve dikkat çekme ve beğenilme sebebi olarak algılanır oldu. Sokaklar örtünen insanlardan çok örtüleriyle ve kıyafetleriyle bir podyumu andırmaktadır.  Niye ve neden örtündüğünü bilmeyen insanların, o örtünün altında yaptıkları ahlak dışı davranışlar insanın hem vicdanını incitmekte hem de İslam’a zarar vermektedir. Zira görüyorsunuz tesettürlü olduğu halde kol kola erkeklerle sarmaş dolaş gezen, tatillerde sahil beldelerinde “tatildir, normaldir” anlayışıyla İslami olmayan, o azıcık örtülerini dahi bir kenara itmekten çekinmeyen kızlarımızı. Ahlak dışı konuşmalarıyla, iffet ve hayâdan uzak, hal ve hareketleriyle tesettür dedikleri şeyi değil, nefisleri ve şehvetlerinin bayraktarlığını yapıyorlar böyleleri. 


Örtünmüş Çıplaklar


Peygamber’imiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

“Cehennemliklerden henüz görmediğim (daha sonra ortaya çıkacak) iki gurup vardır: Bunlardan biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluktur. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen,  başkalarını da kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremezler. Hatta onun çok uzak mesafeden hissedilen kokusunu dahi alamazlar.” (Müslim, cennet,52)


  Başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:

“ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak, bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir.” (Müslim, Libas, 125)


Evet, bu gibi insanlar giyinik çıplaklardır. Bakışları üzerlere çeken bin bir türlü renkte başörtüleri, o örtünün altında deve hörgücü dediğimiz topuzlar, bunun altında sımsıkı kot pantolonlar,  vücut hatlarını belli eden incecik bluzlar yırtmaçlı etekler, uzun topuklu ayaklarla adeta erkeklerin kalplerini döve döve, kıvırta -kıvırta yürümeler; kaş ve gözlerin boya ve cilaları, hele hele konuşmalara bütün vücut hatlarının iştiraki,  kelimelerin belini kıra kıra sarf edilen cümleler, adeta “ben buradayım bana bir bakın” dedirtmiyor mu? Bakışlara kilit vuran, onları geri püskürten değil, bir “bakan’ı” bir daha bir daha baktıran bu tesettür şekli İslam’ın asla kabul edeceği bir giyim tarzı değildir. Böylelerini Yüce Resul, giyinmiş çıplaklar olarak nitelendiriyor. 

Ana Babalar Dikkat!

Çocukların giyim kuşamlarında anne ve babaların rolü çok büyüktür. Zira her çocuk ilk önce anne ve babasını model olarak kabul eder. Zamanla çevrenin etkisiyle görüşlerinde ve düşüncelerinde değişimlerin olacağı gibi, doğal olarak giyim kuşamlarında da farklı düşünceler söz konusu olabilecektir. Bu nedenle evlatlarımıza hem iyi bir rol model hem de iyi bir rehber olmalıyız. Onları çevrenin, çarşının pazarın, televizyon ve bilgisayar gibi iletişim araçlarının insafına bırakmamalı, maddi ihtiyaçlarını giderdiğimiz gibi manevi boşluklarını doldurmalıyız. 


Tesettürü, namazı niyazı,  ibadet ve itaati yapacak işi olmayan,  emekli olan, yaşı iyice ilerlemiş büyüklerin görevi gibi algıladığınızda, anne ve babalar olarak siz, cennete talip olurken evlatlarınıza ateşi teklif etmiş olursunuz. Siz tesettürünüzle korunurken evlatlarınızı acımasız zamanın kucağına atmış bulunursunuz. Öyle ki! Sakallı sakallı, nur yüzlü görünen dedelerin ve babaların,  belki beş vakit namazında niyazında olan yâda örtüsüne dikkat eden anne ve ninelerin yanlarında, açılıp saçılmanın sınırlarını zorlayan kızları, torunları ve yakınlarını onurla gururla gezdirmelerine her gün şahit oluyor, bu ne perhiz bu ne lahana, demekten kendimizi alamıyoruz. “Sözüm geçmiyor, zamane evladı” asla bir bahane değil. 


Anne ve babalar! Sesinizin gür çıktığı, sözünüzün evlatlarınızın zihinlerinde tesir bıraktığı zamanları iyi değerlendirin. Yoksa iyice yaşlandığınız, Hayatın yorgunluğunu da sırtınızda hissettiğiniz de çocuklarınız birileri tarafından zaten eğitilmiş, iş işten çoktan geçmiş olur. O zaman sırtlarına zorla giydirdiğiniz örtüleri takmaktan utanır, toplumdan tecrit edilmiş hissederler kendilerini.  

Tesettür Ne Değildir?  

Tesettür, sadece ojesine, cilasına ve boyasına yetişemeyen, yüzlerindeki buruşukluğu bunlarla kapatamayan, artık manikürünü ve pedikürünü yapamayacak duruma gelen, yaşları iyice ilerlemiş ne anne ve babaların nede köylü ve hizmetçilerin çaresiz başvurdukları bir şey değildir. Örtü patron hanım efendi diye adlandırılan, boyalı cilalı, açık ve saçık zenginlerin hizmetini gören; falanca makam sahibinin çayını yapan,  filanca patronun odasını temizleyen hanımefendilerin takması gereken bir iş elbisesi hiç değildir.  Kısaca örtü ayak takımının değil baş olmanın ve büyüklüğünü, şerefini ve haysiyetini muhafaza edebilenlerin rütbesidir. Müslüman kadının simgesidir. Örttü bir kimliğin göstergesidir. Mesajdır, nasihattir. İmanın dışa yansımış şeklidir. Örtü emri ilahiyi anlamak ve anlamlandırmaktır. Örtü ‘sen kimsin’ sorusu karşısında ‘ben bir Müslümanım’ cevabıdır. Örtü, ‘bana sakın nazar etmeyin çünkü benim sahibim var, bani ve seni kayıt eden biri var, benden ve senden hesap soracak gerçek hüküm sahibi Allah var’ mesajıdır.


Bugün Batı ve haçlı zihniyeti bizi, kendi değerlerimizle vurmak için nice planlarını uzun zamandır devreye sokmuş durumda. Bunun adına medeniyet dedi. Moda dedi. Hürriyet dedi. Kadın erkek eşittir dedi. Çünkü bu daha kolay ve etkili yöntemdi onlar için. Başarılı olmadılar diyebilir miyiz? Biz İslam’a göre bir tesettür anlayışına sahip olamayınca bize sunulan bu şatafatlara boyun eğip, gayri Müslümlerin inandığı gibi yaşamaya, onların giyindiği gibi giymeye başlar olduk. Tesettürü bile moda anlayışına kurban ettik. Hâlbuki İslami bir tesettür, tabiri caizse, modası hiç geçmeyen, modeli yüce yaradan tarafından çizilen, işlev ve özelliğini kıyamete kadar devam ettirecek olan bir örtünme şeklidir. 

Gözlere Tesettür Giydirmeli 

“Kimin gözü bir kadının güzelliğine takılır da hemen gözünü ondan çevirirse, Allah ona kalbinde halavetini hissedeceği bir ibadet sevabı ihsan eder”. (Ahmet, heysemi)

İlk önce gözlere tesettür giydirmeli; başları indirmeli, bakışları gizlemeli. Sokakta, çarşıda, pazarda gördüğünüz, günaha adeta davet eden, manzaralar nedeniyle başınızı yere eğdikçe kalbiniz doğrulur. Başları kaldırdıkça edep ve iffet sancağınızı indirmiş olursunuz imanın burçlarından. Nefsin ve şehvetin ağzını kapatmalı, şeytanı alt etmeli. Allah ayetinde ilk önce bakışları terbiye eder sonra bakılacak şeyi… Ne bakarak günaha davetiye çıkarmalı ne baktırarak… Kalbi,  kötü niyetli bakışlar nedeniyle gelecek oklardan korumalı. Onu takva kalıbına sokmalı. Başkalarının bakmalarına demelerine değil Rabb’inin seni nasıl görmesi gerektiğine yoğunlaşmalı.


Göz bakınca o nazardan kalbe bir hücum başlar. Bu hücum ve saldırılar karşısında kalbin nuru zayıflar, kalpteki Allah korkusu azalır.  Allah korkusu kayıp olunca her herşey meşru  ve normal bil hal alır. Günahın kendisi bizzat yasaklandığı gibi günaha götüren her şeyde yasaklanmıştır yüce dinimiz İslam’da. Bakış zina için bir kapı ve giriştir. Bu nedenle Allah, “zinaya yaklaşmayın” buyuruyorken oraya gidecek kapıları kapatın buyurmuş oluyor.  Peygamberimiz(s.a.v.) ise bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:


“Harama bakış iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle bunu terk ederse Allah ona kalbinde halavetini hissedeceği bir iman bahşeder.” (Hakim)


Gözlerin sakınılması sadece erkekler için değil kadınlar içinde bir emirdir. Erkekler gözlerini namahremden sakındıklarında hem kadınların iffetlerini korumuş olurlar hem de kendi iffetlerini…  Bu hususta yüce Allah buyuruyor ki “Mümin erkeklere söyle gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir.”(Nur, 30) yine bir ayette de: 


“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka süslerini göstermesinler.  Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları,  kız kardeşlerinin oğulları kendi kadınları,  hizmetlerinde bulunan köle ve cariyeler,  cinsel arzu taşımayan ve ailede barınan erkekler,  kadınlarının cinselliklerinin farkında olmayan çocukların dışında kimseye süslerini göstermesinler yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler hepiniz Allah’ tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!”  (Nur,31) buyuruluyor.


Sahip olduğu değerleri ve kıymetleri bilmeyenler kendilerine ait olan şeyleri ifşa etmekten de çekinmezler.  Her meyvenin bile kendine ait örtüsü kabuğu vardır. Soyulan meyve zamanla dış etkenler nedeniyle bozulur güzelliğini ve özelliğini kayıp eder. Kadının erkeğe göre yaratılış itibariyle daha cazip ve etkileyicidir. Nazenin bir çiçek ve cevher kadar değerlidir. O,  Neslin devamı için çok kıymetli bir eğitmen ve muallimdir. Bu nedenle kadının ziynetlerini ifşa etmesi, güzelliğini herkesle paylaşması yetiştireceği neslinde bozulması ve yozlaşmasına neden olur.   Yaşadığımız asır, bize ahiretsiz bir hayatı vaat etmektedir. Kadını bir meta haline getiren yüzyılın çarpık anlayışı, kadını adeta vitrin de bir aksesuar haline getirdi. Reklam aracı olarak gördü.   Bunu kadın bile bile ve isteyerek kabul etti. Başkaları için her yolu meşru gören, desinler için giyim ve kuşama bürünen bunun adına, ister tesettür desin, ister demesin, zilleti kabul etmiş,  neslini heba etmek pahasına şehvetinin kurbanı olmuş demektir.


“Kim dünyada şöhret için elbise giyerse, Allah ona kıyamet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonrada onu cehennemin ateşlerinde yakar” (Ebu Davut, Libas, 5)

Eşleriniz Sizi de Örtmeli 

Yüce Allah buyuruyor ki;

“…onlar sizin için bir örtüdür, elbisedir; sizde onlara örtü, elbisesiniz…” (Bakara,187)


Bir kadın tesettüründen taviz verdikçe ‘helalinden’ uzaklaşmış, eşinin hakkını başkalarıyla paylaşmış olur. İşte aile huzursuzluğun başlıca sebeplerinden biri de budur. Gözü dışarıda olanın gönlü evinde ve yuvasında olur mu?  Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin örtüsü olarak nitelendiriliyor yukarıdaki ayeti kerimede. Yani hanım erkeğin erkekte hanımın gözünü ve gönlünü haramlardan sakındıracak,  açık yerlerine yama olacak. Sevgiyse ihtiyacı; koşacak. Saygıysa, gösterecek. Kötü günde beraber olmayan eşin, iyi günde yanında olması pek anlam ifade etmez kanımca.  Ev yaptığı yuva kurduğu gibi huzuru da kuracak. Sıcaklığı da hissettirecek. Eşlerin birbirlerine karşı, görev ve sorumlulukları vardır.  Kimse sorumsuz ve başıboş değildir İslam’ın ön gördüğü evlilikte. Erkek, kadının yaratılış özelliklerini dikkate alarak maddi, manevi ve cinsel ihtiyaçlarını gidermeli. Başka yerlere gözünü dikmemeli.  Kadın da erkeğinin malının mülkünün ve namusunun bekçiliğini yapmalı, erkeğinin cinsel ihtiyaçlarını gidermede isteksiz olmamalı.  Bugün en güzel elbiselerini düğünde dernekte gezide çarşıda pazarda giymek için bir tarafta saklayan, evde ve eşinin yanında pejmürde kıyafetleri tercih eden bakımsız kadınlar bundan sorumludur. Kadının güzelliği evine, erine aittir. Buda hem neslin hem de nefsin korunması için önemlidir. Elbette ki kadın ve erkek gösteriş ve riyaya kaçmadan mahrem sınırları aşmadan tesettürü göz ardı etmeden dışarda da güzel giymeli. Ama bunun ölçüsünü aşmamaya dikkat etmeli.  


 Ey bizi muhatap alarak değerli ve kıymetli hale getiren Allah’ım! Ört bizim günahlarımızı! Ört bize verdiğin kıymet ve değerlerimizi! Örtemediklerimiz/ örtünemediklerimiz nedeniyle affınla ört! Settar isminle ört! Tevvap isminle ört!  Rahman ve Rahim isminle merhamet et! Örtündüğümüzü zannedip ifşa ettiklerimizi geri ver bize!  kayıp ettiklerimize kavuştur bizi. Bizi bize ver, ancak bizi bize bırakma. (Amin)

Selam ve dua ile…

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL