Abdullatif ACAR

Eleştiri Ahlakı

e-Posta Yazdır PDF

 İnsan akıl sahibi bir mahlûktur, eşrefi mahlûk olarak yaratılmıştır. Onun değeri ve kıymeti düşünebilmesi ve olayları yorumlayabilmesinde saklıdır. İnsan akıl ölçülerini aşmadan, sınırlarını geçmeden gücünün yettiği yerde kendini yoktan var eden Rabbini bilir ve ona kulluk ederse bu dünya imtihanını başarıyla geçer. Tam tersinde ise kayıp edenlerden olur. Yani akıl bulandırılır, nefsin emrine verilir enaniyetin tuzağına düşürülürse bu ekletmek değil cezayı hak etmek olur. İnsanla hayvan arasındaki tek fark akıllı olması değildir elbette ki, aynı zamanda ahlaklı olmasıdır. Ahlak insanın süsü ve güzelliğidir. Aslında bütün ibadetlere baktığımız zaman o ibadetlerin insanı ahlâken olgunlaştırmaya dönük olduğunu görüyoruz. Müslüman sözünde, özünde, tavır ve davranışlarında ahlaklı olmalı; sözüne, üslubuna dikkat ettiği gibi, hal ve hareketlerine de dikkat etmeli, doğru olmayı hedefine koymalı. Ancak bunu yaparken “Hep ben doğruyum” inadıyla bencilliğin tuzağına asla düşmemeli, enaniyet egosunu büyütmemeli, onu beslememeli, aksi taktirde hakikate ulaşması doğruyu bulması zorlaşır. Bencillik, başkalarını eleştirmede, üslûbun bozulmasında, ahlakın aşınmasında en belirgin sebeptir. Hedef “Ben” i beslemek “Ben”i büyütmek olursa, başkalarının eleştirisine kapalı bir dünya kurulursa, göremediğin ancak başkalarının gördükleri ve bildiklerinden asla faydalanamaz, zarar edersin. Konuştuğun kadar dinlemesini de bilmelisin. Eleştirebildiğin kadar eleştirilmeyi de göze almalısın. Buradaki önemli olan husus, hiçbir sözü ayırt etmeden, bu ister senin sözün, ister başkalarının sana yönlendirdiği söz olsun, onu neyin mihengine ve ölçüsüne koyarak değerlendirdiğindir. Müslüman olarak ölçün belli, kriterin açıktır. Doğru, nefsinin hoşuna gitmesine göre değil, Kur’an’a ve sünnete uygunluğuna göre doğrudur.


Eleştirinin ahlâkının bozulduğunun en belirgin ifadesini, fikir ve düşüncelerin taassup derecesinde benimsenmesinde, haklı olsan bile faydası olmayan, doğru bir neticeye ulaştırmayan, sadece nefsin ön plana çıkarılması çabaları ve gayretleri olan münakaşalarda görürsünüz. İnsan düşüncelerini sözlerle, kurduğu kelime ve cümlelerle ifade eder. Bu yetenek insana ait özelliklerden en önemlisidir. Konuşma anlaşma vesilesi, doğru bildiklerini başkalarına aktarma aracıdır sadece, münakaşa sebebi değildir.

Sözler meramların anlatılması, hakikatlerin ifade edilmesi, anlaşmazlıkların çözülmesi olarak Allah’ın bir lütfu olduğu halde bunu münâkaşa ve cedelleşme şekline soktuğunuz zaman, önü alınmaz bir felakete sebebiyet verebilirsiniz. Dillerle zorbalığı tercih edenler fiilî olarak birbirlerini incitmekten dahi çekinmezler. Sözler bitince, anlaşma bitmiş, belki de kaba kuvvet devreye girmiş olur. Bugün birbirlerini anlamayan insanların yaptığı münâkaşaların neticesinde nice kırgınlıklara,  kul hakkı ihlâllerine, eşler arasında boşanmalara, akrabalar, arkadaşlar, komşular arasında yaralanmalara hatta ölümlere kadar götürdüğüne şahit oluyoruz.


Edebin terk edildiği, üslûbun bozulduğu, konuşma ve anlaşma ahlâk ve kurallarının göz ardı edildiği bir ortamın oluşmasına netice verir münâkaşa ve mücadele. “Edepten mahrum olan Allah’ın lütfundan mahrum olur”  bir kuraldır.  “Söz vardır kese savaşı söz vardır kestirir başı” İmam-ı Şafii hazretlerinin buyurduğu gibi: “Lisan yırtıcı hayvana benzer, onu daima bağlı tutmalıdır. Bağlanmazsa sahibine hücum eder”.  Hz Ali’nin ifadesiyle: “Dil insanın terazisidir; cehâleti ile hafifler, aklı ile ağırlaşır”. Söz, ahlâk elbisesi giydirilmeden edep tacıyla süslenmeden çıkarılmamalı pazara, o zaman ne alanı olur ne de kimseye faydası dokunur. Söz mahremdir, namahreme haram, mahreme helaldir. Söz yeri geldiğinde sarf edilirse doğrudur, yeri gelmeyince israf, belki de haramdır. Sözün güzeli kırmak için değil onarmak için, yıkmak için değil yapmak için, öldürmek için değil inşa etmek için, delalet için değil hidayet için, alevlendirmek için değil söndürmek için, daraltmak için değil genişletmek için, söz nefsin tellallığını yapmak değil, hak ve hakikatin tebliği için bir araçtır. 


Münâkaşaya girişmek, bu kadar önemli insanî bir özellik olan sözlerin afete dönüşmesidir. Cedelleşmede hakkın rızası yoktur. Cedelleşen taraflarda da iyi niyet söz konusu değildir, velev ki bu hak olan bir şeyin müzakeresi şeklinde olsun.  Böyle bir durumda iki kişinin cedelleşmesi, sözlerin farklı niyetlere yönelmesi, Allah’ın rızasından uzaklaşmanın başlaması anlamına geldiğinden şeytan bunu fırsat bilip, o iki kişinin arasına girerek belki ilk başlarda iyi niyetle başlayan bu konuşmayı felakete dönüştürebilir. Burada iyiniyetli mümine yakışan “Allah’ın razı olmadığı şeyden bende razı olamam, onun hoşlanmadığı, belli bir menfaate ulaştırmayan ortamdan bende hoşnut olamam” diyerek o münâkaşayı bırakarak, o tehlikeli gidişe dur demeli.


Peygamberimiz bu hususta buyuruyorlar ki: “Mücadeleyi terk ediniz. Zira mücadelenin hikmeti anlaşılmaz fitnesinden de emin olunmaz” (Taberani,Ebu Derdadan)


Susulacak yerde susmak, konuşulacak yerde konuşmak, bağırılacak yerde boğazın patlayacak kadar bağırmaktır ölçü. Ancak önemli olan nerede ne yapman gerektiğini bilmektir. Şunu da unutmamak gerekir: her doğruyu her yerde söylemekte doğru değildir. 

Çünkü böyle bir durum sözdeki faydayı yok eder, etki gücünü azaltır. Söylenen hakikatin yerine varmasını engeller. Öyleyse karşımdaki muhatap anlama niyetinde değil, devamlı mücadele edip üstün gelme arzusu taşıyorsa o zaman o sözü, o sohbeti bitirmem gerekir diye düşünmeli. Ancak benim nefsime dokundu, benim ilmimi alt etti gibi bir mülahazaya girişirsen de sonu nereye varacağı belli olmayan bir yola girmiş olursun.  


Bu yolun büyüklüğünün farkında olan, hassas bir o kadar azimetle hayatlarını devam ettiren din büyükleri günahın küçüğünden büyüğünden ziyade kime karşı işlendiğini dikkate almışlar. Fitne ve fesattan emin olmadıkları konuşmalardansa susmayı tercih etmişlerdir. Söz sözün kardeşidir, bulunduğun ortam başka günahların harmanıdır kim bilir. Konuştuğunda faydasını göremeyeceğin ancak, zararı kesin olan, eleştiri ve münakaşalardan uzak durmalı. Davud-i Tai bu niyetle uzlete çekildiğinde İmam-ı Azam kendisine: “Niçin dışarı çıkmıyorsun” diye sorar. Davud-i Tai: “Kendimi mücadele ve cedelden koruyorum” cevabını verir. İmam-ı Azam: “Toplantılara gel, münazara ve konuşmaları dinle ve cevap verme” dediğinde de, Davud-i Tai İmam-ı Azamın dediğini yapar ve şöyle der: “İmamın dediğini yaptım, ondan çetin ve zor hiçbir mücadele görmedim, bir şehir içerisinde bir mezhebin inatçısı, mutaassıbı olmak gibi bir felaket yoktur. Makam ve şöhret isteyenler mezhepler ( cedeli) dinden bilirler. Kendi saldırganlıklarını ve tekebbürlerini bunun icabı gösterirler. Bunları dinden bildikleri için bunları isteme arzusu, hırs haline gelir ve o kadar kuvvetlenir ki, sabredilmeyecek bir hal alır. Zira onda nefsin bir çok çeşit şeref ve lezzeti vardır“ buyurarak bugünde yaşadığımız gibi, münâkaşaların temelini mezhebi taassupların oluşturduğunu, her insanın kendi bakış açısıyla doğru zannettiği bir yanlışın kolay kolay düzelemeyeceğini, böyle bir münâkaşada nefsin ve enaniyetin baş rolde oynadığını ifade etmiştir.


Peygamberimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde şöyle  buyuruyorlar: “Allah hidayet verdikten sonra cedele dalan bir kavim, delalete sapmıştır demektir” (Tirmizi)


Başka bir hadisi şerifinde de:“ Kimki haklı olduğu halde mücadeleyi terk ederse onun için cennetin en yüce yerinde ev bina edilir. Haksız olduğu yerde mücadeleyi terk eden kimse ise onun için cennetin orta yerinde bir ev bina edilir”(İhya 3,252) buyurmuşlardır.


Münakaşada haklı da, haksız da suçlu durumdadır. Ancak nefsin adeta insanları yönlerdirdiği, şeytanın telkinlerinin güç bulduğu, akılların dumura uğradığı, mantığın devre dışı kaldığı, hakkın ifadesi kılıfıyla benliğin kendine yer bulma telaşına girdiği, doğrunun isbat edilmesi görüntüsüyle nefsin isbat edilmesi söz konusu olduğundan ve böyle bir durumu sonlandırmak büyük gayret ve fedakarlık gerektirdiğinden yüce Resul mükafat vaad ediyor.


Tabii ki haklının ve haksızın bu bu mücadeledeki zorlukları  bazı yönleriyle birbirinden farklıdır. Haklı, “Ben haklıyım” der mücadelesine devam ederse haksız duruma düşeceği gibi, haksız da: “Tamam” der mücadeleden çekilirse haklı duruma gelebilir. Burada önemli olan iyi niyetin devam ettirilmesi, münakaşadan vazgeçilmesi, sonra da erdemli ve onurlu bir mümin olarak dudaklardan belki şu tövbe sözcüklerinin dökülmesidir:” Ey Rabbim ben yine nefsime uydum, bir anda olsa nefsimi ön plana çıkardım, üstün gelmeyi arzu ederek sözlerimi israfa dönüştürdüm, sen beni affeyle”.


Münâkaşa, sözlerle mücadelede cehâletin basitliğinin bir göstergesidir. İlmiyle Âmil olmayan, o ilmin olgunluğunu hayatında göstermeyen insanlar da aslında bilgi yüklü câhillerdir. Çünkü ilim insanın hayatı okuması, kendini bilmesi ve Rabbine yakın olmasıdır. Rabbe yakınlık onun rızasının dışında hiçbir şeye razı olmamaktır. Eğer o ilim münâkaşa aracı edilir ve üstünlük sebebi bilinirse, o ilmin hamallığından başka insanın eline geçen hiçbir şey olmaz.


Bazen susması gereken yerde susmasını bilemeyen nerede konuşması gerektiğini de bilemez. Dolayısıyla da münâkaşanın insana fayda sağlamayacağını anlamayan bir insan aslında çok şey bilmiyor demektir.


Ebu Derda diyor ki:“Siz konuşmayı nasıl öğreniyorsanız, gerektiğinde konuşmamayı da öğrenin. Zira gerektiği zaman susmak büyük bir ilimdir.”


Söylemekten çok dinlemeye istekli ol.

Seni ilgilendirmeyen konularda boş yere çene yorma.

Seni küçük düşürecek derecede güldürücü olma 

Ve gereksiz işler peşine yürüme”.(El –kenz,2/159)


Bugün nice akademik kariyer yapmış, çeşitli unvanlar almış, belki bir çok gurubun lideri durumundaki aydın diye geçinen insanlar görürsünüz ki televizyon programlarında çeşitli iletişim ortamlarında adeta ben üstünüm naraları atıyorlar. Sözlerle, münakaşayla nasıl üstün gelmenin hesabını yapıyor, seslerini yükselterek belki bir birlerinin üzerlerine dahi yürüyorlar. Bunu ilmî bir sunum olarak da aktarıyorlar maalesef. İslam, nefsin kuvvet bulduğu, böyle bir davranışa girmekten bizleri şiddetle men ediyor. Münakaşayı imanın hakikatına erememiş,  kemâlâtını yakalayamamış insanların vasıfları arasında zikrediyor.

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyorlar ki:“Haklı da olsa kul cedeli bırakmadıkça imanın hakikatını kemâle erdiremez.”(ibn-i Ebi Dünya)


Malik  İbn-i Enes  şöyle demişti: ”Tartışmak dinden değildir. Din büyüklerinin hepsi bunu yasaklamışlardır. Fakat muhatapları bidat ehli bir kimse ise onu doğruya davet için inat, husumet ve uzatma olmaksızın,  Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif delil göstererek konuşmalarıdır. Fayda vermeyince ise kendi hâline bırakmışlardır”


Evet, insan bazen doğru bildiğini karşısındakine o kadar zorlatır ki, bunun onda olumsuz etki bırakacağını düşünemez dahi. Zira gayeye ulaşmanın, insanların kalplerine girmenin çok ısrarca anlatmaktan değil, yerinde ve zamanında anlatmaktan geçtiğinin olmazsa olmaz üslûbun edep ve ahlakından olduğunu unutmamalı. Hakkın haklı olması başkalarının karşısında güçlü olması, ulu orta bağırmayla, çağırmayla olmaz,  yerli yerinde olmak bazen susmayı, bazense kısaca geçiştirmeyi, bazen ise detaylı  ifadede bulunmayı gerekli kılar. Hak ve hakikatın özünde bulunan gerçekler avama ait bir dille, câhilâne davranışla feda edilmez. Bu doğru olmanın, hakkı tebliğ etmenin mahiyetine zıttır.  Burada doğruyu ifade edenin samimiyeti bile sorgulanır duruma gelir. Allah için bağırıyorum diye Allah’a muhalefet söz konusu olur.


Nir mütefekkir şöyle demiştir: “Münakaşadan sakının, zira münakaşa anı, alimin dahi cahillik ettiği vakittir. O vakitte şeytan alimin doğru yoldan sapmasını arzular”


Allah bizleri istikametten ayırmasın (Amin). Selam ve dua ile...

 

Tesettür Bir Kimliktir

e-Posta Yazdır PDF

Tesettür ve örtünme sadece insana mahsus ve insanı diğer canlılardan ayıran bir güzelliktir. Hayvanlar için böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir.  Tesettür, iffet ve hayânın, ahlak ve faziletin bir göstergesidir. Hayâ ve edebin insanların üzerine bu kadar uyan ve yakışan çok erdemli bir davranış olduğundan şüphe yoktur. Tesettür ve örtünme her şeyden önce fıtri bir ihtiyaçtır. Ta Hz Âdemden beri var olan örtünme, Müslümanların nazarında sadece bir korunma değil, her şeyden önce Allah’ın bir  emridir. Bu nedenle onun, her ibadette olduğu gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz birçok hikmetleri ve faydaları söz konusudur.           


Yüce Allah(c.c.) buyuruyor ki:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.  Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”(Ahzap,59)


İnsan kendisini, kardan kıştan, soğuktan ve sıcaktan birçok tehlikeden korumak için nasıl ki gerekli tedbirleri alıyorsa tesettür hususunda da namusunu, iffet ve hayâsını muhafaza etmek için tedbirler almalı; özenle tesettürün zarafetine, nezafetine bürünmeli. Evlerimizi inşa ederek sıcak ve korunaklı bir yuva kurma gereği niye duyarız? Çünkü insan korunmaya muhtaçtır, ne kadar toplumun bir ferdi olsa da, toplumla iç içe yaşamak mecburiyetinde bulunsa da kendine ait özelleri vardır. O özeller ve mahrem haller gizlenmeli ve kendisine helal olanların dışında kimseye açık olmamalı. Hırsız, arsız, namussuzun varlığını da hesap etmeli.  Kimin eli kimin cebinde,  kimin gözü kimin namusunda belli olmayan, güvenin olmadığı, inisiyatifin kötü niyetli insanların eline geçtiği bir toplumda huzur içerisinde bir hayat sürmek mümkün değildir. 


Yine tesettürün önemiyle ilgili başka bir ayeti kerimesinde yüce Allah, bizleri şöyle uyarıyor:

“…Eğer(Allahtan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Maruf üzere, uygun,  ciddi ve ağır başlı bir şekilde konuşun!  Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın! Namaz kılın, zekâtı verin, Allah ver Resulüne itaat edin! Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzap,32-33)


Bu ayeti kerime Peygamber’in hanımlarının sahip oldukları mükâfatı, Allah’ın lütfu yanında kendilerinin de önemli bir katkısına bağlanmıştır. Bu emirle bütün Müslüman kadınların şeref ve haysiyetinin, vakar ve ciddiyetinin korunmasının nasıl sağlanacağını bildirmiştir. Bu sadece örtünme ile değil, başkalarıyla konuşmanın edep ve adabından tutun ses tonlarının ayarlanmasına,  zaruret olmadıkça dışarıya çıkılmamasına kadar bir sürü önlemi içermektedir. Zira bu, korunmaya daha yakındır. Böyle olunca birilerinin dil uzatmasına, kötü söz söylemesine, kötü düşünce ve fikirlere kapılmasına da engel olunmuş olunur.  Peygamberimizin(s.a.v.) buyuruyor ki: “Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker”(Tirmizi, Rada ,18)  ayrıca bununla beraber erdemli olmak her hususta gereklidir. Buda takva ile mümkündür.


Tesettür Özgürlüktür


Arap toplumunda örtünmek adet değildi. Cahiliye toplumunda kadına hürmet edilmez hak ettikleri değer verilmezdi. Cehalette alabildiğine ileri giden bu toplum, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyor, kadınları bir eşya olarak görüyor, kullanılıp atılacak bir paçavra olarak algılıyordu. İslam ise kadına hak etmiş olduğu değeri vermenin yanında onun ismet ve iffetini korumanın yollarını da göstermiştir. Tesettür kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden biridir.


Hz Ayşe(r.a.) buyuruyor ki:

“Ensar kadınlarına ,Allah rahmet etsin, bu, “ Ey peygamber hanımlarına, kızlarına bütün müminlerin kadınlarına da söyle…” (bknz Ahzap,59) ayeti indiğin de kadınlar mırtlarını yardılar, onlarla başlarını sardılar da Resulüllah’ın arkasında  öyle namaz kıldılar, sanki başlarında karga varmış gibi…”


Evet, Tesettür bir mesajdır; o günün cahiliye toplumunda olduğu gibi bugün cehaletini medeniyet kılıfıyla gizleyen cahillerin, sapkın ve sapıkların; şehvet ve nefis pereselerin gözlerine sokarak hürriyet sahibi olduğunuzun, köle ve cariye olmadığınızın mesajıdır.  Tesettür cahiliye döneminde hür olmanın işaretiyken bugün bağnazlığa ad koydular onu. O gün hürriyetleri elinde olmayanlara sarkıntılık edenler bugün, örtümüze dil uzatma cesaretini göstererek ona hakaret ediyorlar salyalarını akıta akıta.  Onun için “Tesettür kimliktir” dedik. Kimliğinizi sormasalar da gösterin. Çünkü kimliksiz yaşamak en tehlikeli yaşam şeklidir. Herkes haddini bilsin diye gösterin normal hayatın akışı içerisinde… Sizi görenler kadınlık kimliğinize değil, Müslüman kimliğinize bir daha, bir daha baksınlar. Kafa ve düşüncelerindeki düşmanlıklarını eyleme dönüştürme hususunda kararlarını yeniden gözden geçirsinler. 


Tesettür incinmemek ve incitmemek içindir; o olunca üzerinizde ne Allah’ı ne Peygamberi ne insanları; ne de kendinizi incitmiş olursunuz. O olunca şeref ve haysiyetinizi korumuş olur,  güzel olanı kendinize ve eşinize saklamış olursunuz. Onun güçlü mesajıyla kem gözleri eğdirirsiniz yere, onlar eğince düşmanlıklarını, siz dirilirsiniz. Siz Rabbinizle ve kulluğunuzla meşgul olursunuz.


En güzeli de Takva Tesettürüdür


Her şeyi hikmet üzere yaratan, insanı bütün güzelliklerle donatan Allah, insanın bu özelliklerini ve güzelliklerini kendisine ibadet ve itaat ederek korumasını emretmiştir. Namaz, fuhşiyat ve münkerata  karşı tesettürken,  zekat  fakirin hakkının çiğnenmesine kilit, malın temizlenmesine kapı; hac kirlenen kalplere cila, fitne  tohumlarını  eriten kezzap, birlik ve beraberliği tesis eden harç, ümmet bilincini  uyandıran ruh;  kurban  Rab’den uzaklaştıracak  her şeye karşı bir örtü, O’na  yakınlaşmaya bir yol ve yordamdır. İşte bu yönüyle tesettür sadece bir örtünme değil, eylemdir.  Hem bir hak hem de ahlak kavramıdır.  Bir ismi de Settar olan Allah, insanın günah ve ayıplarını örttüğü gibi kuluna da hem başkalarının ayıp ve kusurlarını hem de başkaları için ayıp olan yerleri örtmesini emretmektedir.


Hz Adem’den beri var olan örtünmenin nice çirkinlikleri örteceğini yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: 


“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi (takva ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır.  İşte bunlar,  Allah’ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar.” (Araf, 26)


Bu ayeti kerimede en önemli olanın takva elbisesi olduğuna özellikle vurgu yapılıyor.  Çünkü Allah korkusu günahlara karşı en büyük zırhtır. Tesettür, takvayla gerçek anlamına kavuşabilir. Tesettürün aslı; Allah’a karşı gelmekten sakınmak, şekillerden çok o şekillerin ihtiva ettiği anlamı kalben yaşamaktır. Bir insan örtünmesine rağmen diğer ibadet ve itaatlerine devam etmiyor, yalan ve günahla hayatını geçiriyorsa, kısacası; vücudunu elbiselerle örttüğü gibi kalbini ve gönlünü günahlara kapalı, Allah’a açık bir hale getiremiyorsa, o açık ve ulu orta ki haliyle şeytanın tuzağına düşmüş, erdem ve değerlerini kayıp etmiş demektir. Takvayı giymeyen bir insanın ya giydiği tesettür onu günahlardan uzaklaştıramaz ya da Allah’ın emrettiği tesettürü değil, nefsinin hoşuna giden giyinme tarzını tesettür zanneder. Allah, kalplerdekini en iyi bilendir. Örtülerin altındakini de üstündekini de hakkıyla bilen yine O’dur. Takva, kalplerde ki Allah tan korkmanın bedende tesettür, gözlerde harama bakmamak, kulaklarda haramı işitmemek, ayaklarda harama yürümemek, dillerde fahiş ve kötü sözleri söylememek şeklinde kendini gösterir. 


Tesettür, fıkıh teriminde şer’an örtülmesi gereken, erkeklerde göbekten diz kapağı altına kadar, kadınlarda ise el, yüz ve ayakların dışında bütün vücudu kapsar. Bu bağlamda tesettürü sadece başı örtmekten ibaret görmek onu eksik anlamaktır. Adına ne denirse densin, bugün isim olarak kullanılan başörtüsü veya türban sadece tesettürün bir kısmıdır. Belki Müslümanların bedel olarak ödedikleri, özgürlüklerin onun üzerinden kısıtlandığı,  mazlum Müslümanlar, mücadelelerini onun gölgesi altında yapmış olmaları nedeniyle farklı bir yeri ve değeri vardır. Ancak ifade ettiğimiz gibi tesettürden söz etmek için bütün vücudun örtünmesi gerektiğini ele almamız gerekir. 


Şeffaf vücut hatlarını gösteren veya belli eden bir örtünme şekli tesettür sayılmaz.  Bu bağlamda tesettür bir aksesuar değil, Allah’ın emri olan itaat ve boyun eğme şeklidir. Dolaysıyla o itaatin makbul sayılması Allah’ın emri Peygamberinin talimatları doğrultusunda olması gerekir.


Tesettür, ifşa ve gösteriş aracı olarak kullanılır duruma geldi günümüzde maalesef.  Yani örtüler amacının dışında bir gösteriş aracı ve dikkat çekme ve beğenilme sebebi olarak algılanır oldu. Sokaklar örtünen insanlardan çok örtüleriyle ve kıyafetleriyle bir podyumu andırmaktadır.  Niye ve neden örtündüğünü bilmeyen insanların, o örtünün altında yaptıkları ahlak dışı davranışlar insanın hem vicdanını incitmekte hem de İslam’a zarar vermektedir. Zira görüyorsunuz tesettürlü olduğu halde kol kola erkeklerle sarmaş dolaş gezen, tatillerde sahil beldelerinde “tatildir, normaldir” anlayışıyla İslami olmayan, o azıcık örtülerini dahi bir kenara itmekten çekinmeyen kızlarımızı. Ahlak dışı konuşmalarıyla, iffet ve hayâdan uzak, hal ve hareketleriyle tesettür dedikleri şeyi değil, nefisleri ve şehvetlerinin bayraktarlığını yapıyorlar böyleleri. 


Örtünmüş Çıplaklar


Peygamber’imiz(s.a.v.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

“Cehennemliklerden henüz görmediğim (daha sonra ortaya çıkacak) iki gurup vardır: Bunlardan biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluktur. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen,  başkalarını da kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremezler. Hatta onun çok uzak mesafeden hissedilen kokusunu dahi alamazlar.” (Müslim, cennet,52)


  Başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:

“ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak, bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Bunları lanetleyin, çünkü onlar lanetlenmişlerdir.” (Müslim, Libas, 125)


Evet, bu gibi insanlar giyinik çıplaklardır. Bakışları üzerlere çeken bin bir türlü renkte başörtüleri, o örtünün altında deve hörgücü dediğimiz topuzlar, bunun altında sımsıkı kot pantolonlar,  vücut hatlarını belli eden incecik bluzlar yırtmaçlı etekler, uzun topuklu ayaklarla adeta erkeklerin kalplerini döve döve, kıvırta -kıvırta yürümeler; kaş ve gözlerin boya ve cilaları, hele hele konuşmalara bütün vücut hatlarının iştiraki,  kelimelerin belini kıra kıra sarf edilen cümleler, adeta “ben buradayım bana bir bakın” dedirtmiyor mu? Bakışlara kilit vuran, onları geri püskürten değil, bir “bakan’ı” bir daha bir daha baktıran bu tesettür şekli İslam’ın asla kabul edeceği bir giyim tarzı değildir. Böylelerini Yüce Resul, giyinmiş çıplaklar olarak nitelendiriyor. 

Ana Babalar Dikkat!

Çocukların giyim kuşamlarında anne ve babaların rolü çok büyüktür. Zira her çocuk ilk önce anne ve babasını model olarak kabul eder. Zamanla çevrenin etkisiyle görüşlerinde ve düşüncelerinde değişimlerin olacağı gibi, doğal olarak giyim kuşamlarında da farklı düşünceler söz konusu olabilecektir. Bu nedenle evlatlarımıza hem iyi bir rol model hem de iyi bir rehber olmalıyız. Onları çevrenin, çarşının pazarın, televizyon ve bilgisayar gibi iletişim araçlarının insafına bırakmamalı, maddi ihtiyaçlarını giderdiğimiz gibi manevi boşluklarını doldurmalıyız. 


Tesettürü, namazı niyazı,  ibadet ve itaati yapacak işi olmayan,  emekli olan, yaşı iyice ilerlemiş büyüklerin görevi gibi algıladığınızda, anne ve babalar olarak siz, cennete talip olurken evlatlarınıza ateşi teklif etmiş olursunuz. Siz tesettürünüzle korunurken evlatlarınızı acımasız zamanın kucağına atmış bulunursunuz. Öyle ki! Sakallı sakallı, nur yüzlü görünen dedelerin ve babaların,  belki beş vakit namazında niyazında olan yâda örtüsüne dikkat eden anne ve ninelerin yanlarında, açılıp saçılmanın sınırlarını zorlayan kızları, torunları ve yakınlarını onurla gururla gezdirmelerine her gün şahit oluyor, bu ne perhiz bu ne lahana, demekten kendimizi alamıyoruz. “Sözüm geçmiyor, zamane evladı” asla bir bahane değil. 


Anne ve babalar! Sesinizin gür çıktığı, sözünüzün evlatlarınızın zihinlerinde tesir bıraktığı zamanları iyi değerlendirin. Yoksa iyice yaşlandığınız, Hayatın yorgunluğunu da sırtınızda hissettiğiniz de çocuklarınız birileri tarafından zaten eğitilmiş, iş işten çoktan geçmiş olur. O zaman sırtlarına zorla giydirdiğiniz örtüleri takmaktan utanır, toplumdan tecrit edilmiş hissederler kendilerini.  

Tesettür Ne Değildir?  

Tesettür, sadece ojesine, cilasına ve boyasına yetişemeyen, yüzlerindeki buruşukluğu bunlarla kapatamayan, artık manikürünü ve pedikürünü yapamayacak duruma gelen, yaşları iyice ilerlemiş ne anne ve babaların nede köylü ve hizmetçilerin çaresiz başvurdukları bir şey değildir. Örtü patron hanım efendi diye adlandırılan, boyalı cilalı, açık ve saçık zenginlerin hizmetini gören; falanca makam sahibinin çayını yapan,  filanca patronun odasını temizleyen hanımefendilerin takması gereken bir iş elbisesi hiç değildir.  Kısaca örtü ayak takımının değil baş olmanın ve büyüklüğünü, şerefini ve haysiyetini muhafaza edebilenlerin rütbesidir. Müslüman kadının simgesidir. Örttü bir kimliğin göstergesidir. Mesajdır, nasihattir. İmanın dışa yansımış şeklidir. Örtü emri ilahiyi anlamak ve anlamlandırmaktır. Örtü ‘sen kimsin’ sorusu karşısında ‘ben bir Müslümanım’ cevabıdır. Örtü, ‘bana sakın nazar etmeyin çünkü benim sahibim var, bani ve seni kayıt eden biri var, benden ve senden hesap soracak gerçek hüküm sahibi Allah var’ mesajıdır.


Bugün Batı ve haçlı zihniyeti bizi, kendi değerlerimizle vurmak için nice planlarını uzun zamandır devreye sokmuş durumda. Bunun adına medeniyet dedi. Moda dedi. Hürriyet dedi. Kadın erkek eşittir dedi. Çünkü bu daha kolay ve etkili yöntemdi onlar için. Başarılı olmadılar diyebilir miyiz? Biz İslam’a göre bir tesettür anlayışına sahip olamayınca bize sunulan bu şatafatlara boyun eğip, gayri Müslümlerin inandığı gibi yaşamaya, onların giyindiği gibi giymeye başlar olduk. Tesettürü bile moda anlayışına kurban ettik. Hâlbuki İslami bir tesettür, tabiri caizse, modası hiç geçmeyen, modeli yüce yaradan tarafından çizilen, işlev ve özelliğini kıyamete kadar devam ettirecek olan bir örtünme şeklidir. 

Gözlere Tesettür Giydirmeli 

“Kimin gözü bir kadının güzelliğine takılır da hemen gözünü ondan çevirirse, Allah ona kalbinde halavetini hissedeceği bir ibadet sevabı ihsan eder”. (Ahmet, heysemi)

İlk önce gözlere tesettür giydirmeli; başları indirmeli, bakışları gizlemeli. Sokakta, çarşıda, pazarda gördüğünüz, günaha adeta davet eden, manzaralar nedeniyle başınızı yere eğdikçe kalbiniz doğrulur. Başları kaldırdıkça edep ve iffet sancağınızı indirmiş olursunuz imanın burçlarından. Nefsin ve şehvetin ağzını kapatmalı, şeytanı alt etmeli. Allah ayetinde ilk önce bakışları terbiye eder sonra bakılacak şeyi… Ne bakarak günaha davetiye çıkarmalı ne baktırarak… Kalbi,  kötü niyetli bakışlar nedeniyle gelecek oklardan korumalı. Onu takva kalıbına sokmalı. Başkalarının bakmalarına demelerine değil Rabb’inin seni nasıl görmesi gerektiğine yoğunlaşmalı.


Göz bakınca o nazardan kalbe bir hücum başlar. Bu hücum ve saldırılar karşısında kalbin nuru zayıflar, kalpteki Allah korkusu azalır.  Allah korkusu kayıp olunca her herşey meşru  ve normal bil hal alır. Günahın kendisi bizzat yasaklandığı gibi günaha götüren her şeyde yasaklanmıştır yüce dinimiz İslam’da. Bakış zina için bir kapı ve giriştir. Bu nedenle Allah, “zinaya yaklaşmayın” buyuruyorken oraya gidecek kapıları kapatın buyurmuş oluyor.  Peygamberimiz(s.a.v.) ise bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:


“Harama bakış iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle bunu terk ederse Allah ona kalbinde halavetini hissedeceği bir iman bahşeder.” (Hakim)


Gözlerin sakınılması sadece erkekler için değil kadınlar içinde bir emirdir. Erkekler gözlerini namahremden sakındıklarında hem kadınların iffetlerini korumuş olurlar hem de kendi iffetlerini…  Bu hususta yüce Allah buyuruyor ki “Mümin erkeklere söyle gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir.”(Nur, 30) yine bir ayette de: 


“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka süslerini göstermesinler.  Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları,  kız kardeşlerinin oğulları kendi kadınları,  hizmetlerinde bulunan köle ve cariyeler,  cinsel arzu taşımayan ve ailede barınan erkekler,  kadınlarının cinselliklerinin farkında olmayan çocukların dışında kimseye süslerini göstermesinler yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler hepiniz Allah’ tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!”  (Nur,31) buyuruluyor.


Sahip olduğu değerleri ve kıymetleri bilmeyenler kendilerine ait olan şeyleri ifşa etmekten de çekinmezler.  Her meyvenin bile kendine ait örtüsü kabuğu vardır. Soyulan meyve zamanla dış etkenler nedeniyle bozulur güzelliğini ve özelliğini kayıp eder. Kadının erkeğe göre yaratılış itibariyle daha cazip ve etkileyicidir. Nazenin bir çiçek ve cevher kadar değerlidir. O,  Neslin devamı için çok kıymetli bir eğitmen ve muallimdir. Bu nedenle kadının ziynetlerini ifşa etmesi, güzelliğini herkesle paylaşması yetiştireceği neslinde bozulması ve yozlaşmasına neden olur.   Yaşadığımız asır, bize ahiretsiz bir hayatı vaat etmektedir. Kadını bir meta haline getiren yüzyılın çarpık anlayışı, kadını adeta vitrin de bir aksesuar haline getirdi. Reklam aracı olarak gördü.   Bunu kadın bile bile ve isteyerek kabul etti. Başkaları için her yolu meşru gören, desinler için giyim ve kuşama bürünen bunun adına, ister tesettür desin, ister demesin, zilleti kabul etmiş,  neslini heba etmek pahasına şehvetinin kurbanı olmuş demektir.


“Kim dünyada şöhret için elbise giyerse, Allah ona kıyamet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonrada onu cehennemin ateşlerinde yakar” (Ebu Davut, Libas, 5)

Eşleriniz Sizi de Örtmeli 

Yüce Allah buyuruyor ki;

“…onlar sizin için bir örtüdür, elbisedir; sizde onlara örtü, elbisesiniz…” (Bakara,187)


Bir kadın tesettüründen taviz verdikçe ‘helalinden’ uzaklaşmış, eşinin hakkını başkalarıyla paylaşmış olur. İşte aile huzursuzluğun başlıca sebeplerinden biri de budur. Gözü dışarıda olanın gönlü evinde ve yuvasında olur mu?  Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin örtüsü olarak nitelendiriliyor yukarıdaki ayeti kerimede. Yani hanım erkeğin erkekte hanımın gözünü ve gönlünü haramlardan sakındıracak,  açık yerlerine yama olacak. Sevgiyse ihtiyacı; koşacak. Saygıysa, gösterecek. Kötü günde beraber olmayan eşin, iyi günde yanında olması pek anlam ifade etmez kanımca.  Ev yaptığı yuva kurduğu gibi huzuru da kuracak. Sıcaklığı da hissettirecek. Eşlerin birbirlerine karşı, görev ve sorumlulukları vardır.  Kimse sorumsuz ve başıboş değildir İslam’ın ön gördüğü evlilikte. Erkek, kadının yaratılış özelliklerini dikkate alarak maddi, manevi ve cinsel ihtiyaçlarını gidermeli. Başka yerlere gözünü dikmemeli.  Kadın da erkeğinin malının mülkünün ve namusunun bekçiliğini yapmalı, erkeğinin cinsel ihtiyaçlarını gidermede isteksiz olmamalı.  Bugün en güzel elbiselerini düğünde dernekte gezide çarşıda pazarda giymek için bir tarafta saklayan, evde ve eşinin yanında pejmürde kıyafetleri tercih eden bakımsız kadınlar bundan sorumludur. Kadının güzelliği evine, erine aittir. Buda hem neslin hem de nefsin korunması için önemlidir. Elbette ki kadın ve erkek gösteriş ve riyaya kaçmadan mahrem sınırları aşmadan tesettürü göz ardı etmeden dışarda da güzel giymeli. Ama bunun ölçüsünü aşmamaya dikkat etmeli.  


 Ey bizi muhatap alarak değerli ve kıymetli hale getiren Allah’ım! Ört bizim günahlarımızı! Ört bize verdiğin kıymet ve değerlerimizi! Örtemediklerimiz/ örtünemediklerimiz nedeniyle affınla ört! Settar isminle ört! Tevvap isminle ört!  Rahman ve Rahim isminle merhamet et! Örtündüğümüzü zannedip ifşa ettiklerimizi geri ver bize!  kayıp ettiklerimize kavuştur bizi. Bizi bize ver, ancak bizi bize bırakma. (Amin)

Selam ve dua ile…

 

Tatillerimizi Kur’anla Olsun

e-Posta Yazdır PDF

Bir zamanlar kavurucu sıcağın hâkim olduğu, güneşin iyice hissedildiği bir günde, pazarda buz satan bir adamın bağırışları ne kadar ibretle doluydu düşünen ve ibret alabilenler için. Sıcağı fırsata çevirmek isteyen ancak erimeye başlayan buzlarını görünce telaşa kapılan bu adam, avazı çıkıncaya kadar şöyle bağırır: “Ne olursunuz sermayesi eriyen şu adama yardım edin” oradan geçen bir derviş, ibretle dinler bu bağırışları ve şöyle der: “Zaman sermayesini ve onun tükenişini şu adamın bu sözlerinden başka hiçbir kelime bu kadar iyi anlatamaz.” 


Evet, zaman su gibi akıp gitmekte, buz gibi eriyip tükenmekte, eriyen bizim sermayemiz. Ticaret yapıyoruz adeta dünya pazarında, cennet karşılığında. Kazanmak varken durmanın zamanı mı? Durmak, boş işlerle uğraşmak, tatilim ve boş zamanım var, düşüncesiyle günahlara dalmak, iflas etmek ve kaybetmekle eş anlamlıdır. Bir an önce eriyen sermayemizi kurtarmanın telaşı içerisinde olmamız gerekmez mi? Geçen günleri geri getirmemiz mümkün değil elbette ki, gelecek zamana ulaşacağımızın da hiçbir garantisi yok. Öyleyse önemli olan bulunduğumuz anı Allah’ın rızası doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirmektir. Ancak insanların çoğu, zamanlarının kıymetini bilemez de hep onu geçirmenin telaşına girerler. Boş zamanı öldürmeyi, onu, nasıl olursa olsun geçirmeyi kazanç olarak düşünürler. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarmaktadır: 


“İnsanların çoğu şu iki nimette aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit” (Buhari, Tilmizi ve İbni Mace) Müslüman’ın boşuna geçirecek zamanı olmamalı. Çünkü o, konuştuğunda hayır konuşur, onun susması dahi tefekkür içindir, yürümesi bir gayeye matuf olan müminin durması da bir maslahat nedeniyledir. O, bir iş yaptığında, bir eyleme teşebbüs ettiğinde o işin ve o eylemin İslam’a ve Kur’an’a uygun olup olmadığını inceden inceye hesap eder. Müslümanın çalışması da dinlenmesi de, bu minval üzere bütün plan ve programları da Müslümanca olmalı. Müslüman, mevsimler gibi değişen, zaman ve mekânın şartlarına göre şekil alan insan değildir. Evde farklı, çarşıda farklı, işte başka, boş zamanda daha başka bir insan portresi ikiyüzlülük kabul edilir.


Her yerde ve her zaman Rabbinin kendisini görüp gözettiği bilinciyle hareket eden insandır mümin “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” (Hadit,4) buyuruyor yüce Mevla. Böyle bir teslimiyet, insanın tatil anlayışına da hâkim olmalı. Mescitte görüp gözeten Allah, sahilde de tatil yerinde de görüp gözetmektedir. İnsanların içerisinde yaptıklarımızı meleklerle kayıt altına alan Allah, tek başımıza kaldığımız zamanda da yapıp ettiklerimizi kayıt etmiyor mu? İslam bir hayat nizamıdır; insanın her anını ve zamanını düzenler. İnsan Ramazanda nasıl kendine çeki düzen veriyorsa ramazandan ve bayramdan sonrada aynı gayret içerisinde olmalı. Çalışırken, alışveriş yaparken hak ve hukuka riayet eden Müslüman, tatilde de, boş zamanında da Allah’ın hakkına riayet etmeli, asli görev ve sorumluluklarını unutmamalı. Müslüman düğünü düğün, matemi matem atmosferinde geçirirken ne ifratın ne de tefritin tuzağına düşer. Ağlaması gereken yerde ağlayan, gülmesi gereken yerde gülen, sevinmesi gereken yerde sevinen, üzülmesi gerektiğinde üzülmesini bilen iman adamı insan her hal-ü karda imtihan edildiğini bilmeli. Tatillerini günah işleme fırsatı olarak görmemeli. 


Tatil anlayışımızın nasıl olmasının gerektiğini yüce Mevla bizlere şöyle bildiriyor: 

“Bir işten boşalınca, yeni bir işe giriş ve sadece Rabbine yönel.” (İnşirah,7-8) 


“Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışmasında yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir”(Necm,39-41) 

Müslümanın işi gücü Rabbinin rızasıdır. Müslüman hayırdan başka bir şey düşünmez. O, hayırlı bir işte yorulduğun da başka bir hayırlı işte dinlenir. Bu dünya ekim yeridir, ekim mevsiminde ki insanın yemesi içmesi, dinlenmesi neyse dünya da kulluk etmekle görevli insanın tatili de eğlenmesi de odur “O cennete girene dek hayır dilemeye ve hayır işlemeye doyumsuzdur” (Keşfu’l Hafa, II,215) buyuran Allah Resulü (sav), müminin hayırlı olan işlerinde yorulmayacağını bildiriyor. 


Bu dünya müminin rahat etmesi için değildir. Bu dünya çalışıp çabalama yeridir. Asıl dinlenme yeri cennettir. Nasıl ki yeme ve içmeden yorulma söz konusu değilse farz olan; insanın ruhunu ayakta tutan ibadetlerde de yorulma olmaz. Çünkü ibadetlerin tatili olmaz. İbadetlerde devamlı olmak esastır Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ya: “Az olup devamlı olan ibadet makbuldür.” diye. Yüce Allah’ta: “Sana ölüm gelinceye kadar ibadete devam et”(Hicr,99) buyurarak uyarıyor bizleri. 


İnsanın ibadet ve itaati kısıtlı zaman dilimlerine hapsetmesi İslam’ın kabul ettiği bir davranış değildir. Her an nefes alıp vermekteyiz, havadan sudan dünyanın bütün nimetlerinden faydalanırken “biraz ara verelim” diyor muyuz? Öyleyse her nimetin şükrünün ifadesi olan ibadetlere ara vermek ne insani ne de İslam’i bir davranışl olur. Hem ibadetler ihlas ve samimiyet içerisinde yerine getirilir, şartlarına uygun olarak eda edilirse bu, insanın yorulmasına değil dinlenmesine, bunalmasına değil rahatlamasına, ruhunun doyumuna, kalbinin tatmin olmasına vesile olur. Aslında insanı yoran uhrevi gayesi olmayan dünyevi meşgalelerdir. Dünyanın yorgunluğunu sırtımızdan ibadet ve itaatin manevi ve dinlendirici atmosferine girerek atabiliriz. O zaman yük olan yorgunluklarımız hafifler, yoğunlukların arasında kaybolduğumuz bir zamanda bir nefes ve hayat iksiri olur bizler için ibadet ve itaat. İslamdan ve imandan kopuk bir anlayışın girdabına yakalanmış insanların tatilleri dahi yorgunluktur. Boş gidip günahları sırtlarına yükleyerek kalpleri katılaşmış insanların tatil dönüşleri ‘dinlenmek midir yoksa dinden uzaklaşmak mıdır’ bir düşünelim! 


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: 

“Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 77) bu ayet her fırsatı ahiret için değerlendirmek gerektiğini bizlerden isterken dünyadan da nasibimizi unutmamamızı gerektiğini bildiriyor. Dünya geçici, ahiret ise ebedidir. Dünya bir gölgelik, ahiret ise asıl vatan. Dünya zevki sefası nefsimizin hoşuna giderken ahiret için çalışıp çabalamak Rabbimizin hoşuna gidiyor. İşte kazanmak ile kaybetmek arasındaki ince ve hassas olan nokta budur. Bu dengeyi gözettiğimiz zaman tatillerimiz belki ibadet hükmünü alır. “iki günü eşit geçen ziyandadır.” (Keşfu’l Hafa, 323) düsturunu asla göz ardı etmemeli, her geçen gün ahiret heybesine koyabildiklerimizin hesap ve kitabını yapmalıyız. Her günün kendine ait ibadetleri vardır. Bu günümüz bir önceki günden daha verimli ve faydalı değilse zararımız söz konusudur. Çünkü ortaya koyduğumuz zaman sermayesi boşuna gitmiş, ona hıyanet etmiş oluruz. Allah verdiği nimetleri bizlere emanet olarak vermiştir, hesabını da mutlak soracaktır. Bir sene boyunca ibadet ve itaatine devam eden sonra “Müslüman da tatil yapmalı” anlayışına sığınarak sahillerde, tatil beldelerinde haram işleyen, günahları meşru sayan, alabildiğine israf eden, sözüm ona, dindarların artık dindar olmadıkları /dinden olmadıkları inkâr edilemeyecek bir gerçektir. 


Bugün, maalesef tatili bir kaçış, kurtuluş olarak algılar oldu insanlar çoğunlukla. İnsanlar eşten-dosttan, anadan-babadan, akrabalardan, iş arkadaşlarından, kapı komşularından, arkadaşlarından kaçarak dinlenebileceklerini zannederler. Baş başa kalacakları insanları etraflarından dağıtabildikçe rahat edeceklerini düşünürler. Hâlbuki İslam’a uygun tatil anlayışındaki mü’min, ertelenen sıla-i rahimi tatiller nedeniyle yeniden hatırlayarak o açığın kapanmasına gayret etmeli, sevinçlerin paylaştıkça, insanların kucaklaştıkça, ellerin öpüldükçe, başların okşandıkça topluma karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirebilme hususunda yeni bir güç ve enerjiye vesile olunacağını gösterebilir insanlığa. 

 

Mümin, ibnül vakit yani vaktin oğludur. Mümin bütün zamanları kendine gelmek, Rabbine kulluk ederek onun rızasına nail olmak için bir fırsat aralığı bilmeli. Çünkü yarın huzur-u mahşerde her dakikanın hesabını yüce Mevla bizlerden soracaktır. “Bir kimse kıyamet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile ne gibi işler yaptığından, malını nerede kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden ayrılamaz”       (Tirmizi, Kıyamet, 1) buyuruyor yüce Resul. 


Boş zamanlar aslında boş değil, başka bir işin ve meşguliyetin zamanıdır. “Boş” denmesi başıboş olduğunu zanneden, boşluk içerisinde olan, gayesi ve hedefi olmayanların uydurmasıdır. Tatillerimizi, ibadetlerimizdeki eksik ve gediklerimizi tamamlamanın fırsatı olarak bilmeliyiz; hem kendimizin hem de bizlere emanet olarak verilen çocuklarımızın dini eğitimlerine ayırmalıyız. Normal eğitim ve öğretim zamanlarında evlatlarımızın dünyevi gelecekleri için kaygılandığımız gibi, tatil zamanlarında da onların ahiret kaygılarını gidermenin peşine düşmeliyiz. Çocuklarımıza bırakılacak en büyük mirasın dini ve ahlaki eğitimleri olduğunu düşünmeliyiz. Bir babanın evladını milyarlarca para ödeyerek dersanelere, dil kurslarına gönderdiği, sosyal aktivitelere para akıttığı bir zamanda kazancının ne kadarını kuran eğitimi ve öğretimi için harcıyor? Tatillerde camiler ve çeşitli eğitim kurumlarının düzenlemiş olduğu yaz kuran kurslarına ne kadar değer veriyoruz bir düşünelim. Netice umduğumuz ve beklediğimiz gibi değil. “Hiç olmasa çocuğum bir harf öğrensin yeter” dememeli bu yaz en azından Kur’an-ı Kerim’i iyice bellemeli, gerekli ezberleri yapmalı, dini eğitimlerini azami ölçüde ve imkanların el verdiği oranda” almalı diye düşünmeliyiz. Sonra da tatillerimizi çocuklarımızın Kur’an-ı Kerim eğitimine göre ayarlamalı. Haşa, Kur’an eğitimini angarya bir iş; tatili de asıl olarak gördüğümüz zaman bunun neticesi ağır olur hem evlat hem baba ve anne hem de toplum için. 


Çocuklarımız bizim hiç bir fedakârlıktan kaçınmayacağımız ciğer parelerimizdir. Onların ateşte yanmasını istemeyen, ayaklarına bir diken batsa onun acısını iliklerine kadar hisseden anne ve babalar, hissiyatlarınızı uyandırın! Bu yaz ve her zaman plan ve programlarınızı hem kendiniz hem de evlatlarınızın Kur’an ve dini eğitimine göre yapın. 


En hayırlı evlat olmak ve en hayırlı insan olmak Kur’an okumak ve onu yaşamakla mümkündür. “Sizin en hayırlınız Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir” buyurmuyor mu Allah Resulü.


“Doğrusu kuran Allah’ın kullarına sunduğu ziyafet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince onun ziyafetini kabul edin, her ziyafet sahibi davetine gelinmesini ister. Allah’ın ziyafeti ise Kur’an’dır. O halde onu bırakmayın.” (Kenzu’l Ummal, I. 513-514) 


Var mıyız tatillerimiz bu yaz Kur’an’la olsun. Var mıyız açlığımızı ve susuzluğumuzu Kır’an’ın sofrasında gideremeye, Rabbimizin davet ettiği Kur’an sofrasından doymaya. 

Evet, tatil yerlerimiz kuran kursları ve camilerimiz olurken tatil yaptığımız arkadaşımızda Kur’an olsun. Kur’anla dirilelim ve Kur’anla dinlenelim. Bıktırmadan ve usanmadan Kur’an-ın ikliminde gezintiye çıkalım. Görmediklerimiz hakikatleri ferasetle sabırla onun açtığı ufuktan izleyelim. Bu tatil dönüşümüz muhteşem ve dopdolu olsun. 


Özellikle yaz döneminde camilerin bahçeleri cıvıl-cıvıl çocuk sesleriyle şenlenerek bir sevinç cümbüşüne dönerken, o çocuklar küçücük yürekleriyle ve minnacık elleriyle büyük büyük Kur’anlara sımsıkı tutunup cami ve kursların yollarına koyulurken büyükler, anne babalar ve hocalar olarak üzerimize düşen görevlerin olduğunu unutmayalım. Onların gözlerindeki ışıltıları, gönüllerindeki heyecanı fırsata çevirmenin yollarını araştıralım. Onları Kur’an’dan Allah’tan ve dinden uzaklaştıracak davranışlardan şiddetle kaçınalım. Zira Kur’an eğitimi iradeyle ve sevdirerek ve sevindirerek yapılması gereken İslam’ın bir emridir. Zorla yapılan eğitim ve öğretimin insanda müspet etki yerine menfi bir tesir bırakacağı gerçek bir vakıadır. Zorluğu belki buradan kaynaklanmaktır. Bu nedenle Kur’an eğitimi ve öğretimi biraz sabır ve gayret gerektiren bir süreçtir. Çocukların bu işi severek yapmaları için çeşitli hediye ve aktiviteler de önemlidir. Verimli ve faydalı olabilmek için başarılı olanları onura etmek, onları motive etmek açısından büyük bir ehemmiyet taşır. Bu bağlamda başta diyanet işleri başkanlığı olmak üzere çeşitli dernek ve vakıfların ciddi gayret ve teşvikleri söz konusudur. Biraz da biz gayret edelim de bu yaz tatillerimizi Kur’an’a göre ve Kur’anla geçirelim… 


 Selam ve dua ile… 

 

Oruç Tutmaktaki Mana Nedir?

e-Posta Yazdır PDF

Ramazan ayı rahmeti bereketi, ihsan ve ikramıyla yine bizleri gölgesi altına aldı. On bir ayın sultanı diye nitelendirilen bu ayın habercisi recep ayı, müjdecisi şaban ayıdır. Ramazan ayı öyle bir aydır ki; “cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. Ramazanın başı rahmet ortası mağfiret, sonu da günahlardan kurtuluştur. “Recep ayı girdiğinde “Allah’ım recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur” diye dua ederdi Allah Resulü. Öyle ya! Böyle mübarek ayın eşiğine gelip kavuşamamakta mümkündür. Geçen Ramazan ayında aramızda olup ta bu Ramazana kavuşamayan nice insanlar var. Yarın ne olacağımızı, ne ile karşılaşacağımızı bilemeyiz. Bu günleri fırsat bilip iyice değerlendirmeli. Çünkü Ramazan ayında yapılan ibadetler diğer aylarda yapılanlardan mükâfatı kat be kat fazladır. Bu ay, kuran’ın inmeye başladığı bir aydır. O kuran ki insanın yegâne kurtuluş reçetesidir. O kuran ki Cehalet karanlığına doğan bir güneş, insan için bir şifa, hidayet ve rehberdir. Ona tutunan kurtuluşa erer, ondan uzak olan delaletin çukurlarında kayıp olur, gider. 


Ramazan ayını değerli eden sebeplerden bir tanesi de hiç şüphesiz bu ayda farz olan oruç ibadetini yerine getirmiş olmamızdır. Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik-ilmik dokunmuş, kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç. Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır. Oruçla sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin zevkine varırsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Onunla körelen hissiyat benlik uykusundan uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız. 


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı, üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, ne de şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz. İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan damarlarınızdaki kanda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” buyururken Rasulüllah(s.a.v.), maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı ifade etmiştir. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini teskin etme olarak görmesidir. Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar, azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yeme ve içmeden başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak Allah’a kulluk yolunda birer vasıtadır. Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meylettiği zaman ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti insanın, bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında kırılan, dökülen taraflarını tamir ederek yücelmesi ve asliyetini yakalamasıdır. Bu, kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin kat edilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü, orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur. Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta. Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


 Orucun Mükâfatını Yazacak Kalem Yoktur


 Oruç, İnsanın iç dünyasındaki niyetin başkaları tarafından bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir. Diğer ibadetlerde olduğu gibi; oruç ibadetine riya ve gösteriş olmaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır. Onun için orucun farklı bir yeri vardır Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken ramazan ayında, oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir orucun. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir” (Et-Terhip Vet Terğib, c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: 


 “Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.” (Müslim, siyam,164; Tiremizi, savm,55)


Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır. Sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek. Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir. Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır. Nasıl ki her başarının arkasında sabır varsa her güzel hasletin ilk şartı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, varlığından büyük işlere kalkışır; çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak; oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun. Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız olan, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği, nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek asıl olan. Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır, nehiylerinden kaçınma hususunda sabır, Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz. Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez. Her nimet elden çıkınca kıymeti anlaşılır. Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün! Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu yaşar. Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. Çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç. İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla, “Bana ne” anlayışı yerini merhamete, yardımlaşmaya terk eder


Oruçla Sevinmek 


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor. Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda. İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar. Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir. Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki. Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç, diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç” (Müslim) buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 


Evet, yemek vardır zehir olur. Yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir. yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir. Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. “Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari, Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez. İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 

İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil, misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir, bir düşünün?! Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark sahur yapmaktır” (Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır” (Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir. 

Oruç Bizi Tutmalı

Kulluğun tezahürü olan ibadetler, ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmani esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler, insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.


 “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.” (Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir. 


 Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın ispatı, müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde. Çünkü dost doğru kılınan, bir namaz insanı o namazla Allah’ın murat ettiğin yere ulaştırır. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor... (Ankebut,45)


 Namazda kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır. Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


 Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


 “Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”

 Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peyda etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakârlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın, takvan kadar yol alırsın. 


 Yüce Rabbim buyuruyor ya:

 “Onların (kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


 Takva, günahlardan korunmanın en önemli ve en etkili yoludur. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya, kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh ve bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler. Her şeylerini korku ve ümit arasında bir denge üzerinde ayarlarlar. Korkularının kaynağı da sevgidir. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder, yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Yüce yaratana doğru akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak suretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


 İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç, insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.


 Yüce Allah’ta:

 “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz” (Bakara,183) 


 Oruç tutan bir insanın o oruçtan gerçek manada fayda görebilmesi, ancak orucun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz, fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. Oruç tutarak insan, midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor, yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir. Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin. Peygamber efendimiz buyuruyor ya: “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) Bu, insanın hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir. “Kalkan savaşta koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi” (İbni Mace, Savm,1)


 Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513) buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez” (Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)


 Bu gibi nedenlerle, orucun dereceleri üçe ayrılır, denmiştir


 Avamın orucu:

 Bu şekliyle oruç tutanlar sadece midelerini aç bırakmaktan, şehevi istek ve ihtiraslarını dizginlemekten başka öteye gidemezler. Böyle insanlar orucu sadece bu şekilde anladıklarından tuttukları oruç çoğu zaman aç ve susuzluktan başka kendilerine bir fayda sağlamaz.


Havvasın (seçkinlerin) orucu:

Bu derecede tutulan oruç, bütün azaları kötülükten alıkoyar. Yani böyle bir oruç, gözü harama bakmaktan koruduğu gibi dilide gıybet yalan iftira dedikodu gibi afetlerinden korur. Bu orucu tutmayı başaranlar başkalarının sataşmasına da aldırmaz, oruçlarının muhafazası için ellerinden geleni yapar, şüpheli şeylerden dahi şiddetle kaçınırlar. Özet olarak seçkin insanlar bütün azalarının oruçlu olmasına itina gösterirler. Arzu edilen, istenilen oruç bu olmasına rağmen en zirvede olan asıl oruç ermişlerin orucudur. 


Havvass’ul Havvas’ın (Ermişlerin) orucu:

Böyle bir oruç, en ulvi değerlere haiz bir oruçtur. Beşeriyyetin bütün engellemelerini aşıp, her şeyi Rabbe has kılmanın, bütün benliğimizle oruçlu olmanın yani Allah’a gerçek anlamda kul olmanın halidir. Böyle bir oruç, kalp ve kalıp ile tutulan oruçtur. Oruç tutarken kalbini ve gönlünü Allahtan gayrısıyla meşgul etmemektir. Kalp, Allaha ait, marifetin yeşerdiği, hak ve hakikatlerin mekânı olan yerdir. Orayı başka şeylerle doldurmak, bu seviyede olanların orucunu bozar. Böyle bir derecede oruç tutabilenler ancak peygamberler veliler ve ermişlerdir. 


Sor Kendine!

Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor? Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik. Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu? Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimize ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme zamanıdır. Böyle bir bayrama kavuşma ümidiyle…

 Selam ve dua ile…


 

Duaya Muhtacız II

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah buyuruyor ki:

“(Ey kullarım) Rabbinize yalvara yalvara, gizlice dua edin.  Şu bir hakikattir ki Allah haddi aşanları sevmez”(Araf, 55)


Duaya muhtaç olduğumuz kadar nasıl ve ne şekilde dua etmemiz gerektiğini de bilmemiz gerekir.  Duaların zahiri edepleri olduğu gibi batını edepleri de vardır. Zahiri edepler şekillerden ve suretlerden ibarettir. Asıl olan iç dünyamıza ait olanlardır.  Bunlar  kalple alakalı şeylerdir, duanın ruhunu oluştururlar. Kalpler duaya hazır olursa dillerde edebe hâkim olur.  Sözlerin ibadeti, onların ahlak ve edep içerisinde sarf edilmesiyle mümkündür.  Bu nedenle kalp inceliği, gönül huzuru ile kabul edileceğine inanarak ve bilerek meşru isteklerle Rabbimizin kapısına varmalıyız. Dua ettiğimiz Allah, bizim kalbimizden geçeni bilmektedir, hiçbir şeyimiz ona gizli değil. Sessizce yakarış dolu bir edayla yapılan dualar makbuldür.  Taşkınlıklar,  bağırıp çağırmalar nefeslerimizi zorlayarak, gırtlaklarımızı yırtarak sözlerimizi bir yerlere duyurmaya çalışmak edebe aykırı ve hadsizliktir.  Allah haddi aşanları sevmez.  Peygamberimiz(s.a.v.): “Siz,  bir sağıra dua etmiyorsunuz; işitici ve size pek yakın Allah’a niyaz ediyorsunuz” buyurarak böylelerini uyarıyor.  Dualarımıza hamt ederek başlarken salavatla peygamberimiz (s.a.v.)’i de vesile kılmalıyız.  Allah’ın güzel isimleriyle isteklerde bulunarak onun güç ve kudretinin itirafıyla ellerimizi açtığımız gibi gönüllerimizi de açmalıyız. Bedenimizle Rabbimize dönerken bütün benliğimizi de döndürmeliyiz. Nefsimizin anlamsız ve faydasız isteklerini Onun kapısının eşiğinde bırakmalıyız. Abdestle günahlardan arınmalı, namazla temizlenmeli, secdeyle yakınlığımızı fırsata çevirmeliyiz. Helal lokma duanın kabulü için en önemli unsurdur. Midesini haramla dolduran ruhunu duayla doyuramaz. Allah’ın koyduğu kanunlara muhalefet ederek Allahtan isteklerde bulunulmaz. 

Samimi ve İhlasla Dua Etmeli  


Bir çocuğun ihtiyaçlarını ve annesine muhtaçlığını ifade etmek için ağlaması neyse kulun duayla ağlaması da odur. Ağlamalı ki dillerimizin ifadede yetersiz olduğu acziyet ve fakriyetimizi göz ve kırık gönüllerimiz ifade etmiş olsun. Allah önce gönle bakar. Gözyaşları gözden gelse de gönüldür asıl membaı. Allah için ağlayan gözyaşlarını da cehennem ateşi yakmaz.  Gönül katı olunca dildeki şatafatlı ve ihtişamlı istekler temenniden öteye geçmez. Dil çabukluğu yalancılığa işarettir. Gönlü dolu olanın dili yavaşlar, dilin yavaşlığı ne için ne istediğini bilen samimi müminlerin hasletidir. Dualarda ihlas bulunmayınca ruhsuz bir cesedin işlevsizliği gibi dua da işlevsiz ve anlamsızlaşır. İhlasın öyle bir yaptırım gücü vardır ki sebepleri dahi aşar yani Allah sebepsiz bile insanın imdadına yetişir.   Ateş, yakıcı olduğu halde İbrahim aleyhi selamın samimiyeti karşısında özelliğini kayıp edip serin ve selamet olduğu gibi, Musa aleyhi sselam’ın elindeki kuru bir değeneyin bir yılana dönüşmesi gibi… 


“Kim ki duasının kabul edilmesini istiyorsa gam ve kederinin açılıp dağılmasını dilerse darlık çekene (karşı elini) açsın”(et-Terğip ve’t-Terhip 2/42) merhamet edene Allah merhamet eder, darda kalanlara elimizi uzatmak sıkıntı ve kederli zamanımızda Allah’ın merhametini celp eder. Garip gurabanın derdiyle dertlenmeyen, mazlumların imdat çığlıklarını duymayan insanlara Allah yardım elini uzatmaz. Görmeyen gözetilmez, Başkalarının hakkını tanımayanın Allah verdiği  hakkını elinden alır. Allah’a kulluğunu yerine getirmeyeni Allah, kendi haline bırakır. Dünyayı ebedi sananları Allah ahiretten mahrum eder. Geçici olana bel bağlayanı baki olan Allah, rezil rusvah bir hayata mahkûm eder.

Her an Dua halinde Olmalıyız


Duanın kabulü için en önemli hususlardan biride her an ve her zaman ibadet ve itaat halinde olmaktır. Sıkıntıya düştüğü zaman bir insan, teselli bulmak, bir rahatlık hissetmek, ihtiyacını gidermek için çeşitli şekillerde dua ipine zaten sarılıyor.  Bu insanın fıtratına yerleştirilmiş bir ihtiyaçtır. Asıl olan; varlık ve ferahlık zamanında da Rabbimize muhtaçlığımızın farkında olmaktır.  Bolluk ve mutluluk zamanında Allah’ı bilmiyorsak sıkıntı ve güçlük zamanında bilmenin faydasını göremeyiz. Peygamberimiz(s.a.v.) “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin”(tirmizi,2382;  Hakim, Müstedrek,1/544) buyurarak bizleri uyarıyor. Yüce Allah da: “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarmaya koyulur”(Fussilet,51) buyurarak dua hususunda insanın ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor. 


Bir anı bir anına uymayan insanın nice garip ve tutarsız davranışları söz konusudur. Hâlbuki ki her yerinden ihtiyaç ve acizlik fışkırmakta. Ancak kibrini ve enaniyetini elinden bırakmamakta, her şeyi kendinden bilmekte, kavuştuğu nimetleri kendi gücü ve çalışmasıyla kazandığını zannetmekte. İnsanın en büyük düşmanı bizzat kendi nefsidir. Kendisiyle mücadele etmek cihat sayılan, nefsimiz bize her zaman kötülüğü kibir ve böbürlenmeyi emretmekte, tedbirsiz ve teslimiyetsiz bir hayat sürmemizi telkin etmektedir.  Bu nedenle göz açıp kapayıncaya kadar dahi nefsimizle baş başa kalmamak için Rabbimize sığınmalı, ona güvenmeliyiz


     Mümin Allah’ın kendisine güvendiği ve kendisinin de Allaha güvendiği insandır. Duam kabul edilir mi edilmez mi diye tereddüt içerisinde olmak, kalbi Allahtan gayrı şeylerle meşgul etmek te duamızın kabulüne engel olan bir davranıştır. 


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Dualarınızın kabul edileceğine inandığınız halde  Allah’a dua edin, iyi biliniz ki Allah, gafil olan,  ve gönlü Allahtan başka bir şeyle meşgul bulunan kimsenin duasını kabul etmez”(Tirmizi, Daavat, 66)


Başka bir hadisi şerifte ise:

“Allah Teâla buyuruyor ki. Ben kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse bende onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim”(Tirmizi, Deavat, 142) buyurarak bize çok yakın olan Allah’ın, kendi rızası için yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını bildiriyor. Fazlasıyla mükâfatını vereceğinin müjdesini veriyor.

Dualarımız Niye Kabul Olmuyor


Hikmet ehli birisine “Allah, dua edin duanızı kabul edeyim, buyuruyor, ancak dua ettiğimiz halde duamız kabul olmuyor bunun nedeni nedir” diye sorarlar hâkim (bilge)  şu cevabı verir:


“Yedi özelliğinizden dolayı dualarınız göye çıkmıyor (kabul edilmiyor)”


“Nedir bunlar” diye sorduklarında ise şöyle sıralar dualarımıza engel olan eksiklerimi:


1- Allah’ı öfkelendirdiğiniz halde arkasından rızasını almaya girişmiyorsunuz. Yani günah işlediğiniz halde pişmanlık duymuyor günahlarınızda hala ısrar ediyorsunuz.

2- Allah’ın kullarıyız diyorsunuz, ama kullara yaraşır davranışlarda bulunmuyorsunuz. 

3- Kuran okuyor, onun dediklerine bağlı kalmıyorsunuz. 

4- “biz Hz. Muhammedin ümmetiyiz” diyorsunuz, ama onun sünnetine uygun davranmıyorsunuz.

5- “Dünyanın Allah’ın nazarında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yoktur.” diyorsunuz ama ona aşırı derecede bel bağlıyorsunuz.

6- Sözde “dünya geçicidir” diyorsunuz. Ama hep dünyada kalacakmış gibi hareket ediyorsunuz.

7- “Ahiret dünyadan daha hayırlıdır” diyorsunuz, ama ahireti kazanmak için kılınızı kıpırdatmıyor ve böylece dünyayı ahirete tercih ettiğinizi ortaya koyuyorsunuz. (Tembihü’l –Gafilin)

Duada Israr Etmek


Duada ısrar etmekte duanın en önemli edeplerindendir. İbadette ısrar edeni seven Allah, günahta ısrar edeni uyarıyor. Israr Allah’ın merhametini celbeden bir haslettir. Israr olgunluğun ve ihlasın göstergesi olduğu gibi sadakatin ve kararlığında olmazsa olmaz kuralıdır. Başarı ısrarda saklıdır. Mükâfat elde etmek, müspet neticeye ulaşmak kullukta ısrarla ve ibadete devam etmekle mümkündür. Allah, kulunun acizliği nedeniyle iniltisini sever, kulunun yalvarma ve yakarmasından hoşnut olur. Belki bu nedenle erteler edilen duanın karşılığını. Şimdi bir insanın bu ve bunun gibi birçok hikmet nedeniyle duası hemen icabet bulmasa isyanlara düşmesi mi gerekir yoksa şükretmesi mi? Elbette ki şükretmesi gerekir. Şunu da unutmamalı: Elbette ki Kul Allahtan dert ve sıkıntı istemeyecek. Hastalık günahlarıma kefarettir diye onu temenni etmeyecek. Ancak Allah kuluna neyi uygun bulmuşsa ona da itirazda bulunmayacak. Çünkü sıkıntılar sabredilmezse herkes için rahmet olmaya bilir belki insanın gazabına dahi neden olabilir. “Kahrında hoş lütfunda bana seni gerek seni” teslimiyeti sadece olgun hikmet ehli insanlara mahsus bir derecedir. Biz böyle bir mertebeye ermek için nefsimizi terbiye etmeli, ruhi olgunluğa erişmeliyiz ve isteklerimizin esiri olmamalıyız, derdimizin dermanının yine derdimiz olduğunu bilmeliyiz. 


Allah nice hüzün ve kederler içerisinde rızasına götürecek bir birçok yol yaratmıştır. Acıdır bazı şeyler ancak insanı uyandırır. Zordur bazı yollar ancak sonucu güzeldir. Mümin her şeyi anlık yaşayan değil, ebedi âlemi için bu dünyanın her sıkıntısını göğüsleyen insandır, dilini zikir ve duadan gönlünü Allaha olan muhabbet ve sevgiden asla boş bırakmayan mümin baktığı her şeyin arkasındaki hikmeti temaşa eder, bildikleriyle kibirlenmez bilmedikleri nedeniyle şüphe ve tereddütte düşmez. Sahip oldukları onu gaflete sürüklemez. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsan ‘ben Allahtan istedim de bana istediğim verilmedi’ demediği ve istemeye devam ettiği müddetçe, istediği kendisine verilir” (Müslim, Tirmizi)

Bazı Zaman ve Mekânlarda Dua 


Duanın kural olarak belli bir zaman ve mekânının olmamasının yanında bazı mekân ve zamanlarda da dua edilmesi peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir. Çünkü bu zaman ve mekanlar duanın kabulüne vesiledir Bunlar:

Namaz için kamet okunduğu zaman.

Ezan ve kamet arasında.

Hac veya umrede.

Secde halinde.

Gecenin üçte birlik kısmında.

Yağmur yağdığı zaman.

Kuran hatminden sonra gözlerin iman hassasiyetiyle yaşardığı zaman.

Bizi sadece Allah’ın gördüğü tenha yerlerde.

Kâbe’de rükün ile makam arasıdır.

Şaban ayının on beşinci gecesi

Cuma geceleri ve Cuma günleri

Muharrem ayının on uncu günü 

Miraç gecesi, ramazan ayının 20, sinden sonraki tek geceler

Bayram geceleri vb…

O, Hayrımıza Olanı Verir


Bizim ille de olsun dediğimiz birçok şeyin aslında hayrımıza olmadığına şahit oluruz. Keşke de istemeseydim diye isteklerimizi bile sorgularız. İsteklerimizi sorgulamak değil de Rabbimize teslimiyetimizi kontrol etmeliyiz. Bazen de şer zannettiğimiz şeyi Allah hayır olarak karşımıza çıkarır.  Burada neyin faydamıza neyinde zararımıza olduğunu bilemeyişimiz bile her şeyi bizim hayrımıza döndüren, bizi bizden daha iyi bilen,  merhamet eden Allaha teslim olmamız gerektiğini göstermesi açısından yeterli bir nedendir. Teslimiyette rahatlık vardır.  Teslimiyette huzur ve saadet vardır. Teslim olan emniyettedir. Teslimin olanın yükü hafif gönlü huzurla doludur.


Dua ibadet olduğundan asıl mükâfatı ahirette verilir.  Bu dünyada kavuştuğumuz nimetler sınırlı ve geçicidir ancak ahirettekiler ebedi ve çok kıymetlidir. Öyleyse mümin yaptığı ibadetlerinin mükâfatının ahirete ertelenmesini veli nimet olarak bilmeli, asıl kazanç olarak telakki etmeli. Ayrıca Dua Belki hali hazırda başımızda olan ya da İlerde başımıza gelecek belaları da def eder. Başımızda ki bela ve musibetin kalkmış olmasını ettiğimiz duadan bilmediğimiz gibi ilerde başımıza ne gibi şeylerin geleceğini de bilemeyiz.  Bu nedenle “dua ettim kabul edilmedi” gibi itirazlara düşeriz. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki “Allah Teâlâ yeryüzünde dua eden hiçbir Müslümanın isteğini boş çevirmez, muhakkak ki bir karşılık verir.  Ya kulun istediği şeyi verir, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü kaldırır ya da istediğinin karşılığını ahirete saklar.”(Tirmizi  3568, Hakim, Müstedrek, 1/497)

Başkalarının Duası… 


Bizim duamızın dışında da bizler için yapılan dualar vardır. Asıl makbul dualar da bunlardır. Allah Resulü: “Kişinin din kardeşi için gıyabında ettiği dua makbuldür o kişinin başucunda duasına âmin diyen bir melek bulunur o kişi (din kardeşine hayır dua ettikçe (görevli)melek ‘âmin’(din kardeşin için istediğini) hayrın misli sensin içinde olsun der”(İbni Mace, Menasik,5) buyuruyor.  Biz kendimize dua ederken günahlarımız dualarımızın kabulüne engel olur, ulaşmaz yerine, isyanımız nedeniyle Allah’ın katında hatırımız yoktur kim bilir? Ancak başkaları bizler namına günah işlemediğinden dualarının kabul olmaması söz konusu değildir yeter ki içten ve gönülden olsun. Bunun  yanında peygamberimiz (s.a.v.)  hastanın duasını almamız gerektiğini,  onların duasının meleklerin duası gibi olduğunu bildirmiştir ve yine evine dönünceye kadar hacının ve gazinin,  iftar edinceye kadar oruçlunun, adaletli devlet başkanının duasının, esami Hüsna, salih ameller,  peygamberler ve diğer salih zatlar vesile edilerek yapılan dualarında makbul dualardan olduğunu da söyleyebiliriz.


Peygamberimiz(s.a.v.)  özellikle şu üç zümrenin duasının da reddedilmeyeceğini bildiriyor:

“Üç dua vardır ki kabul olun(ması vaat olun) muştur.  Bunda şek yoktur: baba (ve ananın) duası misafirin (ev sahibi hakkındaki) duası ve zulme uğramış kimsenin duası…”

 

   Allah’ın rızası anne ve babanın rızasına bağlıdır.  Allaha ibadetten sonra onlara itaat emredilmiş,   “öf” bile demenin onları kırmak sayılacağı uyarısı yapılmış. Onların duasını almadan ömürlerini tüketenler kınanmış, anne ve babaya hizmet cihat derecesinde mükâfat vesilesi kabul edilmiş. Öyleyse anne ve babamızı yanımızda bir veli nimet olarak bilmeli onların her an ve her zaman dualarını almaya gayret etmeliyiz.


Misafire tanrı misafiridir diye itina gösterilir bizim kültürümüzde. Onlar için ‘misafir odası’ diye özel odalar tahsis edilir. İkram için özel kap kaşık, yatmak için yumuşak ve temiz yataklar serilir.  Misafirin olmadığı sofra bereketsiz, uğramadığı evler telaş ve hüzünlüdür. Misafir rızkıyla gelir, dua gibi çok önemli hazineyi bırakır gider.  Misafire ikramda bulunmak onların memnuniyetini temin etmek rabbimizin bizlere ikramına vesile olan bir davranıştır.  


Hele biride vardır ki “Onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”(Buhari, Mecazi, 59) Oda mazlumlardır, haksızlığa uğrayanlardır. Allah zalimin hasmı mazlumun dostudur. Mümin Allah’ın yanında olduğu kişinin yanında, karşısında olduğu kişinin karşısında olduğunda Rabbine yaklaşmış olur.  Mazlumlar buruk ve yaralı kalpleriyle el açarlar, intizar ve gönülden isterler, bu iniltiler hiçbir engele takılmadan Rabbimiz katında özel bir karşılık bulur. Mümin ne zulmeder nede kimseyi zulme teslim eder. Kötülük ve haksızlık karşısında dimdik durur. Hiçbir şey yapamayacak durumdaysa da kalbiyle buğzederek mazlumun yanında olur ve onun duasına mazhar olur. Aksi takdirde mazlumun bedduası da çetin ve şiddetlidir. Mazlumun ahı kimsede kalmaz. Mazlumun bedduasından kimse kurtulamaz.  


Peygamber Efendimiz’(s.a.v.)in yaptığı ve bizlerin de yapmasını istediği şu duayla bitirelim:

“Allah’ım acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın bunaklığından, kabir azabından sana sığınırım,  Allah’ım nefsime takva bilinci ver, nefsimi günahlardan temizle. Sen temizleyenlerin en hayırlısısın, sen o nefsin dostu ve Mevla’sısın.  Allah’ım doymayan açgözlü nefisten, korkmayan kalpten, faydasız ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” ( Buhari, Deavet, 38, Müslim,zikir, Dua, 18)(Âmin) 


  Selam ve dua ile…  

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL