Abdullatif ACAR

Tatillerimizi Kur’anla Olsun

e-Posta Yazdır PDF

Bir zamanlar kavurucu sıcağın hâkim olduğu, güneşin iyice hissedildiği bir günde, pazarda buz satan bir adamın bağırışları ne kadar ibretle doluydu düşünen ve ibret alabilenler için. Sıcağı fırsata çevirmek isteyen ancak erimeye başlayan buzlarını görünce telaşa kapılan bu adam, avazı çıkıncaya kadar şöyle bağırır: “Ne olursunuz sermayesi eriyen şu adama yardım edin” oradan geçen bir derviş, ibretle dinler bu bağırışları ve şöyle der: “Zaman sermayesini ve onun tükenişini şu adamın bu sözlerinden başka hiçbir kelime bu kadar iyi anlatamaz.” 


Evet, zaman su gibi akıp gitmekte, buz gibi eriyip tükenmekte, eriyen bizim sermayemiz. Ticaret yapıyoruz adeta dünya pazarında, cennet karşılığında. Kazanmak varken durmanın zamanı mı? Durmak, boş işlerle uğraşmak, tatilim ve boş zamanım var, düşüncesiyle günahlara dalmak, iflas etmek ve kaybetmekle eş anlamlıdır. Bir an önce eriyen sermayemizi kurtarmanın telaşı içerisinde olmamız gerekmez mi? Geçen günleri geri getirmemiz mümkün değil elbette ki, gelecek zamana ulaşacağımızın da hiçbir garantisi yok. Öyleyse önemli olan bulunduğumuz anı Allah’ın rızası doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirmektir. Ancak insanların çoğu, zamanlarının kıymetini bilemez de hep onu geçirmenin telaşına girerler. Boş zamanı öldürmeyi, onu, nasıl olursa olsun geçirmeyi kazanç olarak düşünürler. Peygamberimiz(s.a.v.) bu hususta bizleri uyarmaktadır: 


“İnsanların çoğu şu iki nimette aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit” (Buhari, Tilmizi ve İbni Mace) Müslüman’ın boşuna geçirecek zamanı olmamalı. Çünkü o, konuştuğunda hayır konuşur, onun susması dahi tefekkür içindir, yürümesi bir gayeye matuf olan müminin durması da bir maslahat nedeniyledir. O, bir iş yaptığında, bir eyleme teşebbüs ettiğinde o işin ve o eylemin İslam’a ve Kur’an’a uygun olup olmadığını inceden inceye hesap eder. Müslümanın çalışması da dinlenmesi de, bu minval üzere bütün plan ve programları da Müslümanca olmalı. Müslüman, mevsimler gibi değişen, zaman ve mekânın şartlarına göre şekil alan insan değildir. Evde farklı, çarşıda farklı, işte başka, boş zamanda daha başka bir insan portresi ikiyüzlülük kabul edilir.


Her yerde ve her zaman Rabbinin kendisini görüp gözettiği bilinciyle hareket eden insandır mümin “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” (Hadit,4) buyuruyor yüce Mevla. Böyle bir teslimiyet, insanın tatil anlayışına da hâkim olmalı. Mescitte görüp gözeten Allah, sahilde de tatil yerinde de görüp gözetmektedir. İnsanların içerisinde yaptıklarımızı meleklerle kayıt altına alan Allah, tek başımıza kaldığımız zamanda da yapıp ettiklerimizi kayıt etmiyor mu? İslam bir hayat nizamıdır; insanın her anını ve zamanını düzenler. İnsan Ramazanda nasıl kendine çeki düzen veriyorsa ramazandan ve bayramdan sonrada aynı gayret içerisinde olmalı. Çalışırken, alışveriş yaparken hak ve hukuka riayet eden Müslüman, tatilde de, boş zamanında da Allah’ın hakkına riayet etmeli, asli görev ve sorumluluklarını unutmamalı. Müslüman düğünü düğün, matemi matem atmosferinde geçirirken ne ifratın ne de tefritin tuzağına düşer. Ağlaması gereken yerde ağlayan, gülmesi gereken yerde gülen, sevinmesi gereken yerde sevinen, üzülmesi gerektiğinde üzülmesini bilen iman adamı insan her hal-ü karda imtihan edildiğini bilmeli. Tatillerini günah işleme fırsatı olarak görmemeli. 


Tatil anlayışımızın nasıl olmasının gerektiğini yüce Mevla bizlere şöyle bildiriyor: 

“Bir işten boşalınca, yeni bir işe giriş ve sadece Rabbine yönel.” (İnşirah,7-8) 


“Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışmasında yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir”(Necm,39-41) 

Müslümanın işi gücü Rabbinin rızasıdır. Müslüman hayırdan başka bir şey düşünmez. O, hayırlı bir işte yorulduğun da başka bir hayırlı işte dinlenir. Bu dünya ekim yeridir, ekim mevsiminde ki insanın yemesi içmesi, dinlenmesi neyse dünya da kulluk etmekle görevli insanın tatili de eğlenmesi de odur “O cennete girene dek hayır dilemeye ve hayır işlemeye doyumsuzdur” (Keşfu’l Hafa, II,215) buyuran Allah Resulü (sav), müminin hayırlı olan işlerinde yorulmayacağını bildiriyor. 


Bu dünya müminin rahat etmesi için değildir. Bu dünya çalışıp çabalama yeridir. Asıl dinlenme yeri cennettir. Nasıl ki yeme ve içmeden yorulma söz konusu değilse farz olan; insanın ruhunu ayakta tutan ibadetlerde de yorulma olmaz. Çünkü ibadetlerin tatili olmaz. İbadetlerde devamlı olmak esastır Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ya: “Az olup devamlı olan ibadet makbuldür.” diye. Yüce Allah’ta: “Sana ölüm gelinceye kadar ibadete devam et”(Hicr,99) buyurarak uyarıyor bizleri. 


İnsanın ibadet ve itaati kısıtlı zaman dilimlerine hapsetmesi İslam’ın kabul ettiği bir davranış değildir. Her an nefes alıp vermekteyiz, havadan sudan dünyanın bütün nimetlerinden faydalanırken “biraz ara verelim” diyor muyuz? Öyleyse her nimetin şükrünün ifadesi olan ibadetlere ara vermek ne insani ne de İslam’i bir davranışl olur. Hem ibadetler ihlas ve samimiyet içerisinde yerine getirilir, şartlarına uygun olarak eda edilirse bu, insanın yorulmasına değil dinlenmesine, bunalmasına değil rahatlamasına, ruhunun doyumuna, kalbinin tatmin olmasına vesile olur. Aslında insanı yoran uhrevi gayesi olmayan dünyevi meşgalelerdir. Dünyanın yorgunluğunu sırtımızdan ibadet ve itaatin manevi ve dinlendirici atmosferine girerek atabiliriz. O zaman yük olan yorgunluklarımız hafifler, yoğunlukların arasında kaybolduğumuz bir zamanda bir nefes ve hayat iksiri olur bizler için ibadet ve itaat. İslamdan ve imandan kopuk bir anlayışın girdabına yakalanmış insanların tatilleri dahi yorgunluktur. Boş gidip günahları sırtlarına yükleyerek kalpleri katılaşmış insanların tatil dönüşleri ‘dinlenmek midir yoksa dinden uzaklaşmak mıdır’ bir düşünelim! 


Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor: 

“Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas, 77) bu ayet her fırsatı ahiret için değerlendirmek gerektiğini bizlerden isterken dünyadan da nasibimizi unutmamamızı gerektiğini bildiriyor. Dünya geçici, ahiret ise ebedidir. Dünya bir gölgelik, ahiret ise asıl vatan. Dünya zevki sefası nefsimizin hoşuna giderken ahiret için çalışıp çabalamak Rabbimizin hoşuna gidiyor. İşte kazanmak ile kaybetmek arasındaki ince ve hassas olan nokta budur. Bu dengeyi gözettiğimiz zaman tatillerimiz belki ibadet hükmünü alır. “iki günü eşit geçen ziyandadır.” (Keşfu’l Hafa, 323) düsturunu asla göz ardı etmemeli, her geçen gün ahiret heybesine koyabildiklerimizin hesap ve kitabını yapmalıyız. Her günün kendine ait ibadetleri vardır. Bu günümüz bir önceki günden daha verimli ve faydalı değilse zararımız söz konusudur. Çünkü ortaya koyduğumuz zaman sermayesi boşuna gitmiş, ona hıyanet etmiş oluruz. Allah verdiği nimetleri bizlere emanet olarak vermiştir, hesabını da mutlak soracaktır. Bir sene boyunca ibadet ve itaatine devam eden sonra “Müslüman da tatil yapmalı” anlayışına sığınarak sahillerde, tatil beldelerinde haram işleyen, günahları meşru sayan, alabildiğine israf eden, sözüm ona, dindarların artık dindar olmadıkları /dinden olmadıkları inkâr edilemeyecek bir gerçektir. 


Bugün, maalesef tatili bir kaçış, kurtuluş olarak algılar oldu insanlar çoğunlukla. İnsanlar eşten-dosttan, anadan-babadan, akrabalardan, iş arkadaşlarından, kapı komşularından, arkadaşlarından kaçarak dinlenebileceklerini zannederler. Baş başa kalacakları insanları etraflarından dağıtabildikçe rahat edeceklerini düşünürler. Hâlbuki İslam’a uygun tatil anlayışındaki mü’min, ertelenen sıla-i rahimi tatiller nedeniyle yeniden hatırlayarak o açığın kapanmasına gayret etmeli, sevinçlerin paylaştıkça, insanların kucaklaştıkça, ellerin öpüldükçe, başların okşandıkça topluma karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirebilme hususunda yeni bir güç ve enerjiye vesile olunacağını gösterebilir insanlığa. 

 

Mümin, ibnül vakit yani vaktin oğludur. Mümin bütün zamanları kendine gelmek, Rabbine kulluk ederek onun rızasına nail olmak için bir fırsat aralığı bilmeli. Çünkü yarın huzur-u mahşerde her dakikanın hesabını yüce Mevla bizlerden soracaktır. “Bir kimse kıyamet günü ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile ne gibi işler yaptığından, malını nerede kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden ayrılamaz”       (Tirmizi, Kıyamet, 1) buyuruyor yüce Resul. 


Boş zamanlar aslında boş değil, başka bir işin ve meşguliyetin zamanıdır. “Boş” denmesi başıboş olduğunu zanneden, boşluk içerisinde olan, gayesi ve hedefi olmayanların uydurmasıdır. Tatillerimizi, ibadetlerimizdeki eksik ve gediklerimizi tamamlamanın fırsatı olarak bilmeliyiz; hem kendimizin hem de bizlere emanet olarak verilen çocuklarımızın dini eğitimlerine ayırmalıyız. Normal eğitim ve öğretim zamanlarında evlatlarımızın dünyevi gelecekleri için kaygılandığımız gibi, tatil zamanlarında da onların ahiret kaygılarını gidermenin peşine düşmeliyiz. Çocuklarımıza bırakılacak en büyük mirasın dini ve ahlaki eğitimleri olduğunu düşünmeliyiz. Bir babanın evladını milyarlarca para ödeyerek dersanelere, dil kurslarına gönderdiği, sosyal aktivitelere para akıttığı bir zamanda kazancının ne kadarını kuran eğitimi ve öğretimi için harcıyor? Tatillerde camiler ve çeşitli eğitim kurumlarının düzenlemiş olduğu yaz kuran kurslarına ne kadar değer veriyoruz bir düşünelim. Netice umduğumuz ve beklediğimiz gibi değil. “Hiç olmasa çocuğum bir harf öğrensin yeter” dememeli bu yaz en azından Kur’an-ı Kerim’i iyice bellemeli, gerekli ezberleri yapmalı, dini eğitimlerini azami ölçüde ve imkanların el verdiği oranda” almalı diye düşünmeliyiz. Sonra da tatillerimizi çocuklarımızın Kur’an-ı Kerim eğitimine göre ayarlamalı. Haşa, Kur’an eğitimini angarya bir iş; tatili de asıl olarak gördüğümüz zaman bunun neticesi ağır olur hem evlat hem baba ve anne hem de toplum için. 


Çocuklarımız bizim hiç bir fedakârlıktan kaçınmayacağımız ciğer parelerimizdir. Onların ateşte yanmasını istemeyen, ayaklarına bir diken batsa onun acısını iliklerine kadar hisseden anne ve babalar, hissiyatlarınızı uyandırın! Bu yaz ve her zaman plan ve programlarınızı hem kendiniz hem de evlatlarınızın Kur’an ve dini eğitimine göre yapın. 


En hayırlı evlat olmak ve en hayırlı insan olmak Kur’an okumak ve onu yaşamakla mümkündür. “Sizin en hayırlınız Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir” buyurmuyor mu Allah Resulü.


“Doğrusu kuran Allah’ın kullarına sunduğu ziyafet sofrasıdır. O halde gücünüz yettiğince onun ziyafetini kabul edin, her ziyafet sahibi davetine gelinmesini ister. Allah’ın ziyafeti ise Kur’an’dır. O halde onu bırakmayın.” (Kenzu’l Ummal, I. 513-514) 


Var mıyız tatillerimiz bu yaz Kur’an’la olsun. Var mıyız açlığımızı ve susuzluğumuzu Kır’an’ın sofrasında gideremeye, Rabbimizin davet ettiği Kur’an sofrasından doymaya. 

Evet, tatil yerlerimiz kuran kursları ve camilerimiz olurken tatil yaptığımız arkadaşımızda Kur’an olsun. Kur’anla dirilelim ve Kur’anla dinlenelim. Bıktırmadan ve usanmadan Kur’an-ın ikliminde gezintiye çıkalım. Görmediklerimiz hakikatleri ferasetle sabırla onun açtığı ufuktan izleyelim. Bu tatil dönüşümüz muhteşem ve dopdolu olsun. 


Özellikle yaz döneminde camilerin bahçeleri cıvıl-cıvıl çocuk sesleriyle şenlenerek bir sevinç cümbüşüne dönerken, o çocuklar küçücük yürekleriyle ve minnacık elleriyle büyük büyük Kur’anlara sımsıkı tutunup cami ve kursların yollarına koyulurken büyükler, anne babalar ve hocalar olarak üzerimize düşen görevlerin olduğunu unutmayalım. Onların gözlerindeki ışıltıları, gönüllerindeki heyecanı fırsata çevirmenin yollarını araştıralım. Onları Kur’an’dan Allah’tan ve dinden uzaklaştıracak davranışlardan şiddetle kaçınalım. Zira Kur’an eğitimi iradeyle ve sevdirerek ve sevindirerek yapılması gereken İslam’ın bir emridir. Zorla yapılan eğitim ve öğretimin insanda müspet etki yerine menfi bir tesir bırakacağı gerçek bir vakıadır. Zorluğu belki buradan kaynaklanmaktır. Bu nedenle Kur’an eğitimi ve öğretimi biraz sabır ve gayret gerektiren bir süreçtir. Çocukların bu işi severek yapmaları için çeşitli hediye ve aktiviteler de önemlidir. Verimli ve faydalı olabilmek için başarılı olanları onura etmek, onları motive etmek açısından büyük bir ehemmiyet taşır. Bu bağlamda başta diyanet işleri başkanlığı olmak üzere çeşitli dernek ve vakıfların ciddi gayret ve teşvikleri söz konusudur. Biraz da biz gayret edelim de bu yaz tatillerimizi Kur’an’a göre ve Kur’anla geçirelim… 


 Selam ve dua ile… 

 

Oruç Tutmaktaki Mana Nedir?

e-Posta Yazdır PDF

Ramazan ayı rahmeti bereketi, ihsan ve ikramıyla yine bizleri gölgesi altına aldı. On bir ayın sultanı diye nitelendirilen bu ayın habercisi recep ayı, müjdecisi şaban ayıdır. Ramazan ayı öyle bir aydır ki; “cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. Ramazanın başı rahmet ortası mağfiret, sonu da günahlardan kurtuluştur. “Recep ayı girdiğinde “Allah’ım recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur” diye dua ederdi Allah Resulü. Öyle ya! Böyle mübarek ayın eşiğine gelip kavuşamamakta mümkündür. Geçen Ramazan ayında aramızda olup ta bu Ramazana kavuşamayan nice insanlar var. Yarın ne olacağımızı, ne ile karşılaşacağımızı bilemeyiz. Bu günleri fırsat bilip iyice değerlendirmeli. Çünkü Ramazan ayında yapılan ibadetler diğer aylarda yapılanlardan mükâfatı kat be kat fazladır. Bu ay, kuran’ın inmeye başladığı bir aydır. O kuran ki insanın yegâne kurtuluş reçetesidir. O kuran ki Cehalet karanlığına doğan bir güneş, insan için bir şifa, hidayet ve rehberdir. Ona tutunan kurtuluşa erer, ondan uzak olan delaletin çukurlarında kayıp olur, gider. 


Ramazan ayını değerli eden sebeplerden bir tanesi de hiç şüphesiz bu ayda farz olan oruç ibadetini yerine getirmiş olmamızdır. Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; kuran, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik-ilmik dokunmuş, kulluk hayatının renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin”(Bakara,185) emri gereği Ramazan da imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç. Bir o kadar zevkli bir o kadar hikmetlerle faydalarla doludur. Oruç, insanı bütün ahlakı güzelliklere ulaştırır. Oruçla sabrı görür, şükre kavuşursunuz. Teslimiyetin zevkine varırsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Onunla körelen hissiyat benlik uykusundan uyanır, aç susuz kardeşlerinizin kucağında gözlerinizi açarsınız. 


Sabır ve şükrün adeta bir arada harmanlandığı, üçüncü bir kapı olan isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç oraların ıslahıyla başlar. Hiç birisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı, ne de şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz. İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan damarlarınızdaki kanda dolaşır aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” buyururken Rasulüllah(s.a.v.), maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı ifade etmiştir. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme şehvetini teskin etme olarak görmesidir. Lokman hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar, azalarda ibadetten kalır” demiştir. Yeme ve içmeden başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak Allah’a kulluk yolunda birer vasıtadır. Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsani tarafına meylettiği zaman ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti insanın, bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında kırılan, dökülen taraflarını tamir ederek yücelmesi ve asliyetini yakalamasıdır. Bu, kutlu bir yolculuktur. Sabır bineği olmadan mesafelerin kat edilmesinin mümkün olmadığı, kavurucu sıcak ve tehlikelerin bulunduğu bir yolculuk… Manevi terakkinin en etkili yöntemi oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah’ın Resulü, orucun önemini, ibadetler içerisinde ki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur. Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta. Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir. 


 Orucun Mükâfatını Yazacak Kalem Yoktur


 Oruç, İnsanın iç dünyasındaki niyetin başkaları tarafından bilinemediği, Rable insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlas ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir. Diğer ibadetlerde olduğu gibi; oruç ibadetine riya ve gösteriş olmaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır. Onun için orucun farklı bir yeri vardır Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken ramazan ayında, oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır nede kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir orucun. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir” (Et-Terhip Vet Terğib, c.3,s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi Hadisi şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: 


 “Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatınızda ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir.’ buyuruyor.” (Müslim, siyam,164; Tiremizi, savm,55)


Nefsin Ateşini Söndüren Sabır


Ramazan sabır ayıdır. Sabredenlerinde Allah yanında olur. Sabretmek zordur. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek. Sabır, Ramazanla birleşmiş, oruçla bütünleşmiştir. Sabır aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır. Nasıl ki her başarının arkasında sabır varsa her güzel hasletin ilk şartı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, varlığından büyük işlere kalkışır; çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak; oruç tutarak ıslah edebiliriz.


Demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için onu Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek. Her günün sonunda sabırla kuranın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakata alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, Kötülüklerden arınmış olsun. Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah:


“Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.


En büyük düşmanımız olan, kendisiyle mücadele etmenin büyük cihat kabul edildiği, nefsimizle mücadele elbette ki kolay değil. Harama uzanan eller, helal olan nimetlere dahi uzanamayacak Ramazanda. Oruçla Açlığını hissederken, hissiyatını Rabbin müjdeleriyle bastıra bilmek asıl olan. Buda sabırla mümkündür. Nefsin isteğinin önüne sabır tuğlalarıyla set çekmek, sabırla teslimiyetin güç birliğiyle nefsin başını yere eğmek, aslında Rabbe eğdirmektir oruç. 


“İman sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır, nehiylerinden kaçınma hususunda sabır, Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz imanda eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.


Oruç insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz. Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez. Her nimet elden çıkınca kıymeti anlaşılır. Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler. Ramazanda neden yemek sohbetleri en hoşa giden sohbet türleridir bir düşünün! Oruç aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu yaşar. Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. Çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç. İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla, “Bana ne” anlayışı yerini merhamete, yardımlaşmaya terk eder


Oruçla Sevinmek 


Özellikle, iftara yakın bir zamanda insan bedenen yorgun, cismen durgundur. Açlığın iyice hissedilişiyle yüzlerde insanın acizliği okunur. Allah, insanın o acizliğini seviyor. İftardaki sevinmesini seviyor. Kazanmanın sevinci aç ve susuz bedenlerin kıpırtılarına engel olamıyor Ramazanda. İftarlar nefisle gün boyu verilen mücadelenin zaferle sonuçlanmasıdır. İnsan ancak Allah’ı anınca mutmain olur ya! Oruçla Allah’ı anmanın itminanıdır iftar. Oruca niyet ederken Allah’ın rızasını gözetiriz. İftar da orucumuzu açarken “Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızkınla orucumu açtım” diyerek niyetinizi tazeleriz. 


İnsana ancak çalıştığının karşılığı verilir. Amel edenle etmeyen de bir tutulmaz elbette ki. Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür, kim zerre miktarı şerre bulaşırsa onu da bulur karşısında. Hani Allah, “Oruç benim için onun mükâfatını da ben vereceğim” demişti ya! İşte bu sevinç, o müjdenin heyecan ve duygusundan başka bir şey değildir. Peygamberimiz; “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftarda orucunu açarken duyduğu sevinç, diğeri de Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç” (Müslim) buyurarak ibadet etmenin sevincini anlatır bir yönüyle. Asıl sevinçte ahirette Allah’ın oruçlular için hazırladığı mükâfattır. 


Evet, yemek vardır zehir olur. Yemek vardır ağzınızda lokmalar düğümlenir. yemek vardır tanışma, kaynaşmadır. Yemek vardır belki iş görüşmesine vesile edilmiştir. Yemek vardır sevinme ve sevindirmedir; doyma ve doyurmadır. Yemek vardır haramdır, yemek vardır israftır, yemek vardır peygamberimizin buyurduğu üzere; “Aç iken tok yatan bizden değildir” sitemine, uyarısına sebeptir. Hele bir yemek vardır ki ibadetin bir parçasıdır. O da iftar yemeğidir. Onun için o saatte yapılan dualar makbuldür. Onun için değil midir ki yemek namaz gibi bir ibadetin öncelik sırasını almıştır; İlk önce iftarın açılması sonra akşam namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Namaz iftara önceliğini bırakmıştır aslında. “Müslümanlar oruçlarını geciktirmeden yaparlarsa hayır üzeredirler” (Buhari, Savm,45) buyuruyor Allah’ın Resulü. Orucu açmakta acele edilmesi iftarın öneminin mi neticesi yoksa orucun o günkü mükâfatın bir an önce verilmesi gerektiğinin bir sonucumu? Bilinmez. İki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmanın uygun olmayacağı, oruç sonrası yemenin önemi değil de nedir? 

İftar eden ecir kazanırken iftar yemeği verende ecir kazanacak elbette ki. Bununla başkalarının sevinmesine ortak oluyoruz sanki. Sevinince çoğalıyor ya sevinçler, hiç birisinin sevincinden bir şey eksilmeden. Oruç tutana iftar yemeyi vermekte onun sevabı kadar sevap kazandırıyor, oruç tutanın sevabından da hiç bir şey de eksilmiyor. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“Her kim bir oruçluya iftar yemeyi verirse kendisine oruçlu misafirin sevabı kadar sevap vardır. Hem de oruçlunun sevabından bir şey eksiltilmeksizin” (Tirmizi, Savm 82)


İftar sofralarımız yemeklerin çokluğuyla değil, misafirin çokluğuyla şenlenmeli. Fakir ve fukaranın olmadığı sofra mahzundur, belki huzuru mahşerde insandan şikâyetçi olacaktır. Komşunun açlığına rağmen iftardaki tokluğun seni kurtarmaz. Asıl tokluk gönlün ve ruhun tokluğudur. Ramazan akşama kadar oruç adı altında yenmeyen yemeklerin iftarda bir hamlede yenmesi de değildir.


Oruçla Rabbin emrini yerine getirip, iftar sofralarında bin bir çeşit yenmeyen, çöplere dökülen yemeklerle isyan eden, israfla, her iftarda haram işleyen insan kimin emrini yerine getirmiştir, bir düşünün?! Allah’ın emrini yerine getirmediği kesindir. Ramazan sofraları kanaat sofralarıdır, Halil İbrahim bereketinin indiği sofralardır. Mütevazı bir sofra oruca, onunla nefsi terbiye etmeye en uygun sofralardır. Gün boyu tutulan oruçla nefsin ipini sıkıca tutunmuşken, onun terbiyesi ve ıslahı için sabredilmişken, iftar sofrasını bin bir çeşit yemeklerle donatmak, acaba oruca karşı bir misillememi diye insan sormaktan kendini alamıyor. 


Sahura kalkmayı da gece ibadetine devam etmeyi de tavsiye eden Allah Resulü adeta ramazanın her anını değerlendirmemizi istemiştir. Oruçlu insanın her hali ibadettir ister bu yemek şeklinde olsun ister uyku olsun “bizim orucumuzla ehli kitap arasındaki fark sahur yapmaktır” (Nesai, sıyam,27) buyuran Allah Resulü başka bir hadisinde ise. “Sahura kalkın çünkü sahur yemeklerinde bereket vardır” (Buhari,Ssavm,20) buyurarak ramazanın farklığını, insanları farklı bir insan haline getirdiğini, gecesinin ayrı bir rahmet, bereket; gündüzünün de başka bir rahmet olduğunu bildirmiştir. 

Oruç Bizi Tutmalı

Kulluğun tezahürü olan ibadetler, ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmani esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler, insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.


 “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin umulur ki böylece korunmuş olursunuz.” (Bakara21) buyuran rabbimiz ibadetteki fayda ve hikmetleri, maslahat ve gayeleri bizlere bildirmiştir. 


 Mesela namaz ibadetini bir düşünün! Yüce Allah, İslam’ın beş esasından biri olan, dinin direği olarak kabul edilen, imanın ispatı, müminin miracı, gönlün aydınlığı, ruhun gıdası olan namazla ilgili dost “doğru kılınması gereği üzerinde” ısrarla durmuştur birçok ayeti kerimesinde. Çünkü dost doğru kılınan, bir namaz insanı o namazla Allah’ın murat ettiğin yere ulaştırır. Namazın insanın hayatında nasıl bir değişikliğe vesile olacağını yüce Allah ayetinde şöyle bildiriyor: “(Ey Muhammet!) kitaptan sana vahiy olunanı oku. Namazı dost doğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor... (Ankebut,45)


 Namazda kötülüklere kalkandır, namazda böyle bir ruh ve anlam saklıdır. Namaza niyet, fuhşiyata ve münkerata bulaşmamaya da niyettir, kötülüklerden el etek çekmeye niyettir. Her an uyanık bir kalbin inşasına vesile olan namaz, Allahtan gaflet etmemizi önlerken, onun emirleri karşısında da uyanık bir hayat sürmeyi sağlar.


 Eğer namaza rağmen, o namazdaki derinlik ve gaye rağmen bir insan, hala fahiş ve kötü davranışlarına devam ediyorsa o namazın faydasından hiçbir şey elde edememiş demektir. Böylelerinin durumuyla ilgili kâinatın efendisi buyuruyor ki:


 “Kimin namazı, kendisini fuhşiyattan ve münkerattan alıkoymasa o namaz kişiyi ancak Allahtan uzaklaştırır.”

 Kurban ibadeti de farklı değildir. Kurban kurbiyet peyda etmek ve Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Kurban kesen bir insan İbrahim’i bir fedakârlık ve İsmail’i bir teslimiyet içerisinde olmalı. Kurbanla olan fedakârlık Rabbe teslimiyetin gereğidir. Bugün kurban keserek bunu gösterirsin belki yarın malından zekât vererek gösterirsin, bazen canını ortaya koyarsın yaratan istedi diye. Ancak verdiğin, kestiğin, ortaya koyduğunla değil, niyetinle ve samimiyetin oranında kazanırsın, takvan kadar yol alırsın. 


 Yüce Rabbim buyuruyor ya:

 “Onların (kurbanların) ne etleri nede kanları Allah’a ulaşır fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır”(Hac,37)


 Takva, günahlardan korunmanın en önemli ve en etkili yoludur. Çünkü takva, Allah’ın emrettiklerini yapmaya, kişiyi her davranışında ölçülü olmaya iten bir güç, kötü Ahlak ve davranışlardan koruyan bir zırh ve bir kale gibidir. Muttakiler, Allah’ın rıza ve sevgisini muhabbetini kazanmaktan başka bir şey düşünmezler. Her şeylerini korku ve ümit arasında bir denge üzerinde ayarlarlar. Korkularının kaynağı da sevgidir. Takva insanın davranışlarını kontrol eden bir oto kontrol vazifesi görür. Bir polis gibi takva, insanı takip eder, yaptığı ibadetleri seyrine sokar, aslına döndürür. Yüce yaratana doğru akan rahmet nehridir takva. Takva günahlardan insanı korumak suretiyle cehennem azabıyla insan arasında çekilmiş bir perdedir. 


 İşte, bütün ibadetlerde olduğu gibi oruç, insanı, kötülüklere karşı manevi korunma hali olan takvayı sağlam bir kalkan haline dönüştüren bir ibadettir.


 Yüce Allah’ta:

 “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı umulur ki korunursunuz” (Bakara,183) 


 Oruç tutan bir insanın o oruçtan gerçek manada fayda görebilmesi, ancak orucun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz, fakat daha yürünecek nice yolar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Buda sadece midenin boş kalmasıyla değil bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. Oruç tutarak insan, midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor, yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir. Oruçlu insan her an ibadet halinde olduğunu bilinciyle hareket etmeli ki oruç o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin. Peygamber efendimiz buyuruyor ya: “Oruç bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ben oruçluyum desin” (Buhari, Savm,2) Bu, insanın hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir. “Kalkan savaşta koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi” (İbni Mace, Savm,1)


 Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir: Peygamberimiz:


“Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır.” (Keşfül Hafa,c.1 s.513) buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.


 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ya:

“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez” (Riyazüssalihin, c.2,s. 5402)


 Bu gibi nedenlerle, orucun dereceleri üçe ayrılır, denmiştir


 Avamın orucu:

 Bu şekliyle oruç tutanlar sadece midelerini aç bırakmaktan, şehevi istek ve ihtiraslarını dizginlemekten başka öteye gidemezler. Böyle insanlar orucu sadece bu şekilde anladıklarından tuttukları oruç çoğu zaman aç ve susuzluktan başka kendilerine bir fayda sağlamaz.


Havvasın (seçkinlerin) orucu:

Bu derecede tutulan oruç, bütün azaları kötülükten alıkoyar. Yani böyle bir oruç, gözü harama bakmaktan koruduğu gibi dilide gıybet yalan iftira dedikodu gibi afetlerinden korur. Bu orucu tutmayı başaranlar başkalarının sataşmasına da aldırmaz, oruçlarının muhafazası için ellerinden geleni yapar, şüpheli şeylerden dahi şiddetle kaçınırlar. Özet olarak seçkin insanlar bütün azalarının oruçlu olmasına itina gösterirler. Arzu edilen, istenilen oruç bu olmasına rağmen en zirvede olan asıl oruç ermişlerin orucudur. 


Havvass’ul Havvas’ın (Ermişlerin) orucu:

Böyle bir oruç, en ulvi değerlere haiz bir oruçtur. Beşeriyyetin bütün engellemelerini aşıp, her şeyi Rabbe has kılmanın, bütün benliğimizle oruçlu olmanın yani Allah’a gerçek anlamda kul olmanın halidir. Böyle bir oruç, kalp ve kalıp ile tutulan oruçtur. Oruç tutarken kalbini ve gönlünü Allahtan gayrısıyla meşgul etmemektir. Kalp, Allaha ait, marifetin yeşerdiği, hak ve hakikatlerin mekânı olan yerdir. Orayı başka şeylerle doldurmak, bu seviyede olanların orucunu bozar. Böyle bir derecede oruç tutabilenler ancak peygamberler veliler ve ermişlerdir. 


Sor Kendine!

Sayılı günler tez geçer. Günler geçmesine geçti de o geçen günlerin sonunda bayramı, bayram edecek huzur ve saadete kavuşabildik mi? Ramazan imtihanı neticesinde sonuçlar neyi gösteriyor? Kuranın aydınlığından ne kadar faydalana bildik. Vahyin ikliminde kendimize bir yol, bir çıkış bulabildik mi? Nefisin ateşi söndü mü? Şeytanın beli kırıldı mı? Ruhumuz olgunlaşıp, gerçek gıdasına kavuştu mu? Diğerkâmlık kazana bildik mi? Bencillik hastalığımız şifa buldu mu? Günahlardan kendimizi koruyabildik mi? Oruç bizi, Rabbimize ne kadar yaklaştırdı? Kısacası Biz Orucu tutarken oruç ta bizi tuttu mu? Bunlar gibi soracağımız birçok soru karşısında cevaplarımız musibetse bayramı hak etmiş olmanın onurunu yaşıyoruz demektir. Artık, şimdi bayramda, oruç tutma değil, mideleri Rabbin ziyafet Sofrasında yani bayram sofrasında doyurma ve neşelenme zamanıdır. Böyle bir bayrama kavuşma ümidiyle…

 Selam ve dua ile…


 

Duaya Muhtacız II

e-Posta Yazdır PDF

Yüce Allah buyuruyor ki:

“(Ey kullarım) Rabbinize yalvara yalvara, gizlice dua edin.  Şu bir hakikattir ki Allah haddi aşanları sevmez”(Araf, 55)


Duaya muhtaç olduğumuz kadar nasıl ve ne şekilde dua etmemiz gerektiğini de bilmemiz gerekir.  Duaların zahiri edepleri olduğu gibi batını edepleri de vardır. Zahiri edepler şekillerden ve suretlerden ibarettir. Asıl olan iç dünyamıza ait olanlardır.  Bunlar  kalple alakalı şeylerdir, duanın ruhunu oluştururlar. Kalpler duaya hazır olursa dillerde edebe hâkim olur.  Sözlerin ibadeti, onların ahlak ve edep içerisinde sarf edilmesiyle mümkündür.  Bu nedenle kalp inceliği, gönül huzuru ile kabul edileceğine inanarak ve bilerek meşru isteklerle Rabbimizin kapısına varmalıyız. Dua ettiğimiz Allah, bizim kalbimizden geçeni bilmektedir, hiçbir şeyimiz ona gizli değil. Sessizce yakarış dolu bir edayla yapılan dualar makbuldür.  Taşkınlıklar,  bağırıp çağırmalar nefeslerimizi zorlayarak, gırtlaklarımızı yırtarak sözlerimizi bir yerlere duyurmaya çalışmak edebe aykırı ve hadsizliktir.  Allah haddi aşanları sevmez.  Peygamberimiz(s.a.v.): “Siz,  bir sağıra dua etmiyorsunuz; işitici ve size pek yakın Allah’a niyaz ediyorsunuz” buyurarak böylelerini uyarıyor.  Dualarımıza hamt ederek başlarken salavatla peygamberimiz (s.a.v.)’i de vesile kılmalıyız.  Allah’ın güzel isimleriyle isteklerde bulunarak onun güç ve kudretinin itirafıyla ellerimizi açtığımız gibi gönüllerimizi de açmalıyız. Bedenimizle Rabbimize dönerken bütün benliğimizi de döndürmeliyiz. Nefsimizin anlamsız ve faydasız isteklerini Onun kapısının eşiğinde bırakmalıyız. Abdestle günahlardan arınmalı, namazla temizlenmeli, secdeyle yakınlığımızı fırsata çevirmeliyiz. Helal lokma duanın kabulü için en önemli unsurdur. Midesini haramla dolduran ruhunu duayla doyuramaz. Allah’ın koyduğu kanunlara muhalefet ederek Allahtan isteklerde bulunulmaz. 

Samimi ve İhlasla Dua Etmeli  


Bir çocuğun ihtiyaçlarını ve annesine muhtaçlığını ifade etmek için ağlaması neyse kulun duayla ağlaması da odur. Ağlamalı ki dillerimizin ifadede yetersiz olduğu acziyet ve fakriyetimizi göz ve kırık gönüllerimiz ifade etmiş olsun. Allah önce gönle bakar. Gözyaşları gözden gelse de gönüldür asıl membaı. Allah için ağlayan gözyaşlarını da cehennem ateşi yakmaz.  Gönül katı olunca dildeki şatafatlı ve ihtişamlı istekler temenniden öteye geçmez. Dil çabukluğu yalancılığa işarettir. Gönlü dolu olanın dili yavaşlar, dilin yavaşlığı ne için ne istediğini bilen samimi müminlerin hasletidir. Dualarda ihlas bulunmayınca ruhsuz bir cesedin işlevsizliği gibi dua da işlevsiz ve anlamsızlaşır. İhlasın öyle bir yaptırım gücü vardır ki sebepleri dahi aşar yani Allah sebepsiz bile insanın imdadına yetişir.   Ateş, yakıcı olduğu halde İbrahim aleyhi selamın samimiyeti karşısında özelliğini kayıp edip serin ve selamet olduğu gibi, Musa aleyhi sselam’ın elindeki kuru bir değeneyin bir yılana dönüşmesi gibi… 


“Kim ki duasının kabul edilmesini istiyorsa gam ve kederinin açılıp dağılmasını dilerse darlık çekene (karşı elini) açsın”(et-Terğip ve’t-Terhip 2/42) merhamet edene Allah merhamet eder, darda kalanlara elimizi uzatmak sıkıntı ve kederli zamanımızda Allah’ın merhametini celp eder. Garip gurabanın derdiyle dertlenmeyen, mazlumların imdat çığlıklarını duymayan insanlara Allah yardım elini uzatmaz. Görmeyen gözetilmez, Başkalarının hakkını tanımayanın Allah verdiği  hakkını elinden alır. Allah’a kulluğunu yerine getirmeyeni Allah, kendi haline bırakır. Dünyayı ebedi sananları Allah ahiretten mahrum eder. Geçici olana bel bağlayanı baki olan Allah, rezil rusvah bir hayata mahkûm eder.

Her an Dua halinde Olmalıyız


Duanın kabulü için en önemli hususlardan biride her an ve her zaman ibadet ve itaat halinde olmaktır. Sıkıntıya düştüğü zaman bir insan, teselli bulmak, bir rahatlık hissetmek, ihtiyacını gidermek için çeşitli şekillerde dua ipine zaten sarılıyor.  Bu insanın fıtratına yerleştirilmiş bir ihtiyaçtır. Asıl olan; varlık ve ferahlık zamanında da Rabbimize muhtaçlığımızın farkında olmaktır.  Bolluk ve mutluluk zamanında Allah’ı bilmiyorsak sıkıntı ve güçlük zamanında bilmenin faydasını göremeyiz. Peygamberimiz(s.a.v.) “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin”(tirmizi,2382;  Hakim, Müstedrek,1/544) buyurarak bizleri uyarıyor. Yüce Allah da: “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman da yalvarmaya koyulur”(Fussilet,51) buyurarak dua hususunda insanın ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor. 


Bir anı bir anına uymayan insanın nice garip ve tutarsız davranışları söz konusudur. Hâlbuki ki her yerinden ihtiyaç ve acizlik fışkırmakta. Ancak kibrini ve enaniyetini elinden bırakmamakta, her şeyi kendinden bilmekte, kavuştuğu nimetleri kendi gücü ve çalışmasıyla kazandığını zannetmekte. İnsanın en büyük düşmanı bizzat kendi nefsidir. Kendisiyle mücadele etmek cihat sayılan, nefsimiz bize her zaman kötülüğü kibir ve böbürlenmeyi emretmekte, tedbirsiz ve teslimiyetsiz bir hayat sürmemizi telkin etmektedir.  Bu nedenle göz açıp kapayıncaya kadar dahi nefsimizle baş başa kalmamak için Rabbimize sığınmalı, ona güvenmeliyiz


     Mümin Allah’ın kendisine güvendiği ve kendisinin de Allaha güvendiği insandır. Duam kabul edilir mi edilmez mi diye tereddüt içerisinde olmak, kalbi Allahtan gayrı şeylerle meşgul etmek te duamızın kabulüne engel olan bir davranıştır. 


Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Dualarınızın kabul edileceğine inandığınız halde  Allah’a dua edin, iyi biliniz ki Allah, gafil olan,  ve gönlü Allahtan başka bir şeyle meşgul bulunan kimsenin duasını kabul etmez”(Tirmizi, Daavat, 66)


Başka bir hadisi şerifte ise:

“Allah Teâla buyuruyor ki. Ben kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse bende onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim”(Tirmizi, Deavat, 142) buyurarak bize çok yakın olan Allah’ın, kendi rızası için yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını bildiriyor. Fazlasıyla mükâfatını vereceğinin müjdesini veriyor.

Dualarımız Niye Kabul Olmuyor


Hikmet ehli birisine “Allah, dua edin duanızı kabul edeyim, buyuruyor, ancak dua ettiğimiz halde duamız kabul olmuyor bunun nedeni nedir” diye sorarlar hâkim (bilge)  şu cevabı verir:


“Yedi özelliğinizden dolayı dualarınız göye çıkmıyor (kabul edilmiyor)”


“Nedir bunlar” diye sorduklarında ise şöyle sıralar dualarımıza engel olan eksiklerimi:


1- Allah’ı öfkelendirdiğiniz halde arkasından rızasını almaya girişmiyorsunuz. Yani günah işlediğiniz halde pişmanlık duymuyor günahlarınızda hala ısrar ediyorsunuz.

2- Allah’ın kullarıyız diyorsunuz, ama kullara yaraşır davranışlarda bulunmuyorsunuz. 

3- Kuran okuyor, onun dediklerine bağlı kalmıyorsunuz. 

4- “biz Hz. Muhammedin ümmetiyiz” diyorsunuz, ama onun sünnetine uygun davranmıyorsunuz.

5- “Dünyanın Allah’ın nazarında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yoktur.” diyorsunuz ama ona aşırı derecede bel bağlıyorsunuz.

6- Sözde “dünya geçicidir” diyorsunuz. Ama hep dünyada kalacakmış gibi hareket ediyorsunuz.

7- “Ahiret dünyadan daha hayırlıdır” diyorsunuz, ama ahireti kazanmak için kılınızı kıpırdatmıyor ve böylece dünyayı ahirete tercih ettiğinizi ortaya koyuyorsunuz. (Tembihü’l –Gafilin)

Duada Israr Etmek


Duada ısrar etmekte duanın en önemli edeplerindendir. İbadette ısrar edeni seven Allah, günahta ısrar edeni uyarıyor. Israr Allah’ın merhametini celbeden bir haslettir. Israr olgunluğun ve ihlasın göstergesi olduğu gibi sadakatin ve kararlığında olmazsa olmaz kuralıdır. Başarı ısrarda saklıdır. Mükâfat elde etmek, müspet neticeye ulaşmak kullukta ısrarla ve ibadete devam etmekle mümkündür. Allah, kulunun acizliği nedeniyle iniltisini sever, kulunun yalvarma ve yakarmasından hoşnut olur. Belki bu nedenle erteler edilen duanın karşılığını. Şimdi bir insanın bu ve bunun gibi birçok hikmet nedeniyle duası hemen icabet bulmasa isyanlara düşmesi mi gerekir yoksa şükretmesi mi? Elbette ki şükretmesi gerekir. Şunu da unutmamalı: Elbette ki Kul Allahtan dert ve sıkıntı istemeyecek. Hastalık günahlarıma kefarettir diye onu temenni etmeyecek. Ancak Allah kuluna neyi uygun bulmuşsa ona da itirazda bulunmayacak. Çünkü sıkıntılar sabredilmezse herkes için rahmet olmaya bilir belki insanın gazabına dahi neden olabilir. “Kahrında hoş lütfunda bana seni gerek seni” teslimiyeti sadece olgun hikmet ehli insanlara mahsus bir derecedir. Biz böyle bir mertebeye ermek için nefsimizi terbiye etmeli, ruhi olgunluğa erişmeliyiz ve isteklerimizin esiri olmamalıyız, derdimizin dermanının yine derdimiz olduğunu bilmeliyiz. 


Allah nice hüzün ve kederler içerisinde rızasına götürecek bir birçok yol yaratmıştır. Acıdır bazı şeyler ancak insanı uyandırır. Zordur bazı yollar ancak sonucu güzeldir. Mümin her şeyi anlık yaşayan değil, ebedi âlemi için bu dünyanın her sıkıntısını göğüsleyen insandır, dilini zikir ve duadan gönlünü Allaha olan muhabbet ve sevgiden asla boş bırakmayan mümin baktığı her şeyin arkasındaki hikmeti temaşa eder, bildikleriyle kibirlenmez bilmedikleri nedeniyle şüphe ve tereddütte düşmez. Sahip oldukları onu gaflete sürüklemez. 


Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsan ‘ben Allahtan istedim de bana istediğim verilmedi’ demediği ve istemeye devam ettiği müddetçe, istediği kendisine verilir” (Müslim, Tirmizi)

Bazı Zaman ve Mekânlarda Dua 


Duanın kural olarak belli bir zaman ve mekânının olmamasının yanında bazı mekân ve zamanlarda da dua edilmesi peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir. Çünkü bu zaman ve mekanlar duanın kabulüne vesiledir Bunlar:

Namaz için kamet okunduğu zaman.

Ezan ve kamet arasında.

Hac veya umrede.

Secde halinde.

Gecenin üçte birlik kısmında.

Yağmur yağdığı zaman.

Kuran hatminden sonra gözlerin iman hassasiyetiyle yaşardığı zaman.

Bizi sadece Allah’ın gördüğü tenha yerlerde.

Kâbe’de rükün ile makam arasıdır.

Şaban ayının on beşinci gecesi

Cuma geceleri ve Cuma günleri

Muharrem ayının on uncu günü 

Miraç gecesi, ramazan ayının 20, sinden sonraki tek geceler

Bayram geceleri vb…

O, Hayrımıza Olanı Verir


Bizim ille de olsun dediğimiz birçok şeyin aslında hayrımıza olmadığına şahit oluruz. Keşke de istemeseydim diye isteklerimizi bile sorgularız. İsteklerimizi sorgulamak değil de Rabbimize teslimiyetimizi kontrol etmeliyiz. Bazen de şer zannettiğimiz şeyi Allah hayır olarak karşımıza çıkarır.  Burada neyin faydamıza neyinde zararımıza olduğunu bilemeyişimiz bile her şeyi bizim hayrımıza döndüren, bizi bizden daha iyi bilen,  merhamet eden Allaha teslim olmamız gerektiğini göstermesi açısından yeterli bir nedendir. Teslimiyette rahatlık vardır.  Teslimiyette huzur ve saadet vardır. Teslim olan emniyettedir. Teslimin olanın yükü hafif gönlü huzurla doludur.


Dua ibadet olduğundan asıl mükâfatı ahirette verilir.  Bu dünyada kavuştuğumuz nimetler sınırlı ve geçicidir ancak ahirettekiler ebedi ve çok kıymetlidir. Öyleyse mümin yaptığı ibadetlerinin mükâfatının ahirete ertelenmesini veli nimet olarak bilmeli, asıl kazanç olarak telakki etmeli. Ayrıca Dua Belki hali hazırda başımızda olan ya da İlerde başımıza gelecek belaları da def eder. Başımızda ki bela ve musibetin kalkmış olmasını ettiğimiz duadan bilmediğimiz gibi ilerde başımıza ne gibi şeylerin geleceğini de bilemeyiz.  Bu nedenle “dua ettim kabul edilmedi” gibi itirazlara düşeriz. Peygamberimiz(s.a.v.) buyuruyor ki “Allah Teâlâ yeryüzünde dua eden hiçbir Müslümanın isteğini boş çevirmez, muhakkak ki bir karşılık verir.  Ya kulun istediği şeyi verir, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü kaldırır ya da istediğinin karşılığını ahirete saklar.”(Tirmizi  3568, Hakim, Müstedrek, 1/497)

Başkalarının Duası… 


Bizim duamızın dışında da bizler için yapılan dualar vardır. Asıl makbul dualar da bunlardır. Allah Resulü: “Kişinin din kardeşi için gıyabında ettiği dua makbuldür o kişinin başucunda duasına âmin diyen bir melek bulunur o kişi (din kardeşine hayır dua ettikçe (görevli)melek ‘âmin’(din kardeşin için istediğini) hayrın misli sensin içinde olsun der”(İbni Mace, Menasik,5) buyuruyor.  Biz kendimize dua ederken günahlarımız dualarımızın kabulüne engel olur, ulaşmaz yerine, isyanımız nedeniyle Allah’ın katında hatırımız yoktur kim bilir? Ancak başkaları bizler namına günah işlemediğinden dualarının kabul olmaması söz konusu değildir yeter ki içten ve gönülden olsun. Bunun  yanında peygamberimiz (s.a.v.)  hastanın duasını almamız gerektiğini,  onların duasının meleklerin duası gibi olduğunu bildirmiştir ve yine evine dönünceye kadar hacının ve gazinin,  iftar edinceye kadar oruçlunun, adaletli devlet başkanının duasının, esami Hüsna, salih ameller,  peygamberler ve diğer salih zatlar vesile edilerek yapılan dualarında makbul dualardan olduğunu da söyleyebiliriz.


Peygamberimiz(s.a.v.)  özellikle şu üç zümrenin duasının da reddedilmeyeceğini bildiriyor:

“Üç dua vardır ki kabul olun(ması vaat olun) muştur.  Bunda şek yoktur: baba (ve ananın) duası misafirin (ev sahibi hakkındaki) duası ve zulme uğramış kimsenin duası…”

 

   Allah’ın rızası anne ve babanın rızasına bağlıdır.  Allaha ibadetten sonra onlara itaat emredilmiş,   “öf” bile demenin onları kırmak sayılacağı uyarısı yapılmış. Onların duasını almadan ömürlerini tüketenler kınanmış, anne ve babaya hizmet cihat derecesinde mükâfat vesilesi kabul edilmiş. Öyleyse anne ve babamızı yanımızda bir veli nimet olarak bilmeli onların her an ve her zaman dualarını almaya gayret etmeliyiz.


Misafire tanrı misafiridir diye itina gösterilir bizim kültürümüzde. Onlar için ‘misafir odası’ diye özel odalar tahsis edilir. İkram için özel kap kaşık, yatmak için yumuşak ve temiz yataklar serilir.  Misafirin olmadığı sofra bereketsiz, uğramadığı evler telaş ve hüzünlüdür. Misafir rızkıyla gelir, dua gibi çok önemli hazineyi bırakır gider.  Misafire ikramda bulunmak onların memnuniyetini temin etmek rabbimizin bizlere ikramına vesile olan bir davranıştır.  


Hele biride vardır ki “Onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”(Buhari, Mecazi, 59) Oda mazlumlardır, haksızlığa uğrayanlardır. Allah zalimin hasmı mazlumun dostudur. Mümin Allah’ın yanında olduğu kişinin yanında, karşısında olduğu kişinin karşısında olduğunda Rabbine yaklaşmış olur.  Mazlumlar buruk ve yaralı kalpleriyle el açarlar, intizar ve gönülden isterler, bu iniltiler hiçbir engele takılmadan Rabbimiz katında özel bir karşılık bulur. Mümin ne zulmeder nede kimseyi zulme teslim eder. Kötülük ve haksızlık karşısında dimdik durur. Hiçbir şey yapamayacak durumdaysa da kalbiyle buğzederek mazlumun yanında olur ve onun duasına mazhar olur. Aksi takdirde mazlumun bedduası da çetin ve şiddetlidir. Mazlumun ahı kimsede kalmaz. Mazlumun bedduasından kimse kurtulamaz.  


Peygamber Efendimiz’(s.a.v.)in yaptığı ve bizlerin de yapmasını istediği şu duayla bitirelim:

“Allah’ım acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın bunaklığından, kabir azabından sana sığınırım,  Allah’ım nefsime takva bilinci ver, nefsimi günahlardan temizle. Sen temizleyenlerin en hayırlısısın, sen o nefsin dostu ve Mevla’sısın.  Allah’ım doymayan açgözlü nefisten, korkmayan kalpten, faydasız ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” ( Buhari, Deavet, 38, Müslim,zikir, Dua, 18)(Âmin) 


  Selam ve dua ile…  

 

Duaya Muhtacız-I

e-Posta Yazdır PDF

Çağırmak, davet etmek, yardım istemek anlamlarına gelen dua, dini terim olarak kulun dileklerini Allaha iletmesi, bir konuda onun yardımını dilemesidir. Dua, kulun Yaradan’a itirafıdır. Sınırsız ihtiyaçları için kula uzanan el, kulun da Rabbine arz ettiği dilekçedir. Rabbiyle konuşmak, onunla dertleşmek duayla mümkündür. Belaları def eden, ilahi rahmeti üzerimize çeken, gam ve gussayı, ümit tellerini demet demet titreten dua, müminin silahı ve korunağı, dinin direği, yer ve gökyüzünün nurudur. Açılmayan kapıların tokmağı, ulaşılmayan menzillerin aracı, ihtiyaç ve dileklerin anahtarıdır. Mücrimler onunla salaha erer, müminler felaha onunla kavuşur, miskinin refaha ulaşması da onunla mümkündür.


Dua, dert ve sıkıntılarınıza bir çözüm ararken, bunalımlar ve ıstıraplar içerisinde kendinizi yalnız hissettiğiniz bir zamanda sahipsiz ve çaresiz olmadığınızı gösteren, kurtuluş için açılan bir kapıdır. Dua, rahmeti rahmanın eşiğinden asla dönmeyeceğiniz bir referanstır elinizde. Dua, beşeriyetin kapısından insanı kurtaran, zilletin zincirlerini kırıp izzet ve şerefe ulaşmanın adıdır. Gerçek izzeti elde etmiş bahtiyarlar bilirler ki yardım kimin elinden gelirse gelsin asıl veren Allah’tır.


“kimsesiz hiç kimse yoktur/ herkesin var bir kimsesi/ kimsesiz kaldım ey medet/ ey kimsesizler kimsesi.” diyebilme bilincine ulaştıran dua, kulluğu, acizliği ve yakarmayı ifade eden, pişmanlığın bazen söz kalıbına döküldüğü bazen de azalarla kendini gösterdiği bir sığınak ve ümit yüklü ibadetin kendinde anlam bulduğu eylemdir. Kul, Rabbini bildiğinde haddini bilir; haddini bilen rabbinin kapısına yönelmesi gerektiğini bütün zerrelerinde hisseder. Bir Arabi Rabbini bilmek istemiş ve Resulüllah’a sormuş: “Rabbimiz bize yakın mıdır ki ona münacatta bulunalım uzak mıdır ki ona nida edelim” işte bu soru üzerine şu ayeti kerimeyle kendisinin kullarına çok yakın olduğunu bildirmiştir Yüce Allah: 


“Kullarım(Ey habibim) beni sana sorduklarında (söyle onlara) ben çok yakınım. Bana dua edince dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarımda) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakara, 186)


Allah bize çok yakın. Ancak biz ona uzağız. Bu uzaklığımızı iman, ibadet ve itaatle ihlas ve takva ile kapatabiliriz. Kendi uzaklığımızı aştıkça, hayvani ve nefsani engellerimizi geçtikçe O’nun yakınlığını hissedecek, hakkımızda takdir edilen nice hikmetleri görebilme derecesine yükseleceğiz. 


Başka bir ayeti kerimede: “Biz o insana şah damarından daha yakınız”(Kaf,16) buyuruluyor. Onun nimetlerini saymakla bitiremeyiz. Bir ismi “Gani” olan Allah, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir. “Rahman” olan, hiç bir kimseyi ayırt etmeden herkese merhamet elini uzatan; inanana da inanmayana da, itaat edene de, isyana düşene de merhamet eden yine O’dur. “Şafi” şifa veren bütün dertlere, “Set tar” günahları gizleyen. “Rezzak” rızık veren Allah, kendini “Ğaffar” olarak tanıtıyor. Bizim acizliğimizin sınırsızlığı, günahlarımızın çokluğu onun merhametini asla etkilemez. O, mümin kullarının velisidir. Onların işlerini üstlenir (Bakara, 257), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Vedut’tur kullarını çok sever, onlar tarafından da sevilir (Hud,90) O “halimdir” kullarının işlediği günahları bilir ancak cezalandırmakta acele etmez, mühlet verir (Hac,59) O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır (Araf156). O, rahmeti gazabını geçen (Buhari Tevhit,15) sonsuz kudret sahibidir. Onun merhameti Salihler ve abitler için değildir, mücrimler ve günahkârlar içindir de. Temiz bir kalple samimi ve içtenlikle onun kapısına varmalı, edepte kusur etmemeli, kimden ne istediğimizi bilmeliyiz. Allah isteklerimizin çokluğundan değil isteklerimizde ki edepsizliğimizden hoşnut olmamaktadır. Öyle ki bir ayakkabın bağından tutunda cennete ve Cemalullah’a kadar her şey isteyebiliriz Ondan. 

Kulun Değeri Duasıyladır 

Bir kulun değeri duasıyla ölçülür. İnsan dua edebildiği kadar Allah katında değerlidir. Duayı nice nimet ve merhamete kavuşmanın anahtarı olarak düşünürsek o anahtarı elinde bulunduran insan dünyanın hem en değerli hem en faziletli hem de en bahtiyar insanıdır elbette ki. Yüce Allah buyuruyor ki: “(Habibim) deki, duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin” (Furkan,77) Peygamber efendimiz (s.a.v.) de: “Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur” (Tirmizi, İbni Mace) buyuruyor.


Her kul için semadan arşa çılan kapılar vardır. Tövbe kapısı, dua kapısı, rahmet kapısı, rızık kapısı ve amellerin arz kapısıdır. Yeter ki insan o kapılardan girmeyi becerebilsin. Ümit gecesine hayırlı bir sabah, bela çemberinden kurtuluş olan dua, bütün rahmet kapılarına açılan ana giriş kapısı mesabesindedir. “Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir” buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.).


Dua kapısından girebilene rızık kapısı da hikmet ve rahmet kapısı da açılmış demektir. Bu nedenle dua aynı zamanda her nimetin anahtarıdır. Duayla ellerini açmayanların şeytan ellerini kelepçeler. Dua nuruyla aydınlanmayan kalplere imanın nuru da yerleşmez, amelin faydası da dokunmaz. Duasız gönüller talihsiz insanlarda bulunur. Kayıp edenlerin hepsi istemeyi beceremeyen ve duadan uzak olanlardır. Allah gazap edeceği insanı ilk önce dua etmekten mahrum eder. Duayla yumuşayan kalplerde Allah mutlaka cennetin meyvelerini yeşertecektir. 


Aslında Allah, istemeden bize sayısız nimetleri bahşederken istenecek makamın kendisi olduğunu göstermiş olur. Elimizi lokmaya uzattığımızda, kendi lisanı içerisinde, istemiş olmaz mıyız doymayı? Gitmek istediğimiz menzil için ardı ardına attığımız adımlar, peşi peşine sıraladığımız dua kelimelerinden ibaret değil midir? Tedavi için koşuşturduğumuzda hasta haneye duamız şifa bulmak içindir. Tarlaya tohumu atmakta, onun bakımını yapmakta duadır. Farkında olalım veya olmayalım aldığımız ve verdiğimiz her nefes de hayata tutunmanın çağrısı vardır. Hayat isteklerden oluşan bir olgudur. Bu nedenle her an dua halindeyiz. İsteklerimizi verende O, sahip olduklarımızı elimizden alanda… Ancak irademizi ve niyetimizi Rabbimize has kılmalıyız ki, istenecekse de ondan istemeliyiz ki bu davranışımız kıymet ifade etsin. Ve isteklerimiz ibadet adıyla değer kazansın. Allah’a yönelen hiçbir şeyden mahrum olmaz; Allahtan uzaklaşan neye sahip olursa olsun yine de fakir, güçsüz ve çaresizdir. Bunun için Allah başkalarına değil kendisine dua etmemizi emir buyuruyor:


“Öyleyse sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun” (Şuara,203)


Günde kıldığımız beş vakit namazın her rekâtında “(Allah’ım) ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” ayetini okuyarak kulluğumuzu yeniliyor, ibadet ve itaati dua ve niyazı O’na has kılıyoruz. Duayla namazın arasında çok özel ve anlamlı bir ilişki söz konusudur. Salat, zaten dua anlamındadır. Namazda hem Allah’la olan misakı yenileme hem O’na ibadet ve dua etmeye söz verme hem de o sözü yerine getirme vardır. 

Zindanda Dua

Zamanın birinde Horasanda Abdullah b. Tahir isimli hakperest ve adil bir vali vardı. İnsanlara asla zulmetmezdi, Allahtan korkardı. Bir gün hırsızlık nedeniyle zindana atılanlardan biri firar eder. Bu vali, askerlerine o firarinin bir an önce yakalanmasını emreder.


Bu arada Salih bir demirci Nişaburdan Herata gidiyordur. Firar eden hırsızın bu olduğunu sanıp askerler bu demirciyi yakalayıverirler. Demirci: 


“Yapmayın, etmeyin aradığınız kişi ben değilim diyorsa da derdini kimseye bir türlü anlatamıyor. Getirip sorgusuz sualsiz haksız yere zindana atarlar demirciyi. 


Demirci zindanda ilk iş olarak güzelce bir abdest alıp namaz kıldıktan sonra durumunu Rabbine arz etmeye başlar, yaralı gönlüyle, ihlaslı diliyle samimi bir şekilde:


“Ey kimsesizler kimsesi! Sen benim suçsuz olduğumu biliyorsun. Sen ki adili mutlaksın, tut benim elimden, senden başka buradan beni kimse kurtaramaz. 


Demirci dualarına devam ederken vali de o gece bir rüya görür. Rüyasında dört yiğit adam gelip tahtını alt üst eder. Korku ve dehşet içerisinde uyanan vali bakar ki yanında yöresinde kimseler yok. Tekrar uyuduğunda aynı rüyayı görür. Yine dehşet içerisinde uyanır. Bu rüyanın bir uyarı olduğunu anlar, askerlerine emir verir, “bakın bakalım zindanda mazlum ve suçsuz birimi var ki Allah beni rüyayla uyarıveriyor. Askerler, “efendim bilemeyiz ancak biri var ki dikkatimizi çekti, hep namaz kılıyor ve dua ediyor.” Vali bunu duyar duymaz, “bir an önce koşup onu bana getirin.” diye emir verir.


Valinin huzuruna apar topar getirilen demirci, valiye: “suçsuz olduğunu ancak kendisini askerlerin dinlemediklerini anlatır.” Vali hatasını anlamıştır artık.


Vali büyük bir üzüntüyle demirciye dönerek, “efendim size haksızlık yaptık, hakkını helal eder misin bize?” Sonra, bir kese altın çıkarır uzatır demirciye ve derki “bundan sonra ne sıkıntın olursa bana gel, ben senin her hacetini gideririm.”


Demirci ibretle ve hayretle valiye bakar “efendim hakkımı helal ederim, hediyeni de kabul ediyorum. Fakat bir sıkıntım olduğunda asla senin yanına gelmem.” Niye diye sorduğunda vali. Salih demirci şu ibretlik ve anlamlı cevabı verir:


“Nasıl olur efendim benim gibi bir garip ve fakir için senin gibi bir valinin tahtını altüst eden Allah’ı bırakıp ta senden isterim, bu kulluğa yakışır mı? O ki herkesi dinliyor kimseye haksızlık etmiyor kimseyi ne zindanda nede darda bırakıyor.”


Vali bu ibretli hadiseden büyük ders çıkarır gözyaşlarına hâkim olamayıp hüngür hüngür ağamaya başlar.

Dua İbadetin Özüdür

Evet, dua ibadet olduğu gibi, her ibadet de, içerisin de duayı saklayan öze ve özdene sahiptir. Peygamberimiz bunu ifade babından “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizi) ve “Dua ibadetin ta kendisidir” (Tirmizi, Ebu Davut) demiştir.


Bütün ibadetler mahiyeti itibariyle bir şekilde duadır. Namaz zaten ifade ettiğimiz gibi dua anlamındadır. Zekât, kurban, oruç, hac, vs. gibi ibadetler kulun Rabbine acizliğini ve fakirliğini sunduğu, bu şekilde Yüce yaratıcısından O’nun rızasını talep ettiği eylem ve davranışlardır. Allah, namazla Rabbine dönen kulunu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyarak karşılık verir. Kurban ibadetiyle Allah’a yakınlık peydah edilir. Kurban ederken kurban olma vardır kurban olmak boşuna değildir arkasında göremediğimiz bir ticaret ve kazanç söz konusudur. Oruçla şükür sahibi olma isteği, nimetlerin kıymetini anlaya bilme terbiyesi söz konusudur. Karşılığında azgın nefsin terbiyesi bahşedilir. Bütün ibadetler yoğunluk olarak o ibadetin manasında saklı olan istekler ve talepler içermektedir.


Peygamberler, veliler, Salihler, arifler bütün ömürlerini duayla geçirmişler. Duanın kural olarak zamanının olmayışı belli bir şekil ve kurala bağlı kılınmayışı ona her an muhtaç olduğumuzdandır. Kurala bağlanmamış çünkü aciliyeti söz konusudur. İmdat çığlıklarının yer ve zamanla daraltılması nasıl ki mümkün değilse duaları da belli kalıplara sığdırmak söz konusu değildir. Yeter ki edep ve erkânına riayet etmeyi ihmal etmeyelim. Hayatımızın nice inişleri ve çıkışları vardır. Dua olmadan ne inmek nede çıkmak mümkündür. Dua olmadan ne sevinmek nede hüznümüzü bertaraf etmek imkân dâhilindedir. Dua hava kadar su kadar hayati önem arz eder. Beden için yeme içme ne ise manevi hayatımız içinde hatta maddi hayatiyetimiz için de dua odur. Bu nedenle dua hayattır. Dua ziyadır, dua ümit, dua çıkıştır. Dua için bu dünyaya gönderildik dersek abartmış olmayız her halde. Peygamberin her anı adeta duayla ilmik-ilmik dokunmuştur. Elbisesini giyerken, evden çıkarken, yemeğe başlarken, yemekten kalkarken, gece karanlığında, gündüz aydınlığında, Abdest alırken, yatağa girdiğinde, uyandığında, gazada, seferde, bütün ibadetlerin başlangıcı ve bitişlinde, bela ve musibetlerle karşılaştığında, nimetlere kavuştuğunda, zafere ulaştığında, velhasıl her zaman ve her an duadan destek alır, duayla oturur duayla kalkardı. Kendisine zulmedenlere bile dua elini uzatırdı. Rahmet taşıyan bulutlar gibi herkesin üzerine sağanak- sağanak yağardı. Kimseye nefsi için beddua etmez, herkesin hidayetini temenni ederdi, “onlar bilmiyorlar bilseler yapmazlar” diye adeta düşmanlarına dahi dua etmek için bahaneler arardı. Allah kendisini geçmiş ve gelecek günahlardan koruduğu halde gece sabahlara kadar, ayakları şişinceye dek ibadet eder secdelerle kumlara sıcak gözyaşları dökerek: “Allah’ım! Senin gazabından rızana, azabından affına ve senden yine sana sığınırım! Seni layık olduğun şekilde medhu senadan acizim! Sen kendini nasıl medhu sena etmişsen öylesin” (Müslim salat, 222) yana yakıla dua ve niyazda bulunurdu. “Niye kendini yoruyorsun bu kadar” dediklerinde “Ne yani rabbime şükreden bir kul olmamayım mı” diye cevap verirdi. 

Dua Ondan Korkup Yine Ona Sığınmaktır

Korku ve ümit insanı rıza-i ilahiye ulaştıran, kulluğu dengede tutan iki kanat gibidir. Birini kayıp ettiğinizde ahiretinizi kayıp edersiniz. Zirvelerde olsanız da “tamamladım, oldum bittim, erdim, kavuştum, olgunlaştım” anlayışıyla kendinize pay çıkardığınız takdirde nefsinizin eline düştünüz demektir. Şeytan insanı bazen korkuyla, bazen de ümitle aldatır. Aldanmamak için her konuda olduğu gibi bu konuda da Yüce Resulün örnek hayatına bakmamız gerekir. O ki bir soru üzerine “ben dahi yarın ne ile karşılaşacağımı bilemiyorum” ve yine namazın önemini ifade babımdan kızına “Sakın benim babam peygamberdir diye bana güvenme, ben bile seni kurtaramam” diyecek kadar korku içerisinde; bunun karşısında bütün sebeplerin tükendiği bir zamanda ise “Allah bizim vekilimizdir o bizi asla yardımsız bırakmaz” diyerek te ümitle dolu bir peygamber olduğunu gösteriyor. 


Evet, Bir çocuk anneden korktuğu halde yine onun koltuğu altında teselli bulur, kaçacağı sığınacağı tek yer annesinin kucağıdır çünkü. Kul Allahtan korkmalı, korktuğu kadarda ümitle yine ona koşmalı. Korkuda ümitte O’nu sevmenin bir göstergesidir. Korku insanı dizginler, ümit insanı motive eder. Korku tutar, ümit iter. Sadece ibadetlerimiz de değil her işimizde onun korkusuyla hareket etmeliyiz. “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir” (Hadit,4) buyurarak Allah bizi uyarıyor. ‘O bizi her an görüp gözetiyor, yapıp ettiklerimizi kayıt ediyor, zerre hayır yaptığımızın mükâfatını da verecek zerre şer işlediğimizde de hesabını soracak’ inancıyla onu görür gibi korku ve ümit arasında bir hayat sürmeliyiz. Onun azabı çetin olduğu gibi merhameti de sınırsızdır. Onun kapısı ümitsizlik kapısı değildir. “O, rahmeti gazabını geçen” kadiri mutlak olandır. Bu denge içerisinde dua etmemizi emir buyuruyor yüce Allah: “Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin” (Araf,56) 

O Vermeyi seviyor

Her şeyden önce duayla Allah, kulunu muhatap alıyor. Çalışıp çabalamadan, zahmete katlanmadan, ibadet ve itaatle istikamet üzere hayat sürmeden hiçbir şeye kavuşmamız mümkün değildir. Allah vermeyi istemeye bağlamış, vermek istediğinden istemeyi vermiştir. Biz talep kar olacak, neticesini ondan bekleyeceğiz. Dua tedbirsizlik de değildir. Tembellik hiç değildir. Yaptığımız dualarımızın netice verebilmesi o duaları fili olarak ta yani sebeplerini yerine getirerek te anlamlandırmalıyız. Allah’ı elbette ki sebepler bağlamaz. Ancak biz buna muhtacız. 


Dua imanın bir gereği teslimiyetin olmazsa olmaz şartıdır. Rabbimiz ’in hazineleri geniştir ve O çok cömerttir. Verdiğin de de hazinesinden hiçbir şey eksilmez. Buyuruyor ki: “Ey insanlar! Siz Allaha muhtaçsınız. Allah ise sınırsız zengin olandır…” (Fatır,15) Peygamberimiz (s.a.v.)de: “Allah hayâ sahibidir, cömerttir, kulu elini kaldırıp dua ettiği zaman elini boş çevirmekten hayâ eder” (Ebu Davut, salat, 358) buyurmuştur. Bu nedenle O’nun kapısının yüzüne kapandığı hiçbir kul yoktur. Dua en güzel zikirdir, karşılığı en çabuk olan zikir… Kul Allah’ı anınca Allah’ta kulunu anar; ibadetle zikredeni rahmetiyle karşılık verir. Pişmanlıkla kapısını döveni mağfiretiyle karşılar. Dünyada kendisini unutmayanı ahirette cennet ve cemalullahla mükâfatlandırır. Sağlıklı zamanında duayı bırakmayanın dar zamanda yardımında bulunur. 


Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu dualarıyla yazımızın bu bölümünü bitirelim: 

“Ey kalpleri evirip çeviren (Allah’ım) benim kalbimi dinin üzerine sabit kıl” (Tirmizi)


“Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden, sana saygı gösteren, sana yönelen ve tövbe eden kimse eyle” (Tirmizi)


 Selam ve dua ile…       (Devam edecek…)

 

Ailede Huzuru Yakalamak

e-Posta Yazdır PDF

        

     Toplum içerisinde hayatını devam ettirmek mecburiyetinde olan insan, başkalarıyla ilişki içerisinde olması bir mecburiyettir. Yalnız kalmak, yalnız yaşamak imkânsızdır. Yalnızlık sadece Allaha mahsustur. İslam bütünüyle sosyal hayatın tanzimi için gönderilmiştir. Buda dünya ve ahiret adına mutluluk vesilesidir. İnsana iki dünya saadetini sunan İslam, insanoğluna başta ailesi olmak üzere toplum içerisinde bazı sorumluluk ve görevler yüklemiştir. Asıl imtihana tabi tutulduğumuz nokta insanlarla ilişkilerimizin kesiştiği noktadır. Huzur ve saadeti yakalamak ta olumlu ilişkilerin neticesiyle mümkündür. Müspet ilişkilerimizi yüce yaratanın koyduğu kanun ve kurallarla layıkıyla sağlayabiliriz.

     Toplumun en küçük birimi ailedir.  Milletleri ve toplumları oluşturan, yapı taşları diyeceğimiz aileler insanın kendi huzuru için ne kadar önemliyse toplum içinde o kadar hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle aileyi önemsemeyen milletler yatırımlarını başka alanlarda ne kadar yaparlarsa yapsınlar, maddi refahları ne kadar üst düzeyde olursa olsun yine de huzur ve saadeti yakalamaları mümkün değildir.   Aileler dağılınca toplumu ayakta tutmanız da mümkün olamaz. Temel sağlam olmayınca binanın sağlam inşa edilmesinin hiç bir anlamı kalmaz… Toplum hakkında bilgi edinmek isteyenler o toplumun aile yapısına bakmaları gerekir. Çünkü bir toplumun aynasıdır aileler.  Bugün özendiğimiz batı toplumu aile müessesenin yıkımının telaşını yaşamaktadır. Aile kurumunun tamamen yok olduğu batı toplumları yozlaşan ilişkiler karşısında büyük bir tedirginlik, ruhi bunalım ve stres içerisindedirler.  Fıtratlara müdahale edince ya da insan tabiatı göz ardı edilince, özgürlük adı altında medeniyet safsatasıyla huzur ve terakki beklentisi de işe yaramadı. Aşk, dendi sevgiye işe yaramadı, muhabbet nefsin esaretinin bir tezahürü oldu. Sevginin altı doldurulamadı. Beşeriyetin öngördüğü nefis kokan,  ‘mantık’ mı ‘aşk’ mı tercihleri arasında kısır ve anlamsız döngülerle inançsızlık karanlığında kurulan birlikteliklere daha fazla dayanamadı evlilikler. Kariyer yapma uğruna vücudum bozulur diye çocuk yapmayı yük telakki eden batı zihniyeti ve bizim özenti hastası çiftlerimiz çocuk sevgisini evlerinde besledikleri köpeklerle bastırmaya çalışıyorlar.   Aile bağlarının harcı olan sevgi saygı muhabbet yok olduğundan ilişkiler iğreti bir şekilde taklidi ve zoraki bir şekilde kuruluyor. Yüz yüze gelemeyen gönül gönüle olamayan, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak  bir arada yemek yiyemeyen ailelerde huzur olur mu? Onun için evlilik kadar evlilik anlayışından insanın neyi kastettiği de çok önemli. Niye ve ne gaye ile evleneceğini bilemeyecek kadar fikriyatız ve sorumsuz gençlere ilk önce bunu anlatmalıyız. Evlilik sorumluluk olduğu kadar ihtiyaçtır. İhtiyaç olduğu kadar imtihandır.  

   Hem ferdi planda hem de toplumsal düzeyde ailenin önemindendir ki yüce dinimiz İslam, inananlara bir an önce zaman geçirmeden İslami ve insani olan, fıtratın kabul ettiği evlenmeyi emir buyurmuş, evleneceklere yardımcı olmayı sadaka-i cariye olarak görmüş, şartlar müsait olduğu halde evlenmemeyi ise yeryüzünde çıkacak fitne ve fesadın nedeni görmüş ve evliliği kolaylaştırmayı tavsiye etmiştir. Peygamberimiz Hz. Ali’nin şahsında bütün ümmetine:” Ey Ali!  şu üç şeyi sakın geciktirme: vakti gelince namazı, hazırlandığında cenazeyi, dengini bulduğunda bekar ve dul kadını evlendirmeyi(Tirmizi, Salat,13/171 ) Başka bir hadisi şerifte de Efendimiz(s.a.v.):

 “ En hayırlı şefaatlerden biri evlenecek iki kişinin arasında yardımcı olmaktır.”(İbni Mace, Nikah, 49) buyurmuştur.

 

     Huzur Vesilesi  eşler…

    Eşrefi mahlûk olan insanın en muhtaç olduğu ortam sıcak aile yuvasıdır.  Yoksa her zaman insan bir tarafını eksik hissedecektir. Anne şefkati ve merhametiyle babanın özel koruması altında çocuğun yetişip kemale ermesi, hayatı tanıması böyle bir ortamda mümkündür.    Annenin çocuğuna karşı eşsiz merhamet ve sevgisi babanın fedakârlığı Allah’ın, insana merhametinin açık bir delili değil de nedir.  Çocuk kimliğini ve benliğini aile ortamında kazanır. Çocuk için aile ortamı;  sıcak bir yuva, en güçlü korunak, en iyi ve en etkili mekteptir.

     Evlenmek fıtri bir ihtiyaçtır her şeyden önce. Dünya kurulalı hiçbir inanç mensubu topluluk aile mefhumundan uzak değildir.  İnsana evlenmeyi ihtiyaç olarak gönlüne yerleştiren Allah Teala, aile kurmayı huzur ve saadetin teminatı olarak göstermiştir.     Yabancı iki insan, nikâh akdiyle, birbirlerine sevgi saygı ve muhabbetle bağlanıyor ve her şeylerini paylaşır duruma geliyorlar. Bu yakınlık hiç kimseye açık olamayacak kadar mahrem ölçülerle kurala bağlanıyor.  Dünyada her şeyi erkek ve dişiden yaratan Allah, erkek ve kadın arasında ayrı bir ilgi ve alaka var etmiştir. Bu duygu yoğunluğu iki cinsi birbirine cazip hale getirmiştir. Yoksa neslin devamı mümkün olur muydu? İnsanlık belki yok olur giderdi. İşte böyle bir yakınlık ve ünsiyet bile Allah’ın merhametinin ve kudretinin en büyük delilidir. Yüce Mevla bu hususta  

  “Kendileriyle huzura kavuşmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi onun ayetlerindendir.  Şüphesiz ki bunlarda düşünen bir kavim için ayetler vardır.”( Rum,21) buyuruyor.

  Aile ortamının dışında hiçbir birliktelik insanın muhtaç olduğu, aradığı huzur ve saadeti temin etmede yeterli değildir. İşte insan ile hayvan arasındaki fark budur.  İnsan Aile değerlerini önemsediği, namus, hayâ ve iffetine, şeref ve haysiyetine değer verdiği kadar hayvanlardan farklıdır. Çünkü namus mefhumu hayvanlar için söz konusu değildir. Bu nedenle insani değerlere önem verdiğimiz kadar ailede huzur ve saadeti yakalaya biliriz.   Aslında Yüce Allah’ın bütün emirleri insanın huzurunu temin eden, fıtratı besleyen, yaratılış gayesine uygun olan amellerdir.

     İlk insan Hz Adem ve Havva validemiz cennette evlenmişler. Onların evlatları, inanç ve itikat bütünlüğü içerisinde, rıza-ı ilahi doğrultusunda sorumluk ve görev bilinciyle, geçerli bir nikah akdiyle evlenir, düğün dernekleriyle Allahü Teala’ya isyan etmez, ömürleri boyunca İslam’ın koyduğu çizgiden ayrılmazlarsa cennetten esintiler hissederek daha bu dünyada cennetin bir numunesini yaşarlar.

    İnsanın, dünya ve ahiretinin huzur ve saadetle  dolmasını isteyen Yüce Allah Teala:

      “ Aranızda bekâr olanları,  kölelerinizden ve cariyelerinizden müsait olanlarla evlendirin, eğer fakir iseler Allah Teâlâ onları lütfundan zenginleştirir.  Çünkü Allah Teala vasi( rahmeti geniş olan ve) alim( her şeyi bilen) dir. (Nur 32) buyurarak evlenip yuva kurmamızı emrediyor. Bu kadar hayati ve önemli bir meseleyi rızık endişesiyle ertelemenin uygun olmayacağını bildiriyor. Bu, Allah’ın kullarına en büyük teminatıdır. Çünkü rızkın sahibi Allah’tır. Yaratığını rızıkız ve korunaksız bırakmaz. Yeter ki insan Allaha karşı teslimiyetini göstersin. Sebeplere sıkı sıkıya sarılsın, helal yollardan kazanmaya gayret etsin.

 

     Evlenen Dinini Tamamlar

    Peygamber efendimiz de evliliğin insanı harama bakmaktan koruyacağını iffeti ve namusu muhafaza edeceğini bu nedenle evlenilmesi gerektiğini emir buyurmuştur.  “ Ey gençler aranızda evlenmeye gücü yetenler evlensin, çünkü evlenmek gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur”(Buhari nikâh, Müslim nikâh)  İslam burada insanın gözüne ve gönlüne günaha girmemek için bir set çekmiştir.  İnsan eksiklerini kabullenip onu tamamlamanın kaygısını taşımalıdır. Tek başına olamayan insan, evlilikle kemale doğru bir adım atmış olur. Elmanın bir yarısı kadın diğer yarısı erkektir.  Erkek olmadan kadın,  kadın olmadan erkek eksik kalır.  Dinini de yaşayamaz. İnsanda şöyle bir özellik söz konusudur; meşru şeylerle ihtiyacını gideremediği zaman gayri meşru yollara tevessül ediyor.  Sevgi, saygı ve muhabbeti evinde, ailesinde bulamayan, sıkıntılarını ailesiyle paylaşamayan insan, farklı mecralarda kayıp ettiğini arama yoluna koyuluyor.  Buda inandığı değerli yok sayması anlamına geliyor. “ Kul evlendiği zaman dininin yarısını tamamlamış olur geri kalan yarısında da Allah’a karşı gelmekten sakınsın” ( Beyhâki) buyuran Allah Resulü imkânı olduğu halde evlenmeyen birisine ise:

 “İmkânın varken evlenmiyorsan o halde sen şeytanların kardeşlerindensin. Eğer sen Hristiyanların içinde olsa idin, onların ruhbanlarından olurdun. Bizim sünnetimiz evlenmektir. En şerlileriniz bekarlarınızdır, ölülerinizin en şerlileri de bekar olarak ölenlerinizdir. Şeytanla mı gönül eğlendiriyorsunuz. Şeytanın sahil kişilere karşı, kadınlardan daha tesirli bir silahı yoktur. Ancak veliler bunun dışındadır. Onlar temizdirler. Müstehcen söz ve fiillerden uzaktırlar…(bey hâki şua bul –iman) Buyurarak bütün ümmetini uyarmıştır.

      Her hususta birbirlerinin açıklarını kapatan, ihtiyaçlarını tamamlayan eşlerin durumuyla ilgili bir ayette yüce Allah şöyle buyuruyor:

 “Onlar sizin için sizde onlar için birer elbisesiniz.”( Bakara, 187)

  Bütün bu ihtiyaçların giderilmesi yönünde motive noktası nefis ve şehvetin teskini olmamalı belki onlar meşru bir şekilde giderildiğinden harama düşmeye bir set olur ancak asıl olan, onlarında ötesini temenni ve arzu etmek olmalı. Yani evlilikteki gaye nefsani istek ve arzularını dizginlerken ruhi olarak olgunlaşmayı başarmak, dini hususlarda eşimizi tamamlayıcı, uyarıcı, kuşatıcı bir yardımcı görmek... Elbette ki insanın evliliği manevi olgunluğunun ve muhabbetullahın tek sebebi olarak görmekte yanlış olur. Belki o gibi erdemliliğe en önemli vesile bilmeli ya da artılarıyla Allaha yaklaşmak için bir yol haline getirmeliyiz. İşte bu asıl kazanç tır. 

     Allah Resulü aileyi hem zenginlik kaynağı hem de bereket vesilesi olarak görmüş. Ailenin en önemli zenginliği;  evliliğin meyvesi diye nitelendirilen çocuklarıdır muhakkak. Çünkü bir baba ve annenin ameli, öldükten sonra bile salih evlat sayesinde devam eder.  İnsanın zürriyetini devam ettiren, arkasından duada bulanan yine hayırlı evlatlardır.  Tabi ki İslami ahlak verilemez, edep öğretilmez, iffet ve hayâ elbisesi giydirilmese tam teside söz konusu olabilir.

   

      Huzur Nerede?

      Evet, saydığımız ve sayamadığımız, birçok hikmetleri ve faydaları olan evliliğe adım atarken onun adını “hayırlı bir iş” diye nitelendiririz.   “Evlenenin, ev kuranın Allah yardımcısı olur” der,  ilgili insanı cesaretlendiririz.   Çocuk doğduğunda anne ve babasına gözün aydın olsun derken hemen ekleriz arkasından “ inşallah mürüvvetinde görürsün” diye. Evlenen çiftlere dua mahiyetinde yaptığımız şu temenni ne kadarda manidardır: Allah mesut bahtiyar etsin.” öyle ya; evlenecek olanlar zaten mesut ve mutlu olmak için evlenirler. Başınız sağ olsun geçmiş olsun denmez ki…  Bu nedenden olacak ki evliliğin daha başlangıcında herkes te bir mutluluk belirtisi söz konusudur. Nikâhta keramet vardır der bir an önce nikâh kıydırmanın telaşına kapılırız. Çünkü hayırlı işte acele etmelidir.     Evet, evlilik öyle hayırlı bir iştir ki herkes saadet yuvası kurmanın yardımcısı olur, katkıda bulunur. Nikâha oturduğunuzda Allah’ın emri peygamberin sünneti, mezhep imamlarının içtihadıyla diye tekliflerimizi yaparız insanları şahit tutarız evliliğin gerçekleşmesi için. Ne kadar güzel buraya kadar. Zaten evlilik Allah’ın bir emri peygamberin sünneti olduğundan da ibadettir.   Madem evlenmek Allah’ın emri o zaman evlenen insanlara baktığımızda bütün ailelere mutlu ve huzurlu yâda Allaha çok yakın, diye bilir miyiz elbette ki hayır.  Bunu söylememiz için niyetlerde Allah’ın rızasının olması gerektiği gibi düğünde dernekte Allah rızası için olmalı ve öyle devam etmeli.

  

    Evlenmenin bu kadar önemine binaen gerçekten insan olarak hayatımızda eşimiz ve çocuklarımız bizim boşluğumuzu ne kadar kapatabiliyor? Ya da biz onların huzur ve saadetine ne kadar katkıda bulunuyoruz? İşte bugün sorgulanması gereken asıl mesele bu. Evlilik kadar evliliğin İslam’a göre; inandığımız değerlere göre olmasının yanında aile içerisinde bizlere yüklenen sorumlulukların rıza-i ilahi doğrultusunda yerine getirmemizde o kadar önemli.

 Severek evlenen insanların kısa bir zaman sonra boşanmalarına sebep nedir? Evlilik bir oyun ve eğlence değil ki oyun bittiğinde oda bitsin. Evlilik ağır ve büyük sorumluluk gerektirir.  Huzur ve saadet vesilesi olması gereken evliliklerimiz bizlere neden hayatı zindan hale getiriyor. Bu kadar değişen ve bizi değiştiren şeyler nelerdir.  İnsan bazen kendi yaptıklarıyla bazen de yapmadıklarıyla imtihan edilir. Huzursuzluğumuz ve nice sıkıntılarımız kim bilir belki bu evlilik hususundaki ihmalkârlıklarımızın ve sorumsuzca davranışımızın dünyadaki cezadır. Bazen de irade dışı dâhil olmadığımız halde imtihan ediliriz.  Bizim imtihanımız hangisi acaba?

 

      Eş Seçimi Önemli

      Mesela eş seçimi konusunda kriterlerimizin içerisinde Allah ve resulünün koyduğu kanun ve kurallar ne kadar yer ediyor. Bir yerden bir yere kısa bir yolculuk yapacağınız zaman bile yol arkadaşınızın iyi olmasına dikkat edersiniz. Bir iş kurarken ortağınız önemlidir. Ya hayat arkadaşınız olarak kabul edeceğiniz, başınızı bir yastığa koyacağınız belki cenneti kazanmanıza vesile olacak yada cehenneme girmenize sebep olabilecek eşinizi seçerken neyi ölçü alıyorsunuz. Bu hususta Resülüllah(s.a.v.)’ın koyduğu ölçü şu:

“ Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği,  soy sopu ve dindeki kemali için nikahlanır siz dindeki olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün” (Buhari, Müslim)

   Evet, salih bir eş sadece kadınlarda aranması gereken bir haslet değildir, erkekler içinde gereklidir. Özellikle mal- mülk, para- pul mutlu olmanın kıriteri olarak asla görülmemeli. Yüz güzelliği olur, öz güzelliği ihmal edilirse;  Mal mülk sorulur “ahlak edep, adap olursa da olur olmasa da” anlayışıyla görmemezlikten gelinirse “mesut bahtiyar etsin, Allah bir yastıkta kocaltsın” kuru temennileri de işe yaramaz

     “Kişinin yüceliği dininde  mürüvvet ve şerefi aklında,  soy sop güzelliği de  (nikahla korunan ) ahlakındadır” (Beyhaki)  buyuruyor Allah resulü .

  Başka bir hadisinde:

“ Dünya geçici, bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı dindar kadındır.”( Müslim) buyurarak  evlenilecek kişide aranması gerekenin dindarlık olduğunu vurgulamıştır.

  Kadının güzelliği nefsin hoşuna gider ancak o güzel yüzde bir gün buruşacak ve çirkinleşecek. Mal mülkte devamlı değil.  İnsan huzur ve saadeti iç dünyasında yaşar buda sevgi merhamet ve muhabbetle olur. Bu erdemlerin kaynağı Allah’a dayanmasa o da geçicidir. Evlenirken denkliğin olmasına da dikkat etmeli farklı kültür den gelen bir insanla uyuşmak zordur. Refah düzeyi düşük ya da yüksek olan eşler arasında da uyum kolay kolay tesis edilemez. Birisinin zaruri gördüğü bir şeyi öteki görmediğinden bir anlaşmazlık söz konusu olur.   Bu gibi denklik sağlandıktan sonra gerisi biraz daha kolaylaşır. Yeter ki doğruluk, istikamet ihlas, samimiyet ve güven, ilişkilerin yönünü belirleyen yegane belirleyici unsur olsun.  

 

   ğünlerimiz İnancımızı Ne Kadar Yansıtıyor?

   Başlangıçlarında Allah’ın emri diye başladığımız bu birliktelik düğünde isyana ve Allah’ın hoşlanmadığı davranışlara dönüşürse bu evlilikten huzur beklemekte fazla iyimserlik olur.  Düğün, nikâhın duyurulması, herkesi bu sevince ortak ederek mutluluğun paylaşılmasıdır.  Bu sevinci paylaşmak asla gayri meşru eğlenmeyi, israf etmeyi ve İslam’a uygun olmayan giyim kuşamı meşru hale getirmez. “Ömürde bir defa oluyor, olsun istedikleri gibi erkek kadın bir ortamda eğlensin, oynasın zıplasınlar, yesin içsinler” anlayışı hiçbir şekilde mazeret kabul edilemeyeceği gibi ilgili insanında inancının sorgulanmasına sebep olur.   Elbette ki düğünde  meşru ve helalinden şeyler yenip içilebilir, kadınlar ayrı bir yerde erkekler ayrı bir yerde eğlenmelerinde mahsur yoktur. Yeter ki sözlerde isyan, davranışlar haram olmasın, ibadetler unutulmasın istikamette sebat edilsin. Bugün öğle içler acısı düğünlere şahit oluyoruz ki “biz kimiz bu düğün hangi inanç mensubu çiftin düğünü?” diye sormaktan edemiyoruz. Kız çocukları dahi sırtlarına kadar soyundurulmuş oynatılıyor.  Belki normal zamanda erkeklerden çekinen ancak düğün diye karşılıklı oynamakta mahsur görmeyen kadınlar ya da erkekler işin başında evlenen çiftlerin yürümesi için açtıkları huzur yolunun tuğlalarının altına dinamik koyduklarını bilmeliler. İsraf ve şatafatla yapılan düğünler sadece zenginlerin davet edildiği onların iltifat gördüğü yedirilip içirildiği düğünler en talihsiz insanların düğünleridir.  Peygamberimiz buyuruyor ki:

  “Zenginlerin davet edildiği fakirlerin çağrılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir”(Buhari, Nikâh,72)

  Düğünler insanın manevi değerini ve seviyesini gösterir.  Çocukları sevmek onların haram işlemesine müsaade etmemekten geçer. Gayri meşru düğünlere başka bir mazeret “sözümüz geçmiyor “ne yapalım karşı taraf böyle istedi.” Oluyor. Güle eğlene oynayan tatlı bir telaşla düğünü savuşturan baba ve anne birkaç ay sonra “ Hocam çocuklar huzursuz, geçinemiyorlar ne yapalım aralarını yeniden yapabilir miyiz? Boşanacaklar yoksa ”  diye çare aramaya koyuluyorlar. Evet, Allah’la arasını düzeltmeyen, Allah’la arasına mesafe koyan bir insan asala ne eşiyle huzuru yakalayabilir nede evlatlarıyla. Huzurun tek ve yegâne şartı Allah’la aramızı düzetmektir. İbadet ve itaatle, gelenek ve görenekle, işimizde gücümüzde, düğünümüz ve derneğimizde, kısaca bütün aile yapımızla istikamet üzere olmaktır.   Yoksa Huzur ve saadet beklediğiniz ailelerde nefret ve kin kokar, evlilik çekilmez ve taşınmaz olur. İmtihan kayıp edilir.

 

      Sorumluluklarınızı Unutmayın!   

     Ayrıca eşler arasında kurulan sevgi ve muhabbet bağları Allah’ın muhabbetine ve sevgisine götürecek vesile bilinmeli. Asıl sevgiye götürecek her sevgi muteberdir. Yoksa Allah’ın rızasının kastedilmediği yâda ona götüren yol olarak belirlenmediği hiçbir birliktelikten hâsıl olan huzur, devamlı ve lezzetli olamaz.

    Böyle Allah için inşa edilen birliktelikte ben değil biz eksenli davranışlar söz konusudur. İrade, gaye ve amel birliği olunca zıtlaşacak hiçbir konuya da yer kalmaz. Bir’lerimize yoğunlaşmalı.  Gayede ve niyetlerdeki zıtlıklar,  o gayeye ulaşacak vesilelerde ihtilaflara sebep olur. İhtilaflar eşler arasındaki en büyük geçimsizlik ve huzursuzluk sebebidir.

   Her hususta birliktelik sağlanır, bu gaye etrafında sevgi, saygı anlayış ve güven hakim olursa evliliğin meyvesi olan çocuklar daha sağlıklı bir ortamda büyüme ve gelişme imkanları bulur. Aksi takdirde olgunlaşmamış, ham kalmış meyve misali o evlatlar çürümeye, faydalı değil herkese zarar vermeye başlar. Aile fertleri evinde depoladığı huzurla topluma karıştığında herkese karşı daha bir iyi niyet ve güleç yüzle muamele eder. Aksi takdir de ailede ki olumsuz ilişkiler başkalarının hayatını bile olumsuz etkilemesi içten bile değildir.   Suçlara en fazla karışan davranış bozuklukları en fazla olan, insanlarla sağlıklı iletişim kuramayanlar hep ailevi problemleri olan insanlardır.

     Yüce Allah buyuruyor ki:

   “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde bir takım iyi davranışa dayalı hakları vardır”( Bakara ,228)

 Peygamberimizde: 

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Amir koruyucudur ve maiyetinden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın eşinin evinin koruyucusudur, eli altında bulunanlardan sorumludur, hizmetçi efendisinin malının koruyucusudur ve eli altında bulunanlardan sorumludur.  Hülasa hepiniz çobansınız ve her biriniz emri altında bulunanlardan sorumludur”(Buhari, Cuma,11) buyurmuştur.

   Bir baba ve anne aile içerisinde kendine verilen görevi emanet bilinciyle yerine getirmeli, herkes sorumlu olduğu alanı iyice bellemeli. Rollerin bilinmediği, görevlerin tayin edilmediği karmaşık bir idare anlayışıyla aileler huzuru yakalayamazlar. Bugün en fazla huzursuzluğun nedenlerinden biride kadının erkekleşme isteği, erkeğin kadınlaşma meylidir. Erkek evinin, ailesinin geçimini temin etmek, bütün ihtiyaçlarını gidermek için donanımlı yaratılmıştır; Dışardan, içerden gelebilecek tehlikelerden ailesini korur; aile reisidir onun sözü son sözdür; ipin ucu elindedir. Ancak bütün bu ayrıcalıkları erkek eşinin üzerine tahakküm kurma nedeni görmemeli, böyle olursa yetki kötüye kullanılmış olur. Erkeğin ailede sorumluluğu ağır olduğundan ailesinin baş çobanıdır. Erkek idarecidir bu nedenle ilmen fikren ve ruhen donanımlı olmalıdır. İdare etmek hata ve kusurlar karşısında çıkış yolunu tutmakla mümkün olur. Yani işin kolayını tercih etmeli,  yeri gelir soğukkanlı olmalı, yeri gelir feraset ve azmi kuşanmalı.  Çalışkan ve dürüst olmak başarının sırrıdır. Erkek sevgiyle emretmeli, sevgiyi emretmeli zorla değil sevdirerek yaptırmalı.  Merhamet sahibi olmalı, affı karakter haline getirmeliyiz. Kalbinde ailesine ve çocuğuna hatta bütün yaratıklara merhamet beslemeyen, merhamete kavuşamaz. Yumuşaklıkla ve hoşgörüyle davranmalı. herhangi bir meselenin çözümünde empati kurmakta önemli.  “Yumuşaklık ve şefkatli muamele hangi şeyde bulunursa, o şeye güzellik kazandırır. Hangi şeyden uzak kalırsa şeyi kötü ve çirkin kılar”(Et-Tac,5/58)

   Kadın  hassas ve duygusaldır, kırılgan ve alıngandır buna rağmen evinin ve namusunun bekçisidir.  Bir kadının “kadın erkek eşittir ” anlayışının nefse hoş giden tarafına takılıp itaatten, saygı ve sevgiden uzak, haddi aşıp,   gücünün yetmediği,  fıtratının uymadığı her işe karışması huzursuzluğun nedenlerinin başında gelir. Erkek olsun kadın olsun birbirlerinin sorumluluğu alanında birbirlerine elbette ki yardımcı olacaklar ancak bu sadece bu kadarlık bir karışma anlamına gelir. Aksi takdirde başsız ve kontrolsüz bir aile yuvasından huzur beklenmez.  En büyük özgürlük Allah’a kul olup, kul kalmaktır.  Yoksa nefsin ve şehvetin esareti insanı nice badirelere sürükler. Aile sorumluluğu bencilliği ve enaniyeti asla kabul etmez. Hürriyet, sınırsız hak kullanma anlamına gelmediği gibi özgürlükte sorumsuz davranışlar şeklinde anlaşılmamalı.  Kadının özgürlük adı altında eşine zulmetmesi doğru değildir.    Ekonomik özgürlük giyim kuşam özgürlüğü, seyahat özgürlüğü,  kısaca hayat özgürlüğü kadının her kafasına estiği şeyi eşinden habersiz yapması olarak anlaşılırsa ailedeki itaat sevgi ve saygı, birlik ve beraberlik dengesi bozulur.  Kadın israftan ve şatafattan uzak durmalı, ayağını yorgana göre uzatmalı.  Bu hususta erkeklerin imkânlarının zorlanması, onlara güçlerinin yetmediği şeyleri teklif etmek huzursuzluğun nedenleri arasındadır.  Erkekler de nazenin bir çiçek gibi bakmalı eşlerine  “sizin en hayırlınız hanımlarınıza karşı en iyi davrananızdır” nebevi uyarısını unutmamalı,   onların yaratılışlarındaki çeşitli zaaf ve eksik noktalarını dikkate almalı. Kadınlarda her gördüğünüz hatayı, inciterek ve kırarak değil, yapıcı bir üslupla düzeltmek gerekir. Asıl olanda huzur ve sükûnetin devamı için iyi taraflarının varlığını dikkate alıp onlarla yola devam etmek. Çünkü bir insan hep hata ve kusurları başa kalkma şeklinde telafi etme yoluna koyulursa, zaten kırılgan ve alıngan bir eşle aranızdaki tahammül sınırları daraltırmış, müsamaha ve anlayış birikimini eritmiş olursunuz. Kadınlarda da aynı anlayış hakim olmalı.  Eşler bir birlerine karşı besledikleri sevgi ve saygıyı da belli etmeliler. Güzel sözler herkesin hoşuna gider hele kadınların daha fazla itibar ettiği bir  haslettir bu.  Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarırken, nice düşmanları dostluk kapısına yönlendirirken, zaten karşı taraftan bir adım bekleyen eşlerin arasındaki buzları eritip,  ilişkilerin üzerine çöreklenen toz bulutlarını nasıl dağıtmasın. Eşler arasındaki güven ve samimiyet çok önemli. Çünkü güvenin olmadığı yerde sağlıklı ilişki söz konusu olamaz. Birbirlerinden devamlı şüphe duyan, birbirlerine itimat etmeyen eşler arasında muhabbette olmaz, sevgide saygıda. Davranışlar taklidi, samimiyetten uzak olduğundan da huzur ve sükûnette devamlılık sağlayamazsınız.     Resulüler(s.a.v.)  her konuda olduğu gibi aile  konusunda da bizler için en büyük örnektir. Yüce Resul kadına değer vermiş her hususta onların yardımına koşmuş, bizlere emanet olan kadınlar hususunda bizleri de uyarmıştır:

“ Ey insanlar kadınların haklarına riayet edin,  onlara şefkat ve sevgi ile muamele ediniz. Onlar hakkında Allahtan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız. Onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz”(sahi-i Buhari)

    Kadın iffet ve hayâ elbisesini asla çıkarmamalı. Kadın özeldir, güzelliği erkeğine aittir. Başkalarına ifşa edilen güzellik, başkalarıyla paylaşılan özel durum ailenin temelini dinamikleyken bir davranıştır. Kadın boyasıyla cilasıyla bir vitrin mankeni gibi huzuru yakalayamaz. Kadının güzelliği asıl güzelliği iffeti ve ahlakıdır, örtülerinin altında gizledikleri edep ve namuslarıdır. Ağır başlılık en büyük süstür. Kadındaki zarafet, nezafet, izzet, namus ve haysiyetine verdiği değer kadardır.” Saliha kadın kocası yüzüne baktığı zaman,  kocasının meşru isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını  hem de namusunu muhafaza eder.”( İbni Mace, Nikah) kadın erkeğinin her an yanında ve yardımında olmalı, onu teskin etmeli. Kadın yokluk zamanında sabrı, varlık zamanında şükrü telkin ettiği zaman o ailede her sıkıntı aşılır. Hatta her sıkıntı eşlerin daha da birbirlerine kenetlenmelerine vesile olur.

    Kadının Allaha ibadetten sonra en büyük vazifesi, kocasına meşru hususlarda itaat etmek, ailesinin huzurunu temin etmek,  emanetine sahip çıkmak tır.  Peygamberimiz(s.av.) buyuruyor ki:

 “Kocası kendisinden razı olarak vefat eden kadın cennete girer”( Tirmizi)

    Ailenin inşasında kadının rolü büyüktür   “ evi dişi kuş yapar” denmiştir.  Bunların başında çocukların yetiştirilmesi gelir.

 

      Ailenizi Ateşten Koruyun!

    “Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”(Tarim,6) buyuran Allah, bu uyarıyla aile sorumluluğunun ne kadar önem arz ettiğini vurguluyor. Bu ayeti indiğinde Hz. Ömer’in bunun nasıl olacağını sorması üzerine, Resulüllah(s.a.v.):

   “Allah’ın emrettiği şeyleri onlara emreder yasakladıklarını yasaklarsınız bu tutum onları koruma olur.” buyurmuştur.

  Dinini diyanetini öğrenen, baba, ata sevgisiyle yetişen bir evlat elbette ki baba ve anaya itaat etmenin Allah’a kulluktan sonra gelen en büyük emri ilahi olduğunu bilecek, küçükken kendisine nasıl merhamet ve fedakârlık ettiyseler Allah’ında onlara merhamet etmesini isteyecek. Onlara öf bile demenin suç olduğunu bilen evlat onlara karşı hata ve kusur işleyebilir mi?

    Bütün bu saydıklarımız nedeniyle İnsan aile kurarken sadece kendisinden değil aynı zamanda aile efradından da sorumlu olduğunun unutmamalı.  Yaptığı hataların sonucu bütün herkesi etkileyeceğinden daha dikkatli ve mesuliyet bilinci içerisinde hareket etmeli.    

  Evet, insan evladını bile bile ateşe atmaz. Yemez yedirir, içmez içirir. Canını dahi ortaya koyar bir baba ve anne evladı için. Ancak İslam üzere kurulmayan ve devam etmeyen birliktelikler, üzerine titrediğimiz evlatlarımızın, sevdiklerimizin hem bu dünyada nice huzursuzluklara hem de ebedi âlemde cehennemde yanmasına sebep olacaktır.

  Çocuklar sadece geleceğin büyükleri değil, geleceğin anne ve babalarıdır aynı zamanda. Onları yetiştirirken ne kadar önemli bir iş yaptığımızı bilmeliyiz.  Aksi takdirde iyi bir anne ve baba olmayanların evlatları da, torunlar da iyi birer baba olamazlar. Yani bu sürüp gider. Sorumlusu da daha işin başında ipin ucunu kaçıran anne babalara aittir.  Evlatlarımıza olan duygularımız onların gelecekleri adına bir yıkım olmamalı, karınlarını doyururken ruhlarını ihmal ettiğiniz zaman, huzur için hiçbir şey yapmış sayılmazsınız. Edep ve ahlak bir babanın evladına bırakacağı en büyük mirastır.  Çocuk, maddeleşen şu dünyanın karanlığından ancak mananın ve ahlakın aydınlığıyla yol bula bilir. Ayağına bir diken battığında onun acısını yüreğinde hisseden bir anne, evladı namaz kılmadığı zaman da aynı acıyı hissetmiyorsa, geleceği adına bin bir türlü fedakârlık yaptığı halde ebedi âlem için yerinden dahi kımıldama gereği duymuyorsa, bakıp suladığı bu tohumdan cennet meyvesi değil cehennem zakkumu elde eder.  Burnu yerde sürünecek işler yapan evlatların baba ve annelerinin de iki yakası bir araya gelmez. Ne bu dünyada nede ahirette iyilik ve huzura kavuşabilirler.

  Son sözümüz rabbimizin öğrettiği şu dualar olsun: 

  “ Rabbimiz!  Bizlere dünyada iyilik ver ahirette de bizi cehennem azabından koru.”Bbakara,2)

“ Rabbimiz bize eşlerimiz ve çocuklarımızdan gözümüzü aydın edecek nesiller ver ve bizleri takva yolunda gidenlerin rehberi yap.”( Furkan 74)


 


 

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL